Ruh Adam: Atsız (İzleti)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 08:19:10


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 2 [3]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ruh Adam: Atsız (İzleti)  (Okunma Sayısı 23504 defa)
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Körgen
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 60


« Yanıtla #20 : 07 Mart 2012, 08:57:56 »

Eline Yüregine saglik Kagan Bahadir Kardes cok güzel calisma olmus.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Madem ki Unuttunuz Kürşad Adlı Çeriyi , Hatırlatırız Yağmur Kokan Geceyi !
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #21 : 20 Mart 2012, 13:54:34 »

ATSIZ'I ANLATIYORUM (ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)

(“Ruh Adam: Atsız” adlı izletinin düzyazı halinin üçüncü bölümüdür.)


4 Kasım 1939 tarihinde Atsız’ın ilk oğlu Yağmur, İstanbul Alman Hastanesi’nde dünyaya gelmiştir. Atsız, 19 Kasım 1939’da Boğaziçi Lisesi’nde öğretmenlik görevine başlamıştır. Boğaziçi Lisesi, Arnavutköy’de yani Atsız’ın evine çok uzak bir bölgededir.
Atsız, o günlerde yaşadıklarını anlatırken gününün büyük çoğunluğunun yollarda geçtiğini anlatmıştır.
1939 yılında başlayan İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’deki münevverler tarafından da takip edilmektedir. Atsız, İkinci Dünya Savaşı ile ilgili tespitlerini yıllar sonra “İkinci Dünya Savaşında” adlı makalesinde yapmıştır. Atsız’a göre İkinci Dünya Savaşı Türkiye’de bir film izler gibi izlenmiş, İsmet İnönü’nün kurnazlıkları ve ikili oyunları sayesinde Türkiye savaşa girmemiştir. İnönü’nün İngiliz ve Fransızlarla yaptığı antlaşmaları eleştiren Atsız, bu antlaşmanın Sovyetlere saldırmama teminatı olduğunu söylemektedir.

Bütün bunlar yaşanırken Atsız, tarih çalışmalarını da sürdürmektedir. “Şeyh Ahmet Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri” “Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi” gibi eserleri yayınlar.
Atsız Kopuz dergisinde “Cihan Tarihinin En Büyük Kahramanı: Kür Şad” adlı bir makale yayınlar.
Yıllar sonra “Bozkurtların Ölümü” romanına konu edeceği Kür Şad, Atsız’ın hayatında çok büyük yer etmiş bir kahramandır. Atsız, bugün sanıldığı gibi Kür Şad’ı yalnızca bir roman kahramanı olarak araştırarak, onun tarihte yaşamış olduğunu tespit etmiştir. Atsız bu makalesinde Kür Şad için üniversite meydanına sade bir anıt dikilmesini de istemiştir.

1940’da Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı öyküsüne hitaben “İçimizdeki Şeytanlar” adlı bir kitapçık bastırmıştır.
“İçimizdeki Şeytanlar” yahut daha sonra yayınlandığı adıyla “İçimizdeki Şeytan”, Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” adlı romanında milliyetçileri dış devletlerin casusu olmakla itham etmesi üzerine 19 Temmuz’da yazılmıştır. 1000 adet basılan bu broşür üç hafta içinde tükenir.
Atsız, romanın incelenmeye değer edebi bir yanı olmadığını ancak romanın milliyetçileri kötü göstermek maksadıyla kasıtlı olarak yazıldığını iddia eder.
İlk olarak Sabahattin Ali ile ilk tanıştığı dönemi anlatan, onun o dönem milliyetçi geçindiğini söyleyen Atsız, Atatürk’e söven bir şiir yazan Sabahattin Ali’nin bu şiiri ile inkılâp yaratacağını düşündüğünü ancak neticenin hapse girmek olduğunu anlatır. Sabahattin Ali, bu şiir yüzünden giremediği öğretmenlik görevine Atatürk’e manzume yazarak girer.
Atsız kitapçığın geri kalan bölümünde romanın tahlilini yapar. Sabahattin Ali’in romandaki her karakteri bir kişi ile özdeşleştirdiğini, baş karakteri oluştururken de Ali’nin kendini düşündüğünü söyler. Diğer karakterlerin de Mükrimin Halil,  Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi isimlerden esinlenilerek oluşturulduğunu anlatır.
Atsız 1940 yılında “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseri yazmıştır. Atsız’ın “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eseri, edebi açıdan incelendiğinde döneminin en iyi eserleri arasında sayılabilir. Atsız bu eserinde, edebiyat kavramının geniş bir tanımını yapmış, daha sonra İslamiyet öncesi Türk medeniyeti ve tarihi üzerine yaptığı incelemeleri paylaşmıştır. 1940 yılında, yani 35 yaşındayken böyle bir eser vermesi Atsız’ın edebiyata olan bağlılığını ve bilgisinin yeterliliğini göstermektedir.

1940 yılında yazdığı “Türk Edebiyatı Tarihi” adlı eserinden sonra 1941 yılında bir sistem eleştirisi yaptığı ve dönemini ele alırsak belki de en cesurca yazılmış roman olarak kabul edilebilecek olan eseri “Dalkavuklar Gecesi”ni yazdı. Bu roman dönemin iktidarı tarafından kısa sürede toplatılır. Roman Hatti krallığındaki olaylar etrafında dönmekte ve karakter isimler, kimden ilham alınarak oluşturulduğu hakkında ipucu vermektedir.
Yıllardır yapılan kirli propagandayı temizlemek adına bu karakterlerin kimler olduğunu belirtmek lazım… Kitabın baş karakterinin Mustafa Kemal Atatürk olduğu bir kesim tarafından iddia edilmiştir. Fakat kitabın baş karakterinin, baştan sona kadar okunduğu zaman İsmet İnönü olduğu anlaşılmaktadır. Bütün bu romanlar ve edebiyat incelemeleri hazırlanırken Atsız dergi çalışmalarına da devam etmektedir. Orhun dergisinin ilk bölümde kapatıldığını söylemiştik.
Dergisi kapatılan, adeta fişlenen Atsız, bu arada Türkiye’nin kuruluş yılı olarak öne sürdüğü 1040 Dandenakan Savaşı’na değinen “900. Yıl Dönümü” adlı eserini yayınlamıştır. Bu eser de başbakanlıktan gelen emirle polis tarafından toplatılmıştır.
1943 yılında Atsız “En Sinsi Tehlike” adlı bir risale bastırmıştır. “En Sinsi Tehlike”,  basıldıktan sonra kısa sürede tükenen “Komünist Don Kişotu Proleter – Burjuva Nazım Hikmetof Yoldaşa” ve “İçimizdeki Şeytanlar” adlı kitapçıkların yeniden basılmasını isteyen Türkçü gençlik için “Üç Rejim” ve “En Sinsi Tehlike” makaleleri de eklenerek 1943 yılında basılmıştır.
“Üç Rejim” adlı makale; demokrasi, faşizm ve komünizm üzerine yazılmıştır. Üç rejimin de yabancı kaynaklı olduğu ve olduğu gibi Türk’e aktarımının yanlış olduğunu düşünen Atsız, faşizm ve komünizmin demokrasi sayesinde rahatça büyüdüğünü ifade etmektedir.
“Üç Rejim”de ağırlıklı olarak komünizmi eleştiren Atsız, komünizmin ve onun anası olarak gördüğü sosyalizmin milli bir karakter olmadan iktidar olamayacağını söylemiştir. Örnek olarak Almanya’daki nasyonal sosyalistleri vermektedir.
İkinci makale “En Sinsi Tehlike”, Erkman adıyla imza konulan “En Büyük Tehlike” makalesine cevaben yazılmıştır. Türkçüleri Alman ajanı olarak göstermek isteyen makaleye Atsız, keskin kalemiyle cevap vermiştir. Bugün bile Atsız ve diğer Türkçülere yapılan Alman ajanı muamelesi, o zaman büyük güç olan Hitler rejiminden ileri gelmektedir. Oysaki o dönem, bugün solcu veya demokrat kesilen gazetelerin ne kadar Hitler yanlısı oldukları arşivler incelenince görülebilir.
Broşürde “Irkçı Türklerin En Küstah İsmi” olarak geçen Atsız, bu sözlere sert bir şekilde yanıt vermiştir.
Türkçülük düşüncesinin Almanlar tarafından ülkeye sokulduğu iddiasına da tarihten örnekler vererek yanıtlayan Atsız, bu tarihlerde Almanların henüz soyculuk ile tanışmadığını Türkçülüğün tarihin her döneminde var olduğunu söyler. Çağdaş Türkçüler olarak kabul ettiği Ali Suavi, Süleyman Paşa, Ziya Gökalp ve Rıza Nur’un tarihte yaptıklarını anlatan Atsız, Rıza Nur harici isimlerin ırkçı olmadığını söylemektedir. Türkçülük ülküsünü sistemleştiren Gökalp’ın ırkçılığa muarız fakat düşman olmadığını söyler.
Bu dört isim de fikri gıdasını Almanlardan almamıştır. Atsız, ırkçılık düşüncesinin yalnızca Almanlara mahsus olmadığını savunur. Türkçülere yapılan Alman ajanı suçlamasını ise reddetmiştir.

DEVAM EDECEK

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #22 : 24 Mart 2012, 15:33:49 »

ATSIZ'I ANLATIYORUM (DÖRDÜNCÜBÖLÜM)

(“Ruh Adam: Atsız” adlı izletinin düzyazı halinin dördüncü bölümüdür.)


1943 yılında Türkçü düşünceye gönül vermiş kişiler, iki Türkçünün hesaplaşmasını izlediler. Bu hesaplaşma Hüseyin Nihal Atsız ile Reha Oğuz Türkkan arasında gerçekleşmiş ve Türkçü camiada epey ses getirmişti. Reha Oğuz Türkkan’ın “Hesap Veriyoruz” adlı yazısında Atsız’ı hedef alması, Atsız’ın “Hesap Böyle Verilir” adlı cevap yazısını yazmaya mecbur kılmıştı.
Cihat Savaş Fer adıyla yazılan yazı Atsız’a göre Reha Oğuz Türkan tarafından yazılmıştı. Bunun için Atsız, yanıtı Türkkan’a hitaben yazmıştı.
“Hesap Veriyoruz” adlı makalede Atsız’ın şiirlerini Türkkan’ın dergisinde kendi imzası ile yayınlamaktan korktuğu, Türkçülüğü Türkkan’ın dirilttiği, Atsız’ın Türkkan’ın çıkardığı Bozkurt dergisi sayesinde meşhur olduğu, Atsız’ın Türkçülere şef olmayı teklif ettiği, şeflik verilmediği için Atsız’ın bu guruptan çıktığı ve Ankara’ya dergi aleyhinde ihbar yaptığı iddia edilmektedir.  Atsız bu iftiralara çok sert bir yanıt yazmıştır. “Hesap Böyle Verilir” Türkçülerin hesaplaşmasının sonlandığı makaledir.
Atsız, kendi cemiyetinden ayrılan her Türkçüye “Türk değil” iftirası atan Türkkan’ın köyünün Ermeni köyü olduğunu dolayısıyla kendisinin de bir Ermeni olabileceğini söyler.
Kendisi hakkında ortaya konan iftiralara da madde madde yanıt veren Atsız, elindeki belgeleri ve mektupları da Türkçülerin görüşüne sunar.
“Hesap Veriyoruz” adlı makaleden sonra dergiye yazı gönderen bütün Türkçüler, dergi ile ilişiğini kestiğini ve artık yazı yazmayacağını Türkkan’a bildirir. Türkan, Cihat Savaş ile baş başa kalmıştır. Türkçülerin neredeyse tamamı bu hesaplaşmada Atsız’ın yanındadır.
Atsız makalesinin sonunda Türkçüler arasında aleni iç hesaplaşmaların yalnızca solcuları memnun edeceğini de açıklamıştır.
Türkçülerin hesaplaşması da denilebilecek, aslında büyük bir Türkçünün, Türklüğe ve Türkçülüğe hevesli bir gence öğütleri sayılan bu yazı savaşı Türkçülerin tamamen aleyhinde olmuştur. Atsız’ın da dediği gibi bu makalelere en çok komünistler sevinmiştir.
Türkçüler arasında yaşanan gerginlikleri sonlandırmak isteyen bazı kişiler Nihal Atsız ile Reha Oğuz Türkkan arasında yaşanan gerginliğe son vermek için 7 Mart günü bir görüşme tertiplerler. Aralarında Zeki Velidi Togan, Hasan Ferid Cansever, İsmet Tümtürk’ün de yer aldığı bu görüşme sonucunda adına barışma denmese de bir “birbirine saldırmama” görüşü yerleşir.
Bütün bu hesaplaşmalar olup biterken,”Türk’üz, Türkçüyüz ve her gün biraz daha Türkçü olacağız” diyen Başvekil Şükrü Saraçoğlu Türkçülerin gönlünü okşamış hatta kimi Türkçü dergilerin kapak sözü olmuştu.
Dönemin başbakanı olan Şükrü Saraçoğlu’nun Türkçülük üzerine yaptığı olumlu konuşmalar, devlet kadroları içerisinde bulunan komünist örgütlenmeden rahatsız olan Atsız’ı harekete geçirir. “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” adlı ilk mektubu 15. sayıda yayınlar. Bu mektuba müspet karşılık verileceğinden bazı Türkçüler ümitlidir. Bazıları da bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünecektir. Nitekim “Irkçılık Turancılık Davası” sırasında Atsız’ın evi arandığında ünlü şair ve dava sanıklarından Orhan Şaik Gökyay’ın Atsız’a “Bu mektuplar başına iş açabilir, yazma” dediği görülmektedir.
Atsız, mektubunda verilen sözlere rağmen Türkçülüğün iş alanına geçemediğini söyler. Daha sonra Saraçoğlu’na İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun verdiği konferansın solcular tarafından işgal edildiğini ve konferansın sabote edildiğini anlatır. Bu protestoyu yapanlar arasında Sabahattin Ali’nin de olduğunu isim vermeden bildirir.
Atsız, devlet içine sızmış bulunan solcuların ayıklanması konusunda, devletle milletin işbirliği yapmasından yana olan İnönü’nün sözlerini örnek vererek destek verdiğini beyan eder.
İkinci mektubu da 16. sayıda yayınlanır. İkinci mektupta devlet içerisinde görevli bulunan komünistleri başvekile bildiren Atsız, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i istifaya çağırır.
Atsız’ın “devlet kadrolarına sızmış komünistler” olarak ifade ettiği kişilerin başında Sabahattin Ali gelir. Atsız, Ali’nin yazdığı şiirden örnek vererek bu kişinin devlet kadrolarında çalışmaması gerektiğini söyler.

1 Nisan 1944’de çıkan 16. sayı Orhun’un son sayısı olacaktır. 7 Nisan’da Hasan Ali Yücel, Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki öğretmenlik görevine son verir. Öncesinde Yücel’in bir istifa denemesi olmuş ama İnönü tarafından istifaya engel olunmuştur. Orhun da mahkeme kararıyla ikinci kez kapatılmıştır.
Sabahattin Ali’nin ilk niyeti bu mektuba aynı tarzda, yani kaleme alacağı bir yazı ile cevap vermekti. Orhan Şaik Gökyay’ın ifadesinde de belirttiği gibi Sabahattin Ali’ye Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı Atay, dava açması için baskı yapmışlardır. Gökyay’ın arabuluculuk teklifine rağmen Ali, Nihal Atsız’a dava açar ve tarihe geçecek olan büyük dava başlar.
Sabahattin Ali’nin aleyhinde dava açtığını öğrenen Atsız, trenle İstanbul’dan Ankara’ya gelmiştir. Türkçü gençler onu tren istasyonunda karşılamıştır. Atsız’a düşman olanlar olduğu kadar destek çıkanların sayısı da fazladır.
Çarşamba günü mahkeme başlar. Atsız’a mal edilen suç “Neşir yoluyla hakaret ve sövme”dir. Sabahattin Ali, kendisine “vatan haini” dediği için Atsız’a on bin lira para cezası verilmesini talep eder. Bütün bunlar olurken üniversiteli Türkçü gençler mahkeme salonunu doldurmuştur. İlk oturumda Sabahattin Ali, kalabalıktan korkup kaçmak zorunda kalmıştır.

   Mahkeme 3 Mayıs 1944 tarihine ertelenir.   
3 Mayıs 1944 tarihi davanın ikinci duruşması yapılır Komünizm aleyhine gösteri yapan Türkçüler mahkeme binasına giremeyince Ulus Meydanı’na doğru ilerlemiştir.  Atatürk heykelinin önünde bazı konuşmacılar konuşma yaparlar. Başvekil Şükrü Saraçoğlu ile de görüşmek isteyen Türkçüler polis tarafından şiddet görürler. Yüz altmış küsur Türkçü tutuklanır. Bu isimlerin yirmi dördü tarihi davada sorgulanacaktır.
İlerleyen yıllarda bu olayların yaşandığı gün yani 3 Mayıs günü, Türkçülük Günü olarak ilan edilecektir.
9 Mayıs 1944 günü yapılan üçüncü duruşmada Atsız, Sabahattin Ali’ye “vatan haini” dediği için altı ay hapse mahkûm edilir. Hâkim cezayı “milli tahrik” gerekçesiyle dört aya indirir. Dört aylık ceza da ertelenir. Fakat ceza ertelenmesine rağmen, Atsız duruşma çıkışında tutuklanır. Bütün bunlar olurken de Atsız'ın fahri avukatı Hamit Şevket İnce, Falih Rıfkı Atay'ın Atsız hakkındaki abartılı iddiaları nedeniyle avukatlıktan vazgeçer.

DEVAM EDECEK

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #23 : 27 Mart 2012, 12:39:32 »

ATSIZ'I ANLATIYORUM (BEŞİNCİ BÖLÜM)

(“Ruh Adam: Atsız” adlı izletinin düzyazı halinin beşinci bölümüdür.)


19 Mayıs 1944 günü Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkçülerin cezalandırılmasına zemin hazırlayan bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma alenen yargıya müdahil olma ve karara etki etme anlamına gelmektedir.
Mayıs ayında bakanlık emrine alınan Bedriye Atsız, aynı ay içerisinde gözaltına alınır. On sekiz gün tutuklu kalan Bedriye Atsız’ın yokluğunda Atsız’ın iki oğluna  komşuları bakmıştır.
Tahkikatın sonunda Atsız ile birlikte yirmi üç kişi yargılanmaya başlar. Yargılananlar isimler aklımda kaldığı kadarı ile şöyledir:
Hüseyin Nihal Atsız, Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Nurullah Barıman, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, İsmet Tümtürk, Cihat Savaş Fer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu ve Reha Oğuz Türkan…

Hapis koşulları bugün ile değil o dönemin koşulları ile bile mukayese edilmeyecek düzeyde kötüydü. Görüşlerin yasaklanması, kâğıt kalem bulundurmanın suç sayılması bu kötü koşullara örnektir. Atsız da ifade vermeden önce, yerin metrelerce altında, lağım suları geçen, pis bir hücrede yedi gün bekletilmişti.
Bir de tabutluk var ki, onu anlatmak için ayrı bir bölüm açmak lazım… Ama kısaca anlatmak gerekirse, bir tabut genişliğindeki beton hücrelere elleri ayakları bağlı şekilde konulan Türkçüler, ışık,  su tacizi gibi yöntemlerle işkenceden geçiriliyorlardı
Savcıya bu durum söylenince de, savcı Kazım Alöç “Biz bunları vatan haini olarak buraya getirdik. Pera Palas’a koyacak değildik” kabilinden sözler söylüyordu.
Elbette Bütün sanıklar savunmalarının başında kendilerine isnat edilen “vatan haini” suçlamalarını şiddetle reddediyordu. Ondan sonra savunmalarının geri kalan kısımlarını yapıyorlardı.
Nejdet Sançar’ın savunması bu savunmaların en etkileyicilerinden biridir. Savunmasını “Türk’ü sevdim, seviyorum, seveceğim. Ama bunun sonunda ıstıraplar varmış, felaketler varmış hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş; hepsi kabul. Büyük Türk ırkı sağ olsun!” sözüyle bitirmiştir. Ruhu şad olsun.
Tarihçi Zeki Velidi Togan ise Türkistan’da ve Türkiye’de yaptığı Sovyet himayesindeki Türklere yardım faaliyetlerini anlatır. Bunun ırkçılık ve Turancılık kavramlarıyla ilgisi olmadığını da örnekler vererek anlatmıştır.
O dönem Üsteğmen olan Alparslan Türkeş ise sorgusu sırasında milliyetçi biri olduğunu ama kesinlikle ırkçı olmadığını anlatmaktadır. Oysa daha evvelki mektupları bunun tamamen aksini belirtmektedir. Nitekim Türkeş, daha sonra mahkeme heyetine “hatamı anladım, beni affetmenizi dilerim” kabilinden bir mektup yazmıştır.
Atsız’ın savunması ise bütünüyle mükemmeldir. İsa örneği “en masumunuz kimse o taş atsın” sözüyle kalabalıkları etkilemiştir. Tümünün okunması gerekir. Son cümlesi olan “Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.” Sözü de aynı doğrultuda etkileyicidir.

Mahkemeler sonunda on üç kişi beraat eder, on kişi ise tutuklanır. Atsız da elbette tutuklananlar içindedir. Hakkında çıkan tüm hükümler ileride bozulmuş ve 1945 yılında tahliye edilmişlerdir.
Irkçılık Turancılık Davası, kısaca Sabahattin Ali Davası, dava sürerken Atsız’ın evinin aranması, meşhur vasiyetnamenin bulunması ve evde tuttuğu notlar ve mektuplaşmalarla bir insanın hükümeti devirmeyle suçlanması… Kısaca böyle açıklanabilir. Sanıldığının aksine Atsız meşhur vasiyetnameyi hiçbir yerde yayınlamamıştır. Sadece kendi oğluna yazdığı bu vasiyetname, sanki milleti tahrik ediyormuş gibi algılanarak suç sayılmıştır. Bu yönüyle de günümüz davalarıyla pek çok benzerliği görebiliyoruz.


Atsız dava sonucunda beraat etmiştir ama öğretmenlik görevinden alınmıştır. Hapisteyken babasının vefatının haberini almış, işsiz kalmış, adeta “fişlenmiştir”.
Hapisten çıktıktan sonra Atsız hakkında ileri geri konuşanların sayısında da bir artış gözlenmiştir. Atsız’ın oğlu Yağmur, İlkokulda okurken de bu konuşmalardan nasibini almaktadır.
Atsız, “Bozkurtlar” serisinin birinci kitabı olan “Bozkurtların Ölümü”nü yazmaya hapisteyken başlamıştır. Hapisten çıktıktan sonra bitirebildiği bu romanı yazarken, Atsız adeta eve kapanmış ve tüm gücünü romanı bitirmeye yoğunlaştırmıştır. Yağmur Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü”nün yazım aşaması ile ilgili “Onun o dönemki tek amacı “Bozkurtlar”ı tamamlamaktı.” Cümlesi ile de, onun bu kitaba verdiği önemi anlayabiliriz.

Atsız, Bozkurtların Ölümü’nü 1946 yılında bitirmiştir. Bir kesim tarafından bu roman Atsız’ın en iyi romanı olarak söylenmiştir. Elbette güzellik görecelidir ancak bu romanın pek çok kişiyi etkilediği ve roman sonunda birçok çocuğun isminin Kürşad olarak konduğu da bir gerçektir.
Şiirlerini de Yolların Sonu adıyla bastıran Atsız, yeni şiirler yazdıkça kitabın yeni baskılarına bu şiirleri de eklemiştir. Atsız’ın şiirlerinin büyük kısmının kırklı yıllarda yazıldığını da hatırlatmak gerekir.

İşsiz kalan Atsız ailesinin tek geçim kaynağı, Bedriye Atsız’ın haftanın bir günü  verdiği dersten alınan 30 liradır. Evdeki halılar da geçim sıkıntısı nedeniyle yok pahasına satılmaya başlanmıştır. Atsız’ın değer verdiği kitaplarının bir kısmını da bu doğrultuda satmak zorunda kaldığı da anılarda belirtilir


DEVAM EDECEK

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Aytaç Demir
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 20



« Yanıtla #24 : 27 Mart 2012, 23:02:22 »

Yuregine saglik kandasim. Sag ol.

Tanri Turk'u, Turk yurtlarini korusun ve yuceltsin !
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Üze tengri basmasar, asra yir telinmeser, türk budun, ilingin törüngin kim artatı, udaçı erti?
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #25 : 31 Mart 2012, 13:42:15 »

ATSIZ'I ANLATIYORUM (ALTINCI BÖLÜM)

(“Ruh Adam: Atsız” adlı izletinin düzyazı halinin altıncı bölümüdür.)


Çeşitli dergilere makaleler veren Atsız’ın bu dönemdeki makalelerinin konusu genellikle 3 Mayıs’ın önemi ile ilgilidir. Mehmet Akif ve Rıza Nur hakkındaki makaleleri de bu döneme aittir.
Kürşad’ın öldüğü Bozkurtların Ölümü kitabının devamı niteliğindeki Bozkurtlar Diriliyor da 1949 yılında yazılmıştır. İkinci Göktürklerin kuruluşunu ele aldığı bu roman, en az ilki kadar sevilmiştir. Bugün Atsız’ın düşüncesi ile ilgili olmayanların dahi, bu romanları çıktığı dönem okuduğu ve etkilendiği çeşitli röportajlardan anlaşılmaktadır.
Atsız, 1944 yılından önce yaşadıklarını, 1944 olaylarına müdahil olan ya da mağdur olan isimlerle olan ilişkilerini “Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz” adlı kitapta toplanmıştır. Kitapta Cumhuriyet Halk Partisi döneminde yaşadıklarını, Hasan Ali Yücel, İsmet İnönü, Sabahattin Ali, Reha Oğuz Türkkan gibi isimlerle tanışmalarını ve tanıştıktan sonra yaşadıklarını, dava esnasında yaşananları anlatmıştır.
Ayrıca Atsız bu kitapta, kendi yaşamına dair birçok ayrıntıyı da ilk kez yazmıştır. Bir otobiyografi sayılabilecek kısımları vardır. Bir Atsız otobiyografisi arayanların ilk önce bu kitabı okuması gerekmektedir.
“Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz” Atsız’ın 1944 davası öncesinde yaşadıklarını aktarma özelliği kadar, sert mizacının altındaki esprili karakteri ve geçmişinde yaşadığı ilginç olayları da aktarma özelliğiyle Atsız’ı anlamak açısından çok önemli bir kitaptır.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra Haydarpaşa Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanan Atsız, iki yıl boyunca bu görevi sürdürecektir.
Demokrat Parti iktidarı Türkçüler için başta olumlu gelişmeleri göstermiştir. Öyle ki “Irkçılık Turancılık Davası” sanıklarından Sait Bilgiç milletvekili bile olabilmiştir. Milliyetçiler yeniden örgütlenme çabası içine DP’nin müsamahakâr tavırları sayesinde girişebilmiştir.
Atsız’ın öğrencileri arasında bugün Türkçüler tarafından da tanınan Altan Deliorman ve Erk Yurtsever gibi isimler de vardır.
1950 yılının 6 Ekim’inde Orkun dergisi neşredilmeye başlanır. İlk sayısı 25 kuruştan çıkmaya başlayan dergide, Atsız, Nejdet Sançar, Zeki Sofuoğlu, Hakkı Yılanlıoğlu, Fethi Gözler gibi isimler ve dergi sahibi İsmet Tümtürk yazı yazmaktaydı. Ayrıca Arif Nihat Asya, Orhan Şaik Gökyay, İsmail Hami Danişmend gibi isimler de zaman zaman katkıda bulunmuştur.
İlk sayıda “Orkun’un Tarihçesi” başlığıyla imzasız olarak yazılan yazıda derginin adının neden “Orhun” değil de “Orkun” olduğu konusunda okuyucuları aydınlatır.
1951 yılının ilkbahar aylarında farklı farklı isimlerle kurulmuş olan birçok milliyetçi dernek, Türk Milliyetçiler Derneği adı altında birleşmişti. İlk genel başkanı da Haluk Karamağralı olmuştu.
Türk Millyetçiler Derneği, 1952 yılında Ankara’da yapılacak bir konferansta konuşma yapması için Atsız’ı davet etmiştir. “Devletimizin Kuruluşu” adlı konuda konferans vermesini isteyen dernek, şüphesiz ki Atsız’ın devlet konusundaki görüşlerini biliyordu.

Atsız, on altı devlet hikâyesine karşı çıkıyor ve bu devletlerin tek ve bütün olduğunu söylüyordu. Türklerin bir kısmının Anadolu’ya geçişinden sonraki dönem belki ayrı düşünülebilirdi. Atsız bu durumu “Batı Türkeli” ve “Doğu Türkeli” isimleriyle anıyordu.
Nitekim bu düşünceler ışığında yaptığı konuşma, basının da taarruza geçmesiyle Atsız’ın öğretmenlik kariyerini sonlandıracaktı. Demokrat Parti’nin tasarrufu ile öğretmenlik mesleğine dönüş yapabilen Atsız, yine Demokrat Parti’nin müdahalesiyle öğretmenlikten alınıyordu.
Yine Deliorman’ın anılarında 1952 yılı yazında Atsız’ın kardeşi Nejdet Sançar, eşi Bedriye Atsız ve diğer Türkçü kişilerle birlikte Fatih Sultan Mehmed’in türbesine gidip temizlik ve onarım yaptığı okunacaktır. Atsız’ın bu hareketi türbelere değil Fatih’in şahsiyetine olan saygısı şeklinde değerlendirilmelidir.

Aynı yıl erkek olmayan hanedan mensuplarına Türkiye’ye dönüş izni verilmesi üzerine, birçok hanedan üyesi Türkiye’ye dönmüştür. Sultan 2. Abdülhamid’in iki kızı Şadiye Sultan ve Ayşe Sultan da bu isimler arasındadır. Nihal Atsız, İsmail Hami Danişmend ve Yılmaz Öztuna ile birlikte bu iki ismi ziyaret etmiş, iki sultan da sık sık Atsız’ın evine misafir olarak gelmiştir. Hatta Yağmur Atsız’ın belirttiğine göre Ayşe Osmanoğlu, “Babam Sultan Abdülhamid” adlı kitabını Atsız ve Öztuna’nın desteği ile yazmıştır.
Atsız, Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevinden uzaklaştırıldıktan sonra Süleymaniye Kütüphanesi’ne memur olarak tayin edilir. Bu onun ölümüne kadar sürdüreceği son görevi olacaktır. Altan Deliorman’ın aktarımına göre her gün Maltepe ile Süleymaniye arasındaki yolu yürüyerek gidip gelir. İki saat geliş iki saat gidiş toplam dört saati bulan bu uzun yol, maddi yetersizlik ile de açıklanabilir. Ancak Atsız’ın toplu taşıma araçlarını tercih etmeyişinin en önemli nedeni kalabalık ve sıkışık yerlerde çok fazla kalamayışıdır.
1953 yılına girildiğinde zamanında milliyetçiliğe prim veren, CHP’ye karşı milliyetçiliği kullanan Demokrat Parti ve Menderes’ten destek alan Ankara Savcılığı; Sait Bilgiç’in başkanı olduğu Türk Milliyetçiler Derneği’ni ırk esasları üzerine kurulduğu gerekçesiyle kapatır. Bu, milliyetçiler için menfi bir durum sayılabilir. Zira DP’nin CHP’ye karşı muhalefet yaparken oy talep ettiği Türkçüler artık gözden düşürülmek istenmekteydi.
1959 yılında Nihal Atsız ile eşi arasında yaşanan sorunlar iyice büyümeye başlamıştır. Bunun üzerine Bedriye Atsız, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den yurtdışı görevi talep eder. Talep olumlu cevaplanır ve Bedriye Atsız, oğulları Yağmur ve Buğra ile birlikte Almanya’ya giderler.

Bütün bunlar yaşanırken Atsız, İnönü dönemini hicvettiği “Z Vitamini” adlı öyküyü yazar.
Z Vitamini ilginç bir hikayedir. Hikayede Z Vitamini adlı bir vitamin bulunur ve İsmet İnönü beşeri şef ilan edilerek 2000li yıllara kadar yaşar. Devletin adı da Beşeristan olur. Ancak İnönü iktidarı hikaye sonunda Türkçüler tarafından sonlandırılır.
Z Vitamini’nden evvel yazılan bir roman da Deli Kurt’tur. Osmanlı döneminde geçen bu romanda şehzadeler arasındaki mücadeleler, Deli Kurt lakaplı kahraman ve Gökçen kız arasında geçen bir sevdayı ele almaktadır.




DEVAM EDECEK

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Barış Pusat
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 59



« Yanıtla #26 : 02 Nisan 2012, 02:01:03 »

Çok çok güzel olmuş. Eline, diline sağlık. Düşünceden öte, anlatım tarzın ve sesin izletiye tam oturmuş. Herkes kamera karşında bu kadar iyi çıkmıyor. Üstelik görseller sunmanda yeterince başarılı olmuş. Tengiz'in dediği gibi biraz daha profesyonelleşşe dört dörlük bir belgesel olur. İzninle şimdiden birçok yerde paylaşmaya başladım.

İzlenme sayılarına baktım da... İlk bölümdeki sayı, ikinci üçüncü bölüme geçtikçe giderek düşüyor. Fazla detay anlatmış olacağım ki izleyen sıkılıyor...

Ayrıca ilk bölümlerin çok izlenmesi gayet normal. Bunda benim de payım var. İlk parçayı çevremden kaynaklanan bazı sebeplerden ötürü parça parça izlemek zorunda kaldım. Bir de çoğunluk ilk izletiyi açtıktan sonra eğer beğenirse (genelde o an işi olduğu için) sonra izlemek üzere bir yere kaydeder (ben dahil).

Yeniden ellerine sağlık.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #27 : 03 Nisan 2012, 15:46:51 »

ATSIZ'I ANLATIYORUM (YEDİNCİ BÖLÜM)

(“Ruh Adam: Atsız” adlı izletinin düzyazı halinin yedinci ve son bölümüdür.)

1963 yılı Orkun dergisinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluş yılı meselesini “Türk Kara Ordusu Ne Zaman Kuruldu?”  başlığıyla yazan Atsız, bu konuda görüşlerini net bir şekilde açıklayan ilk kişidir. Yetkilileri uyaran yazıları ömrünün son yıllarında dikkate alınacak ve Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi değiştirilecektir. Atsız, Kara Kuvvetleri’nin kuruluşunu 1363 gibi gösteren komutana da bir çağrıda bulunmuştur.
66 yılında da tarihi meseleleri “Türk Tarihinde Meseleler” başlığı ile ele alarak bu meseleleri Atsızca bir bakış ile gözden geçirmiş ve Türk milletini aydınlatmıştır.
1964 yılında Ötürken dergisi neşredilmeye başlandı. Ötüken, Atsız’ın vefatına kadar Atsız’ın başında bulunduğu bir dergidir.
1967 yılında Kürtler hakkında yazdığı makaleler ve neşrettiği konuşmalar nedeniyle Atsız hakkında bir karalama kampanyası başlatılmıştır. Adalet Bakanlığı’nın açtırdığı soruşturma neticesinde Atsız mahkemeye verilmiştir.

1969 yılı Türkçülük fikri açısından önemli bir yıldır. Bir “yol ayrımı” denilebilecek bu olayda, Türkçülerin aynı anda kullandığı “ülkücü” tanımı Türkçülere karşı bir grup olarak ortaya çıkmıştı.
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin 8 Şubat 1969 tarihinde Adana’da yaptığı kurultay, milliyetçilik açısından bir dönüm noktasıydı.
Türkçülüğün fikri önderi Hüseyin Nihal Atsız, CKMP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’e genel başkan olduktan sonra da destek vermiştir. Irkçılık – Turancılık Davası sırasında yaşananlara rağmen yine de desteğini esirgemeyen Atsız, bu desteğin bir meyvesi olarak partinin bazı konularda tavizsiz ve dik duruşlu olmasını da bekliyordu.
Sert tartışmaların yaşandığı ve divan başkanının bile istifa etmek zorunda kaldığı kongre sonucunda partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi, logosu da üç hilalli Osmanlı sancağı olarak seçilmişti.
Yaşar Okuyan, Atsızcılarla parti içinde yapılan mücadelenin Atsız’ın vefatına kadar devam ettiğini, bu süreç içinde Türkçü ve ülkücü grupların sık sık karşı karşıya geldiğini “O Yıllar” adlı kitabında anlatmıştır.
1972 yılında hayatının son romanı olacak olan Ruh Adam’ı yazan Atsız, bu kitabında kendi yaşantısı çerçevesinde bir öykü kurmuştur. Şeref kavramının kişileştirildiği bu romanda Selim Pusat adlı karakterin eşinin öğrencisi olan Güntülü’ye karşı aşkı da anlatılır. İlgisini onu küçük düşürüyormuş gibi gösteren Selim Pusat, artık aşkına daha fazla söz geçiremeyince Güntülü’ye bir mektup gönderir. Aynen geri gönderilen mektup, bugün romanda da yer alan “Geri Gelen Mektup”tur.

1973 yılının Mayıs ayında Türkçüleri derinden etkileyen bir olay yaşanmıştı. Ülkücü hareket içinde Türkçü kimliğiyle yer almaya çalışan Ali Balseven adlı bir genç, 25 Mayıs günü partiyle görüşlerinin uyuşamaması üzerine partiden ayrıldıktan sonra faili bulunamayan bir cinayet sonrasında öldürülmüştü.
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi son sınıf öğrencisi Balseven, Kurtuluş Parkı içinde “kendi arkadaşları” tarafından şişlenmişti.
Gazetelere “MHP’den İstifa Eden Komando Şişlenerek Öldürüldü” başlığıyla verilen bu olay sonrasında yedi ülkücü gözaltına alınmış ama delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı.
67 yılında Adalet Bakanı Hasan Dinçer döneminde Nihal Atsız ve Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek hakkında bir tahkikat açılmıştı. Uzun süre yargılanan iki isim de 15 ay hapse mahkûm edilmiştir. Temyize gidilmesi üzerine Yargıtay’ın bozduğu kararda, mahkemenin ısrarı üzerine Yargıtay tarafından onay gelmiştir.
Atsız bu karar alındığı dönemde, Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için tedavi görmekteydi. Hastane Atsız hakkında “Cezaevinde Yatamaz” raporu verir. Adli Tıp tarafından bu raporu kabul etmez ve “revirli cezaevinde kalabilir” mealinde değişiklik yapar.
Atsız için yeniden cezaevi günleri başlamıştır.

Atsız 14 Kasım 1973 günü evinden alınarak Toptaşı Cezaevi’ne nakledilir. Bir müddet adi suçluların yattığı koğuşta kalan Atsız, daha sonra Sağmalcılar Cezaevi’ne nakledilir.
Bu süre içinde Türkçü gençler arasında Atsız’ın affedilmesi ve beraat etmesi için kampanyalar açılmaya başlanır. Atsız, şahsi olarak hiçbir af talebinde bulunmamasına rağmen, sevenlerinin yaptığı başvurular neticesinde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından affedilir.
Atsız, 22 Ocak 1974 günü üçüncü uğrak yeri olan Bayrampaşa Cezaevi’nden tahliye edilir.
1975 yılında Atsız’ın rahatsızlıkları artmaya başlar Kasım ayında yapılan inceleme sonucunda bir hastalığı bulunamaz.
10 Aralık’ta kalp krizi geçiren Atsız’a bakan doktor, enfarktüsten şüphelenmeyince, ertesi günkü kalp krizi ve ölüm kaçınılmaz son olur
11 Aralık’ta ikinci kez kalp krizi geçiren Atsız, fani hayata gözlerini bu günde yummuştur.
Ölüm haberini Almanya’da alan Yağmur, ertesi gün Türkiye’ye gelmiştir.
13 Aralık günü Atsız’ın cenaze namazı Kadıköy Osman Ağa Camii’nde kılındı.
Cenaze namazında Merhumu nasıl bilirsiniz ey cemaat-müslümin? Diye sorulunca Bu musalla taşı onun kadar bir er kişiyi çok az görmüştür hoca efendi!
Diye cevap verilmesi unutulmayacak bir olaydır.

Atsız’ın yarım kalan işleri de olmuştur. Osman Sertkaya’ya göre Ruh Adam’ın devamı mahiyetinde bir “Yalnız Adam” romanı ve Bozkurtlar serisinin üçüncü kitabı, Atsız’ın yazmayı düşündüğü eserler arasındaydı.

Atsız, hayatının bütün bölümü ele alınmadan anlaşılmayacak derecede büyük bir kişiliktir. Biz bugün, insanların hayatının sadece belli bölümlerini ele alan roman ve filmleri görüyoruz. Benim de buradaki amacım bu büyük insanın hayatını baştan sonra ele alabilmekti. Elbette bu büyük insanın hayatını anlatabilmek, o ömrü yaşayabilmek kadar zordur. Eksik bıraktığım şeyler olabilir. Ancak bu yükün altına girebilmek için, önce onu okumak lazımdır. Ben onu okudum, onu anlatanları da okudum. Böyle bir insanı ne benim anlatımımla ne de başkalarının anlatmasıyla anlayabiliriz. Atsız’ı anlamak için önce Atsız gibi anlamak Atsız gibi düşünmek lazımdır.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 2 [3]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.061 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.