TÜRKİYE’DEKİ ALMAN VAKIFLARI RAPORU / NECİP HABLEMİTOĞLU
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 10 Aralık 2019, 19:33:56


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRKİYE’DEKİ ALMAN VAKIFLARI RAPORU / NECİP HABLEMİTOĞLU  (Okunma Sayısı 9325 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« : 20 Haziran 2014, 22:39:23 »

Almanya’daki Türkleri biliriz de, Türkiye’deki Almanları bilenimiz var mıdır? Kastedilen, Almanya’daki
2.5 milyon Türk vatandaşına karşılık Türkiye’de yaşayan –çoğu emekli- yaklaşık 100.000 Alman
değildir: Türkiye’de her türlü etnik, dinsel-mezhepsel ajitasyonu gerçekleştiren; toplumsal-siyasalekonomik
ve hatta genetik alanlarda hazırlattığı projelerle her türlü espiyonaj faaliyetini sürdüren; yerel
basında-yerel yönetimlerde-üniversitelerde-sendikalarda-kamu kurum ve kuruluşlarında, kısaca
stratejik öneme sahip birimlerde “etki ajanı” ve “Alman sempatizanı” yetiştiren; şeriatçı
yapılanmalardan çevreci örgütlere, bölücü yapılanmalardan terör örgütlerine, legal derneklerden
siyasal partilere kadar uzanan çizgide, Türkiye’ye, Atatürk ilke ve devrimleri ile Cumhuriyetin tüm
değerlerine karşı olan, ulus-devletin parçalanmasını isteyen tüm rejim karşıtlarına lojistik destek
vererek bu ülkeyi alttan oyan –deyim uygunsa- bir avuç Alman istihbaratçısıdır.
Türkiye’de istihbarat kuruluşları, Almanya’nın Türkiye içindeki “Beşinci Kol” faaliyetlerinin farkında
mıdırlar? Elbette ki evet!.. Ne var ki, klasik bürokrat uzlaşmacılık anlayışı, “bu iş benim boyumu aşar”
mantığı, siyasal baskılar, siyasal erke güvensizlik, mevcut istihbarat kuruluşları arasındaki olumsuz
rekabet ve koordinasyonsuzluk gibi nedenlerle önlem alınamamaktadır. Önlemden vazgeçtik,
kamuoyu bilgilendirilememektedir. Bu acizlikte, hiç şüphesiz, sözkonusu istihbarat kuruluşlarımız
içindeki şeriatçı ve de etnik görüntülü kadrolaşmaların payını da yadsımamak gerekmektedir (1).
Türkiye’deki Alman “Derin Devleti”nin temsilcileri, gerçekte Alman Dış İstihbarat Servisi olan
“Bundesnachrichtendienst” (BND) mensubu olup, bir kısmı diplomatik dokunulmazlık kapsamında, bir
kısmı gazeteci, akademisyen (arkeolog, dilbilimci, Türkolog, siyasetbilimci, çevrebilimci, ekonomist,
sosyolog, etnolog ve ilahiyatçı ağırlıklı), serbest araştırmacı, sendikacı kimliğinde ve diğerleri de vakıf
temsilcisi olarak kesintisiz faaliyet göstermektedirler (2). Bu araştırmanın konusunu, sadece Alman
vakıfçıları oluşturmaktadır (3). Alman istihbaratçılarının Türkiye’de vakıf temsilcisi statüsünde de olsa
görev yapmalarına, vakıflar mevzuatı olanak tanımamaktadır (4). Buna rağmen, Türkiye’deki Sivil
Toplum Örgütleri (NGO) olgusunu çok iyi kullanan, zaafları ve mevzuat açıklarını çok iyi değerlendiren
Alman istihbaratçıları, Türkiye’yi tanımakla işe başlayıp, kısa sürede hemen her alanda Türkiye’yi
yönlendirecek aşamalara gelmişlerdir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle, emperyalizmin
hedefi konumundaki ulus-devletlerde ve bu doğrultuda Türkiye’de mevcut işbirlikçi NGO’lara yüklenen
misyonların açıklanması gerekmektedir.

Dr. Necip Hablemitoğlu

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #1 : 20 Haziran 2014, 22:40:09 »

1. TÜRKİYE’DEKİ KÜRESELLEŞMECİ YA DA İŞBİRLİKÇİ NGO’LAR

Küreselleşme sürecinde, uluslararası sermayenin serbest dolaşımının önünde en büyük engel
oluşturan ulus-devletlerin zayıflatılması ve mümkünse yıkılması doğrultusunda ABD, Almanya,
İngiltere gibi ülkeler ile AB, NGO’lara (Non-Governmental Organizations) yani hükûmetdışı sivil toplum
örgütlerine aşağıdaki görev ve sorumlulukları öngörmektedirler: (a) Yerel kültürlerin yaşatılması
kapsamında alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılması ve etnik karşıtlıkların belirginleştirilmesi; (b)
misyoner faaliyetlerine karşı toplumsal reaksiyonu törpüleyecek sürecin başlatılması ve geliştirilmesi;
(c) dinsel özgürlükler kapsamında dinlerarası diyalog ve hoşgörü söylemlerinin kullanılmasıyla, tarikatcemaat
ve benzeri yapılanmaların farklı hukuklarının yaşama geçirilmesi ve eğitim-öğretim birliğine
son veren girişimlerin desteklenmesi; (d) hükûmet politikalarını ve kamuoyunu önemli ölçüde
yönlendirme gücüne sahip siyasal partilerin, meslek odalarının, medya kuruluşlarının, sendikaların,
birliklerin, vakıfların, derneklerin, tarikat ve cemaatlerin ve de illegal örgütlerin, rejim-devlet aleyhine -
farklı siyasal kamplarda yeralsalar da- asgari müştereklerde buluşturulması ve kullanılması; (e)
demokratik kitle örgütlerinin süratle NGO’laştırılması ve “sivil itaatsizlik” çağrıları ile kitlelerde kamu
düzeni-devlet otoritesi aleyhine başkaldırı refleksinin oluşturulması; (f) “sivil denetim” stratejisi ile
devlet kurum ve kuruluşlarının denetlenmesi ve hedeflenen gizli bilgilere doğrudan ulaşılması; (g) bağlı
NGO’ların baskı grubu olarak kullanılmasıyla hükûmetlerin siyasal, toplumsal, kültürel, hukuksal ve de
ekonomik politikalarının doğrudan ya da dolaylı etkilenmesi; (h) resmi ideoloji-sivil ideoloji ayrımı ile
mevcut sistemden hoşnut olmayan, ezildiğine, sömürüldüğüne inanan kitlelerin toplumsal dayanışma
bağlamında yönlendirilmesi ve resmi ideolojiyi temsil eden tüm kurum ve kuruluşlara, değerlere, resmi
politikalara düşmanlaştırılması; (i) etnik ve dinsel amaçlarla yerel yönetimlerin önplana çıkarılması; (ı)
“küresel vatandaşlık” kavramının “etki ajanlığı” ile istismar edilmesi, hedef ülkedeki etki ajanlığı
potansiyelinin böylece geliştirilip güçlendirilmesi vs. vs.”.
Küreselleşmeci NGO’ları, ulusal düzeydeki demokratik kitle örgütlerinden ayıran en önemli kriterler ise
şöyle belirlenmektedir: Küreselleşmeci NGO’lar, hiçbir şekilde hükûmetten yani resmi makamlardan
yardım almayacaklardır. Bu bağlayıcı özellik, onların devlet tarafından teslim alınmalarının ve de
kullanılmalarının önüne geçecektir. Ancak, aynı NGO’ların dış ülkelerden yardım almalarında ve
yönlendirilmelerinde-kullanılmalarında ise hiçbir sakınca bulunmamaktadır. Bir başka ifadeyle, yasal
demokratik kitle örgütleri (dernekler, vakıflar, meslek odaları ve birlikleri, sendikalar vd.) ne kadar
ulusal görüntüye ve niteliğe sahiplerse, küreselleşmeci NGO’lar da o ölçüde ulusallık karşıtı-işbirlikçi
(agent) görüntü ve niteliğe sahiptirler. Diğer taraftan, küreselleşmeci NGO’lar için, gelir dağılımındaki
adaletsizlikler, ülke ekonomisinin gelişmesi, üretimde ve işgücünde verimlilik, işçi-memur-köylüöğrenci-
esnaf-kadın hakları, sendikal mücadele, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği, bilimsel
aktiviteler, sömürü, sömürgeler gibi konu ve kavramlar pratikte hiçbir anlam ve değer ifade
etmemektedir. Buna karşılık, küreselleşmeci NGO’ların kayıtsız şartsız savundukları iki temel özgürlük
vardır: Dinsel özgürlükler (mezhep, tarikat, cemaat ve hatta yasadışı radikal dinci yapılanmalar
arasındaki farklılıkları derinleştirme, kışkırtma) ve de etnik parçalama-parçalanma özgürlüğü. Laik
hukuk sisteminin çökmesiyle ya da alt kültür kimliklerinin siyasallaştırılmasıyla ortaya çıkacak iç savaş
ve bu iç savaşta ortadan kalkacak olan başta yaşama hakkı olmak üzere, yokolacak tüm temel insan
hak ve özgürlüklerinin hesabı hiç önemli değildir. Örneğin, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde
yaşanan etnik temizlik operasyonlarında öldürülen, tecavüz edilen, işkence gören kadınların,
çocukların envanterini çıkaran, haklarını arayan ve sorumluların gerçekten izini süren kaç
küreselleşmeci NGO vardır küreselleştiği söylenen dünyada? Keza, Irak, Çeçenistan, Kosova, Filistin
ve Afganistan gibi ülkelerdeki yansımaları izleyen ve kamuoyunu bilgilendiren, gerçekten takipçi
küreselleşmeci NGO’lardan söz edebiliyor muyuz? Kuzey Irak deneyimi göstermiştir ki, “insani yardım”
amaçlı yüzü aşkın NGO’nun neredeyse tamamı, ABD, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin istihbarat
servislerinin tamamlayıcı ve kamufle edici unsuru olarak görev üstlenmişler; bu servislere ajan
peşmerge devşirmişlerdir (5). Bu bağlamda bölgeye en ciddi insani yardım, NGO’lar arasında adı bile
geçmeyen Türk “Kızılay”ından gelmiştir. Bunca yaşananlar ortadayken, küreselleşmeci NGO’lar,
eylem yerine, “insan hakları ve özgürlükleri” söylemlerini yeğlemektedirler. Kimlere karşı? Sadece
kendi devletine ya da diğer ezilen devletlere karşı, tabii kendilerini yöneten-yönlendiren emperyalist
devletin ya da devletlerin verdikleri izin ölçüsünde!..
Çelişkiler sadece bu kadar mı?!. Elbette ki hayır!.. Tıpkı, örgüt içi demokrasinin (seçimle işbaşına
gelmek, kaydıhayat şartıyla yönetimde kalmamak, görev ve sorumlulukları paylaşmak, kişisel çıkar
sağlamamak vb.) olmadığı yapılanmaların NGO kabul edilemeyeceğine ilişkin genel tanım ve tutuma
rağmen, tarikat ve cemaatlerin bir nevi NGO olarak (Sivil Toplum Cemaatleri) tanınmaya zorlanması
gibi. Küreselleşmeci NGO’lar, dinsel mürit-militanlığın ya da etnik faşizmin yolaçacağı sorunları
değerlendirmek yerine, “işkenceye hayır”, “düşünceye özgürlük” gibi temelde tüm insanların
katılacakları sloganları, sadece hedef hükûmetleri köşeye sıkıştırma aracı olarak kullanmaktadırlar.
Örnek mi?!. Türkiye başta olmak üzere tüm hedef ülkelerde, küreselleşmeci-işbirlikçi NGO’lar, haftalıkaylık
ve yıllık insan hakları raporları hazırlayıp bunu kendi ülkesini küçük düşürecek, aşağılayacak,
şikâyet edecek biçimde yayınlamaktadırlar. Bu raporların sunumu, yönetilip yönlendirildikleri ülkelerin
dışişleri bakanlıklarınadır. Bu bağlamda, Türkiye’deki İnsan Hakları Derneği’nin ya da Mazlum-Der’in
ya da Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, ABD, Almanya ya da AB ülkelerindeki insan hakları ihlâllerine
ilişkin rapor hazırlamaları kesinlikle sözkonusu değildir. Daha açık ifadeyle, insan hakları ve
özgürlüklerine ilişkin konular, küreselleşmeci NGO’larla, kendilerini yöneten-yönlendiren, para aldıkları
yabancı devletlerin “müdahale-baskı-şantaj” aracı olarak sürekli gündemde tutulmaktadır, yoksa
gerçekten samimi oldukları için değil.
Tüm bu fonksiyonları ile küreselleşmeci NGO’lar, kendilerini yöneten-yönlendiren ülke silahlı
kuvvetlerinin, casuslarının yapamayacakları tüm alanlarda hizmet sunmaya, dolayısıyla da kendi
devletine yönelik çok yönlü vatana ihanet suçunu –hem de alenen- işlemeye devam etmektedirler.
Satın alınmanın adı, “proje bedeli” olmuştur. Buna karşılık, Türkiye dahil hedef ülkeler, küreselleşmeci
NGO’lara karşı yasal önlemleri alamaz konuma getirilmişlerdir. Örneğin, ilgili devlet ya da hükûmet
başkanlarının ve parlamenter heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretlerinde, sözkonusu küreselleşmeci
NGO’ların yöneticileri ile görüşmeleri rutin kabul edilmekte ve gezi programının üst sıralarında yer
almaktadır (6). Bu olgu, sözkonusu NGO’lara bir nevi itibar kazandırmakta ve örtülü dokunulmazlık
sağlamaktadır.
Bütün bu olumsuz gelişmelere karşı Türk Devleti ne yapmaktadır? Ulusuna ve tarihine lâyık olmayan
ya da “etki ajanı” konumundaki kimi politikacıların, kimi istihbaratçıların, kimi medya mensuplarının,
kimi akademisyenlerin, kimi tarikat şeyhlerinin, kimi işadamlarının varlığı, Türk Devleti’nin sözkonusu
küreselleşmeci NGO’lar karşısında sadece seyirci konumuna gelmesine neden olmuştur ve
olmaktadır. Tipik bir örnek olmak üzere, Başbakanlığa bağlı olarak kurulan İnsan Hakları Üst
Kurulu’nun küreselleşmeci benzerlerinden farklı hiçbir fonksiyonu bulunmamaktadır. Ekonomik
önlemler için hükûmet, milyonlarca üyesi olan ulusal nitelikli sivil toplum kuruluşları yerine, sıradan bir
dernek statüsündeki TÜSİAD’dan öncelikle görüş alırken, eleştirilerinin gereğini de anında yerine
getirmektedir. Kısaca, Türk Devleti, kendini savunma mekanizmasını çalıştıramadığından, kendi
NGO’larını da kuramamaktadır. Özellikle kurulan devlet kaynaklı vakıfların, kamu çıkarları yerine, kimi
devlet bürokratlarına hareket –daha doğrusu harcama- esnekliği ve serbestisi sağlaması, uluslararası
literatürde GONGO olarak nitelendirilen “Governmental NGO”ların artışına yol açmaktadır (7). Tapu-
Kadastro, Adalet, Polis, MEB, Üniversiteler başta olmak üzere hemen hemen tüm kamu kurum ve
kuruluşlarının katrilyonlara hükmeden GONGO’ları, kamu kaynaklarından ve halkın sırtından haksız
kazanç sağlamaya devam etmektedir. Sorun sadece bu kadarla kalsa yine kabul edilebilir boyutlarda.
Daha kötüsü, sırf kamu kaynaklarını hortumlamak amacı ile kurulan yüzlerce NGO’ya en tipik örnek,
vakıf üniversiteleridir. Devlet malına vakıf olunamayacağına ilişkin tarihsel ilkeye rağmen, kurulan vakıf
üniversiteleri, kimi sermaye sahiplerine ya da cemaat şeyhlerine, reklâmın yanında, yüzbinlerce
metrekarelik bedava arsa, hatta boğaz manzaralı orman arazisi, vergi indirimleri, cari harcamaların %
45’ine varan ölçülerde devlet desteği de sağlanmaktadır. Harcama faturaları biraz şişirildiğinde, vakıf
üniversitelerinin neredeyse cari harcamalarının tamamı devlete yükletilirken, zaten maddi
olanaksızlıklar içinde kıvranan devlet üniversitelerine bütçe içinde ayrılan pay da giderek azalmaktadır.
Özetle söylemek gerekirse, Türk Devleti’nin ne küreselleşmeci NGO’lara, ne kendi GONGO’larına ve
ne de halk deyimi ile “hortumcu” NGO’lara karşı belirlenmiş bir politikası bulunmamaktadır. Bu acizlik
görüntüsü, 21-22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nde ilk maddede yer alan aşağıdaki yargıyı
hatırlara getiriyor: “...hükûmet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu
durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor”
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #2 : 20 Haziran 2014, 22:41:01 »

1. TÜRKİYE’DEKİ ALMAN VAKIFLARININ GENEL KARAKTERİSTİĞİ

ABD’nin hedef ülkelerdeki küreselleşmeci NGO’lara dolaylı parasal destek için, NED (Demokrasi Milli
Fonu) üzerinden Cumhuriyetçi Partiye bağlı IRI (Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü) ve Demokrat
Partiye bağlı NDI (Ulusal Demokrasi Enstitüsü) ağırlıkta olmak üzere, CIPE (Uluslararası Özel
Girişimciler Merkezi), ACILS (Amerikan Uluslararası İşçi Dayanışması Merkezi), Hoover Enstitüsü gibi
merkezlere sahip olduğu biliniyor. NED, ABD Kongresi denetiminde oluşturulmuş resmi bir para fonu
olduğundan, harcamalarının gizliliği bulunmuyor. Bu fona sadece Federal Bütçeden kaynak
aktarılmıyor, ilâveten uluslararası şirketler ve stratejik müttefik ülkeler de destek sağlıyor. Dolayısıyla,
Türkiye dahil hangi üçüncü dünya ülkesinin hangi işbirlikçi NGO’su bu merkezlerden hangi miktarda
nakit yardım almış, internete yüklenmiş resmi kaynaklardan kolaylıkla öğreniliyor (9).
AB ülkelerinin de aynı amaçlı “birinci sınıf” NGO’ları bulunuyor; ancak Türkiye’ye baktığımızda, en
etkin Avrupalı NGO’lar arasında, özellikle Almanların başı çektikleri gözlemleniyor. Türkiye’de faaliyet
gösteren Alman Kültür Merkezleri’nin yanısıra, Beyrut merkezli “Morgenlaendische Gessellschaft”a
bağlı Orient Institut’un İstanbul Şubesi ve Goethe Enstitüsü, Alman NGO’larının Türkiye’deki ilk
sıçrama noktaları olarak kabul ediliyor.
Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin
kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan “taşeron” NGO’lardır. İşin ilginç
tarafı, hemen her vakıf, -aşırı sağcı CSU ve solcu PDS dışında- rejime entegre sorunu olmayan
mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Örneğin, Almanya’nın en büyük partilerinden biri olan
Hristiyan Demokratik Birliği-CDU, Konrad Adenauer Vakfı’na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı’na
sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Partisi-SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı, Hür Demokrat Parti-
FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır. Alman
Parlamentosu’nda grubu bulunan partilerin bünyesi içindeki bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet
ayrımı yapılmaksızın Federal Hükûmetin “Politik Eğitim Fonu”ndan finanse edilmektedir. Bu vakıfların
yurtdışı faaliyet giderleri de tamamiyle Federal Hükûmet tarafından karşılanmaktadır. Resmen Alman
Hükûmeti’nden yardım alan sözkonusu vakıflar, dış ülkelere “Hükûmetdışı Sivil Toplum Örgütleri” yani
NGO olarak takdim edilmektedir. İşte bu vakıflar, 1984’den itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal
boşluklardan yararlanarak, her biri birer “taşeronun taşeronu” legal Türk NGO’sunun tabelâsı ardında
faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Sözkonusu Alman vakıflarının yıkıcı-bölücü ve de espiyonaj faaliyetlerine karşı ilk kez Türk
kamuoyunu bilgilendirerek uyaran Türkiye’nin tek Doğubilimcisi Tamer Bacınoğlu, sözkonusu vakıflarla
ilgili şu çok önemli değerlendirmeyi yapmaktadır:
“... Alman parti vakıfları, devlet finansmanlı çok özel NGO’lardır ve Alman dışpolitikasının önemli bir
aracı durumuna gelmişlerdir. Alman Dışişleri Bakanlığı’nın ... yayınında, ülkelerin içişlerine sorun
yaratmadan karışabilmek için ne tür ‘kamuflaj projeleri’ kullanabileceği üzerine bir dizi ‘pratik örnek’
verilmektedir. ‘Politik Vakıflar’ın bu bağlamda ‘diyalog programları ile yapıcı bir rol oynayacakları’ en
yetkili ağızlardan itiraf edilmektedir.
Ankara ve İstanbul’da şubeleri bulunan tüm Alman parti vakıflarının programları kabaca şu üç
maddeden oluşur: Birinci maddedeki etkinlikler, Kemalizmin iflas ettiğini ve sorunun geçici bir hükûmet
sorunu değil, ‘yapay ve uyduruk Türk ulusunu tepeden inme yöntemlerle yaşatmaya çalışan Türk
devleti’ olduğunu kanıtlamayı amaçlar. Bu çerçevede üçlü bir strateji izlenir: A- ‘Toplumun değişik
katmanlarını Kürt sorunu üzerine tartışmaya ve çözüm üretmeye alıştırmak’ ve buna paralel olarak
‘krtçü gruplar’ ile Almanya arasında köprü kurmak. B- ‘Toplumun değişik katmanları ile siyasal
islâmcıları bir araya getirmek’ ve buna paralel olarak islâmcılar ile Alman devleti arasında köprü
kurmak. C- ‘Alevilerin aşırı islâma karşı oluşlarını dikkate alarak, Aleviler ile özel görüşmek ve konuyu
gerektiğinde Kürt sorununa kaydırmak’.
İkinci maddedeki etkinlikler, ‘Türkiye’de yerel yönetimlere işlerlik kazandırmak’ amacıyla Almanya’da
adı var, kendi yok ‘federal sistem’i Türkiye’ye tanıtmayı hedefler. FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı,
‘federalizmi tanıtma’ çabalarını genelde Batı Anadolu’da yürütürken, Yeşillerin Heinrich Böll Vakfı
‘federal yönetimin nimetleri’ni Doğu Anadolu konusunda gündeme getirmektedir. Yeşiller’in bu vakfı şu
sıralar, Türkiye’nin etnik çetelesini tutmakla meşgul ve hem Alman Dışişleri Bakanı ile hem de aynı
bakanlığa bağlı Alman resmi ‘araştırma’ enstitüleri ile ortak çalışmakta. SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı
da, daha ‘global’ bir yaklaşımla ‘Türkiye’de sivil toplum kurulabilmesi’ için çaba gösterirken, daha çok
‘ekonomi ağırlıklı diyalog arayışı’nda olduğu izlenimini vermek istiyor. Türkiye’de ‘İslâmı demokrasiyle
barıştırmak’ yolunda en kapsamlı projeler ise CDU’nun Konrad Adenauer Vakfı’nca yaşama geçiriliyor.
Vakıf ajandasının üçüncü maddesi, ‘yerli köprübaşları oluşturmayı’ öngörür. Almanya’ya davet edilen
Türk akademisyenleri, aydınlar, burs verilen doktora öğrencileri, vakıf şubelerine alınan Türk elemanlar
için ödenen Alman ‘kalkındırma yardımı’, bazı duyumlara göre yıldan yıla katlanarak artırılmaktadır.
Etkinlik alanlarının farklılığı, parti programlarının farklılığından değil, aralarındaki görev dağılımından
kaynaklanır....
Almanya kökenli vakıflar, ‘biz NGO’yuz’ diyor. Ancak ‘sivil toplum’, ‘küresel ekonomi’ ve ‘insan hakları’
için uğraşı verdiklerini iddia ederken, ‘Türk devletinin varlığı sorundur, Türk ulusu uyduruk bir yapıdır’
da diyebiliyorlar. Hepsi de ‘dost ve müttefik Almanya’ hesabına çalışıyor. Söylev’deki ‘Her tarafta
ecnebi zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette...” sözlerini hep anımsamalıyız” (10).
Federal Alman İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Aralık 2000’de
yayınlanan “Yeni Türkiye Konsepti”, Alman vakıflarına, rutin faaliyetlerinin yanında –özellikle espiyonaj
ağırlıklı- yeni görevler yüklemektedir: “Köylülerde çevre bilincini geliştirmek; köylü kadınları politikaya
duyarlı hale getirmek; sistem karşıtı eleştirel ve alternatif medyacılığı teşvik; çevre düşmanı yatırımlara
özellikle turizm bölgelerinde gereksiz endüstri tesislerine, otoyollara ve baraj inşaatlarına karşı sivil
itaatsizlik eylemleri organize etmek vs. vs.” (11). İşte bu vakıflardan birkaçı ve saptanan
faaliyetlerinden bazıları:
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #3 : 20 Haziran 2014, 22:41:54 »

2.1. KONRAD ADENAUER VAKFI

Halihazırda Dr. Wulf Schönbohm ve yardımcısı Dirk Tröndle gibi iyi derecede Türkçe ile, Türkiye’nin
zaaf boyutlarındaki etnik-dinsel-ekonomik-siyasal ve de toplumsal sorunlarını çok iyi bilen iki servis
elemanı tarafından yönetilen bu vakıf, 1984’den bu yana ülkemizde faaliyet göstermektedir. Vakıf
Temsilciliği, Ankara’da müstakil bir binaya sahip olup, İstanbul’da da şube düzeyinde temsil
edilmektedir. Vakıf, faaliyetlerini, Türk yasaları izin vermediğinden dolayı, Türk Demokrasi Vakfı’nın
işbirliği çerçevesinde kamufle etmeye çalışmaktadır (12). Vakıf Temsilcisi Dr. Wulf Schönbohm’un
ülkemizdeki etkinliği konusunda, bizzat kendi yazdığı şu satırlar, bir fikir verecek düzeydedir:
“Bu yılın 6 Temmuzu’nda Ardahan Subay Gazinosu’nda akşam yemeğindeydim, telefonla arayıp
Cumhuriyet Gazetesinde Türkiye’deki Alman vakıflarının çalışmalarını kötü bir biçimde yansıtan bir
makale yayımlandığını bildirdiler. Bize ev sahipliği yapan Ardahan Valisi, nezaket gösterip kendi özel
Cumhuriyet nüshasını bana verdi, böylece ben de bilgi sahibi olabildim.
Ardahan ilinde belediye başkanları ve belediyede ve idarede çalışanlar için iki günlük bir seminerin
açılışını yapmıştım. Bu semineri uzun yıllar birlikte çalıştığım Türk ortağımız Türk Belediyecilik Derneği
(TBD) ile birlikte düzenlemiştik. Seminerin konuları arasında şehircilik, ihaleler, belediye başkanının,
belediye meclisinin ve belediyenin görevleri ve birbirleriyle ilişkileri vardı. Ortağımız TBD, her yıl
Türkiye’nin bütün yöre ve illerinde aşağı yukarı 100’e yakın bu tür meslek eğitimi semineri
düzenlemektedir. TBD ve Konrad Adenauer Vakfı (KAV), iyi işleyen bir yönetim ve demokrasi için yerel
düzeyde nitelikli yöneticilerin bulunmasını ve bağımsız yetkilerle donanmış bir yerel yönetimin
varlığının önemli bir önkoşul olduğu görüşünde birleşiyorlar.
Bu ziyaret vesilesiyle Ardahan ve Artvin il merkezleri ve ilçelerinden sayısız memurla konuşma fırsatı
da bulmuş, açık yüreklilikleri, ehliyetleri ve coşkuları karşısında etkilenmiştim. Bu konuşmalar, daha
sonraki çalışmalarımız için bana bir esin kaynağı oldu. Aynı zamanda bu yöredeki doğanın güzelliği,
Türkiye’nin bu ücra köşesindeki insanların özel dostluk ve candanlıklarını da tanımak fırsatını buldum”
(13).
Wulf Schönbohm’un yazdıkları, dev bir gerçeğin küçük bir yansımasıdır. Alman vakıfçıları, deyim
yerindeyse, ellerini kollarını sallayarak, Türkiye’nin hemen her yerine rahatça girebilmekte; faaliyet
gösterebilmektedirler. Diğer yandan biliyoruz ki, Almanların Artvin, Ardahan ve Rize illerine olan özel
ilgisinin geçmişi 1960’lı yıllara dayanmaktadır. Wolfgang Feurstein adlı bir istihbaratçı akademisyen
(halkbilimci) bu yıllarda bölgede çalışmış ve sonuçta “kaybolan laz ulusunu kurtarmak” misyonu adına,
özel bir alfabe (Lazuri Alfabe) yaratmıştır. Almanların bölgedeki etnik çalışmaları, daha sonra giderek
yoğunlaşmıştır. Türkiye’de 47 ayrı etnik halk söyleminden yola çıkan Alman istihbaratçı
akademisyenleri, kendi ülkelerinde iki laz örgütünün yanısıra, üniversitelerde kürsüler oluşturmuşlardır
(14). Önceleri, Almanya’da basılan laz alfabesiyle yazılmış kitapları valizlerine gizleyerek bölgeye
getiren bu istihbaratçılar, artık Alman vakıfları sayesinde örgütsel faaliyetlerini alenen yürütmektedirler,
hem de konaklamalarını orduevlerinde yaparak, valiler tarafından ağırlanarak...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #4 : 20 Haziran 2014, 22:42:22 »

2.1.1. K.A.V.’NIN BASIN VE KAMUSAL İLİŞKİLERİ

Dr. Schönbohm ve yardımcısı Tröndle’nin ilişki kurmadığı, kuramadığı sivil toplum kuruluşu ya da
resmi kurum ve kuruluş neredeyse sözkonusu değildir. Örneğin, sadece Türk Belediyecilik Derneği
değil, tabelâsı ardında faaliyet gösterdiği Türk Demokrasi Vakfı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Arı
Hareketi, TİSK, TOSYÖV, KA-DER ve daha yüzü aşkın sivil toplum örgütünün yanısıra, üniversiteler
ile de Konrad Adenauer Vakfı (KAV) müşterek etkinlikler düzenlemişlerdir (15).
Vakıf, asıl gövde gösterisini 29-30 Haziran 2000’de düzenlediği “Türkiye’de Anayasa Reformu-
Prensipler ve Sonuçlar” adını taşıyan kongrede yapmıştır. Bu kongreye, Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk gibi kamuoyunun yakından takip ettiği isimler katılmıştır.
Katılımcıların temsil düzeyi, vakıf için adeta “aklanma”, “prestij artırma”, “dokunulmazlık sağlama”, “ilgi
odağı olma” yorumlarına yolaçmıştır. Tıpkı bildirilerin toplandığı kitapçığın önsözünde Dr.
Schönbohm’un yazdığı gibi:
“... Yeni seçilen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Cumhuriyeti
Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Yıldırım Akbulut’un
kongrenin açılışı ile ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi bir takdim konuşması
yapmaları konunun önemini vurgulamış ve etkinliği düzenleyenleri ve katılanları onore etmiştir” (16).
Kongrede, BND danışmanlarından Prof.Dr. Kay Hailbronner, Türkiye açısından en kritik konulardan
biri “AB Üyesi Olarak, Egemenlik Haklarının Devri Sorunu” üzerine katılımcıları Almanya’dan edinilen
deneyimler (!) çerçevesinde bilgilendirmiştir (17). Alman iç istihbarat örgütü olan “Federal Anayasa’yı
Koruma Teşkilâtı”nın (BfV) en gözde hukukçularından Avukat Dr. Christian Rumpf ise, tebliğleri
değerlendirirken şu mesajları vermeyi ihmal etmemiştir:
“Temel haklar konusu herhalde Türk anayasa sistemindeki en ağır yaradır.... Ordunun Türk anayasa
düzeni içerisindeki rolü, sıkça Türkiye’nin gizli iktidarı olarak görülen Milli Güvenlik Kurulu’yla bağlantılı
olarak dile getirilmiştir. Öncelikle anayasanın birçok bağlamda orduyu da kattığı tespit edilmelidir....
Milli Güvenlik Kurulu kararlarının hukuki açıdan bağlayıcı kararlar değil, sadece hükümete ‘tavsiye’
niteliğinde olması da önemli değildir. Gerçekten bugüne kadar Milli Güvenlik Kurulu’nun tüm
tavsiyelerinin yerine getirildiğini ve 28 Şubat 1997 tarihli köktenciliğe karşı mücadele hususundaki
‘tavsiyelerinin’ çok ağır gerçekleştirilmesinin de o zamanki Erbakan hükûmetinin sonu olduğu
görülmüştür. Aslında ordu Türk siyaset sisteminin Avrupalılaşması konusunda pek çok siyasal parti
veya hükümetten daha fazla katkıda bulunmuş olsa da, böylece egemen bir ordunun Avrupa’nın
özgürlükçü demokratik temel düzeniyle bağdaşamayacağı şüphesizdir. Oturumlarda gözüken
yaklaşımla doğal olarak Milli Güvenlik Kurulu yapısının yeniden düzenlenmesi istenmiş, ‘sivillerin’ etkili
egemenliği talep edilmiştir.... Kemal Atatürk’ün kendisinin ve o zamanki partisinin temel düşüncelerini
bugünkü Avrupa’nın entegrasyon gelişmeleriyle bağdaştırmak zorunludur. Zira bu temel düşüncelerin,
özellikle Kemalist milliyetçiliğinin çağın gereksinimlerine aykırı olan yorumu, AB’ye entegrasyonun
beraberinde getirdiği milliyetçi strüktürlerin bir kısmının tasfiyesine çelişki arz etmektedir” (18).
Dr. Rumpf, Atatürk’ün yaşadığı dönem itibariyle çağın koşullarına ve gereksinimlerine tamamiyle zıt
“anti-emperyalist” bir mücadele sonrasında ülkesine bağımsızlık kazandırdığı gerçeğini es geçmekte
ve Kemalizmin yorumunun saptırılarak AB talepleri çerçevesinde yeniden yapılmasını ima etmektedir.
Ancak, Türkiye’nin ergeç yola gireceğinin kanıtı ve emaresi olarak “tüm Türkiye’de faaliyet gösteren
İnsan Hakları Derneği ilk defa işkence vakalarında belirgin bir azalma tespit etmiş” diyerek güvenilir,
hatta MGK’dan da güvenilir bir kaynağa (!) atıfta bulunmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #5 : 20 Haziran 2014, 22:43:10 »

2.1.2. TEHLİKENİN BOYUTU: K.A.V.’NIN ÖNEMLİ ETKİNLİKLERİ

Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilciliği, her yıl çok sayıda konferans, seminer, atölye çalışması ve
sempozyum düzenlemektedir. Vakfın sadece 2000 yılında saptanan 33 etkinliğine katılan davetli
sayısı 3.000 olup, toplam 281 etkinliğe katılan davetli sayısı ise 23.400’dür. 2000 Yılı itibariyle üç
tartışma forumu düzenlenmiştir. Siyasal diyalog kapsamındaki bu tartışma forumlarının her birine,
kendi alanlarında sivrilmiş 100’er davetli katılmıştır: “Orta Ölçekli Sanayinin ve Modern Teknolojinin
Bavyera Eyaletinde Teşviki” konulu forumun konuşmacısı Müsteşar Hans Spitzner, “Yüksek
Teknolojilerdeki Devrimsel Gelişmeler-Silahlı Kuvvetler İçin Sonuçlar” konulu forumun konuşmacısı Dr.
Holger Mey ve “Türkiye’de İnsan Haklarına Saygı Eğitimi” konulu forumun konuşmacısı Prof.Dr. İonna
Kuçuradi’dir.
Vakfa göre, “siyasi diyaloğun diğer önemli bir bileşeni, siyasi müşaveredir. Bu hususta Alman
siyasetçilere, önemli siyasetçiler ve şahsiyetler ile yerinde görüşme ve durum hakkında yerinde fikir
edinme imkânı sağlanır. Bu temasların her iki tarafın çalışmaları için çok faydalı olmakla kalmayıp,
aynı zamanda önyargıların tasfiye edilmesi ve karşılıklı diyaloğun sağlamlaştırılmasına önemli bir katkı
sağladığı geçmişteki uygulamalarda görülmüştür. 2000 Yılında Avrupa Halk Partisi (EVP) milletvekili
Bayan Dr. Renate Sommer’in ziyareti, Bay Dr. Norbert Lammert’in ziyareti (Milletvekili ve Alman
Federal Parlamentoda Hristiyan Demokrat Partisi/Hristiyan Sosyal Birliği CDU-CSU dış siyasi
sözcüsü) ve milletvekili Manfred Grund başkanlığında Thüring Eyalet Grubunun ziyareti
gerçekleşmiştir” (19).
Konrad Adenauer Vakfı, 2000 yılı içinde aşağıdaki uluslararası kongreleri düzenlemiştir: “Turkey on
Her Way to EU-Membership” başlıklı bir yuvarlak masa tartışması; “Türkiye’de Okul Reformu
Sonrasında Yabancı Dil Dersi Reformu” konulu sempozyum; “Küreselleşme ve Modernleşme
Sürecinde Kültürel Kimlik” konulu kongre; “Türkiye’de Anayasa Reformu-İlkeler ve Sonuçlar” konulu
kongre; “Karadeniz/Ereğli’de Bölgesel Gelişme” konulu kongre; “Almanya’nın Birleşmesinin 10. Yılı”
konulu etkinlik; “Alman Okullarında İslâm Din Dersi” konulu kongre; “Türkiye ve AB-Ulusal Egemenlik
Haklarının Devri” konulu kongre; “Globalleşme-Türkiye İçin İktisadi Zorluklar ve Şanslar” konulu
kongre; “Türkiye’de Yerel Yönetimlerin Sınırötesi İşbirliği-Strateji ve Projeleri” konulu kongre vd. Vakıf,
bu etkinliklerle ulaşmak istediği hedefi ise şu cümlelerle ifade etmektedir: “Partnerimiz TDV sayesinde,
Ankara’daki Alman Büyükelçiliği ile birlikte organize edilen ‘Almanya’nın Birleşmesinin 10. Yılı’ konulu
etkinlikte olduğu gibi geçen yıl düzenlediğimiz etkinlikler için konuşmacı olarak önemli siyasetçiler
kazanılmıştır. Bahsi geçen bu etkinlik için, Almanya birleşmesini Türk bakış açısından inceleyen
Başbakan yardımcısı Mesut Yılmaz KAZANILABİLMİŞTİR” (20).
Gerçi Vakıf, Mesut Yılmaz’ın kazanılmasıyla ilgili bilinenlere yeni bir ekleme yapmamaktadır. Ancak
önemli olan, bu etkinlikler sayesinde önemli siyasetçilere kanca atılarak kazanılması hedefinin alenen
ifade edilmesidir. Kaldı ki, yukarıda da ifade edilen, Federal İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı’nca
hazırlanan “Alman NGO’larının 2001 Türkiye Konsepti”nde Konrad Adenauer Vakfı’ndan “ANAP
merkeziyle ve taşra bürokratlarıyla ilişki ağı kurması” istenilmektedir. TDV yani Türk Demokrasi
Vakfı’nın Başkanının ANAP milletvekili Bülent Akarcalı olduğu, keza Vakıf Yönetim Kurulu’nda iki
ANAP milletvekilinin Emre Kocaoğlu ve Türkiye’de etnik hobileri ile tanınan Yılmaz Karakoyunlu’nun
da bulunduğu gözönüne alınacak olursa, KAV’nın Almanya’dan gelen resmi direktiflere nasıl bağlı
kalmakta duyarlılık gösterdiği anlaşılacaktır.
KAV, önemli politikacıların yanısıra, gençlerin de “kazanılmasına” büyük önem vermektedir. Kendi
cümleleriyle işte amaçları: “Gençlerin teşvik edilmesi, özellikle de gençlerin siyasi fikir oluşturma
sürecine katılımı, Türkiye’de yoğun olarak ihmal edilen bir sahadır. Bu husus, Türkiye nüfusunun %
70’inin 35 yaşın altında bulunduğu dikkate alındığında özellikle şaşırtıcıdır. KAV bu nedenle geçen yıl
toplam üç gençlik konferansı (09.04.2000 tarihinde Gaziantep, 17.05.2000’de Mardin ve 19-
21.05.2000’de Van) ve 23-25.11.2000 tarihleri arasında Kuşadası/Aydın’da gençlik günleri konulu bir
forum düzenlemiştir. Özellikle ‘Türkiye’nin Geleceği, Geleceğin Türkiyesini Konuşuyor’çalışma
konusu altında düzenlenen Van’daki etkinlik, katılanlar için bir tartışma forumu sunmuştur. Foruma
katılan 140 kişi, 4 çalışma grubuna ayrılmış ve muhtelif konuların ele alınması ile görevlendirilmiş olup,
sonuçları bir komünikede toplanmıştır. En önemli sonuç, FARKLI MENŞELERE rağmen, kültürel bir
birlikte yaşamanın temeli sayılabilecek müşterek ideallerin ve fikirlerin var olduğu yönündeki tespit
olmuştur” (21).
Konrad Adenauer Vakfı’nın Güneydoğuya ilgisi, farklı menşelerle ilgilenmesi, Büyükelçi Dr. Rudolf
Schmidt’in daha güven mektubunu sunmadan KDP Temsilcilik Resepsiyonuna katılması;
Diyarbakır’da “biji Apo”, “kürdara azadi” pankartları ve sloganları altında şehir içmesuyu tesislerinin
temelini atması gibi ayrıntılar (!) Türk istihbarat kurumlarının engin hoşgörüsü (!) altında yeni yeni
etkinliklerin davetiyesini çıkarmaktadır (22).
KAV’nın Türkiye’ye, Türkiye’nin sorunlarına (!) ilgi yelpazesi öylesine geniştir ki, Türkiye dar gelmekte
ve kimi zaman faaliyetler ülke dışına taşmaktadır: “KAV’ın faaliyetleri sadece Türkiye ile sınırlı
kalmamıştır. KAV, diğer partnerleri ile birlikte Almanya ve Belçika’da üç etkinlik düzenlemiştir. Bunlar
münferit olarak: Berlin’de 21-24.09.2000 tarihlerinde ‘Helsinki’den Sonra Almanya-Türkiye İlişkileri
İçin Gelecek Perspektifleri: Gelişmeler ve Şartlar’ konulu uzman toplantısı; Köln’de ‘Yapısal
Dönüşüm İçerisinde Bulunan Orta Ölçekli İşletmeler” konusunda Alman/Türk ekonomi toplantısı
ve 09.12.2000 tarihinde Brüksel’de ‘Türkiye ve AB’ konulu uluslar arası sempozyum. KAV’ın
konsepsiyonel katkıda bulunduğu bu etkinlikte Almanya, Belçika ve Türkiye’den gelen siyasetçiler ve
karar organları, fikir alışverişi fırsatı bulmuştur”(23). KAV ayrıca, Türkiye’nin de içinde bulunduğu
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Sekreteryası’na sponsor olarak da destek vermektedir (24).
Konrad Adenauer Vakfı, yerel medya ile öylesine sıkı bir ilişki kurmuştur ki, Vakıf Temsilcisi Dr.
Schönbohm, çok iddialı biçimde basına “görüşmediğim yerel basın kalmadı” biçiminde demeçler
vermektedir. Bu kapsamdaki faaliyetlerde, Türk ve Alman yerel gazetecilerin katıldıkları seminerler,
Türk gazetecilerinin “bilgi ve görgülerini artırmaya yönelik Almanya ziyaretleri” ağırlıklı yer işgal
etmektedir. KAV, bu alanda tek “burnunu sokmadığı” alana da el atmış ve 22-23 Haziran 2000’de
Kemer/Antalya’da “Uluslararası İhtilafların Çözümü Konusunda Medyanın Rolü” konulu seminere Türk,
Alman ve Yunan gazetecilerinin katılımını sağlamıştır (25).
Vakfın, destek verdiği projelerin yanısıra, yayınları da mevcuttur. 2000 Yılında vakıf yayınları arasında
çıkan kitap sayısı 14’tür (26). Vakfın 2001’de yaptığı çok sayıda etkinlikler arasında, 4 Nisan 2001’de
Ankara’da Türk Kadınlar Konseyi Derneği ile müşterek düzenlenen ve Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi öğretim üyesi Prof.Dr. Beyza Bilgin’in konuşmacı olarak katıldığı “İslam’da Kadının Rolü-
Türkiye’de Kadın” konulu konferans, bu defa 11 Nisan 2001’de Ka-Der (Kadın Adayları Destekleme
Derneği) ile müşterek olarak İstanbul’da yinelenmiştir. 27 Nisan 2001’de TOSYÖV Başkanı Işın Çelebi
–ki o da ANAP milletvekilidir- Alman Büyükelçisi Dr. Rudolf Schmidt ve de Vakıf Temsilcisi Dr. Wulf
Schönbohm’un müştereken açılışını yaptıkları Alternatif-Yenilenebilen Enerji Kaynaklarına ilişkin
sempozyum gerçekleştirilmiştir (27). 3 Mayıs 2001’de ise, KAV Temsilcisi Dr. Schönbohm ile İstanbul
Goethe Enstitüsü yöneticisi Dr. Rüdiger Bolz tarafından müştereken gerçekleştirilen “Konrad Adenauer
Vakfı’nın 20. Tartışma Forumu”nun konusu ise, “1930’lu Yıllarda Türkiye’deki Alman Göçmenler”
olarak belirlenmiştir (28).
31.05/1.06.2001’de İstanbul’da Konrad Adenauer Vakfı’nın öncülüğünde gerçekleştirilen “Almanya ve
Türkiye’de Devlet, Vatandaş ve Sivil Toplum Kuruluşları” konulu Uluslararası Kongre’nin
davetiyesinde, açılışta söz alacak konuşmacılar arasında Dr. Wulf Schönbohm’un yanısıra, dönemin
iki Bakanı, Yüksel Yalova ve Sadettin Tantan’ın isimleri zikredilmiştir. Kongre’deki konuşmacılar
arasında özellikle BND’nin İstanbul’daki “Kürt ve Arap” uzmanı kadrolu elemanı Gottfried Plagemann
ile BND’nin Türkiye etnik ve dinsel azınlıklar uzmanı Dr. Günter Seufert dikkati çekerken, Alman
Federal Anayasayı Koruma Teşkilâtı BfV bağlantılı faaliyetleri ile yakından tanıdığımız Prof.Dr. Roland
Eckert, Prof.Dr. Gerd Mutz, Dr. Konrad Hummel, Christopher Kubaseck, Gisala Anna Erler de Alman
Devleti’nin resmi politikalarını anlatmışlardır. Türk konuşmacılar arasında ise şu isimler özellikle
dikkatleri çekmiştir: Sermaye kesimini temsilen ABD’den proje bazında destekli TESEV’in Yönetim
Kurulu Başkanı Yılmaz Argüden, uluslararası faaliyetleri ile yakından izlenmesi gereken Arı
Hareketi’nin Başkanı Kemal Köprülü, muhafazakâr söylemleriyle tanınan Merkez Valisi Recep
Yazıcıoğlu, ikinci cumhuriyetçi çizgide kabul gören Ali Bayramoğlu, Prof.Dr. Burhan Şenatalar, Prof.Dr.
Zafer Üskül ve Alman vakıflarının gedikli konuşmacısı Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu vd. (29).
Konrad Adenauer Vakfı’nın tüm bu etkinlikleri gerçekleştirmedeki niyet ve emellerini bir kenara bırakıp,
sadece otel, kokteyl, yemek, çay gibi organizasyon masraflarını hesaplamaya kalktığınızda bile, bu
vakfın ve de vakfın arkasındaki Alman Devletinin Türkiye’yi ne kadar sevdiği (!) ve düşündüğü (!)
ortaya çıkacaktır... Ama daha da düşündürücü olan gerçeği, KAV’ın Türkiye’deki en önemli “ işbirlik
partneri” olan Türk Demokrasi Vakfı’nın Başkanı Bülent Akarcalı’nın aşağıdaki sözlerinde bulmak
mümkündür:
“Son iki yıldır vakıf Türkiye Temsilcisi olan Wulf Schönbohm, uzun yıllardır ülkemize gelenler içinde
tanıdığım en dengeli ve sorunlarımıza çok müspet bakabilen, ciddi siyasi geçmişi ve inandırıcılığı olan
kişidir. BUNA İNANARAK YAZIYORUM... Dolayısıyla sorun, BAŞKALARININ ÜLKEMİZDE NE
YAPTIĞI DEĞİLDİR. KALDI Kİ GİTTİKÇE BÜTÜNLEŞEN DÜNYADA BU KAÇINILMAZDIR. Esas
sorun, bizim niye dışarıda hiç ama hiçbir şey yapmadığımızdır. Tembelliğin mazereti yabancıya
kızmak olmamalıdır” (30).
Unutmadan ekleyelim ki, Bülent Akarcalı, yukarıda da ifade edildiği üzere, aynı zamanda T.B.M.M.
üyesidir ve uzun yıllardır iktidara ortak olmuş milliyetçi-muhafazakâr (!) söylemli bir partinin, ANAP’ın
mensubudur. Ve tabii ki, yeminini Alman Parlamentosu’nda değil, tıpkı Mesut Yılmaz, Ercan Karakaş,
Gökhan Çapoğlu, Leyla Zana, Şevki Yılmaz, Sadettin Tantan, Bülent Ecevit, Hasan Mezarcı ve
benzerleri gibi T.B.M.M. kürsüsünde yapmıştır...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #6 : 20 Haziran 2014, 22:45:06 »

2. HEINRICH BÖLL VAKFI

Alman Yeşiller Partisi’ne bağlı Heinrich Böll Vakfı, BND’nin espiyonaj faaliyetleri
kapsamında en çok kullandığı vakıf olarak dikkat çekmektedir. Türkiye’de son yıllarda
gerçekleştirilen rejim karşıtı pek çok etkinliğin ardında Böll Vakfı yeralmaktadır.
Ülkemizde en aşırı sağdan en aşırı soluna, ikinci cumhuriyetçilerden etnik bölücülere
uzanan çizgide, ortak paydası Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığı olan tüm birey ve
örgütleri biraraya getirme, ortak platformlar oluşturma çabası içinde görünen vakıf,
Türk istihbarat kuruluşları nezdinde dikkat çekmemek için de, özelllikle espiyonaj
faaliyetleri dışında tutulan normal bir Türk vatandaşını Temsilci olarak göstermektedir
(31).
1988’de Berlin’de kurulan Heinrich Böll Vakfı’nın, tıpkı diğer vakıflar gibi, Alman iç
politikasına karışması yasaktır. Hükûmetin öngördüğü sınırlar içinde, misyonunun
gereğini yerine getirmede ise, tıpkı diğer vakıflar gibi, oldukça özgürdür. Vakfın
Almanya faaliyetleri, iki bölümden oluşmaktadır: Gerçek Almanlara yönelik faaliyetler;
“yabancılar”a yönelik faaliyetler. Birinci bölüme yönelik faaliyetler, apolitik çevre
projelerinden ibarettir. İkinci bölümdeki faaliyetlerin ağırlık noktasını ise Türkler
oluşturmaktadır. Böll Vakfı, bu kapsamda, Türkiye karşıtı tüm etnik, ideolojik ve dinsel
yapılanmaların (PKK, Ermeniler, Süryaniler, Pontusçular, Keldaniler, Yezidiler, Milli
Görüşçüler, Kaplancılar, Fethullahçılar, Süleymancılar, Nizam-ı Alemciler, DHKP-C ve
Tikkocular vd.) yanısıra, Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilâtı, İçişleri ve Dışişleri
Bakanlığı, Protestan ve Katolik Kilise Akademileriyle yine bunlara bağlı haber ajansları
ve diğer medya kuruluşları ile koordineli organik ilişki içindedir. Vakfın Almanya
faaliyetlerinin finansmanı, İçişleri Bakanlığı’nın “global fonları” ve değişik bakanlıkların
proje güdümlü kaynaklarından karşılanmaktadır ki, 1999 yılı için -sadece Almanya içi
faaliyetlere- Devletten alınan yardım tutarı 67 milyon marktır. Böll Vakfı’nın asıl
faaliyet alanı, Almanya için stratejik öneme sahip olan, başta Türkiye olmak üzere,
“arka bahçe” ülkeleridir. Yurtdışı faaliyetlerinin tamamı, Federal Dışişleri Bakanlığı ve
Federal İstihbarat Servisi’nin (BND) “örtülü fonları”ndan karşılanmaktadır.
Böll Vakfı, Türkiye’de uzmanlaştığı başlıca üç konuda faaliyet göstermektedir:
Birincisi, “insan hakları” konusu ki, en yoğun işbirliği yaptıkları Türk sivil toplum
kuruluşları arasında İstanbul Barosu, İnsan Hakları Derneği, Helsinki Yurttaşlar
Derneği, KOMKAR, Düşünce Suçuna Karşı Girişim, Alternatif Toplum Merkezi,
Mazlum-Der, Türkiye İnsan Hakları Vakfı vd. bulunmaktadır. Bu kuruluşlarla müşterek
panel, sempozyum, atölye çalışmaları ve benzeri etkinliklerde, Yücel Sayman, Hüsnü
Öndül, Hasip Kaplan, Murat Bozlak, Şanar Yurdatapan gibi isimlerin yanısıra, Claudia
Roth, Angelika Graf, Jonathan Sugden gibi Türkiye karşıtı olarak tanınan Avrupalı
parlamenterlere, gazetecilere vd. rastlamak genellikle olanaklıdır. Bu etkinliklerin
birinde, davetlilere dağıtılan “kendi devletini ihbar anketi”, içeriği itibariyle suç boyutu
taşımasına rağmen, sıradan bir belgeymişçesine kamuoyunda tartışılmamış;
Cumhuriyet Savcıları da işlem yapmamıştır (32). Benzeri bir ihbar hattı da Mazlum-
Der tarafından yaşama geçirilmiştir (33).Vakıf, ayrıca kadın hakları ile ilgili etkinliklere
de ilgi göstermektedir. Vakıf broşürlerinde Türkiye, Mali, Sudan ve Mısır’ın yanında
‘kadın haklarının ezildiği ülkeler’ listesinde yer almaktadır. Ayrıca, vakfın İstanbul’da
“Pazartesi” adlı feminist ve ordu düşmanı bir periyodiği finanse ettiği kaydedilmektedir.
Kaldı ki, Yeşiller Partisi’nin yayın organı olan “TAZ”ın “Perşembe” adlı ekinin içeriği
de, aşağı yukarı aynıdır (34). Vakıf, AB ve Kopenhag Kriterleri çerçevesinde
Türkiye’deki insan hakları-azınlık hakları konusunu sık sık gündeme getirmektedir
(35). Son olarak, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Azınlık Hakları Çalışma
Grubu’nun Heinrich Böll Vakfı işbirliğiyle 8-9 Haziran 2001’de İstanbul’da
gerçekleştirdiği etkinliklerden biri olan “Ulusal, Ulusalüstü ve Uluslararası Hukukta
AZINLIK HAKLARI (Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, Lozan
Antlaşması)” konulu sempozyum, gerek zamanlama, gerek katılımcılar ve gerekse
tebliğ konuları itibariyle oldukça dikkat çekmektedir (36). Bir uzmanın bu
sempozyumla ilgili son derece önemli değerlendirmeleri şöyledir:
“Sempozyumun yabancı konuşmacıları, ülkelerinin azınlık konseptlerini savunan
kişilerden oluşuyor. Örneğin, Pakistan asıllı İngiliz Javaid Rehman, Leeds
Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olup, çalışma alanı, Pakistan’daki ‘etnik ve dini
azınlıklar’dır. Steven Wheatley, ulus-devletleri etno-kültürel kimliklerle parçalama
projesinin Anglosakson mimarlarından biri olarak tanınıyor. Nicole Guismazenes’in
ilgilendiği alan, ‘yabancılar ve ilticacılar’. Diran Bakar, Türkiye’deki Ermeni vakıflarının
avukatı.
Türkiye gibi ulus anlayışı dil temeline dayanan bir ülkede, Almanya öncülüğünde bir
‘azınlık hakları’ sempozyumu yapılabilmesi, aymazlığın ve aptallığın zirvesi olsa
gerek. Zira, ‘etnik ulus’ düşüncesine Hitler dönemindeki kadar bağlı ‘çağdaş’ Federal
Almanya’nın tanıdığı ‘ulusal azınlıklar’ın toplam nüfusu toplam 100 bin kişi!.. Bu
rakamın % 60’ı, yani 60 bini Schleswig Eyaletinde oturan Danimarka kökenliler.
Almanya Danimarka kökenli yurttaşlarına ‘azınlık statüsü’nü mütekabiliyet esasına
göre ve daha da önemlisi, galip güçlerin baskısıyla verdi. Geriye kalan 40 bin kişilik
‘Sorb azınlığı’ ise, istisnasız tamamı kendisini Alman olarak gören insanlardan
oluşuyor. Bir başka deyişle Almanya –sırf dış dünyaya azınlık hakları dayatabilmek
amacıyla- ‘Sorb’ları göstermelik azınlık olarak pazarlıyor. Almanya ‘Kopenhag
Kriterleri’ni eksiksiz uyguladığı için, ‘Sorblar’, kendi dillerinde eğitim hakkına sahipler.
Ne var ki, 40 bin kişilik ‘Sorb azınlığı’ içinde ‘Sorbça’ bilenlerin sayısı ikibin;
ilkokullarda ‘Sorb dili dersi’ alan öğrencilerinki ise, sadece ikiyüz civarında. Almanya
bu harikulâde ‘azınlık’ sistemini Türkiye’ye önerirken, ‘biz nasıl Sorblara,
Danimarkalılara azınlık statüsü verdiysek, siz de aynı hakları Kürtlere ve diğer
azınlıklara vermelisiniz’ diyor. Not: Museviler, Çingeneler, Polonya asıllılar
Almanya’da azınlık kabul edilmiyor. Almanya’da üç milyona yakın Türk toplumunu
azınlık olarak kabul etmediği gibi, böyle bir azınlığın doğmaması için, Alman İslâmı
projesi uyguluyor” (37).
Ayrıca, vakfın işbirliği içinde olduğu diğer dış kuruluşlar arasında, Uluslararası Af
Örgütü’nün (Amnesty International) İstanbul Ofisi ve özellikle de Almanya Şubesi (38),
İstanbul Orient Enstitüsü, Konrad Adenauer Vakfı ve diğerleri (Kurdish Human Right
Projects, ERNK, International Comittee of the Red Cross, International Centre for
Human Rights and Democratic Development) başı çekmektedir.
Vakfın ikinci faaliyet konusu, “çevre sorunları” üzerinedir. Vakfın bu konudaki hedefi,
Türkiye’de sanayileşmenin, madenciliğin ve enerji kapsamında hidroelektrik
santrallerin karşısında, bilimsel ve akılcı bir çevrecilik yerine; salt tepkisel ve duygusal
boyutlarda bir çevrecilik hareketine dinamizm kazandırmak ve oluşturulan bu dinamik
güçleri, Almanya’nın çıkarları lehinde, Türkiye’ye karşı koz kullanmak olarak
özetlenebilir. Bu bağlamda, İstanbul Çevre Konseyi, Doğu Akdeniz Çevrecileri, Batı
Akdeniz Çevre Platformu, Karadeniz Çevre Platformu, Karadeniz Ulusal Sivil Toplum
Kuruluşları Forumu ile yakın ilişkiler kurulmuştur ve amaca uygun etkinlikler
düzenlenmektedir. Böll Vakfı, Almanya’nın ekonomik çıkarları doğrultusunda çifte
standart esasına göre faaliyet gösteren sözde çevreci FIAN örgütü ile de
paslaşmaktadır (39).
Vakfın üçüncü uzmanlık konusu ise, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarını, süratle
küreselleşmeci NGO çizgisine çekmektir. Örneğin, 15-16 Aralık 2000’de, İstanbul
Teknik Üniversitesi Maçka Sosyal Tesislerinde gerçekleştirilen “Türkiye-AB
Bütünleşmesinde STK’ların Rolü” konulu 8. STK Sempozyumu’nun ilk çağrısında
konumuzla ilgili şu bilgiler verilmektedir: “Sekretaryası Tarih Vakfı tarafından yürütülen
bu sempozyumda da, daha önceki yedi sempozyumda uygulanan çalışma yöntemi
izlenecek ve ilk gün uzman sunumları, yabancı ülkelerden tecrübe aktarımları ile
genel tartışmalar yer alacaktır. İkinci gün ise önceden belirlenmiş konularda atölye
çalışmaları gerçekleştirilecektir. Sempozyumun zorunlu giderleri Heinrich Böll
Vakfı’nın desteği ve katılımıyla karşılanmaktadır, bu kuruluşa teşekkürlerimizi
sunuyoruz”(40). Sözkonusu sempozyumun Düzenleme Kurulu’nda, Böll Vakfı’nın
yanısıra, Arı Hareketi, Beyaz Nokta Vakfı, Atlanta Ana Merkezi Uzay ve Teknoloji
Derneği, ÇareSİZ Hareketi, Doğa ile Barış Derneği, Doğal Hayatı Koruma Derneği,
Helsinki Yurttaşlar Derneği, İstanbul Avrupa Gençlik Forumu Derneği, TESEV, Tarih
Vakfı, Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Yeşil
Adımlar Çevre ve Eğitim Derneği, 21. Yüzyıl Eğitim ve Kültür Vakfı, Yöret Vakfı gibi
sivil toplum kuruluşlarının yeraldığı anlaşılmaktadır. Keza, yine aynı adreste 2-3
Haziran 2001’de toplanan “Sivil Toplum Kuruluşlarında Örgütiçi Demokrasi ve
Gönüllülük” konulu 9. STK Sempozyumu’nun Düzenleme Kurulu’nda ise önceki
katılımcılara ilâveten Marmara Vakfı da yer almaktadır (41).
Böll Vakfı, özetle ifade etmek gerekirse, Almanya’nın emperyalist politikalarından
habersiz Türk NGO’larını, “sivil itaatsizlik” bağlamında merkezi otoriteye karşı dinamik
bir güç olarak örgütlemeye çalışmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #7 : 20 Haziran 2014, 22:48:48 »

3. FREIDRICH EBERT VAKFI VE DİĞERLERİ

Böll Vakfı gibi ilgi ve sorumluluk yelpazesi hayli geniş olan Alman vakıflarından bir diğeri, SDP’ye
bağlı, merkezi Bonn’da bulunan Friedrich Ebert Vakfı’dır (42). Vakfın asli görevlerinden biri,
Almanya’daki Türklerin arasında yürütülen çalışmaların yanısıra, Türkiye’deki faaliyetlerin bilimsel
sonuçlarının raporlaştırılarak Alman Hükûmeti’ne sunulmasıdır. Bu raporlara bakıldığında, Ebert
Vakfı’nın Alman emperyalizmine mi, yoksa Türk halkına mı hizmet sunmakta olduğu açıkça
görülmektedir (43). Vakfın Türkiye’deki ağırlıklı faaliyet alanı, çalışma ekonomisi ve sendikalar
üzerinedir: Türkiye’de iç göç, işçiler, sendikalar, toplumsal ve ekonomik değişim, sendikalarda kadın
eğitimi, sendikal eğitim teknikleri, endüstri ilişkileri, işsizlik ve eksik işgücü sorunları, üniversiteler ve
sendikalar arasındaki ilişkiler, sosyal demokrat istihdam politikaları gibi konu başlıklarını içeren çok
sayıda bilimsel toplantı düzenlenmiştir (44). Ayrıca, Böll Vakfı’nın çalışma alanına girilerek, İslâmi
yapılanmalara ilişkin konuların yanısıra, NGO’lar ve üniversitelerle ortak olarak, etnik tarih, medya,
dışpolitika ve de Avrupa Birliği konularını içeren konferanslar, paneller, atölye çalışmaları, yayınlar ve
benzeri etkinlikler gerçekleştirilmiştir. Ebert Vakfı, Türkiye’deki siyasal partiler içinde en çok CHP ile
ilişki içindedir (45).
Körber Vakfı ve Georg Ecker Enstitüsü, Türkiye’deki 47 ayrı etnik halk söylemini yaşama geçirmeye
yönelik olarak etnik farklılıkların ortaya çıkarılması ve mevcut farkların derinleştirilmesine yönelik
faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Özellikle Tarih Vakfı’nın projelerine verilen desteğin yanısıra,
Türkiye’de kimlik ve normların değişimi konusu, özellikle Körber Vakfı’nın ilgi alanına girmektedir.
Körber Vakfı, Türk-Alman ilişkilerinin geliştirilmesi yolunda, Türkiye’de lise düzeyinden itibaren Alman
sempatizanı bir nesil yaratmak gibi geniş vizyonlu (!) bir misyona da sahiptir (46). Friedrich Naumann
Vakfı ise, Türkiye’yi etnik ve dinsel açıdan paramparça federal bir yapılanmaya götürecek stratejinin
taşeronluğunu üstlenmiştir. Yerel yönetimlerin merkezi hükûmet aleyhine güçlendirilmesi, merkezden
kopmak isteyen halkların (!) kendi kaderlerini tayin hakkının ifadesi olarak yerel yönetimleri kullanması,
ormancılık, kobiler, çalışan çocuklar, demokratikleşme, insan hakları gibi konular, Naumann Vakfı’nın
etkinlik konuları arasında yer almaktadır (47). Gerek Almanya’daki ve gerekse Türkiye’deki etnik
bölücü yapılanmalara Alman Devleti’nin tüm olanaklarını dolaylı olarak sunan bir başka merkez ise,
Tehdit Altındaki Halklar Derneği’dir (48). Ayrıca, Türkiye’de misyonerlik faaliyeti yürüten Alman
merkezleri de mevcuttur. Örneğin, BND kadrolu rahiplerin en ünlüsü olan Wolfgang Jungheim’in
temsilciliğini yaptığı Uluslararası Katolik Barış Hareketi, Alman Protestan Kilisesi Konseyi ise,
ülke sınırları içinde PKK ile özdeşleştirilen Türk ve Türkiye düşmanı alevilik hareketinin yanısıra, başta
süleymancılar, fethullahçılar ve milli görüşçüler olmak üzere, “Alman İslâmı” yaratma projesi
doğrultusunda tüm sünni ve şafii yapılanmalara lojistik destek sağlamaktadır (49). Tüm Türkiye’de
faaliyet gösteren BND orijinli Alman misyonerleri, farklı kilise gruplarını temsil ediyorlarsa da, ki
deprem sonrası Sakarya’da insani yardımla gelip, kısa bir süre sonra ruhani yardım (!) aşamasına
geçen Alman Protestan Kilisesi, Türkiye-Alman Kiliseleri Birliği ve Federal Alman Kilisesi buna
örnek gösterilebilir, ortak olarak Almanya’nın Türkiye’deki Büyükelçiliği’nin koruması altında
bulunmaktadırlar. Ayrıca, tüm bu istihbaratçı-misyonerlerin ikâmet adresi olarak gösterdikleri evlerin
her nedense tamamı Alanya’dadır. Mardin, Urfa ve çevresinde Yezidilik, Süryanilik, Asurilik, Keldanilik
doğrultusunda destek çalışmalarında bulunan Alman misyonerleri, Doğu ve Güneydoğu’nun yanısıra,
Karadeniz bölgesinde de -hedef kitle Kürtler, Lazlar ve Aleviler- din değiştirme faaliyetlerini
sürdürmektedirler. Mürted yani din değiştirmiş Türk asıllı misyonerleri ise, hedef bölgelerde iş yapan
Alman ya da işbirlikçi Türk şirketlerinde istihdam ederek kamuflajı sağlamaktadırlar (50).
Türkiye’deki Alman kökenli etnik bölücülüğün en önemli lojistik merkezlerinden biri olarak kabul edilen
Orient (Doğu) Enstitüsü, 1961’de Beyrut’da kurulmuştur. Enstitü’nün tüm masrafları Federal Hükûmet
(Eğitim ve Araştırma Bakanlığı) tarafından finanse edilmektedir. Almanya’nın Türkiye dahil Orta
Doğu’da gözü-kulağı olan ve BND’nin kadrolu elemanlarına “bilimadamı” kamuflajı sağlayan; 1987’de
Lübnan’daki iç savaş nedeniyle tüm ajan kadrosunu İstanbul’a nakleden Enstitü, 1994’den itibaren
tekrar Beyrut’a taşınmıştır. Alman Dışişleri Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Ebenhaussen
Bilim ve Politika Vakfı’nın yanısıra, Volkswagen Vakfı, Fritz-Thyssen Vakfı gibi BND ile koordineli
ilgili Alman Vakıfları, sözkonusu Enstitüye ek kaynak oluşturmaktadırlar. Türkiye’de Cumhuriyet karşıtı
tüm bölücü unsurların “entelektüel” düzeydeki yazar, sanatçı ve gazetecileri, Enstitü’nün İstanbul
Şubesi tarafından desteklenmekte, sevk ve idare edilmektedir. Enstitü, ayrıca,Tarih Vakfı’na amaçları
doğrultusunda proje desteği de sunmaktadır. Türkiye’nin etnik ve dinsel yapısını en iyi bilen yabancı
istihbaratçı olarak nitelendirilen Dr. Günter Seufert’in yönetimindeki Enstitü Şubesi, kimi projelerin
finansmanında ve gerçekleştirilmesinde, İstanbul’daki Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü ve AB
organları arasındaki koordinasyonu da üstlenmektedir (51). Hamburg’daki Alman Orient Enstitüsü,
yine BND’nin doğrudan gözetiminde, Almanya ve AB ülkelerinde yaşayan Türk vatandaşları arasındaki
dinsel ve etnik bölücülüğün yanısıra; Türkiye karşıtı tüm örgüt, tarikat ve cemaatlerle ilgilenmektedir
(52). Türkiye’deki Goethe Enstitüsü ve Alman Kültür Merkezleri ise, Alman istihbaratçılarının en önemli
barındırma-kamuflaj işlevine sahip merkezler olarak nitelendirilmektedir (53).
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #8 : 20 Haziran 2014, 22:49:21 »

1. TÜRKİYE’DEKİ ALMAN VAKIFLARININ ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ

Türkiye’ye yönelik dış tehditleri kategorize ettiğinizde, iki temel yöntemin kullanıldığını görürsünüz.
Örneğin, Yunanistan, İran, Suriye gibi ülkelerin düşmanlığı nettir. Dost görünmek için arada bir
zorlasalar da, buna kendileri bile inanmazlar. Tanırsınız, bilirsiniz ve önlemini alırsınız. A.B.D. gibi
müttefik ülkelerin “dostluk” anlayışları ise, sadece kendi çıkarları açısından sözkonusudur. Dostluk ya
da düşmanlığın nerede başlayıp ne zaman ve nerede biteceğine tek taraflı kendileri karar verirler.
Ekonomik-siyasal-kültürel bir egemenliği ve sömürüyü hedeflediklerinden, son derecede gelişmiş
yöntemlerle hareket ettiklerinin farkına varırsınız. Örneğin, hedef ülkeleri işgal etmek yerine, dışarıdan
Bakan atamak ya da kendi etki ajanlarını doğrudan yönetime getirmek... İşte, Almanya’nın konumu, bu
iki temel kategorinin arasındadır. Hem müttefiktir, hem ucundan dostluk gösterir ama buna karşılık en
kaba ve sıradışı yöntemlerle sizi önce parçalamaya ve sonra “arka bahçesi” içinde sindirmeye çalışır...
Düşmanlığı, doğrudan ulus-devlete ve ulusal bütünlüğümüzedir. Bu bağlamda Alman vakıflarının
yukarıda açıklanan faaliyetleri, Türkiye’deki yerli işbirlikçilerin yani etki ajanlarının temini ile
güçlendirilmesi amacına yöneliktir. Tipik bir örnek olmak üzere, Alman Büyükelçiliği’nin bünyesinde
mevcut Türkische Medien birimi, ulusal ve yerel düzeydeki Türk Basınında Alman sempatizanı ve de
“tetikçisi” gazetecileri araştırmak, bulmak, yetiştirmek ve bunları gündem belirleyici olarak etkili medya
kuruluşlarında desteklemekle yükümlüdür. Bu birimin yaptırdığı bilimsel araştırmalardan birinin
sonucuna göre, Türk Basınında Almanya aleyhine en çok yazı ve haber yayınlanan gazete Hürriyet,
Almanya aleyhine hiç yazı ve haber yayınlanmayan gazete ise fethullahçıların Zaman gazetesidir.
Sözkonusu birimin temel görevi, Almanya karşıtı medya kuruluşlarını ve mensuplarını pasifize ederek,
Zaman gibi medya kuruluşlarının sayısını arttırmaktır. GTZ biriminin görevi ise, etnik bölücülüğü teşvik
kapsamında Güneydoğu ve Karadeniz ağırlıklı tüm prestij yatırımlarının takibi ile, Türkiye’deki devlet
ihaleleri başta olmak üzere, Almanya’nın çıkarı olan tüm ekonomik gelişmeleri izlemek ve gereğini
yerine getirmektir (54).
Yine yukarıda örnekleri verildiği üzere, Alman vakıfları, işbirliği yaptığı Türk NGO’larına proje başına
para vererek kendi yanına çekmekte ve yönlendirmektedir. Yapılan iş hiç şüphesiz legaldir, casusluk
değildir. Proje başına para alan Türk NGO’larının ulusal duyarlılıkları sözkonusu olmadığından,
yapılan işbirliği etikdışı olarak da algılanmamaktadır. Ve hiçbir Türk NGO’su da, kendilerine proje
hazırlatan veya sponsorluk yapan Alman vakıflarının Türk mevzuatına göre yasal konumda olup
olmadığını sorgulamamaktadır. Bu yüzden, ulusal ya da uluslararası etkinliklerini beş yıldızlı otellerde
yapmak isteyen iddialı NGO’lardan, etkinliklerinde sadece salon tahsisi ve çay-pasta ikramına razı (!)
mütevazi NGO’lara kadar uzanan çizgide, Alman vakıfları, tüm taleplere cevap verecek ekonomik
serbestiye sahiptirler. Bu ekonomik serbestinin her yıl yüzmilyonlarca mark harcanarak elde edildiğinin
altını çizmek gerekmektedir. Bu arada, başta kobiler, kısmen çevrecilik ve kadın sorunları olmak
üzere, Alman vakıflarının arada bir gerçekleştirdikleri “sakıncasız” ve “zararsız” etkinliklerinin de
hakkını teslim etmek icap etmektedir.
Almanya, Türk üniversitelerinde ve de bürokraside “etki ajanı” (en olumsuz halde Alman sempatizanı)
yetiştirmek için de büyük meblağlar harcamaktadır. Örneğin, Alexander von Humboldt Vakfı,
Boehringer Ingelheim Fonds Vakfı, Carl Duisberg Gessellschaft e.v., Deutscher Akademischer
Austauschdienst e.v., Friedrich Naumann Vakfı, Fritz Thyssen Vakfı, Hanns Seidel Vakfı v.d.
Elbette ki bu vakıflardan burs alan Türk vatandaşlarını potansiyel Alman “etki ajanı” olarak kabul
etmek yanlıştır. Kesin olan gerçek şu ki, Türk bursiyerler için her yıl yüzmilyonlarca mark harcayan
Alman vakıfları, ABD vakıfları kadar sonuç almada başarılı (!) değillerdir ama bu ileride başarılı
olmayacakları anlamına da gelmemektedir. Şimdilerde, eski bursiyerlerle ilişkiyi koparmamak için
DAAD yani Alman Akademik Değişim Servisi harekete geçirilmiştir. Tüm bu alandaki faaliyetler,
Ankara’daki Büyükelçilik (Kültür Ataşesi) ve İstanbul Başkonsolosluğu üzerinden
gerçekleştirilmektedir. BND, tüm bu orta ve uzun vadeli yatırımların meyvelerini toplama aşamasına
gelmiştir. Örneğin, Türk Üniversitelerinde görevli çok sayıda akademisyene, projelendirilen kritik
konularda çalışmalar yaptırılmıştır ve yaptırılmaya da devam edilmektedir: Türkiye’deki etnik, dinsel,
ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel farklılıklar ve değişimlerle ilgili, bir başka ifadeyle istihbarat
değeri taşıyan konularda bugüne kadar yüzlerce proje, Türk akademisyenlerine yaptırılmıştır.
Türkiye’nin güçlü ve zaaf (yumuşak karın) noktalarını ortaya koyan bu bilimsel dosyalar, bugün Alman
Devleti’nin istihbarat arşivinde temel başvuru kaynakları arasında yer almaktadır.
Kısaca, Almanya, “proje bedeli”, “şerefiye”, “burs”, “bedava tatil”, “inceleme gezisi”, “araştırma bedeli”,
“masraf”, “telif” gibi adlar altında Türk NGO’larına, gazetecilere, akademisyenlere, mülki ve yerel
yöneticilere, başta memur sendikacıları olmak üzere tüm sendikacılara, meslek odaları yöneticilerine,
çevrecilere adeta para dağıtmakta; teknik deyimle “çengel atmaya” çalışmaktadır. Amaç, bu ülkede en
az ABD’nin olduğu kadar güçlü “etki ajanı” kadrosuna sahip olmaktır. BND, bu amaç doğrultusunda,
İzmir Karaburun ve Ayvalık’ın yanısıra, Alanya, Mersin ve İskenderun’da oteller kapatmakta; Türk
Devleti’nin istihbarat birimlerinin acizliğinden ve siyasal irade yoksunluğundan istifadeyle, bu otellerde,
Türkçe öğrenecek Alman istihbaratçılarına dil eğitiminin yanında, kendilerini anarşist, bölücü, sosyalist
olarak tanımlayan en marjinal siyasal gruplar dahil tüm Türkiye Cumhuriyeti karşıtlarına bedava hizmet
sunmaktadır. Bütün bunlar, alenen ve kabaca, gözümüze adeta “soka-soka” yapılırken; ilgililer ve de
yetkililer, gözlerini yummaya, kulaklarını tıkamaya devam etmektedirler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #9 : 20 Haziran 2014, 22:50:12 »

4. TÜRKİYE VE ALMANYA: ÇATIŞAN POLİTİKALAR

Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında Türk Devleti’nin Almanya’ya karşı uyguladığı bir strateji var mı?
Kesinlikle yok!.. Türkiye, faşist Almanya’nın emperyalist politikalarını etkisizleştirecek bir stratejiye
maalesef sahip değil!.. Hiçbir konuda alınmış önlemi ya da misilleme politikası bulunmamakta!..
Almanya’nın, Yugoslavya’nın parçalanması aşamasında –Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını
kazanmaları için- Dış İstihbarat Servisi BND’ye tahsis ettiği bütçe 12.000.000.000 (onikimilyar) DM.
BND, bu bütçeyi kullanarak Yugoslavya’yı etnik çatışmaya sürükledi ve amacına ulaştı. Ya Türkiye için
bugüne kadar harcanan milyarlarca mark?!. Üstelik ellerinde, Türk Toplumunun minimize halini
oluşturan, adeta toplumsal laboratuvar gibi çalıştıkları 2.5 milyon Türk var. Sorun, onların Türklükten
ve Türkiye’den koparılması olsa, belki bu acizliği bir dereceye kadar hoş gören “nemelâzımcılar”
çıkabilir. Ancak sorun, Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğinin, bağımsızlığının tehlikede
olması!.. Türkiye’de yönetenler değişmediği sürece, bu kısır döngü bir karayazgı biçimde tecelliye
devam edecek. Tıpkı, tarafımdan yazılan ve geçen yıl yayınlanan “Türkiye’de Etki Ajanları-Nüfuz
Casusları ve Fethullahçılar Raporu” başlıklı makalede yeralan aşağıdaki satırlara rağmen hiçbir
şeyin değişmediği gibi:
“Türkiye dahilinde kontr-espiyonaj faaliyetlerini yürütmek MİT'nın asli görevidir. Askeri alanlarda da hiç
şüphesiz TSK istihbarat kuruluşları faaliyet gösterme yetkisine sahiptir? Ya etki ajanları ya da nüfuz
casusları için?!. Türkiye'de maalesef böyle bir misyonu olan resmi kurum yok!.. Olmadığı için de
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendini savunma mekanizması felç olmuş durumda!.. İşte, hedef
ülkelerde etki ajanlarını en yoğun biçimde kullanan ve kendi ülkesinde ise hasım ülkelerin etki
ajanlarına hayat hakkı tanımayan örnek: Almanya!..
Almanya'da kontr-espiyonaj, etki ajanlığı ve benzeri faaliyetlerle mücadeleyi üstlenen Federal
Anayasayı Koruma Teşkilâtı BfV (Bundesamt für Verfassungsschutz)'ın yanısıra, ulusal polis örgütü
ve de dış istihbarat servisi BND (Bundesnachrichtendienst) arasında koordinasyonu sağlamakla
yükümlü ve de geniş yetkiye sahip -Ernest Uhrlau'nun yönetiminde- ayrı bir birim daha bulunmaktadır.
Almanya'daki Türklere yönelik olarak bu istihbarat servislerinin koordineli biçimde yürüttükleri faaliyet
sonrasında, Türkiye'deki siyasal-dinsel ve de etnik bölünmüşlüğün küçük bir modeli oluşturulmuştur.
Almanya'da faaliyet gösteren her türlü şeriatçı-mezhepçi, nizâm-ı âlem ülkücüsü, ikinci cumhuriyetçi,
bölücü, marksist terör örgütleri, yine Türk kimliğine, Türk Devletine, Cumhuriyete, laik hukuk sistemine,
kısaca Türkiye'ye karşıdırlar. Yalnız bir farkla, kuklalaştırılmış sözkonusu örgütlerin tamamı, Alman
istihbarat servislerince sımsıkı kontrol altında -Türkiye'ye karşı- sevk ve idare edilmektedirler. Alman
istihbarat servislerinin kontr-espiyonaj ve etki ajanlığı faaliyetlerine karşı kendi ülkesindeki duyarlılığı,
kabul edilebilir sınırlar dışında, adeta paranoya derecesindedir. Örneğin, kendi vatandaşlarının
sorunları ile ilgilenmek gibi asli görevlerini yerine getiren diplomatlarımızdan yedisi, geçtiğimiz yılın
başında, iki grup halinde (önce üç, sonra dört) olmak üzere- casusluk suçlamasıyla sınırdışı edilmek
istenmiştir. Türkiye, bu iş için bizzat Ankara'ya gelen Almanya İstihbarat Servisleri Koordinatörü Ernest
Uhrlau'nun baskılarına -koşullu da olsa- sonuçta boyun eğmiş; diplomatlarımız geri çekilmiştir. Resmi
gerekçe her ne kadar, sözkonusu diplomatlarımızın, 350 Türk vatandaşının ölümünden doğrudan
sorumlu olan PKK'nın sözde komutanı Cemal kod adlı Murat Karayılan'ı izleyerek casusluk (!)
faaliyetinde bulunmaları ise de, gerçek gerekçenin bir misillemeden ibaret olduğu yadsınamayacak
ölçüde açıktır: Önceki MİT Müsteşarı döneminde, MİT'i kontrol altında tutma ve yönlendirme
çabalarındaki başarıları bilinen BND, halihazırdaki MİT Müsteşarı döneminde -ki bu dönemde
Almanya'nın desteğindeki PKK'nın üst düzey yöneticilerine yönelik iki başarılı sınırdışı operasyonu:
"Yarasa Operasyonu" (Şemdin Sakık ve Arif Sakık), "Safari Operasyonu" (Abdullah Öcalan)
gerçekleştirilmiştir- kendilerine yönelik tüm bilgi akışının kesilmesinden dolayı paniklerken, üstüne
üstlük PKK'nın bir başka katili olan Cevat Soysal'ın 21 Temmuz 1999'da Moldova'da MİT görevlilerince
derdest edilerek Türkiye'ye getirilmesi ile tüm dünya istihbarat servislerinin önünde resmen
aşağılanmıştır. Zira, Soysal'ın yakalanmasının açıklaması, Almanya'nın Dışişleri Bakanı Joschka
Fisher'in Türkiye ziyareti sırasında -özellikle- yapılmıştır. Ve Alman Bakana, cani Soysal'ın üzerinden
çıkan Mönchengladbach (Eyalet Ofisi-LfV) mahreçli 0790937 No.lu seyahat belgesi gösterilerek
açıklama istenmiştir. Ve MİT Müsteşarı, bu gelişmelere tavır olarak Almanya'ya yapacağı planlı
gezisini iptal etmiştir. İlk kez Türkiye'ye yönelik düşmanca faaliyetlerden dolayı hem de resmi bir
belgenin hesabının sorulması ve de tavır konulması, işte sözkonusu misillemenin kaynağını
oluşturmuştur. Bu konularda Almanya'nın tek yanlı kural tanımazlığı, diplomatik nezaketsizliği, hatta
saldırganlığı yeni bir olgu değildir, tıpkı son olmayacağı gibi. Hâlâ hatırlardadır, 1989'da Stuttgart
Başkonsolosluğumuzda görev yapan iki, Berlin Konsolosluğumuzda görev yapan iki, Bonn'da,
Nürnberg'de, Hamburg'da ve Köln'de görev yapan birer diplomatımız olmak üzere, toplan sekiz
diplomatımızın "casus" suçlaması ile Türkiye'ye dönmeleri sağlanmıştı. Keza, 1994'de Bonn'daki
Büyükelçiliğimizde iki, Berlin'de ise bir diplomatımız, yine "casusluk" suçlaması ile geri gönderilmişti.
Gelelim Türkiye'deki "Almanya"ya. Türkiye'nin Almanya'nın ulusal bütünlüğü aleyhine hiçbir amacı ya
da girişimi yok. Almanların irredandist-şoven ırkçılığı ise, sadece insan hakları ve de işçilerimizin can
güvenliği ile sınırlı olarak takip ediliyor, hepsi o kadar. Türkiye'nin 2.500.000 vatandaşının
mevcudiyetine karşın, Almanya'da geçerli bir “etki ajanlığı” programı bile bulunmuyor. Her ne kadar tek
yanlı çalışan Gümrük Birliği Anlaşması dolayısıyla aksi mümkün olmasa da, Alman şirketlerine yönelik
ihale ya da ithal kısıtlaması sözkonusu değil. Kısaca hiçbir olumsuz önyargımız olmadığı gibi, olumsuz
yaptırım politikamız da yok. Türkiye'nin Almanya'daki vatandaşlarının ulusal kimliklerinin korunması,
huzur ve can güvenliklerinin sağlanması yolunda izlemede bulunması sadece bir hak değil,
uluslararası mevzuata göre de kabul edilmiş bir yükümlülük. Tıpkı, Almanya'nın Türkiye'de yaşayan
100.000 civarındaki etnik Alman vatandaşını izleme, koruma, hak ve hukukunu savunma yükümlülüğü
gibi. Türkiye Almanya'nın bu yükümlülüğüne saygı duyuyor. Almanya ise asla. Almanya, Rusya
Federasyonu, ABD, Çin, İran gibi stratejik önemi olan ülkeler gibi Türkiye'de de görev yapan tüm
diplomatlarını (Büyükelçi, Müsteşar, Başkonsolos ve tüm Konsoloslar, her derecedeki Sekreterler,
Basın-Eğitim-Kültür Ataşeleri) BND kadrosundan atamaktadır. Askeri ataşelerinin bile ANBw (Amt für
Fernmeldwesen Bundeswehr) mensubu olduğu tüm ilgililerce bilinmektedir. Örneğin, bu ülkenin
Ankara Büyükelçiliği'ne geçtiğimiz yılın başında atanan Dr. Rudolf Schmidt'in ilk işi, KDP'nin İrtibat
Bürosu'nda (sözde Kürdistan Büyükelçiliği) verilen izinsiz nevruz resepsiyonuna katılmak olmuştur.
Arkasından, Alman Dışişleri Müsteşarının "artık kürtler için federasyonun tartışmaya açılması" talebi
gelmiştir. Büyükelçi, 27.6.2000'de, Diyarbakır'da 39.5 milyon DM'a malolacak atıksu arıtma tesisinin
temel atma törenine, "kürdistan" mizanseni içinde katılarak şov yapmıştır. Bir başka deyişle, bölge
halkına ülkesi adına doğrudan destek mesajı vermiştir. Akabinde, Alman Kalkınma Enstitüsü Başkanı
Prof.Dr. Peter Trevner başkanlığındaki heyetin sözde yatırım amaçlı gezisi -hem de iki ay içinde iki
kez- sözkonusu olurken, bunu diğer Alman heyetleri izlemiştir. Nedense ziyaretler, Mondros
Mütarekesi ile Sevr Antlaşması'nda yeralan "vilâyat-ı sitte"ye yapılmaktadır, yoksa ekonomik açıdan
çok daha geri olan Kastamonu'ya, Bolu'ya, Yozgat'a değil. Türkiye'deki şeriatçı yapılanmalarla
doğrudan ilişki içinde bulunan BND ajanları, bir başka koldan "misyonerlik" kisvesi altında da faaliyet
sürdürmektedirler. Alman Sefaretinin diplomatik dokunulmazlığı ile gerçekten dokunulamayan BND
misyonerleri, binlerce Türk vatandaşını İslâmiyetten koparmayı başarmışlardır. Örneğin, sözde
depremin yaralarını sarma gibi son derecede insancıl amaçlarla izin alarak Adapazarı'na gelip de
burada psikolojik sorunlarını devam eden depremzedelere din değiştirme telkinatı yapan BND
bağlantılı üç örgüt: "Alman Protestan Kilisesi", "Federal Alman Kilisesi" ve "Türkiye-Alman
Kiliseleri Birliği", yıkıcı faaliyetlerini el'an sürdürmektedirler. Türkiye, bugüne kadar hiçbir Alman
diplomatını ve de görevlisini sınırdışı etme irade ve kararlılığını gösterememiştir. Bu, nasıl bir
sorumsuzluk ve onursuzluktur?
Kaydedilen o ki, BND'nin kontrolünde Türkiye'de etki ajanı bulan-yetiştiren, sevk ve idare eden
"Humboldt Vakfı", "Konrad Adenauer Vakfı", "Heinrich Böll Vakfı" gibi vakıfların yanısıra, gazeteci,
araştırmacı, arkeolog, sosyolog, işadamı, çevreci vb. kimliğinde -yüzlerce değil- binlerce BND ajanı
Türkiye'de, Türkiye aleyhine faaliyet yürütmektedir. Ama Türkiye, misilleme politikası
uygulamamaktadır; daha doğru deyişle, -karar mekanizmalarına yuvalanan Alman etki ajanlarının
engellemesiyle- uygulayamamaktadır. Hatta o kadar ki, İçişleri Bakanlığı'nın 24.3.2000 tarihinde
yürürlüğe koyduğu, Türkiye'ye girilmesine izin verilmeyecek 56 kişilik sakıncalılar listesinde, Yeni
Zellanda'dan Romanya'ya kadar pek çok ülkeden isim bulunurken bir tek Alman'ın ismine
rastlanılmamaktadır. Bunun adı, vatanseverlik ya da devlet adamlılığı değildir. Bağımsızlığın, bağımsız
dışpolitikanın olmazsa olmaz türünden en önemli ilkesinin biri ulusal güç kaynaklarını harekete
geçirmekse, en az onun kadar önemli olan bir diğeri misilleme yapmaktır. Hem ulusal güç kaynaklarını
harekete geçiremeyeceksiniz ve hem de misilleme politikalarını üretip yürürlüğe koyamayacaksınız.
Bunun adı, olsa olsa manda zihniyetli maşalıktır, etki ajanlığıdır ya da gafilliktir” (55).
Türkiye’deki Almanya’nın gücünü ifade etmek için, yukarıda verilen bilgiler son derecede
yetersiz ve yüzeyel kalmaktadır. Almanya tehlikesini görmek, sahip olduğu bilgi ve kadro
gücünün Türkiye’nin çıkarları aleyhine nasıl kullanılabileceğini anlamak için, öncelikle “Fian
Örgütü-Bergama Dosyası”nın sayfalarını açmanız gerekecektir. Bu dosya bilinmeden, hasım
Almanya’yı tanımak, anlamak ve de Almanya’ya karşı sağlıklı politikalar üretmek tek kelime ile
olanaksızdır. Alman emperyalizmi adına, emperyalist karşıtı söylemlerin nasıl ifade edildiği;
Türk ulusalcılarının, antiemperyalist kesimlerin, çevrecilerin, alevi kökenli protest karakterli
Türk köylülerinin nasıl kullanıldığı, tüm belge ve ayrıntıları ile ikinci bölümdeki dosya içinde
yeralacaktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.203 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.