Necip Hablemitoğlu_Köstebek-Fethullahçı istihbaratçılar
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Aralık 2019, 13:28:35


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 8
  Yazdır  
Gönderen Konu: Necip Hablemitoğlu_Köstebek-Fethullahçı istihbaratçılar  (Okunma Sayısı 22099 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« : 19 Haziran 2014, 17:44:53 »

Yıl  1925. Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu: “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz”...
Yıl 2002. Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını  yaşıyor...  Geçtiğimiz yüzyılın başında, İngiliz işbirlikçisi Derviş Vahdeti, Sait Molla, Dürrizade Abdullah, İskilipli Atıf gibi mürtecilerin tasfiyesi üzerine Cumhuriyet kurulmuştu. Bugün, küreselleştiği iddia olunan dünyada, gerçek anlamda küreselleşen Türkiye vatandaşı mürteciler, İngiltere’nin yanısıra, A.B.D., Almanya, Libya, Suudi Arabistan gibi ülkelerden yönetilmeye, yönlendirilmeye devam ediyorlar. Yalnız bir farkla ki, A.B.D.’den gelen kimi müritler, Türkiye’de milletvekili seçilip “türban krizi” yarattıktan sonra tekrar anavatanlarına geri dönerken, kimi dervişler de, milletvekili olmadıkları halde, Türk Hükûmeti’ne dışarıdan bakan olarak girebiliyor, yabancı taleplerinin takipçiliğini yapabiliyor. Ve bu araştırma konusu olan, yasadışı hocaefendi sanını (!) kullanmayı yeğleyen kimi şeyhler de, sanki gizli bir mübadele protokolü varmış gibi, kendi ülkesinden yeni vatan A.B.D.’ne rahatlıkla  hicret edebiliyor...  
Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor.  Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şeriat, iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı.  Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor. Tam bağımsız bir devleti ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, düyunu umumiye döneminde olduğu gibi, ülkeyi  uluslararası finans merkezlerinin denetimine sokmak da, geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.  Aynı şekilde, koşulsuz AB teslimiyetçiliğini savunarak, devlet egemenliğini kayıtsız şartsız ulusa değil, Brüksel’e bağlamaya çalışanlar da, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın uzantıları olarak bu anlamda mürteciliği temsil ediyor.  Anavatan kavramını Türkiye sınırlarından çıkarıp, AB sınırlarına mal edenlerin milliyetçi-muhafazakârlığı ile,  IMF, Dünya Bankası ve  AB çıkarlarının sözcülüğünü, savunuculuğunu ve de tetikçiliğini yapanların  yeni solculuğu, tıpkı Fethullah Gülen’in ve müritlerinin din ve vatan anlayışı ile birebir örtüşüyor...
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı,  sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana,   yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler,  Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen  milyonlarca örgütsüz, dağınık  Türk yurtseveri!.. Karşı tarafta ise, ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir  kesim!..
İşte “Köstebek” adlı bu çalışma, içinde bulunduğumuz kapkara dönemde, devletimizin altının nasıl oyulduğunun, nasıl zaafa düşürüldüğünün  binlerce örneğinden sadece birine ışık tutuyor: Türk Devleti’nin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fetoşçıları!..
Şeyhleri A.B.D.’de yaşayan, ancak kendi ülkesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan; C.I.A., MI6 ve BND gibi yabancı ülke istihbarat örgütlerine taşeronluk yapan bir cemaate mensup müritlerin, asli görevi kendileri ile mücadele etmek olan istihbarat birimlerinde kadrolaşabileceğini, devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanabilecek düzeye gelebileceklerini kim tahmin edebilir ki?  “Köstebek”, bu ihanet öyküsünün adıdır. ..
Siz, hiç fetoşçıları devlete karşı bir tehdit olarak algılayan, şikâyet eden ya da onlarla uğraşan  bir PKK’lı, Brüksel ya da Köln merkezli bir terörist ya da bir TÜSİAD üyesi ya da bir siyasal parti lideri ya da bir ikinci cumhuriyetçi ya da bir azınlık mensubu ya da misyoner ya da Hükûmet üyesi ya da bir Başbakan gördünüz mü? Nitekim, fetoşçıları kontr-espiyonaj kapsamında iç ve dış tehdit odağı olarak tanımlayan ve mücadele konsepti geliştiren gelmiş-geçmiş bir İçişleri Bakanı, bir Emniyet Genel Müdürü ve bir M.İ.T. Müsteşarı da göremezsiniz, gösteremezsiniz!..  Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi, nasıl olur da ülkenin güvenliğini sağlar?!.  Bu sorunun yanıtı, doğal olarak olumsuzdur.  Önünüzde iki tercih vardır; ya çoğunluğun yaptığı gibi bu çelişkiye karşı başınızı çevirir, farketmemiş gibi yaparsınız veya risk üstlenerek araştırmaya ve mücadeleye başlarsınız!..  
Fethullahçılar, Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir. Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla, ekonomik  kaynakları ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır.  Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur; örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A.  denetimindeki Moon, Falun-Gong, Scientology gibi tarikatlarla benzeşmektedir. Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.  İşte bu yasadışı yapılanmanın, eğitimin yanısıra, en az onun kadar önemli olan  istihbarat alanına yönelmesinde, birtakım stratejik gerekçeler rol oynamaktadır:

1.   Tüm dünyanın pekçok merkezinde uygulanmakta olan terörist ve de köktendinci ideolojik yaklaşımların yaptığı gibi, devlete ya da yabancı devletlere karşı silahlı mücadele vererek hedefe varmanın mümkün olmadığını en kavrayan dinsel organize suç örgütü, Fethullahçılardır.  Mevcut sistemi yıkmak yerine, takiyyeyi ön plana çıkararak, devlet yapısıyla çatışmayacak bir örgütlenmeyle, zaman içinde devletin stratejik kurum ve kuruluşların içine sızmak ve ele geçirmek, bu yasadışı yapılanmanın “ılımlı” görüntüsünün altındaki en önemli neden ve etkendir.

2.   Fethullahçılar, istihbarat birimlerine sızmakla, kendilerine gelebilecek her türlü operasyonu önceden haber alma, önleme ve de karşı operasyonu başlatma olanağına sahip olmaktadırlar.  Bu durum, onlara sadece savunma değil, saldırı olanağı da sağlamaktadır.

3.   Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmakta zorlanan ama buna rağmen yılmaksızın girişimlerini sürdüren fetoşçılar, istihbarat birimlerindeki kadrolarını, alternatif Silahlı Kuvvetler olarak algılamaktadırlar.  Bu durum, onların kendilerini güvende hissetmelerine yol açmaktadır.  Nitekim, emniyet mensubu fetoşçıların toplanma ve eğitim merkezlerine “ışık kışlaları”, emniyet içindeki kadrolarına da genel bir ifadeyle “ışık orduları” denilmektedir. Fethullahçıların emniyet içindeki kadroları, T.S.K.’ne karşı “denge” sağlama çabalarının bir sonucudur. Devletin ele geçirildiği, sistemin bütünüyle değiştirildiği, “Çin Seddi’ne otağ kurulduğu” en son aşamada, alternatif silahlı kuvvetlerin T.S.K.’ne karşı kullanılması olasılığından, moral anlamda sıkça söz edilmektedir.

4.   Fethullahçılar, Türkiye’nin tek özel istihbarat örgütüne sahiptirler. Devletin istihbarat birimlerinin tüm olanaklarını kullanan; gizli bilgilerin tamamını elde eden bu yasadışı örgüt, gerek kendi “hasım”ları ve gerekse, hedef siyasiler, gazeteciler, mafya babaları, bürokratlar, akademisyenler, askerler ve diğer önemli meslek mensuplarının “açıklarını” içeren, şantaj malzemesi olarak kullanılabilecek her türlü görsel ve işitsel bant kayıtlarından,  bu kayıtlara ait çözümlerden, fotoğraflardan her türlü resmi belgeye, hatta kişisel anekdotlara kadar herşeyi içeren bir arşive de sahip bulunmaktadırlar.  Parayla satın alamadıklarına, hatta korkutamadıkları “hasım”larına karşı, çarpıtılmış, fabrikasyon  bilgi  ve belge tanzimi de, bu örgütün ilgi ve uzmanlık alanı içindedir.  Aynı şekilde, fetoşçılar, kendi şirketlerine rakip şirketleri bertaraf etmek için bu özel istihbarat örgütünü kullanmaktadırlar.  Bunun için daha çok, “kaçakçılık” duyumları çerçevesinde şirket merkezlerine yapılan aramaların yıkıcı etkisinden söz edilmektedir. Aynı taktik, “hasım” vakıf,
dernek ve şahıslar için de uygulanmaktadır. Bu örgütün servis hizmetlerinden kimi siyasilerin sıkça yararlandığı yolunda duyumlar alınmaktadır. Özel istihbarat örgütü sayesinde, radikal sosyalist partilerin dışında, seçim barajını aşma olasılığı kuvvetli olan tüm siyasal partilerde, fethullahçıların aday gösterme gücünün  sözkonusu olduğu bilinmektedir. Bu örgüt aynı zamanda, “hasım”ların enterne edilmesi, etkisizleştirilmesi ya da tasfiyesi; yandaşların ise önemli yerlere getirilmesinde işlevsel rol oynamaktadır.
İşte, “Köstebek” çalışması, fethullahçıların bu az bilinen karanlık yüzüne ışık tutmak amacıyla hazırlanmıştır. Özellikle Basın Savcılarının şu gerçeği  bilmeleri gerekmektedir:  Bu kitap,  İçişleri Bakanlığı’nı ya da Emniyet’i tahkir ve tezyif amacıyla kaleme alınmamıştır. Aksine, kitabın yazılmasında, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve M.İ.T. gibi kuruluşlara, devletin güvenliğini koruma gibi asli görevlerini hatırlatma ve bu görevlerinin gereğini talep etme amacı  ön planda tutulmuştur.
Bu kitabı hazırlarken, Fethullahçı istihbaratçıların “imam” düzeyindeki mensuplarına “moral” amacıyla dağıttıkları “İstihbarat Evrakı” yazılı dosyalardan (“gizli”, “çok gizli” kaşeli yazışmalar, soruşturma evrakları, ifade tutanakları, yazılı savunma ve diğer matbu metinler) çok yararlandığımı belirtmek istiyorum.  Ama bunun için de  fethullahçılara teşekkür etmem gerekmiyor. Buna karşılık, fethullahçı kadrolaşmaya karşı mücadele verdikleri için zarar gören ve bu çalışmada yardımlarını esirgemeyen  “Kemal’in Polisleri”ne minnet duygularımı sunuyorum.  Hukuksal yardımlarından dolayı dost ve fedakâr avukatım Hüseyin Buzoğlu’na ve Av. Neşet Yıldırım’a, “Yeni Hayat” Dergisinin sahibi Av. Hanifi Altaş’a, ve ayrıca bu alandaki çalışmalarından yararlandığım Dr. Ümit Emre’ye, M. Emin Değer’e, Ergün Poyraz’a, Zübeyir Kındıra’ya, Sertaç Eş’e ve Yasemin Güneri’ye teşekkür ediyorum.
Daha dün, T.B.M.M., A.B. ve A.B.D.’nin dayatmaları sonucunda, 30.000’den fazla vatandaşımızın ölümünden, yüzmilyarlarca dolarlık ekonomik kayıptan sorumlu Abdullah Öcalan için “idamı kaldıran” ve Türkiye’nin ulus-devlet özelliğinin temellerine dinamit koyan bir uyum yasa paketini kabul etmiştir.  Hukukun temel kuralıdır, kişiler için yasa çıkarılamaz.  Başta A.B.D. olmak üzere, hiçbir A.B.  ülkesi, kendi iç hukuku ile ilgili dış dayatmalara izin vermez, veremez. Bu olguya rağmen Batılı ülkeler, bağımsız Türk yargısına, sözkonusu müdahale ile kabaca tecavüzde bulunmuştur. Hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı ilkelerinin bu şekilde çiğnenmesiyle,  artık yeni dış müdahalelere de resmen yol açılmıştır.  Bu zaafiyeti sergileyen T.B.M.M. üyelerinin, Abdullah Öcalan için ne zaman “af” çıkaracakları, hiç şüphesiz  henüz bilinmiyor.  Ama bu arada fethullahçıların beklentisi de ortaya çıkıyor: Fethullah Gülen, aynı dayatmacılıkla, belki yarın,  tıpkı Humeyni gibi ve Humeyni işleviyle Türkiye’ye döndürülürse?!.  Acaba T.B.M.M. ya da Hükûmet, hayır mı diyecek?!.  Türkiye’deki tüm ulusalcıları, fethullahçı tehlikeye karşı çok geç olmadan birlikte hareket etmeye; istihbarat birimlerindeki fethullahçı unsurların temizlenmesi için  kamuoyu oluşturmaya çağırıyorum...

Dr. Necip Hablemitoğlu. 
                     

05.08.2002 
Çankaya – Ankara.




Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #1 : 19 Haziran 2014, 17:49:31 »

KÖSTEBEK:  FETHULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI



   Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz; en doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir; medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir...                              Mustafa Kemal ATATÜRK
                     
Yaklaşık dört yıldan bu yana, A.B.D. işbirlikçisi Mehmet Eymür gibi yeni vatanında yaşamını sürdüren ve yasadışı oluşumunu buradan yönetip yönlendiren Fethullah Gülen, madden ve manen tükenişin sinyallerini veriyor. Sadece o mu? Elbette ki hayır!.. Türkiye’deki cemaat de, kontrol edilemez düzeyde güçlenen sivil istihbaratçıların inisiyatif kullanmaya başlamaları, operasyonel sürece dahil olmaları nedeniyle zor anlar yaşıyor. Fethullahçıların kendilerini gizlemede ve olumlu imaj çabalarında ön planda yer alan “teröre bulaşmama-kaba güç kullanmama” ya da “önce ve öncelikle tedbir ve temkin” ilkesinin, cemaat içindeki “şahin” kanadının marifetiyle terkedildiği anlaşılıyor. Son gelişmeler, “gözden ırak”  Fethullah Gülen’in, zoraki ayrılık nedeniyle cemaat üzerindeki kontrol gücünü iyice yitirdiğini; iplerin ise, devlet içine sızmış devlet ve rejim düşmanı kamu görevlilerinin eline geçtiğini ortaya koyuyor...
Fethullahçıların A.B.D.’nin yanısıra, başta Almanya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerindeki istihbarat servisleri ile ilişkileri, etkinlikleri ve örgütlenme faaliyetlerini içeren bir kitap çalışması halen devam ediyor (1). Müritlerinin “mülkiye, adliye, maarif vd.” örgütlenmelerini, ancak vakti gelmeden ortaya çıkmamalarını emreden Fethullah Gülen’in, son gelişmelerden haberi olmadığı önesürülüyor. Şeyhlerini pasifistlikle, boş tedbirlerle zaman harcamakla, “cemaatin sahip olduğu potansiyeli lâyıkı veçhile değerlendirememekle” suçlamak yerine eylemi yeğleyen  “şahin” kanat, daha çok devlet erkini kullanabilecek mevkilere gelmiş kamu görevlilerinden oluşuyor...

1.  FETHULLAH GÜLEN’İN İSTİHBARAT TUTKUSU VE HEDEFİ: SÖYLEMLER VE EYLEMLER

Fethullah Gülen’in tasavvurundaki “ilâhi nizam”a giden yolun, iki önemli dönemeci bulunmaktadır: “tedbir ve istihbarat”, “maarif ve şirket”. Yasadışı fetoşçı yapılanma, bu iki dönemeci aşmış; nihai hedefe doğru, -her ne kadar şeyhleri A.B.D.’ne hicret zorunda kalsa da- yol almaya devam etmektedir. Yüzlerce şirketin sağladığı milyarlarca dolarlık bir ekonomik kaynağın desteğindeki yurt içi ve dışı yüzlerce okul, dersane, üniversite ile binlerce yurt ve onbinlerce ışıkevi!.. Diğer taraftan, yasadışı yapılanmanın silahlı gücünü oluşturan; düşmana korku, müritlere dokunulmazlık ve güvenlik ile ülke imamına ve istişare kurulu üyelerine, devlet kaynaklarından son derecede önemli ve kesintisiz istihbarat akışı sağlayan -T.S.K.’ne alternatif- kimi emniyet mensupları!..
Fethullah Gülen için istihbarat birimlerinde kadrolaşmak niye bu kadar çok önemlidir?!. En önemli neden, bir türlü yeterince sızmayı başaramadıkları Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı silahlı ve de yasal bir güce sahip olmaktır. Adliye ve mülkiye kadrolaşması ise, bu gücü daha da pekiştirecek ve devletin içten ele geçirilmesini ya da bir  başka ifadeyle devletin “kansız” teslim alınmasını temin edecektir.
Fethullah Gülen ve de genel olarak tüm nurcular için, Atatürk ve İnönü dönemi polisiye takibatlarından kaynaklanan bir ürküntü, hatta yaygın korku sözkonusudur. Ancak, iyi (!) bir polisten gördüğü yardım, Fethullah Gülen’in istihbarat konusundaki ufkunu değiştirmiştir:
“Edirne’den gelirken dosyam dolu gelmişti. Takibe maruz idim. Peşimde daima bir polis bulunuyordu. Fakat Cenab-ı Hak’kın bir lütfu, bu polis İmam Hatib’in orta kısmından mezundu ve benim de hemşerimdi. Erzurum’luydu” (2).
Bırakalım istihbarat birimlerinde kadrolaşmanın çok yönlü avantajlarını, sadece telefonların dinlenmesi olgusu bile, yasadışı fetoşçı yapılanma açısından, başlıbaşına rakipsiz-rekabetsiz bir güç üstünlüğü (siyasal ve ekonomik) sağlamaktadır. Bilindiği üzere, devlet imkânları ile izlenmesinde kamu yararı görülen ve bir anlamda stratejik öneme sahip kimi politikacıların, mafya liderlerinin, gazetecilerin, bürokratların, işadamlarının, akademisyenlerin telefonlarının dinlenmesinin geçmişi, yeni değildir. Bu yolla elde edilen bilgilerin, organize suç örgütlerinin eline geçme olasılığı ise oldukça düşüktür; çünkü mafya, saptandığı kadarıyla dinlemeyi sadece sokaklardaki telefon kutuları üzerinden yapmaktadır (3). İşte, yasadışı-devlet düşmanı fetoşçı yapılanmanın gücü de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Hiçbir organize suç örgütünün ya da siyasal yapılanmanın sahip olamadığı bu inanılmaz güç, yukarıda da belirtildiği gibi, sadece ve sadece yasadışı fetoşçı yapılanmanın uhdesinde mevcuttur. Nasıl mı?!. 1980’li yılların başlarından itibaren polis okullarına ve Polis Akademisi’ne sızarak burada kadrolaşan ve daha sonra Personel, Eğitim, Bilgi-İşlem, Terörle Mücadele, İstihbarat gibi birimlerde kökleşmeye çalışan fetoşçılar, istihbarat birimlerinin yanısıra, var oldukları her yerde ve ortamda, şeyhleri Fethullah Gülen’in kaset ve kitaplarındaki “tedbir ve temkin”, “taktik ve strateji” içeren direktiflerinin gereğini yerine getirerek bugünkü güç düzeylerine erişebilmişlerdir. Fethullah Gülen’in muhtelif kitap ve kasetlerinden aşağıya alıntısı yapılan bu direktifler, mebzul miktarda suça azmettirme, kurnazlık, fırsatçılık, ikiyüzlülük, takiyye gibi ögeler içermektedir:
“Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir HAYATİ MÜESSESEDE bizin arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim O ÜNİTELERDE GARANTİMİZDİR. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır” (4).
“Türkiye’de önümüzü kestiler. Yürüyemiyoruz, orada durgun sular gibi bir de gölleşme imajı uyandıracaksınız. Zorlayacaksınız, yerinde yürüyor gibi yapacaksın. Çünkü durmak, hem de durgunluk paslanma meydana getirir.... bu Mülkiye’de de, Adliye’de de her zaman sözkonusu olur. Yürümeli, eğer biz tüm nabzı, kalbi dinledik. Baktık ki, geriye adım attıracaklar, bence adım atmam beklerim, fırsat kollarım. Yani her şey bir oyundur. Kung Fu gibi bir oyundur. Taek-wando gibi bir oyundur. Yani her zaman insanın hasmını bir yumruk vurup, yere yıkması şeklinde değildir. Bazen hasmından kaçmak bile çok önemli bir manevradır. Kuvvet dengesi yoksa, kuvvete başvurmayın. Çok iyi planlayacak, ona göre yürüyeceksiniz. Dışarıdan bizi korkaklıkla itham edeceklerdir. Allah bizim çaremize bakacak” (5).
“Devletle çatışarak bir yere gidemezdiniz. Demek devletin de, bu çok yüksek gayeleri gerçekleştirmek için belli bir kıvama gelmesi lazım. Devletin belli ölçüde, o kıvama geldiğini söyleyebiliriz... Bütün bu farklı kanaatleriniz halihazırdaki zemini değerlendirme açısından, körü körüne devlet düşmanlığı yapmanızı, devletle çatışmacı bir tavra girmenizi gerektirmez... Bizler evrensel bir mesajın hizmetkârlarıyız” (6).
“Evet, tırmanma şeridindeyiz; yükümüz çok ağır ve zirvelerde bizi görmeye tahammülü olmayan bir sürü hasmımız var” (7).
“Dava insanlarının münferit hareket etmeleri son derece sakıncalıdır....davaya zımni ve kapalı bir ihanettir” (Cool
“Bu adliye için de aynen söz konusudur. Yani siz hâkim değilseniz, başka kuvvetler var bu ülkede. Değişik kuvvetleri hesap ederek öyle dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki, geriye adım atmayalım. Zıplayacaksın, yerinde yürüyor gibi yapacaksın. Çünkü durmak sende durgunluk, paslanma meydana getirir. Bu açıdan hiç durmamalı. İşler en kötü duruma göre hesap edilmeli. İyi çıkarsa hızlı yürürüz. İyi bir maratoncu gibi koşarız. Bakarız ki tıkanmalar var bu defa da zıplarız, yerimizde zıplarız öyle durma yok bizde” (9).
“Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan Adliye, Mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Bizim varlığımızın bunlar nabzıdır. Zayiata meydan vermeyin. Daha bunun neye ihtiyacı var, nasıl takviye edilmeli, bu demeli, sürekli o araştırılmalı, daha bir takviye edilmeli,
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #2 : 19 Haziran 2014, 17:51:59 »

fakat mevcuttan da bir ölçüde taviz verilmemeli derken yani fevkalâde korumaya alınmalı, katiyyen zayiata meydan verilmemelidir. Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir. Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın. Bu açıdan, diğer taraftan bu kanun ve kuralları kullanma, biraz önce anlattığım esneklik içinde, diğer taraftan bir kanun ve kural adamı olma imajını uyarmak, yani harfiyen riayet ediyor bunlar denmeli, denmeli ki muntazam terfilerin arkasında bir ölçüde bu vardır. Ve sizin ilerki dönemde daha hayati, daha önemli yerlere gelmenizin arkasında da bu vardır. Yani sivrilmeden mevcudiyetinizi hissettirmeden çok ilerilere gitmek, iş de bu iki müessesede olduğu gibi hayati, dinamik bir kısım müesseselerde söz konusudur. Ta ilerilere gitme, böyle can damarları içinde dolaşma ve eğer dönülüp gelinecekse yara alınmadan, hissettirilmeden dönüp geriye gelme meselesi geleceğimizin adına çok esaslı hususlardır” (10).
“Hâlâ bu sistem devam ediyor ve bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbale yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri lâzım, keşfetmeleri lâzım, aşmaları lâzım, hava boşluğu gibi bu da meselenin diğer yanıdır. Bir diğer yanı da, ister adliyede, ister mülkiyede arkadaşlarımız gittikleri yerlerde daha rahat iş yapmaları, tutunmaları, büyümeleri, kaymakam iseler vali olmaları, sıradan bir hakim iseler, şayet taktir toplayan bir hakim olmaları, biraz orada da böyle taşra teşkilâtında, siyasi güçlerle, siyasi kuvvetlerle de belli ölçüde bize yüzde yüz ters olan insanlarla açık bir diyalog olmasa bile onlarla da böyle çatışmamalı, fakat az buçuk böyle aynı cephe sayabilecekleri yani duygumuza, düşüncemize, siyasi mülahaza ile bile sıcak bakan ve sizi bütün, bütün ret etmeyen bir çevre içinde mütalaa edebileceğimiz siyasiler vardır. Refahtan bugünkü manasıyla, DYP’ye kadar yaşayan bir şeydir, siyasi yelpazedir. Bu insanlarla çatışmadan onlarla aramızdaki farkı, müşterekleri ortaya koyarak, o çizgide belli bir münasebet tesisinde yarar var bence” (11).
“Meselâ geldi Mahmut Efendi, sizin kafanız gide gide onların mübarek sarıklarına, cübbelerine takılır. O önemli bir vazife ...gören o zat, bana göre çok önemli, ama hayatı bazı ünitelerinde, bazı sahalarında, bazı kimselerin öyle olmasında yarar var yani, hazret o hususa kilitlenmiş olduğundan dolayı o işin dışındaki işler Allah kapalı tutuyor olabilir ona, neden yani, demiştir ki benim Mahmut’cuğum sen fazla dağılma o türlü şeylere, sen çarşafı, sen şalvarı, sen cüppeyi, sen sarığı propaganda et. Bu çok lüzumlu. Hakikaten gençler için fena duygulara, fena düşüncelere karşı sakal kadar koruyucu, başka bir sütre yoktur, şalvar da o sütre yanında ayrı bir sütredir, cüppe de ayrı bir sütredir. Mahmut Efendi’nin sizin gözünüze ilişen şalvarına, sarığına, sakalına, gözünüze iliştiği zaman bile bu meselenin makûl mahmilini bulacak, çözeceksiniz. Kaldı ki, onun için bu yana bakın, tenkit edeceğiniz yani sizin böyle olunca meselâ EMNİYET TEŞKİLÂTINA nasıl girecek bu insanlar, bu insanlar nasıl VALİ olacaklar, KAYMAKAM olacaklar, birader takılma, onu sen yetiştir, başkası yetiştirsin” (12).
“İster maddi güçleri bakımından, isterse kendi ülkelerindeki güç kaynakları ve gücü temsil eden kaynaklar bakımından, isterse maddi güçleri bakımından, isterse ilim mahfilleri açısından, isterse toplumun büyük kesimlerine, büyük kısımlarına, bu duygu ve düşünceyle ulaşma açısından, belli bir noktaya, belli bir kıvama gelecekleri ana kadar, bu şekilde hizmete devam etmeleri şart, zaruri, lüzumlu. Yanlış bir şey yapar, kıvama ulaşılmadan, özleriyle tam bütünleşmeden, gereken mesafe alınmadan, bir kısım erken huruç diyebileceğimiz çıkışlar yapılırsa, dünya başlarını ezer ve müslümanlara Cezayir’deki hadise gibi yeni bir hadise yaşatırlar. Suriye’deki gibi 82 vak’ası gibi bir fecaat ve fezaat yaşatırlar.... Bir yanlışlık bize falso yaşatır ve bu falso ile yediğimiz mağlubiyeti telafi edemeyiz, yanlışı telafi edemeyiz. Bu sefer onlar sizi kıskıvrak derdest eder, bir daha belinizi doğrultmanıza fırsat vermezler hafizanallah.... Dünya firavunlar çağını yaşıyor, toprak firavun bitirmek için pek münbit, öyle bir dönemde tam özünüzü bulabileceğiniz , kıvama gelebileceğiniz ana kadar, dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşabileceğiniz ana kadar o gücü temsil edeceğiniz elinizde olacak ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım, erken sayılır, her adım 20 gününü doldurmadan yumurtayı kırma gibi bir şeydir, civcivleri terk eden kuluçka gibi, civcivleri doluya, fırtınaya terketmek gibi bir şeydir ve burada yapılan şeyler mikro planda dünyayla bir gün hesaplaşacak  bu arkadaşların, hesaplaşma yollarını öğretme işidir. Talim ve terbiye işidir, böylesine feleğin çemberinden geçenler inşallah geleceğin fikir işçileri olarak kendi dünyalarını kuracaklar, feleğin çemberinden geçmeyen insanlar kendi acemiliklerine, toyluklarına takılacaklar ve tabii kendi ülkeleri de kendilerinden zarar görecek. Biz buyuz, sesimiz soluğumuz bu, bunca kalabalık içerisinde duygu ve düşüncelerimi sözde mahremce anlattım ama size mahremiyete sadık, mahremiyet mevzuunda hassas duygularınıza sığınarak anlattım. Biliyorum ki, elinizdeki meyve suları, boş kutularını dışarı çıkarken, bir çöp kutusuna attığınız gibi bu düşünceleri de açık olma yoluyla çöp kutularına atıp gideceksiniz, arz edebildim mi evet, sırrım senin esirindir söylersen esiri olursun” (13).
“Şimdi elalem sizi biliyordur, sizi potansiyel bir tehlike olarak da biliyordur, yolun nereye gittiğini de biliyordur, yol ayrımında siz ne tarafa yol aldığınızı da biliyordur ve bir gün gidip bu yolların nereye dayandığını da biliyordur. Fakat sık sık böyle işle yolun bir kesiminde durup onlara yeniden, bir kere daha kükreme, bir kere daha haykırma, tahrik edici halimizi bir kere daha hatırlatma, bir kere daha hatırlatma demektir. Arz edebiliyor muyum? İşte bu da düşmanı tahriktir, bence. Yani hasımlarınızı tahriktir, şimdi evlerinizde hani bu durumun çok iyi alınması, değerlendirilmesi her zaman sözkonusudur. Sizi biliyorlardır ama, merdivenleri çıkarken ben şahsen evlerde kaldığımız zaman ayaklarımın altının lâstik olmasına dikkat etmişimdir, yani tak tak takunyalarla değil, ayağımı bastığım zaman alttakine duyurmayacağım şekilde lâstik ayakkabılarla o merdivenleri inip çıkmaya tercih etmişimdir, o sandalyeye dikkat etmişimdir” (14).
“Ama her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir.... Dünya sizi yakın takibe almışsa, böyle sadece söz yanı ağır, ağır olan, söz yanı ağır diyorum, iddia yanı ağır olan o tür şeylerle, koskocaman bir dünyayı tahrit etmiş, üzerinize saldırtmış, yaşama hatta dini neşretme şartlarını ağırlaştırmış, hizmet atmosferi içinde yaşanmaz hale getirmiş oluruz ki, o davaya samimiyet ve sadakatinizden daha çok, ihanetiniz manasına gelir...” (12). 
“... Halbuki gündem belirlemek ve hadiselerin nabzını elde tutabilmek için devamlı fikir ve düşünce üreten bir ‘Kadro’ya ve bu düşünceleri pratiğe dökebilecek ‘dinamik insanlara’ ihtiyaç vardır. Tabii bütün bunlar, birer plan ve program gerektiren işlerdir. Sonra bu düşüncelerin hayata geçirilmesi için vasat ve ortamın müsait hale gelmesi de şarttır. Demek oluyor ki meselenin bir düşünce ve fikir olarak hazırlanması, bir de bu düşünce ve fikirlerin hayata geçirilmesi yönleri var. Biz bunların bütününe plan ve program diyoruz” (13).
“Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki, söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse, kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhinde ağırlaştırılabilir, dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir” (14).
“Herhangi bir hizmette bulunan ve bir hizmeti temsil eden kimseler için, tehlikeli bir takım düşünce ve davranışlar vardır. Bunlar bazen çok masum görünseler de, hizmet erleri için tehlike arzederler... En gizli ve en masum düşünce ve mülahazalarımızın dahi ciddi bir kontrole tâbi tutulması gerekmektedir (Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, C. 1, s. 145-46)”.
“Din-i mübin-i İslâm’a hizmet eden herkes neferdir. Dolayısıyla, bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir. Şeklen asker değiliz ama, ruhen askeriz ve öyle de olmalıyız, hatta öyle olmak mecburiyetindeyiz. Bu sebeple, İslâmi hizmetlerde nefer olduğunu idrak edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes, mutlaka, ama mutlaka bunun cezasını çeker” (15).
“Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an, onun bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar. Stratejiler sadece tatbik edilir. Bazan da bu stratejinin işin başında bulunan insandan başka kimse tarafından bilinmemesi gerekir” (16).
“Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşıncaya kadar, her yöntem, her yol mübahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer” (17).
“Siz bir sivilsiniz, silahlarınız yok, kuvvet ve kudretiniz de sermayeniz kadar ... oysa askerde tek başına bile olsanız, iktidarınız, silahınız, ferdi kabiliyet ve cesaretinizin yanı sıra, içinde bulunduğunuz birliğin kuvvet ve iktidarını da yanınızda bulur ve yerinde bir paşayı, hatta bir orduyu bile esir edebilirsiniz” (18).
“Öyleyse, geleceği kucaklayıp planlayanlar, oturup onu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Tâ ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin” (19).
“Evet, Allah Rasülü etrafında her zaman işte böyle serdengeçtiler oldu, fakat o, hayatının hiçbir anında, ama hiçbir tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmasının hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi” (20).
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #3 : 19 Haziran 2014, 17:52:46 »

"İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde ah u vaha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapmamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver ya da kadere taş atar.... Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir.... İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da cesaret ve yiğitlikle  hiçbir alakası yoktur.... Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh haletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü 'gak gak gıdak' normal görülse de, bize göre her milli mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hallerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir" (21).
“Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip karşısına acele çıkılmamalı... Yoksa bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-ı memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler” (22).
“Evet, denge gözetilmediğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece ihanettir” (23).
“...bir yandan hasım cepheyi, mükemmel işleyen HABERALMA TEŞKİLATIYLA içinden tanırken, öte yandan da hasım cephenin aynı faaliyetlerine kendi içimizde sürdürmesine müsaade edilmemeli ve imkân tanınmamalıdır.... Evet, devlet ve milletin bekası ve hayatiyeti adına önem arzeden her dinamiğin üzerinde etraflıca durmalı, bu dinamikleri sistematik hale getirmeli, günümüzün teknolojik imkânlarından da faydalanarak bu faaliyetleri gerçekleştirmeli ... ve bilhassa HABER-ALMA hususunda her zaman hasım cephenin çok önünde olunmalıdır” (24).

2.   RESMİ BELGELERDE  İSTİHBARAT SAVAŞIMI: CUMHURİYETÇİLER VE MÜRİTLER

Fethullah Gülen’in “hasım cephe”den neyi kastettiğini açıklamaya herhalde gerek yoktur. Gülen, bu direktifiyle, şeriat doğrultusunda silbaştan yeniden yapılanmayı öngördükleri devletin içine sızılmasını; devlet gücünü kullanarak devlet ve rejim taraftarlarını sindirmeyi, etkisizleştirmeyi ve de bu amaç doğrultusunda istihbarat örgütlerinin hem haberalma ve hem de T.S.K.’ne karşı alternatif silahlı güç olarak önemine işaret etmektedir. Nitekim, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Fethullah Gülen İddianamesi’nde bu husus şu cümlelerle teyid edilmektedir:
“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı uyguladığı politika, hoş görünme, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bazı politikalardan alınmış tavizlerle, polisi güçlendirme, böylece denge sağlama, etkinleştiği polis camiasını gerektiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı kullanma şeklindedir”
“Fethullah Gülen Grubunun başta Milli Eğitim ve Emniyet Teşkilâtı olmak üzere bütün devlet kadrolarına sızma çalışmaları yaptığı ve önemli ölçüde bu faaliyetlerinde muvaffak olduğu bilinmektedir” (25).
Hatırlanacağı üzere, fethullahçı yapılanma içinde oluşturulan ve sivil istihbarat örgütleri içinde yuvalanan  “sivil istihbarat” örgü hakkında ilk suçduyurusu, “Yeni HAYAT” Dergisi sayfalarından yapılmıştır (26). Emniyet içindeki kadrolaşma, farklı istihbarat birimleri tarafından hazırlanan raporlarda (27) vurgulanmış; eski bir Polis Akademisi öğrencisi olan gazeteci Zübeyr Kındıra tarafından “Fethullah’ın Copları” ismiyle kitaplaştırılmış ve ardından Fethullah Gülen’in yargılandığı Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde tanık olarak  dinlenen  Emniyet Müdürleri Cevdet Saral ve Osman Ak’ın dehşetengiz açıklamalarıyla bir kere daha gündemde yeralmıştır. Emniyet Müdürü Osman Ak’ın, hayli uzun ve çarpıcı tanık ifadesini, Cumhuriyet şöyle yayınlamıştır:
“... Bu raporda, Polis Koleji’nin yüzde 50’sinin bu grupla temas halinde olduğunu yazıyordu. Bu zamana kadar bir cezalandırma olmadığına göre, karşıdaki insanlar en az başkomiser rütbesinde bulunuyor. Biz İstihbarat Daire Başkanına yazdığımız kişiye özel ve çok gizli yazıların nasıl sızdığını anlıyamıyorduk. Ama daha sonra 92’deki bu listede yer alan bir ismin, İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un Özel Kalem Amiri olduğunu gördük. Kişiye özel bilgilerin nasıl sızdığını anladık.... Ak, devlette devamlılığın esas olduğunu, ancak görevden ayrılmalarının ardından resmi makamlara intikal ettirdikleri değerlendirme ve çalışma rapor ve belgelerin yok edildiğini öne sürerek, Gülen’in Diyanet’te eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcılarından Yaşar Tunagür ve Abdurrahim Gürle isimli kişiyle nasıl örgütlenmeye gittiklerine ilişkin elde ettikleri belgeyi mahkemeye sundu.... Ak, Gülen yandaşlarının, düzenledikleri himmet toplantılarıyla yardım topladıklarını bildirdi. Ak, ‘Haşhaşileri andıran bir yapılanma olduğunu görüyoruz” dedi. Rapor hazırladıkları dönemde irticacıların kendilerini gizlemeye başladıklarını söyleyen Ak, “Maskeleme mantığı Usame Bin Ladin’le benzerlik gösteriyor. Maskeyi düşürüp gerçek yüzleri ortaya çıksaydı, kandırılmış insanlar gerçeği görecekti. Ben Usame Bin Ladin  benzeri bir örgütlenme olduğunu değerlendiriyorum’ dedi.... Osman Ak şunları söyledi: ‘Bu soruşturma, sonunda, soruşturanın soruşturulmasına dönüşmüştür. Bizden sonra soruşturmanın örtbas edildiği kanaatindeyim. Fethullahçı olduğuna inandığım meslekdaşlarım şu anda önemli görevlerde. Benim cezalandırılmamı isteyenlerden birisi TEMÜH, diğeri Asayiş Daire Başkanı. Böyle bir İstihbarat Daire Başkanı da var. Benim teşkilâtımın maalesef şu anda ZAPTEDİLDİĞİ kanaatindeyim’.  Ak, mahkemenin anlattıklarıyla yetinmeyerek emniyetin ilgili birimlerine yazı yazacağını, ancak mahkemenin, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat, Terörle Mücadele Şubesi ve Asayiş Daire Başkanlıklarından, Gülen örgütlenmesi konusunda ‘sağlıklı bilgi alamayacağını’ öne sürdü. Fethullahçıların devletin tüm kurumlarına sızdığını belirten Ak, Gülen’in adının siyasi bağlantıları dolayısıyla Susurluk Raporu’ndan çıkarıldığını iddia etti. Ak, Gülen örgütünün silâha gerek duymadığını, çünkü silâhlı yanını polis içindeki örgütlenmenin oluşturduğunu savundu” (28). 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #4 : 19 Haziran 2014, 17:53:28 »

Emniyet Müdürü Osman Ak’ın sözkonusu davanın 10. Celsesinde (12.11.2001) tanık olarak verdiği ifadede kısmen değindiği Polis Koleji ile ilgili bilgiler, Polis Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları gibi eğitim ve öğretim kurumlarındaki “Fethullah Hocanın Talebeleri” adlı örgütün soruşturulması kapsamında yer almıştır. Buna göre, Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın 24.10.1991 gün ve 91/316 sayılı bilgi talebine karşılık İstihbarat Daire Başkanlığı’nın 10 Mart 1992 gün ve 1992/79 sayılı yazısında şöyle denilmektedir:
“Elde edilen bilgiler doğrultusunda yapılan takip, tarassut ve tahkikatlarda Ankara Polis Koleji öğrencilerinin % 50’sine yakın bir kesimi ile çeşitli şekillerde temas kuran örgüt elemanları, kendilerine yakın olanlar üzerindeki ajitasyon çalışmalarını sistemli olarak yürütmektedirler. Örgütün yapılanmadaki temel stratejisine bağlı olarak devlet dairelerinin önemli yerlerine yerleşme planını, en tabanda uygulamaya koymaları teşkilâtımızda da gözlenmektedir. Gelecekte Emniyet Teşkilâtı’nın bürokratlarını oluşturacak Polis Koleji öğrencilerinin, koleje seçiminden itibaren her aşamada sistematik bir çalışmanın yürütüldüğü görülmektedir.
Örgütün tüm yurt sathında çeşitli görünümler altında kurulu bulunan vakıf ve evlerde ailelerinin izniyle yerleştirilen zeki, çalışkan öğrencilerin meslek okullarına yerleştirilme planında, Polis Kolejleri de payını almıştır. Bu öğrenciler Polis Kolejlerine hiyerarşik sıra içinde, sınıf, dönem ve okul imamları ve kadrolarının denetiminde, görüşleri doğrultusunda eğitilmektedirler. Sınıfların ve okulun kendi bünyesinde sorumlu imamları olmasına rağmen, örgüte karşı asıl sorumlu olan dışarıdan bir üniversite öğrencisidir....”
1980’lerden başlayan bu kadrolaşma, klasik örnekle “Tavukçuluk Enstitüsü”nde olsa, neyse diyebilirsiniz. Ama bu tehlike, güvenliğimizi ve tam bağımsızlığımızı birinci derecede ilgilendiren bir Anayasal kurum yani Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı okullar için sözkonusu olacak ve 1992’de bu olgu, resmi bir soruşturma raporunda yer alacak ve de hiçbir şey yapılmayacak!.. Bir başka ifadeyle, tamamiyle dış odaklı fetoşçı tehdit, yok sayılarak görmezlikten gelinecek!.. Gerçekte sorulacak o kadar çok soru ve sorumlulardan sorulacak o kadar çok hesap var ki!.. İşte, sadece birkaçı: O tarihlerde öğrenci olanlar, bugün Emniyet’in üst düzey bürokratları arasında yeralmakta mıdır? Yasadışı yapılanma bağlantısı nedeniyle kaç öğrencinin ya da mezunun Emniyetle ilişkisi kesilmiştir? Kaçının terfisi yapılmamıştır ya da geciktirilmiştir? Kaçının fetoşçı hiyerarşideki yeri ile organik ilişkisi saptanmıştır?  Yasadışı fetoşçı yapılanmaya yönelik istihbarat akışını durduracak; yasadışı fetoşçı yapılanma çıkarları doğrultusunda polis gücünü kullanmayı önleyecek ne gibi önlemler alınmıştır? Bu bağlamda hangi ilişkiler deşifre edilmiştir? Bu soruların cevapları ya da cevapsızlığı, olayın vahametini ortaya koymaya yeterlidir.

2.1.  FETHULLAH GÜLEN’İN İSTİHBARATÇILARA ÖZEL İLGİSİ

Fethullah Gülen, A.B.D.’ne hicret etmeden önce, Aktüel Dergisi’ne verdiği demeçte, kendisinin devletin istihbarat birimleri ile ilişkisini açıklama gereğini duyarak, bu birimlere yaptıkları hakkında önceden  bilgi vermekte olduğunu söylemiştir. Tabii, bu bilgi alışverişini, kendi müritleri dururken, laik hukuk sistemini savunan Cumhuriyetçi istihbaratçılarla yaptığına inanmak safdillik olacaktır.
Başka bir kaset konuşmasında, Gazi olaylarının iki ay öncesinden istihbarat vasıtasıyla öğrendiğini açıklamıştır:
“... hatta burada yine bir kısım istihbari raporlara dayanarak, demeye mezun muyum, değil miyim, bir hususun kapağını açacağım. Burada bir ukalâlığımı da arz etmemi müsaade eder misiniz? Bunca böyle bu işte saçlarını ağartmış adamların ukalâlığı olabilir. Ben iyi bir insan değilim.  Gaziosmanpaşa olayları olmadan evvel, Türkiye’nin her yerinde böyle bir patlama olacağını 1.5 ay evvel ben devletin başındaki insanın en yakınına verdim. Dedim Türkiye’de birşeyler planlanıyor, raporu okuyun, buna bir dostum verdi bunu. Aleviliği oyuna getirmek istiyorlar. Türkiye’de bir kısım Aleviler ocak ve bucakları kundaklayacaklar. Avrupa’da bu iş için çıkardıkları mecmualar var. 1.5 Ay önce evvel ben bunu, raporu verdim, 20-30 sayfalık bir rapor. Alevilerden bazı yerleri vuracaklar ve Sünniler bizi vurdu diye Alevileri ayaklandıracaklar. Verdim ve bekledim ki devletin başındaki insanlar bu mevzuda bir çare ararlar. Sonra hata ettiğimi anladım. Mesela o, medyaya verilebilirdi. O mesele. O bir Samanyolu’nda bir Ayna programında benim de şahsen o arkadaşı bilmemden ötürü mütalâam alınarak değerlendirilebilirdi... ” (29).
Şayet Fethullah Gülen’i ve fetoşçı yasadışı yapılanmayı tanımıyorsanız, bu kasedi izlediğinizde, mutlaka  bir fikir sahibi olursunuz. Bir devlet düşünün ki, ulusal birliği ve bütünlüğü açısından tehdit altında. Bu, devletin istihbarat birimlerince saptanıyor ve raporlaştırılıyor. Buraya kadar tamam; esas önemli olan buradan sonrası. Bu raporun, hiyerarşiye uygun bir biçimde makamlara sunulmasından sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, oradan İçişleri Bakanlığı’na ve konunun aciliyeti ve önemi açısından da Cumhurbaşkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu’na gönderilmesi gerekmez mi? Bu devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olursa, iş değişiyor. Raporu hazırlayan istihbaratçı, raporunu gereği için Fethullah Gülen’e gönderiyor ve ancak onun “durumun vahametini idrak etmesinden” sonradır ki, aynı raporun kopyası, yine gayrıresmi “en üst makam” ya da cemaat hiyerarşisinde “Kainat İmamı”  Fethullah Gülen eliyle, bir başka mutemete, yani halk arasında “Başbakan’ın Gölgesi” olarak ünlenen  şahsa iletiliyor. Bu arada, devlet adına yaşanılan bir çelişkinin de altının çizilmesi gerekiyor: Cemaat hiyerarşisine göre, bir polis memuru, bir bekçi ya da bir astsubay üst bir konumda ise, cemaat hiyerarşisinde daha altta bulunan bir Emniyet Müdürü’nün ya da General’in, devlet  ya da kurum hiyerarşisini dikkate almaksızın, o kişiye “biat” etmesi, bir başka ifadeyle onun emirlerine harfiyen uyması gerekiyor. Aynı şekilde, mübaşirin ya da zabıt kâtibinin “imam” olduğu bir sistemde, bu mübaşirin ya da zabıt kâtibinin, mürit hâkime emir vermesi, karar dikte ettirmesi gibi bir sonuç doğuyor. İşte, tarikatların ya da cemaatlerin güçlenip devlete sızdığı noktalarda, devlet hiyerarşisi resmen çöküyor. Türk Devleti, en önemli zaafını bu noktada yaşıyor...  

Devlette, özellikle “Adliye, Mülkiye, Emniyet ve Ordu” hiyerarşisini altüst eden bu tehlikeli kadrolaşma, Fethullah Gülen için normal bir süreç anlamına gelmektedir. Gülen, özellikle Emniyet içindeki yandaşlarını, buram buram takiyye kokan şu cümlelerle mazur göstermeye çalışmaktadır:
“Herkesin bildiği gibi, yıllarca va’z ettim. Hemen her şehirde konferanslarım oldu. Yayınlanmış pek çok kitabım var. Halkımız Müslümandır ve dinine bağlıdır. Bu bakımdan, Din ile alâkalı her şeye alâka duyar. En çok da İDARECİLERİNİN, ASKERİNİN VE POLİSİNİN DİNDAR OLMASINI İSTER. ORDU da, EMNİYET de halkın bağrından çıkmış insanların teşkil ettiği müesseselerdir. Başka millet fertlerinin veya fezadan gelmiş varlıkların teşkil ettiği müesseseler değildir. Dolayısıyla, bunların içinde de çok tabii olarak va’zımı dinlemiş, kitabımı okumuş, konferansımda bulunmuş, hatta belli bir alâka duymuş insanlar olabilir. Bu, son derece tabii bir şey değil mi? Sonra ben, kanunlar aleyhinde bir şey söylemiş veya yazmış değilim ki! Önemli olan, bu insanlar, ORDUNUN ve EMNİYET’in kaide ve prensipleri aleyhinde faaliyette bulunmuşlar mıdır? Ben, bu kaide ve prensiplere rağmen bir telkinde bulunmuşum ve onlar da bu telkini esas alarak, kaide ve prensipleri çiğnemişler midir? Bu tespit edilmelidir ve bu hususta vaki olmuş tek bir misal gösterilebilir mi? Gösterilmezse, böylesi iddialarla kafaları bulandırmaya ve ORDUMUZU, EMNİYETİMİZİ milletine ve milletinin inancına rağmen bir çizgide göstermeğe çalışanların gerçek niyetleri elbet bir gün ortaya çıkacaktır. Hiçbir şey, uzun süre gizli kalamaz” (30).
Fethullah Gülen, bu açıklamayı, Lynne Emily Webb adlı bir yazara yapmıştır. Ancak, bugüne kadar Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden, fethullahçı oldukları gerekçesiyle  Yüksek Askeri Şura kararları ile ilişkileri kesilen yüzlerce yandaşının durumlarını ise es geçmiştir. Gülen’in mantığına göre, Y.A.Ş.’nın gerçek niyeti ne olabilir? Kaldı ki, bu açıklamayı niçin bir A.B.D. vatandaşına yapma gereğini duymuştur? Bir Amerikalı, “milletin inancını” daha mı iyi aksettirmektedir? Kaldı ki, Webb, kitabının 93-142. sayfaları arasındaki bölümüne şu başlığı uygun bulmuştur: “Fethullah Gülen’den, Aleyhindeki İsnatlara Kesin ve Net Cevaplar”. Bu bölümün 82. sorusunun “e” şıkkında, adıgeçene şu isnat yöneltilmektedir: “Bir yandan TSK’ne sızarken, diğer yandan, TSK’ne karşı POLİSİ güçlendirerek ....” Ancak, bu isnada “net ve kesin cevap” beklerken, sadece TSK ile ilgili açıklamaya karşılık, polisle ilgili bölümün yok sayılarak geçiştirildiğini görürsünüz (31).
Fethullah Gülen’in, istihbarat birimlerindeki yandaşları üzerine bu kadar çok düşmesinin, cemaat  deyimiyle “hamilik kanatlarını” örtmesinin sayılamayacak kadar çok taktiksel nedeni bulunmaktadır. Ancak, kişisel nedenler daha da ağır basmaktadır. Örneğin, “herşeye rağmen”, Fethullah Gülen’e 1996’da resmi koruma tahsis edilmiştir. Asli görevi ve varlık nedeni, Cumhuriyeti, laik hukuk sistemini, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak, Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkmak olan ve bunun için devletten maaş alan  emniyetçiler, Fethullah Gülen’i korumak konumuna getirilmişlerdir. İstanbul İl Koruma Komisyonu’nun bu doğrultudaki kararı, İçişleri Bakanlığı tarafından 30 Temmuz 1996’da onaylanmıştır. Dahası, kasetlerinin medyada yayınlanarak  maskesinin düşürülmesi olayının kısa bir süre öncesinde Fethullah Gülen, A.B.D.’ne beraberinde resmi korumasını da götürmüştür. 4 Mayıs 1999’da A.B.D.’ne geçici görevle gönderilen resmi koruma, 22 Eylül 1999 tarihine kadar adıgeçeni “korumuştur” (32). Oysa, çok özel durumların dışında yurtdışına koruma görevlendirilmemektedir. Hatta, Başbakan ve İçişleri Bakanı’nın yurtdışı gezileri dışında, Bakanlara da, yüksek bürokratlara da yurtdışında koruma tahsis edilmemektedir. Yakın tarihimizde bir istisna olarak, bir dönem parti genel başkanlığı yapan Cem Boyner’e, -o da çok yönlü girişimlerinin ve de masrafları üstlenmesinin sonucunda- bir yurtdışı  gezisinde koruma tahsisi yapılmıştır. İlkokul mezunu, emekli vaizlikten müstafi, hakkında çeşitli defalar soruşturma açılmış, tutuklama kararı çıkarılmış ve uzun süreyle aranmış, dahası yaptıkları ve yapacakları çok iyi bilinen ve DGM’de dava açılması her an sözkonusu olan bir kişiye, yani Fethullah Gülen’e, yurtdışına yargılamadan kaçarken –pardon, tedaviye giderken- İçişleri Bakanı oluru ile resmi koruma tahsis edilmesi, kuşatılmışlığın boyutlarını ve cüretini göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı gibi Cumhuriyet aydını yurtseverleri kendi sınırları içinde korumayan-koruyamayan Emniyet’in, adıgeçeni hem de yurtdışında kimden koruduğu (!) ise apayrı bir araştırma konusudur...

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #5 : 19 Haziran 2014, 17:54:56 »

2.2.   İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANLIĞI’NIN “İSTİHBARAT BÜLTENİ”

Diğer taraftan, M.İ.T., Jandarma Genel Komutanlığı gibi ilgili kurum ve kuruluşların fethullahçı yapılanmayı deşifre eden raporlarına karşılık, Emniyet Genel Müdürlüğü’nce yayınlanan “İstihbarat Bülteni”nin Temmuz 1998 tarihli ve 70 No.lu nüshasında, olması gereken istihbaratçı perspektifinden değil de, bir sempatizan, bir muhip perspektifinden yapıldığı kuşkusu uyandıran değerlendirmelere yer verilmiştir:
“... 1970’li yıllarda başlamış olduğu çalışmalarını, çizgisini hiç değiştirmeden günümüze kadar getiren Fethullah GÜLEN’in, bilhassa son dönemler itibariyle, geniş açılımlar sergilediği ve toplumumuzdaki bütün kesimlerle diyalog kurma yönünde çaba sarfettiği gözlenmektedir.
Son olarak; TÜRKİYE GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI bünyesinde yürütülen ve değişik görüşlere sahip olan kesimleri birbirine yakınlaştırma yönündeki gayretleri de bu doğrultudaki yaklaşımlarının bir sonucudur.
F. GÜLEN, ılımlı islami yorumları, dini değerlerin siyasal hedeflere alet edilmemesi yolundaki telkinleri ve farklı kesimlerle diyalog arayışlarının yanı sıra bilhassa Papa başta olmak üzere Yahudi ve Hristiyan din adamları ile kurduğu irtibatlar nedeniyle de, dini motifli terör örgütleri ve radikal dini gruplarca yoğun biçimde eleştirilmiştir.
Şu anki durum itibariyle ülkemizde en geniş tabana hitap ettiği bilinen grup, genelde eğitim düzeyi yüksek şahıslardan oluşmaktadır. Kendi amaçlarını, Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya çapında önemli bir devlet olma potansiyeline sahip olduğu gerçeğinden hareketle, eğitim faaliyetleri ile bu sürece katkı sağlama ve bunun gerçekleşmesi için de ülkede toplumsal barışa hizmet etme olarak açıklayan grubun siyasi yelpazede ağırlığını Demokrat Parti çizgisini takip eden sağ partilerden yana koyduğu da bilinen hususlar arasında yer almaktadır.
Yurtdışında ve yurtiçinde açılan eğitim kurumları çerçevesinde yürütülen faaliyetlerin mali giderlerinin kurulan şirketler vasıtasıyla karşılandığı bilinmektedir. Her il ve ilçenin durumuna göre yurtdışındaki bir ülkenin veya ülkelerdeki birkaç okulun tüm masraflarını karşılayacak şekilde planlamalar yapıldığı ve masrafların bu şekilde taksim edilmek suretiyle yurtiçinden karşılandığı bilinmektedir.
Son dönemde kamuoyunda önemli tartışmalara yol açan 8 Yıllık Eğitim ve Türban konusundaki uygulamalarla ilgili olarak da, bu tarz meselelerin dinin aslından olmayıp teferruat olduğu, dolayısıyla da bu konuların toplumsal huzur ve barışı zedeleyecek ölçüde tırmandırılmasının zararlı olacağı görüşünü savunan F. GÜLEN Grubunun, geleneksel ılımlı tavırlarına uygun olarak tutumunu devam ettirdiği gözlemlenmiştir.
Gruba ait ülkemizde faaliyet gösteren eğitim öğretim kurumlarından bazıları aşağıda belirtilmiştir:
İzmir Yamanlar Fen Lisesi, İstanbul Fatih Koleji, İstanbul Safiye Sultan Kız Lisesi, Mersin Yıldırımhan Lisesi, Ankara Samanyolu Lisesi, Van Serhat Lisesi, Denizli Server Lisesi, Erzurum Aziziye Lisesi, Erzincan Otlukbeli Lisesi, Eskişehir Ertuğrul Gazi Lisesi, Sakarya Işık Lisesi, Manisa Şehzade Mehmet Türk Lisesi, Aydın Nizami Erkek Lisesi, Fatih Üniversitesi.
Ayrıca yurtdışında; Özbekistan’da (17) eğitim kurumu ve (1) Dil Merkezinin bulunduğu, Türkmenistan’da (1) Üniversite, (13) Ortaöğretim kurumu ve (1) Dil Merkezinin olduğu, Kazakistan’da ise (30) Lise ve (1) Üniversite, ABD, Kamboçya, Malezya, Bangladeş, Gürcistan, Kırgızistan, Irak, Romanya, Moldova, Ukrayna, Azerbaycan, Tacikistan, Arnavutluk, Fas ve Pakistan gibi ülkelerde okullarının bulunduğu bilinmektedir” (33).
Bülten’de, Fethullahçı Grubun yayın organları arasında “Sızıntı Dergisi, Yeni Ümit, Aksiyon, Zaman Gazetesi, Samanyolu Televizyonu (Stv)”,  kuruluşları arasında da “Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim Vakfı, Türkiye Öğretmenler Vakfı, Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” birkaç cümlelik açıklamalarla sayılmıştır (34).  Fethullahçı yapılanmanın iç ve dış bağlantıları; sözü edilen il ve ilçelerden yurtdışındaki okullara para transferinin hangi yasadışı yollardan gerçekleştirildiği; yapılanma içinde yer alan şirket, eğitim kurumu ve öğrenci yurtları ile ışık evlerinin tam dökümü gibi “teknik” hususlara yer vermeyen  bu “İstihbarat  Bülten”i, sözkonusu yasadışı yapılanmanın eriştiği güç düzeyini ortaya koymaya, bu konuda fikir oluşturmaya  yeterli bir belgedir.
Fethullahsever istihbaratçılar tarafından kaleme alındığı anlaşılan bu bülten, “Aylık İstihbarat Bülteni Dağıtım Planı”na uygun biçimde, “Hizmete Özel” çerçevede dağıtılmaktadır: İç dağıtımda, İçişleri Bakanlığı, Özel Harekât Daire Başkanlığı, TEMÜH Daire Başkanlığı, Kaç. Ve Org. Suç. Mücadele Daire Başkanlığı, Güvenlik Daire Başkanlığı, Asayiş Daire Başkanlığı, Valilikler, İl Emniyet Müdürlükleri; dış dağıtımda ise, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, MİT Müsteşarlığı, Jandarma Genel Komutanlığı, OHAL Bölge Valiliği ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne gönderilmektedir. Dağıtım Planında kesinlikle Fethullah Gülen’in adı geçmemektedir. Oysa, yasadışı yapılanmayı sadece “Fethullah Gülen Grubu” olarak takdime kalkışanlar, bu bülteni hocaefendilerine de takdime cüret etmişler midir? Bilinen o ki, bu araştırmada kullanılan tüm istihbarat raporları gibi, bu bülten de, yapılanma hiyerarşisinde yer alan ortalama her “semt imamı”nın ve de üstündekilerin “uhdesinde” bulunmaktadır. Bu “Hizmete Özel” belgenin, Fethullah Gülen’in eline geçtiğini kanıtlamak elbette ki olanaksızdır, diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuzdur. İşte, bu konuda bizzat Fethullah Gülen, itirafı ile  yardımımıza (!) yetişmektedir:
“...burada daha önemli bir hususu arzetmek istiyorum; adları telefon dinleme skandalına karışanlar, bir suçlamada bulunuyorlar. Bunlar, bir şehir emniyetinin istihbarat mensupları. Buna karşılık, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı’nın yani DAHA ÜST VE DAHA YETKİLİ BİR MAKAMIN, bir gazetede yer alan çok açık ifadeleri var. Bu makamın İSTİHBARAT BÜLTENİ’nde ve Terörizm Sorunu ve Türkiye başlıklı kitabında Müslüman bir kişinin terörist olamayacağı benim bazı yazı örneklerimden verilerek açıklanıyor ve islam adına takip ettiğim çizginin hiçbir zaman değişmediği ve bunun ılımlı bir din anlayışına dayandığı, dini siyasi hedeflere alet etmekten uzak, hatta böyle bir şeye karşı olduğum vurgulanıyor. Bu görüşlerimden dolayı radikal dini gruplarca eleştirildiğim ifade ediliyor. Şimdi bizzat yazdıklarıma, söylediklerime ve yaptıklarıma dayanarak verilmiş bir en üst Emniyet istihbarat raporu mu geçerlidir, yoksa, büyük bir skandala adı karışanların can havliyle basına sızdırdığı ve yazıp söylediklerimi keyiflerince yorumlayanların verdikleri manalarla anlamadıklarını ortaya koyanların çelişkilerle dolu iddiaları mı geçerlidir? Kararı kamuoyunun vicdanına ve gerçek hukuk anlayışına havale ediyorum.
Bir diğer husus da, yanlışlıkla fakire atfedilen, fakat temelde her kesimden millet evladlarının ortaya koyduğu hizmetler, yapılan bir ankette de ispatlandığı gibi, halkımızın büyük çoğunluğunun tasvibine mazhar olmuş hizmetlerdir. Bu çoğunluk ki, içinde siyasi, gayr-i siyasi, Sünni-Alevi, her kesimden insan var. Hatta, Katolik, Ortodoks, Musevi ve Süryani cemaatlerinden ve işadamlarından, dahası spor ve san’at camiasından pek çok insan var.
Acaba bütün bu insanlar aldanıyor da, sadece adları garip bir skandala karışmış birkaç memur mu gerçeği görüyor?” (35).
Önce, Fethullah Gülen’in kendini savunurken, ortaya koyduğu çelişkilerin yanıtlanması gerekmektedir:
Türkiye’de kaç müstafi seyyar vaiz, istihbarat raporlarına konu olmaktadır?
Sözkonusu istihbarat raporları, Fethullah Gülen’in eline nasıl geçmiştir? Dağıtım Planı’nda belirtilmeyen bir hocaefendilik makamı mı sözkonusudur ki, bu raporlar adıgeçenin bilgisine ve yorumuna sunulmuştur? Fethullah Gülen’in yukarıdaki açıklamasının üzerinden bugüne üç yıl geçmiş olup, bu konuda bir “köstebek” araştırması ve soruşturması yürütülmüş müdür? Değilse, neden ve niçin? İhmali görülenler hakkında da soruşturma açılmış mıdır?
Fethullah Gülen’in devletin istihbaratçılarını, yazdıklarını “doğru ya da keyfi yorumlayanlar” biçimde ikiye ayırma ve yargılama hakkı bulunmakta mıdır? Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce hazırlanan ve Fethullah Gülen’in haksız ve yetkisiz biçimde saldırdığı-eleştirdiği-yargıladığı-kategorize ettiği rapor, “İstihbarata Karşı Koyma” çalışması içerisinde yapılması olası bir “Planlı İstihbarat Operasyonu” öncesinde, hedef belirlemeye yönelik ön haber çalışması niteliğindedir. Bu raporla, yasadışı yapılanmanın sadece kuşbakışı fotoğrafı çekilmiştir. Ve bu rapor, bizzat Fethullah Gülen’in “telefon dinleme skandalı” adını verdiği olayın sonrasında değil, ÖNCESİNDE hazırlanmıştır. Gülen, sözkonusu raporu hazırlayan gerçek Cumhuriyet savunucusu istihbaratçılara alenen hakaret etme ve tahrif hakkını nereden bulmaktadır?
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #6 : 19 Haziran 2014, 17:55:23 »

2.3.   D.G.M. VE FETHULLAH GÜLEN ÖRGÜTÜ HAKKINDA İDDİANAME

Diğer taraftan, Fethullah Gülen’in Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanıyor olması, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce hazırlanan sözkonusu rapordaki istihbarat bulgularının haklılığının ve güvenilirliğinin bir kanıtıdır. Tıpkı, İddianame’de belirtildiği gibi:
“12.04.1991 tarihli 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1 nci maddesinde:
Terör, baskı ve cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yollarından biri ile Anayasada belirtilmiş Cumhuriyet niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemdir” denilmiştir.
Aynı kanunun 7/1 nci maddesinde ise:
3 ve 4 üncü maddeler ile TCK.’nun 168, 169, 171, 313, 314 ve 315 maddeleri hükümleri saklı kalmak kaydıyla, bu kanunun 1 nci maddesi kapsamına giren örgütleri her ne nam altında olursa olsun kuranlar veya bunların faaliyetlerini düzenleyenler veya yönetenler cezalandırılır, denilmektedir.
Fethullah GÜLEN’in oluşturduğu örgüt yukarıda izah olunduğu gibi devletin LAİK YAPISINI YIKMAK amacıyla kurulmuş olup, istişare kurulu, bölge imamları, şehir imamları, semt imamları, ev imamları gibi illegal yapılanmayla bütün ülkeyi bir ağ gibi sarmıştır. Yine bu illegal yapılanmaya bağlı olarak yurt içinde ve yurt dışında legal görünüşlü şirket, okul ve vakıflara sahip bulunmaktadır. Bu legal ve illegal yapılanması ile büyük ve güçlü görünüm arz eden örgüt, halk üzerinde bir manevi cebir ve baskı yaratmaktadır. Bu itibarla örgütün 3713 sayılı kanunun 1 nci maddesi delaletiyle aynı kanunun 7 nci maddesi kapsamı içinde ele alınması gerekmektedir.
Bu iddianame ile ÖRGÜTÜN BAŞI hakkında dava açılmış olup, örgütün illegal ve legal yapılanması hakkında soruşturma sürdürülmektedir.
XII- NETİCE VE TALEP:
Sanığa isnat edilen suç yukarıda anlatılan delillerle sabit olduğundan, 2845 sayılı kanunun 9 ve 20 nci maddeleri gereğince yargılamasının yapılarak,
Sanık Fethullah GÜLEN’in hareketine uyan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 1 nci maddesi delaletiyle aynı kanunun 7 nci maddesinin 1 nci fıkrasının 1 nci cümlesi, TCK’nun 31, 33, 40 maddeleri gereğince TECZİYESİNE,
Emanette bulunan suç eşyalarının TCK’nun 36 ncı maddesi gereğince MÜSADERESİNE karar verilmesi kamu adına İDDİA olunur. 22.08.2000” (36).
İddianamade, sözkonusu İstihbarat Bülteni değil, Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce hazırlanan -Fethullah Gülen’in aşağıladığı- rapor, kanıt (16 No.lu kanıt) olarak kullanılmıştır. Kaldı ki, İstihbarata Karşı Koyma çalışması içinde, doğruluk ve güvenilirlilik ölçütleri, sunan makamın hiyerarşik sıralamadaki yeri ile doğrudan ilgili değildir. Böyle bir kural ya da teamül sözkonusu değildir. Fethullah Gülen, kendini yargı yerine koyarak, görevini yapan  istihbaratçıları zan altında bırakma hakkını ve gücünü nereden almaktadır?
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #7 : 19 Haziran 2014, 17:56:03 »

2.4.   DEVLETE VE CUMHURİYETE  BAĞLI BİR EMNİYET MÜDÜRܒNÜN  SAVUNMA BELGESİ YA DA İSYANI

Temmuz 1998 Tarihli ve 70 No.lu İstihbarat Bülteni’ni kimler hazırlamış, kaleme almış ve onaylamıştır? Örneğin, o tarihteki İstihbarat Daire Başkanı, bugün hangi görevdedir? Sözkonusu yasadışı yapılanma ile ilişkilerini ortaya koyacak bir soruşturma geçirmiş mi, yoksa taltif ile aynı görevde tutulmaya devam etmekte midir? Bu soruların kilit isminin Sabri Uzun olduğunu kaydederek, onunla ilgili ifadelerin yeraldığı bir başka soruşturma dosyasından örnek vermek yerindedir: 
“... Yine yazışmalarında ve ifadelerinde Fethullah Gülen ve örgütünün sanki avukatlığına soyunduğu izlenimi veren Sabri Uzun’un bu örgütlenmeye yönelik düşünce ve yaklaşımları ile varsa sempatisinin tespiti açısından İstihbarat Daire Başkanı olarak görev yaptığı süre zarfında bu örgüte ilişkin altında imzası veya parafı bulunan tüm yazışmalar ile sorumluluğu altında ilgili birimlere intikal ettirilen haber dağıtım notu, istihbarat notu, broşür, kitap ve benzeri her türlü dokümanın dosyaya intikalini talep ediyorum.
Zira, ifade ve yazışmalarında ‘...Bu cemaat devir tarikat devri değildir, hakikat devridir özdeyişiyle tarikatçılığı reddeder (13.06.1999 tarihli ifadesi sayfa 14, 7.05.1999 gün ve 6203 sayılı Sabri Uzun imzalı yazının 3. sayfası) söylemini kendine temel dayanak olarak gören, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’nın 20.03.1998 tarihli takipsizlik kararına hukuki dayanak olarak sığınan (aynı ifade sayfa 12, aynı yazı sayfa 2) Sabri Uzun’un, Fethullahçılığı ‘geleneksel islami hareket’ olarak adlandırması ve bir kısım personelin avukatlığına soyunması bu hususa ilişkin ciddi şüphelerimi arttırmaktadır. Acaba geçmişte Dev-Yol, DHKP-C, PKK, İBDA-C, Hizbullah gibi örgütlerle ilişki ya da bağlantısı bulunduğu iddiası ile soruşturmaya muhatap olan ve sonuçta ‘delil bulunamadığından’ takipsizlik kararı verilenleri de aynı mantıkla değerlendirmekte midir, merak ediyorum.
03.06.1999 tarihli ifadesinin bütünlüğüne bakıldığında Sabri UZUN’un ifadesine başvuran Sayın Müfettişlerin böyle bir savunmayı yazılı hale getirmeleri tarihi bir görev olmuştur. Zira, Fethullah Gülen bizzat bu ifadenin arkasında durmakta, Sabri UZUN’un ifadesini ve imzasını taşıyan yazıları, bu kesimlerce Fethullahçılığın meşruiyet ve legalizeliğine gerekçe olarak gösterilmektedir.
Bana bu emirler doğrultusunda yapılan çalışmaların sonuçlarının teşkilât bünyesindeki Fethullah Gülen yandaşlarında yaratmış olduğu endişe, bu çalışmayı yapanlar aleyhine acilen bir suç üretme gayretine dönüşmüştür” (37).
Yukarıdaki değerlendirmenin yeraldığı yazılı savunma, Emniyet Müdürü Osman Ak’a ait olup, yasadışı yapılanma mensubu imamlara, “gücümüz karşısında ezilen, pişman edilen aciz laikçinin hezeyanı” notuyla, dağıtılmıştır. Gizli yürütülmesi ve de muhafaza edilmesi gereken bir ifade metninin, cumhuriyet düşmanı kesimin elinde “moral malzemesi” olarak dağıtılması, konunun bir başka vahim yönünü oluşturmaktadır. 
Diğer taraftan, gözönünde tutulması gereken bir başka husus, fethullahçı örgütlenmenin, Emniyet Teşkilâtı içinde bugüne kadar niçin çözülemediğidir. Bunun da en önemli nedeni, çözecek makam sahiplerinin, birtakım siyasal denge hesapları ve de koltuk endişeleri ile konuya soğuk bakmaları, risk üstlenmemeleridir. Bu fırsatçı ve ikiyüzlü politika, Emniyet Teşkilâtı içinde, statükocu zihniyetin kökleşmesine yolaçmıştır. Değişik zamanlarda  bu örgütlenmenin üzerine gidenler ise, fethullahçı kadrolar ve yandaşları-işbirlikçileri tarafından -kendi deyimleri ile- “pişman ve perişan” edilmişlerdir. Örneğin, 1992’de  Polis Koleji’ndeki fethullahçı kadrolaşmayı ilk kez resmi  raporları ile ortaya çıkan müfettişler, daha sonra Teşkilât içinde yükselme şansından mahrum edilmişlerdir. Fethullah Gülen hakkında en kapsamlı raporu hazırlayan dönemin Ankara Emniyet Müdürü  Cevdet Saral, İstihbarat’tan sorumlu yardımcısı Osman Ak ve ekibi, o tarihe kadar hiç kimsenin hayal bile edemeyecekleri bir manüplasyona, kurban edilmişlerdir. Saral ve Ak, raporlarında, fethullahçı yapılanmaya karşı önerdikleri “PLANLI İSTİHBARAT OPERASYONU”NUN, tam tersine   kendilerine yapılacağını  hesaplayamamışlardır.  Yasal çerçevede rutin telefon dinleme işlemi, fethullahçıların hareket noktasını oluşturmuştur.  Adına “Telekulak” kod adı verilen bu “planlı istihbarat operasyonu”nun, fethullahçı yapılanmaya yaklaşık 20 milyon dolara malolduğu önesürülmektedir. Bu operasyon bütçesinin büyük bir bölümünü oluşturan kamuoyu oluşturma faaliyetleri faslından, Basına önemli paralar akıtılmıştır.  Böylece, medyada, Cumhurbaşkanlığı telefonları başta olmak üzere, sıradan vatandaşın telefonlarının dinlenmekte olduğuna ilişkin kanı yaratılma kapsamında, görüntülü-görüntüsüz yüzlerce haber ve köşe yazısı yeralmıştır. Bu kampanya boyunca, tüm “gizli” belgeler ve bilgiler, çarpıtılarak, Basına kesintisiz bir enformasyon hizmeti (!) sunulmuştur. Bu dezenformasyon çalışmaları kapsamında, adıgeçen Emniyet Müdürlerinin özel hayatları masaya yatırılmış, malvarlıkları adeta didik didik edilmiştir. Fethullahçı istihbaratçılar, Saral ve Ak aleyhine hiçbir şey bulamayınca, bu defa çok sayıda soruşturma açılması, bunların sonucunda disiplin cezası verilmesi, Ağır Ceza’da yargılanmaları gibi hukuksal baskı mekanizmasını harekete geçirmişlerdir. Bu da yetmemiş, telefonları dinlendiği önesürülen kişi ve kuruluşlarla birebir temasta bulunularak, İçişleri Bakanlığı aleyhine tazminat davası  açmalarını sağlamışlardır. Orta vadede ise, idari yargıda takdir olunacak tazminatların, Saral ve Ak’a rücu edilmesini  sağlayarak, onları maddi anlamda -bir daha asla baş kaldıramayacak ölçüde-  cezalandırmayı öngörmüşlerdir. Bu operasyon tüm hızıyla sürdürülürken, yoğun çarpıtılmış bilgi bombardımanı etkisindeki hiç kimse,  “Telekulak” kod adlı kampanyanın gerçek amacının, fethullahçı yapılanmayı dağıtmayı amaçlayan Cumhuriyet aydını emniyetçilerin cezalandırılarak tasfiyesi olduğunu; yıllardır  telefon dinleme prosedürüne uygun olarak görev yapan ve hâlâ aynı prosedür çerçevesinde ve aynı tekniklerle bu görevi yerine getiren fethullahçı emniyetçilere neden dokunulmadığını sorgulamamıştır (aşağıdaki  bölümlerde, sözkonusu planlı istihbarat operasyonunun ayrıntılarına yer verilecektir).
Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde, Türkiye çapındaki tüm istihbarat faaliyetlerinin en üst düzeydeki sorumlusu Sabri Uzun’un, bu bağlamda Cumhuriyet’in temel değerlerine, laik hukuk sistemine, Atatürk ilke ve devrimlerine ve de meslek etiğine olan  “samimiyetinin sorgulanması” da kaçınılmaz olmaktadır. Fethullah Gülen’in takiyyeye yönelik söylemlerine“inanmış görüntüsü veren” bu sorumlu istihbaratçı, acaba yine aynı kişiye ait aşağıdaki açıklamaları niçin görmezden gelmektedir? Örnek mi? İşte birkaçı:
"Sürekli ittikaya kendisini salmış, kaptırmış, arayışına girmiş, yakalamış dahasını arayan, takvanın dahasını arayan derinlerden derin kutsiler... Hz. Muhammed Mustafa'nın askerleri, Cindullah; Allah ordusu... HİZBUL-LAH; Allah cemaati, tabiri caizse Allah Partisi... Siyasi boğuşmalar, siyasi partiler karşısında Allah Partisi....Rüyalarınıza girerler. Hayal alemlerine girdiğiniz zaman sizi yakalarlar.  Misali levhalarla her yerde sizi kovalarlar. Her köşe başında karşınıza çıkarlar. Bazen kendinizi tam onların içinde görürsünüz, onlarla beraber kılıç çalıyorsunuz....Duygu ve düşünce birliğine vardığınız zaman, siz aynı ordunun erleri haline gelirsiniz. Ve ben bunu size anlatmaya çalışıyorum. Allah'ın askeri olduktan sonra, kutsiler ordusu olduktan sonra, Allah'ın kulu olduktan sonra, Hz. Muhammed’in erleri olduktan sonra zaman ve mekan onları ayıramaz" (38).
"İç ve dış mihraklar, ellerindeki terör alternatiflerini daima muhafaza edeceklerdir. Bunlardan birisi yıpranıp işlemez hale gelince, bir başkası öne sürülecektir. Nitekim dün, çeşit çeşit isimler altında nice örgütler vardı ve bunlar anarşiyi komünizm adına körüklüyorlardı. Şimdilerde PKK ve benzeri illegal örgütler de etnik grupları harekete geçirme çabasındalar. YARININ TÜRKİYE'SİNİ BEKLEYEN EN KORKUNÇ TERÖR VESİLESİ İSE, MEZHEP DUYGUSUNA YENİK DÜŞENLER OLACAĞA BENZER. BU YENİ TEHLİKE, TERÖR ADINA PKK'DAN ELLİ KAT DAHA FAZLA BİR POTANSİYEL GÜCE SAHİPTİR" (39).
“Cihad bir hayır kapısıdır; o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehid olup ebedi bir hayat, ya da gazi olup hem dünya, hem ukba nimetlerine kavuşacaktır. İşte bu cihadda bir de böyle bereket var.... Cihad sözcüğü; içinde bulunulan asır ve şartlara göre değişkenlik arz eden geniş kapsamlı bir kelimedir. Gün olur, mal-mülk her şey feda edilerek bu vazife yerine getirilir, zaman gelir, yollar gider bir can pazarına ulaşılır ve can alınır verilir”(40) .
“Cihad, bir müminin uğruna canını feda edebileceği en tatlı bir mefkûre ve en yüksek bir idealdir. Zira mümin kendi teri içinde boğulmaya veya kendi kanı ile abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir” (41).
“Bu mesuliyetin yerine getirilmesinde hayatımız bile söz konusu olmayabilir. Esasen bu mukavelenin önemli bir buudunu da ölümü göze almak teşkil etmektedir” (42).
“Evet, her ferd, ben niye fiili mücahedenin önünde, ön cephede, ölüm ilk defa kendine gelecekler arasında ... yerini alamadım dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden kendini şartlandırmalıdır. Evet, artık söz değil, hamle ve aksiyon devri” (43).
Fethullahçı takiyyecilerin iddia ettikleri gibi, cihaddan murat, insanın kendi nefsiyle mücadelesiyse, kanla abdest alma, can pazarında can alınıp verme, mezhep terörü, hizbullah övgüsü de, herhalde bu mücadelenin, masum (!) ve iyiniyetli (!) ritüel ve taktikleri olsa gerek... 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #8 : 19 Haziran 2014, 17:57:13 »

2.5.  ANKARA EMNİYET MÜDÜRLÜĞܒNÜN FETHULLAHÇILAR RAPORU

Fethullah Gülen’i böylesine kızdıran ve müritlerini sorumlulardan intikam alınması-misilleme yapılması doğrultusunda harekete geçiren 18.3 1999 tarih ve 1820-99 (B.05.1.EGM.4.06.00.06) sayılı GİZLİ yazı ile 16.4.1999 tarih ve 2393-99 (B.05.1.egm.4.06.00.06) sayılı GİZLİ yazı ile eklerindeki, toplam 79 sayfalık raporda, sözkonusu İstihbarat Bülteni’nin aksine, son derecede önemli saptamalar dikkat çekmektedir:
“Fethullah Gülen, hasım cephe (laik cephe olabilir) ile ilgili net bilgiler alıp karşı tedbir geliştirmek için istihbarat faaliyetlerinde bulunmayı da ihmal etmemektedir. Bu tür ihmallerin kendilerine çok pahalıya mal olacağını bilmektedir. Hatta daha ileri giderek, hasım cephenin önünde yürümenin hizmet açısından şart olduğunu düşünmektedir.
Fethullah Gülen’in bu hususta bir hayli yol aldığını inkâr etmek mümkün değildir. Son zamanlarda ordu, polis ve MİT teşkilâtları arasına sızma faaliyetlerine ağırlık verdiği bilinmektedir. Zira, ışık kışlalarında özenle yetiştirilen ışık süvarileri, ağabeyleri tarafından yönlendirilerek bu birimler için açılacak imtihanlara özenle hazırlanarak sızma faaliyetleri içerisine girdikleri alınan bilgilerdendir. Sızmalardan Emniyet Teşkilâtı’nın en çok İstihbarat, Bilgi İşlem, Personel birimleri hedef yapılmıştır” (44).
Raporda, Fethullah Gülen’den bir alıntı yapılarak şöyle yorumlanmıştır:
“... ‘Diyorlar ki; bu memleketin kurtuluşu için politika tek çaredir. Sizler hangi hizmet üniteleriyle toplumu yükseltmeye çalışırsanız çalışın, mevcut ‘sistem’ mutlaka hep sizin birkaç adım önünüzde yürüyecek ve bu yarışta siz her zaman geride kalacaksınız. Meseleyi kökten halletmenin bir tek çaresi vardır: O da politika yoluyla iktidar olmaktır.
Diyorum ki; politik yolla hizmet vermek belki memleketi mutlu yarınlara ulaştırma yollarından biri olabilir; ama, kesinlikle tek yol olamaz. Böyle yanlış bir kabulleniş, günümüzün realitelerine olduğu kadar, tarihi realitelere de göz yummak demektir.
O hangi sihirli değnektir ki, durup dururken bir işaretle adliyeyi, mülkiyeyi, maarifi düzeltip bizlere özlediğimiz temiz ve nezih toplumu garanti etsin.
Ben her türlü ihtimale saygının yanında, kesin bir dille ifade ediyorum ki, sizler, bütün toplumu, bütün üniteleriyle istediğiniz seviyeye getirseniz bile, bu toplumun o seviyeye motivesi için en az çeyrek asır geçmesi lazımdır. Bu lüzum sadece bize has da değildir. Her büyük inkılâp ve köklü değişim bunun böyle olmasını gerektirir’ (Fasıldan Fasıla, C.3, s. 232).
Fethullah Gülen, burada tam bir stratejist ve önemli bir sosyolog ve siyaset uzmanı olduğuna işaret etmekte; politik yolla hizmet vermenin memleketin kurtuluşunda tek çare olamayacağını, bunun yanlış bir yöntem olduğunu ve özellikle de günümüzün gerçeklerine, tarihi realitelere de ters geldiğini seçtiği özel kelimelerle vurgulamaktadır. Günümüzün realiteleri derken, herhalde ‘karşı cephe’ olarak adlandırdığı toplumun kesimlerini; tarihi realite derken de geçmişte irticaya karşı verilen mücadeleleri kastetmektedir. Fethullah GÜLEN, mülkiyeyi, adliyeyi ve maarifi kastederken de, herhalde adliye yerine şeriat mahkemelerini, mülkiye ile halifeliği, maarifle de tekye-zaviye ve medreseleri özlemekte olduğunu anlatmaktadır. Ancak bu şekilde özlediği nezih topluma kavuşacağını düşünmektedir. Zaten son zamanlarda, ülkemizin yukarıda kendisinin de ifade ettiği özel önem arzeden kurumlara kendi yandaşlarını yerleştirmek için özel bir çaba sarfetmesi ve ‘Kolej’ adı altında açtırdığı medreselerde Risaleyi Nur’la aydınlanan gençleri yetiştirip bu birimlerin kritik noktalarına yerleştirmek istemesindeki gaye de, tabandan tavanı kuşatmaktan başka bir amaç taşımamaktadır” (45).
Raporun, I. Bölümü’nün “Sonuç” kısmında, şu değerlendirmeye yer verilmiştir:
“Fethullah GÜLEN’in Ölçü (1) adlı kitapçığının 60. sayfasında ‘Yerinde durup mevziini koruma, düşmanı alt etme ve hedefe varmanın en birinci vesilesidir, cepheyi terk edip ayrılanlar ise yerlerinden ayrıldıkları andan itibaren kaybetme yoluna girmiş sayılırlar’ tarzındaki telkin ve ciddi bir ‘cephe’ faaliyetinin varlığına işaret edilmekte ve bu stratejinin mevcut çalışma sürecinin içersinde uygulandığı müşahade edilmektedir.
Bu anlatım, geçmiş yıllarda yaşadığımız ‘davadan döneni vurun’ anlatımı da PKK’nın davadan ayrılan militanlarına yönelik yapmış olduğu tehditlerle paralellik arzetmektedir.
Tarikatın lideri konumundaki Fethullah GÜLEN’in imzasına havi kitapların tetkikinden de anlaşılacağı gibi, kendisini dinsel bir dava adamı olarak anlatmasına rağmen, daha ziyade tarikatın propagandisti konumunda gözükmektedir. Kitaplarının tetkikinden de anlaşılacağı gibi, propaganda ağırlıklı kitaplarının üslûbu ve ağdalı deyimleri ile dinsel telkin içeren kitapların üslûp ve deyimlerinin farklılığı da, eserlerin tek kaynağa ait değil, mal edilmiş şekilde yazılmış olduğu görülmektedir.
Devletin Anayasal nizamını değiştirerek yerine şer’i esaslara dayalı bir İslam devleti kurmayı hedeflediği değerlendirilen Fethullah GÜLEN ve yandaşları, 28 Şubat Kararları’nın alınmasından sonra ve özellikle soruşturma ile ilgili yazışmaların başlaması ile birçok örgüt evini boşaltmış, örgütsel yapılanmaya zarar vermemek için faaliyetlerini mevzii koruma kuralına uyarlamışlardır.
Şu anda birçok örgüt mensubu ve talebeleri aile evlerinde örgütsel faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Gülen örgütlenmesinin ekonomik boyutu da gözönüne alındığında, gelecekte ülkemizi bekleyen tehlikenin büyüklüğü endişe verici boyuttadır.
... Genel Müdürlüğümüz Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın konu ile ilgili başlattığı soruşturmaya müteakip, cemaat mensupları arasında tedirginliği artırdığı, buna paralel olarak GÜLEN örgütlenmesinin temel taktiklerinden olan takiyye yöntemleri uygulanmak suretiyle, tedbirlerin giderek artırıldığı ve hatta savunma boyutundan saldırı boyutuna geçildiği gözlemlenmektedir” (46).
Raporun II. Bölümünün “Sonuç” kısmında ise şu yargıya yer verilmiştir:
“Örgüt kadrolarına, çeşitli vesilelerle nasihatlerde bulunan yeterli ‘kuvvete’ sahip oluncaya kadar hedefe ulaşmak için, teknik ve taktiklere başvurmasını yani sessiz ve derinden giderek, hislerle değil mantıkla hareket edilmesini öğütleyen Fethullah GÜLEN’in, kitaplarıyla biraz dikkatlice büyüteç altına alındığında, kendi niyet ve hislerini gizleme yönünde bile mantığını-aklını yeterince kullanmaktan âciz bir kişi olduğu anlaşılacaktır.
Hal böyle iken, kendine ve kadrolarına Türkiye ve dünyayı kurtarma misyonu biçmesi, buna inanmaları; bunun dışında Allah’ın Peygamberin, Meleklerin kendilerini destekledikleri iddia ve saplantısı içinde bulunması, kurtuluş için bütün dünyanın kendilerini beklediğine, kendilerinin ‘Allah’ın Ordusu’ olduğuna, kurtuluşun cemaata tâbi olmakla ve ışık evlerde yetişmekle mümkün olacağına inanması, Türkiye’yi nasıl bir tehlike ve karmaşanın, nasıl bir çılgınlığın beklediğinin somut işaretleridir.
İçinde bulunduğu ve bütün bu olumsuz düşüncelerini rahatlıkla gündeme getirebildiği demokratik rejim içerisinde, ‘hoşgörü beklentisi’ içerisinde siyasi ve entelektüel birçok kesimi etkileyebiliyor; demokratik haklarına dokunulduğunda rejimle savaş yapmaktan çekinmeyeceğini de beyan edebiliyor.
Önlem alınmakta gecikildiği takdirde, tarih sayfaları arasında kalan Babailer isyanından, Şeyh Bedrettin ve Şeyh Said’e kadar uzanan din görünümlü isyanların belki de en ciddi, en sinsi, en kapsamlı ve en tehlikelisi olabileceğine işaret etmek yanıltıcı bir tahmin olmayacaktır” (47).
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #9 : 19 Haziran 2014, 18:01:06 »

2.6.   EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞܒNÜN DEĞERLENDİRME BELGESİ

Sabri Uzun’un yönetim ve denetiminde “İstihbarat Bülteni” ile fethullahçılara karşı duruşunu ortaya koyan ekiple, Ankara Emniyet Müdürü olduğu dönemde yukarıdaki İstihbarat Raporunu hazırlayan Cevdet Saral ve ekibi arasındaki savaşım, bilindiği üzere, Emniyet Teşkilâtındaki fethullahçı “çürük elmaları” temizlemeyi bir istihbaratçı ve yurtsever olarak görev edinmiş Saral ekibinin tasfiyesi ve cezalandırılmaları ile sonuçlanmıştır. Bu sonuç, devlete can damarından sızmaya çalışan mürtecilerin, sahip oldukları gücü göstermeleri  açısından ibret vericidir. Artık, devletin gücünü belli ölçüde eline geçiren bu unsurlar, devleti ve laik hukuk sistemini, Cumhuriyet rejimini savunanlara karşı, bizzat devletin gücünü silah olarak kullanma aşamasında olduklarını göstermişlerdir. Bir başka ifadeyle, bizatihi devlet olanakları ile, savunma boyutundan “saldırı boyutuna” geçmişlerdir (bir sonraki bölümde, Cevdet Saral ekibine karşı fethullahçı kadrolar tarafından yürütülen sistemli dezenformasyon faaliyetleri, tipik örnekleri ile anlatılacaktır).
Konunun can alıcı bir başka noktasına gelince, fethullahçıları “masum” gösteren Sabri Uzun ve ekibi, 2002 Temmuzunun son haftasına kadar  görevde kalmışlardır. Buna karşılık, Cevdet Saral ve ekibi, maddi-manevi baskılar altında tasfiye ile pasifize edilmiştir. Sonuca bakıldığında, tasfiye edilen, cezalandırılan ekibin haksızlığının ortaya çıkarılmış olması gerekmez mi?!. Eğer Türkiye bir hukuk devletiyse, bu sonunun yanıtının “evet” olması icabeder. Ancak, aşağıdaki belge, tasfiye edilenlerin “haklı” olduğunu ortaya koymaktadır. Hem de kimin tarafından?!. İşte, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün “Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği 24.12.2001 tarih ve 505139 (B.05.1.EGM.0.71.03.02.Müf.98/244-İZLEME) sayılı yazı ve Türkiye’nin içine yuvarlandığı güvenlik-istihbarat zaafı:
“Laik Devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunmak suçundan sanık Fethullah GÜLEN hakkında Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2000/124 esasına kayden açılan kamu davasının duruşma ara kararı uyarınca, Teftiş Kurulu Başkanlığınca düzenlendiği iddia edilen 99/60 sayılı rapor, Emniyet Genel Müdürlüğünde mevcut ise, bu rapordan bir örnek ile eklerinin incelenmek üzere duruşmanın bırakıldığı 26.12.2001 tarihinden önce Mahkemelerine gönderilmesine dair anılan Mahkemenin ilgi (a) yazısı, ilgi (b) havaleniz ekinde alınarak kayıtlarımız incelenmiştir.
Polis Müfettişi Ahmet SARAÇ ve arkadaşları tarafından düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 sayılı inceleme raporu, 10.01.1999 tarihli Aydınlık Dergisinde ‘Devlete sunulan rapor’, ‘Fetullah Emniyeti ele geçirdi’ başlığı altında yayınlanan ve haberde (2) si mükerrer olmak üzere toplam 85 Fethullahçı personelin, Personel Daire Başkanlığı ve Eğitim ve Öğretim Kurumlarında görev yaptıkları iddiası ile ilgilidir.
Aydınlık Dergisinde iddiaların yayınlanması üzerine konuyla ilgili olarak;
1) 11.01.1999 Tarihinde iddiaların araştırılması için görevlendirilen üç Polis Başmüfettişi tarafından düzenlenen 23.06.1999 gün ve 99.60 sayılı inceleme raporunda;
‘Aydınlık dergisinde çıkan ve ihbar dilekçesinde isimleri geçen 85 personelden 10 personelin Fethullah Gülen cemaati ile ilgilerinin bulunmadıkları.
İddialara ilişkin olarak Müfettişliğimizce yapılan çalışma sırasında söz konusu cemaate mensup oldukları iddia olunan personelin çoğunun vasıflı, çalışkan ve amirleri tarafından vazgeçilmez eleman oldukları,
85 Personelden bazılarının Fethullah Hoca Cemaati oldukları yolunda tespitlerin yapıldığı ve bahse konu cemaatin uzun süreden beri Polis Akademisi, Polis Koleji, Polis Okulları ve bazı merkez birimlerinde yapılanmaya gittikleri kanısına varıldığı,
Ayrıca Müfettişlerimizin istemi üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün yapmış olduğu çalışma sonucunda ihbar dilekçesinde yer alan 85 personele ilâve olarak 132, 262 ve 6 kişilik isim listeleri ile 74 personele ait değerlendirme raporlarını tarafımıza göndererek isimleri geçenlerin Fethullah Hoca Cemaatine ait Işık Tarikatına mensup oldukları belirtilmiştir. Ankara Emniyet Müdürlüğü’nce belirtilen konuya ilişkin yaptığı çalışmalarda, ışık tarikatına mensup teşkilâtımız içerisindeki bazı elemanların toplantı yaptıkları 10 adet ev ile bu evlerde toplantıya katılanların kimlikleri tespit edilerek tarafımıza gönderilmiştir.
Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün tespitlerinde de belirtildiği üzere, Fethullah GÜLEN ve cemaatinin çok iyi organize olmaları ve takiye kurallarını mükemmel şekilde uygulamaları sonucu Teşkilâtımız içerisindeki personelin cemaat elemanı olup olmadığının tespiti ve bunların delillendirilmesinin güç olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple sözkonusu cemaat elemanları oldukları kanısına varılan ve tarafımızca tespit edilenler ile Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı çalışmalar sonucu tespit olunan ışık tarikatına mensup teşkilât elemanlarımızın toplantı yaptıkları yerler ile buralarda toplantıya katılan personele ilişkin cezai müeyyide uygulamasını mümkün kılacak adli ve idari soruşturma aşamasına geçebilmek için uygulama birimlerince teknik çalışma (izleme, operasyon vs.) yapılması sonucu elde edilecek delillere göre tahkikatın yürütülmesinin daha sağlıklı olacağı ve Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün bu konuya ilişkin yapmış olduğu çalışmalarının sürdürülmesinde ve bu hususta yurt genelinde yapılacak çalışmaların İstihbarat Daire Başkanlığı’nca koordine edilmesinde ve belirtilen çalışmalara işlerlik kazandırılmasında yarar görüldüğü’,
Görüş ve kanaati belirtilmiştir.
2) Polis Müfettişleri tarafından düzenlenen bu inceleme raporu, Bakanlık Makamına arz edilmiş ve Makamın konunun bir kez daha Bakanlık Teftiş Kurulunca (Mülkiye Müfettişlerince) ele alınarak incelenmesi emri üzerine, konu 30.06.1999 tarihinde Bakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı’na intikal ettirilmiştir.
Görevlendirilen Mülkiye Başmüfettişleri tarafından düzenlenen 30.12.1999 gün ve 48/32, 3/81 sayılı inceleme ve soruşturma raporunda; Polis Başmüfettişlerince düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 inceleme raporunda ismi yer alan toplam 528 personelden 40 tanesinin, yine benzeri konuda düzenlenmiş 28.02.1992 gün ve 15-92 sayılı raporda adı geçen toplam 84 personelin (19 tanesi mükerrer olduğu için toplam 105 kişi) personelin Fethullah GÜLEN cemaati ile ilişkileri olduğu ya da sempati duydukları kanaatine varıldığından ‘öncelikle Emniyet Teşkilâtının Personel, İstihbarat ve Eğitim Kurumları gibi hassas birimlerinde istihdamlarının önlenmesi, sözkonusu personelin durumlarının tam olarak tespiti ve ayrıca adli ve idari soruşturma açılması için uygulama birimlerince operasyonel faaliyetlerin icra edilmesinin, teknik izleme çalışmalarının yürütülmesinin ve tüm bunların sonucunda elde edilecek deliller çerçevesinde işlem yapılmasının gerektiği’ görüşü belirtilmesi üzerine,
Gerekli işlemlerin yapılması amacıyla ilgili birimlere bilgi verilmiş olup, halen çalışmalar devam etmektedir.
Bahse konu Polis Başmüfettişi Ahmet SARAÇ ve arkadaşları tarafından düzenlenen 22.06.1999 gün ve (126) 99/60 sayılı inceleme raporu ve eklerinin, bu konularla ilgili olarak halen devam etmekte olan ‘ÇOK GİZLİ’ gizlilik dereceli çalışmalara ait olması, bu çalışmaların teşkilât personeline yönelik olması, bu bilgilerin herhangi bir şekilde kamuoyuna yansıması halinde bu çalışmaların zarar göreceği, kurumumuzun yıpratılacağı, ayrıca bu konuda hakkında inceleme ve araştırma yapılan personele ilişkin iddiaların asılsız çıkması halinde, personelin manevi şahsiyetinin zedeleneceği ve kurum aleyhine dava açma hakkı kazanacağı düşünülmektedir”.
Konunun bu kapsamda değerlendirilerek, bu bilgilerin gizliliğinin korunmasını ve verilen bilgilerin yetersiz olması halinde ek bilgilerin verilebileceği hususunu takdirlerinize arz ederim” (48).
Emniyet Genel Müdürlüğü adına, Ankara 2 No.lu DGM’ne gönderilen yukarıdaki yazıda, iç güvenliğimizden birinci derecede sorumlu bir makamın, içine düştüğü-düşürüldüğü traji-komik pozisyonunun tüm ögelerini görebilirsiniz. Şöyle ki:
Yazıda, Emniyet Teşkilâtı içinde fethullahçı adıyla bilinen yasadışı bir kadrolaşmanın olduğu resmen kabul ediliyor. Bu durumda Cevdet Saral ve arkadaşlarının haklılığı da zımnen kabul görüyor. O halde, fethullahçı kadrolaşma olgusunu ortaya çıkaranlara işten el çektirilirken, onlarca soruşturma ve davaya muhatap edilirken, niye fethullahçı kadrolaşma içinde yer alan emniyet mensuplarına aynı yasal prosedür ve yöntemler uygulanmıyor? Dahası, Türk halkının verdiği vergilerden maaş alarak, Türk Devleti’nin bekasına ve iç güvenliğe koşulsuz hizmet yerine, ne idüğü belli olan şeyhlerine hizmet sunan; meslek yeminine ihanet eden; mesleki ayrıcalıklarını ve temsil ettiği devlet gücünü, cemaatinin hizmetine sunan ve cemaat düşmanlarına karşı silah olarak kullanan; iç hizmete ilişkin tüm yönergeleri çiğneyen; dinsel kadrolaşma sonucu, kendilerinden olmayan  emniyet mensuplarının terfi ve atamalarında haksız rekabete yolaçan; devlete ait gizli bilgileri, cemaat istihbaratına aktaran; tüm mesleki deneyim ve birikimlerini, dezenformasyon, istihbarat, istihbarata karşı koyma, değerlendirme, ajitasyon ve provokasyon servisleri ile cemaat hizmetine hasreden; vatandaşın güvenine ihanet eden ve bir anlamda can güvenliğini tehlikeye düşüren; Cumhuriyeti savunan aydınlara ve de meslekdaşlarına karşı “ tetikçi mürit” pozisyonunda kullanılan bu işbirlikçilere karşı bugüne kadar ne yapıldığı sorusunun da yanıtı ortaya çıkmaktadır: Koskoca bir HİÇ!.. Vatandaşta  “hangi polis, tarikatçı mı, normal mi?” kuşkusunun doğmasına yolaçarak, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün imaj kaybına neden olanların; bu doğrultudaki anketlerde en güvenilir kurumların başında T.S.K.’nin adı geçerken, Emniyet’in güvenilmez ya da az güvenilir kurumlar arasında yer almasından birinci derecede sorumlu oldukları, daha fazla ne kadar görmezden gelinecek ki?!.
“Bu soruşturma, sonunda, soruşturanın soruşturulmasına dönüşmüştür. Bizden sonra soruşturmanın örtbas edildiği kanaatindeyim. Fethullahçı olduğuna inandığım meslekdaşlarım şu anda önemli görevlerde. Benim cezalandırılmamı isteyenlerden birisi TEMÜH, diğeri Asayiş Daire Başkanı. Böyle bir İstihbarat Daire Başkanı da var. Benim teşkilâtımın maalesef şu anda ZAPTEDİLDİĞİ kanaatindeyim”.  Bu açıklama, bir başka batı devletinde yapılmış olsaydı, emin olunuz ki, bırakın Emniyet Genel Müdürü ya da İçişleri Bakanı’nı, Hükûmet’in istifası sözkonusu olurdu. Ya bizde?!. Bu ifadenin sahibi, Fethullah Gülen Raporu’nun hazırlayıcılarından, eski İstihbarattan Sorumlu Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Osman Ak’ın Ankara 2 No.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde verdiği “yenilir-yutulur olmayan” tanık ifadesi, ne Emniyet Genel Müdürlüğü, ne İçişleri Bakanlığı ve ne de Hükûmet’te en küçük bir tepki ya da hareket yaratmamıştır. Anlaşılan, “zaptedenler”, tepki verilmemesini uygun görmüşler ve bunu da çok yönlü gerçekleştirmişlerdir. Nitekim, Ak’ın açıklamaları, bir gün sonrasında kamuoyunun gündeminden düşmüştür, düşürülmüştür. Ancak, bu suskunluğun, tepkisizliğin isnadı kabullenmek anlamına geldiğini de, konuyu bilenler algılamışlardır.
Diğer taraftan, yazıda, 1992 ve 1999 tarihli resmi soruşturmalarda adıgeçen  bağlantılı işbirlikçi sayısı 528 olarak belirtilmektedir. Bu sayıyı, tüm Türkiye geneline yaydığınızda, akılalmaz bir rakam ortaya çıkacaktır ki, biz vazgeçtik bu varsayımları, bunların gittikleri 10 adet ev -o da ilk etapta saptanan- adresleri belli olduğu halde, bu evler bugüne kadar hiç basılmış -pardon- savcılık müzekkeresi ile hiç aranmış mıdır? Bu evlerdeki izinsiz toplantılara katılanlara yönelik operasyonlar düzenlenmiş midir? Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı üzere, bu sorunun yanıtı, “hayır”dır. Peki, her yıl, neredeyse binlerce operasyonla hücreevleri, randevuevleri, örgüt merkezleri, hatta şirketler, bankalar, kamu kurum ve kuruluşlarındaki makam odaları basılır ve yakalananlar için bilinen her türlü polisiye yöntemle gereği yapılırken, bir başka ifadeyle “konuşmaları” sağlanırken, fethullahçıların evlerinin dokunulmazlığı mı bulunmaktadır?!. Bu mudur, anayasal eşitlik?!. Ya da yine yazıda belirtildiği üzere, “... personelin Fethullah GÜLEN cemaati ile ilişkilerinin olduğu ya da sempati duydukları kanaatına varıldığından ‘öncelikle Emniyet Teşkilâtının Personel, İstihbarat ve Eğitim Kurumları gibi hassas birimlerinde önlenmesi”, aradan geçen üç yıl zarfında ne ölçüde gerçekleştirilmiştir? Kaç kişi, bu tür hassas birimlerden uzaklaştırılmış ya da daha pasif görevlere atanmıştır? Örneğin, her yıl Emniyet Teşkilâtı’ndan, gasp, tehdit, narkotik kaçakçılığı gibi çok sayıda suça adı karışan yüzlerce emniyet mensubunun ilişkisi kesilmektedir. Bu bağlamda, fethullahçıların dokunulmazlığı mı sözkonusudur?
Yine yazıda belirtildiği üzere, “... ayrıca adli ve idari soruşturma açılması için uygulama birimlerince operasyonel faaliyetlerin icra edilmesinin, teknik izleme çalışmalarının yürütülmesinin ve tüm bunların sonucunda elde edilecek deliller çerçevesinde işlem yapılmasının gerektiği” konusunda, aradan geçen üç koca yılda ne yapılmıştır? Bu soruların yanıtı, D.G.M. açısından hiçbir anlam ifade etmemektedir: “Gerekli işlemlerin yapılması amacıyla ilgili birimlere bilgi verilmiş olup, halen çalışmalar devam etmektedir”. Daha da acısı, Fethullah Gülen’in yargılaması aşamasında D.G.M.’ne yarayacak ek bilgilerin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde mevcut olması, ancak yeniden talep halinde bu ek bilgilerin gönderilebileceğinin sözkonusu yazıda belirtilmesidir. Sormak gerekmez mi, elinizde ek bilgi var da, niye acilen ve öncelikle mahkemeye sunmuyorsunuz? Amaç, Adliyeye, Mülkiyeye, Emniyete, kısaca devlete sızmaya çalışan bir yasadışı oluşumu, bir şeriatçı yapılanmayı ortaya çıkarmak ve elebaşısını yargı kararı ile mahkûm ettirmek ise, makama sormazlar mı, ek bilgileri hemen göndermeyip niye tutuyorsunuz ve ayrı bir taleple göndermek için kime-kimlere zaman kazandırmayı umuyorsunuz? Nitekim,  Ankara 2 No.lu DGM’nin isteği üzerine, Emniyet Genel Müdürlüğü  yeniden bir yazı göndererek, duruşmanın yapıldığı 6 Mayıs 2002 tarihi itibariyle, “sözkonusu soruşturmanın henüz sonuçlanmadığı, yapılan çalışmaların çok gizli bir biçimde sürdürüldüğü, soruşturma tamamlandığında bilgi verileceği” yolunda görüş bildirmiştir.
Yazıda, düşündürücü  bir biçimde, “İddialara ilişkin olarak Müfettişliğimizce yapılan çalışma sırasında söz konusu cemaate mensup oldukları iddia olunan personelin çoğunun vasıflı, çalışkan ve amirleri tarafından vazgeçilmez eleman oldukları”ndan bahsedilmektedir. Sadece fethullahçı örneği için değil, hiçbir emniyet mensubu için, örneğin “gaspçı ama vasıflı, çalışkan”, “rüşvetçi ama vasıflı, çalışkan” üstelik de “vazgeçilmez” diye nitelendirmeye âmirlerin hakkı, yetkisi ve hukuku bulunmamaktadır. Üstelik şeyhi D.G.M.’de yargılanan, tüm istihbarat birimlerinin raporlarında devlet için “tehdit” algılanan; Türk Silahlı Kuvvetleri’nden saptandığında derhal ilişkisi kesilen bir cemaatin mensuplarının, sadece tipik örnek olarak, hırsızlardan, mafya mensuplarından ve diyelim ki fuhuş pazarlamacılarından veya travestilerden ne üstünlüğü ve dokunulmazlığı olabilir ki?!. Çalışkanlık ve vasıflılık, istihbarat ve güvenlik esaslı bir kuruma  ve dolayısıyla devlete sızma olgusunu ortadan kaldırır mı? Yoksa, bilmediğimiz, Emniyet Teşkilâtı’nın güvenlik açısından, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne göre ayrı bir dokunulmazlık ve de aymazlık statüsü mü bulunmaktadır? Sözkonusu personel hakkında vasıflı, çalışkan ve vazgeçilmez nitelendirmesinde bulunarak onları himaye eden, koruyan, kamufle eden âmirlerin, bizatihi kendilerinin fethullah cemaati ile ilişkileri ayrı bir soruşturma konusu yapılmış mıdır? Bütün bunlar, nasıl bir sömürge modeli istihbarat ve güvenlik konseptine işaret etmektedir?!.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 ... 8
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.078 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.