Milletlerin ortak düşmanı ve yüzyılın yalanı
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Ekim 2019, 14:35:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: Milletlerin ortak düşmanı ve yüzyılın yalanı  (Okunma Sayısı 6278 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« : 21 Temmuz 2014, 17:49:53 »

İnsanlık tarihi boyunca farklı soylara ayrılan insanlar arasında gerek tarihi ve gerekse güncel ırki düşmanlıklar olmuştur.

Bugün bir milletin düşmanı olan diğer millet geçmişte o milletin düşmanı olmayabilir ve geçmişte düşman olan bir milletin düşmanlığı bugün güncelliğini korumayabilir ama soyunun farkındalığını yaşayıp tarihini bilenler tarihi düşmanlıkları da bilir ve bundan ibret alır; unutmaz!

Her soyun milleti kendine has bir tarzda yaşar, savaşır ve var olur...

Bir millet genellikle kendi coğrafi bölgesinde güçlü olmaya çalışır, güçlü olan da emperyal bir güç olarak daha da genişlemeye çalışır.

Nihal Atsız'ın da dediği gibi kendini bilen bir millet önce bağımsızlık kazanır, sonra birliğini sağlar ve sonra da genişler.

Tüm bu soylar arasında bir soy vardır ki diğer milletlere hiç benzemez.

Ve Nihal Atsız'ın da dediği gibi bu soy tüm milletlerin ve dünyanın ortak en büyük düşmanıdır!

Bu millet Yahudilerdir!

Atsız'ın da dediği gibi her soyun belli düşmanları, mücadeleleri vardır ama Yahudiler tüm milletlerin ortak en büyük düşmanıdır.

Nihal Atsız nitekim bu fikirlerini eyleme de dökmüş ve dergi yazıları ile Trakya Olayları'nda Yahudilerin Türkiye'yi terk etmesinde öncülük etmiştir.

Evet Yahudileri gerek Osmanlı ve gerekse Nazi zamanında ülkemize kabul ettik ama hep insancıl yanımızdan ve mazluma yardım etme isteğimizden.

En son 2009'da da binlerce Yahudi Türkiye'yi terk etti. Bugün bu atmosfer yani 2009 atmosferi ve Trakya Olayları atmosferi tekrar dirilmektedir.

Bankaların, ekonominin, basının, sinema sektörünün, lobiler alanının, vesaire kısaca neredeyse her şeyin en büyük hakimi Yahudilerdir.

Federal Reserv Bank'ın kurucuları olan 6 bankanın kurucuları yine dünyanın en zengin insanları olan Yahudilerdir.

Anti-semitizm yapmıyoruz Anti-siyonizm yapıyoruz diyenler ne dediklerinin farkında değildir çünkü bir Yahudi kendi ırkının ve inancının bilincine vardığı zaman direk otomatikman Siyonist olur çünkü inancı, kültürü ve çevresi bu kafa yapısındadır.

Atsız Ata'nın da dediği gibi milletlerin ortak düşmanı olan bu Yahudilerin yüzyılın en büyük yalanı olan Holokost yani Yahudi Soykırımı yalanını ifşa etmek için paylaşımlarda bulunacağım.

İyi okumalar...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #1 : 21 Temmuz 2014, 17:50:39 »

6 MİLYONA NE OLDU?

(1)

"Nüremberg Başsavcısı General Taylor'a bu 6 milyon rakamını nereden çıkardığı sorulduğunda, bunun SS Generali Ohllendorf'un itirafından elde edildiğini söylemişti.

Fakat daha sonra Amerikan Yahudilerinin bu 'itiraf'ı Ohllendorf'a işkence yaparak aldığı meydana çıktı.

SS grup liderleri Oswald Pohl ile Berger'e de aynı şekilde işkence yapılmıştı.

Yahudi 'ölüleri'nin bu yüksek rakamını desteklemek için sahte vesikalar da kullanılıyordu.

*

Yahudileri imha temayülü ekseriyetle Hitler'in savaş öncesi söylemlerinden birinde söylediği şu söze bağlanır:

'Eğer Yahudiler bu savaşı kaybederse, barış taraftarları Avrupa'da artık Yahudi bulamayacaklardır!.."

Fakat hala bir soru mevcuttur!

Hitler, Yahudi meselesini nasıl halletmek istemişti?

1939'da Sven Hedin, Yahudilerin Avrupa'dan tehciri için Goering'e bir teklif vermişti.

Georing, 'Bu plan çok câlib-i dikkat ve pratiktir ve onu desteklemekten büyük memnuniyet duyarım' dedi.

Parti tarafından bir broşür şeklinde bastırılan diğer bir proje de Yahudileri Madagaskar Adası'na yerleştirmekti.

Vatansız bir millete vatan verilmeliydi.

Filistin bütün Avrupa Yahudilerini alacak ve besleyecek genişlikte değildi.

Ayrıca İsrail'in doğuşu Arap dünyası ile devamlı bir savaş demekti.

*

1944 yılında tabii ölümlerin sayısı ayda ortalama 200 idi. Fakat bombardımanlar Almanya'nın münâkale sistemini felce uğratınca, iâşe temini de intizamını kaybetti ve neticede salgın hastalıklar baş gösterdi. Kamp muhafızlarının esirlere karşı tutumları daha sertleşti. Fakat her söylenene rağmen Belsen bir imha kampı değildi.

Peki öyleyse neden orası Amerikan Yahudilerinin hazırladığı bir filmde işkence yeri olarak gösterilmişti?

Bu ne çeşit bir propagandadır?

Eğer bir kıtlık çıkmışsa bundan kim mes'uldür?

Almanlar mı yoksa, Müttefikler mi?

Hangisi kamplarda daha çok felakete sebep olmuştur?"

Louis MARSCHALKO
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #2 : 21 Temmuz 2014, 17:51:09 »

6 MİLYONA NE OLDU?

(2)

"Yahudi ırkçılarının Fransa'daki yeraltı gazetesi 'Shem' 8 Temmuz 1944'te Doğu Almanya esir kamplarındaki yaşama şartları ile alakalı bir makale yayınladı.

Bu haberler Yahudilerden, Yahudilere verildiğinden ve direkt tecrübeye dayandığından bunları emin bir kaynak olarak ele alabiliriz.

Haberde; Byslowitz, Chrszno, Kattowitz, Meisso, Lager, Oberlaganbielau, Waldenburg ve Thereisenstadt kampları hakkında teferruatlı malumata rastlanmaktadır.

Bir kamptaki hayat esirleri için çok zor görünmesine rağmen, başka birinde daha rahat, bir üçüncüsünde ise, oldukça iyi geçmektedir.

Umumi olarak konuşulacak olursa, mevkufların yaşayışları sıkı murakabe altında, fakat bakımlı olmaktaydı. Kadınlar hafif ev işleri yapmak zorunda idiler. Erkekler ise, yol inşaatında veya tamirlerinde çalıştırılmakta idiler. Meslek sahipleri ise kendi sahalarındaki işleri yapıyorlardı.

Bu Yahudi gazetesinin raporunda katliam veya kötü muameleden tek kelime dahi söz edilmiyordu.

Bu kayıtlarda gaz odalarından, imha kamplarından ve çocuk katlinden de bahis yoktu. Tam aksine!.. 'Shem' gazetesi, iki ile beş yaşları arasındaki çocukların Berlin'de Alman Kızıl Haç'ı ve Umumi Sağlık Dairesi'nin idaresinde bulunan çocuk yuvalarına gönderildiklerini yazmaktadır.

Öyleyse, Dünya, 6 milyon Yahudi'nin katli masalına nasıl inandı?
Todesmuhle (Ölüm Değirmeni) adlı propaganda filmindeki gaz odası sahneleri ile cesetler arasında nerelerde filme alındı?

1945 yılının sonunda Davhau temerküz kampında yeni misafirler görüldü. Fakat artık bunlar Yahudi değil, mağlup Alman halkının bir kısmı yani 'savaş suçluları' idi. Bunlara en kısa zamanda ilave binalar inşa edilmesi emri verildi. Fakat her şeyden evvel, kampların bahçe güzellikleri bozulmak zorundaydı. Çünkü sık sık sinemaya giden Amerikalılar bir filmi görmeye geldikleri zaman, hele bir korku filmi seyredeceklerini düşündükleri sırada onları Yahudilerin bu güzel binalarda ve bahçelerde ızdırap çektiklerine inandırmak bir hayli güç olacaktı.

Böylece işçilere bir kan çukuru kazmaları emri verildi. Bu çukurdan kanı boşaltacak kanallar da açıldı ki, Yahudilerin kanı nasıl dereler halinde akıtıldı diye Dünyayı inandırabilsinler. Banyolar, giyinme odaları, kabul salonları yapılmalıydı ki, bunlar gaz odaları gibi görünsünler. Bu görünüşü verebilmek için betondan ayrı bir bina yapıldı ve duvarlara ufak delikler açıldı. Bunlar bugün halen teşhir edilmekte ve ziyaretçilere öldürücü 'ölüm gazı'nın bu deliklerden verildiği anlatılmaktadır. Esir işçilere ayrıca 'kurbanların enselerinden kurşunlandıkları bir idam sahası' inşa etmeleri için de emir verilmişti.

Yahudiler bu kampı bir işkence salonuna çevirmişler ve kapısına da üzerinde orada 238.000 Yahudi'nin öldürüldüğünü yazan bir tabela asmışlardı.

Fakat ceset yakma fırınının sadece iki bölümü vardı.

238.000 cesedin yakılması için bu fırınların hiç durmaksızın üç sene çalıştırılması gerekirdi ve bu takdirde de 530 ton insan külünün nakledilmesi ortaya çıkardı.

1949'da para ile konuşturulan bir Polonyalının verdiği malumata göre, bir Amerikan Yahudi'si olan C.I.C. vazifelisi kampın sebze bahçesinde kazılara başlamıştı. Bütün yorucu gayretlerine rağmen neticede ne kül ne de Yahudi cesedi bulabildi.

İki fırından birinin savaştan sonra Todesmuhle filminin çekimi için inşa edilmiş olduğundan bunda şaşılacak bir nokta olmaması gerekir."

Louis MARSCHALKO
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #3 : 21 Temmuz 2014, 17:51:40 »

6 MİLYONA NE OLDU?

(3)

KAYBOLAN YAHUDİLERİN SAYISI NEDEN 500 BİNİ GEÇMEZ?

"Nasyonal Sosyalizmin ulaşabildiği Yahudilerin sayısı asla 4.500.000'den fazla değildi.

1933-1945 yılları arasında hazırlanan Yahudi istatistik bilgilerine dayanarak İngiltere, İsveç, İspanya, Portekiz, Avustralya, Çin, Hindistan ve Filistin'e göç eden 1.500.000 Yahudi'nin ABD'ne gidenler sayılmazsa Almanya, Avusturya, Polonya ve Çekoslovakya pasaportu taşıyanların yüzde seksenini teşkil ettiğini yazmaktadır.

Baseler Nachrichten'in raporuna göre yarım milyon Yahudi de Hitler, Rusya'ya karşı harekete geçmeden Sibirya'ya kaçmışlardı. Öyleyse Hitler'in tesiri altına alabileceği Yahudi sayısı iki buçuk milyonu geçmez. Fakat 1946'da yine Rusya hariç tutulursa hala 1.559.600 Yahudi Avrupa'da yaşamaktaydı!..

Fakat bugün bir şey kesindir: Yahudi kayıplarının 6 milyon olduğu tahmini mutlak bir saçmalıktır.

Makul olan azami Yahudi kurbanlarının sayısı 1 milyon olabilir çünkü Hitler ve Himmler'in ulaşabileceği yerlerde bundan fazla Yahudi yoktu. Hemen kaydetmeliyiz ki, Yahudilerin hakiki kayıpları bu rakamın çok altındaydı.

Amerikalı bazı yetkililer temerküz kamplarında kati olarak kaç kişinin kaybolduğunu meydana çıkarmak gayesi ile savaştan sonra bir araştırma yaptılar.

1951'de yayınlanan raporlarına göre bu kamplarda 1,2 milyon insan ölmüştür.

Bu rakam Yahudileri, Çingeneleri, Ukraynalıları ve bütün diğer milletleri içine almaktadır.

BUNA GÖRE KAYBOLAN YAHUDİLERİN SAYISI AZAMİ 500 BİNİ GEÇMEZ.

*

Der Weg gazetesinin ispat ettiği gibi, sözde tahkikat yapanlar Avrupa'ya 1945 yılında gönderilmişti.

Bu tahkikat yapanlar Hitler'den kaçmak için göç eden yüzde yüz Amerikalı ve Alman Yahudilerdi.

Tahkikatlarına 1945'de başladılar ve kayıtları toplandığı zaman 12 milyon Yahudi'nin Alman gaz odalarında öldüğü ileri sürüldü.

Bu netice Yahudi Walter Lippman'a bile çok göründü.

New York Herald Tribune gazetesi sütunlarında, Yahudilere, böyle şeylere ancak kendilerine zarar verebileceklerini hatırlattı.

Bu ikaz edici makaleden sonra Almanlar tarafından katledilen Yahudilerin sayısı 6 milyona düştü.

*

Ayrıca 2. Dünya Savaşı süresince ABD'ye Yahudi seli devamlı aktı. Uralların doğusuna 2 milyon Yahudi göç etti.

Louis MARSCHALKO
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #4 : 21 Temmuz 2014, 17:52:10 »

ANKARA BELGESİ NEDİR?

Ankara Belgesi 11 Ocak 1941 tarihinde Siyonist Stern Örgütü'nün Nazi yönetimine resmi bir askeri antlaşma önerisidir.

Bu belgeye Ankara Belgesi denmesinin sebebi ise savaş sonrasında bu belgenin Türkiye'de Alman Büyük-elçiliğinde bulunmasından dolayıdır.

Belgede şunlar yazılıydı:

1. Yahudi kitlelerin Avrupa'dan çıkarılması Yahudi sorununun çözüm için ön koşuldur. Ancak bunun gerçekleşebilmesi, bu kitlelerin Yahudi halkının ana vatanı olan Filistin'e yerleştirilmesine ve tarihi sınırları içinde bir Yahudi devletinin kurulmasına bağlıdır. Dolayısıyla Avrupa'da Nazi egemenliğinde kurulacak olan Yeni Düzen içinde ortak çıkarlar oluşturulabilir.

2. Yeni Almanya ile İbrani alemi arasında bir işbirliği mümkündür.

3. Ulusal ve totaliter temelde tarihi bir Yahudi devletinin Alman Reich'iyle yapılacak bir antlaşma çerçevesinde kurulması gelecekte Orta-doğudaki güçlü Alman çıkarları açısından da gereklidir. Bu düşüncelerden yola çıkarak Filistin'deki Ulusal Askeri Örgüt (Stern-Irgun Örgütü) İsrail Özgürlük Hareketi'nin yukarıda belirtilen ulusal hedeflerinin Alman hükumeti tarafından tanınması koşuluyla, savaşta Almanya'nın yanında aktif olarak yer almayı teklif eder.

Aralık 1941'de Stern, bu kez örgütün önemli isimlerinden Nathan Yalin-Mor'u Nazilerle kontak kurması için Türkiye'ye yolladı. Ancak Yalin-Mor yolda tutuklandı ve planlanan görüşme gerçekleşmedi.

Brenner'in belirttiği gibi, Nazilerin bu teklife nasıl bir cevap verdiğine dair arşivlerde herhangi bir bilgi bulunamamıştır. Büyük olasılıkla Naziler Stern'ü küçük ve etkisiz bir örgüt olarak görmüş ve öneriyi fazla dikkate almamışlardır.

Ancak burada önemli olan, Siyonist bir örgütün Nazilere, hem de Sözde Yahudi Soykırımının başlangıç tarihi olduğu söylenen 1941 yılında, askeri bir ittifak önerebilmiş olmasıdır.

Yalin-Mor, örgütünün Nazilerle işbirliği aramasının ardında yatan mantığı 1942'de savaşın en kızgın olduğu günlerde şöyle özetlemiştir: "Yahudileri yığınlar halinde göçe razı etme projemiz, Almanya'nın hedeflerinden biri olan, Avrupayı Yahudilerden temizleme amacına uygun düşüyordu."

Ankara Belgesi ile ilgili öykünün İsrail'in en büyük gazetelerinden biri olan Jerusalem Post'ta yayınlanması tam manasıyla bir şok yaşanmasına sebep oldu. Bu "sakıncalı" ilişkiler üzerine konuşma yasağı, ilk defa delinmiş oluyordu.

Nuri Özbudak - Soykırım Yalanı
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #5 : 21 Temmuz 2014, 17:52:42 »

"NİHAİ ÇÖZÜM" İFADESİ NASIL ÇARPITILDI?

YAHUDİ SOYKIRIMI GERÇEKTEN OLDU MU?

TÜRK YAHUDİLERİNİN ÇIKARDIĞI ŞALOM GAZETESİ BU KONUDA HANGİ BİLGİLERİ YAYINLAMIŞTI?

Hannah Arendt, Eichmann in Jerusalem'de, savaşın başladığı günlerde, yani 1939'da Nazilerin Yahudi politikasındaki birinci evrenin bittiğini söyler.

Bu birinci evre, Arendt'in deyimiyle "sürgün" evresidir.

Naziler Siyonistlerle işbirliği içinde Yahudileri Almanya ve Avusturya'dan sürmüş, Filistin'e yollamışlardır.

Arendt'e göre savaşla birlikte ikinci evre başlamıştı. Çünkü artık birinci evredeki yöntemin, yani Yahudileri Filistin'e sürmenin imkanı kalmamıştır.

Nedeni, Almanya'nın İngiltere'yle savaşıyor olmasıdır. Artık hiçbir Alman gemisi, İngilizlerin hakim olduğu denizlerde Filistin'e yolcu taşıyamaz.

Yahudi sorununun resmi çözümü zorunlu göçtü, ancak bu artık mümkün olamıyordu. Bundan dolayı Nazi politikasının değiştiğini söyleyen Arendt, ikinci evrenin "toplama" evresi olduğunu söyler.

Yani Yahudiler Avrupa'da bir araya getirilip tecrit edileceklerdir.

Arendt'in TEZİNE GÖRE bu evrenin ardından üçüncü evre, yani "NİHAİ ÇÖZÜM" (Final Solution) evresi gelecek ve toplanmış olan Yahudiler imha edileceklerdir.

Ancak Arendt, kitabında BU TEZİNE ters düşen bazı gerçekleri de yazmadan edemez. Bu ilginç gerçeklerin gösterdiği sonuç şudur:

Naziler savaş şartları nedeniyle Yahudileri Filistin'e göndermeyi başaramadıkları için, yeni bir çözüm arayışına girmiş ve küçük ve geçici Yahudi devletleri kurmayı planlamışlardır.

Bunun gibi birçok Nisko Planı, Uganda Planı, Madagaskar Planı, vs. gibi planlar yapılmıştır.

Ortada Yahudi milletine vatan bulmaya çalışan bir Alman devleti varken buradan bile anlaşılmaktadır aslında soykırım tezinin iddiasının bile saçma olduğu.

Bir başka ilginç bilgiyi de Türk Yahudilerin yayınladığı Şalom Gazetesi vermektedir.

Şalom'un haberine göre ilk defa 1990 Şubatında gün ışığına çıkan 40.000 sayfalık belgeden oluşan Doğu Almanya'nın gizli arşivleri Nazi Almanyası'nda bazı Yahudilerin ordunun stratejik noktalarında görev aldığını, ayrıca Hitler ile de kişisel dostluklar kurduğunu belgelemiştir.

Kısacası 1942 yılında bazı Alman Yahudileri Hitler ile kişisel dostluklarını sürdürür durumdadırlar.

OYSA RESMİ TARİH bizlere, Hitler'in ve üst düzey Nazilerin 1941 yılı içinde "Yahudilerin fiziksel olarak imhası"nı planladıklarını ve 1942'nin hemen başında da bu korkunç planı yani NİHAİ ÇÖZÜM (Final Solution) adı altında uygulamaya koyduklarını söylemektedir.

Nuri Özbudak - Soykırım Yalanı
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #6 : 21 Temmuz 2014, 17:53:18 »

GAZ ODALARI YALANI ve SOYKIRIM diye bir MASAL (1)

2. Dünya Savaşında Nazilerin hem Alman topraklarında hem de işgal altındaki diğer ülkelerde hapishaneler ve işçi kampları zinciri kurdukları ve işlettikleri tarihin tartışmasız bir gerçeğidir.

Bu kamplara Yahudiler, savaş tutukluları, direnişçiler, çingeneler, homoseksüeller ve Alman İmparatorluğunun düşmanı olduğu düşünülenlerin gönderildiği de bir gerçektir.

Bu toplama kamplarına gönderilenler Alman savaş gücü için işçi olarak kullanılıyorlardı. Alman savaş endüstrisinin damarları bu esir işçilerin üretimi ile besleniyordu.

Toplama kamplarının varlığı kesin bir gerçektir oysa soykırım ispatlanmış, kesin bir gerçek değildir. Aksine son yıllarda ortaya çıkan deliller, soykırımın bir efsaneden ibaret olduğunu gösteriyor.

Hemen savaşın bitimiyle başlatılan ve 40 sene boyunca da karşı bir muhalif sesin çıkmamasından güç alarak tırmandırılan Holokost (Yahudi Soykıırımı) propagandasının karşısına, son 10 senede birçok revizyonist (resmi tarihi kabul etmeyip yeni tezler öne süren) tarihçi ve araştırmacı dikildi.

Revizyonist tarihçilerin ve araştırmacıların konu ile ilgili çalışmaları ve bu çalışmalara karşı aldıkları tepkiler, soykırımın delillere dayanan kesin bir gerçek değil, telkine, beyin yıkamaya dayanan bir efsane olduğunu gösteriyor.

KONU HAKKINDAKİ TEK DELİL: YALANCI ŞAHİTLERDİR.

Örneğin, Almanya'daki Dachau Toplama Kampı'nda herhangi bir gaz odasının hiçbir zaman kullanılmamış olduğu, soykırımcı (soykırım var diyenler) çevreler tarafından bile bugün artık kabul edilmektedir.

Oysa Dachau'da kaldığını söyleyen birçok kişi, bu kamptaki gaz odalarını gözleriyle gördüklerini söylemekte ve oldukça dramatik hikayeler anlatmaktadırlar. Pek çok insan da bu dramatik hikayelere dayanan soykırım filmlerinin etkisiyle olayı kesin bir gerçek olarak algılamaktadır. Oysa bunu kanıtlayan tek bir somut belge dahi yoktur.

Genç bir Yahudi revizyonist araştırmacı olan David Cole şunları söylüyor:

"Yıllardır süren araştırmalarımdan ve başkalarınınkinden biliyorum ki, Holokost'un delilleri çok az. Aslında eldekiler sadece şahitlerin ifadeleri ve savaş sonrası itiraflar. Öldürücü gaz odalarıyla ilgili hiçbir resim, plan ya da savaş zamanı belge, ya da Yahudileri imha planı yok. 'Almanların tüm delilleri yok ettiği' bahanesi de son derece akıl dışı gözükmektedir. HOLOKOST HİKAYESİNİ ANLAMANIN YOLU, ANCAK DELİL OLARAK GEÇEN ŞEYLERİN GERÇEK NİTELİĞİNİ ANLAMAKTAN GEÇER. HOLOKOST'UN DELİLİ OLARAK KULLANILAN HER ŞEYİN MÜKEMMEL DERECEDE NORMAL KARŞI BİR AÇIKLAMASI VAR. Öte yandan soykırımcıların bazı öne sürdükleri deliller aslında görüşlerine ters düşüyor. Örneğin, savaş sırasında müttefikler tarafından Auschwitz'in uçaktan çekilmiş bazı fotoğrafları var. Fotoğraflar, ölümlerin hiç durmaksızın gerçekleştiği iddia edilen bir zamanda çekilmiş olmalarına rağmen, bu fotoğraflar ne insanlara herhangi bir gaz verilmesi olayını, ne de yanmakta olan vücutları göstermiyor. Ama bunlardan hiç bahsedilmiyor."

Revizyonist tarihçi Wilhelm Staeglish de Auschwitz: A Judge Looks at the Evidence (Auschwitz: Bir Yargıç Delilleri İnceliyor) adlı kitabında konuyla ilgili olarak şöyle diyor:

"Alman resmi makamlarında, Auschwitz'de gaz odalarının olduğuna dair, tek bir doküman dahi bulunmadığı için, imha mitolojisine inananlar, başka dokümanlardan dolaylı olarak, gaz odalarının varlığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Bu durum Holokost'u kanıtlama adına soykırımcıları bir takım kirli arayışlara sevk etti. Böylece birçok hayali Holokost sahnelerinin olduğu filmleri, birçok yalancı şahidi, düzmece belgeleri ve tahrif edilmiş tutanakları alelacele propaganda sahnesine sürdüler. Ve kısa sürede, soykırımcılar yaptıkları bu yanıltıcı bilgi bombardımanıyla 2. Dünya Savaşında bir Yahudi Soykırımının yaşandığına dünya kamuoyunu ikna etmeyi başardılar."

Nuri Özbudak - Soykırım Yalanı
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #7 : 21 Temmuz 2014, 17:53:46 »

GAZ ODALARI YALANI ve SOYKIRIM diye bir MASAL (2)

AVRUPALI REVİZYONİST TARİHÇİLER NE ZAMAN CEZALANDIRILMAYA BAŞLADI?

Akademisyen bir tarihçi olan Henri Roques, gaz odalarının var olmadığı konusunda, Fransa'daki Nantes Üniversitesi'ne bir doktora tezi sunar.

15 Nisan 1985 tarihinde, Roques'in doktora tezi üniversite tarafından "ÇOK İYİ" dereceyle kabul edilir.

30 Nisan 1986 tarihinde, Quest-France gazetesi, Roques'un doktora tezi ile ilgili olarak yaptığı haberi büyük puntolarla yayınlar.

5 Mayıs 1986 tarihinde, yine aynı gazetede, Nantes Üniversitesi yöneticisi Paul Malvy, "Roques'in tezini okuduktan sonra allak bullak olduğunu" belirtir ve genel yorumu şöyle ifade eder:

"Üzerinde çalışılan testlerin analizinden çıkan sonuçta hiçbir anlaşmazlık yok."

15 Mayıs 1986 tarihli La Tribune isimli haftalık sol gazete, Roques'un bu araştırması için, "gaz odalarını yalanlayan teze çok iyi derece" konulu üç sayfalık bir anket sununca, tüm radyo ve televizyonlar Henri Roques'un peşine düştü.

Ve birbirini takip eden televizyon ve radyo programlarında, Henri Roques, ilk defa farklı bir yaklaşımla, gaz odaları konusunda kamuoyunu bilgilendirdi.

Hazırlanan bu programların da sonucunda, olayın boyutu her geçen gün tırmandı. Tüm çevreler büyük bir şaşkınlık içindeydi. Ve en sonunda, Fransa'nın Devlet Bakanı Alain Devaquet büyük bir basın toplantısı düzenleyerek konuyla ilgili açıklama yapmak zorunda kaldı.

Bakan yaptığı bu açıklamada, "Roques'un tezini geçersiz kılmadıklarını, sadece birkaç maddesine katılmadıklarını" söyleyince, birdenbire, Henri Roques'un gaz odalarının var olmadığı ile ilgili doktora tezinin doğruluğu, resmi bir ağız aracılığıyla Fransız hükumetince tescillenmiş oldu.

İlerleyen günlerde de, araştırmacının ortaya koyduğu tezi çürüten, hiçbir ciddi karşı görüş basına önerilemedi. Diğer tarih profesörleri sadece şaşkınlıklarını bildirdiler ve Roques'un tezinin içeriği, birçoğunun derin inançlarını altüst etti.

Gaz odalarının var olduğuna inanan soykırımcı görüş, Henri Roques'un bu çıkışıyla, Fransa'da ilk defa akademik olarak büyük bir darbe almış oldu.

İşte bu noktada bazı etkili güçler olaya el koydu ve 1986 yılından itibaren, açılan mahkemelerle revizyonist akademisyen bilim insanlarının cezalandırılma dönemi başladı.

Nuri Özbudak - Soykırım Yalanı
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #8 : 21 Temmuz 2014, 17:54:15 »

GAZ ODALARI YALANI ve SOYKIRIM diye bir MASAL (3)

LEUCHTER RAPORU: "GAZ ODALARI" İÇİN İLK ADLİ SORUŞTURMA

Gaz odaları konusunu araştırırken dikkati çeken en önemli kaynaklardan biri, kuşkusuz, ön sözünü ünlü tarihçi David Irving'in kaleme aldığı, The Leuchter Report: The First Forensic Examination of Auschwitz adlı kitap.

Toplama kamplarının en büyüğü, Polonya'da kurulmuş olan Auschwitz kampı hakkında yapılan "ilk adli inceleme"nin, bir rapora dönüştürülmesiyle ortaya çıkan bu kitabın yazarı ise Fred A. Leuchter.

Leuchter, uzun yıllar Amerika'da kullanılan idam amaçlı gaz odalarında çalışmış bir "gaz odası uzmanı"ydı. Soykırım konusuyla da önceden bir ilgisi yoktu.

Bir gün Kanada'da yaşayan bir Alman yurttaşı ve soykırım masalını inandırıcı bulmayan bir revizyonist olan Ernst Zündel ile tanıştı.

Zündel, ona Holokost konusundaki gerçekleri, yani böyle bir şeyin yaşanmadığına dair hiç bir delilin olmadığını anlattı. Ve sonuçta Zündel, bu "gaz odası uzmanı"nı gidip toplama kamplarının en ünlüsü olan Auschwitz'deki "gaz odaları"nı incelemeye ikna ett.

Leuchter Auschwitz'e, Birkenau ve Majdanek'e gitti, uzun incelemeler yaptı ve "gaz odası" olarak tanıtılan yerlerin gerçekten bu amaçla kullanılmış olmasının imkansız olduğunu açıklayan ünlü raporunu yazdı.

Bu raporu hazırlamadan önce, Fred Leuchter'in Holokost konusunu hiç sorgulamamış olması, ancak Auschwitz kampında çok yönlü olarak yaptığı bilimsel incelemeler sona erdikten sonra bu konuda bir kanaate ulaşabilmiş olması, önemli bir nokta. Çünkü bu durum, yapılan araştırmanın herhangi bir ideolojik saplantıyla, peşin hükümle yürütülmediğini ortaya koyuyor.

Konuyla ilgilenen ünlü akademisyen profesör Robert Faurisson, 23 Nisan 1988 tarihinde, Fred Leuchter'in kitabını şöyle değerlendiriyor: "Leuchter'in kitabı notlarla beraber 192 sayfadır. Raporun sonucu son derece kesin ve net: Auschwitz, Birkenau ve Majdanek'de gaz odaları olmadığına dair kuvvetli deliller var. Revizyonist tarihçiler tarafından yapılan araştırmalar, idam amaçlı olarak gösterilen yerlerin hiçbir zaman böyle bir amaç için kullanılmadığını göstermiştir. Nitekim, konunun uzmanı olan Fred Leuchter, raporunu hazırlamak için Polonya'ya giderek, adli bir inceleme yapmış, raporunu yazarak bunu bir Kanada mahkemesinde, Mr. Ernst Zündel adına ispatlamıştır."

Kanada mahkemesinde de doğruluğu tescillenmiş olan Fred Leuchter'in bu akademik raporu, Yahudi çevrelerde şok etkisi yarattı.

Uzun bir zamandır yalnızca bir iddia olarak görülen, gaz odalarının tarihi bir yalan olduğu görüşü, Fred Leuchter'in bu raporuyla ilk defa belgeleniyordu.

Hem de son derece bilimsel yöntemlerle elde edilen laboratuvar tahlil sonuçları, "elle tutulur, gözle görülür" dev bir gerçeği ortaya çıkarıyordu: Gaz odaları bilimsel olarak geçerli değildir.

Son derece titiz bir çalışmanın ürünü olan bu akademik raporun profilini, "Amaç - Öz geçmiş - Araştırma Alanı - Özet ve Buluntular ve Sonuç" başlıkları altında Fred Leuchter şöyle çiziyor:

"AMAÇ: Bu raporun amacı Polonya'da Auschwitz, Birkenau ve Majdenek'de var olduğu iddia edilen gaz odalarının ve yakma faaliyetlerinin Holokost literatüründe belirtildiği gibi olup olmadığını araştırmaktır.

ÖZ GEÇMİŞİ: Bu raporun araştırmacısı ve yazarı, hidrojen ile siyanürün bileşiminden meydana gelen hidro-siyenik gazının ABD'de idamlarda kullanılması alanında uzmandır. Araştırmacı, Auschwitz, Birkenau ve Majdenek'de ölçümler yapmış, adli örnekler almış ve Ziklon B gazının idam prosedürlerine uygun bir şekilde kullanılıp kullanılmadığını incelemiştir.

ARAŞTIRMA ALANI: Raporun araştırma alanı olan Auschwitz, Birkenau ve Majdenek'de yapılan fiziksel araştırmalar ve önemli ölçüde veri toplanması ile bu çalışma yapılmıştır. Üç kasabadaki müzelerden elde edilen yazılar, Krema ('gaz odası') I, II, III, IV ve V'in mavi iz kopyaları, Degesch bit ayırma odaları ile ilgili dokümanlar, Krema'lardan alınan adli örnekler incelenmiştir. Yukarıdaki verilere dayanılarak araştırmacı bu çalışmada aşağıdaki konuları incelemiştir:

(1) Auschwitz ve Birkenau'da Ziklon B gazı ile, Majdenek'de karbonmonoksit ile iddia edilen toplu insan kıyımı gerçekten gerçekleşmiş midir?

(2) İncelenen Krema'ların iddia edilen zaman sürecinde ve iddia edilen sayıda insanı yakma kapasitesi hakikaten var mıdır?

ÖZET VE BULUNTULAR: İdam için kullanıldığı ileri sürülen gaz odalarının, iddia edilen faaliyeti gerçekleştirdiklerine dair yazar tek bir delil dahi bulamamıştır, çünkü gerek dizayni, gerekse fabrikasyonu açısından bu yerler, idam amaçlı gaz odası niteliği taşımamaktadır. Buna ek olarak, yakma faaliyetleri ile ilgili veriler, iddia edilen zaman içinde yakıldığı iddia edilen ceset sayısı ile çelişmektedir. Ayrıca ölü yakılan yerler olan krematoryumlar, iddia edilen çalışma yükünü hiçbir şekilde doğrulayamamaktadır.

SONUÇ: Auschwitz, Birkenau ve Majdenek'de yapılan tüm malzeme taramaları ve gözlemler sonucunda yazar, şu şaşırtıcı sonuçları elde etmiştir:

(1) Bu yerlerin hiçbirinde gaz odası uygulaması olmamıştır.
(2) Yazarın mühendislik tecrübelerine göre, iddia edilen gaz odaları, gaz odası olarak kullanılmış olamaz. 5 Nisan 1988, Massachusetts, Fred Leuchter."

Fred Leuchter, bu ilk raporundan sonra, konuyla ilgili üç rapor daha yayınladı. İkincisi, Dachau, Mauthausen ve Hartheim toplama kamplarındaki "gaz odaları" ile ilgiliydi. Bu raporun sonucu da ilkiyle aynıydı; söz konusu kamplardaki "gaz odası" iddiaları gerçek dışıydı.

Üçüncü raporunda Amerika Mississippi'de idam amaçlı kullanılan gerçek bir gaz odasını inceleyen ve bir gaz odasında bulunması gereken şartları yazan Leuchter, dördüncü raporunda da soykırımcı (soykırım gerçekleşti diyen) yazar Jean-Claude Pressac'ın Auschwitz'deki sözde gaz odalarını savunan Auschwitz: Technique and Operation of the Gas Chambers adlı kitabındaki zorlamaları ve sahtekarlıkları ortaya koydu.

Soykırım Yalanı - Nuri Özbudak
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sağ
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 124



« Yanıtla #9 : 21 Temmuz 2014, 17:55:26 »



"YAHUDİ SABUNU" MASALININ İÇ YÜZÜ

İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşandığı iddia edilen "Yahudi Soykırımı"nın en ilgi çekici, en fantastik öykülerinden biri, Naziler'in gaz odalarında öldürdükleri Yahudilerin yağlarıyla sabun ürettikleri yönündeki iddiadır.

Bu iddia son derece yaygındır ve insanlarda uyandırdığı psikolojik etki nedeniyle de oldukça akılda kalıcı, çarpıcı bir konudur. Bugün pek çok insan, Naziler'in Yahudileri "sabun yaptıkları"na adı gibi emindir.

İnsan cesetlerinden sabun üretildiğine dair söylentiler Birinci Dünya Savaşı sırasında da yayılmış, ancak savaşın hemen ardından bu söylentilerin bir aldatmaca olduğu ortaya çıkmıştı.

İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudilerin sabuna dönüştürüldükleri iddiası ise daha genel bir kabul gördü. Savaş sonrasında kurulan Nuremberg mahkemelerinde sabun iddiaları "ispatlandı" ve yıllar boyu pek çok tarihçi bu tüyler ürpertici olayı yazdılar.

Yahudilerin sabuna dönüştürüldüğüne dair söylentiler, savaş sırasında Yahudi gettolarında ya da toplama kamplarında Almanlar tarafından dağıtılan ve üzerlerinde "RIF" kısaltmasının yer aldığı sabun kalıplarıyla birlikte ortaya çıktı.

Bu sabunların dağıtılmasından kısa bir süre sonra korkunç bir "buluş" yapıldı: RIF harfleri, Rein Jüdisches Fett, yani "Saf Yahudi Yağı" anlamına geliyordu!. Naziler, Yahudileri gaz odalarında öldürmekle kalmamış, bir de bu zavallıların yağlarından sabun imal etmiş ve belki daha da tiksindiricisi, bu sabunları kullanmaları için Yahudilere dağıtmışlardı!.

Aslında sabun üzerindeki ibarenin anlamı Rein Jüdisches Fett (Saf Yahudi Yağı) olsaydı, RIF değil, RJF harflerinin kullanılması gerekirdi. Ama hemen hiç kimse bu ufak ayrıntıya dikkat etmedi.

Sabun söylentisi 1941 ve 1943 yılları içinde kısa sürede hızla yayıldı. Söylentiyi yayanların başında da Siyonistler geliyordu. Amerika'daki Siyonist hareketin lideri ve Amerikan Yahudi Kongresi'nin (AJC) başkanı olan Stephen Wise, 1942 yılında resmi bir açıklama yaparak, "Yahudi cesetlerinin Almanlar tarafından sabun, yağ ve gübreye dönüştürüldüğünü" duyurdu.

Aynı yılın sonlarında AJC'nin yayın organı Congress Weekly, Yahudilerin "bilimsel yöntemlerle yağ, sabun, zamk ve gübre haline getirildikleri" gibi tüyler ürpertici haberler yayınladı.

Aynı sayıda bir kısım Yahudilerin de "tren yağına" dönüştürüldükleri ve Fransa'dan Hollanda'ya kadar uzanan tren yollarında kullanıldıkları haber veriliyordu.

1943 başlarında Yahudi sermayeli dergilerden New Republic, Almanların Siedlce'de açtıkları bir fabrika ile Yahudi cesetlerinden sabun imal ettiklerini yazdı.

1943 yılında önde gelen Sovyet Yahudi'si Solomon Mikhoels Amerika'nın farklı kentlerinde mitingler düzenledi ve kitlelere, "Yahudilerin imal edilmiş" sabunlarını gösterdi. Savaş sonrasında, üzerinde "RIF" harfleri yer alan bu "Yahudi sabunları" özenle toplandılar. Bu sabun kalıplarının bazıları Nuremberg mahkemelerine getirildi ve USSR-393 koduyla delil olarak tescillendi.

Nuremberg hakimleri, Yahudi cesetlerinin "endüstriyel sabun üretimi için" kullanıldıklarını kabul etti. İlerleyen yıllarda sabunlarla ilgili ilginç törenler yapıldı. 1948 yılında İsrail'deki Hayfa mezarlığında çok sayıda "RIF" sabun kalıbı Yahudi dini törenleri ve yaşlı gözler eşliğinde gömüldü. Çok sayıda "Yahudi sabunu", başta İsrail'deki Yad Vashem Soykırım Müzesi olmak üzere çeşitli merkezlerde, Avrupa'nın farklı soykırım müzelerinde ziyaretçilere sergilendi.

Toplama kamplarından kurtulmuş olan Yahudiler de "Yahudi sabunu" hikayesine dramatik eklemeler yaptılar. Yahudi yazar Ben Edelbaum, Growing Up in the Holocaust adlı kitabında, yıkandığı sabunun sevdiği insanların yağlarından yapıldığını öğrendiğinde neler hissettiğini uzun uzun anlattı. Toplama kamplarında yaşamış olan bir başka Yahudi, Nesse Godin, kullandıkları sabunların babalarının yağından yapılmış olduğunu öğrendiklerinde geçirdikleri sinir krizlerini aktardı.

Aushwitz'de kalmış olan Mel Mermelstein, 1991 Nisan'ında Never Forget (Asla Unutma) adlı televizyon programında, Yahudilerin sabuna dönüştürülmelerinin tartışılmaz bir gerçek olduğunu söyledi. Konuyla ilgili "anı"larda, SS'lerin de bu sabunları kendi temizlikleri için kullanmaktan özel bir zevk aldığı anlatılıyordu.

Pek çok ünlü tarihçi "Yahudi sabunu" konusunu yazdı. Ünlü tarihçi William L. Shirer'in çok satan The Rise and Fall of the Third Reich adlı kitabında ve konuyla ilgili daha pek çok yayında "Yahudi sabunu" hikayesi kesin bir gerçek olarak anlatıldı.

AMA GERÇEKLER ÇOK FARKLIYDI.

Amerikalı revizyonist tarihçi Mark Weber, Journal of Historical Rewiew dergisinin Yaz 1991 sayısında yayınlanan "Jewish Soap" (Yahudi Sabunu) başlıklı makalesinde konuya değiniyor.

Weber'in belirttiği gibi, savaş sırasında ortaya çıkan sabunların üzerindeki "RIF" kısaltması, Rein Jüdisches Fett (Saf Yahudi Yağı" anlamına gelmiyordu. Sabunlar, Reichsstelle für Industrielle Fettversorgung, yani Endüstriyel Yağ Üretimi için Reich Merkezi tarafından üretilmişti ve RIF harfleri de bu isimden geliyordu.

Bu merkez, savaş döneminde sabun ve benzeri temizlik maddelerini üretmek ve dağıtmak için kurulmuş Alman hükumetine bağlı bir birimdi. RIF sabunları oldukça düşük kaliteli sabunlardı ve insan yağı bir yana, herhangi bir yağ bile içermiyorlardı.

Aslında RIF sabunları ile ilgili gerçekler savaş sonrasında ortaya çıkmaya başlamıştı. Savaştan hemen sonra Flensburg savcısı, RIF şefi Dr. Rudolf Spanner hakkında Danzig Enstitüsü'nde insan yağından sabun imal ettiği konusunda soruşturma başlattı, ama kısa bir süre sonra soruşturma sessizce sona erdi.

Sonuçta 1968 yılında savcılık soruşturmanın tamamlandığını ve savaş sırasında insan yağından sabun imal edildiğine dair hiçbir delil bulunamadığını açıkladı. Ancak "Yahudi Sabunu" yalanının çöküşü, hiç kuşkusuz soykırımcı (Holokost var diyen) tarihçilerin bu konudaki itirafları ile oldu.

Ünlü soykırım savunucusu Yahudi tarihçi Walter Laquer, 1980 yılında yayınlanan The Terrible Secret adlı kitabında, Yahudi sabunu söylentisinin hiçbir gerçek yanı olmadığını açıkça kabul etti.

Bir diğer Yahudi tarihçi Gitta Sereny, Into That Darkness adlı kitabında aynı itirafı yaptı ve "büyük bir kabul görmüş olan Yahudilerin sabuna dönüştürüldüğü hikayesi, Ludwigsburg Nazi Suçları Araştırma Merkezi gibi güvenilir bir kurum tarafından reddedilmiştir" diye yazdı.

Bir başka Yahudi tarihçi Deborah Lipstadt, 1981 yılında "gerçek şu ki, Naziler hiçbir zaman Yahudilerin cesetlerini sabun imali için kullanmamışlardır" açıklamasını yaptı.

En son olarak da, 1990 yılında, İsrail'deki İbrani Üniversitesi'nde görev yapan ünlü Holokost uzmanı Profesör Yehuda Bauer, Yahudilerin sabun yapıldığı iddialarının doğru olmadığını itiraf etmek zorunda kaldı.

Peki neden önde gelen soykırımcılar uzun yıllardır hararetle savundukları bir yalanı 1980'li yıllardan itibaren terk etmeye başlamışlardı?

Mark Weber, bu sorunun cevabını veriyor: Yahudi sabunu iddiası, hiçbir delile dayanmayan ve belki de gaz odaları iddiasından bile daha mantıksız bir iddiaydı. Revizyonist tarihçilerin başta "gaz odaları" olmak üzere, soykırım iddiasının bütün unsurlarını birer birer çürüttükleri bir dönemde, "Yahudi sabunu" gibi uçuk bir iddiayı savunmanın yanlış olduğu düşünülmüştü. Zaten Krakowski de bu gerçeği itiraf etmiş ve "Yahudi sabunu"nu savunmanın, revizyonistlerin eline güçlü bir koz vermekten başka bir işe yaramayacağını yazmıştı.

Mark Weber'in ifadesiyle, soykırımcılar batmakta olan soykırım gemisini kurtarmak için, güvertedeki en belirgin ve bariz yalanları denize atmaya karar vermişlerdi.

Soykırım Yalanı - Nuri Özbudak
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.058 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.