FETHULLAH GÜLEN VE KURDUĞU İRTİCA ÖRGÜTÜ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 15 Aralık 2019, 02:55:19


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: FETHULLAH GÜLEN VE KURDUĞU İRTİCA ÖRGÜTÜ  (Okunma Sayısı 8885 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bağatur-Şad
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 316


Elbet bir gün kutlu Türklük töresini bulacaktır...


« : 25 Ocak 2010, 03:10:46 »

  
    Orta Asya'da ki ülkeler bağımsızlıklarını kazandıktan sonra gerek Milli Eğitim gerek Türk özel sektörü bu ülkelerde çeşitli okullar açmışlardır.Bu özel sektör okulları ülkenin en prestijli okulları olarak ta kabul görmüştür.Örneğin Azerbaycan'da Türkiye'yi temsil eden iki kurum vardır.Birisi Fettullah Gülen'in okulları, diğeri Türk Genelkurmayıdır.Türk Silahlı kuvvetleri buraya harp okulları açmıştır.Türk ordusunun disiplini Azerbaycan'da çok konuşulmaktadır.Bu özel sektör ve dini görünümlü cemaat okullarının kuruluş amacı şu şekildedir;
    1990'da Bodrum da ki toplantı da, CIA'nın Avrupa Örgütleri ve eski uzmanları Forum dergisinin ve İş Bankasının desteğiyle düzenlenen toplantıya Türk seçkinlerinden, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nden, Rusya'dan, Ermenistan'dan, Azerbaycan'dan yüze yakın kişiyi toplantıda biraraya getiriliyor.Türkiye'ye Asya kapılarını açmasını, kurtuluşun oralarda olduğunu öğütleyen eski CIA'cıların,  12 Eylül 1980 öncesi, İstanbul İstasyon şefi Henze ile CIA uzakdoğu şefi Fuller ve arkadaşları, Türkiye'ye maymuncuk rolü vermişlerdi.On yıl içerisinde Henze ve arkadaşlarının işi başardıkları görülüyor.1990ların ilk yarısında yavaşça sızdıkları Asya'ya Türklerin arayıcılığıyla ve "Project democracy" ile girmekte gecikmediler.
    Orta Asya'da bağımsız Devletlerin tarih sahnesine çıkmasının ardından, Türkiye penceresinde en çok tartışılan konuların başında Fettullah Gülen yanlılarının bölgede açtığı okullar geliyor.Bu okulların ortak adı "Türk Kolejleri"dir.Haftada 8 saat Türkçe, 25 saat İngilizce okutulmaktadır.Ama bu coğrafyada Rusça'nın hala ağırlığı var.Bunun kırılması için bu okullar önemli bir halka ama bu okulların ABD'nin kontrolünde olduğu düşünülmektedir.ABD, kendisi olağanüstü çaba harcamadan kültürünün yerleşmesini sağlıyor.Bunu kim istemez?Gülen'in okullarına gelen öğretmenlerde ise misyoner tavrı var.Adları herhangi bir olumsuzluğa karışmıyor.Gülen'nin okullarının söz konusu ülke temsilciliğinin bulunduğu bir bina 6-7 katlı, katların çoğunda uluslar arası şirketler var.Birinde de IMF'nin bürosu.Gülen'in okullarının İngilizce dersi verenlerin çoğu ABD'li özel görevle buraya geliyorlar.Bu öğretmenler diplomatik pasaporta benzer özel bir pasaportla geliyormuş.
    Bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst düzey yöneticilerinin garanti belgesiyle büyüyor.Bu Okullar;
Azerbaycan'da 16  Kazakistan'da 31  Kırgızistan'da 11 Özbekistan'da 17  Türkmenistan'da 14 Tacikistan'da 5 Tataristan'da 8 Çuvaşistan'da 2 Kırım'da 2.......olmak üzere toplam 155 okul açılmıştır.
   Bu şekilde ABD'nin doğrudan Orta Asya'ya girmesi zor olacağından ve tepki ile karşılanacağından bu misyonunu Türkiye ve Türkiye'de ki çeşitli gruplar aracılığı ile gerçekleştirmeyi uygun bulmuştur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SANA DAR GELMEYECEK MAKBERİ KİMLER KAZSIN
GÖMELİM GEL SENİ TARİHE DESEM SIĞMAZSIN
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #1 : 19 Haziran 2014, 16:02:01 »

Sadece kısa bir hatırlatma kitaptan öz alıntılarla; bu insanlar ya siyaseti bilmiyor, ya da bir çamura bulanmak için tuhaf çaba içerisindeler. Sonuç ne olacak, izlemek ve görmek gerekir.

FETHULLAH GÜLEN VE KURDUĞU İRTİCA ÖRGÜTÜ

Dr. Necip HABLEMİTOĞLU

Said-i kürdinin hemşehrisi ve en sadık müridi Fethullah Gülen cumhuriyet Türkiye’sinin en tehlikeli ve sinsi
düşmanıdır. Kendi ifadesiyle tam bir şeriat militanı olarak yetişen Fethullah eğer dur denilmezse Atatürk’ün ilerici
cumhuriyetinin dibine dinamit koymak üzeridir.


CİHAD:

Nihai atak için kendine bağlı kişilere gayet kurnazca verdikleri taktiklerle çıkışın zamanlamasının iyi yapılmasını,
ölümü göze almayı, hesaplaşmaya hazır olunmasını, misyona kitlenmenin önemini, söz değil aksiyon ve hamle
gerektiğini, savaş halini, sürekli aksiyonu, karar gününü ve şerefli bir ölümün yeğlenmesini işlemektedir.
İ’layı Kelimetullah ve Cihad adlı kitabında cihadın tarifinin “islamla birlikte Allah yolunda kavga verme” olduğunu,
herkese farz olduğunu, hangi halde yapıldığını, islami bir görev olduğunu, kıyamete kadar devam edeceğini,
peygamber mesleği olduğunu, bir cemaatın kendini buna adaması gerektiğini, cihattan geri durmanın günah
olduğunu, en büyük islami müeyyide olduğunu, cihat olmayınca huzurun da olmayacağını, tek ve asıl vazife ayrıca
tek çare olduğunu, şehit ya da gazi olunmasının gerektiğini, yeryüzü hakimiyetinin cihatla gerçekleşeceğini, islami
bir borç ve en yüksek ideal olduğunu sayfalarca işlemektedir. Bunun böyle olduğuna “Yakînimiz vardır” diyerek
müritlerine gaybı bilen evliya havasıyla konuşmaktadır. Ama asıl bu konuda gerçek arzusunu ise şu cümleyle açığa
vurur.
“Kürsüde de bazen öyle olur. Mesela hz. Hamza vurdu derken, sanki kılıcı ben kullanıyorum gibi olur.” (Fasıldan
Fasıla-1, sf. 78)
“Biz herkese karşı rabbimizi anlatmakla mükellefiz ve dünyaya karşı hem manevi hem de maddi cihadda muvaffak
olmak zorundayız.” (İ’lâyı Kelimetuhllah veya Cihad, sf. 34)
“Cihad, bir mümûn’in uğruna canını feda edebileceği en tatlı bir mefkure ve en yüksek bir idealdır. Zira mümin,
kendi teri içinde boğulma veya kendi kanıyla abdest alma gibi bir payeyi ancak cihadla elde edebilir.” (a.g.e., sf. 45)
“Zira cihaddan geri durmak ciddi bir günahtır, cihad bir hayır kapısıdır, o kapıdan giren iki hayırdan birine mutlaka
kavuşacaktır. Evet ya şehit olup ebedi hayat, ya da gazi olup hem dünya hem de ukba nimetlerine ulaşacaktır.”
(a.g.e., sf. 57-58)
“Canını Allah yolunda feda ederek şehit düşen kimselerin bizim anladığımız manada ölmedikleri bir gerçektir.”
(a.g.e., sf. 59)
“Bir insanın kendisi bizzat ve fiilen mücahedeye katılamıyor, fakat mücahadede bulunana omuz veriyor, kurduğu
müesseseleriyle mücahitleri kucaklıyor ve onları koruyup kolluyorsa, o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir.”
(a.g.e., sf. 68)
“Demekki acizlik, fakirlik ve kadın olma gibi mazaretler … (dolayı) cihad sevabından mahrum kalmayacakları gibi,
mükafatından da mahrum bırakılmayacaklardır…” (sf. 69)
Bu sözleriyle o, tam bir halk ordusu kurmaktadır. Parası olanlara okul aç demiş açmışlar, ev kirala demiş
kiralamışlardır. Gülen kadın, ihtiyar, çocuk herkesi maddi manevi her türlü hizmete sokmuştur.
Bu kitabının 70’inci sayfasında konu başlığı “Cihada Her An Hazır Olmalıyız” şeklindedir. Bu sözüyle kitaplarının
çeşitli bölümlerinde defalarca tekrar ettiği “Metafizik Gerilim”i gerçekleştirmektedir.
“Eğer bir diriliş bekleniyorsa, o da metafizik gerilimi olan kimselerin omuzunda olacaktır.” (Asrın Getirdiği
Tereddütler, sf. 142)
Böylece yetiştirdiği ve kendisine bağlı kadroları adım adım nihai hedefi için hazırlamaktadır.
Cihad adlı kitabının 72’nci sayfasında insanların her türlü güç ve maddi imkanını dava için nasıl hizmete hazır hale
getirmelerinin gerektiği, etkileyici şekilde anlatıldıktan sonra da
“Bu bir hazırlıktır ve bu hazırlığın, geleceğin teminatı bakımından taşıdığı ehemmiyet ise her türlü izahtan
varestedir”
diye sözünü tamamlamaktadır. Yapması gereken şeyi de şöyle formülleştirmektedir:
“Rasul-i Ekrem’den kalma bir vasiyet vardır. Bu emanet, dünya ve ukba saadetinin teminatı olan islami hayatın
hayata hakim olmasıdır. Bu mukaddes emaneti afâk-ı âlemde temsil vazifesi, bugün bir borç olarak bize
düşmektedir.” (sf. 90)
Hedefini kendi düşüncesiyle meşrulaştırmak ve taraftarlarına manevi baskı uygulamak için de,
“Fitne kalmayıp, yeryüzünde yalnız Allahın dini hakim oluncaya kadar onlarla savaşın - Bakara 2/193 ayeti”ni
söylemektedir.
“İslami onur ve gururu taşıyan her fert ve millet, mutlaka kendini cihad vazifesiyle vazifeli görmelidir.” (a.g.e., sf.
49)
Cihat konusunda müslümanlığın çıkış yıllarına ait hikayeleri sayfalarca anlatır. Peygamberin etrafındaki insanlar
cihat etmekte ve ölümü arzulamaktadırlar. Hele bir yaşlı kadının küçük torununu boyundan büyük bir kılıçla
peygambere hediye edilişi anlatılır. Boyundan büyük kılıçla bu çocuk inanılmaz kahramanlıklar gösterir. Cihad adlı
bu kitabın altıncı bölümü olan 20 sayfalık “Cihad Aşıklarından” adlı kısmı tamamen bu hikayelere ayrılarak
okuyucuya verilmek istenen onların da cihada çıkıp, taa ölümü bulana kadar devam etmelerini sağlayacak ruh halini
yaratmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #2 : 19 Haziran 2014, 16:02:14 »

Bu kitapta ayrıca sahabelerden cihada gidemeyenlerin üzüntüleri bin bir şekilde anlatılarak, günahla helak olma
korkuları vurgulanır. 112-117 sayfaların arasında peygamber devrine ait çeşitli hikayeler anlatılır, bugünkü duruma
atıflar yapılarak, cihattan geri duranın vay haline denmektedir.
“Evet boyunduruğun yere konduğu şu dönemde, din-i mübin-i islamı i’lâ etmek için koşup cihad etmiyor veya
edemiyorsak; savleti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın satvetinden kurtarmak için uykularımız kaçmıyor
ve ciddi bir izdirap duymuyorsak, kınanacak birisi varsa o da biziz.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 97)
diyerek herkesi cihada teşvik etmektedir. Cihadın tarifini de
“…islamla birlikte Allah yolunda kavga vermenin adıdır. Bugün cihad denince akla gelen budur” (Asrın Getirdiği
Tereddütler-3, sf. 186) şeklinde yapmaktadır.
Bu kitabın en sonunda kendine bağlı bir okuyucuyu getirdiği ruh hali, insanın cihad vasıtasıyla mutlaka şahadeti
(ölümü) arzular hale gelmesidir.

TEBLİĞ:

İrşad Ekseni adlı kitabında işlediği konu “Emr-i bi’l-maruf”( iyilikle emretmek) “nehy-i anil münker”
(kötülüklerden uzak durmak) “TEBLİĞ”dir. Kitapta müslümanların kendi ibadetlerini yapmalarının yeterli
olmayacağını, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i anil münker yapılmadıkça bütün halkın Allah tarafından cezalandırılacağı
anlatılıyor. Emredenin kurtulacağı, dini korumanın ilk şart olduğu, müslümanın eliyle olmazsa diliyle değiştirmesi o
da olmazsa kalbiyle buğz etmesi gerektiği anlatılıyor. Tebliğ için fertlere nasıl yaklaşılacağı, muhatabın tanınması
gerektiği, duruma göre nasıl bir tavır takınılacağı, adam seçmenin nasıl olduğu anlatılarak bunlar hadisler ve
ayetlerle destekleniyor. En sonunda da tebliğ adamının özellikleri sıralanıyor.
“Din, emr-i bi’l-maruf, neyh-i ani’l-münker’dir.” (İrşad Ekseni, sf. 53)
diyerek dini tebliğ olarak sunmakta ve devam etmektedir;
“Bu önemli vazife (tebliğ vazifesi) yapılmadığı zaman, toplumun maruz kalacağı muhtemel musibetleri, efendimiz
şöyle dile getirmişti: ‘Ne olacak halimiz? O gün kadınların başkaldırdığı, sere serpe, açılıp saçılarak sokağa
döküldüğü, kötülüklerin her tarafta yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün.’ (sf. 9) ‘Bütün kötülükleri iyi ve
iyilikleri kötü gördüğümüz gün haliniz nice olacak bir bilseniz’, (sf. 10) buyurdular. Biz bu hadisin bu bölümünden,
günümüzdeki umumi duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım. Evet, hadis-i şerif, bir gün her şey tersine dönüp
değerlerin alt üst olacağına, iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın terviç edileceğine, terör-anarşi revaç
bulacağına, iman ve kuranın aşağılanacağına, Allaha inananların hor ve hakir görüleceğine, birçok kötülük bizzat
devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatlerin gericilik addedileceğine işaret
etmektedir… Çağın insanı bunu on misliyle yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak.” (a.g.e., sf. 10)
Sözü edilen bu kitaba Ahmet Kurucan 1997 yılında Önsöz yazdığına, ve kitaptaki konular ses bantlarındaki
konuşmaların tasnif edilmesinden sonra sınıflanıp yazıldığına göre yukarıdaki vaazın tarihini en azından 1 ya da 2
yıl daha geriye gotürmek mümkündür. Buna göre Fethullahın ifadesiyle bu zillet ve hakaretlerin bir süre daha
yaşanması gerekir sözünden bu yana en az 4 ya da 5 yıl geçmiş demektir. Bu hesaba göre artık yolun sonuna
gelinmiş kabul edilebilir.
Şimdi ifade edilen söz ve tavırların halk arasında nasıl bir bölücülük yarattığı hatta büyük oranda da bunda muvaffak
olunduğu bir gerçektir.
“ ‘Hadis’: Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin. Gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü
yetmezse kalbiyle ona buğz etsin. İmanın en zayıfı da budur.(Buğz etmek) Münker islamın çirkin gördüğü herşeydir.
(sf. 32)
Fethullah Gülen;
“Bir mümine düşen şey de …o münkeri eliyle değiştirmesi eliyle değiştirmeye gücü yetmiyorsa, ister sözlü ister
yazılı diliyle, buna da imkanı yoksa münkere kalbiyle buğz etmesidir. Ki, imanın en zayıfı da bu son davranıştır.”
(sf. 33)
Şimdi düşünmek gerekir. Hizbullah örgütü kendilerince münker gördüklerine bu hadisin gereğini yaptılar. Yani
elleriyle değiştirdiler. Öyle bir değiştirdiler ki insanlar dünyalarını da değiştirmek mecburiyetinde kaldılar.
Düşünmek gerekir ki Hizbullah’ın kampları olmadı. Hizbullahçılar onlarca yıllardan beri her mahallede birkaçı
bulunan evlerde yüzlerce kitap okuyarak, her türlü taktik ve stratejiyi Fethullah’ın örgütünde olduğu gibi
öğrenmediler. Yüzbinlerce her konuda yetişmiş militanı bulunan Fethullah’ın o gün geldiğinde vereceği emirle
yerlerinden fırlayacak müritleri en büyük iman sahibinin kendileri olduğunu göstermek için münker kabul ettiklerini
elleriyle değiştirmek istemelerinde bir anda milyonlarca ülke evladı katledilecektir. 1960’lı yıllarda bu zihniyet
Endonezya’da bir gecede bir milyonun üzerinde insan boğazlamıştır.
Devam ediyor Fethullah;
“Evet zaman olur insan bu vazifeyi, kendi hanımına ve çocuklarına karşı eliyle ve diliyle yapar. Orada hem el, hem
de dil konuşur. Fakat bazen elin konuşamayacağı yerlerde bu vazifenin dil ile yapılması icap eder. Yakın akrabaya
karşı ekseriyetle uygulanacak metod budur. Bunu da yapamıyorsa onlarla arasındaki kalbi irtibatı yeniden gözden
geçirir…Bunun en asgari seviyedeki alameti münkere kalben buğz etmektir. Ve … bu kalbi infial de süreklilik
istemektedir.” (sf. 34)
Henüz cihat açılıp çıkış yapılmadığına göre ev içinde dayak ve hakaret normal hale gelmiş demektir. Akrabalara
karşı da düşmanlık hisleriyle kalbi buğz söz konusu olduğuna göre toplumda bölücülük had safhaya gelmiş
demektir. Ayrıca bu davranış Atatürk’ün kurduğu ilerici demokratik cumhuriyetin temellerine çoktan dinamitlerini
koymuş, demokrasi aleyhine fakat şeriat lehine büyük kaleler ve mevziler zaptetmiştir.
“Ancak toplumda “emr-i bil-maruf, nehy-i ani’l münker” vazifesi yapılmıyor ve bunun için müesseseler kurulup, bu
vazife sistemli bir şekilde ifâ edilmiyorsa Allah o cemiyetin altını üstüne getirir ve o cemiyet, o millet asla payidar
olamaz.” (sf. 68-69)
diyerek de bu görevin devlet tarafından dikkate alınmasını sağlamak istemektedir. Bu bağlamda diyanet işleri
kurumunu kastederek de;
“Aslında dini hizmetleri belli bir teşkilatın emrine verme, başkalarının bir oyunu olsa gerek. Böyle bir yaklaşımın
islamın cihad ve tebliğ anlayışıyla hiçbir alakası yoktur. Evet islam dini sadece camiye hapsedilecek bir din
değildir.” (sf. 87)
“Bu millet şimdi artık lafa değil, yaşantıya bakıyor.” (sf. 109)
Yetiştirdiği kadrolara sonuç başlığı altında şunları telkin etmektedir (sf. 206):
1. “Tebliğ ve irşad vazifelerin en mukaddesidir.
2. Tebliğ normal zamanlarda farz-ı kifaye olsa bile günümüzde ihmale uğrayan meselelerden olduğu için farzlar üstü
farz konumuna gelmiştir. Onun ihmali katiyen caiz değildir.
3. Vazifeyi ihmal ederek ölen bir kimsenin nifak içinde ölmüş olmasından endişe edilmelidir.
4. İçinde bu kutsi vazife yapılmayan topluluğu Allahın helak etmesi muhtemeldir.
5. Bu kutsi vazife fert, millet ve devletler planında da alınmalıdır.
6. Bize tebliğ adamları lazımdır. Bu dini ayakta tutacak, onu cihanın dört bir yanına gotürecek olanlar da ancak
onlardır.
7. Tebliğ adamı tebliğinde çok ısrarlı olmalıdır.
8. Tebliğ adamı havari karakterinde olmalıdır.”

TAKTİK – STRATEJİ – TAKİYYE:

Bütün bu görevler için taraftarlarına salık verdiği taktik, strateji, takiyye usulleri ve saklanmaların nasıl olacağını
çeşitli kitaplarında anlatıyor. Kendisinin örtük konuştuğunu şöyle belirtiyor;
“Toprağa tohum atmak vazifemiz, ona güneşin ısı ve ışığını gönderme, ona neşvü nema verme ise Cenab-ı Hakk’ın
işidir. Ben meseleyi istiare yoluyla anlatıyorum. Siz tohum, toprak ve güneşi içtimai platformda değerlendirin.”
Zamana göre strateji gerekir, söylenecek her şey söylenmez, aksiyonda zamanlama önemlidir, saklanmalı, titiz
olmalıdır, değişen şartlara göre tavır belirlemelidir, taktik muhammedin tedbiridir, denge gözetilmezse ne olur,
mümin buğday tarlası gibidir, fizibilite yapılmalıdır, insan kazanıl-malıdır, istikamete dikkat edilmelidir, temkinli
olmalıdır, sırran tenevveret uygulanmalıdır, aynı düşüncede olmayanlara birden bire karşı çıkılmamalıdır, zaman
ayarlaması yapılmalıdır, yeniden diriliş esnasında nelerden faydalanmalıdır, gizlilik şarttır, ihtiyatı terk etmemelidir,
saklanmalı, görünmemelidir diye sıralanabilen öğütleri ve emirleri bulunmaktadır.
“Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse,
kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 119)
“İşte bu manada telattuf, yapılan hareket kime karşı yapılıyorsa, tavrımız onlar tarafından hiç hissedilmeden ve
sezdirilmeden yapılmasıdır ki, bunu gidip, hedefi vurma ve yara almadan da dönme, gibi bir ifadeyle arz etmemiz
mümkündür.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 207)
- Tam bir gerilla gibi.
“Bugün devrin getirdiği şartlar ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını çevir, karşılık
verme, sokağa dökülme diyorsak, …illerde inşallah Muhammedi zemin tam oturacak ve renk bütün renklere hakim
olacaktır.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222)
“Evet, Allah Rasülü etrafında her zaman işte böyle serdengeçtiler oldu, fakat o, hayatının hiçbir anında, ama hiçbir
tedbirde kusur etmedi. Kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya atılmasının hezimet ve mağlubiyetle
neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdi ve bu sebeple de stratejisini hep temkin ve tedbir ile örgütledi.”
(Fasıldan Fasıla-2, sf. 141-142)
“Evet denge gözetilmediğinde, hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda kahramanlık gösterisi sadece
bir ihanettir.” (a.g.e., sf. 142)
“Hadiste mümin ekine benzetiliyor. Bela ve musibetler karşısında o, fırtına önündeki gibi eğilir, yerlere yatar ve
fırtına dinince tekrar ayağa kalkar. Bizim bu hususiyetimiz şeytan cephesini tedirgin eder… geçenlerde onlardan biri
bu durumu hissetmiş olacak ki, aynen bu benzetmeyi kullanarak, belli güçlerin dikkatini çekiyor ve –onlar fırtına
önünde ekin gibi davranıyorlar, bu durum sizi aldatmasın- diyordu.” (a.g.e., sf. 273)
“Türkiye’de islamın idbarının ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete çok dikkat
etmeleri gerekir… Bu aynı zamanda da hedefe varmanın önemli bir vesilesidir.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 76)
“…bir diriliş hamlesi ve bunu hayatın her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar sırran tenevveret
düsturuyla hareket etmelidirler. Böylece … faaliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan … devam ettirirler.” (a.g.e.,
sf. 128)
“Arkadaşların mutlaka ama mutlaka temkinle hareket etmeleri şarttır.” (a.g.e., sf. 100)
“Sizin gibi düşünmeyip farklı dünya görüşüne sahip(lerin) karşısına aceleyle çıkılmamalı… Yoksa bizim gibi
düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayr-ı memnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek
karşınıza çıkıp sizi yerle bir edebilirler.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar-3, sf. 40)
“Bediüzzaman gibi bir insan, dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde, o dünya ile oynayacak
duruma gelir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması, yapılmak istenen işin çapına göre hesap edilmelidir.”
(Asrın Getirdiği Tereddütler-3, sf. 117)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #3 : 19 Haziran 2014, 16:02:41 »

“O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı
gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak davaya en büyük ihanettir. (Prizma-1, sf. 86)
“Meşveret, işlerin düşünce planında ele alınması, fizibilitenin yapılması demektir. Bunlar çok önemli şeylerdir ve
katiyen toy dimağların, tecrübesi ve bilgi birikimi olmayan insanların yapacağı şey değildir. Öyleyse hamle öncesi
bu işlerin planlanması...” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 121)
Nasıl bir takiyye uyguladığı ise İrşad Ekseni adlı kitabının 34’üncü sayfasında anlattığı şu hikaye ve eklediği kendi
sözüyle çok demonstratiftir. “(Bedir esirleri hakkında görüş beyan edilirken Hz. Ömer’in söyledikleri bunun en
çarpıcı ifadesidir. O: “Ya resullallah, herkese akrabasını teslim et ve herkes kendi eliyle akrabasının işini bitirsin.
Hz. Hamza’ya kardeşini ver, onu o öldürsün. Ali, kardeşi Akil’in hakkından gelsin. Bana da benim yakınlarımı ver,
onları da ben öldüreyim…” demiştir. Gerçi istişarede bu görüşler kabul edilmeyecektir ama, bir müminin münkere
karşı tavrını ifade etmesi açısından uyulmasa da üzerinde durulmağa değer bir üslûptur.)”
Gayesinin islam devleti olduğunu çok açık ortaya koyan Gülen, diğer cemaatlarla uzlaşmanın şart olduğunu, diğer
cemaat mensubu ve önderlerine kendine bağlı kişilerin nasıl davranmaları gerektiğini “Ölçü ve yoldaki ışıklar-2”
adlı kitabının 3 ve 32’nci sayfaların arasında “Birleşme noktaları” bölümünde uzun uzun anlatıyor. Düşmana karşı
faslı müsterekelerde nasıl birleşileceğini, ihtilafların körüklenmemesi gerektiğini, karşılaşılabilecek tehlikeleri
sayarak uyarılarını sıralıyor.
Bu kitapta Fethullah Gülen gayesine varana kadar diğer cemaatlarla nasıl ve hangi boyutlarda ilişki kurulması
gerektiğini bakınız nasıl anlatıyor. Tabii bu gruplara bütün gruplar dahil. Toplu mezarları bulunan Hizbullah ve
benzerleri de. Ölçü veya Yoldaki Işıklar-2 “Birleşme Noktaları: · Asıl mesele ise, bütün bu olup bitenlerden sonra,
yeni oluşu, kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan mükemmel hazırlamaktır. · İşte bizler bugün, böyle bir olma
veya olmama durumuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Ya bütün bu buhranlardan sonra bir iz’anla kurulmasını
tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura ereceğiz, veya … çekilen binlerce ızdırap ve boş kılacak bir anlayış ve
davranışla maazallah geri geriye gideceğiz. (sf. 3)
· Doğrusu ittifak ve iftirak (dağılma, perişan olma) mevzuu, günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir
mevzuudur. O her devirde ehemmiyetini korusa bile, merkezi taazzurun (şekillendirme) gerekli olduğu, hem çok
gerekli olduğu bir dönemde, ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne geçen bir mevzu haline
gelmiştir. …Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki, dirilişimiz için bundan daha büyük tehlike tasavvur etmek mümkün
değildir. (sf.4)
· Zira, anlaşma ve uzlaşma, her şeyden evvel bir akıl ve mantık işidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdet işidir ki,
dayanır ve uzun ömürlü olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zayıf,
yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli bir grup karşısındaki toplanmalar, düşmanlık duygularıyla bir araya gelmeler;
saldırmış ve saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip geçici dalgalarından ibarettir.
Bugünkü keyfi ve kemmî buudlarımız içinde böyle bir vahdet kat’iyyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz
açısından asla tecviz, tasvîb ve muhakkak suretle takdîr göremez. (sayfa 5-6)
· Öyle ise, iç ve dış ayrıcı faktörleri hesaba katarak, fasl’-müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve
birliğimizin aklîlik ve mantıkîlikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. …hiç olmazsa, Anglo-Sakson ve
Galler ittifakı biçiminde bir ittihada ihtiyaç, hem çok şiddetle ihtiyaç vardır. Düşmanlarımızı meşgul etme,
düşündürme ve göz açtırmama gibi kiyâset ve dirâyet isteyen hususları beceremezsek bile, hiç değilse onların
oyunlarına gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi hazırlamama anlayışını göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz
da. (sayfa 6-7)
· … temelde olmayan farklı düşüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya karşı takınılan suni
nezaket kadar, (onlara da davranılması) elzemdir, zaruridir, mukaddes birlik ve düzenimize bir temennâ ve selâmdır.
(sayfa Cool
· …aramızda bölücü faktörler vardır…”
1. Çeşitli cemaatlar çeşitli vazifeleri ayrı bir yol tutarak yürütmektedirler…
2. …her grup kendi rehberini müceddid kabul etmektedir.”
3. … harika bir zata ihtiyaç vardır … o gerekli ıslahatı bir hamlede yapabilmelidir.
4. … içimizdeki ihtilafların da dıştan körüklenmesini de hesaba katmak mecburiyetindeyiz. (sayfa 9-10)
· Türkiye ve islam dünyasında … bir araya gelen her cemaat için, bazı tehlikeler vardır.
· (Birçok sebepler) pek çok grubun meydana gelmesine sebep olmuştur. Bu gruplar arasında yer yer ciddi ihtilaflar,
…endişe verici kavgalar olmuştur. (sf. 19)
· Ehli sünnetin cevaz verdiği sınırlar içinde, her yolculuk aziz bilinmeli ve her hizmet alkışlan malıdır. (sayfa 21)
· Kısacası … onlarla, kıymetli bir hazineyi taşıma mecburiyetinde olduğunu bir lahza hatırından çıkarmaz. Böyle
olunca da, aynı istikamette hareket eden herkesi, kendine yardımcı kabul eder, her muvaffakiyetine ta’zim durur.
(sayfa 22-23)
· Öyle ise, siyasi, gayri siyasi, bütün gruplar için “Vahy-i münzel”in âlem-şümul davetine icabetten başka, ne çare ne
de ma’kul bir mesned kalmadığı çağrısıyla insanımıza sesleniyoruz “Hepiniz toptan Allahın ipine sımsıkı sarılın, ve
sakın parçalanıp ayrılmayın.” (sayfa 27)
· … mukaddes gaye ve ideallere karşı ihtiram hissinin sarsılması, keza büyük dava ve ona bağlı mübeccel
mefhumların yerini bir kısım küçük hesap ve çıkarların alması, aradaki râbıtayı daha kuvvetli hale getirmemizi
zaruri kılmaktadır. O da, bütün faslı müştereklerimizi ortaya dökerek, onlarla ayırıcı faktörlerin muvazenesini
yapma şeklinde olacaktır. İman esasları birliği, amel ve ibadet birliği… (sayfa 28)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #4 : 19 Haziran 2014, 16:03:11 »

· Bütün rehber ve rehnümâlara lider ve başbuğlara vicdan-i umumiyi tâmire ma’tuf bir hususu, bir kere daha
hatırlatmak istiyoruz. (sayfa 30)
· Düşmanlarımızın entrikalarına karşı uyanık olun, onların oyunlarına gelmeyin ve onları idare etmesini bilin. Kendi
aranızda birbirinizden adam ayartma ve aktarmayı düşünmeyin… Bilakis uğradığınız kimselerin … mürşidlerine
karşı hürmetkar olunuz. (sayfa 31)
…müminlere karşı daima … diffuzyona hazır durumda bulunuz.” (sayfa 32)
cemaatlar arasında … irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılmadığı taktirde cemaatleşmeler bölünmeyi, ufalanmayı
eriyip gitmeyi netice verir. Bu ise islam adına büyük bir zarardır… çaresi bütünleşmek, birlik beraberliği
korumaktır… Ancak bu hususta bazı prensiplerin hatırlanmasında yarar var. Evvela hiçbir cemaat bir diğerinin
aleyhine bulunmayacak. İkincisi cemaat fertleri, diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı… üçüncüsü
bütün bu cemaatlar birbirlerinin dertleriyle dertenmeli. Cemaatları sevin, sevemiyorsanız kendinizi sevmeye
zorlayın.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 170-172)
“…islami cemaatlardan herhangi birine dahil her fert manevi bir şirketin üyesi demektir.” (a.g.e., sf. 174)
Görüldüğü gibi her taktiği, stratejiyi, imkanı, takiyyeyi, riyayı ve yalanı kullanarak hedefine mutlak ulaşmak
istemektedir.

SAİDİ KÜRDİNİN MÜRİDİ:

Gülen, said-i kürdi (veya nursi)’nin, onların adlandırmasıyla bediüzzamanın müridi olduğuna şüphe bırakmayacak
şekilde sözler söylüyor, açıklamalar yapıyor. Kurduğu örgütünün de aslında onun öğretisi doğrultusunda
kurulduğunu da açıklıyor. Onu överken asrın çilekeşi, çağın büyüğü, kâmil mürşid, ruhların hekimi gibi terimler
kullanıyor. Said-i kürdinin memleketi Bitlis, Hizan, Nurs’u islamın hameleleri (yüklenmişleri) için sığınak diye
adlandırıyor.
“İşte Bitlis’e bakarken böyle bakmak lazım. Bir Bediüzzamanın, günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerde zuhuru …
katiyen tesadüf değildir. Hizan ve Nurs, yaz aylarında bile zor varılan yerlerdir ki, bu nesil kaçabildiğince kaçmış ve
saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potensiyel güç meydana getirmiştir.” (Küçük Dünyam, sf. 13)
Hemen hemen her kitabında bir ya da birkaç kez bağlı olduğu nurculuğun kurucusu said-i kürdi’nin şu sözüne yer
vermektedir.
“Beni nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarma yolunda,
dünyamı da feda ettim, ahiretimi de. Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün
ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde geçti. Çekmediğim cefa,
görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket
sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü
hakaretlere maruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni
intihardan men’etmeseydi said belki bu gün toprak altında çürümüş olacaktı. Bütün hayatım zahmet ve meşakkatle,
felaket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selameti yolunda nefsimi de, dünyamı da feda ettim. Helal
olsun … çünkü bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüzbin, yahut birkaç milyon, belki daha ziyade kişinin
imanını kurtarmaya yetti…”
Gülen’in dedeleri de said-i kürdi’ye yakın yerlerden Erzurum’a göç etmişler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #5 : 19 Haziran 2014, 16:05:13 »

IŞIK EVLERİ:

Bu aksiyon sahibi insanların yetiştiği yerler ise “ışık evleri”.
“Evet, Fethullah Gülen Hocaefendinin tavsiyeleri istikametinde aynı inanç ve aynı duygu ile aynı hedefe yürüyen bu
gönüllüler topluluğu, bu ‘ışık ordusu’ bugün toplumun ilgi odağı haline gelmiş bulunmaktadır. Evet bu topluluk
Hocaefendinin yolgöstericiliği ile …her türlü zorluklara göğüs gererek … bir büyük hedefi gerçekleştirme
peşindedir.”(Fasıldan Fasıla-3, Önsöz I.J. Ahmet Kurucan).
-Nedir bu hedef? Tabii şeriat devleti!
Bir başka yerde Gülen şöyle söylüyor;
“Evet, işte o dönem temelleri atılan ışık evler, o ışık evler üzerine bina edilen büyük kompleksler ve dünyanın yedi
bucağına açılan okullar, yurtlar, pansiyonlar, hep bu ilk’lerin izinden giden insanların gayretiyle oldu… bu insanlar
“gidin” denilen yere gidiyor, “verin” denilen yerde de veriyorlardı.” (a.g.e., sf. 151)
Demek şimdi bu insanlara vurun deyince vuracaklar, “öldürün” deyince öldürecekler, “öl” deyince de ölecekler.
Tehlikenin boyutunun kendi dilinden ifadesi.
Çağ ve Nesil-5, Günler Baharı Soluklarken adlı kitaba Önsöz yazan M. Garib bakınız ne diyor; "Birinci cihan
harbiyle batıp giden islam devleti, zamanın ana rahminde yepyeni bir tarihi doğuşa hazırlanıyor. “Işık Evler”le
giriyoruz kitabın sırlı dünyasına. Bu evler kutsi bir programın yürürlüğe konduğu ruh oluşum ocaklarıdır. Bu medeni
yapının planı kur’an, mühendislik merkezi mabedler, mektepler ise evler, çarşılar, pazarlar, köyler, kasabalar ve
şehirlerdir… bu evlerin mayaladığı yeni bir mevsime hazırlanıyoruz”
Kitabın önsözünü yazan M. Garib hocası gibi sözü çok gizleyemeden ağzından kaçırıyor. Demek ki yeni ya da
eskinin devamı islam devletinin kurulması yakın!?
Bakınız aynı kitabın 1-10’uncu sayfaları arasında ışık evleri için neler söyleniyor?
· “Işık evler, ışık süvarilerinin kışlaları, hak erlerinin halvethaneleri…dir.” (sf. 1)
· “Bu ışık yalılarının iç yapıları ve derinliklerinde Allah onların (diğer binalardan daha ziyade)
yükseltilmelerine (herşeyden yüksek, yüce) isminin oralarda anılmasına (dört yandan yükselen yasak velvelelerine
rağmen) izin verdi...içlerinde sabah-akşam onu tesbihlerle yâd eden öyle yiğitler var ki.” ( sf.2)
· “Işık evlerde hava kararıp, gece o sihirli atmosferiyle her yanı sarınca, birdenbire herşeyin dili ve edası
değişir;… açık beyan yerini remizlere, işaretlere bırakır… ve evin içi, sabah saatlerinde güneşe uyanan koca bir
kovana döner… derken sırlı ve sihirli gelip gitmeler başlar. Çiçek-kovan arası gelip giden arılar gibi, ışık almak, ışık
vermek ve nurdan düşüncelerle petekler örmek için.” (sf.4)
· “Işık evler, gelmiş geçmiş mukaddes binaların en velûdu, en doğurganıdırlar; oralarda ışığa uyanan herkes,
hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer ona karşı kıyam eder ve bu duygusunu da her yerde bir mum yakmak suretiyle
hayata aktarmağa çalışır. Bu itibarladır ki, ışık evlerin çoğalıp gelişmesi, tasavvurlar üstü ve hendesidir… onları
yakın takibe alan dış kaynaklı sapık zihniyetler, birer tecelli sırrıyla zuhur eden bu aydınlık evlerin çoğalma hızını
engelleyemez ve onların önünü kesemez. Ortaya çıktıkları günden bu yana, gecelerin en karanlık anları bile, onların
sesini kesememiş ve susturamamıştır… bu gönül erleri Cibril soluklarıyla yay gibi gerilmişlerdir.” (sf. 5)
· “Belli bir döneme kadar birer birer, ikişer ikişer çoğalan ışık evler, mübarek bir zaman diliminde birdenbire
hendesi katlanmaya geçer ve onar onar, yirmişer yirmişer artmaya başlar…” (sf. 9)
· “Artık küçük evlerin yanında her şeyiyle tam tekmil dev müesseseler de…” (sf.10)
“Bu ışık evlerin kendilerine has özellikleri vardır. …üstadın “Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan
okuyabilir” dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsi mekanlardır.” (Prizma-2, sf. 12)
“İşte bu ışık komplekslerinde yetişen ruh ve mana erleri, ruhda, manada dünya fethine giden bu yolda Allahın
varidat adına kendilerine vermiş olduğu ışıkları, bomboş dimağlara boşaltarak onları mamur edeceklerdir. Öyleyse
bu evler, yolsuz-yönetimsiz, değişik cazibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur
edilip kendi ruh ve mana köklerine dönmelerini sağlayan birer tezgah veya birer mekteptirler.” (Prizma-2, sf. 13)
“Bugün dünyanın yedi bucağına hak ve hakikati götürmeyi düşleyenler, feyz-i akdesin memeleri hükmünde olan bu
evlerin füyüzatından beslenmek zorundadırlar.” (Prizma-2, sf. 16)
“Ve öyle anlaşılıyor ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir. (a.g.e., sf.17)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #6 : 19 Haziran 2014, 16:05:45 »

TEKKE – ZAVİYE – MEDRESE:

Atatürk’ün kapadığı tekke, zaviye, medreseler zaman içinde geri döndüler, her kesimde başka başka adlar alarak
faaliyette bulundular. Işık evlerinin militan yetiştiren ev olmasının dışında da hangi fonksiyonu yerine getirdiğini
Gülen şöyle belirtiyor;
“Zannediyorum kuruluş gayesine matuf işletildiği müddetçe bu evlerde, bir dönemde tekye ve zaviyelerle
ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını aratmayan insanlar yetişecektir.”
(Prizma-2, sf. 14)
Fasıldan Fasıla-1 kitabının önsözünde Ahmet Kurucan 2.6.1995 tarihinde şöyle yazıyor;
“Her şey 1985 ekiminde başladı. Hocamız “şu koca binayı her gün ben sırtımda taşıyorum…” bu sözler kim bilir
kaç kere tekerrür etmiştir. …gelen her yeni kadronun yeni ders kitapları takip etmesi neticesinde ...bir öncekiler,
sonrakilere ...ders çalıştırırken hoca oluyor... Okunan eserler: İbn-i Kesir, Fi Zilâl, Buhari ricali, fıkıhtan Hidaye,
hadisten Buhari, Ez Zerkaninin Menâhi-lü’l-irfan’ı ile Usul-ü tefsir ve Abdülkadir Zeyda’nın el-veciz’i ile Usul’ü
fıkh. Hasanül Benenin risaleleri, Kuseyrinin risalesi vs. vs.”
Bu listenin tamamına söylenen kitapta bakılabilir. Yani Atatürk’ün kapamış olduğu tüm irtica kurumları ve
fonksiyonları bugün aynısıyla mevcuttur ve üstelik de şer faaliyetlerini tamamen gizli, çok daha aktif, hedefe
yönelmiş, kin ve garezle dolmuş olarak yürütmektedirler. İşte Gülen bu örgütlerde yetişenlere taktik bir emir olmak
üzere şöyle sesleniyor:
“Günümüzde İbn-i Erkan evlerinde yetişmeden, sabırla pişip olgunlaşmadan, ÇIKIŞ adına yapılacak her şey tam bir
hayaldır.”
Nitekim devrimin kapadığı kurumların özlemini çekerken de tam kendi uslûbundan beklendiği gibi devrimin
sahibine dolaylı yoldan küfretmektedir;
“Tekyelere kilit vurulduğundan beri, bize ait musiki de, yeriz-yurtsuz ve gariptir.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 235)
“Medrese ne zaman yıkıldıysa millet de o zaman yıkılmıştır.” (Asrın Getirdiği Tereddütler-4, sf. 194)
“Medrese, akli ve şer’i ilimlerin talim edildiği yerdir. O, hem aklı, hem kalbi, hem de vicdanı kanatlandırdığı
günlerde gerçekten fonksiyonunu eda ediyordu… Zaviyeler ise efendimizin ruhani hayatının temsil edildiği
mukaddes Allah evleridir. Bu evler günümüzde bir kısım evlerin eda etmeye çalıştığı fonksiyonları eda ediyorlardı.”
(a.g.e., sf. 193)
“Hususiyle tekke ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir
misyonun eda edilmesiydi. Bu evler içinde barındırdığı insanlara fûmun-u medeniye ile beraber ulûm-u diniyeyi de
öğreterek, tekye ve zaviye rolünün yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktı… Yani bunlar … camiler değil,
daha bir belirsiz yerlerdir. Bu evler zuhur zamanı itibariyle de belli değildir. Zaten belirli olamaz çünkü, oraya giripçıkacak
insanlar yakın takiptedirler…” (Prizma-2, sf. 13)
Kendisinin eğitiminin de tekke ve medrese olduğunu;
“Ben medreseye devam ederken de tekkeyi ihmal etmezdim… Zaten ilk gözümü açtığım, ruhumu mayaladığım yer
tekkedir. Bende tekke ve medresenin izleri …devam etmiştir.” (Küçük Dünyam, sf. 40)
diyerek belirtmektedir.
Arapça eğitim için;
“Cumhuriyetle beraber Arapça eğitimine karşı tavır alınması, o günün aydınının ve devlet yetkililerinin bir
yanılgısıdır.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 203) ve
“Günümüzde ise bu dil (Arapça) imam hatip ve ilahiyatlarda mecburi olmanın yanında bu fırsatlar değerlendirilip
talebe mutlaka bu dersi seçmelidir, … özel kurslar tertip etmelidir.” (a.g.e., sf. 204)
“Eğitimde … baskıcı ve dayatmacı zihniyetlerin zorlaması ile kabul ettirilen tedrisat sistemini değiştirecek inkilapçı
ruhlara ihtiyacımız var.” (a.g.e., sf. 205)
diyerek kendi açtığı kamplar ve ışık evleri ve şimdilerde açtığı okulların ne oldukları, nelere hizmet ettiklerini
belirtmektedir.
Kurmak istediği sistemi ise şu sözleriyle açığa vurmaktadır;
“Bu ilahi beyan, Allaha ve Rasûlullaha itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve DEVLETİN KAYNAĞI saymaktadır.
(İnsanlığın İftihar Sofrası, Sonsuz Nur-3, sf. 20)
Bu sözleriyle açığa vurduğu devlet şekli İSLAM devleti’dir. Osmanlı devleti ile islam devleti kendisi için özdeştir.
“Osmanlı kuranın bayraktarı bir millettir” (Asrın Getirdiği Tereddütler-1, sf. 220)
“Bir zamanlar milletlere, atının üzengisini öpmek şerefini bir bahşis olarak veren bu millet, emr-i bil maruf yaptığı
sürece hep aziz olarak kalmıştır. Ne zaman ki bu vazifeyi terk etmiş, işte o zaman üzengi öper hale gelmiştir.” (İrşad
Ekseni, sf. 31)
“Devleti Aliye …sahabe ve tabiin devrinden sonra gelmiş geçmiş en muhteşem bir devlettir ki…” (Sonsuz Nur-1,
İnsanlığın İftihar Sofrası, sf. 141)
demekte, hilafete olan özlemini de yazdığı “Kırmızı Mızrap” adlı şiir kitabında dile getirmekte ve “İhtimal ileride
bir cemaat hilafeti temsil edecektir” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 222)
demekle de bu makamı kimin temsil edebileceğinin işaretlerini vermektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #7 : 19 Haziran 2014, 16:06:29 »

ATATÜRK VE LAİK CUMHURİYET:

Osmanlıya hiç söz söylettirmezken, Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyet, Atatürk ve sonrası devri için kendi
vaazlarında, mümkün olduğu kadar temkinli, müritlerine yazdırdığı kitaplarda ise alenen bütün nefretini, kinini,
düşmanlığını açığa vurmaktadır. Tabir caizse kusmaktadır.
Atatürk’ün cumhuriyeti için;
“Osmanlıyı .. eleştirenler kendi tarihlerine baksınlar. 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların,
başkaldırmaların birkaç katını müşahade edeceklerdir.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 7-8) demektedir. Fasıldan Fasıla-2
kitabının 203’üncü sayfasında bu dönemi “İfritten bir dönem” diye adlandırmaktadır.
“…Yüzelli senedir sefalet solukluyoruz. Son yetmiş senenin halini söylemeğe bile gerek yok… Yok zira böyle bir
şey, malûmu ilâm ve israf-ı kelam olur.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 232)
Atatürk için;
“Necip Fazl Kısakürek … bir konferansında “Kabakçı Mustafa, Mustafa Reşit, Alemdar Mustafa …ve daha ne
Mustafalar ne Mustafalar” der demez –millet ne anladıysa- salon alkış tufanına boğulmuştu. Ama bilmem ki bu ne
ifade ederdi? Oysaki böyle şeyleri dinleme, alkışlama… bir şey olsa da her şey değildir. (a.g.e., sf. 314)
Söylemek istediği apaçıkken her zamanki takiyye yapan, saklanan halini giyinerek bugüne kadar kendisini kanunun
pençesinden kurtaran bu adam artık iyice tanınmalı ve hak ettiği kendisine daha fazla bekletilmeden uygulanmalıdır.
Cumhuriyet uygulamaları için;
“…bin yıllık tecrübe bin yıllık hars, kumara verilircesine saçılıp savrulmuş ve bunların yerine yirmi devletten alınan
ve herhangi bir tasfiyeye tabi tutulmayan Sanskritçe gibi bir kültür yerleştirilmişti.” (Çağ ve nesil-1, sf. 14)
demekte, bu kişileri de şöyle tanımlamaktadır;
“Bu millet henüz bütün bütün yok olmamıştır. …Dün onun düşmanı sadece salib ve ehl-i salib’dir. Şimdi “la’net ile
anılan o cebâbirenin (zalimler) en küstahına binler rahmet okutan firavunlar var sahnede.” (Çağ ve Nesil-1, sf. 88-
89)
Bir başka yerde;
“Fazilete arka çevrilip rezaletin peylendiği, sevaba hacir konup günah toptancılığının yapıldığı, iffete kezzap
dökülüp haysiyetin dağa kaldırıldığı, tarihin mıncıklanıp geçmişe salyalar atıldığı o uğursuz dönemler…” (Çağ ve
Nesil-3, Yitirilmiş Cennete Doğru, sf. 75)
diyerek ve devamında
“…Tarihin hiçbir devrinde hiçbir bahtsız millet bu kadar çok felaketin bu kadar dar bir zamana sıkıştırıldığını
görmemiştir. Ey, kinin, nefretin garazın, muhakemesizliğin azat kabul etmez kölesi! Ey, kendi tarihinin sayfalarını
kanla kirleten tarihin kanlı delisi…” (a.g.e., sf. 142) sözleriyle kinini ve düşmanlığını kusmaktadır.
Yakın geçmişi tanımlarken;
“Yakın geçmişimiz itibariyle bizim tarihimiz, bir katliamlar, tagallubler, esaretler, tahakkümler ve zilletler tarihi
olmuştur.” (a.g.e., sf. 77)
Atatürk devrimleri için;
“…bizdeki …bütün yenilikler, bazı kimselerin, biraz da dış manipülasyon ve baskılarla bir kısım bayağı arzulara
hizmetten ibaret kalmıştır.” (Çağ ve Nesil-6, sf. 11) demektedir.
Atatürk ordusuna karşı düşmanlığını ise Küçük Dünyam kitabının 43’üncü sayfasında anlatıyor. Aynı kitabın 56 ve
57’nci sayfalarında bir idamlığın ağzından Atatürk için yakıştırdıkları iğrenç aşağılama sözleridir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #8 : 19 Haziran 2014, 16:07:22 »

KİŞİLİĞİ:

Fethullah Gülen’in gerek kendisinin kendisi hakkında, gerekse başkalarının onun için söyledikleri bilinmeğe değer.
Küçük Dünyam adlı kitapta babası ve dedesinden bahsederek, onların devamlı sarık taktıklarını ve hiç
gülmediklerini, kendisinin yetişmesinde Avar İmanının çok büyük tesiri olduğunu, küçük yaştan itibaren medrese ve
tekkeye devam ettiğini;
“o devirde kuran okutmak yasak olduğu için annem beni gece yarısı uykudan kaldırır ve bana kuran öğretirmiş…”
(sf. 25)
diyerek de annesinin etkisini anlatmıştır. Ayrıca evlerinde diğer insanlar için de kaçak kuran kursu yapıldığını
belirtmektedir. İlk gençliğinde bugün de isimleri meşhur nurcular arasında geçen Mehmet Kırkıncı, Cemalettin
Kaplan, Cevdet Bilican vb. ile ilişkilerinden söz eder. Çeşitli şehirlerde vaiz ve imam olarak cumhuriyet karşıtı
faaliyetlerini anlatır ve polisin takibinden nasıl kurtulduğunu, zaman zaman da nasıl ve kimlerden yardım aldığını
anlatır. Evlenmeyişinin arkadaşının gördüğü bir rüyadan dolayı olduğunu müritlerini etkileyecek şekilde anlatır.
Arkadaşının rüyasında peygamber gelmiş, “evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem” diyesiymiş. O da bu
yüzden evlenmemiş. (sf. 63)
Bir ramazan ayında Erzurum’da islama saygısız diye kabul ettiği bir filmden dolayı verdiği vaazda ağlayarak halkı
tahrik edip “yazıklar olsun size! Sizin dininizle peygamberinizle alay edecekler, siz de müslüman geçineceksiniz”
gibi sözler söyler ve kalabalık sinemayı basar. (sf. 75) Gene aynı günlerde
“Bir de deccalı anlatacağım diye ramazanın sonuna kadar anons ettim… mahkum edilmekten korkum yoktu. Ancak
ramazanın ilk gününde hapishaneye girersem vaaz edemem, düşüncesiyle deccal hakkındaki vaazı son güne
bırakmıştım. Son gün cami tıklım tıklım dolmuştu. Deccal hakkında ne biliyorsam anlattım. Cami miting
meydanında dönmüştü. Cemaat heyecandan ayağa kalkıp oturuyordu. …delil yetersizliği sebebiyle tutuklanmadım.”
(sf. 79)
İzmir yıllarını, ilk kampları nasıl kurduğunu, ilk evlerin nasıl teşekkül ettiğini anlatır.
“Arkadaşlarla işaret-ül icaz kitabını okumaya başladık. Gece geç vakit bazı arkadaşlar yattılar. Muazzez Beyle
okumaya devam ettik. Tam Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib ifadesini okurken evin duvarlarından inilti sesleri
gelmeye başladı. Ben beş defa aynı inilti ve hicran dolu sesi işittim. Ses Of! Of! diyor ve duvar adeta vuslat
hasretiyle inliyordu.”(sf. 115)
diyerek hayallenip, halüsinasyon halleri geçirdiğini açığa vurmaktadır.
“Ben o erbainle rüya-yakaza arası bazı şeylerin tecellisine şahit oldum ki, onları burada söylemem zannediyorum ki
münasip olmaz.” (Fasıldan Fasıla-3, sf. 29)
diyerek evliya olduğunu lisanı münasiple ifade etmekte ve etkileyici mesajını vermektedir. Bir yerde de “bizim
yakînimiz vardır” diyerek gaybı bildiğini ima etmektedir.
Gene aynı kitabın 124’üncü sayfasında kendine hakim olamayışını şöyle anlatmaktadır; “Şimdilerde bazılarını
görüyorum, benim namazda bazen heyecanlarımı tutma gayretime rağmen tutamadığım anlarda yaptığım hareketleri
yapıyorlar. Yani ben içimdeki vesveseleri ve namazın huzuruna muhalif düşünceleri bir kenara atmak için gayri
ihtiyarı bazı hareketlerde bulunuyorsam takliden bazı arkadaşların da aynı hareketleri yaptıklarını görüyorum.
Halbuki herkesin şeytanla mücadele şekli farklıdır… Dolayısıyla ben namazdaki derinliğime göre, başıma değil,
kendime hakim olamayıp, yumruğumu bile sallayabilirim. Veya hayal hânemin genişliğine göre, şeytanın farklı
taarruzlarına karşı farklı şekillerde mücadele edebilirim.” (a.g.e., sf. 124)
9-10 yaşımdan beri irşadla vazifeliyim diyen bu kişi kendisi hakkında Fasıldan Fasıla-3 kitabının 229 sayfasındaki
ifadesi ise şöyle:
“Müslüman bir ana babadan gelmiş, tekke ve zaviye çevresinde yetişmiş, islamı duya duya gelişmiş, bütün
bunlardan sonra da Cenab-ı Hakk, onu dini mübini islamı yüceltmek adına mübarek bir hizmette istihdamla
şereflendirmişse, bu mazhariyetleri tam değerlendire-mediğinden ötürü bu insanın kendine yer yer kıtmir (köpek),
aciz, fakir, demesinden daha tabii ne olabilir? Kıtmir sözünü siz köpek manasına alabilirsiniz. Ancak köpeğin bile
kendi adına bir çok hususiyetleri olduğundan, ben şahsen kendime öyle demeyi bile bazen çok görmüşümdür.”
(Fasıldan Fasıla-3, sf. 229)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 604


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #9 : 19 Haziran 2014, 16:08:04 »

VAAD ETTİĞİ DÜNYADA HAYAT:

İşte kendisini yukarıdaki sözlerle tanıtan bu kişinin idealindeki sistemde insanları bekleyen iç ve dış dünyanın
görünümü gene onun tabir ve tarifiyle şöyle;
“Kahkaha bir küfür sıfatıdır. Mümin tebessüm eder, kahkaha atmaz.”(Fasıldan Fasıla-1, sf. 285)
“Fakat şevk ile, şen şakrak olmayı birbirine karıştırmamak lazımdır. Hizmet erleri için şevk ne kadar faydalı ve
yararlıysa, şen şakrak olmak da o ölçüde zararlıdır.” (Fasıldan Fasıla-2, sf. 61-62)
“Tebliğ ve irşad insanı hüzünle bütünleşmelidir.” (a.g.e., sf. 64)
“Zira hüzün bir peygamber tavrıdır. Onun için bazıları ona “Hüzün peygamberi” de demişlerdir ki, bana göre bu çok
isabetli bir yaklaşımdır. Zira efendimiz bütün ömrü boyunca kahkaha ile üç defa gülmüştür. Evet, hüzün onun
mübarek çehresinin ayrılmaz bir derinliğidir.” (a.g.e., sf. 194)
“Bir an kahkahayla gülme gafletinde bulunulduğunda, derhal bir kenara çekilip, tevbe edilmeli… zira unutulursa
kalır, kalır ve katmerleşir. Zamanla da Rabb ile irtibat kesilir ve o günahzede kendini delalet ve inhirafların ağında
bulur.” (Fasıldan Fasıla-1, sf. 162)
“Belki günde defalarca ölümümü kolluyor ve gözlüyorum, ama bir türlü gelmiyor.” (a.g.e., sf. 62)
“Dünya Nuh’un gemisi gibi bir gemi veya bir vapurdur. Bu dünyada herkes aynı zeminde yaşamak zorundadır… Bu
vapurdaki hayat nizamı, bizi buraya indiren Zat’a aittir. Başkalarının bu nizamı ihlale ve çiğnemeye hakkı olamaz.
Ve böyle bir durumda hususi hayat da söz konusu olamaz.” (İrşad Ekseni, sf. 79-80)
Ve en nihayette mürtede ne yapılacağının bilinmesi de önemlidir. Zira bugün toplu mezarları bulunan kişiler de bir
zamanlar Hizbullaha yakın oldukları halde MÜRTED oldukları için böyle cezalandırılmışlardır. Şimdi gelin
Fethullah Gülenin bu konudaki tavrını görelim.
“İrtad dinden dönme demektir. Buna göre mürted ise, daha önce inandığı bütün mukaddesatı inkar eden bir insandır.
Ve bu insan bir bakıma müslümana ihanet etmiştir. Bir kere ihanet eden, her zaman ihanet edebilir. Onun için de
bazılarına göre mürtedin hayat hakkı yoktur. Belli bir süre takibe alınarak, takıldığı hususlarda iknaya çalışılacaktır.
Bütün bunların fayda vermediği zaman da artık o insan islam bünyesinde bir ur ve çıban başı olduğu tebeyyun
edince de ona göre muamele edilir. (İrşad Ekseni, sf. 195)
Yani arif olan anlar diyerek mürtede Hizbullah ne yapıyorsa onu yapacağının gayet anlaşılır ifadesini dile getiriyor.
Öyle ya zaten demiyorlar mı bu memleketin %99’u müslüman diye. Yani düzeni şeriatın hakimiyetine verdin mi,
her önüne gelen mürted. Çünkü geminin sahibinin düzeni şeriattır deniyor ya.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.074 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.