Bir MiT Görevlisinin Sıradışı Yasamı / Soner yalçın
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Ekim 2019, 12:17:15


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: Bir MiT Görevlisinin Sıradışı Yasamı / Soner yalçın  (Okunma Sayısı 15336 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« : 21 Haziran 2014, 00:07:04 »

Önsöz

Elinizde tuttuğunuz bu kitap, Türkiye'nin son elli yıllık tarihinin bir bölümünü deyim yerindeyse
"büyüteç altına almaya" çalışmaktadır.
“Reis” kitabında (*1), devletin kullandığı bir tetikçinin yaşam öyküsünü anlatırken, bir yandan
da ona ve onun gibilere ihtiyaç gösteren tarihsel ortamı ortaya koymaya çalışmıştık.
(*1) Soner Yalçın/Doğan Yurdakul.Reis. Gladio'nun TM Tetikçisi,Su Yayınları, ekim 1999.
Şimdi de, aynı olayların başrollerinde yer almış bir istih-baratçının yaşamöyküsüyle bir adım
daha ilerliyoruz ve biraz daha merkeze, perde arkasındaki kişilere ve olaylara ulaşmaya
çalışıyoruz. Bu anlamdaBay Pipoya, Reis'in bir devamı veya ikinci bölümü de denebilir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndaki istihbarat çalışmaları, ülkeyi zapt etmek isteyen emperyalist
düşmanlardan ve onlara teslim olmuş olan padişah çevresinden bilgi toplamak temelinde
kurulmuştu. Milliydi ve genellikle dış istihbarata yönelikti. Bu sayede halkın hem saygısını hem
de fiilî desteğini yanına almıştı.
Ama 19501i yıllara yaklaşıldığında Türk istihbaratçığı bu niteliklerinden uzaklaşmaya başladı.
Bir yandan "yabancı gizli servislerle işbirliği" adı altında ulusal kimliğinden uzaklaştı. Öte
yandan tek partili dönemin son yıllarından itibaren her iktidarın kendi "özel istihbarat örgütü"
haline getirilmeye çalışıldı. Siyasî iktidarlar istihbarat Teşkilatı'nı hem parti dışındaki hem de
parti içindeki muhaliflerinden bilgi almak için kullanmaya çalıştılar. 19601ı yıllardan sonraki
iktidarlar ise bunlara bir de "Silahlı Kuvvetler içinden istihbarat" toplama görevini eklediler.
Bütün bu nedenlerle Türk İstihbarat Teşkilatı, hem yasaları hem de kendi yasasını çiğneyerek,
dışarıda paylaşım savaş-larına ve uluslararası tertiplere, içerideyse askeri darbelere, kendi
vatandaşlarına karşı girişilen operasyonlara, işkencelere, fişlemelere karıştı. Saygı duyulan bir
kurum olmak yerine "korku duyulan" bir teşkilat haline geldi.
Yaşamöyküsünü anlattığımız istihbaratçının karakteri bu ortama çok uygun düşüyordu.
Onu övenler de, yerenler de, "Maceracı, atak, çifte tabanca taşıyan, attığını vuran, sıcak
çatışmaya girmekten kaçınmayan" bir kişiliği olduğunu anlatıyorlardı. Hatta ona "Türk James
Bond'u" diyenler bile vardı.
Başka bir özelliği ise hiç elinden düşmeyen piposuydu. Belindeki veya koltukaltındaki tabanca
dışında her zaman bir veya iki piposu olurdu cebinde. Hem evinde hem de işyerinde pipo
koleksiyonu vardı. Kendisinin belki haberi yoktu ama, arkadaşları bu yüzden ona "Bay Pipo"
diyorlardı. Lise çağlarında başladığı pipo merakı ölünceye kadar sürdü.
Öldürüldüğünde bile, .yanı başındaydı piposu,
Bir istihbarat elemanının bilgileri değerlendirip, tahlil ya-parak sonuca varan "sıkıcı" çalışması
yerine, her zaman "hareketli" olmayı yeğleyen bir kişiliği vardı. Bu yüzden her zaman kendi
maceracı kişiliğine uygun bir istihbarat örgütünün başında olmayı arzulamıştı; "CIA gibi, Mossad
gibi operasyonlar yapan, vurucu bir istihbarat örgütü!"
Bu amacına ulaşmak için örgüt içinde yükselmeye çalı-şırken, teşkilatı yasal çizgide tutmaya
çalışan yönetimlere ters düştü, "iyi anlaştığı" yöneticilerle bir olup, amaçlarının çeliştiği kişilere
karşı -çoğu zaman gizli- çatışmalara girdi. O çatışmalar açığa çıkınca da yakın tarihimizde iyi
bilinen "skandallar" patlak verdi. Onun otuz yılı aşkın meslek yaşa-mını incelerken, istihbarat
örgütünün yasadışı uygulamalarının tarihiyle tıpatıp örtüştüğünü gördük. Bu tür uygulamalardan
hangisinin derinlerine dalmaya kalksak, orada onun da ayak izlerine rastladık. Neden bu
istihbaratçının yaşamöyküsünü anlatmaya karar verdiğimiz sorusunun yanıtı da, ulaştığımız bu
sonuçlarda yatmaktadır.
Reis'te yaptığımız çalışmaya bağlı kalarak, tümden gelim değil, tüme vanm yöntemini kullandık.
Yani "önceden doğru" kabul edilen bir düşünceden yola çıkarak olayları incelemek yerine,
olayları ve aralarındaki bağlantıları inceleyerek bunlardan sonuçlar çıkarmaya çalıştık. Su
gotürmez bir gerçekliğe ulaştığımızı düşündüğümüz yerlerde bunları kesin bir dille açıklamaktan
kaçınmadık. Sonuca varamadığı-mız, kanıtlardan emin olamadığımız durumlarda ise olgula-rı ve
iddiaları sıralayarak, yargıyı okuyucuya veya başka araştırmacılara bıraktık.
Bir gözlemimizi burada bir kez daha vurgulamak istiyo-ruz: "herkesin bir parçasını bildiği"
olgular, bir sistem dahilinde bir araya getirildiği zaman gerçeğin tamamı daha iyi aydınlanmış
oluyor.
Şimdi aynı şeyi bir kez daha yapıyoruz: çoğu mahkeme dosyalarında, resmî belge ve raporlarda,
arşivlerde, gazete sayfalarında, TV programlarında görülmüş ve duyulmuş bir yığın olguyu, bir
sistem içinde analiz yaparak, bir araya ge-tirip okuyucuya yeniden sunuyoruz. Ortaya çıkan
sonuca Türk istihbaratının "resmî olmayan tarihi" ya da "alternatif tarihi" de diyebilirsiniz. Adına
ne derseniz deyin, yaptığımız çalışma, tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya terk edilmiş
gerçekleri araştırıp, bulup, kronolojik bir sistem içinde okuyucuya sunma çalışmasıdır.
Bu çalışma uzun bir dönemi kapsamaktadır.Bay Pipoya Soner Yalçın 1990 yılında başladı, 1997
yılından itibaren Doğan Yurdakul dahil oldu. Bu süreç içinde bizlere yardım-cı olanlara teşekkür
ederiz...

Soner Yalçın / Doğan Yurdakul İstanbul, eylül 1999
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #1 : 21 Haziran 2014, 00:11:22 »

BAY PİPO

Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuklarına, delikanlılık çağına geldiklerinde
bir kılıçve bir pipo takımı hediye edilirdi.
Hediye edilen pipo takımı, soylu çocuk doğduğu gün bir uşağa verilir ve onun kullanması
istenirdi. Amaç, yıllarca uşak tarafından kullanılan pipoların, ısırgan otu tadından kurtulup, zehiri
özümseme yeteneğini geliştirmesiydi. Çocuk büyüyene kadar pipolar, sağlıklı bir içime
hazırlanmış olurdu. Pipo kullanma yaşına gelen asilzadenin delikanlı oğlu da böylece hiç emek
harcamadan iyi bir pipo takımının sahibi olurdu...
26 eylül 1990.
Saat 06.00 sulan...
Yatak odası güneş görmüyordu. Buna rağmen pervazları dökülmüş pencere, kalın kadife
perdelerle sıkı sıkıya kapatılmıştı...
Yine erken uyanmıştı. Yıllardır hasretti uykuya. Ama çok istediği halde öyle doyasıya
uyuyamıyordu. Boğazındaki eski kurşun yarası uyku sırasında nefes alıp vermesini zorlaştırıyor
uzun süre uyumasına izin vermiyordu...
Karanlığa rağmen, alışkanlıkla karyolanın başucundaki komodinin üzerinden, piposuna uzandı.
Birkaç yıldır âdet edinmişti; sabah uyanınca yataktan he-men kalkmıyor, boş piposu ağzında
sırtüstü yatıp, iki elinin parmaklarını birbirine kenetliyor, gözlerini tavandaki bir noktaya
kilitleyip, dakikalarca düşünüyordu...
Düşünceleri son günlerde sadece bir tek konuya odaklanmıştı: Körfez'de savaş çıkacak mı?..
Aklına yine Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a gönderdiği son rapor takıldı...
Millî istihbarat Teşkilatından ayrıldıktan sonra Turgut Ozal'la ilişkisini kesmemişti. Onun
istediği konular ve olay-lar hakkında analizler yapıp, değerlendirme raporları yazarak Çankaya
Köşkü'ne gönderiyordu...
Ama son gönderdiği raporun üzerinden 34 gün geçmişti. Köşk'ten henüz kimse arayıp teşekkür
bile etmemişti. "Hadi Cumhurbaşkanı Özal'ın işleri bugünlerde oldukça yoğundu, ama en azından
danışmanlarından biri arayabilirdi" diye söylendi kendi kendine. Zaten son bir haftadır Özal,
Amerika'daydı. O nedenle fazla üzerinde durmadı.
Ayaklarını indirip yatağın kenarına oturdu. El yordamıy-la özel nemlendirici porselen kutudan
bir miktar tütün alıp, pipoya yerleştirdi. Pipo karıştırıcısını aramaya üşendi. Tütünü
başparmağıyla bastırdı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #2 : 21 Haziran 2014, 00:13:02 »

Yaktığı kibritin zayıf alevi, başucunda asılı duran tablo-nun eskimiş çerçevesini aydınlattı...
İki nefes çektiği pipoyu komodinin üzerine bıraktı.
Yataktan kalktı, pencereye gidip, kalın kadife perdeleri aralayarak dışarıya baktı. Kimseler
görünmüyordu, sokağa sessizlik sinmişti.
İstanbul sıcak havalan geride bırakan bir güne hazırlanıyordu. İki gündür yağan yağmur, o gün
yerini az da olsa güneşli bir havaya bırakmıştı. "Çıkarken pardösümü yanıma alsam mı?" diye
düşündü.
Banyoya geçti.
Aynada kendini seyretti; saçlarını gençliğinde bile uzatmamış, sürekli kısa kestirmişti. Kırlaşmış
bıyıklan ise hep seyrekti.
Orta boyluydu, ama 58 yaşına rağmen güçlü bir fizik yapısı vardı.
Evleri iki oda bir salondan ibaretti. Annesi Roksan Hairan'ın hediyesiydi. Evlendiklerinde,
annesi aynı apartmanda kiralık bir daireye çıkıp, evini "rahat etsinler" diye oğlu ile gelinine
bırakmıştı.
Şofbeni yaktı: Alelacele soyunup kendini sıcak suyun altına attı. Vücudunu sabunlarken, kanlı
bölgesinin yağlandığını düşündü. "Yürüyüşleri ihmal ediyorum" diye mırıldan-dı kendi kendine.
"Olsun" diye düşündü, "insanlar beni hâlâ iki yıl önceki fotoğraflarımla tanıyorlar." 1988'in
haziranında üç gün süren röportajı çıkmıştıSabah gazetesinde. Poz da vermemişti ama sportmen
görünüşlü ve yakışıklı bul-muştu kendini o fotoğraflarda. Ne günlerdi'..
Eşi Gülsen ondan önce kalkmış, mutfakta kahvaltıyı hazırlamaya başlamıştı.
Çocukları Cengiz ve Cenan evlenip, çoluk çocuğa karışmışlardı.
Karıkoca baş başa kalmışlardı.
Ama oğlu Cengiz'i hemen her gün görüyordu, çünkü aynı şirkette çalışıyorlardı...
Üstünde bornozuyla geçti mutfağa. Kahvaltı yapmayı seven biri değildi. Çay içerken bir dilim
ekmekle peynir yedi.
Yatak odasına döndü, piposunu alıp geri geldi. Yeniden yaktı. Çayını bitirdikten sonra masadan
kalkıp salona geçti...
Koltukların hemen hepsi eskiydi. Gelen misafirler de ev-deki eşyaların eski olmasını ilk görüşte
yadırgıyorlardı. Sonra alışıyorlardı. Kimi bu mobilyaların eskiliğini, "Eski eşya seviyorlar" diye
yorumluyor; kimi "ekonomik durumlarının elverişsizliğine" yoruyor; kimi de "kasten, haklarında
dedi-kodu çıkmasın" diye değiştirmediklerini iddia ediyordu...
Duvarlarda asılı duran tablolar ise annesinin onlara bir armağanıydı ve çok değerliydi.
Raflarında kapağı açılmadan yepyeni kitapların durduğu kütüphaneye kaydı gözleri. Salonun bir
köşesini kütüphane yaptırmıştı. Kitap okumaya değil, "biriktirmeye" karşı bir he-vesi vardı. Belki
de bu isteği entelektüel görünmek isteme-sinden kaynaklanıyordu. Ama polisiye ve casusluk
türünde okumadığı kitap yok gibiydi. Dün gece uyuyabilmek için birini daha bitirmişti.
"Cengiz'e söyleyeyim de, yeni çıkanlar-dan birkaç tane daha alsın bana" diye geçirdi
kafasından.
Yıllarca annesini ağırlayan yaylan çıkmış koltuğa şimdi sürekli kendisi oturuyordu. Alışkanlık
olmuştu ve alışkanlıklarından kolay vazgeçen biri değildi.
Gazeteye şöyle bir göz attı. Birinci sayfa Körfez Krizi haberleriyle doluydu. Köşe yazarlarının
bazıları "Körfez'de savaş çıkacak" yorumlan yaparken, tam tersini öne sürenler de vardı.
ABD'nin Irak'a müdahale edeceğine inanıyordu.
Tıpkı Cumhurbaşkanı Özal gibi o da, Türkiye'nin de Amerika'nın yanında savaşa girmesinin ülke
menfaatleri açısından iyi olacağını düşünüyordu.
Ortadoğu politikasını çok iyi bildiği kanısındaydı.
Konuklarına çeşitli dönemlerde gittiği Beyrut'u anlat-maktan ayrı bir zevk alırdı.
Şirkete gitmek için hazırlık yaptı.
"Patronu" Fevzi Gandur'u tanıdığında kanı ısınmıştı.
Yıllar önce Beyrut'ta tanışmışlardı...
ikisini bir araya getiren Beyrut'a ilişkin anılan değildi kuşkusuz...
iki yıldır birlikte çalışıyorlardı.
Fevzi Gandur müessesesi, deniz nakliyatçılığı yapıyordu. Oğlu Cengiz de aynı şirketteydi,
"umumî vekil" sıfatıyla görev yapıyordu. Kendisinin görevi ise "danışmanlık"tı!..
Israrla reddetmesine rağmen şirketin ortağı olduğu iddiaları sürekli dile getiriliyordu...
Merak edilen başka bir soru ise, ne taşıdıklarıydı!
İstanbul'un yoğun sabah trafiğine yakalanmamak için işe biraz geç gidiyordu. Şirketin merkezi
Taksim'deydi. Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Boğaz Köprüsü trafiği bıktırıcıydı.
Yatak odasına dönüp bornozunu çıkardı, iç çamaşırlarını giydi. Gardırobunu açtı. Temiz beyaz
bir gömlek seçti, onu giyerken, dolaptan gelişigüzel bir kravat aldı. Aynaya bakmadan
alışkanlıkla bağladı.
Koltukaltı kılıfını boynundan geçirip omzuna astı. Yeni aldığı Magnum 357 marka tabancasını
kılıfına yerleştirdi. Suikast silahı olarak bilinen tabancasıyla gurur duyuyordu. .Arkadaşlarına
tabancasının özelliklerini anlatmaya bayılıyordu: "Domuz kurşunu atıyor, kurşun vücuda
girdikten sonra ikinci bir patlama etkisi daha yapıyor..."
İsveç Başbakanı Olof Palme, Magnum 357'yle öldürülmüştü!..
Spor giyinmeyi seviyordu. Yatmadan önce iskemleye astığı koyu gri pantolonunu alıp giydi,
kemerini bağladı. Açık gri ekose ceketini sırtına geçirdi. Koltukaltını ceket üstünden bir daha
yokladı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #3 : 21 Haziran 2014, 00:13:30 »

Eşiyle vedalaştı.
Ağzında piposuyla evden çıktı.
Meslekte geçen yılların getirdiği bir alışkanlığı daha vardı; evden çıkarken, siyah küçük
gözleriyle dikkatlice etrafına bakar, ortalığı kolaçan ederdi.
Yine öyle yaptı. Sokakta kuşkulu bir durum görünmüyordu...
Kadıköy Çiftehavuzlar semtindeki Cemil Topuzlu Caddesi. 32 numaralı Yuvam Apartmanı'ndan
çıktığında saatler 9.40'ı gösteriyordu.
34 HEZ 59 plakalı Şahin marka otomobilini her zaman apartmanın arka bahçesine park ederdi.
Anahtarla kapıyı açıp direksiyonun başına oturdu. Piposunu dişlerinin arasına alıp kontağı
çevirdi...
Aslında doğrudan Bağdat Caddesi'ne çıkabilirdi. Ama güvenlik gerekçesiyle gelip gittiği yollan
sürekli olarak değişti-riyordu... O sabah Cemil Topuzlu Caddesi'ni Bağdat Caddesi'ne bağlayan
Mahur Sokak'tan geçmeye karar verdi.
İki üç aydır huzursuzdu. Takip edildiğinden şüpheleni-yordu. Eşine ve çocuklarına hiçbir şey
söylememişti.Zaten 'bu tür konulan" onlarla konuşmazdı.
Bir gün Ankara'ya gittiğinde yıllarca birlikte çalıştığı MİTten yakın bir arkadaşına konuyu
açmış; "teşkilatın" kendini izlettirdiğini tahmin ettiğini söylemişti. Arkadaşının isteğine uyup
istanbul'a geldiğinde; şüphelendiği iki otomobilin plakasını MiT istanbul Bölge Daire
Başkanlığı'na bildirmişti.
Durum araştırılmış ancak araç sahiplerinin şüphelenilecek kişiler olmadığına karar verilmişti!..
Son yıllarda MlTte çalışanların, eski personelin bu tür isteklerini "paranoya belirtileri" olarak
değerlendirmeleri, teşkilat içinde "moda" haline gelmişti.
Mahur Sokak'a saptı...
Bağdat Caddesi'ne çıkan tüm ara sokaklara, "otomobiller, hız yapmasın" diye kasisler
konulmuştu.
Bağdat Caddesi'ne 25-30 metre kala böyle bir tümseğe geldi. Vites küçültüp otomobilini
yavaşlattı. Ve ne olduysa o an oldu...
Otomobilin arka sol camına yaklaşan genç ve uzun boylu bir kişi, elindeki 7,65 çapındaki
susturucu takılmış ta-bancasıyla dört el ateş etti.
Boynuna isabet eden ilk kurşunda ölümcül darbeyi almıştı.
Ne şaşırtıcı rastlantıydı ki, 19 yıl önce istanbul'da girdiği silahlı çatışmada da ilk kurşunu yine
boğazına yemiş, ancak ölmemişti.
ikinci kurşun çenesini parçalayıp çıkmıştı. Niyeti kesinlikle öldürmek olan saldırgan, olayın
heyecanından son iki kurşunu isabet ettirememişti... Kurşunlar aracın sağ ön kapı ve sol arka kapı
camlarını parçalamıştı...
Başı sağ omzuna düştü, tanınmamak için taktiği güneş gözlüğü hâlâ gözündeydi. Piposu ise sol
bacağının yanına, koltuğun üzerine yuvarlanmıştı...
Yanından hiç ayırmadığı tabancasının emniyeti açıktı. Şarjöründe 9 mermi bulunan silahına
dokunma fırsatı bile bulamamıştı.
Silahlara karşı inanılmaz bir ilgi duyardı. Çeşitli çapta silahlan vardı. Onlarla poligonlara gidip
atış talimleri yaptığında, sanki yaşamının en büyük mutluluğunu duyardı. Öyle durduğu yerden
nisan alıp ateş etmeyi sevmezdi. Hareketli hedeflere ateş etmeyi severdi. Hedef hareketli olacak o
da be-lindeki silahı çekip hedefi vuracaktı. Yakınları, açık arazide talim yaparken hızla kaçan
kertenkelelere ateş ettiğini ve hiç ıska geçmediğini anlatırlardı. Bu hobisi onu Türkiye'nin en iyi
silah kullanan birkaç kişisinden biri yapmıştı...
"Teşkilattaki yakın arkadaşlarına hep 5-6 kişiyle girişe-ceği bir silahlı çatışma sonucu ölmek
istediğini söylerdi. Yatakta ölmek onun kâbusuydu.
istediği gibi olmuştu, ancak tabancasına davranamamış, gafil avlanmıştı...
Saldırganlar iki kişiydi. Genç olanı silah kullanmıştı. Di-ğeri 35-40 yaşlarında, kısa boylu ve
saçları döküktü, elinde Bond tipi bir çanta vardı.
Silah seslerinin hemen ardından soğukkanlılıkla otomo-bile yaklaşıp içeri bakmıştı. Direksiyon
başındaki kişinin öldüğünden emin olmak istiyordu.
İkinci kişi genç saldırgana başıyla "ölmüş" anlamında işaret ettikten sonra, ikisi iki aynı yöne,
biri caminin olduğu sokağa, öteki 18 Mart Sokağı'na doğru koşarak uzaklaştılar...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #4 : 21 Haziran 2014, 00:14:15 »

Ölmemişti...
İki saldırgan hızla olay yerinden uzaklaşırken, o elini otomobilin anahtarına götürüp kontağı
kapattı.
Sürekli kan kaybediyordu.
Dakikalar geçiyor, ama kimse yardımına gelmiyordu.
Nefes almakta zorlanmaya başladı. Ağzının burnunun içi sanla dolmuştu.
Telsiz sesi duyar gibi oldu...
Bu onun yaşamla son buluşması oldu...
Arak nefes almıyordu...
Aracın içi kan gölüne dönmüştü.
Olay yerine gelen ilk polis ekibi, otomobildeki kişinin ünlü bir MÎT mensubu olduğunu
anlayamamıştı.
Telsizden olayı amirlerine anons ederken sürekli bir ayrıntının üzerinde duruyorlardı: "Maktulün
üzerinde tabanca var.’’
Otomobilin plakasını hemen istanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bildirdiler.
Plakanın çok ünlü bir istihbaratçıya alt olduğu öğrenilin-ce, istanbul Emniyeti ile MiT Bölge
Başkanlığı alarma geçti.
Olay yeri bir anda polis ve MiT elemanlarıyla doldu.
Yıllarca özel kalemliğini yapan Kemal Hacıbeyoğlu ilk şaşkınlığını üzerinden atmış,
gözyaşlarını saklamaya çalışı-yordu...
Başta bölge başkanı olmak üzere, istanbul'daki üst düzey MiT personelinin hemen hepsi olay
yerine gelmişlerdi.
Şaşkındılar. Çünkü aynı yıl içinde suikasta uğrayan bu ikinci MiT görevlisiydi.
Emekli olmadan önce MiT Ermeni Masası'nda çalışan Al-bay Rıfat Uğurlutan 24 ocakta
öldürülmüştü...
Herkes birbirini arıyor, suikastı öğrenenler duymayanla-rı haberdar ediyordu...
"Büroya daha yeni gelmiştim. Saat 10.30 sularındaydı. Çocuklar telefonu bağladı. Büyük bir
gazetenin istihbarat şefi olan arkadaşım kötü haberi verdi. Şoke oldum, dondum kaldım. Ne
yapacağımı bilemedim. Kısa bir sessizlikten son-ra 'Öldü mü ?' diye sordum. 'Maalesef diye yanıt
verdi.
Bir müddet öylece kaldım. Ne yapacağımı düşünüyor-dum. Aklıma ilk gelen evi, eşini aramak
oldu. Alışverişe çık-mıştı, evde yoktu.
istanbul'da oğlu Cengiz'! aradım. Cengiz, 'Merhaba Ağa-bey' deyince sesinden anladım, olaydan
haberi yoktu. 'Ba-bandan haberin var mıf diye sordum. '15-20 dakikaya ka-dar gelir' dedi. Demek
haberi yoktu. 'Cengiz kapının önünde babana ateş etmişler, sen hemen eve git, ben de geliyorum'
dedim. 'Peki hemen gidiyorum' dedi başka bir şey de sorma-dı, ilk uçakla hemen istanbul'a
gittim."J
Suikastın üzerinden neredeyse bir saate yatan zaman geçmiş, ambulans ve adlî yetkililer hâlâ
gelmemişti.
Olay yerine doluşan meraklı vatandaşlar sokağı miting
t Soner Yalçın'ın, MiT görevlisi Mehmet Eymür'te 31 ekim 1990 tarihinde. Ankara'da
yaptığıgörüşmenin notlarından.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #5 : 21 Haziran 2014, 00:15:29 »

Herkes sanki sıraya girmiş gibi merakla otomobilin içine bakıyordu...
Ceset görünmesin diye otomobilin camlan gazete kağıdıy-la kapatılmıştı.
MiT ve polis biraz da şaşkın bir halde, çevrede rasgele araştırma yapıyor, her kafadan bir ses
çıkıyordu:
"MiT üç gün önce bölgedeki takip tarassut ekibini kaldır-mış!"
"Evinin önünde bir haftadır ayakkabı boyacısı varmış, nasıl gözden kaçırmış!"
"Rahmetli takip edildiğini MtTe bildirmiş, ilgilenmemişler!"
"Birkaç gün önce çocuklarına ve damadına, 'Eve gelip gi-derken dikkatli olun' diye uyanda
bulunmuş, herhalde bir bildiği vardı!"
"Koruma almayacak kadar cesurdu. Cepheden gelecek hiçbir saklından korkmazdı. Aynı
zamanda çok iyi bir atıcı olması, ona bu cesareti vermişti..."
Olay yerinden toplanan mermi, kovan ve çekirdekleri ba-listik incelemeleri yapılmak üzere
Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.
Çok az sayıda görgü tanığı vardı, ilk ifadelerini zaten kor-ka korka veren bu tanıklara, polisler ve
MiT elemanları san-ki suikastı onlar yapmış gibi- sert ses tonlarıyla sorular yö-neltiyorlardı.
Tanıklara göre, suikastı üç kişi gerçekleştirmişti. Biri te-tiği çekmiş, diğeri otomobilden bir iki
metre uzakta bekle-mişti ve üçüncü kişi ise onlardan biraz daha uzak mesafede gözcülük
yapmıştı.
Görgü tanıkları iki otomobile bindirilip MiT Bölge Baş-kanlığı'na götürüldü.
Bu arada ilk ifadelere bakılarak hemen suikastın nasıl işlendiğine dair yorumlar yapılmaya
başlandı. Ortak fikir, sal-dırının son derece profesyonelce planlanmış olduğuydu. Ey-lemi
yapanların sayısı konusunda tereddütler vardı. Bazıla-rına göre böyle profesyonel suikastlarda tek
tetikçi olmazdı.
*Ne olur ne olmaz diye ikinci bir tetikçi de yedek tutulur’'du. Öyle ki, birinci tetikçi, ikinci
tetikçiyi tanımazdı bile. Birinci tetikçi görevini aksatır veya başına bir aksilik gelirse, ikinci
tetikçi devreye girerdi. Tetikçiler birbirini tanımaz, iki tetikçiyi de sadece üçüncü kişi, yani
gözlemci bilirdi...
Gazeteciler telsiz konuşmalarını dinleyip olay yerine gel-miş, sürekli fotoğraf çekip, tanıdıkları
polis ve MiT görevlile-rinden bilgi almaya çalışıyorlardı. Polis yetkilileri, basın mensuplarına
bilgiler veriyorlardı. Tespit edilen bazı tanıkla-rın ifadelerine dayanılarak, saldırganların robot
resimleri çi-zilmeye çalışılıyordu. Bu arada istanbul'da tüm güvenlik bi-rimleri alarma geçmiş,
operasyonlara başlamıştı.
Olay yerine gelen istanbul Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı oldukça sinirliydi. Otomobilin
içindeki cesedin yanında, ilk demecini verdi: "Görgü tanıklarının ifadelerine göre, saldır-ganların
eşkalinden daha önceki ölüm olaylarında bulunan kişiler olduklarını saptadık. Bu onların son
işidir. Onların işini bitireceğiz. Katiller en kısa sürede yakalanacaktır."
Nihayet ambulans gelebildi, hemen ardından da savcı.
Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Sedat Musullu olay yerinde yaptığı ilk belirlemede, cesette iki
kurşun bulunduğunu, kurşunlardan birinin boynun sol yanından, diğerinin başın arka bölümünden
girdiğini söyledi.
Oğlu Cengiz, ceset otomobilden çıkarılıp ambulansın sed-yesine konulurken, olay yerine
ulaşmıştı.
Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu.
Babasına son bir kez bakan Cengiz, bir an için sendeledi. Ancak yanındakilere belli etmemeye
çalıştı.
Ambulans olaydan tam 1,5 saat sonra, cesedi Adlî Tıp morguna götürmek için, sirenlerini
çalarak olay yerinden uzaklaştı.
Oğlu Cengiz gibi, kızı Cenan da soğukkanlılığını koruyor-du,t
Cenan olay yerine gelmemişti, işyerinden doğru annesi-nin bulunduğu Çiftehavuzlar'daki eve
gitmişti.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #6 : 21 Haziran 2014, 00:16:00 »

Ancak Gülsen Hanım çocukları gibi değildi. Şok geçiriyor-du. Annesini o durumda gören Cenan
da direncini yitirdi. Anne ve kızın kriz geçirmesi üzerine eve doktor çağrıldı.
Kapılarının önünde bir ambulans bekletildi. Bazı MiT görevlilerinin, gazetecilerin apartmanın
önün-den gitmeleri gerektiğini, pek de kibar olmayan bir tarzda söylemeleri ortamı daha da
gerginleştirdi.
Ajanslar suikastı Türkiye ve dünyaya bildirmişlerdi.
ABD'de bulunan Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başba-kan Yıldırım Akbulut, TBMM Başkam
Kaya Erdem, SHP li-deri Erdal inönü, DYP Genel Başkam Süleyman Demire! ve MHP Genel
Başkanı Alparslan Türkeş, suikastı kınadıkları-ı u belirten demeçler verdiler.
Yasamı boyunca işadamlarıyla arası hep iyi olmuştu.
Emin Cankurtaran, "Çok iyi tanırdım kendisini. Rahmet-li çok iyi dostumdu. Onun haricinde
hiçbir ticari ilişkimiz ol-mamıştır" derken, Halit Narin, "MlTten ilk ayrıldığında Na-rin grubunda
1-1,5 yıl süreyle danışman olarak çalıştı. Çok yakın arkadaşım, dostumdu" şeklinde konuştu.
içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, suikastı gerçekleştiren-lerin iki kişi olduklarının tespit
edildiğini söyledi. Bakan Ak-su. Ankara Esenboğa Havaalanı'nda gazetecilerin sorularını
yanıtlarken, "Görgü tanıklarına fotoğraflar ve robot resimle-rin gösterilmesi sonucu teşhis
edildiklerini de zannediyo-rum" dedi. Aradan iki gün geçti, l.
istanbul Adlî Tıp morgundan alınan Türk bayrağına sa-rılmış tabut, Selimiye Camii'ne getirildi.
Cami avlusuna gazetecilerin girmesi yasaklandı." MiT gö-revlileri fotoğraflarının çekilmesini
istemiyorlardı.
Gelen bütün çelenkler elektronik araçlarla tek tek kon-trolden geçirildi.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Yıldırım Akbu-lut. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş, SHP Genel Baş-kanı Erdal inönü, DYP Genel Başkam Süleyman Demirel çe-lenk
gönderenler arasındaydı.
Cami avlusunda üst düzey MiT görevlileri ve bir dönem birlikte çalıştığı Süleyman Seba, Tunca
Toskay, Mehmet Eymür. Korkut Eken gibi arkadaştan da vardı. Genelkurmay Başkanlığı'nın
cenazeye ne bir çelenk ne de temsili bir subay göndermemesi dikkat çekmişti.
Türk bayrağına sanlı tabut, yaklaşık 500 metre omuzlar-da taşındıktan sonra cenaze arabasına
konuldu ve aile kab-ristanında toprağa verilmek üzere Yakacık Mezarlığı'na gö-türüldü. Aile
mezarlığına defnedilirken, orada bulunan her-kesin kafasında aynı soru vardı:
"Bu suikastı kim, neden yaptı?"
Birinci bölüm
"AdıHiram olsun"
istanbullular, 1932 yılının sert geçen kış aylarını uzun sûre hafızalarından silememişlerdi...
Kalın ve pahalı paltosuyla heyecan içinde içeri giren 62 yaşındaki Mübarek Galip Eldem, kızı
Roksan'ı yanakların-dan öpüp, titreyen elleriyle torununu kucağına aldı ve gür sesiyle, "Bunun
adı Hiram olsun" dedi...
Hiram Abas'ın dedesi Mübarek Galip Eldem arkeologdu. Viyana imparatorluk Gimnasionu'nda
arkeoloji ve filoloji okumuş, arkeolojiye ait birçok eser yazmıştı. Moskova, Lon-dra. Paris,
Berlin, Viyana arkeoloji akademilerine fahrî üye olmuş, fahri doktorluk unvanı kazanmıştı. Hars
ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Telif ve Tercüme Heyeti azalığında bu-lunmuştu. Yıllarca,
müzeler genel müdürlüğü yapmıştı. Anadolu Millî Mücadelesi'ne iştirak eden Dede Mübarek
Galip Eldem, çevresinde çok sevilen ve sayılan bir bilim adamıydı.
Dede Eldem'in diğer bir özelliği ise mason olmasıydı. To-rununa "Hiram" adını koymasının
nedeni buydu.
Hiram adı, masonluğun kurucusu olan duvarcı ustası Hiram Usta'dan geliyordu.
Küçük Hiram Abas'ın adını aldığı mason ustasının so-yadıyla olan büyük benzerliği de dikkat
çekiciydi: Hiram
Abiff î1Mübarek Galip Eldem torunu Hiram'ı, alnından öpüp, iki eliyle havaya kaldırdıktan
sonra kızı Roksan'ın kucağına verdi.
Roksan Hanım, istanbul'un tanınmış ve köklü ailelerin-den Eklemlerin kızıydı.
Eldem ailesi, Sadrazam Koca Hüsrev Paşa, Sadrazam Et-hem Paşa ve Girit Valisi Müşir Şakir
Paşa'ya dayanıyordu. Meşhur ressamlardan ve Türk müzeciliğinin kurucusu Os-man Hamdi Bey,
Mübarek Galip Eldem'in amcasıydı.
Roksan Hanım, Atatürk'ün Balo Tertip Heyetleri'nde yer alan, kültürlü bir istanbul
hanımefendisiydi. Atatürk'le dans ederken çekilmiş fotoğraflarını evinin en müstesna kö-şesinde,
yularca kıymetli mücevherler gibi saklamıştı...
Uzun boyu, yakışıklılığı ve kibarlığıyla Roksan Hanım'ın gönlünü fetheden Abbas Hilmi,
Yugoslavya'nın Üsküp ili, Palanka ilçesinde, 1910 yılında doğmuştu. Büyükbaba Sü-leyman
Nadir (Abazoviç) geniş arazisi olan varlıklı bir kişiydi.
Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen Millî Mücadele yıllarından sonra, artık Balkanlar'da
yaşayamayacaklarını düşünen} binlerce Türk ailesi gibi Abaslar da, Türkiye'ye göç etmişlerdi.2
Abbas Hilmi Abas 12 yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye'ye gelmiş ve tahsilinden sonra gemi
kaptanı olmuştu...
Soyadı Kanunu çıktığında, "Abas" soyadını almışlardı...
22 yaşında "çiçeği burnunda bir baba" olan Hilmi Abas, her zamanki saygılı haliyle
kayınpederinin kararına uydu ama, "Oğlumun göbek adını da ben koyayım" deyip, Hiram'ın
önüne "Mustafa" adını eklemeden yapamadı.
1 Sözcük anlamı"duvarcı" olan masonluk, Kudüs'tekiünlüHazreti Süleyman Tapınağı'nın
mimarıHiram Abiff Usta'dan gelir. Hiram Abiff, tapınağıyaparken yönetimi altındaçalışan
duvarcıisçilerinin oluşturduğu bir tonca kurdu ve böylece masonluk ortayaçıktı. Masonluğun bir
kolu olan ve ABD'nin Chicago kentinde doğan Rotan/enliğin kurucuların-dan birinin adıda
"Hiram Shorey'di. Türkiye'de masonluk resmi olarak 1 ağustos 1909'da kuruldu ve ilk
büyüküstadıSadrazam Talat Paşa'ydı
2 Türkiye tarihinde iki Abbas Hilmi Bey var Biri: Mısır eski hıdivi Abbas Hilmi Paşa. Türk
uyruğuna girmek için Cumhuriyet Halk Fırkasına 900 000 TL bağışladı. Bu para, işBankası'nın
kuruluşsermayesi oldu. Diğeri ise; ibrahim Paşa mahdumu Abbas Hilmi Bey, 17 ocak 1923
tarihindeİzmirİktisat Kongresi'ne.İstanbul Milli Türk Ticaret Birliği temsilci-si olarak katıldı.
Ancak ikişahsın, Hiram Abas'la akrabalığıyoktu
istanbul'da. Osmanlı'dan beri her zaman entelektüel bu-semi olan Kadıköy'de oturuyorlardı.
Kadıköy etnik köken açısından mozaiği andıran bir semtti; Rum, Ermeni, Yahu-i Türk. her ırk ve
mezhepten halk vardı...
Hiram Abas'ın çocukluğu Kadıköy, Moda'da geçti.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #7 : 21 Haziran 2014, 00:16:35 »

1938 yılı onun için önemli bir yıl oldu.
Hep öğütlerini dinlediği dedesi Mübarek Galip Eldem, ve-fat etti.
Dedesini kaybettiği yıl Türkiye, kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk'ü son yolculuğuna uğurladı...
Ve Hiram Abas aynı yıl, Moda Sekizinci llkokul'da öğre-nim hayatına başladı.
Dedesinin boşluğunu, ilkokul öğretmeni Neriman Hanım doldurmuştu.
Bir de, boş arazilerde, kendi yaptıkları bez topla futbol oy-namak...
Sessizdi, içekapanıktı.
Okulda notlar 5 üzerinden verilirdi. Ne başarılı ne de ba-şarısızdı. Notlan 3-4 arasında
değişiyordu.
ilkokul yıllan Türkiye için yokluk yıllarıydı, ikinci Dünya Savaşı başlamıştı.
Ekmeğin karneyle satıldığı yıllar...
Anne babaların soluklarını tutarak radyo haberlerini din-lediği yıllar...
Mahallelerine yeni insanlar taşınmaya başlamıştı. Bunlar Nazilerden kaçan Alman bilim
adanılan ve Yahudilerdi... Saint-Joseph yıllan
Fransızca o yıllarda en popüler lisandı. Genç Türkiye Cumhuriyeti'ne Osmanlı Tanzimatı'ndan
miras kalmıştı Fransızca konuşmak...
Azınlıkların çoğu da Fransızca konuşurdu. O yılların Beyoğlusu'nda yürürken Türkçe'den çok
Fransızca işitilirdi. Mağazaların, lokantaların, pastanelerin çoğunun adı Fran-sızca'ydı. Erkeklere
"mösyö", kadınlara "madam" veya "mat-mazel" diye hitap edilirdi. Fransızca eğitim yapan
kolejler vardı: sadece erkek öğ-rencilerin alındığı Saint-Joseph, Galatasaray, Saint-Benoit ve
sadece kız öğrencilerin kabul edildiği Nötre Dame de Sion gibi...
Roksan Haram tek çocuğunun Fransızca eğitim almasını istiyordu. Ailesinde hemen herkes
Fransızca biliyordu. Mi-nik bir kız çocuğuyken tanımıştı Fransız mürebbiyeleri. Pa-ris'i
görmeyen akrabası hiç yok gibiydi.
Papazların'Fransızca eğitim verdiği Saint-Joseph Lisesi, oturdukları yere çok yakındı, okulun ana
kapısı ile evlerinin arası 200 metreydi.
Ve Hiram Abas, iki yıl hazırlık, üç yıl ortaokul ve üç yıl li-se olmak üzere, 8 yıllık bir öğrenim
için Saint-Joseph'e kay-dedildi...
Saint-Joseph erkek çocukların kabul edildiği, katı disip-linli bir okuldu. Ağır bir eğitim programı
vardı. Fransa'dan gelen öğretmenler çoğunluktaydı. Bunlar genelde kendisini eğitime vermiş
papazlardı.
Kıyafet zorunluluğu yoktu. Kravat takmak mecburi değil di. Mecburi olan tek aksesuar, üstünde
okulun amblemi bulunan kasketti. Kasketsiz okula giriş yasaktı.
Öğrenciler saat 8.05'te okulda olmak zorundaydı.
10 dakika "moral dersi" vardı; hangi davranışların yapıl-ması, hangilerinin yapılmaması
gerektiği konusunda sınıf öğretmenleri örneklerle ahlak bilgisi verirlerdi.
Saat 8.15'te ders başlardı.
Ve tüm öğrencilerin en çok sevdikleri zaman dilimi 9.45'ten 10,10'a kadar süren teneffüstü.
Teneffüslerde öğrenciler spor yaparlardı. Hiram Abas basketbol ve voleybol oynardı. Bir de top
ve kalkanla oyna-nan bukle oyununu çok severdi...
Asıl sevdiği spor ise bokstu. Ancak teneffüste boks yapma olanağı yoktu. Zaten okul
arkadaşlarının arasında boksu seven pek kimse de yoktu...
O da bu nedenle hafta sonlarını okul arkadaşları yerine kendisi gibi boksu seven mahallesinin
çocukları Abdi ve Erol'la geçiriyordu... Teneffüsten sonra iki saat daha ders görüp, öğle paydosu
yapılırdı. Herkes evine yemeğe giderdi. •
Hiram Abas bu konuda çok şanslıydı. Evi okula en yakın edan öğrenciydi, öğleden sonra da
sabah yapılan ders saati programı aynen tekrar edilirdi.
Sınıflar 33'er kişilikti, sınıf mevcudu bazen birkaç eksik veya fazla olurdu.
Hiram Abas'ın bulunduğu sınıfın mevcudu 30'du.
Sınıflarında Ermeni, Yahudi, Rum, Türk çocukları bir aradaydı: Leon Romano, Arman Seri,
Nedret Salungan, Niogos Altıparmak, Yaman Yamaner, Harutyun Kürkciyan, Vorj Vartallti,
Ferruh Yazıcı, Bülent Dikmen, Loris Diraduryan, Marsel Yafet, Vedat Saraçoğlu, Alfred
Bağciyan, Metin Cantimur...
okulda arkadaşı Nafl Erinç'le Salnt-Joseph'te de aynı sı-nıftaydılar...
Okulda öğrenciler arasında gruplaşma yoktu.Zaten o yıl-larda kimin hangi ırktan, hangi dinden
olduğu ne sorulur ne de öğrenmek için çaba sarf edilirdi. Merak bile edilmezdi...
Genelde öğrencilerin aileleri zengindi. Hiram Abas gibi memur aileden gelen öğrenci sayısı çok
azdı.
Her hafta sonu karne verilirdi. Karne cumartesi öğleyin alınıp. veliye imzalatılıp, pazartesi geri
götürülmek zorundaydı. ,
30 kişilik sınıfın en çalışkanı Erdem Aksoy, en tembeli ise Tahsin Biçerdi. 1772 not
ortalamasıyla Hiram Abas, basan aralamasında 19'uncuydu.
Vasat bir öğrenci olması lise döneminde de değişmedi.
Lise birde; 32 kişilik sınıfta, 2352 not ortalamasıyla 22"nci sıradaydı.
Lise ikide; 28 kişilik sınıfta, 1577 not ortalamasıyla 24"üncü sıradaydı.
Son sınıfta öğrenciler Fen ya da Edebiyat bölümünü seçmek zorundaydılar.
Hiram Abas, Edebiyat Bölümü'nü seçti.
1951-1952 öğrenim yılında Saint-Joseph'ten mezun oldu.
Diplomasını, ikmale kaldığı için haziran dönemi yerine eylül ayında "orta" dereceyle aldı...
Saint'Joseph'in vazgeçilmez kuralıydı; her sömestrde öğ-renciler takım elbiselerini giyip,
öğretmenleriyle birlikte top-lu fotoğraf çektirirlerdi...
Hiram Abas sadece son sınıftaki fotoğrafında kravat takmamıştı. En arkada dördüncü sırada
bulunan Hiram Abas'ın bu fotoğrafı; MİTe girdikten yıllar sonra, gazetelere yansıyan tek
görüntüsü olacaktı...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #8 : 21 Haziran 2014, 00:18:00 »

Türkiye'nin dönüşüm yıllan
Hiram Abas'ın buluğ çağından, delikanlılık yaşına geçtiği 1950'li yılların başında, 21 milyonluk
Türkiye de kabuk de-ğiştiriyordu...
14 mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimleri Demokrat Par-ti kazanmıştı. Ulusal Kurtuluş
Savaşı'nın kahramanı ismet inönü, cumhurbaşkanlığı koltuğunu Celal Bayar'a bırakıp, mecliste
muhalefete düsen Cumhuriyet Halk Partisi sıraları-nın başına geçmişti, inönü, kimi subayların
kendisini ziya-ret ederek, seçim sonuçlarına rağmen CHP'yi iktidarda tut-ma önerilerini
reddetmişti...
Türkiye yeni bir döneme başlangıç yaparken, dünyada Soğuk Savaş rüzgârları esiyordu. Artık iki
kutuplu bir dün-ya vardı. Birinin başını ABD, diğerini ise Sovyetler Birliği çe-kiyordu...
İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde, Batili müttefikleriyle Sovyetler Birliği arasında başlayan
"balayı" dönemi pek kısa sürmüştü. Doğu Avrupa'nın Sovyetler Birliği'nin nüfuzu al-tına
girmesinden sonra. Bati Avrupa'da da komünist parti-lerin iktidara aday görünmeleri, ABD'nin
tüm dikkatini Av-rupa üzerinde yoğunlaştırmasına neden oldu.
Soğuk Savaş sadece Avrupa'da cereyan etmiyordu, Asya ve Afrika'ya da sıçramıştı.
Üçüncü Dünya ülkelerinde hızla gelişen özgürlük ve ba-ğımsızlık akımları da ABD'yi
endişelendiriyordu...
Komünizmin yayılmasını durdurmak için, stratejik öne-me sahip ülkeleri ekonomik ve askeri
yönden güçlendirip, komünistlere karşı örgütlemek işi ABD'ye düşmüştü. Soğuk Savaş dönemine
giren dünyanın en stratejik ülke-lerinin başında ise Türkiye geliyordu...
5 nisan 1946'da Amerikan gemileri Missouri ve Providen-ce istanbul'u ziyaret etti. Dört gün
sonra Türkiye, Ameri-ka'dan 500 milyon dolar borç istedi. Amerika borç vermeyi kabul etti.
Ancak bir koşulu vardı; parayı ödünç vermeden önce, Türkiye'ye bir heyet gönderecek
ihtiyaçların ve yardı-mın nerede kullanılacağım kendisi belirleyecekti. Bu yardım ABD onayı
olmaksızın başka amaçlarla kullanılamayacaktı. Koşullar kabul edildi...
1947 yılı Türk-Amerikan ilişkilerinin yoğunlaştığı bir yıl oldu. Tınman Doktrini"3çerçevesinde,
Türkiye ve Yunanis-tan'ın Sovyetler Birliği tehdidi altında olduğu belirtilerek, bu iki ülkeye
ekonomik ve askeri yardım yapılması kararlaştı-rılmıştı. Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı
görüşmek üze-re bir Amerikan askerî heyeti 22 mayıs 1947'de Ankara'ya geldi. Cumhurbaşkanı
ismet inönü, Amerika'ya teşekkür mesajı gönderdi. Türkiye, ekim 1947-eylül 1948 arasında
ABD'den 73 milyon dolar askerî yardım aldı.
ikili ilişkiler sıklaşmıştı:
14 haziranda bu kez Amerikan iktisadî heyeti geldi. 8 ağustosta Türk askerî heyeti Amerika'ya
gitti. 5 ekimde ilk kez bir Türk askerî heyeti, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak
başkanlığında Amerika'ya gitti.
8 ekim 1948'de Türkiye ilk kez Dünya Bankası'na borç-landı: 50 milyon dolar aldı.
4 temmuz 1948'de Ankara'da yapılan anlaşmayla Ameri-ka'nın "Marshall Planı"4yürürlüğe girdi.
Türkiye 1948-1952 yıllan arasında Marshall Planı çerçevesinde 351 700 000 do-lar dış yardım
aldı.
19 eylül 1949 tarihinde CHP Milletvekili Nihat Erim, -Ce-lal Bayar'ın benzer sözünden on yıl
önce- "Türkiye küçük bir (3 ABD BaşkanıHarry Truman'a göre Ortadoğu'da düzenin
sağlanmasıiçin Yunanis-tan ve Türkiye'nin ulusal bütünlüklerinin korunması, bu ikiülkenin
Sovyet nüfuzundan ko-runmasıgerekiyordu. Truman'ın bu ikiülkeye yardım talebiyle 12 mart
1947'de Kongre'de yaptığıkonuşmadaki görüşlerine "Truman Doktrini" adıverildi.
4 ABD Dışişleri BakanıGeorge Marshall tarafından ortaya atılan ve ikinci Dünya Sa-vaşı’nda
yıkıma uğramışAvrupaülkelerine ekonomik yardımöngören program.)
Amerika olacak" müjdesini verdi.
23 eylül 1949 tarihinde BBC; Irak, İran ve Türkiye'nin solculuğa karşı polis ve haberalma
kuvvetleriyle tedbirler al-mak için, birlikte çalışmaya karar verdiklerini açıkladı.
10 şubat 1950'de Benice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Na-ili Boratav ve bazı öğretim üyeleri
solcu oldukları gerekçesiy-le üniversiteden uzaklaştırıldılar.
Üniversitelerde solcu öğretim görevlileri takip ediliyordu. Komünizm "tehdidi" nedeniyle
solcular tek tek fişlenmeye başlanmıştı...
izmir Fuarın'nda Çekoslovakya standı, ülkesinin nasıl kal-kındığını gösteren istatistiklerin yer
aldığı panolar sergilen-diği için kapatıldı. Bunlar birer komünist propagandası ola-rak
görülmüştü!
Her taşın altında "komünist" arandığı bir döneme girmiş-ti Türkiye...
CHP döneminde başlayan bu politika. Menderes Hükûmeti'yle yoğunlaşarak sürüyordu.
CHP hükümeti ile DP iktidarı arasındaki tek fark, dış po-litikadaydı.
Menderes, Atatürk'ün "Yurtta sulh cihanda sulh" ve "Komşular arasındaki itilaflara katılmama"
gibi prensiplerin vazgeçme eğilimindeydi. Dış politikada pasiflikten aktifliğe geçilmesi
taraftarıydı.
Sonunda bunun fırsatını da yakaladı.
25 haziran 1950... Pazar günü şafak vakti Mareşal Çoe Yong Gün komutasındaki Kuzey Kore
birlikleri Güney Ko-re'ye girdiler.
ABD Başkanı Truman, 27 haziranda Amerikan Hava ve Deniz kuvvetlerine Güney Kore'ye
askeri yardım emri verdi-ğini ilan etti.
25 temmuz 1950'de de Türkiye Kore'ye Tuğgeneral Tah-sin Yazıcı komutasında bir tugay asker
gönderdi. Üç yıl sü-ren savaş boyunca en ağır kayıplara uğrayan birliklerden bi-ri olan Türk
tugayında bine yakın asker ve subay öldü. Amaç Batı'nın gözüne girerek NATO'ya dahil olmaktı.
Türki-ye'nin bu jestinden memnun kalan ABD Başkanı Truman, Türkiye'ye yaptığı yardımı üç
katına çıkardı!
Türkiye'de kamuoyu ikiye bölünmüştü. Türkiye Millî Talebe Federasyonu, kararından dolayı
hü-kümete şükran sunuyordu. Kararını ateşli bir bildiriyle açıklayan bu teşkilatın başkanı,
bugünün ünlü işadamı Can Kıraç'tı...
Buna karşılık başkanı Behice Boran olan Türk Barışse-verler Cemiyeti gibi sol örgütler karan
şiddetle protesto edi-yorlardı...
Sonuçta Türkiye arzuladığı ödülü aldı: NATO'ya kabul -dildi. 19 eylül 1951 tarihinde Türkiye
Büyük Millet Meclisi, NATO anlaşmasını onayladı ve Türkiye resmen NATO'ya da-r-sil oldu.
Mecliste NATO'ya girmeye karşı tek ses Adana Mil-letvekili Cezmi Türk'ten çıktı...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
KANIKEY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 590


kün tuğ bolgıl kök kurıkan...


« Yanıtla #9 : 21 Haziran 2014, 00:18:35 »

Boks günleri
Türkiye NATO'ya zor kabul edilmişti. Ancak Hiram Abas'ın Galatasaray boks takımına girmesi
kolay oldu.
Parmakkapı'daki Galatasaray boks takımının idmanına gittiğinde ortaokulun son sınıfdaydı.
Galatasaray o yılların en iyi boks takımına sahipti. Yıldız-lan ise, millî takımın da kaptanlığını
yapan Vural inan, yumruklanyla meşhur Taci İçsel gibi o günlerin ünlü bok-sörleriydi...
Zeki bakışlı, bıyıklan yeni yeni terlemeye başlayan Hiram Abas'ı görenler biraz şaşırıyordu.
Çünkü yüzü çocuksuydu.
O dönemde istanbul'da boks çok yaygın bir spordu, is-tanbul'da. Fenerbahçe, Paşabahçe,
Kasımpaşa, Fatih, Bey-koz, Elektrik Kulübü, Langa, Feriköy, Hasköy, Beşiktaş gibi kulüpler
vardı...
Hiram Abas'ın bu kadar kulüp arasından Galatasaray'ı tercih etmesinin nedeni, yakın arkadaşı
Metin Olgaç'ın Ga-latasaray Lisesi'nde okumasıydı...
Boks hakemi Hayrettin Erberk'in aracılığıyla Galatasa-ray'a gelmişlerdi.
Bir başka yakın arkadaşı da Sami Onaran'dı.
Üç genç boksör ayrılmaz bir üçlü gibiydiler.
Kısa zamanda Galatasaray'ın lisanslı sporcuları oldular...
Sırf fazla kilolarından kurtulmak için, peşlerine takılan bir genç daha vardı: Şükrü Elekdağ.5
Boks popüler bir spordu ama zengin ve iyi okullarda öğ-renim gören çocuklardan çok, orta
sınıftan gelen gençlerden rağbet görüyordu. Bu nedenle Hiram Abas ve arkadaşlarının eski takım
elemanları tarafından aralarına kabul edilmeleri zor olmuştu, ilk günler idman maçları kıran
kirama geçmiş-ti. Antrenörleri izin verse, iki grup birbirlerini ringde öldüre-siye dövmeye
kalkışacaklardı.
Zamanla dostluklar kuruldu. Antremandan sonra Çiçek Pasajı'na gidip bira içilmeye başlandı...
Genç Hiram o yıllarda başlamıştı pipo içmeye...
Moda semtinin gençleri arasında ve Saint-Joseph'te pipo içmek oldukça modaydı.6
Kendinden birkaç yaş küçük olmasına rağmen arkadaşı Metin Olgaç'ın da ağzından pipo eksik
olmazdı...
Metin Olgaç'ı pipoya Hiram Abas başlatmıştı.
Pipo ile spor birbirine uygun değildi, ama Hiram Abas bu-na aldırmıyordu.
Antrenörü Fevzi Törk'ün, "Yumruklarınızı ring dışında kullanmayın" tavsiyeleri de bir
kulağından girip, öteki kula-ğından çıkıyordu.
Aniden sinirlenen bir yapısı vardı. Kızdığı zaman gözü hiçbir şey görmüyordu. Kavga ettiği
mahalledeki birçok ar-kadaşının gözünü patlatmıştı.
Bu yüzden bazı aileler çocuklarının Hiram Abas'la arka-daşlık yapmasına izin vermiyordu.
Onun ise "tecrit" edilmeye hiç aldırış ettiği yoktu...
67 kiloda dövüşüyordu.
"Fighter-rype" denilen tekniği vardı. Yani yakın dövüşüseviyordu. Gongun vurmasıyla rakibine
yumruklar atmaya başlıyor, rakip düşene kadar ritmini bozmuyordu. Öyle dans ederek, rakibi
yorarak boks yapmayı sevmiyordu.
Rakipleri bu çocuk yüzlü boksörden öyle sert yumruklar çıkacağını tahmin edemiyor, gafil
avlanıyorlardı. Sol ve sağ direkleri ok gibi peş peşe çıkarıyordu.
Boksun en önemli kuralını kapmıştı: çok hızlı düşünüp, hemen karar verip, hızlı hareket etmesi
gerekiyordu!
Akıllı boksör aynı yere üç kez yumruk almazdı...
Ünlü sanatçıMuazzez Abacı'nın babası, o dönemin çok tanınmış boksörlerindendi: "San Bomba"
lakaplı, Oktay Al-tıok!
Beş santimden, yani kısa mesafeden çok sert çıkardığı yumruklanyla tanınıyordu. Hiram Abas,
"San Bomba'ya hayrandı. Onun gibi bir boksör olmayı isterdi. Zaten fighter-type tekniğini de
ondan kapmıştı...
Antrenman parası olarak ayda 15 lira alırlardı. O günler-de gazetenin on, simitin beş kuruş
olduğu düşünülecek olursa hiç de fena bir para sayılmazdı. Hiram Abas harçlığı-nı bokstan
çıkanyordu.
Basanlar da kazandı: 67 kiloda İstanbul şampiyonu oldu.
Ama çok istediği halde millî formayı giyemedi.
Giyememesi normaldi; onun kilosunda, dönemin en ba-şanlı boksörü Ermeni GarbisZakaryan
vardı. Türkiye'yi, 67 kiloda ErmeniZakaryan temsil ediyordu...
Bununla birlikte Hiram Abas da birkaç kez, istanbul kar-masına seçilmişti...
Herkesi şaşırtmaktan çok hoşlanırdı.
Abdullah Tomba7adlı bir boksör vardı. Rakiplerini na-kavt ederek yenmesiyle ün kazanmıştı.
Bir gün Hiram Abasla karşılaştı. Millî boksör Abdullah Tomba, genç Hiram Abas'ı doğal olarak
fazla önemsemedi.(7Millîboksör Abdullah Tomba, 1977 genel seçimlerinde MSP istanbul
milletvekili ola-rak meclise girdi. 12 Eylül 1980 AskerîDarbesi'nden sonra gözaltına alınıp,
Ankara istih-barat Dil Okulu'nda başta genel başkanıNecmettin Erbakan olmaküzere,
gözaltındaki partili arkadaşlarına sabah sporu yaptırdı. )
Ancak Hiram Abas'ın ani bir yumruğunu yiyince kendini boylu boyunca ringe uzanmış buldu.
Abdullah Tomba yer-deydi ve herkes şaşkındı. Bu durumda Abas'ın köşesine git-mesi, hakemin
de Tomba'ya sayması gerekiyordu. Ancak Hi-ram Abas zafer sarhoşluğu içinde köşesine gitmeyi
unutun-ca, hakem de saymaya geç başlıyor, o sırada Abdullah Tom-ba toparlanıyor, ayağa
kalkıyor ve maç kaldığı yerden devam ediyordu.
Kurt boksör Abdullah Tomba işin ciddiyetini fark edince, Hiram Abas'tan öcünü fena alıyor ve
onu da nakavt ediyor-du. Bu maçta Hiram Abas'ın başına yıllarca unutamayacağı bir olay
geliyordu: sağ elinin serçeparmağı kınlıyordu !8
imdadına masör Yorgo Tagar yetişmişti. Hiram Abas'a ilk müdahale ringde yapıldı.
O dönemde özel boks maçları da yapılırdı. Bu maçlar Ka-dıköy Altıyol'a ve caddelere bez
pankartlar asılarak duyuru-lurdu: "Büyük boks maçı: Hiram-Aram arasında. Cumarte-si
kaçırmayın!"
Hiram Abas'ın cumartesi akşamlan kaçırmadığı bir eğ-lencesi daha vardı: Opera sinemasında
film izlemek.
Ve o günlerdeki herkes gibi Hiram Abas da Amerikan filmlerinin meraklısıydı...
Her yerde Amerikalı var
Amerikan hayat tarzı Türkiye'yi sarıp sarmalamaya baş-lamıştı. ..
"Türkçe tangolar" üstadı Celal înce'nin bir şarkısı çoluk çocuğun dilinden düşmüyordu:
"Amerika Amerika/Türkler dünya durdukça/Beraberdir seninle/Hürriyet savaşında..."
Sadece yaşam tarzı yenilenmiyordu Türkiye'nin, temel askeri politikaları da değişikliğe
uğruyordu.Amerikan Harp
8 Hiram Abas'ın sağel serçeparmağının bir kavga sırasında kırıldığıdaöne sürüldü.
Parmağıiddiaya göre, kuru temizlemede pantolonunu kötüütüleyen kişiyeütüfırlatırken kırılmıştı.
Yine medyada Hiram Abas'ın bir kavga sırasında düşüp, beyin sarsıntısıgeçirdi-ği de yer
aldı(2000'e Doğrudergisi, 23 ağustos 1987).
Doktrinlerikitabı sivil-asker bürokratlar arasında elden ele dolaşıyordu: ' "
"Bizim güvenliğimizi sadece açık saldınlar tehdit etmiyor. Bu açık saldınlar yanında, ondan daha
tehlikeli, fakat saldı-rı görünüşünde olmayan, başka cins tehditler de vardır. Bu tehditler, içeriden
yapılmak istenen değiştirme ve dönüştür-melerdir. Bu maskeli saldınlar. bazen iç harp şeklinde,
ba-zen ihtilalci hareketler şeklinde, bazen demolcratik akımlar ve reform hareketleri biçimlerinde
karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız buna benzer akımları önlemek olmalıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.074 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.