Mezhep Çatışmaları
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 16 Ekim 2019, 21:24:47


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Mezhep Çatışmaları  (Okunma Sayısı 2805 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
BALTAR
Bölüm Başkurtu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 470



« : 12 Ekim 2013, 04:22:24 »

Bildiğimiz gibi otağımızda mezhep, din, iman, peygamber hakkında yazıldı çizildi. Senelerden beri araştırdığım soruşturduğum birşeydir ''Türkçülükte Din ve Mezhebin Yeri''. Aşağıya yazacaklarım kendi vardığım sonuçlardır ve kişisel düşüncelerimdir. Kandaşlarım farklı düşünüyor olabilir.

Öncelikle şu konu çok kafama takılıyor ki açıklamadan geçmem imkansız. Aslında özel bir konu ve belki de sakıncalı ancak buraya belirtmek durumundayım ki kandaşlarımın düşüncelerini, eleştirilerini alabileyim.

Otağımızda ''Biz Ateist Değiliz'' isimli bir konu var. Bildiğimiz gibi dinlerin bazı şartları, kaideleri ve söylemeye alıştığımız şekilde farz olan şeyler vardır. Bu konu ile alakalı olarak ŞAMANİSTİM veya Tengriciyim diyen arkadaşlar bu dinin gereklerini yerine getiriyorlar mı ? Veya bu dinin gereklerini biliyorlar mı ? Sadece dillerinde mi Şamanistlikleri ?

Açıkçası ben gereklerini yerine getirmedim, getirmiyorum. Ama sorulduğu zaman göğsümüzü gere gere ŞAMANİSTİM LAN BEN diyoruz değil mi ?

Pekala ben yapmadım dedim, dinin yerine getirilmesi, yapılması istediği şeyleri yapmadım. Ne Göktanrıya, ne Allaha, ne Yehovaya oturup dua etmedim. Görünüşe göre ben sözde ŞAMANİST, özde ise ATEİSTİM. Ama Türkçüyüm. Ateist Türkçü olmaz diyen kandaşlar neye göre, hangi kaynağa, hangi elle tutulur gözle görülür kanıta güvenip yazmışlar bilemeyeceğim. Ama ben evrim denen saçmalığa da inanmıyorum.

Ateizm'in kelime karşılığına baktığınız zaman Tanrıtanımazlık diye bir tanım göreceksiniz. Doğrudur, ama evrime inanmak şart mı ? Müslüman olan kandaşlarım Adem ile Havva'nın ensest çocuklar yetiştirdiğine inanmıyor değil mi ? Ateizm'in evrimiyle bi karşılaştırır mısınız ?

Sözün kısası insanlar dinleri kendilerine göre çekip çevirirler. Hangimiz yüzde yüz müslüman ? Müslümanlık; her bi b.ku yiyip sonrasında tövbe etmek değildir. Ben alkol kullanırım, namaz kılmam, ibadet etmem, dua etmem tesbih çekmem. Ama milletin karısının kızının namusuna ihanet etmem, birinin malını çalmam, kul hakkına girmem. O bildiğimiz sakallı cübbeli hocalar cin çıkarma iddiası ile bi sürü kızın namusunu kirletir, haram yer, dedikodu eder, fuhuş partilerinde boy gösterir. Ama gider iki tövbe sarkıtır bitti. Söyleyin bakalım kim daha müslüman ben mi sakallı mı ?

Bu konuyu kısa keseceğim bolca örnek ile belirttim kandaşlarımızın anlaması için.

Bir ikinci konu ise otağımızdaki alevi tartışması. Son zamanlarda Türkçü camiada ''Alevi olmayan Türk değildir'' iddiası aldı yürüdü. Nerden vardınız bu kanıya ? Alevi değilim ama sülalemin hepsi Türk. Kütüğüm ortada. Kimden kuvvet alarak bu iddiayı atıyorsunuz ? Dinlerin hepsine aynı uzaklıkta olan ben Türk değil miyim ?

Peki Ali, Muhammedin amca oğlu olduğuna göre nasıl Türk oluyor ? Geçen arkadaşın biri bizi sünnicilikle suçladı ama beni tanıyanlar bilir ki ben her dine aynı uzaklıktayım. Ali, araplara inmiş bir Türk ruhu imiş... Ali'nin bir Türklük iddiası mı var ki ? Nerede yazıyor bu iddia ?

Bende diyorum ki Hitler Türktür. Almanlara inmiş bir Türk ruhudur Hitler. Nasıl aksini ispat edeceksiniz. Hurraaa kıyamet kopar şimdi, Hitlerin soy kütüğünü bile dizerler önümüze. Ama Türk olmayan Ali'ye Türk dediğimizde hemen onay.

Atatürk Alevi-Bektaşi imiş... Yahu rahat bırakın artık Ulu Başbuğu. Her kalıba soktunuz bir Aleviliği eksikti o da tamam oldu. Atatürk Türk müydü, Türktü. Gerisinden size ne ?

Otağda din kelimesinin geçmesine bile karşıyım aslında. Yıllardır tartıştık, birbirimizi yedik ne geçti elimize ? Din mi değiştirdik ? Haklı haksız ayrıldı mı veya hak din bulundu mu ? HAYIR. Çünkü bu kısır bir konu, oturup günlerce sabahlara kadar da tartışsak orta yolu bulamayacağız. Din konusu tartışmak uçsuz bucaksız bir çöle girmekle aynıdır. Nereye gidersen kum, nereye gidersen çöl. İçinden çıkılmaz birşey. Benim görüşüm, otağda din konularının kesinlikle yasaklanmasıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Mermiler sıkılır devlet için
Giderse can boşuna değil vatan için..
Kızıl Sakal
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 103



« Yanıtla #1 : 12 Ekim 2013, 20:21:11 »

.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Amir Temur
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 38



« Yanıtla #2 : 20 Ekim 2013, 23:30:09 »

Psikologlar "fanatizm" olgusunu davranış bozukluğu olarak tanımlamaz. Kişilik bozukluğu olarak tanımlar. Bunun bilimsel sebepleri vardır çünkü ikisi çok farklı şeylerdir. Davranış bozukluğu son aşamadaki mantıksızlıktır, düzeltilebilir. Kişilik bozukluğu temelden gelen bozukluktur, sebepleri çok fazladır ve tedavisi çok zordur.

Taraf tutma konusunda kabul edilebilir durumlar vardır. Mesela bir basketbol oyuncusu, basketbolun diğer tüm sporlardan daha fazla efor sarfedilen, daha çok zeka gerektiren, daha sağlam psikolojik sertlik isteyen bir spor olduğunu savunabilir. Ya da bir fizik profesörü, fizik biliminin matematik ve kimya'dan çok üstün bir algı düzeyi gerektirdiğini savunabilir. Bu konuda aşırı derecede tutucu bir tutum da sergileyebilir. Fakat bunlar fanatizm değildir. Çünkü o basketbolcu da, o fizik profesörü de size çok sağlam ve mantıklı argümanlar sunabilir, asla karşı gelemeyeceğiniz fikirler öne sürerler. Bu tartışmanın sonu yoktur çünkü karşınızdaki ile tartışabilmeniz için, o basketbol oyuncusu kadar basketbol, o fizik profesörü kadar fizik bilginiz olmalıdır.

Fanatizm böyle değildir. Fanatizm, kişinin kendisiyle özdeşleştirdiği soyut ve somut kavramları, mantık ve akıl sınırlarının dışına çıkarak savunması, üstün görmesi, eleştiri kabul etmemesidir. Karşınızdaki savunduğu fikirleri neden savunduğunu bilmez, tartışma üslubu yoktur, tartışma dediğimiz şey karşılıklı laf atışmasından ve horoz dövüşünden öteye gitmez. Bir takımın diğer takımdan daha üstün olduğunu savunan kişi ile mantıklı şeyler tartışmak, baştan mantıksızdır. Kendisi dışında gelişen, kendi hükmedemediği, karar veremediği, müdahale edemediği olaylara, sonuçlarına bile taraf olabilecek kadar hayal aleminde yaşayan kişidir fanatik.

Ne yazık ki, Türk insanı mezhepler konusunda fanatiktir. Mantıklı birer taraf değildir. Üstüne basa basa söylüyorum, fanatiktir.

Türklerin İslam'la tanışması farklı coğrafyalarda farklı şeklillerde olmuştur. Bu kültür karşılaşmasının sonuçları farklı coğrafyalarda farklı ürünler ortaya çıkarmıştır. Fakat genel anlamda,Türk-İslam tanışıklığını iki büyük coğrafya dilimi olarak yorumlayabiliriz. Anadolu ve Türkistan (Orta Asya kavramı 19.yy'da rus ideologların ortaya attığı bir sözcüktür. Hazar Denizi'nden Tuva'ya kadar olan çizgi 3000 yıldır Türkistan diye adlandırılır.)

Anadolu biraz rahattır. Klasik tarih eğitimde 1071 olarak gösterilir fakat Türk göçebelerinin Anadolu üzerine akınları 9.yy sonlarında başlamıştır. Doğu Roma İmparatorluğu Anadolu kırsalında heryeri doldurmuş Türk yörüklerinin farkına varıp bunu tehdit olarak algıladığında Türkler Anadolu üzerindeki ikinci yüzyılını yaşamaktaydı. Doğu Roma'nın geri püskürtme ordularının karşısına 100bin atlı çıkarabilecek sayıya ulaşmışlardı, hem de ortada bir devlet, organize bir silahlı ordu olmadığı halde. 1071 Malazgirt savaşı, Doğu Roma'nın farkına varamadığı, vardığında ise işin işten geçtiği 2 asırlık bir sürecin bitiş gösterisidir. Türk ordusu bu savaşta gerçek anlamda şov yapmıştır. İlk resmi devletin kurulmasına yol açtığı için sembolik anlamda Malazgit Savaşı'nın Türk tarihindeki yeri özeldir. Fakat tekrar belirtelim, Anadolu'daki Türk varlığı 1071'in 2 asır öncesinde başlar. (Bu konuyu kısa kesmek zorundayım çünkü asıl konudan uzaklaşıyoruz. Anadolu'ya ilk Türk akınları, demografik yapı, siyasi ve sosyolojik durum başlı başına bir konudur. Gerekirse ayrıntılarıyla yazabilirim.)

Fakat Mezopotamya coğrafyası arap-fars-urdu(kısmen) kültürlerinin baskın olduğu coğrafyadır. Türklerin bu coğrafyada barınması askeri-siyasi zorluklardan öte, kültürel ve sosyal anlamda yüzyıllar süren çileye sahne olmuştur. Burada kalınan yıllar din-kültür savaşlarıyla geçmiştir. Türkistan'ın bağrından kopup bu topraklara gelmiş körpe Türk yörükleri kültürel-sosyolojik anlamda çakalların göbeğine düşmüştür. Çünkü fars ve arap kültürleri son derece baskın, bulaşıcıdır. Asya'nın göbeğinde binlerce yıl çin kültürüne bile yenik düşmeyen Türk kültürü, yüzyıllarca boğuşacağı hastalıkla yüzleştiğinin farkında bile değildir. (Bu konu çok dallı budaklıdır. Onlarca başlık açılır, yüzlerce sayfa yazılır.) Emevilerin despot ve baskıcı islam anlayışını Türk toplumlarına kılıç zoruyla kabul ettirmek istemeleri kültürel anlamda bir savunma mekanizması gelişmesine sebep olmuş, yıllarca süren savaşlar yaşanmıştır. Daha sonra coğrafyaya Abbasilerin egemen olması ve daha ılıman ve el uzatan bir islam anlayışıyla Türkleri kucaklaması, 200 yıl kadar süren direnişin bağını çözmüştür. Türk beylikleri, komutanlar, devlet önderleri, yönettikleri toplumların etnik yapısının tamamen Türk olmayıp, diğer unsurları da barındırmasından dolayı, politik bir tutum sergileyip islam kimliğini öne çıkararak toplumlara önderlik etmişleridir. Büyük çoğunluğu sünni islam anlayışını benimsemiştir.

Gelelim Anadolu tarafına. Anadolu'da 2 asır geçirmiş Türk yörükleri şaman kültürünü Türkistan'ın gödeğinde nasıl yaşıyorsa, aynı şekilde yaşamaktadır. (Ön-Türkler diye tanımlanan, Anadolu'ya ilk ayak basan yörüklere ait mezar kalıntıları, şaman kültürü ile ilgili yüzlerce kanıt verir). Anadolu göçebeleri ve yörükleri kültürel ve sosyal anlamda dışa kapalı toplumlardır. Göçebe hayatı, dışa bağımlı olmayan, tüm hayati giderlerini kendi içinden üreterek varlığını koruyabilen toplumlar olduğu için, 9.yy sonlarında Anadolu'ya yerleşmiş ve Anadolu'nun heryerini sarmış Türkler, Helen kültürüyle temas etmemiştir. Çünkü Helen kültürü yerleşik şehir kültürüdür. Bu temas etmeyiş, Türklerin küçük çaplı kargaşalar dışında birkaç yüzyıl Anadolu'da barınmasına olanak sağlamıştır. Aynı şekilde Doğu Roma İmparatorluğu'nun Türk topluluklarını ciddi tehlike olarak görmesini de engellemiştir.

Anadolu'daki yörüklerin islamlaşması, Ahmet Yesevi sayesinde olmuştur. Ahmet Yesevi'nin şamanist yörükleri islamlaştırırken kullandığı yöntemler sosyolojik anlamda benzersizdir. Ahmet Yesevi, Horasan insanını bilir, çünkü kendisi de Horasanlıdır. Emevi-arap islamını da iyi bilir, bu kültürün Türk kimliği ile yan yana gelmeyeceğini de bilir. Eğitim aldığı önderleri, kişisel birikimi dolayısıyla kendi islam anlayışı da emevi-arap islamı ile bağdaşmaz, felsefi ve tinsel perspektifi şaman öğeler barındırır. Anadolu'daki toplumlar saz çalan, semah dönen, adak adayan yörüklerdir. Bu motifler vazgeçilmez unsurladır. Dolayısıyla, bu toplumlara islamı aşılamak, bu motifleri dışlayarak değil, islamla sentezleyerek gerçekleştirilebilir -ki aynen öyle olmuştur. Kendisi de şair olan Ahmet Yesevi, islam felsefesinin hümanist, şaman dünya görüşüne paralel, örtüşen öğelerini tek tek belirleyerek eserleştirmiş, şaman Türk toplumları için bir islam türevi meydana getirmiştir. Anadolu kırsalının tamamı, daha sonra Hacı Bektaşi Veli, Yunus Emre gibi kült isimlerin etkisiyle bu islam anlayışını benimsemiştir.

Selçuklu hükümdarı Alparslan'ın sünni bir komutan olarak Anadolu'yu siyasal-politik anlamda düzenlemesi, Anadolu coğrafyasında bir netleşmeye sebep olmuştur. Şehir kabul edilen çok nüfuslu merkezi noktalar sünni nüfusu, kırsal kabul edilen yörük-göçebe coğrafyanın tamamı ise sünni olmayan nüfusu barındırmaktadır. (Alevi diye tanımlamıyorum çünkü sünni olmayan teba, sünni nedir alevi nedir bunu tanımlayamaz bile. Tek bildikleri islam, Ahmet Yesevi'nin mirası olan Türk kültürüyle harmanlanmış islam anlayışıdır.)

Peki bu Türk yörükleri, Türkmenler, göçebeler, Türkistan'ın göbeğinden kopup gelmiş şaman topluluklar, her nasıl tanımlarsak, nasıl Alevi-Sünni kapışmasının tarafı olmuşlar?

Çok net bir durum vardır ki, fars islam anlayışı ile Anadolu Türkmen islam anlayışı bırakın yan yana getirmeyi, siyah ile beyaz kadar birbirine zıttır. Hatta o kadar zıttır ki, sunnilik dediğimiz şey bu ikisinin ortasındaki gri tondur. Fakat ne yazık ki, Anadolu Türkmenlerinin sünni olmayan kimliği, onları tarih sahnesine peşinen "Alevi" olarak yazmış, aynı kalıba sığmayacağı, kromozomu uymayacağı fars islam anlayışı ile aynı kimliğe mahkum etmiştir.

Bunun en büyük sorumlusu, kendisine bağlı olan toplumları, halk yığınlarını, yüzyıllar boyunca ülkeler fethetmiş, ordulara asker göndermiş, ektiği ekinden, beslediği hayvandan devlete pay vermiş, vergi ödemiş yüzbinlerce insanı, özünü, atasının mirası olan, vatanını oluşturan halkını, mezhepsel kamplaşmaya tabi tutarak siyasi çıkar peşinde koşan hükümdarlardır. Burada o suçludur bu haklıdır tartışması yapmak çok mantıksız. İkisi de çok değerli hükümdarlardır. Şah İsmail, Mezopotamya coğrafyasınaki bütün beyliklere hükmetmiş, fars toprağına Türk devleti kurmuş, Türkçe sevdasıyla yanıp tutuşan, Türkçe'nin bütün güzelliklerini şiirleriyle süsleyen büyük bir komutandır. Sultan Selim Avrupa'yı fethetmiş bir imparatorluğu ayakta tutabilmek adına dünyanın dört bir tarafıyla boğuşan büyük bir komutandır. İkisinin de hatası, kanı canı olan öz halkını, siyasi çıkarlar uğruna bir tarafı tutmak zorunda bırakması, toplumu ortadan ikiye bölüp sen bendensin, sen düşmanımsın diye tavır almasıdır. Bizansı Anadolu coğrafyasından silmiş milyonlarca insanı ortadan ikiye bölmek, sünniyi öz kardeşinin üzerine sürmek, Türkmeni dağlara kaçmak zorunda bırakmak, anı şanı ne kadar büyük olursa olsun hükümdara yakışmayacak politik-siyasi hatadır. Taraf tutup bir ona bir buna hakaret etmek, İsmail şöyledir, Selim böyledir demek saygısızlıktır. Çünkü imparatorluğunu o noktaya getiren kurucu unsur Türkmenleri "gavur" fetvasıyla kılıçtan geçiren Selim ne kadar hatalıysa, Türk Türk diye milyonlarca Türkmeni fars kültürünün kucağına oturtan, Türkle ilgisi olmayan bir kavganın tarafı yapan, mezhepsel bir ayrımcılığı siyasi zafere dönüştürmek isteyen İsmail de o kadar hatalıdır. Biri diğerinden daha masum değildir. Yaptıkları şeyin, 3000 yıllık bir ırkın kaderiyle oynamak olduğunu kavrayamayacak kadar gözlerinin kör olduğu da açıktır. Saygı sınırlarını aşmadan, her iki hükümdarın yaptığı hatanın tanımını verelim = siyasi-politik yanlış. Bu olay bu kadar basittir.

Bu yanlışların toplum tarafından yüzyıllarca devam ettirilmesi daha acıdır. Milliyetçiliği kimseye bırakmayan araplaşmış sünni ne kadar komikse, en saf ve korunmuş Türk olduğu halde milliyetçiliğe sırt çevirerek arap mitolojisinin peşinde koşan Türkmen o kadar komiktir. İşte bütün bu karmaşık ve anlaşılmaz insan türleri yüzyıllar öncesine dayanan politik hataların sonucudur.

Fanatiklik dedik ya. Bir anne-baba düşünün. İki oğlu kavga etmiş, birbirlerini bıçaklamışlar. Neden? Galatasaray mı büyük Fenerbahçe mi? O annenin psikolojisini açıklayabilir misiniz? Ona futbolun güzelliğinden falan bahsedebilir misiniz?

Kendisinden olmayan bir şeyin fanatikliğini yapan kişi, Türk olsun, olmasın. Kişilik bozukluğu vardır.

Kültigin, Oğuz Kağan, Metehan.. Daha nice bütük atalar. Onlara anlatamazsınız. Açıklayamazsınız.
Çocukları, torunları, onların torunları birbirlerini boğazladılar.

Neden?

Ali mi haklı Osman mı?

Onlar kim? Arap siyasetçiler.

Kültigin'e anlatamazsınız. Kendi torunlarınıza hiç anlatamazsınız.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Türk Çerisi
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 796


« Yanıtla #3 : 21 Ekim 2013, 00:38:33 »

Konu kesinlikle çok geniş ve layıkıyla işlenebilirse de çok faydalı bir konu olacaktır.

İslamda mezhep ayrımlarının temelinde siyaset vardır. Siyasi güç elde etme çabasıyla başlayan ve gruplaşmalarla sürüp giden bir süreç içinde zamanla biri diğerine benzememek adına uyguladıkları ritüelleri de farklılaştırarak ayrılık başlamıştır. Emevilerin kurulmasıyla, halife Ali taraftarlarına karşı sürdürülen sert politika ve iktidarlarını korumak adına, camilerde, medreselerde verilen sosyal kayatı sınırlayacı, biat kültürünü yerleştiren, katı islam anlayışı ile mezhepsel mezhepsel ayrılığın zemini oluşturulmuştur.

Arap İslam ordularının Türkistan sınırlarına dayanmasıyla beraber yeni bir dönem başlamıştır. Tarihte meydana gelen olayların görünen yüzü kadar görünmeyen arka yüzü de önemlidir. Türklerin İslama girişi kılıç zoruyla veya İslamın eski Türk inançları ile bağdaşmasıyla sınırlandırılarak, kesin hüküm verilmesi yanlış olur. Bunların yanı sıra, zamanın ekonomik ve siyasi koşullarının da etken olduğu unutulmamalıdır.

Türklerin İslamlaşması, farklı coğrafyalarda farklı sosyolojik durumlarda olmuştur.  Sünni-alevi ayrımının ilk tohumları İslamlaşma süreciyle beraber atılmıştır. Genelde şehirlerde veya merkezi otoriteye bağlı olarak yaşayan Türkler İslamlaşma sürecinde sünniliği benimsemek zorunda kalmış, şehirlerde olmalarından dolayı doğal olarak camilerle iç içe olup, hem dini eğitime tabi tutulmuş hem de peygamber ve sahabelerin hayatlarını yani asrı saadet dönemini örnek alıp, eski Türk geleneklerinden kopmaya başlamışlardır. Tabi bu kopma tamamıyla olmasa da birçok gelenek unutulmuştur.

Konar göçer veya göçebe olarak, dağlarda, uzak diyarlar, yaylalarda yaşayan, genelde hayvancılıkla uğraşan Türklere ise islam sufiler tarafından gelmiştir. O zamanki Halife Ali taraftarları ise kendilerine yandaş bulmak amacıyla merkezi otoriteden uzak olan bu Türklere ulaşmıştır. Dolayısıyla şii inancı veya tasavvufi İslam temsilcileri kendilerine taraftar bulmak için, bu uzak ve ulaşılması kısmen daha zor olan Türklere ulaşıp, onların eski geleneklerine de uygun bir şekilde İslamı onlara anlatmıştır. Konar göçer taife şehirlerdekinin aksine, İslamlaşmasına rağmen bu İslamı eski gelenekleri ile beraber yaşamaya başlamış, camilerde veya medreselerden eğitim alma şansları olmadığından ve göçebeliğe uygun olduğundan İslamı daha çok mistik bir tarzda yaşamaya başlamışlardır.

Anadoluya gelişte henüz İslamlaşmasına rağmen şehirli ve göçebe Türkler, İslamı farklı kanallarda, farklı şekilde algılasa bile, henüz tam anlamıyla bu yeni dine adapte olmadıklarından dolayı aralarındaki fark çok bariz değildi. Fakat anadoluda Türklerin bir kısmının yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte ve tarikatların şehirlerdeki etkisiyle  sünnileşme zirve noktasına çıkarken, sünni öğretiden nasibini almamış, eski gelenekleriyle beraber İslamı da yaşayan göçebe Türkler arasındaki fark belirgin hale gelmeye başlamıştır. Tabi bunların yanı sıra, devletlerin göçebe yaşayan Türkmenleri tehlike ve başıbozuk görmesi ile yerleşiklerle göçebeler arasındaki çatışmaları da çoğaltmış ve bu iki kesim birbirlerine karşı soğuk hatta düşmanca tavır sergilemiştir. Bu fark Yavuz- Şah İsmail vakasından sonra kesin çizgilerle ayrılırken, 2. Mahmut zamanında Yeni Çeri ocağının kapatılması sırasındaki olaylarla zirveye çıkmıştır.

Biz Türkçüler ve Türkler olarak şunu bilmeliyiz; mezhep çatışmaları ve ayrılıklarının temeli siyasidir. Siyasi güç elde etme hırsından dolayı din siyasete alet edilmiş ve taraflar birbirinden ayrılmaya, düşmanlık göstermeye başlamışlardır. Din olsun, mezhepler olsun, hiç bir inanç sistemi asla ve asla ideoloji olamaz. İdeolojiler siyasidir. Sünnilik veya alevilik siyasi birer grup değil, birer inanç sistemidir. Bu ayrımı iyi yapmalı, birbirine karıştırmamalıdır. Bugün ve tarih boyunca bu yaşananların tek sorumlusu dinin ideolojik olarak görülmesindendir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Çalış didin ve çalış yıldızlar kapacaksın,
Bir Tanrıya bir de Türklüğe tapacaksın!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.063 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.016s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.