GÖK KUBBESİ BİR ÇADIR GİBİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Ocak 2020, 12:19:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: GÖK KUBBESİ BİR ÇADIR GİBİ  (Okunma Sayısı 6558 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
ATABEK
Ziyaretçi
« : 17 Kasım 2009, 13:29:23 »

GÖK KUBBESİ BİR ÇADIR GİBİ

"Gök olsun çadırımız!
"Güneş de bayrağımız!..."

Oğuz - Kağan

Türklerin gök kubbesini bir çadır gibi düşünmeleri:

Atlı Türklerin, iki ayrı âlemleri vardı. Bunlardan biri, kendi aile dünyaları ki, bu kendi çadırlarından kurulmuş olan düzendi. Diğeri de büyük Tanrı âlemi. Bu da, gök kubbesinin altında ve üstünde düzenlenmişti. "Türk devleti ise, yerle Gök kubbesi arasında, Dünyanın yönlerine göre yerleştirilmiş ve kurulmuş, üçüncü bir varlık idi". Şamanist Türklerle, geri Türk toplumlarında "Gök kubbesi", sert bir kabuk gibi tasavvur edilmişti. Büyük devletler kurmuş ve imparatorluk hayatı yaşamış Türklerde ise bu inanış, yalnızca sembolik olarak kabul edilmiş ve "Cihân devleti" mefhumu da, bu ideal ile tamamlanmıştı. Uygurca yazılmış olan Oğuz destanında, Oğuz Han şöyle diyordu: "Kun tuğ bolgıl, kök kurıkan!" Yani: "Güneş, tuğumuz, bayrağımız olsun; gök de çadırımız!" Türkler bunları söylerken, kendi dünya imparatorluğu ideallerini de ifade ediyorlardı. Sembolik olarak güneşi Türk devletinin bayrağı ve gök kubbesini de, bir Türk çadırı olarak düşünüyorlardı. Bu, artık devlet idaresinin felsefesine erişmiş ve edebiyat yapabilen Türklerin düşünceleri idi. Bir de bu düşüncenin doğup da geliştiği ve biraz da ilksel din anlayışları vardı ki, bunları da henüz daha geri bir hayat yaşayan Türk halklarında bulmak mümkündür. Yıldızlarla ilgili bölümümüzde, bu konu üzerinde uzun olarak durmuştuk. XIII. asırda Ortaasya'ya seyahat eden seyyahlar, Ortaasyalı atlı göçebelerin çadırlarını gök kubbesine nasıl benzettikleri konusunda, uzun uzun durmuşlardı. Kutadgu-Bilig yazarı da, "Tanrı göğü yarattı, üstüne de yıldızı" derken gökle yıldızlar âlemini birbirinden açık olarak ayırmış oluyordu. "Türk devleti de, Gök kubbesi ile gökyüzü arasına oturtulmuştu". Türk devlet teşkilâtındaki bölümlerin sayılarının bile, nasıl birer "Takvim birimleri" olduğunu ayrı bir bölümümüzde göstermiştik.

"Küçük Gök", kapılı ve pencereli bir kubbe:

"Göğün bir kubbeye benzetilmesi", Önasya ve İslâmiyette de görülür. Türkler göğü bir çadır kubbesine benzetirlerdi. Bu konuda sayısız örnekler vardır. Said Emre göğü, yerin üstüne örtülmüş bir sayvan gibi görüyordu.

"Bizedün gökyüzü rahmet nurıyla,
"Yaratdun gökleri, bu yire sayvan!"

Said Emre'nin kullandığı "Gökler" deyimi, bir nevi "Semâvat" sözünün karşılığıdır. Fakat bu konu ile ilgili bölümümüzde söylediğimiz gibi, Eski Türkler ile Şamanist Türkler de bu deyimi kullanıyorlardı. Gök kubbesinin kapısından söz açanlar da vardır. Bazı Türk şairlerine göre, gök kubbesinin kapısı yoktur.

"Göründü gözüme bir kubbe zâhir,
"Kapusı yok, düzetmiş şöyle Kadir!"

Bazılarına göre de gök kubbesinin kapısı vardır. Meselâ bektaşî şairi Derviş Mehmed'e göre, bu kapıların ededi bir tane mi; yoksa bin tane miydi? Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktu:

"Bir mi, bin mi bu kubbenin kapusı,
"Diyen bilmez, bilen demez, ne seyran!"

Ortaasya'da gök kubbesinin katı bir kabuk gibi düşünüldüğünü söylemiştik. İslâmiyeti kabul eden Türkler de, sembolik olarak, göğü katı bir bina kubbesine benzetmişlerdi. Kubbeye benzetme, Kur'an'da da vardır. Ama semboliktir. Fakat halk, herhalde eski düşüncede idiler.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 17 Kasım 2009, 13:30:05 »

GÖĞÜN KATLARI

Batı Türklerine göre gök, "Yedi kat" idi:

Göğün katlarının sayısı, Batı Türklerine göre "Yedi" ve Doğu Türklerine göre ise, "Dokuz" idi. Elbette ki bunun orijinal olanı dokuz rakamıydı. Başlangıçta bütün Türkler, herhalde göğün dokuz kat olduğuna inanıyorlardı. Fakat zamanla batının tesiri altında olarak, Batıdaki Türkler, yedi rakamına doğru kaymışlardı. Bu tesir herhalde çok erken çağlardan itibaren başlamıştı. Çünkü Batı Göktürk-Kağan "İstemi-Kağan", -Bizans İmparatoruna yazdığı mektupta kendisinin "Yedi iklim hükümdarı" olduğunu söylüyordu. Dünyanın yedi bölümü ayrılmış olması, bilhassa İran mitolojisinin özelliklerindendir. Çin'de ise dünya 12 bölüme bölünmüştü. Altay Türklerinin türlü efsanelerinde 12,16 ve 17 katlı göklere rastlamak mümkündür. 12 ve 16 sayıları da, birer takvim rakamları idiler. Fakat 17 sayısı üzerinde biraz daha uzun durmamız gerekmektedir. "Göktürk Yazıtları", İkinci Göktürk devletinin kurucusu İlteriş-Kağan'dan ve onun devleti kuruşundan söz açarlar iken, önce "O'nun etrafına 17 kişinin toplandığından" bahsederler. Sonradan bu "On yedi kişi 70 oluyor ve yetmiş kişi de 700 olarak devleti kuruyorlar". Bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere, Göktürk yazıtları bu bölümde, bir nevi mitoloji halini almış ve olaylar mitolojik rakamlarla ifade edilmeğe başlanmıştı. Öyle anlaşılıyor ki Türkler, önce yediye bir on ilâve etmek ve sonra da yediyi onla çarpmak yolu ile, yeni mitolojik katlar elde ediyorlardı. Bütün bu sayıların kökü de yedi rakamından geliyordu. Yukarıda söylediğimiz gibi Doğu Türklerine göre gök dokuz kat; Batı Türklerine göre ise; "yedi" kat idi. Bunun sebebi, biraz da Batı Türklerinin İran'a yakın olmaları ve güneyden tesir almış olmalarından ileri geliyordu. Said Emre'de Yedi kat göğü bir adımda alıyordu:
 

"Derviş bir adamı atmış,
"Yedi sekiden değil,
"Yedi kat göğe yetmiş!
"İşbu söz işareti!"

Gök gibi yerde yedi kattır. Hepsi 14 kat ediyordu. Bu da İran mitolojisinin bir özelliğidir. Biraz geç zamanlara ait olmasına rağmen, aşağıdaki Bosnavî'nin şiiri, bu inanışı güzel anlatıyordu:
 

"Yedi yer, yedi gök bünyâd olmadan,
"Ay ile gün, yıldız icâd olmadan,
"Dünya dedikleri abâd olmadan,
"Kıbledir Muhammed, secdemdir Ali!"

Türk edebiyatı ile Türk atasözlerinde bunların örnekleri sayısızdır.

Doğru Türklerine ve eski Türklere göre "Dokuz kat" gök vardı:

Göğün dokuz kata olması ise, daha akla yakın ve astronomik bir düzene bağlı idi. Esasen 9 rakamı, Ortaasyalıların her türlü kutsal şeylerinde görülen önemli bir sayı idi. Fakat ortaçağdan itibaren Avrupa'da da, "9 planetenkreis", yani "9 gezegen çevresi" an'anesi çok yayıla gelmişti. Buna rağmen Batı Türklerine ve hatta Osmanlılara, bu dokuz an'anenin tesir etmemiş olması, üzerinde durulacak bir noktadır. Kaşgarlı Mahmud bile, "Yetti kat kök", yani "Yedi kat gök" ten söz açıyordu. Anadolu'da da, "Yedi kat gök" inanışı yaygındır.

Gök katlarının durumunu anlama bakımından, Şamanların "Göğe çıkma törenleri" hakkında verilen bilgiler çok önemlidir. Bu törenler hakkında verilen bilgiler arasında, Türk kültürü ile ilgili önemli haberlere rastlamak da mümkündür. Ancak bu bilgilerin çoğu geçen asra, yani oldukça geç çağlara aittir. Bu raporlar arasında en eskisi, bir Altaylı Şamanının göğe çıkış merasimi ile ilgilidir. İsmi bilinmeyen eski bir seyyah, bu törenleri el yazısı ile tespit etmiş ve bu rapor da 1840 da, bu bölgeye gelen Rus misyonerleri tarafından ele geçirilmişti. Bu çok önemli raporun içindekileri özet olarak aşağıya vermeyi faydalı buluyoruz. Bu törenin oldukça eski olmasına rağmen, Şaman'ın 9. kata, Tanrının yanına kadar çıktığını görüyoruz. Halbuki Şamanizmin esas prensiplerine göre, "Şaman'ın 5. kattan yukarısına gitmemesi" gerekiyordu. "Kutup Yıldızı" ile ilgili bölümümüzde de göstereceğimiz gibi, "5. katta kutup yıldızı ve ğöğün kapısı bulunuyordu. Bundan sonrada ruhlar ve tanrılar âlemi başlıyordu. Bu âlemde insanların yeri yoktu. Şamanlar, bu kapıda ancak Tanrı'nın gönderdiği elçilerle konuşabilirlerdi". Şaman'ın binerek göğe çıktığı atın ruhu "Pura", Hazreti Muhammed'in mirâçta bindiği "Burak"a benzemektedir. Bu törende, "Şaman'ın kutsal silahının yay ve ok olması" da, ayrıca önemli bir haberdir. Evi bekleyen ve içeriye kötü ruhları sokmayan "Eşik ruhu" Anadolu'da da vardır. Büyülerin de eşiğe yapılmasının bir sebebi olmalı idi. Bu ruhun silâhının "Bakırdan bir kılıç" olması da önemlidir. Eski Türkler gibi onlar da "Çadırın kapısını doğuya açıyorlardı..."

Göğün "Kapı bekçileri" olan "Çift başlı kartal"lar:

Yakut Türklerinin, göğün üst katında, efsanevî Çift başlı bir kartal bulunduğuna inandıklarını söylemiştik. Yakut Şamanları, "Göğe çıkma törenlerinde", böyle çift başlı bir kuş heykelini bir sırık üzerine koyuyor ve bundan sonra da törenlerine başlıyorlardı. Böyle bir töreni, başka bölgelerin hiç birinde göremiyoruz. Törenlerde bir sırık üzerinde dikilen üç kuştan "Batıda" bulunan, çift başlı ve efsanevî "Öksökö-Kıl" adlı kuştu. Doğuya dikilen direğin üstünde de "Sour" adlı bir karga heykeli bulunuyordu. Ortadaki direkte ise, yine efsanevî "Kei-kıl" adlı bir kuşun heykeli duruyordu. Bundan sonra da göğün 9 katını temsil eden ağaçlar geliyorlardı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 17 Kasım 2009, 13:30:35 »

GÖĞÜN DİREĞİ
 

"Göğün direği alınsa!"
(Yani, Kıyamet kopsa!)
Eski bir Türk Deyimi

1. GÖĞÜN DİREĞİ, "ÇADIR" DİREĞİ, GİBİ;

Türkler, "Göğün direğini", bir çadır direğine benzetmişlerdi:

"Göğün de bir direği vardır" şeklindeki bu inanış, yeryüzünde çok yayılmış ve âdeta insanlığın bir malı olmuştur. Avrupalılar, eski Roma ve Yunan kültürleri de bu direği (Universalis columna) derlerdi. Bu inanış, elbette ki Türklerde de vardı. Bunlar artık, insanlığın müşterek düşünce düzenine mal olmuşlardı. Bizce bu düşünceleri, kimin kimden aldığını, pek sormamak lâzımdır. Çünkü onları meydana getiren,aynı yaratılışa sahip olan insan mantığıdır. Dış tesirler konusunda ısrar edildiği takdirde, çok şükür TÜrk düşünce düzenini müdafaa edebilecek kadar, geniş belgelere sahibiz.

Türkler ve akrabaları gökyüzünü, yeryüzüne gerilmiş bir çadır gibi düşünürlerdi. Bunun için de Göktürk yazıtlarında "Göğün basmasından ve yıkılmasından" söz açılmaktadır. Yer, nasıl Tanrının yarattığı bir varlık ise; Gök de onun yarattığı, Göktürklerin dili ile - "Kıldığı" kutsal bir varlık idi. "Gök Tanrının kendisi değildi". Aynı zamanda gök kubbesinin, bugünkü anlayışımızla, uzay gibi bir sonsuzluğu da yoktu. "Ortasaya'nın atlı Türkleri, göğü kendi çadırlarına benzetmişlerdi". Bu, tam manası ile bir Ortaasya düşüncesi idi. Çünkü ne Babil'lilerin ve ne de İsrail'lilerin çadırları, Ortaasyalıların ki gibi kubbe şeklinde değildi. Babil metinleri de göğü bir "Çoban çadırı" na benzetmişlerdir. Yalnızca uzaktaki çoban çadırına. Böyle bir düşünce onlarda, Ortaasyalılar gibi, her gün kendilerini ve ailelerini ilgilendiren yurt ve yuvaları üzerine kurulmamıştı. Babilliler ile Tevrat'ın sözleri, nihayet bir edebiyat teşbihi ve benzetmesi idi. Ortaasyalıların bu inanışları ise, günlük hayat ve varlıklarının gerçek bir yankısı halinde idi.

Müslüman Türklerde "Göğün direği" Muhammed ve Ali olmuştu:

"Göğün direği" ile ilgili düşünceler, Türklerin İslâmiyeti kabul etmeleri ile epey değişmiştir. Yerden göğe doğru uzanan direk, artık Muhammed olmuştur. Alevî'ler buna Ali'yi de katarlar. Meselâ Pir Sultan Abdal'ın Şah İsmail'den aldığı şu güzel şiir, bunun için güzel bir örnektir.
 

"Yakdıcağım bir çırağdır,
"Yerden göğe bir direkdir,
"Bindiceğim bir burakdır,
"Allah bir, Muhammed, Ali!"

Zamanımızdan 900 sene önce, Kaşgarlı Mahmud'un verdiği bir ata sözünde de söylendiği gibi, yeri de bastıran dağdı. "Türkler, yalnız göğün değil; yerin de bir direği olduğuna" inanıyorlardı. Nitekim göklere yükselen bir dünya ağacı ve kazığı olduğu gibi; yeraltından yeryüzüne çıkan bir de "Yeraltı ağacı vardı". Nitekim yine bir Bektaşî şairi olması muhtemel görünen Dedemoğlu, yerin direğinden de söz açıyordu. Ona göre, bu direk de Muhammed'dir:
 

"Yerin göğün, arşın, kürsün direği,
"Varınca bir tel ver pirime turnam!..."

Ne zaman yaşadığı bilinmeyen Dedemoğlu'nun bu şiirini, Sadeddin Nüzhed Bey bulmuştu. XIX. yüzyılda, Mısırda yaşamış bir Bektaşî şairi olan Deli Şükrî'nin bir şiirinde, Muhammed de silinmiş ve göğün direği olarak Kaygusuz Abdal yer almıştır:
 

"Kaygusuz Abdaldır eylemen güman,
"Yerden göğe direk imiş bu Sultan,
"Gazaba gelirse bu Şir-i Yezdan,
"Zahirde, batıda çalar seyfullah!"

Eski Türklere göre "Göğün direği", Kutup Yıldızı idi:

Türkler göğün direği olarak Kutup yıldızını düşünmüşler ve bu yıldıza "Demir-Kazık" veya "Altun-Kazık" demişlerdi. Tabiî olarak bu deyimler, yüksek bir toplum seviyesine erişmiş ve büyük devlet hayatını yaşamış Türkler tarafından kullanılmıştı. Henüz daha iptidaî bir hayat yaşayan Türklerle onların akrabaları ise, bu düşünceyi daha ilksel sembollerle ifade etmişlerdi. Bazan, "Demir direk" veya "Demir ağaç" da demişlerdi. Bu konu ile ilgili kaynakları, Kutup yıldızı ile ilgili bölümümüzde vereceğiz.

Eski Türk düşüncesine göre, "Kutup yıldızı gökte hiç kımıldamadan duruyor ve bütün gezegenlerle yıldızlar da, onun etrafında dönüyorlardı". Aynı zamanda Kutup Yıldızı, Tanrının ışıklı ülkeleri olan yüksek gökle, yer yüzünü de birleştiren kutsal bir kapı idi. "Orası, gökle yeri, ruh âlemi ile maddî dünyayı ve aynı zamanda insanla Tanrı'yı birbirinden ayıran bir sınır idi". Tanrı ile ilgili kuran Kamlar, Kutup yıldızına kadar giderler; fakat daha ötesine geçemezlerdi. Tanrı da ruhlarından birini elçi olarak gönderir ve Kutup yıldızı kapısına kadar uçup gelen Şamanlar ile, ancak bu şekilde konuşur ve ilgi kurardı. Ruhlar da bu kapıdan aşağıya inemezlerdi. Tabiî olarak bu halin bir çok ayrıntılı ve ifratlı halleri de görülmüştür. Bazı Ortaasya ve Sibirya efsanelerine göre Şamanlar, Tanrının yanına kadar da gidebilmişlerdi. Artık böyle bir düşünce, her kavmin, her bölgenin ve hatta her Şamanın arzu ve isteğine göre değişmiştir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 17 Kasım 2009, 13:31:11 »

"GÖK DİREĞİ" FİKRİ VE ASTRONOMİ

"Yerin, göğün,
"Arşın, kürsün direği!..."
Dedemoğlu

Yıldızlarla ilgili bölümümüzde, bu konuyu daha geniş bir belgeleri ile birlikte yeniden ele alacağız. Ancak bu bölümümüzün de yarım kalmaması için, böyle bir düşünce düzeninin köklerini, öz olarak anlatmağı da faydalı görüyoruz. Türklerin "Demir-Kazık" veya "Altın-Kazık" diye adlandırdıkları kutup yıldızı, gerçekten de, bütün gezegenlerin etrafında döndüğü bir yıldızdır. Uygurların "Altun-Kazuk" deyimi sonradan Moğol âlemine de yayılmış ve onlar da, bu sözü kullanmağa başlamışlardı. Bilindiği üzere Uygurların, Cengiz-Han ve oğulları ile, onların kurdukları devletler üzerine, büyük tesirleri olmuştu. Cengiz-Han'ın bütün oğulları ile torunlarının, Uygur bilginlerinden birer hocaları vardı. Ayrıca devlet idaresi ve ilimle ilgili bölümlerin başında da Uygurlar bulunuyorlardı.

"Göğün direği" ne bağlı "Yedi azgın kurt".

Kutup yıldızına Demir-Kazık veya Altun-Kazuk denmesinin sebeplerini yeniden özetleyelim: "Kutup yıldızına en yakın burç, Küçükayı burcu idi. Yedi yıldızdan meydana gelen bu burcun kuyruğundaki yıldızda, Kutup yıldızına en yakın olan bir yıldızdı. Küçükayı burcu, Kutup yıldızı etrafında, sanki bu kuyruğu ile ona bağlanmış gibi dönerdi. Türkler, kuyruktaki bu iki yıldızı, iki aygır gibi düşünmüşlerdi. "Ak-boz at" ile "Gök-boz-at" olan bu iki yıldız, arkadaki dört yıldızı çekerlerdi. Arkadaki dört yıldız da, Türklere göre bir araba idi. Atlarla araba arasında kalan küçük yıldız ise, arabanın oku idi. Bir "Araba oku" na benzetilen uçtaki bu yıldıza Kırgızlar, "Urgan yıldızı" derlerdi.

"Kutup yıldızına bağlı olan bu atlar, Türklere göre onun etrafında dönüp dururlardı. Ondan sonra gelen Büyükayı burcu da, sanki küçükayı burcunun etrafına takılmış gibi, onu kovalar dururdu".

Bunun da ayrı bir hikâye ve efsanesi vardır. Bazı Türklere göre ise, "Büyükayının yedi yıldızı, aç kalmış, vahşi birer kurt idiler. Küçük Ayının bu iki aygırına göz dikmişler ve yakalayıp da yemek için onları kovalayıp duruyorlardı".

"Daha kuzeydeki Sibirya Türkleri ise, "Bu yedi kardeşi, yedi vahşi köpek sanmışlardı. Bunlar da kalın zincirlerle kutup yıldızına bağlanmışlar ve o zincirlerinin etrafında dönüyorlardı. Dönüyorlar, dönüyorlardı, ama, bir türlü de zincirlerinden kurtulamıyorlardı. Zaten bu kurtlar köpekler, bir gün zincirlerinden kurtulup da, gökyüzüne yayılsalardı, uzayın ve dünyanın sonu gelecekti". "Bunun için de Türkler, kıyamet gününü tarif ederken gökteki bu düzenin bozulmasını işaret olarak gösterirlerdi. Meselâ eğer bir gün kurtlar zincirlerinden boşanıp da, Küçükayı burcunun bu iki atını yeselerdi, işte o zaman dünyanın sonu gelecekti.

"Göğün direği" nin etrafında kaçan ve kovalayan burçlar:

Bu düşünce düzeni, efsane olmasına bir efsanedir. Fakat gerçekle de ilgileri yok değildir. Düşünelim ki bir gün, uzaydaki bu düzeni bozulacak olursa, ne gibi bir durum meydana gelecektir? Türkler, sembollerle ve mitolojik motiflerle bu hali ifadeye çalışıyorlardı. Ama, sonuç bakımından, bizim de ulaştığımız noktaya geliyorlardı. Artık bundan sonra gelen Terazi ve Zühre burçları, mitolojik anlamlarını Büyükayı burcundan almışlardı. "Yedi kardeşler" dediğimiz Büyükayı burcunun kuyruğundaki üç yıldız, hafifçe bir kıvrım yapar. Tam bu kıvrımın ortasındaki yıldızın karşısında da, küçük bir yıldız vardır. Bu yıldıza bilim dilinde, "Alcor" adı verilmiştir. İşte Türk mitolojisi, Alcor ile meydana gelen bu fazlalığı bir türlü hazmedememiştir. Türklere ve akrabalarına göre, "Bu küçük yıldız, başlangıçta yoktu. Bu Yedi kardeş veya bazı Türklere göre de Yedi-Hakan, bu küçük yıldızı başka burçlardan yağma veya hırsızlık yolu ile elde etmişlerdi". Bunun için de bazı Türkler Büyükayı burcuna, "Yedi-Hırsız" veya "Yedi-Haydut" demişlerdi. İşte Türk mitolojisi, böyle mantıkî bir sebeb de bulduktan sonra, diğer gezegenleri de Yedi kardeşlerin peşlerine takmıştı. Diğer gezegenler kendilerinden çalınan bu yıldızı yeniden almak için, Yedi kardeşleri Gökte kovalar dururlarmış.

Bildiğimiz üzere, "Zühre" burcunun altı tane yıldızı vardır. Yalnız Türk mitolojisine göre değil; Avrupalılara göre de "Zühre yıldızı başlangıçta yedi yıldız idi". Bu yıldızlardan birisi Büyükayı burcu tarafından çalınmıştı. Bunun için de Zühre yıldızı, gecesini gündüzünü bırakmış, yıldızını almak için Büyükayı burcunun peşine düşmüştü. İşte Türk mitolojisi, böyle bir mantık silsilesi kurarak, gök düzenini anlatmağa çalışmıştı.

Yukarıda anlattığımız efsaneler, daha çok, yüksek bir toplum seviyesine ulaşmış ve büyük devlet hayatı yaşamış Türklere ait idiler. Tabiî olarak bunların daha geri örnekleri de vardı. Belki de bunlar, Türk mitolojisinin temel din düşüncelerini teşkil ediyorlardı.

"Gök direği", dünyadan yükselen bir "Demir ağaç" gibi:

Meselâ Yakut Türklerine göre, "Dünyanın ortasında, Kutup yıldızına kadar uzanan bir Demir Ağaç vardı. Yer ve Gök yaratılırken, bu ağacın da tohumları atılmıştı. Yer ve gök gelişip de, büyüdükçe; bu ağaç da büyümüş ve yerle gök arasına gerilmişti". Bildiğimiz üzere Yakut Türkleri Kuzey Buz denizinin kıyılarında otururlar ve türkçenin tanınmış bir lehçesini konuşurlardı. Dış tesirlerden uzak kaldıkları için, en eski Türk kültürünü de saklıyabilmişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki Yakut Türkleri, eski zamanlarda Ortaasya'da oturuyorlardı. Herhangi bir sebepten dolayı yurtlarında kalmamışlar ve kuzeye göç etmek zorunda kalmışlardı. İşte o günden bu güne kadar, buzlu, Tundraların ve geçilmez Kutup ormanlarının içlerine sıkışarak, insanlık ile ilgilerini kesmiş ve bu suretle de en eski Türk kültürünü zamanımıza kadar getirmişlerdi. Sibirya kavimleri arasında, onlar kadar geniş bir edebiyata sahip olan, hiçbir toplum yoktur. Yakut lehçesi de, Türk lehçeleri içinde, en zengin söz hazinelerini toplayan lehçelerden biridir. Bu sebeple bu kitapta, Yakut Türklerinin düşüncelerine, önemli bir yer verilmiştir.

"Göğün direği", kutsal bir "Demir-kazık" gibi idi:

Ortaasya Türklerinin "Demir-kazık", Yakutlar arasında "Demir Ağaç" şekline girmişti. Acaba bunların hangisi, Türk mitolojisinin, ana motifi idi? Bizce her ikisi de doğrudur. Türklerin hayatında, "Kazık" önemli rol oynayan bir alet idi. Türkün çadırının veya evinin önüne, çakıllı duran kazık, onun atını korur ve Türkün gözü de hep o kazıkta idi. Atı veya diğer hayvanları hep bu kazığın etrafında dönüp dururlardı. Bu sebeple Türk mitolojisinde, Kutup yıldızının bir kazık ve onun etrafında dönen gezegenlerin de, birer at olarak düşünülmüş olması, gerçeğe dayanan bir düşünce düzenidir.

Yakut Türklerinin düşüncesi ise, daha çok dinin temel inanışlarına dayanıyordu. Yakutların bu demir ağaçları da Ortaasya Türkleri için yabancı bir motif değildi. "Türklere göre, çadırın kubbesi gökyüzü ve direği de göğün direği idi". Bu direği Yakut Türkleri daha mitolojik bir şekle koymuş ve onu bir demir ağaç yapmışlardı. Veyahut da Türk düşüncesinin aslı böyle idi. Bizce bu, pek muhtemel görünmemelidir. Çünkü Yakutların bu düşüncesi, herhalde "Hayat-Ağacı" motifinin tesirleri altında kalmış olmalı idi. Türk mitolojisindeki Hayat Ağacı motifini, başka bir bölümümüzde incelemiş bulunuyoruz. Ama ne olursa olsun, bu demir ağacın bir "Demir direk" şeklinde düşünülmesi bile, Türk mitolojisinin temel prenbiplerine uygundur. Yakut Türklerinin yaşadığı bölgeler "Ren geyiği" sahaları idiler. Bu sebeple "Demir kazığa bağlı Ortaasyalıların yedi kurduna, yani Büyükayı burcunun yedi yıldızına karşılık; Yakutlar da demir ağaca bağlı yedi ala ren geyiği düşünmüşlerdi. Onlara göre, bu geyikler bu demir ağaca kalın bağlarla bağlanmışlar ve bu bağlarını koparmak için öteye beriye koşar ve uğraşır dururlardı?"

Görülüyor ki bütün bu efsanelerin, birbirinden çok uzak bölgelerde yaşayan Türkler tarafından söylenmiş olmalarına rağmen, ana düşünce ve mantık düzenlerinde bir birlik ve benzerlik vardı. Nihayet birinde Kutup yıldızına bağlanmış yedi azgın kurt olan Büyükayı burcu, diğerinde de yedi azgın geyik olmuştu. Esasen bu burçların yıldızlarına geyik diyen Türkler de yok değildi.

"Göğün direği", Türklerin kutsal bir "At kazığı" gibi:

Yakut Türklerinin bir efsanesinde Kutup yıldızı, demir bir ağaçla sembolleştirilmiştir. Diğer bir Yakut efsanesinde ise, Kutup yıldızına "Kutsal at kazığı" denmiştir. Yalnız bununla da kalınmamış, Kutup yıldızının ikinci derecede bir Tanrı olduğuna inanılmıştır. Bu Tanrıya da "At kazığının kutsal ruhu, Toyun" u denmişti. Bütün bunlar bize gösteriyor ki, Türklerin mitolojik düşüncelerinde her ne kadar ufak ayrılıklar var idiyse de; yine de bir noktada birleşme ve anlaşma görülüyordu. "Demir-Kazık" ile "Kutsal at kazığı" arasında, fikir ve düşünce bakımından bir ayrılık yoktu. Güney Sibirya'da yaşayan Moğol kabilelerinin efsaneleri ise, Türklerin düşüncelerinden derhal ayrılıyorlardı. Moğollar, Türklerin bu güzel düşünce düzenlerini bozmuş ve dejenere etmişlerdi. Onlara göre, "Gökte yaşayan Dokuz Demirci, Kutup yıldızını döğerek işlemişler ve bu yıldızdan bu Demir-Kazık yapmışlardı". Esasen bu kitabın ayrı bir bölümünde, Moğolların "Demircilik kültürünü" incelemiş ve bunların, eskiden ve hatta şimdi bile, demircilik san'atı ile bir ilgileri olmadığını söylemiştik.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 17 Kasım 2009, 13:31:45 »

. DÜNYA, KUTUP YILDIZININ ETRAFINDA DÖNÜYOR

Türkler Kutup yıldızına yılnızca Demir-Kazık demişlerdi. Bu inanışın doğuşuna sebep olan düşünceleri ve astronomik düzeni, az önce açıklamağa çalışmıştık. Bu demir-kazık, yalnızca göğü de birleştiren bir kazık idi. Türklerin bu düşünce düzeni, Batıya doğru dalga dalga dağıldıkça, biraz daha dejenere olmuştu. Bununla beraber, daha açık ve belirli bir şekle de girmişti. "Kuzey-Batı Sibirya'da yaşayan Fin-Ugor kavimleri ise, Kutup yıldızına "Gök kazığı" demişlerdi". Bu deyimler, Finlere ve hatta Baltık denizi kıyılarına kadar yayılmışlardı. İzlanda'da bile Kutup yıldızına "Dünya kazığı" denmeğe başlanmıştı. Bu deyim ve düşüncelerin, Ortaasya'dan, ta İzlanda'ya kadar nasıl gittiğini, burada ispat edecek ve bu konu üzerinde uzun uzun duracak değiliz. Zaten bu meseleler inceden inceye araştırılmış ve Fin bilginleri tarafından, yayınlanmışlardır. Diğer gezegenlerin Kutup yıldızına bağlı olduğuna dair fikirlerin Hind mitolojisinde ve hatta İncil'de bile geçtiğini bilmiyor değiliz. Fakat gerçek bir kültür tarihçisi, her bölge ve her topluma göre değişen fikirler arasındaki ayrılığı gösterebilen bir kimsedir. Bu sebeple, yukarıda Türklerin astronomim düşüncelerine girmeden önce, günlük hayatlarını incelemekle işe başladık. Ayrıca, bu düşünce düzeninin günlük hayatın nasıl ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermeğe çalıştık.

İşte gökteki yıldızlar Kutup yıldızı etrafında dönerlerken, dünya da demir kazıkla bağlandığı kutup yıldızının ekseninde dönüyordu. Kuzey Batı Sibirya mitolojisine göre, "Tanrı, dünyayı yarattığı zaman, bir de kendisi gidip görsün diye, ilk Ana-Ata'yı göndermişti. Ana-Ata ve diğer ruhlar, dünya üzerine geldikleri zaman, dünyanın tıpkı bir tekerlek gibi döndüğünü görmüşlerdi. O zamanlar dünya nedense çok çabuk dönermiş. Bundan hoşlanmayan Tanrı, dünyanın daha yavaş dönmesini emretmiş ve bunun üzerine dünya daha yavaşlatılmış". Bu efsane Macarların çok yakın akrabaları olan Vogul kabilelerinden derlenmiştir. Bu sebeple, bu konu üzerinde Macarlar çok ciddi olarak durmuşlar ve Ortaasya ile Sibirya'da dünyanın dönmesi ile ilgili inançları bir araya getirmişlerdi. Gerçekten bu Batı Sibirya efsanesinde, herhangi yabancı bir tesir, hemen hemen yok gibidir. Daha doğrusu bu efsane, bu inanaçla ilgili en eski ve en iptidaî bir tipdir. Yıldızların böyle çabuk veya yavaş dönmesi, Yakut Türklerinin mitolojisinde de yer bulmuştu: "Eskiden gezegenler çok yavaş dönermiş. Bunun için de havalar çok soğukmuş. Bu soğuklardan büyük bir ızdırap çeken insanlar, gezegenlerin daha çabuk dönmesini istemiş ve hiç olmazsa bu yolla havaların ısınmasını dilemişlerdi. Elindeki sopası ile yıldızlara vuran bir Şaman, gezegenleri kovalamış ve onların daha süratli dönmesine sebep olmuştu. Bunun için de havalar ısınmış ve insanlar rahat etmişlerdi".

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : 17 Kasım 2009, 13:32:13 »

"ÇİFT BAŞLI KARTAL", GÖĞÜN DİREĞİNDE TÜNÜYOR

Köy Direkleri Üzerinde Kartal Heykelleri:

Göktürk bayrak direklerinin üzerinde altından yapılmış bir kurt heykelinin bulunduğunu, biliyoruz. Atillanın bayrağının üzerinde de, doğan cinsinden yırtıcı bir kuşun resmi veya heykeli vardı. Ortaasya'nın kuzey-batı kısımlarında, İrtis ve Konda nehri boylarında oturan Fin-Ugor kavimlerinden bazılarının oturduğu köylerin meydanlarında, bir direk bulunur ve bu direğe de "Dünya Direği" denirdi. Bu konuyu az sonra göreceğiz. Kuvvetli bir Türk tesiri altında kalmış olan bu köylerdeki böyle direkleri pek çok seyyah görmüştü. Fakat bunlar içinde en orijinal direk, Konde nehri kıyılarındaki bir köyde görülmüştür. Bu direğin, diğerlerinden farkı, üzerinde bir de kuş heykelinin oturtulmuş olması idi. Gerçi, diğer köylerin ortasındaki direklere de saygı gösteriliyor ve hatta kurbanlar bile kesiliyordu. Fakat böylesini hiç kimse görmemişti.

Gök direği üzerinde oturan "Çift başlı kartal" heykeli:
Bu kuşların direkler üzerine niçin konduklarını, yine Yakut Türklerinden öğreniyoruz: "Yakut Türkleri, sırıklar üzerine ağaçtan yapılmış çift başlı kartallar koymuşlardı. Tepesi çift başlı kartal heykelcikleri konan bu sırıkların üzerine, merdiven gibi enlemesine ağaçlar da çakmışlardı. Bu ağaçların sayıları, 7 ile 9 arasında değişiyordu. Bazıları da beş sırık üzerine bir tahta çakıyorlar ve çift başlı kartalı bu tahta üzerine oturtuyorlardı. Tahta, göğün ilk katı ve ortadaki sırık da, göğün direği oluyordu..."

Gök sırığına enlemesine çakılan 7 veya 9 ağaç, Türk düşüncesi ile ilgilenen kimseler için, çok şey ifade eden sembollerdir. Bilindiği üzere gök, Batı Türklerine göre yedi ve Doğu Türklerine göre ise, dokuz kattan meydana gelmişti. Bu duruma göre sırık, sembolik olarak göğün direği oluyor ve göğün direğinin üzerine de, bir çift başlı kartal oturtuluyordu. Bu düşünce düzeni, Çin denizinden ta İzlanda'ya kadar uzanan, bütün Altay kültüründe yer bulmuştu. Bu sebeple, geniş bölgelere yayılmış olan bu fikir, yer yer değişikliklere de uğramıştı. Bazıları, bu kutsal çift başlı kartalı, göğün üçüncü katına oturtmuşlar ve bazıları da onu, göğün dokuzuncu katına kadar çıkarmışlardı. "Göğün yedinci veya dokuzuncu katı, Büyük Tanrı'nın bir oturağı idi". Bazı Altay kavimlerince, çift başlı kartalı, Tanrı ile beraber oturtmak hoş gelmemişti. Bu sebeple onlar kartalı, birkaç kat daha indirmişlerdi. Tabiî olarak bu düşüncelerin hangisinin doğru olduğunu şimdiden kestirmek, oldukça güç bir iştir.

Türkler "Gök direği"ni, bir "Dayak" gibi düşünmüşlerdi: .

Teslim Sultan Abdal, yerin göğün olduğu kadar, Cehennemin de direğinden söz açıyor:
 

"Süren erenler süreği,
"Münkir, Cehennem direği,
"Süre gelmiş, süre gider!
"Dura gelmiş, dura gider!

Buradaki "Süren" ve "Sürek deyimleri, Türk düşünce tarihinde çok önemli bir yer tutarlar. Bu deyim, "Zaman ve Felek'in dönüş süresi" ile ilgilidir. Bin sene önceki tükçede buna "Ödhlek" derlerdi. "Direk" ise nihayet türkçedeki "Dayak" deyiminin bir karşılığıdır. Bu sebeple biz Türkler, göğün direği yerine çoğu zaman "Göğün dayağı" deriz. Nitekim Azmî Baba da, aynı deyimi kullanıyor:

"Yerleri temelsiz, göğü dayaksız,
"Durdurursun aceb, iskâncı mısın?"

Türkler, eski ve orta İran edebiyatının tesiri altında kalmışlardı. İran edebiyatını iyice araştırırsak bunlara benzer bazı örnekler de bulabiliriz. Ne yapalım ki, bizim deyimler, de belki de iki bin senelik türkçe deyimlerdir. Bunu da, insanlığın müşterek düşünceleri olarak kabul edip, geçelim. Eski Türkler bu direği daha maddî düşünmüşlerdi. "Bunun için de Yakut Türkleri, kurbanların yere dikilen bir sütuna verirler ve buna da 'Ağır bağah', yani 'Kurbanlık kutsal sütun" derlerdi. Her kutsal ormanın, direği sayılan büyük bir ağaç da vardı ki, buna da 'Ağır mas' derlerdi. Yakutlar, çadır direği ile avlu sütunlarına da, 'Bağah" adı verirlerdi".

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : 17 Kasım 2009, 13:32:42 »

. KÖY MEYDANLARINA DİKİLEN "GÖK DİREKLERİ"

Finlandiyalı bilginler Ortaasya ve Sibirya'da büyük seyahatlar yapmış ve kendi atalarının eski kültürlerini toplamak istemişlerdi. Tanınmış Fin bilgini K.F. Karyalainen, İrtiş nehri boylarında gezmiş ve çok değerli bilgiler toplamıştı. Ayrıca bu bölgede, köyün orta meydanına bir "Gök direği" dikme adetinin, çok yaygın olduğunu da hayretle görmüştü. Bu köylerde genel olarak Finler ve Macarlarla akraba kavimleri, Türk köyleri ve obaları ile sarılmıştı. Bu sebeple, bu tanınmış Fin bilgini de, İrtiş boyundaki Ostyak köylerinin, kuvvetli bir "Türk tesiri" altında bulunduklarını söylemekten kendini alamamıştı. Aralarındaki tek fark, Türklerin müslüman olarak bu aretleri kaldırmış olmaları ve Ostyakların ise, eski dinlerini muhafaza etmiş olmaları idi. Şüphesiz ki İslâmiyet ile ortadan silinmiş olan bu adetler, İslâmiyetten önce, Türk obalarında da yaşamıştı.

Öyle anlaşılıyor ki daha önceleri, köy ve obaların ortasına dikilen direklerin tepesinde, bir kuş ve hatta "Çift başlı bir kartal heykeli" de bulunuyordu. Fakat zamanla ve özellikle batı bölgelerinde, bu kuş heykeli koyma adeti yavaş yavaş kaybolmuştu. Nitekim geçen asırda İrtiş nehri boylarını gezen bazı seyyahlar, köy ortalarına dikilen gök direklerinin tepesine konmuş kuş heykellerini de görmemiş değillerdi. "Meselâ Batı Altaylardaki Konda nehri kenarında bulunan bir köyde, direk dikilmiş ve direğin üzerine de kurşundan dökülmüş bir kuş konmuştu. Kuşun bulunduğu yerin tam altında da, tahtadan yapılmış bir sahanlık bulunuyordu. 'Bu da, Yakut Türklerindeki göğün çatısını temsil eden tahta sahanlıktan başka bir şey değildi". Kuzeye doğru, Yenisey Ostyakları ile Samyedlerin terkedilmiş köylerinde de böyle kuşlu direklere rastlanıyordu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 17 Kasım 2009, 13:33:32 »

ÇADIRLARDAKİ GÖK DİREKLERİ

Büyük devletler kuran Türkler gelişmiş ve bir çok eski Türk adetlerini bırakmışlardı. Buna rağmen bazı inanışlar da vardı ki bunlar, Türklerin zihinlerinden bir türlü silinmemişlerdi. Bunun içindir ki, hem eski Türkler ve hem de bugünkü Sibirya'daki geri Türk kavimleri, "Çadırı bir gök kubbesi, çadırın direğini Gök direği ve bacasını da göğün kapısı gibi" düşünmüşlerdi.

Hem eski Türklere ve hem de Altay Türklerinin Şamanlarına göre, "Çadır, küçük bir Dünya idi". Bu sebeple Şamanların çadırlar içinde yaptıkları din törenleri, kültür tarihi bakımından her zaman için, büyük bir önem taşırlardı. Meselâ böyle bir töreni çok kısa olarak özetleyelim: Şamanların "Göğe çıkma" törenleri, özel olarak kurulmuş bir çadır içinde yapılıyordu. Törene başlarken ellerindeki davulu çalarak dua eden Şamanlar, göğe çıkmak için adım adım çadır direğine tırmanıyorlardı. Bazan da çadır içine bir kayın ağacı dalı getirilip, konuyor ve ucu, çadırın bacasından dışarıya çıkarılıyordu. Ağacın dallarına basan Şaman, her üst dala geldikçe, yeni dualar ediyor ve içkiler sunuyordu. Çadırın bacasına eriştiğinde de artık göğün kapısına gelinmiş oluyordu. Bazı bölgelerdeki Şamanlar çadırın bacasında dururlar ve daha öteye gitmezlerdi. Bazıları da, bacayı da aşarlar ve çadırın üstüne çıkarlardı".

Göğe çıkma törenlerinde en doğru sayılan hareket, şüphesiz ki Şamanların bacayı aşmadan durmaları idi. Çünkü burası, Kutup Yıldızı'nın meydana getirdiği "Gök kapası" idi. Bundan sonra artık, Tanrının aydınlık ülkeleri ile ruhlar âlemi başlıyordu. Şamanların çoğu, kişisel güçlerini göstermek için, bu çizgiyi aşıyor ve dinin esas prensiplerinden birini, bu yolla çiğnemiş oluyorlardı.

Bazı yerlerde de, "Çadırın içinden çıkarılan bu sırıklar, bayrak direği şeklinde yukarıya doğru uzatılır ve üzerine de bezler asılırdı". Öyle anlaşılıyor ki Türkler arasında bu adet, İslâmiyetten sonraki çağlarda da devam etmişti. Doğu Türkistan'da bol miktarda görülen, mezar ve camiler üzerindeki bayrakların anlamı, henüz daha izah edilmiş değildir. Sibirya Soyot'ları arasında dolaşan Danimarkalı bir etnoğraf, önemli bir çadır bulmuştu. "Çadırın bacasından yukarıya doğru direkler uzatılmış ve bu direkler üzerine de, türlü renkte bezler bağlanmıştı. Bezlerin çoğu da mavi, beyaz ve sarı renkteki paçavralardan çıkarılmıştı. Mavi beyaz ve sarı renkler (Altay kavimlerinin" kutsal renkleri idi". Öyle anlaşılıyor ki, bu direklerin birden fazla olmasının da bazı sebepleri vardı. Bilindiği üzere Türk kavimlerinde de, "Her yönün bir rengi vardı". "Yön renkleri", Türk mitolojisinde de önemli bir rol oynamıştır. İlgi çeken nokta, bu fakir çadırın tepesinden çıkan direklerin de, üzerlerindeki bezlerin renklerine göre, göğün ayrı yönlerine yöneltilmiş olmaları idi. çadırın içindeki direkleri tabanına, taştan ve basit bir sunak yapılmış ve bu sunağa, sık sık hediyeler konduğu da görülmüştü. Ayrıca sunağın etrafında, bir çok hayvan heykelcikleri de sıralanmıştı. Şamanizmin çok önemli bir motifi olan bu hayvan figürleri de bu gök direklerinin kutsallığını tamamlamış oluyorlardı.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATABEK
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 17 Kasım 2009, 13:33:59 »

"BAYRAK" VE AĞAÇLARA BEZ BAĞLAMA

"Ağaçlara bez bağlama adetinin kökleri hakkında":

Kutsal yerlerdeki ağaçlara bez bağlama âdeti, geniş bölgelere yayılmış, çok eski bir inanıştır. Bir Türk Kültürü araştırıcısı olarak, Anadolu'daki adetleri Avusturulya yerlileri ile karşılaştıran bazı meslektaşlarımızın metodlarına uymamıza imkân yoktur. Eski Türklerde, nasıl yerle göğü birleştiren bir kazık, bir direk veya efsanevî bir ağaç varsa, meselâ Başkurt Türklerinde de her kabilenin, orman içinde kutsal bir ağacı vardı. "O ağacın üzerinde de, aynı kabilenin 'Töz'ü sayılan kutsal bir kuşu tünerdi". Bu bilgileri, kendi yaşantısına göre veren sayın üstad Prof. Abdülkadir İnan, ağaçlara bez bağlama adeti için de, kısa olara şöyle demektedir: "Ağaçlara bağlanan paçavra, kıl tüy gibi nezirler de bu fetişlerdendir".

Yukarıdaki bilgiler, bize bir çok şeyler öğretmektedirler. Göktürk bayraklarının ve Atilla'nın bayrağının üzerinde de, bir "Kartal" ın tünemiş olarak gösterilmesi, boş değildi. Bu "Devlet armaları", nedenlerini çok eski Türk dininde ve inanışlarından alıyorlardı.

Bundan önceki bölümümüzde de, Sibirya'daki bir Soyot çadırında görülen gök direklerini örnek olarak almış ve bunlar üzerine bağlanan bez parçalarından söz açmıştık. Ayrıca bunlar, Türkistan'da bol miktarda görülen hem "Mezar bayrakları" ve hem de üzerlerine "Bez bağlanan kutsal ağaçlar" ile karşılaştırmıştık. Öyle anlaşılıyor ki Türklerde, "Bayrak asma ile ağaçlara ve sırıklara renkli bezler bağlama adetleri, köklerini aynı din inanışlarından alıyorlardı". Bu kutsal bezli direkler, sonradan bayrak şeklinde kullanılmağa başlamışlar.

Yukarıda da söylediğimiz gibi, direğe veya ağaçlara asılan bezlerin renkleri, göğün ve dünyanın yönleri ile, kutsal sayılan şeylerin birer sembolü idiler. Çadırların ve direklerin üzerine asılan bayraklar, renklerine göre, aynı zamanda birer haberci de sayılırlardı. Meselâ Türklerde, "Çadır veya ev üzerine asılan siyah veya beyaz bayrak, bir yas âlameti ve habercisi olarak görülürdü".
 

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Urungu yko
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : 22 Şubat 2010, 14:44:08 »

Devamlı Otağa girmem yasaklandığından bu güzel konuyu kaçırmışım ve büyük kayıp tabi benim için.

"Gök olsun çadırımız!
"Güneş de bayrağımız!..."
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.082 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.