KÜRESELLEŞME VE DİL
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Kasım 2019, 02:51:44


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: KÜRESELLEŞME VE DİL  (Okunma Sayısı 5677 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 05 Eylül 2011, 19:47:21 »

Küreselleşme ve Dil

     Diller, zaman içerisinde oluşarak öz benliklerine kavuşurlar. Öz benlik,
zamanla bir karakter yaratma olgunluğuna ermek demektir. Bir dilin
öz benliğine erişmesi öyle kolay değildir.

    Şu anki bilgilerle bir dilin ilk zamanlarına ulaşmamız imkânsızdır. Ancak
eski çağlarla ilgili olarak tahminlerde bulunulabilir. Dillerin oluşumları milletlerin
oluşumlarıyla birlikte ele alınmaktadır. Bu durum, dillerin geçmişi hakkında
bize ipucu verecektir. Millet, topluluk durumundan millet durumuna
geçerken bir dil de oluşturur. Böylece insanlar, kendilerine has seslerden örülmüş
sembollerle anlaşmışlardır. Belki de farklı dillerin oluşmasının temelinde bu
durum da yatmaktaydı. Bir başka milletlerden ayrı bir iletişimin kurulması,
milleti oluşturan bireylerin her birinin birbirlerine olan bağlarının güçlenmesi
demekti.

   Tasada ve mutlulukta ortak duyguları hisseden topluluklar, yavaş yavaş bir
araya gelerek milleti oluşturdular. Doğa şartlarında birlikte hareket etmek zorunluluğu,
benzer duygu ve düşünce içerisindeki toplulukların bir araya gelmelerini
sağlamıştır. Milletlerin oluşumuna bakıldığında, hepsinin tümevarım
sonucunda tarih sahnesine çıktıkları görülmektedir. Milletin vazgeçilmez birlik
ve anlaşma aracı dillerin doğuşu ve gelişimi için de aynı oluşum etkili olmuştur.
Sesler, kökler, ekler, gövdeler, sözcükler, cümleler sonucunda dil adı verilen
muhteşem iletişim aracı ortaya çıkmıştır.

   Önceleri sözlü olan dil; zamanla kültürel bir gelişim göstererek yazılı duruma
girmiştir. Mağara duvarlarına çizilen resimlerden, bugünün harfine geçilmesi
bir anda olmamıştır. Tıpkı bir bebeğin doğuşu, emeklemesi, yürümeyi
öğrenmesi, büyümesi, çocukluk, gençlik vb. dönemlerden geçmesi gibi diller
de aşama aşama gerçekleşen bir gelişim göstermişlerdir. Bir aşamayı tamamlamak
ve sonraki aşamaya geçmek çok uzun yıllar almıştır. Bugün hangi dilde
olursa olsun - özellikle yeni olmaları dolayısıyla teknolojiyle ilgili sözcüklerin
ve terimlerin dışındaki - kelimelerle konuşurken, yazarken bunların tarihî gelişimlerinin
farkında olmak önemlidir. Çünkü farkında olmak insanın en büyük
farklılığıdır. Örneğin, en basitinden “geliyorum” derken bu sözün oluşumunu
veya meydana çıkmasını sağlayan dil kurallarının hangi zor ve çetin aşamalardan
geçirildikten sonra beynimize yerleştiğini bilmek gerekir. Sonuçta bu sözü
geçmişte yaşamış sayısız insan kullanmıştı. Onlarla en büyük ortak özelliğimiz
aynı dili kullanıyor olmamızdır. Aslında dil, dolayısıyla Türkçe, atalarımızın
bize sundukları en büyük armağandır. Bu armağanın değerini anlamak için hiç
dilini bilmediğimiz bir ülkeye gitmemiz yeterli olacaktır. Yabancı kalmak veya
kalmamak arasındaki dayanılmaz hafifliği yaşamak bize öz değerlerimizi, dinamiklerimizi,
bir millete ait olma duygumuzu tam olarak yaşatacaktır.

   Dil bir canlıda bulunan özelliklere sahiptir. Dil duygu ve düşünce yönü
olması dolayısıyla en çok insana benzer. Onun da ruhu ve bedeni vardır. O da
insan gibi hava şartlarına ve modaya göre elbise giyebilir, makyaj yapabilir, durabilir,
koşabilir, ağlayabilir veya gülebilir. Bu bakımdan dil insanla birlikte
yaşar. Değişebilir, gelişebilir ya da gerileyebilir, olgunlaşabilir en kötüsü hastalanabilir
veya ölebilir. İnsanla özdeşleşmede dilin sözcük ve ekleri daha çok kendini
gösterir. Çünkü günün daha genel bir ifadeyle devrin imkân ve şartları
sözcükleri ve onları oluşturan kökleri, gövdeleri ve ekleri olumlu veya olumsuz
yönde etkiler. Bu etki bütün dillerin tarihinde kendini açıkça göstermektedir.
İnsanı kullandığı sözcükler değerli veya değersiz kılar. Dış görünümü iyi
olan birisi ilk anda bizi etkiler. Ancak konuşmalarındaki bozukluk ve boşluk
bizim ondan çok kısa sürede uzaklaşmamıza neden olur. Bu uzaklaşma bazen
nefret biçimine bile dönüşebilmektedir.

   Kişilikli insanlar toplum tarafından sevilir; çoğu kez girdikleri ortamlarda
saygı uyandırırlar. Dildeki sözcükler de dille iletişim kuran kişilikli insanlar sayesinde
tutarlı bir yapıyla algılanırlar. Toplumda kişiliksizlik arttıkça sözün dolayısıyla
dilin değeri ne kadar artabilir ki? Sonuçta dil ürünü önce insanın
beyninde oluşur, sonra da ağzından çıkar. Bu konuda söylenmiş pek çok özlü söz
mevcuttur. Tecrübelere kulak vermek gerekmez mi? Buna rağmen özellikle son
beş-on yıl içerisinde küreselleşen dünyada, insanlar gibi diller de yavaş yavaş
küreselleşmeye başladılar. Küreselleştikçe, dillerin ve milletlerin farklılıkları da
azalmaya başladı. Değişik renklerle boyanmış dünya, küreselleşmenin oluştur-
duğu tek renkle boyanmaya başladı. Kültürlerin, dillerin farklılığı insanoğlunun
hayatta kalma sebebidir. Tek dil, tek kültür ya da genellenirse tek medeniyet
dünya küresini somut ve soyut âlemde düze çevirecektir. Bu her şeyin düzleşmesi
demektir. Düz fikir, düz duygu, düz yemek, düz algılayış, düzleşen romantizm
ve aşk insan ruhlarının da dümdüz olmasına neden olacaktır. Bu da
kendinden ve çevresinden uzaklaşan kişiliklerin ortaya çıkmasına yol açar. Aynı
tip evlerde yaşayan aynı tip insanların, aynı yemek yemeleri, aynı tip fikirleri
ileri sürmeleri, aynı tip âşık olup hemen ayrılmaları, aynı tip gülmeleri ve aynı
tip ağlamaları aynı tip sonuçları doğuracaktır. Küreselleşmenin tamamlanması
ileride böyle olumsuzlukları meydana getirecektir. Küresellikle dümdüz edilen
dünya insanının bugünle ve en eski bugünlerle ortak paydası nefes alıp vermesi
ve su içmesinden öteye gidemeyecektir.

    Günü yaşarken geçmişten yararlanmak gerekir. Geçmişi bilmek bize bugünümüzü
yaşatacak ve geleceğimizi tanıtacaktır. Düzleşme sinyalleri veren
bugünlerde kültürlerin ve dillerin temel işlevleri üzerinde durmak gereklidir.
Çünkü teknoloji gelişecektir, teknoloji insanoğlunun diğer varlıklardan farklı
olduğunun göstergesidir. İcatların sürmesi küreselleşmeyle değil de farklı kültür,
dil, düşünce, duygu unsurlarının varlığıyla devam edecektir. Gözleri sadece
siyahı, beyazı gören insanların bulacaklarının sınırı da siyah-beyaz arasında kalmayacak
mıdır? Şu hâlde dil, millet ve kültür olguları hayatın gerçek anlamından
başka bir şey olabilir mi? Bu üçü insanlığın sonsuzluğa ve sınırsızlığa açılan
kapıları değil midir?

   Günümüzün hızlı, bir o kadar da unutkan ve günlük zevkin hâkim olduğu
yaşamda, dillerin dik duruşları da eğilmeye başlamıştır. Kaygan zemin üzerinde
kişilikler ve gururlar kayıp gitmektedir. Ya diller? Diller de yapay dünyanın
sanal kayganlığından nasibini hak etmediği ölçüde almaktadır. Anlamsal, yapısal
ve ruhsal bozulmalar, çözülmeler görülmektedir. Anlamın, yapının, ruhun
olumsuz yöndeki değişimi bir değersizliği, bir boşaltılmayı doğurmaktadır.
Geçmişten günümüze taşınan anlamsal olgular sözcüklerin değerini oluşturur.
Dilin değeri söz varlığı ve içsel durumuyla belirlenir. Sözcükte değer, o
sözcüğün anlamından ziyade, o sözcüğün yaşanılan zamandaki önemiyle orantılıdır.
En basitinden baba, anne, öğretmen, arkadaş sözcükleri beş-on yıl önce
nasıl bir değere sahipti? Babaya, anneye, öğretmene, arkadaşa verilen değer bugünden
farklı mıydı? Arkadaşlığı dün neler, bugün neler belirlemektedir. Arkadaş,
bugün gerçekten arkadaş mıdır?

  Değer ve kalıcı olma arasında ayrılmaz bir bağ bulunur. Değerli ve kalıcı
olmak zor, bir o kadar da önemlidir. Türkiye’de otuz beş binden fazla “Türkçe,
edebiyat” öğretmeni bulunmaktadır. Falih Rıfkı Atay da Behçet Necatigil de
edebiyat öğretmeniydiler. Ama Falih Rıfkı Atay, Falih Rıfkı Atay; Behçet Necatigil,
Behçet Necatigil’dir. Şu hâlde değer ve kalıcılık arasındaki bağı görmek
için neler yapılması gerektiğini bize kişilikleriyle ve eserleriyle fazlasıyla göstermiştirler.
Üstelik Behçet adının, Behçet Necatigil’de daha farklı bir anlam ve değerde;
Behçet Amca’da ise daha farklı bir anlam ve değerde olduğu görülecektir.
Hırsız Behçet’te ise daha farklı bir algılayışa bürünmüştür. Şu hâlde anlam, anlamsızlık;
değer, değersizlikte yapılan işlerin önemi ve boyutu önemli olur. Sıfatların,
unvanların da atfedilmesinde toplumun değer yargılarının önemli bir
yeri vardır.

   Dil ve mensup olduğu millet arasında sımsıkı bir ilişki bulunur. Milletin
yaşam biçimi, komşularıyla ilişkileri, sosyoekonomik ve siyasi yapısı yani kısaca
sosyolojik ve psikolojik davranışları dili etkiler. Dil içi ve dışı unsurlar bu şekilde
zamanla meydana çıkar. Bazı sözlerin anlamlarında böylece bir değişiklik
olduğu görülecektir. Bu değişiklik sadece dilin ruhunda görülmez. Dilin dış görünümü
de farklılaşır. Anlam iyileşmesi ve anlam kötüleşmesi diye ikiye ayrılan
anlam kaymasında bu tür değişimi görmek mümkündür: Efendi, yavuz, canavar
gibi.

   Dil bilgisi dili kendi kurallarıyla inceler. Dil bilimi ise dilin etkileşim içinde
olduğu bütün unsurların kurallarıyla kendi kuralını oturtmaya çalışır. Araştırmacının
bakış açısı kuralların tespitinde önemli rol oynar. Kural ve kuralsızlık;
kurala uyma ya da uymama toplumu derinden etkiler. Toplumsal buhranların
temelinde kural ve kuralsızlıklar önemli yer tutar. Kuralların varlığı bazı kuralsızlıkların
da doğması için zemin hazırlar: Tez ve antitez gibi.

  Ekonomi değişirken insanların yaşam biçimleri ve yaşamı algılayışları da
doğal olarak farklılaşır. Günümüzün yaşam tarzıyla yüz, iki yüz, bin, on bin yıl
öncesinin yaşam tarzı aynı değildir. Toplumsal değerler ve dil de bu yaşam tarzlarının
ürünleridir. Dolayısıyla yaşamda görülen değişimler aynı zamanda değerlerde
ve dilde görülen değişimler demektir. Demek ki dil dediğimiz iletişim
aracı tek başına kendi kurallarını ve kuralsızlıklarını belirleyemez. Yaşam denilen
bütün içinde kendi payına düşen bölüm içerisinde bunları oluşturur.
   Sözcüklerin değerleri hayatın aynasında yansıyarak oluşur. Her sözcük bir
anda ortaya çıkmamıştır. Milletin deneyimleri ve ihtiyaçları yeni yeni sözcükleri
dile kazandırır veya kaybettirir. Deneyim bir tür olgunluk demektir. Zaman
içinde milletler ve dilleri olgunlaşır. Bu olgunlaşma bazıları için başlangıç, bazıları
için de sonun habercisi olmuştur. Dünya tarihine bakıldığında, yaklaşık
olarak üç binden fazla dilin oluştuğunu görürüz. Ancak, bu dillerin pek çoğu,
iki bin beş yüzden fazlası, işlevini tamamlayarak ölü diller arasında yerini almıştır.
Üç binden fazla dil demek, üç binden fazla millet demektir.

  Diller ve milletler yok olabildiğine göre, yaşayan bazı sözcüklerin de yok olması
daha kolay olacaktır. Ancak zamanın ne getireceğini şimdiden kestirmenin
kesin bir yolu bulunamamıştır. Zamanla yeni milletler, yeni diller meydana
çıkabilir. Sağlam temellere dayanan milletlerin yok olmaları ancak bazı olağanüstü
durumlara bağlıdır. Bir milletin en önemli unsuru da dilidir. Çünkü
dil, milleti oluşturan insanlar arasında sadece iletişim kurmaz; onların acılarına,
tasalarına ve mutluluklarına da kılavuzluk eder. Kılavuz, sade anlamıyla yol
gösteren demektir. Kılavuz kendisinde bütün olumlu özellikleri toplamış olarak
tasavvur edilir. Şu hâlde kılavuz olmanın koşulları vardır. Bu koşullara uymak
zor ve çetindir.

   Mete Han, Oğuz Kağan, Osman Bey, Fatih, Atatürk ve burada sayılamayan
bütün liderler dil sayesinde milleti toparlamış ve düzene sokmuşlardır. Dilin
toparlama ve düzenleme işlevi de kılavuzluk işlevi kadar önemli ve değerlidir.
Ergenekon’dan çıkış ve tekrar yayılışın temelinde bilgi ve tecrübenin yanı sıra
dilin bütün fonksiyonlarıyla kullanılmasının da önemli bir yer tuttuğu görülür.
Bir milletin tarih sahnesinden silinmesinde ilk evre dilinin bozulmasıdır.
    Dilin bozulması toplumun bozulmasıdır. Dil millette, millet de dilde yansır.
Milletin bilinci, bilinçaltı, içgüdüleri hatta egoları dilde kendini gösterir. Şu
hâlde dil, sade bir iletişim aracı değildir. Bir bakıma milletin kendisidir. Milletin
tüm özellikleri sözcükler, cümleler, paragraflar, mısralar, dörtlüklerle vb. insandan
insana aktarılır. Geçmiş, bugün ve gelecek arasında köprü vazifesi gören
dilin korunması ve kollanması çok önemlidir. İç ve dış etkenler karşısında, dilin
kendi öz dinamiklerinin tutarlı ve kendine güvenir bir biçimde durabilmesi için
milleti oluşturan her bireyde, dil bilincinin oturmuş olması gerekir. Bu bilinç
dilin bozulmasını, değerini kaybetmemesini daha da ötesi milletin varlığını sürdürmesini
sağlayacaktır.

    Özellikle Rönesans, Fransız İhtilali ve coğrafi keşiflerden sonra insanoğlu
görmediği yerlere gitme ve oralarda ticaret yapma isteği içine girdi. Böylece yıllardır,
kendi içinde veya yakın coğrafyayla ilişki içinde olmaya alışmış olan mil-
letler arasında daha geniş ve kapsamlı bir alışveriş başlamış oldu. Bu durum
olumlu ve olumsuz yönleri de kendiliğinden getirdi. Bu şekilde farklı kültürlere
ait bilgiler, ticaret özellikleri, sözcükler, gelenekler vb. dünyanın her yanına
yavaş yavaş yayılmaya başladı. İnsanoğlunun açgözlülüğü de bunlara eşlik etti.
    Aslında bu art niyetsiz olsaydı, toplumlar arası kültürleşme oluşacak; insanlık
gerçekten medenileşecekti. Her şeye sahip olma duygusuyla dünya haritası yeniden
yeniden çizildi. Böyle olumsuzluklar sonucu göçler ve yok edilmeler kendini
gösterdi. Bu da dillerin göç etmesi ve yok edilmesi demekti. Sonuç olarak
gelinen noktada, bölgesel etki yaratan savaşların yanında iki dünya savaşı yaşandı.
Bu savaşlar doğal olarak milletlerin topraklarını, demografik yapılarını,
ekonomilerini, rejimlerini, psikolojilerini, sosyolojilerini, daha da önemlisi, en
önemli ve en gerekli zenginlikleri olan dillerini değiştirdi.

   Günümüz postmodern yaşam tarzı, özellikle, İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra maddi bakış anlayışlarıyla oluşmaya başladı. Dünya yeniden yapılanma ve
toparlanma süreci içinde kendini bulmuştu. ABD, SSCB, Japonya, Almanya, İngiltere
gibi devletler toparlanma ve yapılanma sürecini en hızlı yaşayan milletler
oldular. Ar-Ge çalışmaları teknolojik buluşların artmasına neden oldu. Öyle
ki her üç-dört saniyede yeni bir şeyler bulunmaya başlandı. Gelişmiş devletler,
gelişmekte olan devletler, gelişmemiş devletler kavramları da ülkelerin üretip
üretememeleriyle ilgili olarak ortaya çıktı. Gelişemeyen ülkeler “üçüncü dünya
ülkeleri” olarak sınıflandırıldı.

   Her yeni ihtiyaç, yeni ürün; yeni sözcük demektir. Ürünler, çoğunlukla
ürünün ilk olarak bulunduğu ülkenin diliyle adlandırılır. Beş yüz yıllık geçmişiyle
dünün Angland dilinin, bugünün İngilizcesinin hızla yayılmasının nedenlerinden
biri de teknolojidir. İngilizce, beş dilin karışımıyla oluşumunu
tamamladığı yıllarda, İngilizler gelgitten etkilenmemek için evlerini ağaç üzerine
yapmışlardı. Ang-land, ağaçta yaşayan demektir. Bu buluşları gelecekteki
buluşlarının habercisi olmuştur.

   İngilizce için küreselleşmiş dil denilebilir. Bütün dillerde İngilizceden geçmiş
yüzlerce sözcük ve daha başka dil unsurları bulunmaktadır. Bir dilin küresel
dil olması, o dilin iktisadi ve siyasi gücünü gösterir. Şu hâlde dillerin var
olmaları ya da yayılmaları ekonomiye ve siyasete de bağlıdır.
   Türkçeye baktığımızda özellikle, Tanzimat Fermanı’ndan itibaren Batılı
yaşam tarzının etkileri somut olarak görülecektir. Daha önceleriyse Arapça ve
Farsçanın; çok daha önceleri de Çincenin etkileri olmuştu. Çünkü dil ve kültür
ilişkisi iç içe girmiştir.

   Birinci Dünya Savaşı yılları Türk tarihinde en zor ve en acı yıllardır. Büyük
Osmanlı Devleti, dolayısıyla Türk milleti lime lime parçalanıyordu. Ellerinde
kalan Anadolu ve Trakya da Mondros ve Sevr Antlaşmalarıyla ellerinden alınacaktı.
Derken Mustafa Kemal’in önderliğinde millet topyekûn bağımsızlık savaşına
girdi. 29 Ekim 1923, bir milletin şerefiyle oynanamayacağının en güzel
sembollerinden biri olmuştur.
Yeni cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal, dil olgusuna da çok büyük önem
vermiştir. Harf İnkılabı, Dil Devrimi bunun başlıca göstergelerindendir. Bir
milletin birlik ve beraberlik içinde yaşamasının temelinin dil olduğunu sık sık
vurgulayan Atatürk, Türkçenin yabancı unsurlardan arındırılması için bizzat
çalışmış ve komisyonlar kurdurmuştur. Çok bilinen, “Ne mutlu Türküm diyene.”
özdeyişinin yer aldığı Nutuk’a bakıldığında dil ve millet arasındaki sıkı ilişkiye
verdiği önem açıkça görülecektir: “Türk demek Türkçe demektir. Ne mutlu Türküm
diyene.”

   Günümüzde Türkçeye ya da genellenirse dünyadaki dillere bakış; milletdil-
kültür; dil-kültür-millet bağının ayrılamayacağı biçiminde midir? Akademik
olarak bu bakış hâlâ sürmektedir. Zira bilimsellikte doğru, kesin ve tektir.
    Toplumları oluşturan insanlara bakıldığında çoğunun ruhlarının ve bedenlerinin
parayla çalıştığı görülecektir. Para, belki de Lidyalılar devrinde icat edildiğinde
büyük bir kolaylık olarak algılanmıştı. Değiş tokuş yapma yerine, bugün
olduğu gibi para alınıp verildi. Ancak, günümüzdeki kullanımından çok farklı
olduğunu tarih kitaplarından öğreniyoruz. Bu alışverişler maddi ve manevinin
iç içe karıştığı alışverişlerdi. Zamanla maneviyat azaldı. Günümüz toplumunda
maddiyatın maneviyatın çok önünde, üstelik hızla ilerlediği görülür.

   Ekonominin tek başına gelişmiş olmasının sağlıklı toplumları yaratamadığı
görülmektedir. Refahın olması maddi ve manevi durumların birlikteliğine
bağlıdır. Para günü kurtarır; ama sevgi hayatı anlamlı kılar. Bu iki olguyu alçak
gönüllülükle bir araya getirebilenler olgunluğa ve kişiliğe erişirler. Olgun ve kişilikli
kimselerin ağzından çıkan her söz de kendilerini yansıtmayacak mıdır?
Dili dolayısıyla insanlığı yüceltmeyecek midir?

  Eskiler makrokozmoz, mikrokozmoz biçiminde kozmoz anlayışına sahiplerdi.
Bir büyük evren ve o evrende yaşayan küçük evrenler hayal dünyalarını
oluşturmuşlardı. Her insan bir mikrokozmoz olarak ele alınmıştı. Gerçekte her
insan kendine has kişiliğiyle farklı bir dünya değil midir? İşte bu bilinçli yaklaşım
günümüzde de sürdürülmelidir. Küreselleşme sonucunda belki insanlık,
belki de dünya tükenip yok olacaktır…

   “Kent”in caddelerinde gezerken iş yeri adlarının bugünün tersine olduğunu
düşünelim? “Şehir”de, çoğunlukta Türkçe kullanılmış olsun. Gerçekten kendi
ülkende olmak duygusu insanı geçmişine, bugününe ve geleceğine götürmeyecek
midir? Türkçenin içinin boşaltılmaması ve değersizleştirilmemesi için herkesin
“iddaa”sı yerine “iddia”sı olmalıdır. Kendimizi de kandırmadan bunu
başarmanın zevkine varamaz mıyız?


ÜNAL BÜYÜK
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
BugaY
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 397



« Yanıtla #1 : 13 Aralık 2011, 19:02:54 »

Dil bilgisi eğitiminde büyük işler başardık, bizlerin sayesinde İnternet dili denen şeyi
ortadan büyük ölçüde kaldırdık, Türk diline özen gösteren gençlik ister istemez
özüne dönmekte büyük yol katediyor, otağımız'da ki Türk diline gösterdiğimiz özen
gittikçe artarak devam etmeli yabancı sözcüklerin yerine gerçek ''öz'' Türkçemize
sığınmalıyız ve günler geçtikçe bu ufak gözüken etkenin bile insanlar üzerinde etkisi
büyük olacağını rahatlıkla gözlemleyeceğiz.
Türk genci her şeyden önce bilgili ve kültürlü olmak zorundadır.
Tüm kandaşlarım bu konuda elinden gelenleri yapacağından şüphem yoktur
Esenlikler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.094 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.