CUMHURİYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TÜRK DİLİ ÇALIŞMALARI
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Kasım 2017, 10:21:06


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 6
  Yazdır  
Gönderen Konu: CUMHURİYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TÜRK DİLİ ÇALIŞMALARI  (Okunma Sayısı 71770 defa)
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #10 : 17 Şubat 2010, 22:18:11 »


TÜRK DİL ÇALIŞMALARI
Bir milletin birlik ve varlığını sürdürebilmesinde dilin çok önemli bir yeri vardır. Bunu çok iyi bilen Atatürk, Türk Dili’nin zenginleşmesi ve sadeleşmesi için çalışmalar yaptı.
Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında, sade bir Türkçe kullanılıyordu. Zamanla Arapça ve Farsça’dan birçok kural ve kelime dilimize girdi. Böylece Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan Osmanlıca karma bir dil olarak ortaya çıktı. Yöneticiler ve aydınlar Osmanlıca’yı kullanırken, halk Türkçe konuşuyordu. Dildeki bu ayrılık Türkçe’nin gelişmesini ve mîllî bütünlüğün kurulmasını engelliyordu.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren dilin sadeleşmesi ile ilgili çalışmalar yapıldı. Fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Cumhuriyetin ilânından sonra, Türkçe’nin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması çalışmalarına hız verildi. Türk dili ile ilgili çalışmalar yapmak üzere Atatürk’ün emriyle Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu (1932). Bilim ve fikir adamlarının katıldığı bir dil kurultayı toplandı. Bu kurultayda, halkın anlamadığı özellikle Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye geçmiş olan kelime ve deyimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak üzere çalışmalar yapılmasına karar verildi. Bu çalışmalar sayesinde yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark
ortadan kaldırıldı.
Türk diline gereken önemin verilmesini Atatürk şu sözleriyle ifade etmiştir “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması
için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli ve alâkalı olmasını isteriz.” Türkçe’nin milletimiz için önemini de “… Türk Dili, Türk Milleti için kutsal bîr hazinedir… Türk Dili, Türk Milleti’nin kalbidir, zihnidir” diyerek belirtmiştir.


ATATÜRK VE SOSYAL BİLİMLER

Atatürk, Sosyal Bilimlere çok önem vermiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çağın uygarlık seviyesine ulaştırmak için çalışmalar yapmıştır. Eğitime, bilime, teknolojiye, sanata, araştırmaya, öğrenmeye önem vermiştir.
Atatürk döneminde; Türkiye’den, Avrupa ülkelerine, farklı alanlarda öğrenim görmesi için öğrenciler gönderildi. Bunlar arasında Afet İNAN, Jale İNAN, Burhan TOPRAK gibi kişiler vardı. Avrupa da, kendi alanlarında öğrenim görerek, Türkiye’ye geldiler. Türkiye’de bu kişilerin önderliğinde çalışmalar yapılmıştır.
Atatürk döneminde, Sosyal Bilimler alanında yapılan çalışmalar arasında Tük Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulmasının önemli büyüktür.
1931 yılında kurulan Türk Tarih Kurumu(TTK)’nun en önemli amacı; Türk Tarihini araştırmak, bilimsel araştırmalar yapmaktır. Türk Tarih Kurumu, yaptığı çalışmaları Belleten dergisinde yayınlamaktadır.
1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu(TDK)’nın en önemli amacı; Türk Dilini incelemek, yabancı kelimelerden arındırmak ve Türk Dilini geliştirmektir.


MİLLİ KÜLTÜR


Kültür kelimesi Türkçe’ye Fransızca’dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.
Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti’nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye’de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.

Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, “Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.” diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: “Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz”.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür.”
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye’sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.
Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti’nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür.”



MİLLİ TARİH
Tarih, bir milletin birikim ve tecrübelerinin yeni nesillere aktarılmasını sağlayan bir bilimdir. Tarih bilimi, insanların zaman içinde geçirdikleri gelişmeleri, sebep sonuç ilişkileri kurarak araştırıp değerlendirir. Geçmişteki olaylardan ders almayan milletler kendilerini günün şartlarına uydurmakta zorluk çekerler. Bu nedenle tarih, bir millet için en faydalı bir kaynak, en sağlam bir hazinedir. Tarihi zengin bir millet, manevî miraslara sahip güçlü bir millettir.
Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminin birlikten yoksun oluşu , tarih alanında da farklı tarih anlayışları ortaya çıkarmıştı. Medreselerde genellikle İslâm tarihi okutulurken, diğer okullarda da yalnız Osmanlı Tarihi okutuluyordu. İslâmiyet öncesi Türk tarihine önem verilmiyordu. İnsanlık tarihi kadar eski olan Türk Milleti’nin tarihi ihmal ediliyordu. Ayrıca, Avrupalılar da Türk Tarihi hakkında asılsız iddialarda bulunuyorlardı.
Atatürk haksız, düşmanca ve bilimsellikten uzak bu tarih iddialarının yanlış olduğuna inanıyordu. Bu konudaki yanlış görüşlerin düzeltilmesi gerekiyordu. Bu amaçla çalışmalar yapmak üzere bilim adamları görevlendirildi. Önce, Türk Tarihi’yle ilgili yabancı dillerde çıkan kitaplar Türkçe’ye çevrildi. 1930 yılında, Türk Milleti’nin dünya tarihindeki yerini ve rolünü kısaca belirten bir kitap yazıldı. Bir yıl sonra Türk Tarihi’ni her yönüyle araştırmak üzere, Atatürk’ün direktifleri ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu (1931). Bu cemiyetin çalışmalarıyla, Türk Tarihi, büyük ölçüde gün ışığına çıkarıldı. 1931 yılında okullar için dört ciltlik bir genel tarih kitabı çıkarıldı. 1932′de bilim adamları ve öğretmenlerin katılımıyla Türk Tarih Kongresi toplandı.
Atatürk yeni bir görüş olarak Türk Tarih Tezi’ni ortaya koydu. Bu tezin özü şudur: “Türk Milleti’nin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı Tarihi’nden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet, Türk Milleti’dir.” Bu tezle, millî tarihimiz gerçek karakterini kazandı.
Bir toplumun millet hâline gelmesinde ortak tarihin büyük bir yeri vardır. Türk Tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Orta Asya’dan dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan atalarımız gittikleri yerlerde birçok devlet kurup, yüksek bir medeniyet meydana getirdiler. Tarih boyunca Büyük Hun, Göktürk, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti gibi birçok devlet kurmuş olan Türk Milleti, köklü ve zengin bir tarihe sahiptir. Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve Afrika’da, Türk kültürünün izleri hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Türkler’in en belirgin özelliği, hür ve bağımsız yaşama, dünyaya hâkim olma düşüncesidir. Türk tarihinde bunun pek çok örneği vardır. Fakat Türkler münasebette bulundukları veya idareleri altına aldıkları kavimlere saygılı ve adâletli davranmışlardır. Türk’ün bu başarısını sadece kaba kuvvetle izah etmek çok yanlış bir görüştür.
Türkler Avrupalılar’ın iddia ettiği gibi, idare ettikleri milletlerin medeniyetlerini yok etmemişler, aksine onları koruyarak günümüze kadar ulaşmalarını sağlamışlardır. Türkler’in Anadolu’da ve Balkanlar’da meydana getirdikleri kültür ve medeniyet tarihin en güzel ve en üstün, en insanî ve en ince medeniyetlerinden biridir. Türk âdetleri, Türk yemekleri, giyim tarzı Balkan Milletleri’nin çoğunu etkilemiştir. Bugün dünyadaki devletlerin ordularında kullanılan onlu sistem (Askerî birliklerin 10, 100, 1000, 10.000 kişilik birlikler hâlinde teşkilâtlanması) Hun Türkleri’nin bulduğu bir sistemdi.
Türk Milleti, dünya medeniyetine her alanda büyük katkılarda bulunmuş bir millettir. Bu gerçeklerin ortaya çıkarılması Atatürk’ün başlıca hedefi olmuştur. O, bu konuda şöyle demektedir: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizim için bir borçtur. Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
Bir milletin, gücünü tarihten aldığını çok iyi bilen büyük Önder, şu sözleriyle tarihin önemini dile getirir: “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk Çocukları kendileri için gerekli atılım kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten, Türk Çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”
Atatürk’ün tarih görüşü medenî ve birleştiricidir. O, insanlığı geniş bir aile kabul eder. Aralarında anlaşarak mutluluk yolunda beraberce çalışmaları gerektiğini belirtir. Onun: “İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir.” sözü ile Türk Milleti’nin mutluluğuna verdiği değeri diğer milletler için de vermiş olduğu açıkça belirtilmektedir.
Atatürk, Türk Tarihi’ne büyük önem verdi. O, Türk milliyetçiliği görüşüne dayanan bir millî tarih anlayışını benimsedi. Atatürk, bu görüşünü “büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur” ve “Türk Çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” sözleriyle dile getirmiştir.


GÜZEL SANATLAR
Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. Atatürk, Türk sanatının araştırılmasını, Türk toplumuna ve dünyaya tanıtılmasını istiyordu. Bunun için imkânlar sağladı, yol gösterdi, teşvik etti. Sanatı ve sanatçıyı övücü sözler söyledi. Bu sözlerinden bazıları şunlardır: “Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız.” “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.”
Güzel sanatlar, bir milletin duygu, düşünce, görgü ve zevkinin bir yansımasıdır. Bu nedenle güzel sanatlar, bir milletin tanınmasında önemli rol oynar. Sanat, milletleri birbirine yaklaştıran önemli bir kültürel etkinliktir. Bir milletin güzel sanatlarda ileri gitmesi, o milletin diğer milletler tarafından kolayca tanınmasını sağlar.
Bir milletin kültür seviyesi, meydana getirdiği sanat eserleri ile ölçülür. Güzel sanatlara önem veren milletlerin dünya görüşleri de değişir. Güzel sanatlar alanında eserler veren milletler, diğer milletler karşısında saygınlık kazanırlar. Bu nedenle sanat alanındaki başarılar, millî kültürün yükselmesinde önemli rol oynar.
Sanatkârlarına önem veren toplumlar her zaman gelişmişler ve yükselmişlerdir. Sanat ve sanatçıya çok önem veren Atatürk, “Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.” diyerek toplumların sanata ve sanatkârlara önem vermeleri gerektiğini vurgulamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren güzel sanatların bütün dallarında gelişmeye önem verildi. İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Avrupa’ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için öğrenci gönderildi.
1936′da Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Tiyatro için yurt dışından uzmanlar getirildi. Böylece çağdaş Türk sanatının oluşması sağlandı.


EKONOMİ


Yeni Devletin Kuruluşu olan 1923 yılında kişi başına düşen milli gelir 50 $’dır. Bu dönemde (1920-1933) devlet, müteşebbis olarak iktisadi hayata katılmamış olmakla beraber geniş ölçüde ekonomiye müdahalede bulunduğundan, klasik devlet hizmetleri ötesinde, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda hizmet gördüğünden, mutedil devletçilik, devletin sıfatını, niteliğini, özelliğini teşkil etmiştir.
1933-1938 Yılları Türkiye’nin Ekonomik Durumu : İlk beş yıllık kalkınma planı 1933’de hazırlanmış, 1934’de yürürlüğe girmiştir. Çok başarılı bu planın ardından hazırlanan II. Beş yıllık kalkınma planı II. Dünya Savaşı’nın çıkışı nedeniyle uygulanamamıştır.
Bu dönemde devletin ekonomik hayata müteşebbis olarak katılması yanı sıra fevkalade önemli millileştirme (devletleştirme) girişimlerinde de bulunulmuştur.
1933-1938 yılları arasındaki döneme Türk Sanayii’nin ilk ve planlı kuruluş safhası olarak bakılabilir.
Bu devrede yapılan yatırımlar hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı geniş ölçüde vergiler, iç istikraz ve devlet bankalarının kredileri tarafından karşılanmıştır. Bu dönemde sadece iki dış yardımdan faydalanılmış, 1934 yılında Rusya’dan 8 milyon dolar, 1938’de de İngiltere’den 13 milyon sterlin borç sağlanmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun % 80’i tarımla uğraşıyor ve milli gelirin yaklaşık yarısı tarımdan sağlanıyordu. 1925 yılında aşar kaldırıldı ve köylüye bedeli 20 yılda ödenmek üzere toprak dağıtıldı.
1927 yılında sanayi kuruluşlarını teşvik ve koruma amacıyla Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkartıldı. 1933 yılında SÜMERBANK kurulmuştur. 1935’te MTA kuruldu.
Karayollarındaki asıl gelişmeler 1948 ve onu izleyen yıllarda olmuştur. Bunun nedeni ise demiryolu politikasına önem verilmiş olmasıdır. Lozan ile Türk karasularında gemi işletme hakkı Türklere bırakılmıştır. Yolcu taşıma devlet tekelin bırakılmış, yük taşıma ise devlet ve özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmiştir. 1938’de Denizbank, 1939’da Devlet Denizyolları Umum Müdürlüğü ve daha sonra da Denizcilik Bankası kurulmuştur.
Cumhuriyet döneminde ilk açılan Hemşire Okulu (1925) Kızılay Hemşire Okulu’dur.


Kaynak: Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.englishpage.blogcu.com
izni ile alınmıştır
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #11 : 17 Şubat 2010, 22:30:28 »

ATATÜRK DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME I
Medreselerden farklı olarak kurulan Batı tipi okullara öğretmen yetiştirmek üzere Osmanlı Devleti’nin Darülmuallimin, Darülmuallimat ve Darülmuallimin-i Aliye adlı öğretmen yetiştirme okulları vardı. Ama savaş yıllarında bu okullardaki öğretim kalitesi oldukça düşmüş, hattâ bazıları da kapanmıştı . Ama millî mücâdele önemli ölçüde öğretmenlerin halkı davaya inandırmaları ve Ankara hükümeti yanında görev almalarına dayandığı için, savaş yılları içinde Mustafa Kemal öğretmenlere ve öğretmen örgütlerine büyük önem vermişti.

Anadolu’daki sert savaş şartlarına rağmen 1921 yılında bazı yeni Dârülmualliminler (Malatya, Burdur, Diyarbakır, Çorum) açılırken, 1922’lerde öğretmen yetiştirmede yeni düzenlemeler yapılması ve “Mıntıka Dârülmualliminleri” kurulması tartışılıyordu . 1923’te bazı Dârülmualliminler yeniden açılmış, öğretim kadroları gözden geçirilmiş, maaşlar düzenlenmişti.

Köy Öğretmeni Yetiştirme çabaları
Türkiye'de köye uygun öğretmen yetiştirme fikri, Meşrûtiyet yıllarına kadar gider. İkinci Meşrûtiyet yıllarında İlköğretmen okullarının (Dârülmuallimin) yoğun çabaları sonucu Üsküp'te, Edirne'de, Manastır'da ve İstanbul'da çıkan eğitim dergilerinde, hattâ Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında köye uygun öğretmen yetiştirme fikri çeşitli şekillerde ileri sürülmüştür .

Cumhuriyet döneminde de bu fikir devamlı canlı tutulmuş, Üniversitenin Deneysel Psikoloji öğretim üyesi Ali Haydar (Taner), 1924 sonlarında verdiği bir konferansta, köylere öğretmen yetiştirmek üzere daha basit öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu . Çünkü Türkiye’de köy ve şehir hayatları birbirinden çok farklı idi. Şehirde yetişmiş kişilerin köylerde öğretmenlik yapmaları çok zordu. İlkokul çıkışlı köy çocuklarının alınacağı bu üç yıllık "Köy Muallim Mektepleri"nde, çocuklar köy hayatına yakın bir biçimde yaşamalıydı. Ali Haydar Bey'in program taslağını bile verdiği bu okullar, 1-20 Mayıs 1925'te Konya'da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi'nin gündeminde de yer aldı. Bakanlıkta bir "Köy Mektebi Dairesi"nin kurulmasını isteyen bazıları ise köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden ayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyorlardı. Bu arada Maarif Vekaleti'nin daveti üzerine Türkiye'ye gelip gayet önemli bir rapor veren John Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek çeşitli tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu .

1926 yılında çıkan Maarif Teşkilâtı Kânûnu'nda, ilköğretmen okullarının yanı sıra bir de "Köy Muallim Mektepleri" kabul edilmişti . 1927-28 öğretim yılında da Kayseri-Zencidere'de bir Köy Muallim Mektebi kuruluyor, Denizli Erkek Öğretmen Okulu da bu amaç için düzenleniyordu. Diğer öğretmen okulları beş yıl iken, bu okullar üç yıllıktı. Buradan mezun olanlara köyde, okulun yanında bir ev ve bahçelik verilecekti. Öğrenciyi köy hayatına hazırlamak için, Köy Enstitülerinde olduğu gibi, yan kuruluşları da vardı. Bu okullar için köy öğretmeni yetiştirmeye yönelik bir program hazırlamıştı .
 
Mustafa Necati Bey, gerek öğretmenlere verdiği yüksek değer, gerekse öğretmen okullarının düzeltilmesi ve yeni öğretmen okulları açılması yönünde büyük çalışmalar göstermişti.
Mustafa Necati Bey'in J. Dewey'nin önerilerine göre açtığı, ancak tarım çalışmaları ve diğer uygulamalı dersler, öğretmen ve araç-gereç yokluğundan dolayı güçlendirilemediği için başarısız olan Kayseri-Zencidere Köy Öğretmen Okulu 1932 yılında, Denizli Köy Öğretmen Okulu da 1933 yılında kapatıldı .


Köye öğretmen yetiştirmede yeni yolların aranması
1930’ların ortalarına gelindiğinde, ülkedeki yaklaşık 40 bin köyden 35 bininde okul yoktu. Nüfusunun % 80’den fazlası köylerde yaşayan bir ülke için bu, dramatik bir tablo idi. Bu tablo, Cumhuriyet hükümetlerini, daha sonra değineceğimiz, nicelik ağırlıklı Köy Eğitmen Kursları, Köy Enstitüleri gibi denemelere yöneltti.

Gerek 1932 yılında Halkevlerinin kurulması ve güçlü bir şekilde köycülük çalışmalarına başlaması, gerekse yıllarca Türk Ocaklarında "köycü doktor" olarak çalışan Reşit Galip'in Maarif Vekili olması, Türkiye'de tekrar köye yönelik bir hareket doğurdu. O zamana kadar köylerde açılan okullara da, şehirlerdeki öğretmen okullarından yetişen gençler gönderiliyordu. Hattâ bunlar 20. yüzyıl başlarından beri Türk gençliğinde görülen yüksek idealist fikirlerle köye seve seve gidiyorlardı. Ama köyde hayal kırıklığına uğruyorlar ve maddî-manevî bir yalnızlık içinde karamsarlığa düşüyorlar, köy hayatını yadırgayıp çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği şehir hayatını özlüyorlardı. Böyle bir durumda öğretmenler köyden bir an önce kurtulmak için çeşitli yollar arıyorlar, çevresine uyum sağlamayı ve faydalı olmayı düşünmüyorlardı. Köylüler de aynı şekilde, kendileri gibi yaşamayan, giyinmeyen, yemeyen-içmeyen öğretmeni benimsemiyorlardı. Öğretmenler en küçük bir tatilde şehirlere kaçıyorlardı. Bunda öğretmen okullarının da rolü vardı. Orada gençler köy gerçeğinden tamamen uzak, tamamen teorik olarak yetiştiriliyorlardı.
Bu durum Türk eğitiminde uzun zamandan beri gözlemlendiği için, ta İkinci Meşrûtiyet döneminden beri köy gerçeğine uygun öğretmen yetiştirmek için ayrı öğretmen okulları kurulması öneriliyordu.

Dr. Reşit Galip Maarif Vekili olduktan sonra Bakanlıkta bir "Köy İşleri Komisyonu" kurarak, "devletin köydeki adamı", köyün en aydını olan öğretmenin hangi özelliklere ve görevlere sahip olması gerektiğini araştırdı. Komisyon, Köy öğretmenlerinde şu özelliklerin bulunmasını istiyordu :
Köylüyü devrimci, laik ve cumhuriyetçi inançlarla yetiştirmek ve bunları köylüye benimsetmek.
Köylünün sosyal hayatında ekili olabilmek, medenî kanunun hükümlerini köyde hâkim kılmak, modern görgü kurallarını köylüye öğretmek.
Köyün ekonomik hayatını etkileyebilmek, ileri tarım yöntemlerini, pazar ilişkilerini onlara anlatmak.
Köyün aydını olmak, öğretmenliğin bütün özelliklerine sahip olup bunları göstermek.

Bir köy öğretmeninin bunları başarabilmesi için kendine yol gösterecek rehberlere ve bunları başarabilecek yetenekleri kazandıran bir eğitime ihtiyaç vardır. Yoksa köyde kendisinden beklenen düşünüş ve yaşayış inkılâbını gerçekleştiremez.

1929'dan sonra başlayan, kültür inkılâpları döneminde Anadolu insanının dil yönünden, tarih yönünden, ideoloji yönünden, güzel sanatlar yönünden Atatürk'ün gösterdiği ilkelere, CHP'nin ve yeni devletin ana prensiplerine göre eğitilmesi, bütün inkılâpların köylerde de uygulanması isteniyordu. Halkevlerinin çalışmaları ise genellikle şehir ve kasabalara has kalıyor, köycülük kollarının çalışmaları bu yolda yeterli sayılmıyordu. Her köye bir öğretmen gönderilmesi isteniyordu.
 
Ancak köycülük çalışmaları da Anadolu köylerinin yerleşme özelliklerini ve çeşitli büyüklüklerde 40.000'den fazla köysel yerleşme biriminin varlığını ortaya çıkarıyordu. Bu kadar dağınık birime devlet hizmetlerinin götürülmesi çok zor olacaktı. Türk köylerinin bu durumu Tarım ve Sağlık Bakanlıklarında sık sık söz konusu ediliyordu. Türkiye, bu kadar çok köye devlet hizmetlerini götürmede yeni bir yol bulmalı idi .


Türk Düşünürlerinin ve Yabancı Uzmanların Yeni Yollar Göstermeleri
Köycülük çalışmalarının yanı sıra, bu sorunla ilgilenen Türk düşünürleri de yeni yollar aramaya devam ediyorlardı. O yıllarda Hıfzırrahman Raşit, Köy Yüksek Okullarının kurulmasını ve üniversite öğrencilerinin köylere gönderilmesi gibi fikirler, Nusret Köymen Meksika Köy Rehberleri Okulu projesi, Kâzım Nami Lehistan ve Cezayir'deki köy öğretmeni yetiştirme projelerini örnek olarak gösteriyorlar; Vedat Nedim (Tör) de kooperatifçilikten yararlanılmasını istiyordu. Bedii Ziya (Egemen) köylüyü eğitmenin Türkiye için önemini vurguluyor, Yunus Nadi, köy ilköğretiminin ilkelerini ve köy öğretmeninin özelliklerini araştırıyordu. Halil Fikret (Kanad) de ne yayın organlarının ne memurların ne de Partinin ve öğretmen okulu çıkışlı öğretmenlerin inkılâpları köylere yerleştiremeyeceğini; köye yeni tip öğretmenler yetiştirilmesi gerektiğini bildirerek şu modeli öneriyordu: Şehirlerden uzakta, geri kalmış köylerde hattâ bataklık kenarlarında yeni tip okullar kurmalıdır. Geniş topraklar üzerinde her türlü tarım çalışması, kooperatifçilik ve kültür dersleri verilerek köylü çocukları buralarda altı yıl okutulmalı ve buradan çıkanlar köye gönderilmelidir. Köyde ancak bunlar başarılı olurlar .

Bu arada 1937 yılında Bakanlığın İlköğretim Dairesi de Bakana sunulmak üzere hazırladığı bir muhtırada, yeni tip köy öğretmeni yetiştirmek için yeni tip köy öğretmen okulları kurulmasından bahsediyordu.

İktisat Vekili Celâl Bayar tarafından davet edilip, Türkiye'ye geniş bir kalkınma raporu hazırlayan Amerikan Heyeti, raporlarının eğitim kısmında köy öğretmen okullarının kapatıldığını, ancak köye öğretmen bulmak için başka vasıtaların denemesini istiyordu .

1933 başında, Türkiye'de ilköğretim sistemini ve ilkokulları incelemek için getirilen ve 1934 yılına kadar incelemeler yapıp Bakanlığa bir rapor veren Berly Parker de, Raporunda genel görüşlerin zıddına, köy öğretmenleri yetiştirmek için ayrı bir okula gerek olmadığını, çünkü Türkiye'deki köy ve şehrin ortak sorunlarının, köyün yalnız başına olan sorunlarından daha çok ve önemli olduğunu, köylerin, şehirlerin sayfiyesi olduğunu belirtiyordu .

1934'te CHP Meclis grup toplantısında da ilköğretim ve cehaletle mücâdele konuları tartışılıyor ve Parker doğrultusunda, köy okulları için ayrı bir öğretmene ihtiyaç olmadığına karar veriliyordu . Karara göre, çocukları yetiştirmede ayrı ayrı usuller yoktu. Köy öğretmeni yetiştirilmesini isteyenler, öğretmenlerin köye girmesine ve köy çocuklarının, çevrelerinden koparılmadan, çevrelerine uygun olarak eğitilmesi nedenlerine dayanıyorlardı ki, bu eksikler, var olan öğretmen okullarında daha bilinçli bir çalışma ile ortadan kaldırılabilirdi. Bütün öğretmen okulu öğrencileri yurdun her yanına gidip çalışacak şekilde yetiştirilecek, en ağır şartlarda bile bunu başaracağına inandırılacaktır. Öğretmen okulu programında tarım ve sağlık eğitimine fazla yer verilmeli, öncelikle sık sık köylere götürülmeli, köy havası ve şartlarına alıştırılmalıdır. Parti Meclis Grubu öğretmen okullarının dışında ortaokul ve lise çıkışlıların Pedagoji Kurslarına alınarak ve Orta Tarım Okullarına pedagoji dersleri konularak, bunlardan ilkokul öğretmeni yetiştirilmesi tavsiye ediliyordu.



                            KAYNAKÇA


 1 Öztürk, Cemil. Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası. Ankara: TTK yay. 1996. 39-40.
 2 Age. 45-48, 61.
 3 Ergün. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri. Ankara: Ocak yay. 1996. 106-107
 4 Ergün. Atatürk Devri Türk Eğitimi. Ankara: D.T.C.Fakültesi yay. 1982. 74.
 5  Dewey, John. Türkiye Maarifi Hakkında Rapor. İstanbul 1939. 19-20.
 6 Maarif Teşkilatına Dair Kanun. Düstur. 3.tertip. VII. 1085.
 7 Koçer, Hasan Ali. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Problemi. Ankara 1967. 91-92.
 8 Öztürk. Atatürk. 137.
Öymen, Hıfzırrahman Raşit. Köy Enstitüleri kuruluşlarının tarihi gelişimi. Eğitim Hareketleri. 178-179,1978. 32
 9 Tonguç, İsmail Hakkı. Canlandırılacak Köy. İstanbul 1947. 418-419.
 10 Ergün. Atatürk. 167

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #12 : 17 Şubat 2010, 22:40:35 »

ATATÜRK DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME II
Köy Eğitmenleri Kursları
1935 yılında Saffet Arıkan Kültür Bakanı olunca, İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne vekaleten İsmayil Hakkı Tonguç'u getirdi. Bakan, Mecliste bütçe dolayısıyla eğitimin genel durumunu izah ederken köy çocuklarının ancak % 25'inin okullaşabildiğini, eğer o günkü şekilde çalışmaya devam edilirse her köye bir öğretmen yetiştirmek için yüz yıl beklenmesi gerektiğini açıklıyordu .

1934 yılında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Kıtasında, İsmail Hakkı Tekçe paşanın erlere okuma-yazma öğretmedeki gayretleri ve buradan terhis olanların köylerde okuma-yazma öğretmeye başlamaları ve bir zamanlar Prusya ordusunda da, askerde eğitilen askerlerden terhis olunduktan sonra öğretmen olarak yararlanma uygulamasının başarılı olması üzerine, Atatürk, Saffet Bey'e ordunun zeki çavuşlarının kısa süreli kurslardan geçirildikten sonra köylere "eğitmen" olarak atanmalarını teklif etmiştir .

Bunun uygulanmasına da 1936 yılında başlandı. Ankara Mürtet ovası köylerinden askerliklerini yapan 80 genç, o sırada yedeksubay olarak askerliğini yapan Emin Soysal'ın, idaresinde Çifteler Harasında sekiz aylık bir Eğitmenler Kursuna alındı. Bu kursun yarısında, çalışmaları basına ve kamu oyuna tanıtmak için bir deneme dersi gösterisi düzenlendi. Burada hareket çok beğenildi, ekonomik bulundu. Falih Rıfkı Atay, bu deneme dersinden sonra şöyle yazıyordu :
"Garplı Türk köylüsü, köyünde, köyünün içinde terbiyecileri tarafından yetiştirilecektir. Cumhuriyetin bu rehberi eski köy imamının yerini tutacak, köyde partinin ve hükûmetin halkası olacaktır. Toprak halkının kalkınmasına hizmet edecek, her şey onlar vasıtası ile kolaylıkla Türkiye ölçüsüııde tatbik olunabilecektir."

O zaman her köyden bir gencin eğitmen olarak, bir genç kızın da sağlık hizmetleri için, seçilip yetiştirilmesi düşünülüyordu. Sekiz aylık kurs sonunda başarılı olanların diplomaları Ankara Gazi İstasyonu İlkokulunda, Başbakan dışında bütün bakanların katıldığı bir törende, bir örnek ders denemesinden sonra, askerce yapılan kimlik yoklamasının arkasından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından verilmişti. Bakan, "Kolomb'un yumurtasını bulup yerine oturtmuş olduk" diyordu. Falih Rıfkı ve başkaları, bu törenin ertesi günü yazdıkları yazılarda, hareketin ilk başarılarını coşkuyla ilân ediyorlardı . Eğitmen adaylarına okuma – yazma, faize kadar basit hesap, Türk tarihi ve coğrafya ile ilgili temel bilgilerin yanı sıra köy hayatında köylüye lâzım olan temel bilgiler de öğretilen bu kurslar bir taraftan da eleştiriliyordu. Bu eğitim, ilkokul öğrenimi dahi görmemiş kimseleri eğitici olarak istihdam etmek için çok yetersizdi. Dolayısıyla, eğitmen kursları nitelik yönünden eleştiriye son derece açıktı. Nitekim, daha o günlerde İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından sert bir biçimde eleştirilmişti. Bu sırada ülkenin kültür işlerinin yanı sıra eğitim hayatını da yürüten Kültür Bakanlığı, eğitmenlerin istihdam edileceği köy okullarında eğitimin niteliğini biraz olsun arttırmak için, her beş eğitmenli okul için, bir gezici “başöğretmen” atamayı kararlaştırmıştı. Bunların görevleri, her gün bir eğitmenli okula giderek, eğitmenlerin yetersiz kalabileceği konuları öğretmekti. Yöneltilen eleştirilere karşın, eğitmen kursları, köyleri yüzyılların karanlığından kurtarmak için bir ümit, eğitmenler de “köye ışık taşıyacak köylüler”  olarak görülmüştü. Bu kurslarda, 1937-1946 yılları arasında 8 binin üzerinde eğitmen yetiştirilmiş ve bunlar, dağ yamaçlarında, derin vadilerde ve yüksek ovalarda bulunan az nüfuslu köylere on yıllar boyu eğitim götürmüştü.

Oysa bu işe girişilmeden önce Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı İhsan Sungu, "Sanki bütün köylüler Ulus Meydanına toplanmış da 'Eğitmen istiyoruz' diye bağırıyorlarmış gibi dağı taşı öğretmen mi yapacağız" diye sinirli sinirli konuşurken, Tonguç bile "Ne yapalım Hocam, bu iş önce Talim ve Terbiye Dairesi olarak sizin işiniz" diye kaçamak ve dâvâyı benimsemez görünüyordu. Hattâ bu eğitmenleri yetiştirme işini, Emin Soysal'dan, başkası üzerine almamıştır .

Ankara çevresindeki köylere yerleştirilen bu eğitmenler bizzat Bakan ve müfettişler tarafından sürekli denetleniyorlar ve kursta tamamlayamadıkları eksikliklerini kendi kendilerine çalışarak telafi ediyorlardı. Bakanlık da bu eğitmenleri biraz da iş-başında eğitmek için gezici başöğretmenler tayin ediyor, seminerler düzenliyordu.
Daha sonra ise, bu kursların ders kitapları ve programları hazırlanmış; Emin Soysal, Hıfzırrahman Raşit, Mehmet Tuğrul vs. "Birinci Yıl", "İkinci Yıl", "Üçüncü Yıl" adı altında üç kitap hazırlayıp dağıtmışlar, eğitmenli köylerin, okul, işlik ve köy konağından oluşan yapı projeleri hazırlanmış; 11.6.1937 tarihinde de bir "Köy Eğitmenleri Kânûnu" çıkartılmıştır.
Bu yasaya göre  eğitmenler, nüfusları öğretmen gönderlimesine elverişli olmayan köylerin eğitimi ve öğretiminin yanı sıra tarım işlerinde de köylülere rehberlik etmeleri için yetiştirilecekti. Eğitmenleri yetiştiren kurslar Maarif ve Ziraat Vekâletleri tarafından tarım işleri yaptırmaya elverişli okul ve çiftliklerde açılacak; harcamaları da bu iki Bakanlık bütçesinden karşılanacaktı. Bu kursların öğretmenleri, ilkokul öğretmenleri ve ilköğretim müfettişleri arasından seçilecekti.

Eğitmenli köyler bölge bölge gruplandırılarak başlarına, kurslarda görevli öğretmen ve müfettişlerden biri başöğretmen olarak atanacak, işbaşında eğitim yapacaklardı. Eğitmenlere, maaşlarının yanı sıra parasız tohum, fidan, damızlık ve tarım âletleri de verilecekti.
Kurslarda okuma-yazma, aritmetik, yurt ve yaşama bilgisi gibi kültür derslerinin yanı sıra tarla ve bahçe tarımı, bahçıvanlık, bağcılık, hayvan yetiştiriciliği, arıcılık vs.. gibi tarım dersleri de veriliyordu. Bu, köy eğitmeni yetiştirme kursları 1946 yılına kadar çeşitli yerlerde açılarak devam etmiş, 8.675 eğitmen yetiştirmiştir .

Köy Öğretmen Okulları
Eğitmen gönderilemeyecek derecede büyük (nüfusu 400'den fazla) köylere öğretmen yetiştirmek için de, gene Saffet Arıkan'ın girişimleriyle 1937 yılında, biri Amerikalılardan alınma bir kolej binası olan İzmir-Kızılçullu'da, öbürü Eskişehir-Mahmudiye hara binalarının bir kısınında iki Köy öğretmen Okulu açıldı .

Müfredat programları, yönetmeliği, teşkilât kânunu hazırlanmadan, oradaki öğretim kadrosunun tutumuna bırakılarak açılan bu kurumlardan çok şey bekleniyordu. Bakan, buradan çıkanların yalnız öğretmen yetişmeyeceğini, başarılı olanların devlet liselerinde üniversiteye hazırlanacağını, hattâ Sorbon'a bile gidebileceklerini söylüyordu .

Bu okulların ilk adı "Köy Eğitim Yurdu" idi. Üç yıllık köy ilkokullarından çıkanlar alınıyor, buralada beş yıllık ilkokul öğretimi tamamlatıldıktan sonra, üç yıllık bir ortaöğretim veriliyordu. Bu öğretimde genel derslerin yanında bazı zanaatlar ve tarım işleri uygulama tarzında öğretiliyordu. Bu okulların eğitmen yetiştirme bölümleri de vardı ve 1938 yılı başında bu bölüme köylü kızlar ve kadınlar da alınmaya başlanmıştı .

Bu Köy öğretmen Okulları, daha sonra "Köy Enstitüleri" adı altında gelişmişlerdir. Çünkü Eğitmen kurslarının başarılı olması üzerine, 1937 yılından itibaren, bu kursların bulunduğu yerlerde köy öğretmen okulları açılmaya başlandı. Bu okullar, 1940 yılında açılacak köy enstitülerinin temelini oluşturacaktı. Roben J. Maaske 1955’te yayınlanan Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor adlı eserinde, bu tarihî süreklilik dolayısıyla, köy enstitülerinin kuruluşunu, köy öğretmen okullarının açılışına dayandıracaktı .


Orta Dereceli Okullara Öğretmen Yetiştiren Kurumlar
Orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek üzere bir Yüksek Öğretmen Okulu kurulması 1868'de plânlanmış ve 1892'den itibaren sürekli bir öğretmen okulu kurulmuştu. Ama İkinci Meşrûtiyetten sonra Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin üniversitede okuyup okumamaları veya ne kadar okumaları sürekli tartışma konusu oldu.

İkinci Heyet-i İlmiye toplantısında İstanbul Erkek Öğretmen Okulunun yüksek kısmı Dârülfünun'a bağlandı ve "Yüksek Muallim Mektebi" adını aldı. Ancak üniversite bu okulu idare edemediği gibi, Bakanlıkla üniversite arasında bir de 'müdür çekişmesi' oldu. Öğrenciler disiplinsizleşti. Okula yalnızca yemek ve yatmak için uğramaya başladılar. Okul yönetimi de Bakanlığın emriyle sert önlemler alarak bazı öğrencileri okuldan atmaya başladı. Daha sonra 7 Haziran 1924'te okulun yönetmeliği, daha sonraki yıllarda ise okuldaki memur ve idarecilerin yönetmeliği, okul öğrencilerinin tatilde yapacakları işlerle ilgili yönerge, dil ve bitirme sınavlarıyla ilgili yönetmelik vs.. çıkarılarak, bu okul sağlam bir şekilde kurulmuş oldu. Okul, ilk mezunlarını 1927 yılında verdi .  1930’lu yıllarda Yüksek Öğretmen Okulu adını alarak varlığını sürdüren bu okulun nicelik ve nitelik yönünden geliştirilmesi için, önemli adımlar atıldı.

Ortaokullara öğretmen yetiştirmek için de Orta Öğretmen Okulları kurulması 1924'ten itibaren tasarlanmaya başlanmıştı. Okul, 1926 yılında iki yıl öğretim süreli ve yalnız edebiyat şûbesinden ibaret olarak Konya'da açıldı. Geçici bir yönetmeliği çıkarıldı. Okul, 1927 yılından itibaren Ankara'ya getirildi ve 1929 yılında da "Gazi Orta Muallim Mektebi" adıyla kendi binasına kavuştu .

Gene bu dönemde, 1925 yılında lise, ortaokul ve öğretmen okullarına müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla bir "Musiki Muallim Mektebi" ve beden eğitimi öğretmenleri yetiştirmek için de Ankara Yüksek Beden Terbiyesi Mektebi kurulmuştur .

Ayrıca 1934-35 öğretim yılında kız sanat ortaokulları ve enstitülerine kız öğretmenler yetiştirmek için Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulu; 1937-38 öğretim yılında da Erkek Teknik Öğretmen Okulu kurulmuştur.



                             KAYNAKÇA
 11 age. 167-168
 12 Başgöz, İlhan; Wilson, E. Howard. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk. Ankara: Dost Yayınları,1968.  139
 13 Parker, M.M. Türkiye’de İlk Tahsil Hakkında Rapor. İstanbul 1939. 38-39.
 14 Tonguç. Age. 440
 15 MEB. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1946. c.II. 206.
 16 Koçer, age. 102.
 17 Atay, Falih Rıfkı. Köy terbiyecileri. Ulus. 19.11.1936; Eğitim Hareketleri. 280-281,1978. 25-26
 18 Öymen, H.R. agm. 28-29.
 19  Yalman, Ahmet Emin. Köye Işık Taşıyacak Köylüler, Kültür Bakanlığı Dergisi, 20-21,1937, 140 vd.
 20 Öymen, H.R. agm. 29
 21 Koçer, age. 102-104
 22 age. 105
 23 Öztürk. 154-160
 24 MEB. Age. C.II. 277.
 25 Ayasbeyoğlu, Nevzat. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitimi - Kuruluşlar ve Tarihçeler. Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1948. 410
 26 Maaske, Roben J. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor, Ankara 1955, s. 5.
 27 Eşme, İsa. Öğretmen Yetiştirmede 130 Yıllık Bir Sürecin Öyküsü: Yüksek Öğretmen Okulları. Milli Eğitim. 163,2003. Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://yayim.meb.gov.tr/yayimlar/160/esme.htm

 28 Öztürk. 176-178, 201-222
Duman, Tayyip. Türkiye'de Orta Öğretime Öğretmen Yetiştirme. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları 1991. 47-50
Cumhuriyetin ilânından 1973 yılına kadar ortaokullara, bu tarihten de 1978 yılına kadar, bu okullarla ilköğretim okulları ikinci kademesinin öğretmen ihtiyacını karşılayan temel kaynak, “üç yıllık eğitim enstitüleri” olmuştu. Bu kurumların ilki de Gazi Orta Muallim Mektebi idi.
 29Öztürk. 173-175, 193-201, 222-226.

Atay, Falih Rıfkı. Köy terbiyecileri. Ulus. 19.11.1936; Eğitim Hareketleri. 280-281,1978. 25-26
Ayasbeyoğlu, Nevzat. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitimi - Kuruluşlar ve Tarihçeler. Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1948.
Başgöz, İlhan; Wilson, E. Howard. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk. Ankara: Dost Yayınları,1968.
Dewey, John. Türkiye Maarifi Hakkında Rapor. İstanbul 1939.
Duman, Tayyip. Türkiye'de Orta Öğretime Öğretmen Yetiştirme. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları 1991. AKÜ
Ergün, Mustafa. Atatürk Devri Türk Eğitimi. Ankara: D.T.C.Fakültesi yay. 1982; Ankara: Ocak yay. 1997 (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.egitim.aku.edu.tr/ata1.htm
)
Ergün, Mustafa. İkinci Meşrûtiyet Devrinde Eğitim Hareketleri (1908-1914). Ankara: Ocak yay. 1996
Eşme, İsa. Öğretmen Yetiştirmede 130 Yıllık Bir Sürecin Öyküsü: Yüksek Öğretmen Okulları. Milli Eğitim. 163,2003. Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://yayim.meb.gov.tr/yayimlar/160/esme.htm

Koçer, Hasan Ali. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Problemi. Ankara 1967.
Maaske, Roben J. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor, Ankara 1955
MEB. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1946. (3 cilt)
Öğretmen Yetiştirme ve Eğitim Fakültelerinde Yeniden Yapılanma&Atatürk Kültür Merkezi. V.Türk Kültürü Kongresi. Cumhuriyetten Günümüze Türk Kültürünün Dünü, Bugünü ve Geleceği. (17-21 Aralık 2002).cilt IV. Ankara. 2002 Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.akmb.gov.tr/turkce/books/v.t.kongresi/egitimIV/cemilozturk.htm

Öymen, Hıfzırrahman Raşit. Köy Enstitüleri kuruluşlarının tarihi gelişimi. Eğitim Hareketleri. 178-179,1978. 31-32.
Öymen, Hıfzırrahman Raşit. Köy Enstitülerinin Kuruluşunun Tarihi ve Problemleri. y.y. 1980.
Öztürk, Cemil. Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Sistemi. Ankara: TTK yay. 1996.
Öztürk, Cemil. Türkiye'de Dünden Bugüne Öğretmen Yetiştiren Kurumlar. İstanbul: Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Yay. 1998
Parker, M.M. Türkiye’de İlk Tahsil Hakkında Rapor. İstanbul 1939.
Tonguç, İsmail Hakkı. Canlandırılacak Köy. İstanbul 1947.
Yalman, Ahmet Emin. Köye ışık taşıyacak köylüler (öğretmenler). Kültür Bakanlığı Dergisi. 20-21,1937. 140-144.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #13 : 18 Şubat 2010, 07:50:52 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

ATATÜRK’ÜN TÜRK DİL KURUMU NELER YAPTI?I

(1932-1983)

Atatürk Türkiyesi’nin temel taşı bağımsızlıktır. Bu kavram, siyasal bağımsızlığın yanı sıra, ulusal yaşamın bütün alanlarını kapsar. Bu alanlardan biri de dildir. Atatürk, niçin, "Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." demişti? Dilimizi egemenliği altına alan yabancı diller boyunduruğu neydi?

15-19. yüzyıllar arasında dilimiz, bir yandan din dili olan Arapçanın, bir yandan yazın (edebiyat) dili olan Farsçanın egemenliği altındaydı. Öyle ki sayfalarca süren bir metin içinde Türkçe sözcük sayısı çok azdı; Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçe tümce (cümle) kuruluşuna yerleştirmeye yarayan eklerden ve yardımcı eylemlerden başkasını görmek olanaksızdı.

19. yüzyıl ortalarından beri seçkin bilimci ve yazıncılarımızın çabalarıyla, bu yabancı diller egemenliği sarsılmış, ancak yıkılmamıştı. Atatürk'ün başlattığı yazı ve dil devrimleri, hem Türkçenin, hem de Türkçeyle düşünmeyi başaran bilim ve sanat insanlarının, doğallıkla toplumun yolunu açtı.

Atatürk Türkiyesi’nin ulusçuluk ve halkçılık ilkeleri de eğitimde ana araç olan dilin ulusal ve halka dönük olmasını gerektiriyordu.

Çağdaş uygarlığın getirdiği bilim ve teknikbilim (teknoloji) kavramları için, batıda olduğu gibi bizde de yeni sözcüklere, terimlere gereksinim duyuluyordu. Atatürk işte bu nedenlerle dilimizi kısa sürede güçsüzlüğünden kurtarmak, gelişmiş bir dil durumuna yükseltmek istedi. İşte yukarıda kurulum öyküsünü anlattığımız Türk Dil Kurumu'nun, bu nedenle iki önemli amacı vardı:

1) Dilde özleşme; yüzyıllardır ulusal kimliğinden uzaklaştırılmış olan dilimizin benliğine kavuşturulması için, yabancı sözcükler ile yabancı dil ögeleri yerine Türkçelerini koymak demekti.

2) Dilimizi geliştirmekse çağdaş bilim ve teknikbilimdeki (teknolojideki) kavramları karşılayacak sayıda sözcük ve terim türetmekle gerçekleşebilirdi.

TDK, 1932'den 1983'e dek bu iki amaca ulaşmak için Mustafa Kemal'in imlediği (işaret ettiği) "devrimci" bir anlayışla, "bilimsel" yöntemleri kullanmıştır. Ancak bu iki yol da sürekli tepki almıştır. Atatürk'ün dilde devrimden caydığı, kurumları "akademi"ye dönüştürmek istediği gibi, hiçbir belgede izine rastlanmayan gerçekdışı savlarla TDK sürekli saldırıya uğramıştır.

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, Dernekler Yasası’na göre kurulmuş ve bu yasa uyarınca etkinlik yapan bir örgüttü. "Dil Encümeni" örneğiyle, dilin, resmi bir kurumda, resmi kurallar içinde gelişemeyeceği görülmüştü. Atatürk bunu bildiği için bir dernek kurmuştu. Üstelik bu derneği herkesin desteklemesi gerektiğini de söylev ve demeçlerinde sıkça dile getirmişti.


ATATÜRK'ÜN KURUMUNUN ORGANLARI :

TDK, 1932'den 1983'e dek, iki yılda bir toplanan kurultaylarda seçilen kurullarca yönetildi. Kurultay, yapılan işleri inceler, bütçeyi kabul eder ve yeni dönemde yapılacak işleri belirler, Yönetim, Denetleme ve Onur Kurullarını seçerek dağılırdı.

“Atatürk'ün Türk Dil Kurumu”, kapatılmadan önce, 17 öğretim üyesi, 6 öğretmen, 8 sanatçı, 4 üniversite dışında çalışan bilimciden oluşan 35 kişilik bir Yönetim Kuruluyla çalışıyordu. Türk Dil Kurumu'nun ilk Başkanı Samih Rifat Beyden, seçilmiş son Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan'a; ilk Genel Yazman Ruşen Eşref Ünaydın'dan, seçilmiş son Genel Yazman Kemal Demiray'a dek, Yönetim Kurulunun gündemini, izlencesini (programını) oluşturan ve bu izlence doğrultusunda çalışan bütün yöneticileri Atatürk'ün tutumunu benimsemişti.

Dilimizi onarma konusunda Atatürk şöyle bir yol izlemiştir:

1) 1924'te, öğretim dili Arapça olan medreseleri kapatarak Arapçanın Türk dili içindeki yerini büyük ölçüde sarsmıştır.

2) 1928'de yeni imceliği/abeceyi (alfabe) yasalaştırarak, Türkçenin yenileşmesine gerekli ortamı hazırlamıştır.

3) 1929'da okul öğretim izlencelerinden (müfredat programlarından) Arapça ve Farsçayı kaldırmıştır.

4) 1930'da topluma, dili başka dillerin boyunduruğundan kurtarmanın önemini duyumsatmıştır.

5) 1932'de TDK'yi kurmuş, herkesi bu kurumu sahiplenmeye çağırmıştır.

6) Dilde yapılan devrimi devletin desteklemesine öncü olmuştur.



Atatürk'ün yaşamının son yıllarında en yoğun uğraşının Türk dilini benliğine kavuşturma ile varsıllaştırma (zenginleştirme) çabası olduğu belgelerle de kanıtlanmıştır. Türk Dil kurumu yöneticilerini her gece sofrasına çağırmış, yapılan ve yapılacak işleri görüşmüş, dile ilişkin kendi görüşlerini onlarla paylaşmıştır. Bu arada Geometri betiğini (kitabını) yazarak terimlerin Türkçeleştirilmesinin, ya da karşılığı olmayan terimlere karşılık bulunmasının önemini bilimcilere duyumsatmıştır. Ölümünden on gün önceki TBMM'nin açılış töreninde okunan söylevinde şunları söylemiştir:

"Türk Dil Kurumu, en güzel ve verimli bir iş olarak, türlü bilimlerle ilgili Türkçe terimleri bulmuş, böylece dilimiz yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda büyük adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda öğretimin Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olması, kültür yaşamımız için önemli bir olaydır."

Nitekim Atatürk, ölümünden 65 gün önce eliyle yazdığı "vasiyetname"sinde Türk Tarih ve Dil Kurumlarına gelirinden pay ayırarak, bu kurumları ne çok önemsediğini göstermiş, bir bakıma bu kurumların geleceğini güvence altına almıştır.

TÜRK DİL KURUMU'NUN 1932-83 ARASINDAKİ BİLİMSEL ÇALIŞMALARI :
Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 1932'den 1983'e dek, yeryüzünde Türkbilim konusunda araştırmalar yapan kurumların başında geliyordu. Yabancı kurumların araştırmalarında TDK sürekli anılıyor, kaynak gösteriliyordu. Atatürk'ün başlattığı dil devrimi, Türkiye'de aydınlarca destekleniyor, TDK, arkasındaki aydın desteğiyle ve bilimcilerin, sanatçıların katkılarıyla Türkçenin yenileşerek gelişmesinde önemli bir işlev üstleniyordu. Atatürk'ün isteği doğrultusunda, özleştirmenin yanı sıra, yürütülmekte olan bilimsel çalışmalar eğitim-öğretim yaşamına damgasını vurmuştu.

a) Eski Türk dilleriyle ilgili çalışmalar, bugün bile, Türkbilim alanında önemli birer kaynaktır. Örneğin Orhun ve Yenisey yazıtları; eski Uygurca metinler; Divanu Lugat-it Türk'ün özdeşbasımı; Kutadgu Bilig özdeşbasımı ile bunun üzerindeki araştırmalar; Atebet'ül-Hakayık özdeşbasımı ve metni; Nehcü'l-Feradis özdeşbasımı; Mantıku't-Tayr özdeşbasımı; Ali Şir Nevai'nin yapıtları; Yusuf ile Zeliha özdeşbasımı ve metni; Kadı Burhanettin Divanı özdeşbasımı; Kitabu Evsafı Mesacidi'ş-şerife özdeşbasımı; Vesilet'ün-necat Mevlit özdeşbasımı ve metni gibi.

b) Eski Türk dilleri üzerine yazılmış sözlüklerin, dilbilgisi kitaplarının yayımlanması ve Türkçeye çevrilmesi çalışmaları, yine TDK'nin bilimsel etkinlikleriydi. Örneğin, Divünü Lugat-it Türk çevirisi ve dizini; İbnü Mühenna Lugati; El İdrak Haşiyesi; Ettuhfet-üz-zekiyye Fi-l-lugat-it Türkiyye; Müyessiret-ül Ulum; Eş-şüzur Üz-zehebbiyye Ve-l-kıta-il-Ahmediye Fi-l-lugat-it Türkiyye gibi.

c) Türkçenin genel gelişimi ve eski Türk dillerinde yazılmış yazın ürünleri üzerine araştırmalar, TDK'nin bir başka önemli etkinliğiydi. Örneğin, Agah Sırrı Levent'in Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri; Agop Dilaçar'ın Türk Diline Genel Bir Bakış; Dil, Diller; Dilcilik; Kutadgu Bilig İncelemesi, F. Birtek'in En Eski Türk Savları... gibi onlarca yapıt bulunmaktadır.

ç) Türkiye dışındaki çağdaş Türk diyeleklerinden (lehçelerinden) metin derlemeleri ve sözlükler, yine TDK'nin çok önemsediği bir çalışma alanıydı. Örneğin Dobruca'daki Kırım Türklerinde Atasözleri ve Deyimler; Kazan Türkçesinde Atasözleri ve Deyimler; Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Yakutça, Çuvaşça ve Kırgızca sözlükler yayımlanmıştı.

d) Anadolu Türkçesi yazı dilinde eskiden kullanılmış Türkçe sözcükleri toplayan ve yüzlerce yapıtın taranması sonucu ortaya çıkan 8 ciltlik Tarama Sözlüğü, TDK'nin geleceğe bıraktığı dev yapıtlardı.

e) Anadolu ve Rumeli Türkçesinden ağız derlemeleri, TDK'nin bugün de araştırmacılara yol gösteren önemli kaynaklarıdır. Örneğin, Ömer Asım Aksoy'un Gaziantep Ağzı, Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Urfa Ağzı; Ahmet Caferoğlu'nun Anadolu Ağızlarından Toplamalar, Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Güneydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Kuzeydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Sıvas ve Tokat İlleri Ağızlarından Toplamalar; Hüseyin Dallı'nın Kuzeydoğu Bulgaristan Türk Ağızları Üzerine Araştırmalar gibi yapıtlar.

f) Türkiye Türkçesi ağızlarından derlenen, yazı dilinde kullanılmayan sözcüklerin bir araya getirildiği 11 ciltlik Derleme Sözlüğü de Atatürk'ün Türk Dil Kurumu'nun dev çalışmalarındandı.

g) Bu kurumun, büyük önhazırlıklarla ve coşkuyla başlattığı bir başka çalışma da 13. yüzyıldan bu yana kullanılan bütün Türkçe ve yabancı sözcükleri kapsayacak olan "Türkiye Türkçesinin Tarihsel Sözlüğü"ydü. Bunun için onlarca yapıt, uzmanlarca taranmış, binlerce fiş birikmişti. 1980'lerde, Türkiye'deki birçok kurum gibi, bütün çalışmalarını bilgisayar ortamına taşımaya hazırlanan Atatürk'ün kurumunun 1971'de başlattığı bu çalışması yazık ki öylece kaldı. Bu sözlükte, bütün sözcüklerin köken açıklaması yapılacak, sözcüklerin öteki Türk dillerindeki biçimleri gösterilecek, eski yazıyla, ya da başka dillerdeki değişik yazımları da yapıtta yer alacaktı.




ATATÜRK'ÜN KURUMUNUN DİLBİLGİSİ- DİLBİLİM ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI :

Atatürk'ün, Türk Dil Kurumu'nu kurduğu dönemde, birçok alanda olduğu gibi, dilbilimde de Türkiye, kendi uzmanlarını, bilimcilerini yetiştirmiş değildir. Kuşkusuz geleneksel yöntemlerle dili inceleyen, araştıran dilciler vardır, ancak bu saygın dilciler, çağdaş dilbilimin verileriyle Türkiye Türkçesinin dilbilgisini oluşturma çabalarından uzaktı. Buna karşın çok önemli yapıtlar ortaya konmuştu. TDK'nin 1983'e dek oluşturduğu dilbilgisi çalışmalarını şöyle belirleyebiliriz:

a) Ahmet Cevat Emre'nin Tür Dilbilgisi; Besim Atalay'ın Türk Dilinde Ekler ve Kökler; Tahsin Banguoğlu'nun Türk Grameri; Tahir Nejat Gencan'ın Dilbilgisi; Vecihe Hatiboğlu'nun İkileme Pekiştirme ve Kuralları, Türkçenin Sözdizimi; Muzaffer Tansu'nun Durgun Genel Ses Bilgisi ve Türkçe; Hikmet Dizdaroğlu'nun Tümce Bilgisi; Doğan Aksan yönetiminde Sevgi Özel, Neşe Atabay, Ayfer Çam, Oya Adalı, Nevin Selen, Ömer Demircan gibi uzmanların değişik bölümlerini çalıştığı Türkiye Türkçesinin Temel Dilbilgisi dizisi. Yazık ki bu dizi de 1983'te yarım kaldı, bitirilseydi Türkiye Türkçesinin Temel Dilbilgisi bugün bütün dilseverler için ana kaynak olacaktı.

b) TDK'nin dilbilim alanında özgün ve çeviri yapıtları giderek çoğalıyordu. Örneğin Doğan Aksan'ın üç kitaplık Her Yönüyle Dil, Agop Dilaçar'ın, Anadili İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Başka Uygulamaları; Berke Vardar'ın çevirdiği F.de Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri gibi.

c) TDK'nin Dilbilim ve Dilbilgisi Kolunca sürdürülen yazım (imla) çalışmaları, yurt ölçüsünde yazım birliğini sağlanmıştı. TDK'nin kuruluşunu izleyen yıllardan 1941'e dek "Dil Encümeni"nin 1928'de yayımladığı "İmla Lügati" kullanılmış, TDK, dilbilgisindeki çalışmaların yoğunlaşmasına koşut (paralel) olarak yazım sorunlarını büyük ölçüde çözmüştü.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #14 : 18 Şubat 2010, 07:57:09 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK’ÜN TÜRK DİL KURUMU NELER YAPTI?III

(1932-1983)


ATATÜRK, TÜRK TARİH VE DİL KURUMLARININ AKADEMİ OLMASINI MI İSTİYORDU?
1983'te kurumlar kapatılırken ve sonrasında, kurumları kapatma gerekçesi olarak öne sürülen bir sav da Atatürk'ün bu kurumları gelecekte akademi yapacağıydı. Bunun için de ulu önderin 1 Kasım 1936'daki Meclisi açış konuşması örnek verilmektedir:

"(...) Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler durumunu almasını dilerim. Bunun için çalışkan tarih ve dil bilimcilerimizin, dünya bilim alemince tanınacak özgün yapıtlarını görmekle mutlu olacağım."

Atatürk, 1 Kasım 1937'de yine Kamutay’ı (TBMM'yi) açarken, bu kez "Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının, Türk ulusal varlığını aydınlatan çok değerli ve önemli birer bilim kurumu niteliği aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir olaydır." demekte, ama dil gericileri bu konuşmayı duymazdan gelmektedir.


ATATÜRK’ÜN KURUMU SÜREKLİ SUÇLANMIŞTIR :
Türkçeye yeni sözcükler, kavramlar kazandıran, yüzlerce betik yayımlayan Türk Dil Kurumu, bu yarım yüzyıl içinde dil devrimi karşıtlarınca sürekli karalanmış, türlü saldırıları göğüslemek zorunda kalmıştır. TDK, türlü suçlama ve saldırılardan, Atatürk'ün açtığı yoldan yürüyerek, ulu önderin başlattığı devrim ülküsünden sapmayarak kendini korumuştur. TDK'nin özerk bir dernek olması, tüzelkişilik taşıması, onun, siyasal iktidarlardan olumsuz anlamda etkilenmesini de engellemiştir. Ancak dil devriminin geçmişle bağları kopardığını, dilde devrim olamayacağını, eski sözcüklerin yerine yenilerinin geçmesinin "tasfiyecilik" sayılacağını ileri sürenler, 51 yıl boş durmamıştır. Türk Dil Kurumu'nun amacına, çalışmalarına yönelik saldırılar, özellikle 1950'de iktidara yerleşen Demokrat Partinin (DP'nin) güçlenmesiyle boyutlanmıştır. 1932'den 1950'ye dek Milli Eğitim Bakanları TDK'nin onursal başkanıydı; bu durum, TDK'nin tüzüğüne Atatürk döneminde geçmişti. Milli Eğitim Bakanlarının TDK'nin onursal başkanı olması, TDK ile eğitim kurumları arasında bağ kurulması içindi. DP'nin iktidarının ilk Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, kurumun başkanlığını reddetmiş, bunu TDK yönetimine de bildirmiştir. Bunun üzerine TDK, 1951 Olağanüstü bir kurultayla tüzüğünü değiştirerek, Milli Eğitim Bakanlarının "onursal başkanlığı" maddesini kaldırmış, karşıdevrimcilerin TDK'ye yönelik saldırıları da bu tüzük değişikliğinin niçin yapıldığı göz ardı edilerek yoğunlaşmıştır. DP'nin dil devrimini hiç benimsememesi, dil devrimine karşı olanları desteklemesi, başka eylemleriyle de belgelenmiştir. DP, 1932'den 1950 Haziranına dek Türkçe okunan ezanı yeniden Arapçaya çevirmiş, Anayasanın adını ve dilini değiştirmek için türlü girişimlerde bulunmuş, Türkçe sözcüklere savaş açılmıştır.


ATATÜRK'ÜN TÜRK DİL KURUMU'NDAN DİL DERNEĞİ'NE (1932-83/ 1983-87) :
Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, ulu önderin saptadığı amacından hiç sapmamış, karşıdevrimci bütün saldırıları bilimsel ve sanatsal üretimiyle, aydınların desteğiyle göğüslemiştir. Dil devrimi tartışmaları genellikle bir avuç sözcük üzerinde yoğunlaşmış, dil devrimiyle kazanılan sözcükleri kullananlara türlü çeşit eleştiriler yöneltilmiştir. Gelgelelim dil devrimini ve devrimcileri eleştirenler de devrimin kazanımlarıyla konuşup yazmaktadır. Bu durum, dil devrimiyle yenileşen Türkçenin gücünü kanıtlamaktadır.

Dilbilimci Doğan Aksan, "Tartışılan Sözcükler" adlı yapıtında (TDK Yayınları, Ankara, 1976), 1932'den 1970'lerin sonuna dek tartışma konusu yapılan sözcükleri teker teker ele almıştır.

"Amaç, bağımsızlık, belleten, boyut, doğa, doğal, düşün, egemen, egemenlik, eleştirmek, eşit, evren, ezgi, genel, gereksinme, içerik, ilginç, imge, kapsamak, karşıt, koşul, neden, nesnel, okul, olanak, olasılık, onur, ortam, önerge, örneğin, örnek, özel, özgür, özgürlük, saptamak, simge, somut, sorun, soyut, sözcük, toplum, umut, uzman, yanıt, yapıt, yeğlemek, yinelemek, yönerge…" gibi sözcükler, zaman zaman resmi kurumların, örneğin Milli Eğitim Bakanlığı'nın, TRT'nin yasak dizelgelerine (listelerine) girmiştir.Bugün bu sözcüklerle birlikte dil devrimiyle kazandığımız yüzlerce sözcük, hiçbir yasak, hiçbir sınır tanımadan yasakçıların dilinden de duyulmaktadır. Yabancı sözcüklere, özellikle Arapça ve Farsça kökenli olanlara gösterilen hoşgörüyü, sahiplenmeyi, Türkçe sözcüklere göstermemek, kuşkusuz dil bilinci yoksunluğudur, dili siyaset aracı yapmaktır. Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, toplumun dil bilincinin kökleşmesinde önemli rol oynamıştır.

1983 güzünde Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içine alınarak, tüzelkişiliği sona ermiş, Başkanlığa bağlı bir devlet dairesi olmuştur. Hukukçuların diliyle Atatürk'ün kurumları kapatılmış, yerine eskisiyle ad benzerliği olan yeni bir yapı çıkmıştır.

Türkiye'nin, 12 Eylülden sonra olağanüstü koşullar içinde, hukukun üstünlüğü açısından hâlâ tartışılan kimi sıkıntılar içine itildiği düşünülürse, kurumların kapatılması da doğal olarak birçok tartışı yaratmıştır. İşte 22 Nisan 1987'de kurulan Dil Derneği, Atatürk'ün başlattığı dil devrimini sürdürmek, eski kurumun işlevini yüklenmek için kurulmuş ve ülkenin bütün aydınlarının desteğini almıştır.
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #15 : 18 Şubat 2010, 08:07:23 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.tsk.tr/TURKCENIN_DOGRU_KULLANIMI/Turkcenin_Dogru_Kullanimi.pdf



Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.ege-edebiyat.org/docs/238.doc


Dilimiz Tiklendi - Türkçemiz Kilitlendi



Eskiden dilimiz bu kadar tikli değildi. Bebeklere giydirilen patikte vardı tik. Çok “asortik” giyinen kişilere “sosyetik” denirdi sadece. Bu tür insanlar hizmetçilerine “domestik” diye seslenirlerdi. Aydın çevrelerde estetik‚ fantastik‚ ekzotik‚ betik gibi sözler kullanılırdı‚ duygusal kişiler “romantik”ti. Derken medyatikleştik ve tikler akın etti. Güzelleşme sevdalısı kadınlarımız‚ kızlarımız estetik ameliyatlar olunca estetik sözü yaygınlaştı. Estetik nedir bilmeyen‚ kullanmayan kalmadı. Sonra “butik”ler ortaya çıktı terzilerin pabuçları dama atıldı. Sentetik kumaşlar kullanıldı‚ insanlar da sentetikleşti!


Tıraş olan erkekler ustura‚ jilet yerine “permatik” kullanır oldular. Yıldızlarımız “erotik” pozlar verdiler‚ erotik filmler çevirdiler. Bankalarımız bankamatik kartları çıkardılar‚ insanları bu kartlara alıştırdılar. Temizleme tozlarımız da “matik”lendi! Atılan “madik” ler yetmedi temiz sözcüğü yerine “hijyenik” denildi‚ olaya “otomatik” bir kültürel giriş yapıldı doğru yol varken eğri yollara sapıldı. “Hijyenik” sözcüğünde hem bir derinlik‚ serinlik‚ hem de “akustik” bir özellik vardı. Temiz sözcüğü onun yanında pek basit kalıyordu!


Reklâmlarla bu söz kulaklarda yer edindi. Bilmeyenler daha başka bir şey sandı. Bu pek “etik” olmadı ama kimse önemsemedi‚ tepki göstermedi. Zaten “etik” sözcüğünü ahlak değil de başka bir şey‚ “sosyal içerik”li bir söz olarak algılayanlar vardı…


Bunlar yetmemiş gibi‚ Türkçe dokunmak sözcüğünden “dokunmatik” türetildi(!)


Bakalım bu üretme ve türetmeler daha ne kadar sürecek? Orası belli değil ama bilinen bir şey var. O da şu Dilimiz kirlendi‚ tiklendi‚ tikleri arttıkça Türkçe kilitlendi. Kapımızı yabancı hayranlığına‚ yabancı sözcüklere ardına dek açtık başkalarına özenip onları gökyüzüne yükseltirken‚ özümüzü yerlere saçtık‚ ayaklar altına aldık.


Durumumuz “kritik”‚ işimiz “bitik”tir.




Türkçemize kıyanlar bizden daha atiktir!

Kaynaklar
Açıklamalar
Bu metin Sayın yazarın ilgili yazısından aktarılmıştır.
Bu metindeki görüş ve düşünceler yazının sahibini ilgilendirir.
Bu metin bu konuda ziyaretçileri bilinçlendirmek amacıyla aktarılmıştır.
Yazar
Erhan Tığlı


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #16 : 18 Şubat 2010, 08:08:41 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.ege-edebiyat.org/docs/238.doc


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.tsk.tr/TURKCENIN_DOGRU_KULLANIMI/Turkcenin_Dogru_Kullanimi.pdf


Dilde Kirlenme

Başlıkta kullandığımız ‘kirlenme’ sözcüğü için TDK sözlüğünde; ‘herhangi bir şeyin
veya vücudun üzerinde oluşan pislik’ tanımının yapıldığını görüyoruz. Bu tanıma göre, var
olanın bozulması yani istenmeyen bir durumun ortaya çıkması söz konusu. Bu bozulma, kimi
zaman dışarıdan gelen etkilerle olurken kimi zaman da var olanın iyi korunamaması ya da iyi
beslenememesi sonucu oluşur.
Çevremizdeki kurum ve kuruluşlara, iletişim organlarına şöyle bir baktığımızda,
özensiz Türkçe kullanımının giderek çoğalmakta olduğunu görüyoruz. Elbette ki dildeki bu
bozulma ya da kirlenme toplumdaki değer yargılarının değişmesinin, dönüşmesinin ve
bozulmasının bir yansıması.
Burada hemen aklımıza Konfüçyüs’ün dille ilgili söyledikleri aklımıza geliyor.
Günümüzden 2500 yıl önce yaşamış Çinli bilge bakınız ne diyor:“… Bir ülkenin yönetimini
ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu
ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler
gereği gibi yapılamaz. Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kural
ve kültür bozulur. Âdet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan
çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun
içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir !.. “
Dilde bir bozulma varsa, başka yerlerde de vardır.
Gelelim dilimizdeki kirlenmeye, neler görüyoruz.
Sokağa çıktığımızda reklâm panolarında ve iş yerlerinde kullanılan Türkçe olmayan
sözcüklerin ya da Türkçe alfabede var olmayan harflerin kullanıldığını görüyoruz.
Alfabemizde bulunan k ve s sesi için x (iks), v sesi için w (çift v diye adlandırdığımız
dabılyu), yine k sesi için q (ku) kullanılması ya da ç harfi yerine ch, ş harfi yerine sh
kullanılması gibi.
Ayrıca gelelim ç ve ş harflerine; Yazı Devrimi sırasında bu seslerin var olduğu
sözcükler yazılırken oldukça zorlanılmış, çeşitli biçimler denenmiş, o dönemde basılmış
gazetelerde değişik yazımlara rastlanmıştır. ‘Tek sese tek harf’i amaç edinmiş olan Atatürk ve
arkadaşları c ve s harfi üzerine yaptıkları çeşitli çalışmalar sonucunda onların çengelli hali
olan ç ve ş yazımında karar kılmışlardır.
Biz her zaman bizim dilimizi yazmak ve okumak kolaydır, diyoruz. Çünkü Türkçede
tek sese tek harf düşer. Diğer dillerde bunu göremezsiniz. Bir ses için kimi zaman 2-3 ses
yazmanız gerekir.
Peki neden buna gerek duyuluyor? Televizyonda bir tekstilcinin konuşmasını
izlemiştim. Şöyle diyordu: ‘’Yabancılar kolay seslendirsin ya da yanlış seslendirme yapmasın
diye ürünümüzü bu şekilde yazdık (cashmir).’’
Adı üstünde yabancı diyoruz. Elbette ki kendi dilinin seslerini çocukluktan beri
seslendirmeye alışmış kişi, bir başka dili konuşurken de ana dilindeki sesleri kullanacaktır. Bu
son derece doğaldır. İngiliz Türkçeyi bir İngiliz gibi konuşur. Ya da Çinli Türkçeyi kendi
alıştığı seslerle konuşur. Dolayısıyla bir Türk de İngilizceyi ya da Çinceyi Türk gibi konuşur.
İstisnalar çok azdır.
Dilde bir başka kirlilik de söyleyiş bozukluğudur. Kimi zaman karşınızdaki
konuşmasıyla kulağınızı tırmalar. Sesleri doğru yerden çıkaramaz, ne söylediği de anlaşılmaz.
Sıkça karşılaşıyoruz. Özellikle e sesini a ya yaklaştırarak konuşanları anlayabilmek için epey
çaba harcıyoruz. Tanıştığım kişinin adının Merve olduğunu anlayabilmek için birkaç kez
tekrar ettirmem gerekti. Pervin adı da öyle. Bu kişiler ağızlarını yayarak konuşmayı marifet
sayıyorlar. Kimilerine kentli olmanın gereğinin sözcükleri ağızda yayarak konuşmak olduğu
öğretilmiş gibi.
Ayrıca radyo ve televizyonlarda duyduğumuz söyleyişler var. Bir televizyonun haber
programında Nazi:re adının Na:zire biçiminde seslendirilişini duyduğumda kulaklarıma
inanamadım. Bir dizi kahramanının adını karakteri gereği böyle seslendirmesi adeta doğru
gibi kabul edilir oldu. Hatırlarsınız, bir yarışma programından sonra kırk yıllık A:bidin,
Abidin biçiminde seslendirilir oldu.
Sadece sesleri bozmakla kalmıyoruz. Konuşurken ve yazarken yaptığımız yanlışlarla
dilimizin yapısını da bozuyoruz. Türkçede kullanılmayan; Korkunç güzel, kendine iyi bak,mesele nedir,
sizin için ne yapabilirim, seni bugün üzgün gördüm, ya da canlı performans,
sahne almak, çek etmek, start vermek ya da start almak gibi kullanımlar dilimizin yapısına ve
mantığına uygun olmayan söyleyişlerdir. Bunlar özensiz yapılan çevirilerden
kaynaklanmaktadır. Yine televizyonda bir yarışma programında, jüri üyesinden bir kişinin
yarışmacıya ‘’Mimiklerinizi tebrik ederim.’’ gibi özensiz ve yanlış bir söyleyişini de
duyabiliyoruz.
Ayrıca Türkçe konuşurken araya sıkıştırılan yabancı sözcükler de dilimizi ve anlamını
bozmaktadır. Hepimiz biliyoruz ki iyi bir yabancı dile sahip olan kişi böyle konuşmaz. Her
dilin kendi sözcükleriyle konuşulması gerektiğini bilir. Bunu yapanlar doğru dürüst yabancı
dil bilmeyen öykünmeci kişilerdir.
Türkçemiz bugün ünlü uyumları ve ünsüz benzeşmeleriyle, vurgu, ton ve ezgi
özellikleriyle son derece kulağa hoş gelen bir dildir. Gündelik yazı dilimizde bugün 120 bin
dolayında sözcük bulunmaktadır. Kimse ‘Düşüncelerimi ifade etmek için Türkçe sözcük
bulamıyorum.’ demesin. Bulamıyorlarsa, biraz Türkçenin güzellikleriyle oluşturulan şiir,
roman, öykü okusunlar. Çünkü dilin işlendiği ve geliştirildiği yerler yalnızca edebi kitaplardır.


Çukurova Üniversitesi Rektörlüğü Türk Dili Bölümü Okut. Ayşe BAŞÇETİNÇELİK

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #17 : 18 Şubat 2010, 08:10:14 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.tsk.tr/TURKCENIN_DOGRU_KULLANIMI/Turkcenin_Dogru_Kullanimi.pdf



Diline Bak, İnsanı Tanı


Bir insanın sözcüklerinden beyninin, düşünüş biçiminin fotoğrafını çekebilir, ulusal düşünüş dizgesine ne ölçüde yakın, ne ölçüde ırak olduğunu çıkarabilirsiniz. Dahası, dünyaya, insanlara nasıl baktığını, hangi düşüngüden yana olduğunu yorumlayabilirsiniz. Kullandığı sözcükler, dili; o kişinin hangi edim ve tutumda olabileceğini söyler size.

1. Vali Kafası:

Televizyonlarda gördük, basına yansıdı: Bir yurttaş, evini aramak isteyen güvenlik görevlilerine direniyor; itişme kakışmada, adam heyecanlanıp sayrılanıyor. Kaldırıldığı
hastanede ölüyor. Olayları, tek yanlı yorumlama ve dağerlendirmeye alışkın vali bey,neyin nereden geldiğini, böylesi kötü oluşumda, kimin ne derece sorumluluğu olduğunu araştırmayı düşünmüyor. O yurttaş, yürek sayrısıymış zaten deyiveriyor.
Nasıl bir düşünüş bu?
*Öleni, kırılmış sıradan bir nesne saymak, insan yaşamını öneme almamak değil mi?
*Amaçlı olmasa bile, yurttaşı sıkıştırıp ölümüne neden olanları, suçtan arındırmak değil mi?
*Vali beyin mantığını tersine işletelim: Biri ona “Beyefendi, siz, hiç olmazsa bir kez anababanızdan, ya da birinden bir tokat yemişsinizdir, ben de size bir tokat atacağım “ dese ya da “Nasıl olsa bir gün öleceksiniz” diyerek silahını patlatsa, olağan mı sayılacak, bu çap davranış? Hani o, yurttaşın ölümünü, olağanmış gibi gösteriyordu ya...

2. Bu da Bakan Kafası:

Emekli ikramiyesini dolar olarak alan bakan bey; “ Bakan olmasaydım, paramı Türk lirasına yatırırdım” dedi.
* Bakanların, paralarını şu ya da bu biçimde değerlendirmeleri için bir kısıtlama mı var? Biz, kimi seçilmişlerin, suçlarının üstüne yatma özgürlüklerinin(?) sınırsız olduğunu biliyorduk da...
* Para, devletin bağımsızlık simgelerinden birisidir. Ulussuz devlet olmaz. Bu devlet Türk devleti olduğu için, onun parasına ‘Türk lirası’ denmiş. Bakan bey, Türk Dili Dergisi lirasını yeğlememekle, ulusal niteliğine gölge düşürmüş olmaz mı, bu söyleyişi, bu mantığıyla?
*Yoksa bakan bey, kendisini sade yurttaştan üstün, ayrıcalıklı bir konuma mı yerleştiriyor? Kendisine yadırgı birisinin, dediğine niçin uysun yurttaş?
*Hoş görsünler ; “ Ele verir talkını, kendisi yutar salkımı” deyimini anımsattı bana beyefendi.

3. Anadilinizin Sözcüklerini Kullanmazsanız, Türkçe Söylemezsiniz:

Bir televizyon haberinde: “Öğle namazını takiben cenaze namazı kılanacak “ dendi. Niçin, şu ‘ takib-en ‘sözcüğü? Uygun mu? Tümce Türkçe mi ? Kimi de ‘ ‘takiben’ yerine ‘akabinde’ diyor. Bakalım mı şunlara?
*Takip; Arapça ad. (- -) ( k kalın okunur) 1.Yetişmek, yakalamak ya da bulmak amacıyla birinin arkasından gitme, izleme, izlem. izlem. 2. Ardınca gitme ya da gelme. 3. Kovuşturma, kovuşturulma. 4. İzinden gitme, uyma, izleme. 5 (ask.) Geri çekilmekte olan düşmanı yenmek, yok etmek için yapılan eylem (1)
*Ta’kîp; Arapça önad. 1. Arkasına düşme, arkasından gitme ya da gelme. 2. Kovalama. 3. Gütme. (2)
*Akabinde; (Arapça) arkası sıra, derhal (3)
‘Takiben’deki ‘ -en ‘ eki bizim mi?
“Farsça sözcükler canlı varlıklara değinse, kendi dil kurallarına uyularak;
A) sonlarına -an eklenerek,
B) sözcüğün sonu / a /, /i / , / u/ ile biitiyorsa -yan takılarak,
C) Sözcük / e / ile bitiyorsa -gan konularak çoğul yapılır : (Arap köklü sözcüklere de aynı kural uygulanmıştır.) âdilan (adaletli kişiler), alâkdaran (İlgililer) alilan
(sakatlar)... (4)”
“Arapça kökten sözcüklere takılan -en eki, belirteç yapar: Bahren ( denizle ),
bedenen (gövdeyle), cebren (zorla), hükmen (yargıyla)... “ (5)

*Televizyon haberinin tümcesine bakınız şimdi, Türkçe mi, Türkçe bir anlamı var mı?
Bu yabancı sözcüklerin anlamını, yabancı eklerin işlevini açıklamak istemezdim. Cünkü onları yeniden dil dolanımına koyarak, Türkçe düşünüşten yozu-
tulacağını biliyorum, sakınırım böylesinden, birilerine kötü örnek olur korkusunu taşırım. Yabancı sözcük ve ekle düşülen anlatım sakatlığını göstermek için, bunlardan söz etmek zorunda kaldım. Yoksa...

TÜRK DİL DERGİSİ:Osman Bolulu

                KAYNAKÇA
1. Türkçe Sözlük: TDK, 1983, 1135.s.
2. Osmanlıca-Türkçe Sözlük: Ferit Devlioğlu 1227. s.
3. “ “ “ : “ “ , 26. s.
4. 100 Soruda Edebiyat Bilgileri : Rauf Mutluay, 332. s.
5. “ “ “ “ : “ “ , 333. s.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #18 : 18 Şubat 2010, 08:11:56 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.tsk.tr/TURKCENIN_DOGRU_KULLANIMI/Turkcenin_Dogru_Kullanimi.pdf



TÜRKÇENİN GÜNCEL SORUNLARI


Ana dilimiz Türkçe, yeryüzünün en eski ve en geniş coğrafya parçasında konuşulan gelişmiş, zengin bir kültür, bilim ve sanat dilidir. Türkçe en eski, en köklü dillerdendir diyoruz; çünkü bugünkü dillerin çoğu ortada yokken, hatta bugünkü bazı dillerin ataları sayılan diller bile ortada yokken Türkçe vardı.

Türkçe en geniş coğrafya parçasında konuşuluyor diyoruz; çünkü bugün artık Türk dili sadece Anadolu’da ve Balkanlarda değil, sadece Türkistan’da ve Sibirya’da değil; çalışmak amacıyla Avrupa’ya, Amerika’ya, Avustralya’ya giden vatandaşlarımız sayesinde dünyanın dört bucağında konuşuluyor. Türkçenin lehçeleri dediğimiz çeşitli kolları Balkanlardan Uzak Doğuya kadar geniş coğrafyada yazı ve konuşma dili olarak kullanılıyor. Bütün bu kollara Türk dili ailesi adını veriyoruz.

Türkçe, bugün Türk dil ailesinin en fazla konuşucuya sahip kollarından biridir. Yaklaşık 70 milyon kişinin konuştuğu Türkiye Türkçesi, sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde değil, diğer bölgelerde de konuşulan ve yazılan dillerdendir. 1980’lerin ortalarında UNESCO hazırladığı bir raporda Türkçenin konuşucu bakımından dünyanın beşinci büyük dili olduğunu açıklamıştı. Hiç kuşkusuz, bu raporu hazırlayanlar Türk dilinin bütün kollarını, yani dil ve lehçelerini, bir bütün olarak kabul ederek bu sonuca ulaşmışlardı. Kesin nüfus sayımı sonuçlarına dayanmasa da Türk dilinin çeşitli kollarını konuşan 200 milyonu aşkın insan bulunduğu sanılmaktadır. Ancak UNESCO, daha sonraki yıllarda hazırladığı raporlarda Türk dil ailesini bir bütün kabul etmeyerek, her Türk lehçesini  sıralamada ayrı ayrı değerlendirdi. Böylece Türk dilinin sıralamadaki yeri değişti. Bu durum gerçeği değiştiremez. Yaklaşık 12 milyon km2’lik bir alanda, Türk dilinin birbirine uzak veya yakın lehçeleri konuşulmakta, yazı dili olarak kullanılmaktadır. Bunlar içerisinde Türkiye Türkçesi, güncel birtakım sorunlarına karşılık; kültür, sanat, edebiyat ve bilim dilidir.

Herhangi bir dilde yazılmış bir romanın Türkçeye çevirisi yapılabiliyorsa, felsefe eserleri Türkçeye çevrilebiliyorsa, Türk yazarlarının eserleri yabancı dillere çevrilebiliyorsa; Türkçe bir kültür, sanat ve edebiyat dilidir. Bilim eserlerinin yazılabildiği, çevrilebildiği, yeni terimlerin türetilebildiği ve her aşamada öğretimin yapılabildiği Türkçe, bir bilim dilidir. Türkçenin bilim dili olmadığı, olamayacağı konusundaki sözler bir iddiadan öte gidemez.

Türkçe gelişmiş bir dildir diyoruz; çünkü Türkçenin söz varlığı bugün 75.000’e ulaştı.  Türk Dil Kurumunun 1945’te çıkardığı birinci baskı Türkçe Sözlük’te 20.000 civarında söz vardı. 1998’de çıkan Türkçe Sözlük’te ise 75.000 söz var.  

Türkçe, kavramlar yönünden son derece zengindir:Akrabalık ilişkilerimize verdiğimiz önemin sonucu akrabalık ile ilgili sözler başka hiçbir dilde görülemeyecek kadar fazladır, zengindir. Pek çok dilde bırakınız baldız, görümce, elti gibi sözlerin karşılıklarını, teyze ile halayı ayırt edecek sözler bile yoktur. Renk adlarımız, renklerin en küçük ayrıntısına kadar tonlarını verecek şekilde zengindir: Yavru ağzı, gül kurusu, gök mavisi...

Peki bu zengin söz varlığından yararlanabiliyor muyuz ?

Yararlandığımız söylenemez...

Türkçe Sözlük’ün son baskısında madde başı olarak 75.000 söz var dedim. Ne yazık ki bu söz varlığından yeterince yararlanmıyoruz. Her toplumda gündelik hayatta kullanılan söz sayısı, o dilin genel söz varlığına göre düşüktür. Ancak, yapılan araştırmalara göre Türkiye’de bu oran çok daha düşük. Sokaktaki insanın söz varlığı elbette onun dünyasına göre olacaktır. Ama kitle iletişim araçlarının söz varlığı daha geniş olmalıdır. Birkaç yüz sözle, en fazla beş yüz altı yüz sözle, haber programları, hatta diziler çekiliyor.  

Sözlük kullanma alışkanlığımız da tam olarak gelişmemiş. Sözlere kendimize göre anlamlar yükleyip kullanıyoruz. Bu durum, yalnızca yabancı kaynaklı sözleri değil, Türkçe kökenli sözleri de birbirine karıştırıp yanlış kullanmamıza yol açıyor. Söz gelişi gözaltına almak ile gözlem altına almak sözlerini yerli yerinde kullanılamıyor. Bu yanlışı kitle iletişim araçları yapınca, yanlış kullanış toplumda hızla yayılıyor. Sözleri yerli yerinde bilerek kullanmak gerekir, anlamı bilinmeyen sözler için mutlaka sözlüğe başvurulmalıdır. Bunun eğitimi ilkokuldan başlayarak yapılmalı. Zaten bu işin temeli de eğitimdir. Okullarımızda Türkçe eğitimi gözden geçirilmeli ve bilişim teknolojilerinden de yararlanılarak düzenlenmelidir. Bu konuda Millî Eğitim Bakanlığımıza büyük görevler düşmektedir.

Peki Türkçeyi doğru ve güzel olarak kullanıyor muyuz ?

Ne yazık ki bu soru için de evet diyemeyeceğim...

Türkçenin kullanımıyla ilgili olarak yaşanan sorunların başında söyleyiş bozuklukları geliyor. Türkçe kökenli sözlerde söyleyiş bozukluğu fazla görülmüyor, ama yabancı kaynaklı alıntı sözlerde söyleyiş bozukluğuna sık rastlıyoruz. Bu yanlışlardan kurtulmak için kullandığımız sözün doğru söyleyişini bilmemiz gerekir. Dilimizde karşılığı bulunan sözlerin Türkçesini kullanmak da bu yanlışlardan kurtulmamızı sağlar. Dilimizde karşılığı olmayan sözleri de kullanırken Türkçede kabul görmüş ve yaygınlaşmış şekilleriyle kullanmalıyız:  hâkem değil hakem; râkip değil rakip demeliyiz.  Bu yanlışları radyo televizyon sunucuları yapınca yanlışlar hızla yayılıyor.

Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe Sözlük’ün 1998 yılında yapılan 9. baskısında bu tür sözlerin söylenişi de verilmiştir. Uzun söylenmesi gereken ünlüler, ince söylenmesi gereken ünlüler belirtilmiştir. Radyo ve televizyon sunucularına, spikerlerine bu konuda büyük görev düşüyor. Sunucular ve spikerler, sözleri doğru biçimlerde söylerlerse, doğru biçimler toplumda daha hızlı olarak yayılır. Özel radyo ve televizyonların yayına başladığı ilk günlerdeki görüntü yavaş yavaş kayboluyor. Artık, spikerler ve sunucular daha özenli konuşuyorlar. Yanlışlardan kaçınıyorlar. Ancak, bu demek değildir ki kitle iletişim araçlarında Türkçe tamamen yanlışsız kullanılıyor. Türkçeyi doğru ve güzel kullanma konusunda duyarlı davrananlar çoğalmaya başladı. Önemli olan bu duyarlılığın, bu bilincin uyanmasıdır.

Günümüz Türkçesinin en önemli sorunu, yabancı dillerin, özellikle de İngilizcenin, Türkçeyi olumsuz olarak etkilemesi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan ve İngiliz kültürleri bütün dünya dillerini etkilemeye başlamıştı. Türkiye’de İngilizce ile öğretime başlandığı 1950’lerde Anglo-Sakson kültürünün yoğun etkisi de kendisini hissettirir. İngilizce sadece Türkçeyi değil, başka dilleri de etkiliyordu. Fransızlar dillerini korumak amacıyla yasa bile çıkardılar. Yabancı dil öğrenme düşüncesi, zamanla yabancı dille öğretime dönüştü ve yaygınlaştı. Çocuklarımıza yabancı dil öğretelim. Hatta çocuklarımız bir değil birkaç yabancı dil bilsinler. Ama yabancı dille öğretim, yanlış bir yol. Yabancı dili yabancı dil dersinde öğretelim. Matematiği, fiziği, kimyayı gençlerimiz ana dillerinde Türkçe olarak öğrensin. İngiliz-Amerikan kültürünün etkisi sadece dilde değil, pek çok alanda kendisini gösterdi. Beslenme alışkanlıklarımızdan, giyime, müziğe kadar pek çok alanda bir etkilenme söz konusu. Ancak, en fazla dikkati çeken de dildeki etkilenme oluyor. Dilimizi olduğu kadar, diğer ulusal değerlerimizi de yaşatmak zorundayız.

Özenti ile dilimize yabancı sözlerin girişi de arttı. Türkçesi varken yabancı kaynaklı sözleri kullanmak özentiden başka bir şey değildir. Dilimizde karşılığı bulunmayan sözler için de karşılık türetmek gerekir. Türk Dil Kurumu öteden beri bu çalışmayı yürütüyor. Bugün kullandığımız pek çok sözü bu çalışmalara borçluyuz.

Yabancı dillerin etkisinin artması, Türkçenin söz varlığını, söz dizimi özelliklerini olumsuz yönde etkiliyor. Divan Oteli demek dururken Hotel Divan, Marmara Oteli demek dururken The Marmara demek, Türkçenin söz dizimi özelliklerini zorlamaktır. Son zamanlarda bir de çeviri yoluyla anlatım türü ortaya çıktı. Sözler Türkçe, ama  anlatım kalıbı yabancı kaynaklı... Doğru olmayan bu kullanışlar da yaygınlaşıyor: Çay içmek, kahve içmek yerine çay almak, kahve almak; özür dilerim yerine üzgünüm gibi kullanışlar bunlara sadece birkaç örnek. Türkçenin yapısına ve mantığına aykırı bu yanlışlardan kurtulmamız gerekiyor. Türkçemize son yıllarda Batı dillerinden, özellikle de İngilizceden, bir söz akını olduğu gerçektir. Sözlerin bir bölümü teknolojiyle birlikte geldi. Yeni bulu­nan ve yeni üretilen aletler, ülkemize gelirken adını da birlikte getirdi: air-conditioner, disket, faks, kamera, kompakt disk, monitör, printer, radyo, televizyon, tubeless, video, walkman… Dilimizin doğal gelişmesi içerisinde bu aletlerin çok az bir kısmına karşılık bulunabilmişti: buzdolabı, bilgisayar, derin dondurucu vb... Buna karşılık yabancı kaynaklı sözlerin dilimize girişi her geçen gün biraz daha artıyordu. Yeni bulunan ve üretilen aletlerin adları girmekle kalmadı, bu aletlerin çeşitli özellikleri, parçaları, kullanıcıları ile ilgili sözler de dilimize girmeye başladı, hatta bu sözlerden fiiller türetildi: air-conditoned araba, kaset,  diskjokey (kısaltılması de je olarak değil, İngilizcedeki biçimiyle söylendi: dicey), videojokey (ve je değil, vicey biçiminde söylendi), fakslamak, hardware, software, zapping, zaplamak, zoomlamak... Kısa bir süre içerisinde yabancı kaynaklı söz kullanmak bir özenti halini aldı. Günlük hayatta, çarşıda, pazarda, radyoda, televizyonda, basında, okulda, sporda kısacası her yerde yabancı kaynaklı sözler artık bilinçsizce kullanılır oldu.

Bu olumsuz duruma karşılık, daha önce söylediğim gibi toplumda Türkçe bilincini uyandırmak ve canlı tutmak zorundayız.

Dilimizin zenginleştirilmesi konusunda Türk Dil Kurumu geçmişte olduğu gibi bugün de üzerine düşen görevi yapacaktır. Dilimize girmekte olan yabancı kaynaklı sözlere karşılıklar bulunması, Türkçeyi geliştiren ve zenginleştiren çalışmalardan biridir. Kültürler arası ilişkiler dillerin birbirlerinden etkilenmesi gerçeğini ortaya çıkarmıştır.  Mesafelerin ortadan kalktığı toplumların birbirine yakınlaştığı çağımızda, bu etkilenme daha büyük boyutlarda olmaktadır. Bu kelimelere Türkçenin kaynaklarından yararlanılarak karşılıklar bulmak ve Türkçe kökenli sözleri kullanmak, bir yandan dilimizin gelişmesine katkıda bulunulurken diğer yandan da teknolojiden, bilimden, ana dilimiz aracılığıyla yararlanmamız sağlanmaktadır.

Türk Dil Kurumu olarak , Atatürk’ün “Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözünü kendimize ilke edinerek, dilimizi yabancı dillerin boyunduruğun­dan kurtarma mücadelesini veriyoruz. Türk Dil Kurumu olarak, öteden beri yabancı kaynaklı sözlere karşılıklar buluyor, bu karşılıkları Türk Dili der­gi­sin­de yayımlıyoruz. Bu karşılıklara birkaç örnek vermek istiyorum: Anchorman karşılığında ana haber sunucusu; arboretum karşılığında ağaç parkı; viyadük için köprü yol; eskort için koruma aracı; fac-similé için belgegeçer, onun kısaltılmış şekli olan faks için ise belgeç; reyting için değerlen­dir­me; rantiye için getirimci; avans karşılığında öndelik; boarding card için uçuş kartı vb...

Bu sözler kitap haline de getirilmiştir. Yabancı Kelimelere Karşılıklar adındaki kitabın birinci cildi 1995’te, ikinci cildi ise 1998’de yayımlandı. Bu kitapların yayımlanmasından sonra önerilen karşılıklarla birlikte yeni baskısı önümüzdeki ay içerisinde yapılacaktır. Ancak önemli olan, bu sözlerin kamuoyunca benimsenmesi, dilimizin söz varlığı içerisine girmesidir. Burada topluma, özellikle aydın kesime, sanatçılara, yazarlara düşen görevler var. Türk Dil Kurumunun yabancı kaynaklı sözlere bulduğu karşılıkları yazarlarımız sanatçılarımız, sunucularımız benimserse ve kullanırsa, bu sözler toplumda hızla yaygınlaşacaktır. Toplumun benimsediği bir söz artık dilin malı olmuş demektir.

Çalışmalarımız, terimlerin Türkçeleşmesini de içermektedir. Terimlerin Türkçeleştirilmesi demek, Türkçe terimlerle bilim yapmak anlamına gelir. Bu da bir bilim dili olan Türkçenin daha da gelişmesini güçlenmesini sağlayacaktır. Türk Dil Kurumu olarak mühendislik bilim dallarındaki terimlerin Türkçeleştirilmesi ve bütün mühendislik fakültelerinde ortak terimlerle öğretim yapılması konusunda Mühendislik Dekanları Konseyi ile işbirliği içerisinde çalışma yapmaya da başladık. Bu amaçla 26 Nisan 2002 günü Türk Dil Kurumunda düzenlediğimiz Mühendislik Terimleri Bilgi Şölenine üniversitelerimizden yüze yakın bilim adamı tartışmacı olarak katıldı. Bu toplantının sonucunda çalışma grupları oluşturuldu. Her bilim dalında bu tür çalışmalar yapılması, Türkçeyi bilim dili olarak daha da geliştirecektir.

Türkçedeki yabancı öğelerin artmasından, kitle iletişim araçlarında Türkçenin bozuk ve kulak tırmalayıcı bir biçimde kullanılmasından bizler de rahatsızız. Aslında aklı başında herkes, Türkçedeki bu yabancılaşmadan rahatsız.

Dildeki yabancılaşmanın bir başka boyutu, sizin de belirttiğiniz gibi işyerlerine yabancı adlar verilmesi. Bu eğilim ne yazık ki gittikçe yaygınlaştı ve sokaklarımızın, caddelerimizin görüntülerini bozdu. Sokaklarımız bize tanıdık gelmiyor artık... Büyük alışveriş merkezlerinin, büyük mağazaların yabancı adlar kullanmasından sonra mahalle bakkalının, mahalle kasabının da bu akıma kapılarak işyerine yabancı adlar vermesi, bana kendisini ördek sanarak göle dalan civciv masalını anımsattı. Rainbow Kasabı, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi sizin de sokaklarımızda, caddelerimizde göreceğiniz yüzlerce ad, yabancılaşmanın, kendini inkârın örnekleridir. Bir kasabın dükkânına rainbow adını vermesi kadar gülünç, gülünç olduğu kadar da düşündürücü, kahredici başka bir şey yoktur. Bunlar yabancı firmaların temsilciliğini yapanlar, bayii olanlar değildir. Ancak, bu akımın özellikle yabancı firmaların temsilcilikleriyle başladığını da belirtmem gerekir. Son zamanlarda Türkçe veya Türkçeleşmiş adlar işyerlerinde kullanılırken gelenekleşmiş Türk imlâsı yerine yabancı imlâsıyla yazma eğilimi dikkat çekiyor: Efendy, Hotel Taxim, Eskidji, Laila, Wishne Bar, Neshe, Eskidji, Kitapchi,  Yemish, Kebabchi, Derichi... gibi işyeri adları, Osmanlı devletinin son günlerindeki işgal dönemi İstanbul’unu anımsatıyor. Böyle bir şey olabilir mi ? Bunları hangi düşünce ile yapıyorlar anlamak mümkün değil. Bu, Türkçeyi bir İngiliz gibi, bir Amerikalı gibi yazmaktan başka  bir şey değildir. Alfabemizdeki Ş, Ç harflerini bizzat Atatürk’ün başkanlığını yaptığı bir kurul belirlemiştir. Bu iş yerleri Atatürk'ün Yazı Devrimine ve 1353 sayılı alfabe yasasına aykırı hareket etmektedirler. Atatürk’ün Yazı Devrimine saygısızlık olarak adlandırılması gereken bu davranışı yapanlar uyarılmalıdır. Ülkemizin mağazalarının, kuruluşlarının adlarının Türkçe olması ve Türk alfabesiyle yazılması esas olmalıdır.

Bunları önlemenin yolu, öncelikle toplumda Türkçe bilincinin uyandırılmasından geçmektedir. Ancak, özellikle  işyeri adlarındaki yabancılaşma karşısında yerel yönetimler etkili olabilir. İşyeri açılışı için ruhsat başvurusu sırasında, işyerine yabancı ad vermek isteyenlere belediyeler izin vermeyebilir. Türk Dil Kurumu olarak, bu konuda daha kalıcı ve etkili bir yasal düzenleme için girişimde de bulunduk.

Dilin söz varlığının zenginleştirilmesi, bütün bilim dallarında öğrenim ve araştırmanın sürdürülmesi için dile terimlerin kazandırılması, dildeki gereksiz yabancı öğelerin ayıklanması gereklidir. Bunlar yapıldığında dilde iyileştirme, daha doğru bir söyleyişle, gelişme, zenginleşme yaşanır.

Bilimde, teknolojide yaşanan gelişmeler dile de yansır. Yeni kavramlara, yeni ürünlere dilimizin kaynaklarından yararlanarak karşılık bulmamız gerekir. Türkçe söz köklerinden işlek eklerle yapılan yeni türetmelerle dilin söz varlığı zenginleştirildiği gibi, aynı yolla dile kazandırılacak terimlerle Türkçenin bilim dili olarak gelişmesine katkıda bulunmuş olacağız. Bu yapılmadığı taktirde yabancı sözler, yabancı terimler dile girer. Dildeki gereksiz yabancı öğelerin ayıklanması da gereklidir. Birer özenti alıntısı niteliğinde olan show, konsensus, transformasyon, efor gibi sözler Türkçede karşılıkları olmasına rağmen kullanılmaktadır. Öncelikle bu özenti alıntılarının ayıklanması gerekir. Geçmişte de Türkçeye Arapçadan, Farsçadan özenti alıntıları girmişti: Türkçede güneş varken Arapçadan şems, Farsçadan hurşid, afitab sözlerinin girmesi gibi. Üstelik bazı alıntı sözler, dildeki birkaç sözün yerine kullanılmakta, dilde yoksullaşmaya yol açılmaktadır. Türkçede değişim, dönüşüm, kabuk değiştirme gibi ince anlam özelliklerine sahip sözlerimiz varken bunların yerine kullanılan tranformasyon dilde yabancılaşmanın yanı sıra söz varlığında yoksullaşmaya da yol açıyor. Üstelik bu sözü kimileri transformeyşın, kimileri de transformasyon diye söyleyerek ayrılıklar da yaratıyorlar.              

Türkçenin şu andaki en önemli sorunu, dildeki yabancı öğelerin artmasıdır. Her dilde yabancı kökenli söz vardır. Hiçbir dil saf değildir. Türkçe de pek çok dile söz vermiş, pek çok dilden söz almıştır. Türkçenin İngilizceye verdiği sözler de vardır. Bunlardan en ilgi çekici olanı son zamanlarda dilimize giren kiosk’tur. Bu söz Türkçeden İngilizceye geçen köşk sözüdür. İngilizcede kiosk biçimine dönüşmüş ve bizim sözümüz bu defa farklı bir anlamda karşımıza çıkmıştır. Dildeki yabancı sözlerin bir ölçüsü olmalıdır. Bu ölçü dilin kimliğini bozacak derecede olmamalıdır. Dil gerek duyduğu sözleri, karşılık bulunmaması durumunda yabancı dillerden aynen veya ses değişikliğine uğratarak alır.

En kötüsü dilin söz dizimi özelliklerinin yabancılaşması, yabancı eklerin dile girmesi, dilin mantığına aykırı kullanışların yaygınlaşmasıdır. Türkçede çokluk eki +lar, +ler varken, İngilizcedeki çokluk eki ’s’nin kullanılması, Türkçede +nın, +nin eki varken İngilizcedeki ’s ekinin kullanılması, üzerinde dikkatle durulması gereken konudur. İnternette gördüğüm bir ağ sayfasının adresinde ‘okuls’ sözü vardı. Sayfanın hazırlayıcısına bu sözdeki s’nin anlamını sorduğumda bana verdiği yanıtta, sözün okullar anlamına geldiğini ve İngilizcedeki çokluk ekini ilgi çeksin diye kullandıklarını söylüyordu. Türkçede ‘article’ olmamasına rağmen, bir otelin adında ‘the’ biçimini kullanması dile yabancı sözlerin girmesinden daha tehlikelidir. Bunlar dilde olmayan, dilin yapısına uymayan biçimlerin dile sokulmasıdır. Bu, kan grubu B olan bir kişiye A grubundan kan vermek gibi bir şeydir.

Dilimizi bekleyen tehlikeye gelince... Üçüncü binyılın henüz başlarındayız... İnsanlığı yeni binyılda nelerin beklediği, geleceğin dünyasının nasıl olacağı, bilimde hangi noktalara ulaşılacağı gibi çeşitli konularda bilim adamları öngörülerde bulunuyorlar. Bu öngörülerden biri de yeryüzündeki dillerle ilgili. Yeni binyılın daha ilk yüzyılı sona ermeden yeryüzündeki pek çok dilin yok olacağı öngörüsünde bulunuluyor. Ürpertici bir öngörü... Bir dilin yok olması demek, bir kültürün, dahası bir ulusun yok olması demektir. Dilini kaybeden bir ulusun bireylerinde genlerin birkaç kuşak daha yaşayacağı, ulusların biyolojik olarak varlıklarını sürdürebileceği ileri sürülebilir. Ulusu oluşturan en önemli öğe dil olduğuna göre dili yeryüzünden silinmiş bir ulusun varlığının da silinmiş olacağı bir gerçektir. Geçmişte bu durumun örnekleri vardır. Ancak, Türkçe için böyle bir tehlike söz konusu değildir. Türk ulusu diline sahip çıktıktan sonra, karamsar olmamak gerekir. Bu bilinç uyandıktan sonra Türkçemizin geleceği konusunda endişeye yer yoktur. Üçüncü binyılda Türkçemizi aydınlık günlerin beklediğine inanıyorum.

Ülkemizde Türkçe ile ilgili tek resmî kurum Türk Dil Kurumudur. İmlâ kılavuzları, sözlükler, dil bilgisi kitapları hazırlama görevi yasa ile Türk Dil Kurumuna verilmiştir. Ancak, bu işi yapan bir kurum var diyerek herkesin bir kenara çekilmesi, Türkçenin katledilmesine seyirci kalması mümkün değildir. Türkçe hepimizin en kutsal varlığıdır. Türkçe bizim kimliğimizdir, adımızdır, soyadımızdır, türkümüzdür, şarkımızdır, sevgimizdir. Şairin dediği gibi Türkçe, ses bayrağımızdır. Bayrağımızı koruduğumuz gibi dilimizi de korumalıyız. Biz bu dilimizi atalarımızdan miras aldığımız kadar, gelecek kuşaklardan da ödünç aldık. Ele ele verelim, dilimize sahip çıkalım. Gelecek kuşaklara Türk’e yakışır bir Türkçe bırakalım.  



Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #19 : 18 Şubat 2010, 19:19:01 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.tsk.tr/TURKCENIN_DOGRU_KULLANIMI/Turkcenin_Dogru_Kullanimi.pdf



ATATÜRK’ÜN TELGRAFLARINDA TÜRK DİLİ I



 İNGİLİZCE HECEYİ SADELEŞTİRME CEMİYETİNİN TEBRİKİNE VERİLEN CEVAP

(28. II. 1929)

Heceyi Sadeleştirme Cemiyeti Glascow Şubesi Azalarına

Aziz Efendiler,
Türk alfabesinin sadeleştirilmesi hakkındaki tebrikinizi memnuniyetle aldım. Şurasını tecrübe ile zikredeyim ki, hece ve alfabe ıslahı, hakikaten çocukları müşkülâttan kurtaran onlara küçük yasta muvaffakiyet lezzetini tattıran en müessir vasıtadır. Yaşlı adamların sevinçleri ise daha aşikârdır. İnsanlar arasında kolay ve hevesli okumak vasıtasının temin edilmesi hem milli inkişafa hem de milletler arasında anlaşmağa çok hâdimdir.
Centilmen hareket ve hissiyatınız beni çok mütehassis etti. Teşekkürlerimi ve yolunuzda muvaffakiyet temennilerimi beyan ederim Aziz centilmen Efendiler.
1 Mart 1929
Türkiye Reisicumhuru
Gazi Mustafa Kemal



YENİ TÜRK HARFLERİNİN KABULÜNÜN ONUNCU YILDÖNÜMÜ DOLAYISİLE ÇEKİLEN TELGRAF

(9. VIII. 1938)

Saffet Arıkan
Kültür Bakanı Ankara

Türkün kültür sahasındaki kabiliyetinin inkişafına temel olan harf inkılâbının onuncu yıl dönümü münasebetile gönderdiğiniz telgrafı memnuniyetle aldım. Teşekkür eder ve milletimize kültür sahasında sonsuz başarılar dilerim.

K. Atatürk

Ulus: 11 Ağustos 1938


TÜRK DİLİ ARAŞTIRMA KURUMUNUN 3. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE GÖNDERİLEN SAYGI VE TEŞEKKÜR TELGRAFINA CEVAP


12 Temmuz 1935

Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Sekreterliğine,

Türk Dili Araştırma Kurumu’nun üç sene içinde yaptığı işler çok büyüktür. Kurum içinde çalışan arkadaşlar bununla öğünebilirler. Kamunuzu kutlular, tam başarılar dilerim.

Reisicumhur
K. Atatürk

Ayın Tarihi, sayı: 20, 1935, s.7



HARF İNKILÂBINDAN SONRA KARADENİZ HAVALİSİ MEBUSLARININ VAPURLA, YENİ HARFLERİ VATANDAŞLARA ÖĞRETMEK ÜZERE SEÇİM BÖLGELERİNE GİTMELERİ ESNASINDA ÇEKTİKLERİ TELGRAFA, CEVAP

(14. IX. 1928)

Refit Paşa vapuru.
Rize Mebusu Ali
Karahisar Mebusu Mehmet Emin
Kars Mebusu Ahmet
Artvin Mebusu Mehmet Ali
Giresun Mebusu Kâzım
Samsun Mebusu Râna
Tokat Mebusu Bekir Lütfü
Ordu Mebusu Recai
Samsun Mebusu Âdil.

İdealist arkadaşlarım, Büyük milletimizi irşat için Karadenizin dalgaları sinesinde beni, aciz arkadaşlarınızı hatırladığınızdan çok müte-hassis oldum. Cümleniz için millete nafi olmanızı temenni ederim. Aynı dalgalar içinde sizi de karanlık gecenin milletimiz için nur saçan rehberleri olarak takip ediyorum. Muvaffakiyet.

Gazi Mustafa Kemal

Yücel Dergisi, cilt: VIII, sayı: 46, 1938, s. 233



YENİ HARFLERİN TATBİKİ MÜNASEBETİYLE BAŞBAKANLIĞA GÖNDERİLEN YAZI

(21. IX. 1928)

Başvekâlete
Yeni harflerin tatbikatını memleketin pek çok yerinde gördüm. Şehirlerde, köylerde, her yerde halk yeni harflerle okuyup yazmaya geçmiştir. Halk yeni yazının kolaylığından memnundur. Yalnız her yerde, şehirde ve köyde, memurda ve muallimde zihinleri karıştırıp şaşırtan, bağlama çizgisinin doğru olarak kullanılmasındaki endişe vaziyetidir.
Bu sıkıntı harflerin kolaylığına, sevk ve neşeye dokunacak derecede kendini hissettirmektedir.
Encümen esasen yeni harflerle yazıya başlanırken uzun kelimemizin hecelenmesini, seçilmesini kolaylaştıracak bir çare olmak üzere bağlamayı düşünmüş ve bağlamanın kalkmasını ileriye bırakmıştı. Yeni harflerin kabul ve taammümündeki tehalük ve sürat bu zamanın geldiğini gösteriyor. Bilâkis bağlama çizgisinin kalkması halkın öğrenmesini pek çok kolaylaştıracak ve şevklendirecektir. Bu sebeple ve halk içinde müşahedelerime güvenerek atideki esasları kabul etmek faydalı ve lâzım görülmüştür.

1.     İstifham edatı olan “mi, mı, mu, mü” umumiyetle ayrı yazılır. Meselâ: geldi mi? gibi fakat kendinden sonra gelen her türlü lahikalarla beraber yazılır, meselâ geliyor musunuz? ben miydim? gibi.

2.     Rabt edatı olan “ki” ve dahi manasına olan “de, da” müstakil kelime olarak ayrı ayrı yazılır meselâ: Görüyorum ki sen de iyisin, gibi.

3.     Türk gramerinde bağlama işareti olan (-) kalkmıştır. Binaenaleyh fiillerin tasriflerinde ve isim ve sıfatların fiil gibi tasriflerinde lahikalar çizgi (-) ile ayrılmazlar, beraber yazılırlar. Meselâ: geliyorum, gideceksiniz, görecekler, yapmalıyım, gideyim, gidebilirim, söyleyesin, güzeldir, demirdir, gibi.
Kezalik ile, ise, için, iken kelimelerinin muhaffetleri olan le, se, çin, ken şekilleri kendinden evvelki kelimeyle bitişik yazılır. Çizgi ile ayrılmaz meselâ: Ahmetle, buysa, seninçin, gelirken, gibi. Meselâ: mertçe, benimki, yarinki, hasta iyicedir, iyice anladım.

4.     Türkçede henüz mevcut olan farisi terkiplerden dahi bağlama çizgisi yoktur. Terkip işareti olan sadalı harfler (i) ilk kelimenin sonuna eklenir, meselâ: hüsnü nazar gibi.
Şimdiye kadar tabı ve neşolunmuş muhtelif vesaitler bu esaslara göre derhal en seri bir surette tashih olunmak lazımdır.

Gazi M. Kemal

H.M: 22 Eylül 1928


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 6
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.094 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.