CUMHURİYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TÜRK DİLİ ÇALIŞMALARI
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 10 Eylül 2010, 01:31:43


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: CUMHURİYET DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE TÜRK DİLİ ÇALIŞMALARI  (Okunma Sayısı 5022 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 06 Aralık 2009, 00:42:38 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.ege-edebiyat.org/docs/238.doc



Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın



Cumhuriyet döneminde dil ile ilgili yapılan çalışmalar

Cumhuriyet Dönemi

29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle edebiyatta da yeni bir dönem başlamış olur.
Cumhuriyet döneminde her şeyden önce halk diliyle edebiyat dili arasında bir yakınlaşma olur. Eserlerde halk diline, mahalli söyleyişlere yer verilir. Şiirlerde kullanılan Türkçe inanılmaz ölçüde sadedir. Kısacası bu dönemde dilde sadeleşme hareketi amacına ulaşmıştır.
Şiirde aruz ölçüsü tümüyle terk edilmiş, hece ölçüsü yerleşmiştir.
Halk şiiri geleneği, Cumhuriyet dönemi şiiri için en önemli kaynak olmuştur. Şiirlerde hamasi (cesurca) söyleyişler dikkati çeker. Nutuk havası taşıyan didaktik şiirler de yazılmıştır. "Gurbet" konusu şiirde sık işlenen temalardan biri olmuştur. Ulus sevgisi, yurdu tanıtma ve yüceltme coşkusu şiirlerde önemli bir yer tutar.

Anadolu'yu ve Anadolu insanını anlatan şiirler yazılır.
Hececilerin izinden giden Kemalettin Kamu, Ahmet Kutsi Tecer, Behçet Kemal Çağlar, Ömer Bedrettin Uşaklı gibi şairler duygusal bir anlatımla, coşkulu biçimde Anadolu'yu anlatmış, övmüşlerdir. Bu dönemde "Anadolu'ya yönelme" ortak bir ülkü durumundadır. Ancak şairlerin çoğu Anadolu'ya dıştan bakmıştır. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Nazım Hikmet, Cahit Külebi gibi bazı şairler ise Anadolu'yu daha gerçekçi bir bakış açısıyla işlemişlerdir.
Cumhuriyet döneminde roman ve hikâye, gözlemci ve| gerçekçi bir anlatıma dayanır. Roman ve hikâye, insan¬larımızın gerçeklerine eğilir. Toplum sorunları gözleme dayanan bir gerçeklikle anlatılır. Konular, ülkenin somut koşullarından çıkarılır. Konuların işlenişinde de nesnel bir anlatım söz konusudur.
Roman ve hikâyelerde olayların geçtiği çevre genişlemiştir. Toplumun her kesiminden yazarlar çıkmış, edebiyatımız konu, üslup ve dil bakımından yeni boyutlar kazanmıştır.
Roman ve hikâyenin içeriği toplumsal ve siyasal bir nitelik] kazanmıştır. Romanlarda Atatürk devrimleriyle amaçlanan çağdaş yaşam işlenmiştir. Yer yer tezli, güdümlü romanlar da yazılmıştır.
Kurtuluş Savaşı Cumhuriyet dönemi roman ve hikâyesinde] önemli bir yer tutar. Savaş öncesi durum, savaş yılları, savaşa katılanların durumu birçok esere konu olmuştur.
Halide Edip Adıvar (Ateşten Gömlek, Vurun *****ye) Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Yaban, Sodom ve Gomore.l Ankara), Ahmet Hamdi Tanpınar (Sahnenin Dışındakiler).| Tarık Buğra (Küçük Ağa), Kemal Tahir (Yorgun Savaşçı) Samim Kocagöz (Kalpaklılar) Kurtuluş Savaşı döneminj işleyen yazarlar arasındadır.
Bazı romanlarda köy gerçeği üzerinde durulur; köy ve| köylünün sorunları yansıtılır.
Cumhuriyet döneminde tiyatro ve deneme türünde önernlj gelişmeler olmuştur. Tiyatrolarda milli konular işlenmiştir.
Cumhuriyet dönemi yazarları roman ve hikâyenin dışında! makale, fıkra, deneme, eleştiri, anı ve gezi yazısı türlerinde] önemli eserler yazmışlardır.
Cumhuriyet dönemi şair ve yazarları olarak Cahit Sıtkı] Tarancı, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Dıranas, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Memduh Şevket Esendal, Abdülhak Şinasil Hisar, Falih Rıfkı Atay, Peyami Safa gibi isimler sayılabilir.

YEDİ MEŞALECİLER
Yedi Meşaleciler, Beş Hececiler'e tepki olarak ortaya çıkmış-] lardır. Beş Hececiler'in şiirlerini sığ olmakla suçluyorlardı.
Yedi Meşale adıyla ortaklaşa bir kitap çıkarıp bu kitabın] önsözünde şiirle ilgili görüşlerini açıkladılar.
1928 yılında ortaya çıkan bu topluluğu oluşturan yedi sanatçıdan yalnız Kenan Hulisi yazardı, ötekiler şiirle ilgileniyordu: Muammer Lütfü, Cevdet Kudret SolokJ Sabri Esat Siyavuşgil, Yaşar Nabi Nayır, Ziya Osman Saba, Vasfi Mahir Kocatürk.
Edebiyat dünyasında bir tıkanıklık olduğundan yakınıyor, kendilerini sanat aşkıyla çalışan gençler olarak nitelendiri¬yorlardı, ilkelerini "samimilik, canlılık ve devamlı yenilik" olarak açıkladılar. Türk şiirine yeni ufuklar açmayı hedef¬lediklerini ifade ettiler. Fransız edebiyatını örnek alıp izleye¬ceklerini söylediler.
Yedi Meşaleciler hedeflerinin hiçbirini gerçekleştiremeden kısa sürede dağıldılar, eleştirdikleri Beş Hececiler'in devamı olmaktan öteye gidemediler. Sanatçılar bağımsız birer isim olarak çalışmalarını sürdürdüler.
Sabri Esat Siyavuşgil çevirileri ve denemeleri ile edebiyat¬la olan ilişkisini sürdürdü. Psikoloji profesörü olarak bilim¬sel çalışmalar yaptı.
Yaşar Nabi şiirlerini iki kitapta topladı. Edebiyatın başka türlerinde de eserler veren Yaşar Nabi, çıkardığı Varlık der¬gisini ömrü boyunca yaşattı. Varlık, Türk edebiyatının gelişim sürecinde çok önemli bir dergi olmuştur.
Vasfi Mahir şiirlerini dört kitapta topladı; edebiyat tarihi ile ilgili çalışmaları önemlidir.
Cevdet Kudret şiirin dışında roman, tiyatro türlerinde de eserler yazdı. Edebiyat tarihi ile ilgili önemli araştırmaları vardır.
Muammer Lütfü topluluğun dağılmasından sonra edebi¬yat dünyasından uzaklaşmıştır.
Ziya Osman Saba bu topluluğun şiire en sadık ismi olmuş¬tur. Ziya Osman özellikle ev içi şiirleri yazdı. Şiirlerinde aile mutluluğu, çocukluk özlemi, kadere boyun eğiş, ölüm gibi temaları işlemiştir. Dostluklara önem veren bir insandı. Bütün insanların mutluluk içinde yaşamasını dileyen ve herkesi kucaklamak isteyen sevgi dolu bir şairdir. Şiirle¬rinde akıcı ve yalın bir dil kullanmıştır.

Ziya Osman'ın şiir ve hikâye türlerinde eserleri vardır.

Şiir kitapları: Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak

Hikâyeleri: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Değişen İstanbul

CUMHURİYET DÖNEMİ SANATÇILARI

AHMET HAMDİ TANPINAR (1901-1962)

Tanpınar. çok yönlü bir insan ve sanatçıdır. Üniversitede profesördür, milletvekilliği yapmıştır. Anadolu'nun değişik yörelerinde öğretmenlik yapmıştır.
Tanpınar bir sanatçı olarak şiir, roman, hikâye, deneme, makale, edebiyat tarihi türlerinde eserler vermiştir. Asıl önemli yanı şairliğidir.
İlk şiirlerinde hece ölçüsünü kullanmış, sonra serbest şiire geçmiştir. Fransız şiirini tanımış, sembolistlerden etkilen¬miştir. Şiirlerini yazarken çok titiz davranır; bu nedenle az sayıda şiiri vardır. Rüya, zaman, bilinçaltı onun şiirlerinde-ki önemli kavramlardır. Şiirlerinde "ahenk"e önem verir.
O eserlerinde eski ile yeni, Doğu ile Batı arasında bir sen¬tez oluşturmaya çalışır. Zaman kavramı üzerinde çok durur. Tarihi konulardan uzak durmaya çalışmıştır; ancak geçmişle bugünü birlikte anlamaya yönelik bir şiir olan "Bursa'da Zaman" onun en önemli şiiri olmuştur.
Şiirleri, okuru hemen sarıverir. Yalın dille yazdığı, kendine özgü sıfatlarla süslediği renkli şiirleri vardır.
Yazarın roman ve hikâye türündeki yapıtları da önemlidir. Romanlarında "zaman" ve "geçmişe özlem" temalarını işler. Dış dünyayla uyum sağlayamayan kişilere ve onların sorunlarına yer verir. Bilinçaltındaki duygular, anılar önemli yer tutar.
Türk edebiyatının en başarılı romanlarından biri sayılan Huzur'da; Mümtaz, Nuran, ihsan ve Suat olmak üzere dört temel karakter vardır. Şair ve üniversitede asistan olan Mümtaz romanın baş kişisidir. Romanda ana olay Nuran ve Nuran'ı seven Mümtaz ile Suat arasında geçer. Daha çok da Mümtaz'ın psikolojisi işlenir. Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü Tanpınar'ın diğer romanlarıdır. Romanlarında insanların toplumla uyumsuzluğunu işler, kahramanlarının psikolojik yönleri dikkati çeker.
Yaz Yağmuru ve Abdullah Efendi'nin Rüyaları hikâye kitaplarıdır.
Beş Şehir (deneme), Edebiyat Üzerine Makaleler, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi sanatçının diğer türlerdeki eserleridir.

ZEKİ ÖMER DEFNE (1903 -1992)
Hece ölçüsüne bağlı kalmış, ama modern şiire geçmeyi, halk şiiri geleneğini çağdaş şiirle bağdaştırmayı başarmış bir şairdir. Bu bakımdan "Beş Hececiler"in devamı gibidir. Destanlardan, genel anlamda folklordan yararlanarak romantik ve lirik şiirler yazmıştır.

Şiirleri: Denizden Çalınmış Ülke, Sessiz Nehir, Kardelenler, Fulyalar.

BEHÇET KEMAL ÇAĞLAR (1908 -1969)
Halk şiirinin biçim özelliklerini kullanarak halka, topluluklara Hitap etmek için yazmış bir şairdir. Atatürk, Cumhuriyet ve yurt sevgisi en çok işlediği temalardır. Epik şiir ve güzelleme örnekleri en çok başvurduğu türlerdir. Bazı şiirlerinde "Ankaralı Âşık Ömer" takma adını kullanır. Tiyatro ve incelemeleri de vardır.

Şiirleri: Erciyes'ten Kopan Çığ, Burada Bir Kalp Çarpıyor, Benden İçeri. Oyunları: Çoban, Atilla, Deniz Abdal. Diğer eserleri: Dolmabahçe'den Anıtkabir'e Kadar, Kuran-ı Kerim'den İlhamlar, Atatürk Denizinden Damlalar, Battal Gazi Destanı ...

ÖMER BEDRETTİN UŞAKLI (1904 -1946)

Halk şiiri tarzından yararlanarak hece ölçüsüyle şiirler yazmıştır. Bu yönden "Beş Hececilerin devamı gibidir. Anadolu ve doğa güzelliklerini, denizi, tarihi konuları işleyen şiirleriyle dikkat çeker. Şiirleri: Deniz Sarhoşları, Yayla Dumanı, Sarıkız Mermerleri.

CAHİT SITKI TARANCI (1910-1956)

Bir siyasi partinin açtığı şiir yarışmasında "Otuz Beş Yaş Şiiri" adlı şiiri ile birinci olduktan sonra üne kavuşmuştur.

Cahit Sıtkı, şiirde Türkçenin söyleyiş güzelliklerini yansıtan şairdir. Şiirlerinde Baudelaire'in etkisi vardır.

Onun kadar şiiri ciddiye alan çok az şair vardır. Şiirin dışın¬daki türlerle uğraşmaktan kaçınmış, Türkçenin en güzel dizelerini yazmıştır.

Biçim ve ölçü konusunda sürekli denemeler yapmıştır. Şiirde sözcüklerin dizilişine büyük önem vermiştir. Halk kültüründen gelen öğeleri -başta hece ölçüsü olmak üzere-deyimleri, tekerlemeleri başarıyla şiirlerinde kullanmıştır. Kendine özgü bir şiir oluşturmuştur. Son derece yalın, bir o kadar da ahenkli bir dille şiirini yazmış, konuşma dilini şiire yansıtmıştır.

Cahit Sıtkı'ya göre "insanoğlu dünyanın en zengin madeni¬dir." Şiirlerinde açılarıyla, mutluluklarıyla insanı işlemiştir. Duyguları son derece içten ve temizdir.

Onun şiirindeki başlıca temalar "Ölüm, ölüm korkusu" bunların olmadığı zamanlarda da "yaşama sevinci"dir. Dünyayı ve yaşamı çok sever, ölüm korkusu bu güzel dünyayı bırakmak endişesindendir. "Yalnızlık" şiirlerinde sıkça işlediği bir başka temadır.

Cahit Sıtkı şiirini Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı kitaplarda toplamıştır.

AHMET KUTSİ TECER (1901-1967)

Şiire Dergâh dergisinde başlamıştır.

Halk kültürüne büyük önem vermiştir. Ülkü dergisindeki yazılarıyla ve araştırmalarıyla ulusal kültüre katkı sağlamıştır. Âşık Veysel'i keşfeden Ahmet Kutsi Tecer'dir.

Hece ölçüsüne yeni biçimler vererek duygulu şiirler yazdı. Didaktik şiirlerinin yanında çok duygulu, lirik şiirleri de vardır. Şiirlerinin duygusal yönü ağır basar.

Türk halk şiiri geleneğinden yararlanmış, şiirlerinde halk motiflerini de işlemiştir.

Şiirleri, "Şiirler" adlı kitapta toplanmıştır.

Ayrıca oyunları vardır: Koşebaşı, Bir Pazar Günü, Satılık Ev, Koçyiğit Köroğlu

KEMÂLETTİN KÂMİ KAMU (1901-1948)

Okulunu yarıda bırakıp Milli Mücadele'ye bizzat katılmıştır. Mütareke günlerinde şiire başlamışsa da asıl ününü Cumhuriyet döneminde sağlamıştır.

Şiirleri önce Büyük Mecmua'da daha sonra "Dergah, Varlık" ve "Oluş" dergilerinde yayımlanmıştır.

Kemalettin Kamu, şiirde Faruk Nafiz'in izinde yürümüştür. "Gurbet şairi" olarak tanınır. Onun şiirindeki konularını "vatan sevgisi, savaş, aşk, köyünde, siperde ve daima gurbette olan Mehmetçik" oluşturur. Gurbet duygusunu bizzat yaşamış biridir.

Şiirlerinde hece ölçüsünün özellikle on birli kalıbını kullan¬mıştır. Halk şiiri geleneğinden yararlanmıştır. Sade, akıcı dili ve lirik şiirleri ile "memleket edebiyatının önde gelen şairleri arasındadır. Şiirleri, ölümden sonra bir kitapta toplanmıştır.

Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin ustalarındandır. Şiirde ölçü ve uyağa önem veren Dıranas, Halk şiiri geleneğinden yararlanmayı bilmiştir.

AHMET MUHİP DIRANAS (1909-1980)

Fransız şiirinden özellikle Baudelaire'den gelen zevki, Halk şiiri geleneği ile birleştirmiştir. Şiirinde güzellikleri işlemiştir.

Şiirlerinde biçime, dile, ölçü ve uyağa, ahenge önem ver¬miştir. Yalın bir dili vardır. Şiirlerinde yurdun güzelliklerini yücelik, kutsallık duygusuyla birleştirerek işlemiştir. Doğa, aşk ve bireysel konuları işlemiştir. Onun şiirlerinde hüzün¬lü, umutsuz duygular yer alır.

Şiirlerini "Şiirler" adı altında bir kitapta toplamıştır.

"Fahriye Abla, Serenad" gibi çok tanınmış şiirleri vardır.

Oyunları da vardır: Gölgeler, O Böyle İstemezdi, Çıkmaz

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

Şiire hece ölçüsüyle başlayan şair, daha sonra serbest ölçüye geçmiştir.

"Türkçem, benim ses bayrağım."

diyen şair, şiirlerinde dil üzerinde titizlikle durmuştur.

Dağlarca çok şiir yazan bir şairdir. Onun şiirinde farklı dönemler vardır. İlk şiirlerinde soyut konulara yönelmiştir. Bu şiirlerde "duyarlık" ağır basar; büyük bir hayal gücü ve zengin bir hayal dünyası vardır. Çarpıcı imgeleri ve yoğun bir anlatımı vardır, ikinci dönemde titiz bir Türkçe ve kendine özgü dil yapısı ile dikkat çeker.

Dağlarca bütün akım ve anlayışlarla ilgilenmiş; fakat hiçbir görüş ve akımın etkisinde kalmamıştır. Türk şiirinin en özgün şairlerinden biri olmuştur. Bireyselden toplumsala, ulusaldan evrensele uzanan bir çizgisi olmuştur. Kurtuluş Savaşı dönemini destan boyutunda işlediği şiirleri vardır. Yalnız bu dönemdeki savaşları değil tarihimizdeki önemli savaşları da şiirleştirmiştir. Vatan sevgisi ondaki önemli temalar arasındadır. Hayat ile ölüm arasındaki acı tezatın insanların davranışlarına yansımasını şiirlerinde başarıyla işlemiştir.

"Çocuk ve Allah" adlı şiir kitabıyla ün kazanmıştır.

Onun şiir kitaplarının adları bile şiirlerinin konu haritası hakkında fikir verebilir: Havaya Çizilen Dünya, Taş Devri, Mevlana'da Olmak, Çanakkale Destanı, Hiroşima, Malazgirt Ululaması, Sakarya Kıyıları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Yunus Emre'de Olmak...

NECİP FÂZIL KISAKÜREK (1905-1983)

Şiirine Milli Mücadele yıllarında başlayan Necip Fazıl'ın ilk şiirleri Yeni Mecmua'da çıkmıştır.

Şiir, hikâye, biyografi, anı ve tiyatro türünde eserleri vardır.

Necip Fazıl, Halk şiiri geleneğinden yola çıkmış, hece ölçüsünü kullanmıştır. Batı şiiriyle kendi şiir geleneğimizi birleştirmeye çalışmıştır.

Şiirleri biçim bakımından kusursuzdur. Gerek biçim, gerek içerik açısından özgün şiirleri vardır.

Felsefeye olan ilgisiyle şiirde mistik bir anlayış ve duyuşa yönelmiştir. Onun şiirlerinde sürekli bir arayış içinde olan modern insanın huzursuzlukları, arayışı vardır. Daha sonra dini şiirler yazmaya yönelmiştir.

ilk kitabı "Örümcek Ağı" büyük bir beğeniyle karşılan¬mıştır. Bu şiirlerde insanın ve eşyanın bilinmeyen içyüzünü hissettiren ıstırabın temsilcisi bir şair olarak kabul edilmiştir.

Necip Fazıl, şiirlerinde insan-evren ilişkisini, madde-ruh tezatını, insanın iç dünyasını, tutkularını işlemiştir. Korku, Şiirleri: Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim

Hikâyeleri: Birkaç Hikâye, Birkaç Tahlil

Oyunları: Tohum, Bir Adam Yaratmak, Reis Bey, Para, Yunus Emre...

MEMDUH ŞEVKET ESENDAL (1883-1952)

Türk hikâyeciliğinde Çehov tarzının temsilcisi olan yazar, kişilerin günlük yaşamda dikkat çekmeyen yanlarını anlat¬tığı hikâyeleri ile tanınmıştır.

"Durum hikâyesi"nin (olaysız hikâye) edebiyatımızdaki ilk temsilcisi kabul edilir.

Memduh Şevket, hikâye türüne yalınlık getirmiş, hikâyeyi gereksiz süslemelerden kurtarmıştır. Hikâyelerinde halktan kişilerin yaşantısına ayna tutmuştur.

Son derece güçlü bir gözlem yeteneği vardır. Toplum yaşamındaki aksayan yönlere, insanların sorunlarına, ruh¬sal durumlarına değinir. O, kendi ifadesiyle "topluma ayna tutan" bir sanatçıdır.

Konulara ve kişilere iyimserlikle yaklaşır. Bütün kişileri sevimlidir. Kahramanlarının yaşayışlarını iyi ve kötü yönleri¬ni okurlara sevdirir.

Çok yalın, temiz bir dili ve güçlü anlatımı vardır. Kendisi, "edebiyatı bilmediği için sade yazdığını" söyler.

Romanları: Ayaşlı ve Kiracıları, Miras, Vassaf Bey

Hikâye kitapları: Otlakçı, Mendil Altında, Hava Parası, Temiz Sevgiler, Veysel Çavuş, Kelepir

ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR

Geçmiş özlemiyle dolu roman ve anılarıyla tanınmıştır.

Tanıdığı kişilerden yola çıkarak gözlem ve anılarına dayanan kurgular oluşturur. Çocukluk ve gençlik yılların¬dan, İstanbul’un en güzel yerlerinde geçen gözlemlediği, belleğine yerleşen anılarından yararlanır.

Okurların ilgisini çeken, okurları yazıya bağlayan çekici bir anlatımı vardır. Süslü, sanatlı, uzun cümleleri vardır,

Eserlerinde kültür, hatıra, tasvir öğeleri ağır basar.

Romanları: Fahim Bey ve Biz, Çamlıca'daki Eniştemiz

Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri, Geçmiş Zaman Fıkraları, İstanbul ve Pierre Loti anı türündeki eserleridir.

HALİKARNAS BALIKÇISI (1886-1973)
"Halikamas" Bodrum'un antik çağdaki ismidir. Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan yazar, bir yazısı yüzünden üç yıllığına Bodrum'a sürgüne gönderilmiştir. Bir buçuk yıl sonra cezası affedilir; ama o, çok sevdiği Bodrum'dan ayrıl¬maz, buraya yerleşir.

Halikarnas Balıkçısı deniz hikayeleriyle tanındı. Konularının hemen hepsini Ege ve Akdeniz'in kıyı ve açıklarında geçen denize bağlı olaylardan almıştır. Denize hayranlıkla bağlıdır. Onun hikâyelerinde balıkçılar, sünger avcıları, dal¬gıçlar, gemiciler yer alır. En küçük ayrıntılarına kadar bildiği denizi ve denizcilikle ilgili terimleri eserlerinde hatta eser¬lerinin adlarında kullanmıştır.

Şiirsel, akıcı bir üslubu vardır. Anlatımında yer yer aksama¬lar görülür. Öykü, roman, anı, inceleme, deneme türlerinde yapıtları olan yazarın pek çok çevirisi de vardır.

Öyküleri: Merhaba Akdeniz, Ege'nin Dibi, Ege Kıyıların¬dan, Yaşasın Deniz

Romanları: Aganta Burina Burinata, Ötelerin Çocuğu, Uluç Reis, Turgut Reis, Deniz Gurbetçileri

Mavi Sürgün'de anıları vardır.

PEYAMİ SAFA (1899-1961)
Fıkra, öykü, roman yazarı olarak tanınmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan yazarlardandır.

Sanat endişesi taşımadan para kazanmak, geçimini sağla¬mak için yazdığı eserlerde Server Bedi ismini kullanmıştır. Yüz kırka yakın eseri vardır. "Yirminci Asır" adlı bir gazete de çıkarmıştır. Ansiklopedik bilgilere sahiptir.

Eserlerinde olaya değil, psikolojik tahlillere, ruh çözüm¬lemelerine ağırlık verir. Eserlerindeki kişiler belli bir düşünceyi anlatmaya yönelik olarak seçilmiştir.

Romanları teknik yönden oldukça güçlüdür. Kahraman¬larını kültürlerine, yaşam biçimlerine, kişiliklerine uygun biçimde konuşturur. Romanlarında ahlak çöküntüsü, Doğu-Batı çatışması, varlığın sırları gibi konular üzerinde durmuştur.

Kendi hayatının bir bölümünü anlattığı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu bir otobiyografik romandır.

Hemen her romanında dönemler, anlayışlar, gelenekler, karşılaştırmalar üzerinde durmuştur.

Eserleri arasında Mahşer, Sözde Kızlar, Yalnızız, Fatih-Harbiye, Matmazel Noralya'nın Koltuğu, Canan sayıla¬bilir.

FALİH RIFKI ATAY (1894-1971)
Türkçenin düzyazı dili olmasında büyük etkisi olan bir yazardır.
Son derece yalın ve duru bir anlatımı vardır.
Falih Rıfkı fıkra, makale, gezi, anı, sohbet türlerinde yazdığı yazılarıyla tanınmıştır. Özlü yazıları vardır.
Yazılarında Atatürk devrimlerinin önemini vurgulamış, toplumsal ve güncel konularla ilgili düşüncelerini aktar¬mıştır.
Ürpertici hayaller, vehimler onun şiirlerinde sık rastlanan öğelerdir.
Çoğu zaman Atatürk'ün yakınında olmuştur. Atatürk'le ilgili anılarını "Çankaya" adlı kitapta anlatmıştır. Ateş ve Güneş, Zeytindağı, Atatürk'ün Bana Anlattıkları anı türündeki diğer eserleridir.
Cumhuriyet sonrasında, gezi yazısı türünün gelişiminde bu türdeki eserleri ile çok etkili olmuştur. Gezi yazısı türündeki kitapları: Deniz Aşırı, Yeni Rusya, Moskova-Roma, Bizim Akdeniz, Taymis Kıyıları, Tuna Kıyıları, Yolcu Defteri
Fıkraları: Eski Saat, Niçin Kurtulamamak, İnanç, Kurtuluş

ARİF NİHAT ASYA (1904 -1975)
Hem aruzla, hem hece ölçüsüyle, hem de serbest şiirler yazmıştır. Rubai türünün son ustalarındandır. Halk ve Divan nazım biçimlerinin yanında, modern edebiyatın nazım biçimlerini de kullanmıştır. Kahramanlık, tarih bilinci, din, aşk, doğa ve ülke güzellikleri işlediği temaların önemlileridir. Şiirde ahenge önem verir. Dili sade ve coşkundur. Espri ve hiciv kullanmayı sever. Mevlevi kültürüne de aşinadır.
Şiirleri: Heykeltıraş, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Rubaiyat-i Arif, Kıbrıs Rubaileri, Dualar ve Âminler, Kubbe-i Hadra, Köprü, Aynalarda Kalan, Divançe-i Arif... Mensur şiirleri: Yastığımın Rüyası, Ayetler. Düzyazıları: Kanatlar ve Gagalar, Terazi Kendini Tartmaz...


NİHAL ATSIZ (1905–1975)
Şair, yazar ve araştırmacı - tarihçidir. Tarihe, özellikle Osmanlı tarihi ve Osmanlı öncesine ait Türk tarihine dair araştırmaları ile tanınmıştır. Konusunu Göktürkler Döneminden alan tarihi romanları, türünün en güzel örneklerindendir. Bazılarında aruzu kullanmışsa da, şiirlerinde halk şiiri özelliklerinin etkisi açıkça görülür. Hece ölçüsünü ve halk ozanlarının nazım biçimlerini kullanmayı sever. Şiirlerinde ve düzyazılarında Türkçeyi başarılı biçimde kullanmıştır.
Şiiri: Yolların Sonu.
Romanları: Dalkavuklar Gecesi, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam.
İnceleme - araştırma eserleri: Edirneli Nazmi, Türk Tarihi Üzerine Toplamalar, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, Türk Edebiyat Tarihi; İstanbul Kütüphanelerinde Tanınmamış Osmanlı Tarihleri, Osmanlı Tarihine Ait Takvimler...


NAZIM HİKMET (1902-1963)
Başlangıçta ölçülü, uyaklı şiirler yazan Nazım Hikmet, daha sonra Rus şairi Mayakovski'nin sanat görüşünü benimse¬yerek ölçülü uyaklı şiiri bıraktı.
Öz, biçim ve tema bakımından yeni şiirleriyle serbest şiirin ve toplumsal şiirin öncüsü oldu. Gerçekçi ve toplumcu bir özle şiir üretme çabası içine girdi.
Serbest şiir tarzında yazdığı şiirlerinde değişik dönemler söz konusudur.
Şiirleri sekiz kitapta toplanmıştır:
835 Satır, Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Memleketimden İnsan Manzaraları, Kurtuluş Savaşı Destanı...
« Son Düzenleme: 28 Şubat 2010, 21:44:09 Gönderen: K A L K A N » Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 26 Aralık 2009, 23:25:48 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.ege-edebiyat.org/docs/238.doc


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.tsk.tr/TURKCENIN_DOGRU_KULLANIMI/Turkcenin_Dogru_Kullanimi.pdf


ATATÜRK VE TÜRK DİLİ



Cumhuriyet ilan edilmeden önce Anadolu Türkçesinin geçirdiği evreler iki ayrı çizgide gelişmiştir. Bir yanda Türk halkı, resmi ve dini gelişmelerin etkileri dışında sözlü kültürünü ve öz dilini korumuş, geliştirmiştir. Diğer taraftan da Arapça ve Farsça’nın etkisi altındaki Türkçe yazı dili giderek Türk düşüncesinden ve anlatımından uzaklaşmıştır. Bunun sebebi ise aydın kesimin Arapça ve Farsça kelimelere önem vermesidir.

Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde (1839-1918 ) Türkçenin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması yönünde çalışmalar yapılmış fakat başarı sağlanamamıştır. Çünkü , dilde köklü yenileşmelere gidilmesi engellenmekteydi. Ayrıca yönetim kadrolarında bulunanlar dilde yeniliğe sıcak bakmıyorlardı. Arapça ilim dili, Farsça sanat ve edebiyat dili olmuştu. Bununla birlikte Milli Edebiyat döneminde, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin başta olmak üzere dilde sadeleşmeyi dile getirmeye çalışmışlardır. Halkın sanatçısı olan Mehmet Emin Yurdakul, ilk olarak Türkçe şiirlerle ve halkın anlayabileceği temalarla sesini duyurmayı başarmıştır. Devlet adamları da okuma ve yazmayı kolaylaştırmak amacıyla yeni bir alfabeye geçmek istemişler ve dili sadeleştirmeye çalışmışlardır. Ancak bu girişimler de sonuçsuz kalmıştır.

Milli edebiyat döneminde yayın hayatına giren Türk Yurdu, Halka Doğru, Türk Sözü dergilerinde de Türkçenin sadeleştirilmesi konusu işlendi. Gerek bu dergilerde gerekse dönemin öteki yayınlarında, ozanlar ve yazarlar , Türkçenin güzelliğini sergileyen, terim , sözcük, deyim zenginliklerini ve kurallarını işleyen yazılara, şiirlere ağırlık verdiler.

Atatürk halka giden yolları izlerken karşısına ilk çıkan engellerden birinin dil ve ona bağlı olarak alfabe olduğunu tespit etmiştir. Herkesin benimsediği görüş, Latin alfabesinin daha kolay okunup yazılmasıdır.

Cumhuriyet devrine geldiğimiz zaman dilimizin içinde bulunduğu durum bu şekildeydi. Yukarıda Türk dilinin tarihi devirleri gözden geçirilirken dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı olmadığı görülmektedir .Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.

Atatürk, Türk milletinin kurtulmasında en önemli faktörlerden birisinin de dil olduğunu savunmuş ve bu alandaki çalışmalara hız vermiştir. Gerçekten de Atatürk Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerden sosyoloji ve dil gerçeğinden hareket ederek dille millet ve dille kültür arasındaki bağı ön planda tutmuştur. Çünkü O, yabancı dillerin ağır baskısı altına girmiş olan dilimizin ne duruma düştüğünü tarihi bir gerçek olarak biliyor ve görüyordu. Oysa dille toplum ve o toplumun belirli ölçüler ile şekillenmesi demek olan millet arasında çok sıkı bağ vardır. Bir milletin millet niteliğini kazanabilmesi için her şeyden önce bir dili olması gerekir. Dil, bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplumsal akışı ile birlikte yol aldığından o milletin ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Milli birlik ve beraberlik ancak dilde sağlanabilirdi. Milletin bütünlüğü ancak dille güvence altına alınabilirdi. Bu gerçekleri Atatürk şu vecizelerle dile getirmiştir : “ Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki , bu dil şuurla işlensin.”

Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Cumhuriyetin ve inkılapların temelinde yatan bu ilkeler, Atatürk’ün teorik olarak ortaya koyduğu dogmatik fikir kalıpları değildir. Bütün icraatında akılcılığı ön planda tutmuş ve “ ... dünyada her şey için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir”sözleri ile bilime büyük değer verdiği anlaşılmaktadır. Atatürk inkılapları gerçekleştirirken daima ileriyi düşünmüş, basmakalıp teorileri benimsememiştir.

Atatürk’ün düşünce sisteminde kültürün çok önemli bir yeri vardır. Atatürk’ün : ”Ben milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiğim büyük gelişme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanın da taşıyarak, peyderpey bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde idim sözleri, bu durumu dile getirir. İnkılapları ele alıp incelediğimizde, bu inkılapların sebepleri, Osmanlı İmparatorluğunun siyasi ve sosyal yapısının yetersizliğinden, Türk’ün kendi gelenek ve göreneklerinden uzaklaşmasından kaynaklanıyordu. Türk unsuru, kendi benliğine kavuşamıyor, İmparatorluğun birlik ve bütünlüğü uğruna düşürülmüş bulunuyordu. İnkılapları bu yüzden kendi benliğimizi bulma mücadelesi olarak nitelendirilebilir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ni, niteliği bakımından ele aldığımızda Osmanlı Devleti’nin devamı olmadığını görüyoruz. Bu iki devletin siyasi ve sosyal yapısını oluşturan değer yargıları arasında benzerlik kalmamıştır. Cumhuriyet bir çağdaşlaşma rejimidir.

Dil inkılabı milli devlet politikasına bağlı bir dil anlayışına dayanır. Dil için yenileştirici çalışmalar yapılması gerekir. Eğer bu çalışmalar yapılırsa dil kendini bulabilir ve kendi kendini geliştirerek çağdaş ihtiyaçlara cevap verir. Türk dili, İslamiyet öncesi dönemlerde çeşitli din ve kültürlerle iç içe girdiği halde kendi benliğini korumayı başarmıştır. İslamiyetin kabulünden sonra değişmeye uğramıştır. Türk devletleri, Arap,Fars dillerini yoğun etkisi altına girmişlerdir. Bu da devletin bilim dili, dış yazışmalar dili olarak Arapçanın, çok işlenmiş edebiyat ve divan dili olarak da Farsça’nın resmi dil olmasına yol açmıştır. 13. yüzyılda Anadolu’da Türkçe , halka seslenmiş eserlerin dili durumuna gelmiştir.

Bu esaslar dahilinde Türkçe’nin yazı dili haline geçişi kolaylaşmış;tercüme sayesinde yüzlerce eser ortaya koyulmuştur. 13-15.yüzyıllar arasında Türkçe Eski Anadolu Türkçesi diye adlandırılmaktaydı. Bu dönemde dil, Arapça ve Farsça kelimelerin etkisine rağmen, cümle yapısı ve kelime hazinesi bakımından Türkçe eserler taşımaktaydı. Bu dönemi temsil eden bir çok manzum ve mensur eserler bulunmaktadır. Yunus Emre’nin şiirleri, Süleyman Çelebinin Mevlid’i ve Dede Korkut hikayelerini örnek verebiliriz. Fakat, bu dönem uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nin sınırlarını genişletmesi ile Arap ve Fars kültürü yeniden gelişmeye ve itibar kazanmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da medreselerde Arapça ve Farsça eserler sunulmuştur. Türk saraylarında yabancı şairlere önem veriliyordu. Osmanlıda İslami görüşe sahip olduğundan dolayı, milli bilinç gittikçe zayıflamıştır. Bu durum Farsçanın işlenmişliği ve edebiyatın elverişliliği karşısında, bazı şair ve ediplerce Türkçenin yetersiz sayılmasına yol açmıştır. Süheyl ü Nevbahar’ın çevirmeni Hoca Mes’ud, Hurşidname sahibi Mustafa sahibi şeyh oğlu Selatinname yazarı Sarıca Kemal gibi edebi şahsiyetler, manzum eserler ortaya koydukları halde, eserlerini Türkçe yazdıkları için utanç duyma derecesinde özür dilemeleri veya Türkçe’nin yetersizliğinden söz etmeleri, dil tarihimize geçmiş acı gerçeklerdendir. İşte bu tutum, 14ncü yüzyılda başlayarak ve 20 nci yüzyıl sonlarına kadar süren, Osmanlı yazı ve edebiyat diline Arapça ve Farsça sözcüklerin ve dil kurallarının dilimize girmesine yol açmıştır. Böylece, her biri ayrı bir dil ailesinden gelen Osmanlıca diye adlandırılan üçlü melez bir yazı dili ortaya çıkmıştır. Gerçi, Osmanlıca o yüzyılın kültür şartları içinde gelişmiş, güçlü bir medeniyet dili haline gelmiştir.

İslamiyetin kabulüyle birlikte kültürümüz de İslam kültürünün etkisinde kalmıştır. Bu kültürün etkisiyle dilimize o kültürlerden yabancı kelimeler ve tamlamalar girmiştir. Bu durum Türkçeyi tehdit etmeye başlamıştır. Öz Türkçe kelimeler yerine Arapça ve Farsça kelimeler kullanılmaya başlamıştır. Türkçe kelimeler sanat amacı taşımadığı için kullanılmamıştır.

Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde ise dilde sadeleşme ihtiyacı duyulmaya başlamıştır.

1839’da Tanzimat Fermanın ilan edilmesi İle birlikte toplum yeni ihtiyaçlara gereksinim duymuş böylece bir yenileşme başlamış, dilde yenilikler yapılması öngörülmüştür. Tanzimat fermanın ilan edilmesiyle toplumda az da olsa değişiklikler meydana gelmiştir. İnsanların düşüncelerinde ve fikirlerinde, eğitimlerinde ufak tefek değişmeler olmuştur. İnsanlara çeşitli haklar verilmeye başlanmıştır. Bu dönemde bazı aydınlarımız Türkçenin sadeleşmesi için çaba göstermişlerdir.

1860-1896 yıllarında Tanzimat devrindeki fikirler ve görüşlerden sonraki edebi tarihleri sunan Servet-i Fünun (1896-1901)ve Fecr-i Ati (1901-1908) dönemlerinde de kalıtsal düşünceler ortaya atılmasına rağmen dil konusundaki görüşlerde ayrılıklar yaşanmıştır. Kimileri Osmanlıca’yı savunurken, bunların karşısında ise yabancı kelimeleri arıtma amacı güdenler yer almıştır. Bütün bu gelişmeler sonucunda, amaca ulaşılamamıştır. Bir takım Osmanlı düşünürleri, Osmanlı yazı dilinde yaptıkları gelişmelere rağmen, eski düşüncelere bağlı kalmaktan vazgeçememişlerdir. Tanzimat’la birlikte batıya yöneliş başlamış yeni düşünce ve değerler alınmış, fakat bu düşünce ve değerleri Osmanlıca yeteri kadar karşılayamadığı için, Osmanlı aydınları Fransızca’ya yönelmiştir. Bu şekilde çağın en önemli özelliği olan kültür ikileşmesi kendini dilde göstererek kanıtlamayı başarmıştır.

II.Meşrutiyet döneminde, siyasal alanlarda da çökmeler görülmüştür. Buna rağmen yine de bu dönem düşünürleri milliyetçiliği savunmuştur. Yine bir takım şairler kendi sanat ve üsluplarını sergilerken, diğer yandan da Türk dernekleri, çıkardıkları dergiler etrafında toplanarak, dili özleştirme çabalarını göstermişlerdir. İsabetli bir teşhisle, dildeki hastalığın, dilin her tarafını sarmakta olan yabancı kelimelerden kaynaklandığı bu dergilerde ileri sürülmüştür. Dayandıkları temel ilkeler genellikle dilimizde kullanılan Arapça ve Farsçaya ait kuralların dilden atılması, yeni tamlamaların Türkçenin kurallarına uygun olarak kurulması biçiminde özetlenebilir.

Yukarıda Türk dilinin tarihini gözden geçirirken gördüğümüz gibi, dildeki sadeleşme hareketlerinin planlı ve programlı olmadığı görülmüştür. Bir anlamda Yeni Lisan hareketiyle, Türkçe millileşme bakımından yol almış sayılabilirdi. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp yabancı kelimelerin atılması gerektiğini ek ve edatlarla kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfatlar ve zarfların sayısının kabarık olduğunu ve düzeltilmesi görüşünü savunmuşlardır. Genel dil dışında bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. Dilimize Tanzimat’tan beri girmeye başlamış olan Batı kaynaklı kelimelerin durumu da tedirginlik veriyordu. O güne kadar dili bir dilbilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı öteki inkılaplara paralel olarak, özü itibariyle çağdaş değerler içinde kendi benliğine dönüş şeklinde bir kültür davası olarak ele alınması gerekliydi.

Atatürk Türk dilinin zenginliği ve işlenmesi gerektiği konusundaki görüşlerini şu şekilde belirtmiştir : “ Türk dili zengin, geniş bir dildir ; her mefhumu (kavramı ) ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lazımdır. Türk milleti ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”


Başka bir konuşmasında ise : “ Öyle istiyorum ki, Türk dili bütün yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”


Atatürk’ü üstün başarıya götüren özelliklerinden biri de inkılapların belirli bir sıra ile ve gerektiğinde kendi içinde birtakım aşamalara ayrılmasıdır. Atatürk, bu zamanlamayı çok iyi gerçekleştirmiştir. Bununla ilgili görüşlerini Nutkunda şöyle söylüyor : “ Uygulamayı birtakım aşamalara ayırmak, olaylardan ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur .”

1924 yılında Tevhid-i Tedrisat ( Öğretim Birliği ) Yasası kabul edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinde ele alınan önemli bir konu dil ve alfabe sorunuydu. Oturumlarda sık sık bunlar tartışıldı. Kalkınabilmek için öncelikle bir Harf Devriminin yapılmasının gerekliliği, çoğunluğun ortak görüşüydü. 1927 yılında, Latin Alfabesinin Türkçe’ye uyarlanması üzerinde çalışmalar yapılmaktaydı. Son olarak, 26 Haziran 1928’de bir Dil Encümeni kuruldu. O zamana kadar,gelişmeleri uzaktan izleyen Atatürk,Harf Devriminin on yılda değil, üç ayda gerçekleştirilmesi gerektiğini, aksi durumda bu konunun bir çıkmaza girebileceğini belirtiyordu. Bu konuyla ilgili Türk halkına düşüncelerini şu şekilde belirtmiştir :

“ – Bizim ahenkli ve zengin dilimiz, yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kurtulmak için buna mecburuz... Çok işler yapılmıştır. Ama bu gün yapmaya mecbur olduğumuz son değil, fakat çok gerekli bir iş daha vardır. Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmeliyiz. Her vatandaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu vatanseverlik, ulusseverlik görevi biliniz... Milletimiz, yazısıyla, kafasıyla bütün uygar dünyanın yanında olduğunu gösterecektir.”

Latin Alfabesinin kabulunün Cumhuriyet döneminde özel bir yeri vardır. Latin Alfebesinin kullanılmasıyla birlikte okuma-yazma oranında artış meydana gelmiştir. Çünkü ; Arap Alfabesi , Latin Alfabesine göre öğrenimi daha zor ve kullanışsız bir alfabeydi. Atatürk, harf inkılabının önemini kavramış ve bu inkılabın en kısa zamanda gerçekleşmesini sağlamıştır.

Yabancı söz, bir duygu ve düşünceyi dile getirmek için kullanıldığında o duygu ve düşünceyi tam anlamıyla ifade edemez. Anlamı öğrenilse bile, böyle bir sözcükle, işaret ettiği nesne ya da duygu arasına zihnin tercüme işlevi girer. “Deniz, dağ, ağaç gibi Türkçe sözcükler doğada gördüğümüz ve algıladığımız şeylerin bize niteliklerini yansıtmazlarsa da, zihnimizde ağacın, dağın, denizin simgelerini canlandırırlar. Ağacın, dağın, denizin yerine “şecer, cebel, bahr” denilse bunlar bizim düşüncelerimizde bir ahenk, renk, biçim canlandırmazlar. Eski edebiyatımızın büyük ustaları (Baki, Nedim, Şeyh Galip vb.) hem Arapça hem de Farsça’dan alınmış sözcükleri kullandıkları için doğanın sonsuz maviliklerine ulaşamamışlardır.

Bu şairler İstanbul’da yaşamışlardır, buna rağmen doğanın güzellikleriyle büyülü bu şehri düşlerinin özgürlüğü içinde sunamamışlardır. Tanzimat’tan bu yana Türkçe’nin sadeleşmesi için çaba gösteren yazarlar bile, yeni bir kavramın Türkçe karşılığı yoksa, onu Arapça’dan üretmişlerdir. Bu yüzden dilde, yabancı dillerden giren sözcükler çoğalmış, öz Türkçe kelimeler yerine sanat yapmak amacıyla yabancı kelimeler kullanılmıştır.

« Son Düzenleme: 08 Mart 2010, 08:02:48 Gönderen: K A L K A N » Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 19 Ocak 2010, 13:12:32 »

ATATÜRK DÖNEMİ DİL KURULTAYLARıNDA
TÜRKDÜNYASI ll

Dil bakımından Atatürk'ün bir hedefi de bütün lehçeleri ile Türk dilinin
dünkü ve bugünkü durumunun ilmi yollarla tespit edilmesi idi
(Korkmaz: 1992, 268). Bu sebeple sözlük ve gramer meselesi Atatürk
döneminde yapılan bütün kurultayların çalışma programlarında yer
almıştır. Yapılan konuşmalarda bütün lehçeleriyle Türkçenin dünkü ve
bugünkü durumunu gösteren bir sözlük ve gramerin önemi üzerinde durularak
hazırlıklar başlatılmıştır .. Kurultaylarda sözlük ve gramer konuları
tartışılırken de Türk dünyası gündemdediL Mesela L Kurultay müzakere
programında "lehçeler" konusu ayn bir madde olarak yer almış ve
çalışma programına da "Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek lehçeler
lfigati... yapılmalıdır" şeklinde bir karar maddesi konulmuştur (I,
456). Bu lfigat, Türk Dili Tetkik Cemiyeti Nizamname Encümeni Reisi
Celiil Sahir Beyin ifadesi ile "Türk aslına mensup bütün dillerin muhtelif
lehçelerinin hepsinin mukayeseli lehçeler lfigati olacaktır" (I, 443). Bu
karar maddesinin ne ölçüde uygıılandığı sorusunun cevabını ise II. Kurultay
başında sunulan rapordan öğreniyoruz. Alınan karar doğrultusunda
tarama ve derleme faaliyetine girişiimiş, anketler düzenlenmiştir. Bu arada
çeşitli sözlüklerden Türk lehçeleriyle ilgili kelimeler taranmış, bir
söze karşılık olarak gösterilen Türkçe kelimelerin diğer lehçelerdeki
söylenişlerini de gösteren bir Tarama Dergisi hazırlanmıştır (1934).
Aynca lehçeler sözlüğü için taranacak kitapların listesinin hazırlanacağı
da raporda belirtilmektedir. II. Kurultay'ın sonunda kabul edilen iki yıllık
çalışma programında Radloff'un sözlüğünün, hazırlanacak sözlüğe esas
teşkil edeceği ve bu sebeple adı geçen eserin taranacağı hususuna yer
verilmiştir (II, 38).
II. Kurultay' da, sözlükle birlikte karşılaştırmalı lehçeler grameri için
de hazırlıklann yapılacağını öğreniyoruz (II, 39).
III. Kurultay'da karşılaştırmalı lehçeler sözlüğü ve grameri meselesi
önemini korur. Lfigat ve filoloji komisyonu raporunda, o güne kadar ter
cüme ettirilmiş çeşitli lehçe sözlüklerinin dil araştırmalarına hız
kazandırmak için hemen basımına başlanması gereği üzerinde durulur
(III, 344). ''Bütün Türk lehçelerinin lugatlerini dilimize çevirmek, bundan
Türk lehçelerinin lugat materyallerini toplamak, gerek büyük Türk Kamusu,
gerek Türk lehçeler lugati için kitaplar taratmak", bu komisyonun
görevleri arasında bulunmaktadır (III, 488) Kurultay sonunda hazırlanan
Türk Dil Kurumu çalışma programında Yakut, Çuvaş, Altay, Kırgız, Kazak
vb. sözlüklerden taranacak fişlerle, Tarama Dergisinin dizin
kısmının birleştirilerek bir Türk lehçeleri sözlüğünün yapılacağını, yarım
kalan lehçe sözlüklerinin tercümesi işine devam edileceğini öğreniyoruz
(III, 18, 496).
III. Kurultay' da gramer meselesinin diğer kurultaylara göre daha
fazla telaffuz edildiği dikkati çekmektedir. Bu husus Türk Dil Kurumu
çalışma programına şöyle yansımıştır: "Bütün Türk lehçelerinin ayn ayrı
gramerierini toplayarak bunlan yeni Türk dil tezinin ışığı altında mukayese
ettikten sonra mukayeseli Türk lehçeleri gramerini yazmak." (III,
496).
Atatürk döneminde gerçekleştirilen bu üç kunıltayın sonunda ortaya
bir karşılaştırmalı lehçeler sözlüğü ve grameri çıkmamış; ancak bu eserlerin
alt yapılan hazırlanmaya çalışılmıştır. 1932'den 1936'ya kadar geçen
4 yıl, bu iş için zaten yeterli bir süre değildir. Kurultaylar sırasında ve
kıırultaylar sonunda bu yolda birtakım somut adımlar atılmış ve
hazırlıklar yapılmıştır. E. K Pekarsky'nin Yakut Dili Sözlüğü 1937
yılında tercüme ettirilmiş, 1942'de örnek basımı yapılan eserin M. harfıne
kadar olan l.cildi 1945'te yayımlanmıştır. V. Verbitsky'nin AltayAladağ
Türk Lehçeleri Sözlüğünün yandan fazlası tercüme edilmiştir.
Paasonen'in Çuvaş Sözlüğü 1950'de yayımlanmış, Zolotnistky'nin Çuvaş
Söz Kökleri Sözlüğü, Kumuk ve Balkar Lehçeleri Sözlüğü tercüme edilmeye
başlanmıştır. Ubantey'in Çuvaş Grameri ile Kanayef'in Altay
Grameri, Böhtling'in Yakut Dili Gramerinin bir kısmı, Castren'in Koybal
ve Karagas Lehçeleri Grameri, Munkaçi'nin Çuvaş Filolojisine Ait
Notlan; Nemeth'in En Eski Yakut Foneliği ve Radloff'un Türk Dillerinin
Morfolojisine Giriş adlı eserleri tercüme edilmiştir (III, 17). 1936' da
Türk Lehçeleri Lfigati Hazırlama Programı, 1942'de Ahmet Cevat Emre'nin
Türkçe'nin Yapılışı, Mukayeseli Türk Gramerine Hazırlık
İrdemıeri, 1945'te Yudahin'in Kırgız Sözlüğünün 1 cildi, 1948'de Ilcildi
1943-1945'te H Kazım Kadri'nin sözlüğünün 3. ve 4. ciltleri, 1949'da
Ahmet Cevat Emre'nin Türk Lehçe/erinin Mukayeseli Grameri (I. kitap;
Fonetik) yayımlanmıştır.
Burada dikkat çekici bir hususa işaret etmek ıstıyorum
Karşılaştırmalı Lehçeler Sözlük ve Grameri hazırlama projesi, Atatürk'ün
ölümünden sonraki 1942, 1945 ve 1949'daki dördüncü, beşinci
ve altıncı kurultayların çalışma programlannda da yer almış, yani Atatürk'ün
çizmiş olduğu program aynen devam etıniş, ancak 1949'dan sonra
1983'e kadar yapılan kurultayların hiçbirinde bir daha lehçe sözlük ve
gramerierinden de, Türk dünyasından da bahsedilmemiştir. Yani Türk
Dil Kurumu, 1983'e kadar Türk dünyasını ihmal etmiştir. Atatürk
zamanında ilk adımı atılan Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü ve
Grameri projesi, bugün Türk Dil Kurumunun Atatürk'ten devraldığı ve
üzerinde önemle durduğu, en kısa zamanda bitirmeye ÇalıŞtığı projelerden
biridir.
Siyası görüşler, ideolojiler kültür politikalarının da belirleyicisidir.
Atatürk'ün Türk dünyasındaki siyası gelişmelere olan yakın ilgisi, kültür
alanında da kendisini göstermiş ve onun dünya Türklüğünü kucaklayan
kültür siyaseti, dönemindeki dil kurultaylarına yansımıştır. Türk dilinin
derinliğine ve genişliğine ele alındığı bu kurultaylarda aydınlar yüzlerini
Türk dünyasına çevirmişlerdir

1 Bu bildiride kurultaylarla ilgili bilgiler bibliyografyada künyeleri venlen kurultay kitaplanndan alınmıştır
Gerektiğinde L II, III rakamlanyla alıntının hangi kunıJtaya ait o:lduğu belutilecektir. -
2 Abdullah Battal'm "Dil Yenilemenin Y Qlları" başlıklı bildirisi II. Kurultay'da incelenmek üzere komisyona
havale edilmiştir
3 Hamit Zübeyr, II.Kurultay'da «SÜ01er-Türk Söz Kökleri" başlıklı bir bildiri sunmuştur.
4 Reşit Rahmeti, n. Kurultay'da "Uygur Türkçesinin Türk. Dili Tarihindeki Yeri" başlıklı bır bıldm
sunmuştur
, Bu durum tutanaklarda şöyle yer alır:" bu sözlerine dil mevzuu ve dil tetkik1eriyle hiçbir alôkası olmayan
yersiz ve gayrlmuvafik beyanat kanştırması üzerine miizakereleri takip buyuran Reisicumhur Hazreıleri
salonu terk etmiştir ve Kurultay Başkanı hatibin sözünil keserek kendisini kürsüya terke davet etmiştir "(1-
ı57).
6 Abdülkadir İnan, III.Kuru1tay'da "(v +K.) Ekı Kanunu" başlıklı bır bıldiri sunmuştur (III, 202-209).
7 ll. Kurultay'da Meşçaninot: "Dilin Neşvünema Tarihi", Samoyloviç de "Cuci Ulusu Edebi Dili" başlıklı
bıldiriler sunmuştur (11,65, 75)..
8 "Sosyalist Sovyet Cumhuriyetleri İUihadl Merlcez İcra Komitesinın İhm Şubesi Türk bsanctlanrun ilk
kurultayına en samimi tebriklerini sunar ve saylerinde muvaffak olmaIan için temennilerini arz eder. İlmi
Komite Reis Vekili Stoklor Diğertelgraf1ar için bkz. n, 16,46. m. 50.
Prof Dr. Leylô Karahan
                              KAYNAKÇA
Birinci Türk Dt/i Kurultayı, Devlet Matbaası, İstanbul 1933 .
Ahmet B. Ercilasun, Üçünca Türk Dil Kurultayı (1936) ve Değerlendırilmesi, 26
Eylül 1996 (Dil Bayramı ınünasebetiyle düzeulenen toplantıda sunulmuştur).
Ziya Gökalp, Türkçillüğan Esasları, Hz!. M. Kaplan, Kültür Bakaulığı Yayıulan,
Ankara 1990.
İkinci Tüık Dıli Kurultayı, Türk Dili, Eylül 1934, sayı. 8
Fatih Kirişçioğlu, "Atatürk ve Tüık Lehçeleri", Türk Yurdu, Sayı ıo7, Temmuz
1996, s. 57-59.
Zeynep Korkmaz,Atatürk ve Türk Dili- Belgele~ IDK Yaymlan, Ankara 1992
Zeynep Korkmaz,Atatürk ve Türk Dili- 2, IDK Yayınlan, Ankara 1997.
Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihi Akışı İçinde Atatürk ve Dil Devrimı, DTCF
Yaymlan, Ankara 1963.
Fevziye Abdullah Tansel, 'Türkçenın Sadeleştirilme ve Tasfiyesı (1908-1910)",
TürkDünyaslAroştırınaları, 1982, s. 5-77.
Türk Dili- Belleten, S. 3, 1933.
Üçünca TürkDili Kurult~ı, Devlet Basımevı; İstanbul 1937
« Son Düzenleme: 19 Ocak 2010, 13:14:13 Gönderen: K A L K A N » Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 27 Ocak 2010, 19:52:50 »


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


Hakikat Nerede?
Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak.
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karartı, karartıda şafak.



ATATÜRK VE TÜRK DİLİ*
Türk tarihinin sayfalarına göz atıldığında Türk Milleti'nin en zor anlarda bile başsız
ve devletsiz kalmadığı, kendi kendini idare etme gücüne ve yeteneğine sahip olduğu
görülür. Nitekim Türk Milleti, en zor dönemlerinden birini yaşarken, Büyük Önder
Mustafa Kemal, tarih sahnesine çıkar ve Türk Milleti’nin çaresizliğine ve tükenmişliğine
son verir. ATATÜRK, bu durumu çeşitli vesilelerle yapmış olduğu konuşmalarında şöyle
dile getirir:
"....Ne vakit başladığı bilinmeyen zamanlardan beri bağımsızlığın şerefi ile
yaşayan milletimiz, en feci bir çökmeyle nihayet buluyor gibi görünmüşken, esaret
kaydına karşı evladını ayaklanmaya davet eden ecdat sesi, kalplerimiz içinde
yükseldi ve bizi son kurtuluş mücadelesine davet etti".
"... Ben, 1919 Mayısı içinde Samsun'a çıktığım gün, elimde hiç bir kuvvet
yoktu. Yalnız Büyük Türk Milleti'nin asaletinden doğan ve benim vicdanımı
dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk
Milleti'ne güvenerek işe başladım. Ben, Türk ufuklarından bir gün mutlaka bir
güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir
güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum".
"... Tarih-i cihanda bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden ve
bunların hepsini hâdisat ile tecrübe eyleyen Türk Milleti, bu defa doğrudan
doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin
karşısında meftur olduğu kabiliyet ve kudretle ahz-i mevki etti".
Atalarının tarihte yaptıklarından ve Türk Milleti’nin kahramanca mücadelesinden
güç alıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk, daha sonra, temeli Türk yaşayış ve
inanışına, Türk kültür ve medeniyetine, Türk tarihine dayanan devrimlere birer birer
imza atar ve onları uygulamaya koyar. Yaşananları, çekilen sıkıntıları, emperyalizme
karşı verilen mücadeleleri unutturmamak için de bunları belgelendirir ve Nutuk adlı
ölümsüz eserini vücuda getirir.
Belgeleriyle birlikte Nutuk, bu anlamda yakın dönemin en ciddî tarihî kaynağıdır.
Ancak bunun yanısıra eser, dili ve üslûbu bakımından da son derece ilgi çekici
özelliklere sahiptir.
Nutuk’un dil ve üslup özelliklerini bir hususa dikkat çekerek belirtmek faydalı
olacaktır: Atatürk, Nutuk’u yazmadan önce Orhun yazıtlarının Necip Asım YAZIKSIZ
tarafından yayımlanan metnini en ince ayrıntısına kadar okuyup inceler. Sonra Nutuk’u
Orhun yazıtlarının plânı üzerine inşa eder. Bu sebeple Orhun yazıtlarının üslûbuyla
Nutuk’un üslûbu arasında büyük benzerlikler ve paralellikler vardır. Bu durum, Büyük
Dâhî’nin hem köklerine ne kadar bağlı olduğunu, hem de ondaki dil ve tarih şuurunun
ana kaynağını göstermesi bakımından son derece önemlidir. Nutuk’un sonuç bölümünü
oluşturan “Gençliğe Hitabe” ise, başlı başına Türk dilinin, Türk hitabet sanatının eşsiz
eserlerinden biri olma özelliğine sahiptir.
ATATÜRK, çeşitli vesilelerle söylemiş olduğu "... Benim yaradılışımda fevkalâde
bir şey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir...", "... Benim hayatta yegâne
fahrım, servetim, Türklük'ten başka bir şey değildir." gibi vecizelerle Türklük gurur
ve şuuruna bağlılılığını ifade eder.
Türklük gurur ve şuurundan gücünü alan ATATÜRK, Türk Milleti’nin geçmişte
olduğu gibi gelecekte de en vaz geçilmez değerlerinden birinin bütün lehçe ve
şiveleriyle birlikte Türk dili olduğunu kaydeder. Onun şu sözleri bu bağlamda son
derece kıymetlidir:
“Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski
Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesinde, Yakut Türkleri'nin dil ve
kültürlerini bile ihmal etmiyoruz".
Yine onun:
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması,
millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir.
Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk
milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
ATATÜRK, 28 Ağustos 1928'de çağdaş dünyaya uyum sağlamak amacıyla harf
devrimini gerçekleştirir. Bunu, Türk dilinin dünya dilleri arasındaki yerinin belirlenmesi,
köklerinin araştırılması, Türk lehçe, şive ve ağızlarının bilimsel yöntemlerle incelenmesi
ile ilgili çalışmalar takip eder. ATATÜRK, bu amaçlarla 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk
Dili Tetkik Cemiyeti’ni (bugünkü adıyla Türk Dil Kurumu’nu) kurdurur. Sonradan
mirasının bir bölümünü bağışladığı bu kurumun tüzüğünün taslağı da bizzat
ATATÜRK’ün kendisi tarafından hazırlanır. Türk Dili Tetkik Cemiyeti, 26 Eylül 1932
tarihinde, İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nda, ATATÜRK’ün huzurunda Birinci Türk
Dili Kurultayı’nı toplar ve Türk diliyle ilgili ciddî kararlar alır.
Güneş-Dil Teorisi, Türk dilinin eskiliğinin, köklülüğünün ve zenginliğinin
kanıtlanmasına yönelik bir faaliyetin ürünü olarak o yıllarda ortaya atılır. Yurt içinde ve
yurt dışında büyük yankı uyandıran teori, hem Türkçe konuşma yazma bilincinin
gelişmesine katkı sağlar; hem de Türkçe’nin tarihi ve etimolojisi (kökenbilimi) ile ilgili
birçok eserin hazırlanmasına vesile olur.
ATATÜRK, Türk diliyle ilgili çalışmaların akademik seviyede yapılabilmesi ve
bilim adamlarının yetişmesi için de 1936 yılında Dil ve Tarih-Coğrafa Fakültesi’ni açtırır.
Onun Türk diliyle ilgili toplantılara başkanlık etmesi, yazmış olduğu eserlerde,
Türkçe kelimelere ve terimlere yer vermesi, bazı terimleri bizzat kendisinin türetmesi
önemlidir. Nitekim ATATÜRK’ün Geometri kitabında geçen ve bizzat ATATÜRK
tarafından türetilen üçgen, dörtgen, açı … gibi terimler bugün hâlâ kullanılmaktadır.
Büyük devlet adamı ve büyük komutan olduğu kadar güçlü bir hatip ve edip de
olan ATATÜRK’ün ana sütü gibi saf, ana sütü gibi temiz Türkçemizle yazmış olduğu
Hakikat Nerede adlı şiiriyle cümlelerimi tamamlamak istiyorum:
                                            Hakikat Nerede?
                                 Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
                                 Tuna ezelden Türk diyarıdır.
                                 Bilinen tarihler söylememiş bunu
                                 Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak.
                                 Dinleyin sesini doğan tarihin,
                                 Aydınlıkta karartı, karartıda şafak.

                                   SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ 83
                             Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin.
                             Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
                             Avrupa'nın Alplerinde Oğuz torunları
                             Doğudan çıkan biz
                             Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
                             Türk sadece bir milletin adı değil,
                             Türk bütün adamların birliğidir.
                             Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
                             Ey yığın yığın insan gafletleri
                             Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
                             Hakikat nerede?



                            

                             KAYNAÇA
AKSAN, Akil, Atatürk Der ki, Ankara, 1981.
ALYILMAZ, Cengiz, Atatürk, Milliyetçilik ve Türk Dünyası, Türk Yurdu, c. 20,
sayı: 152, Ankara, Nisan 2000, s. 12-16
ATATÜRK, Mustafa Kemal, Nutuk 1919-1927, (Yay. Haz. Zeynep KORKMAZ),
Ankara, 1991.
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri I-II, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1989.
ERCİLASUN, Ahmet Bican, Atatürk ve Dil, Türk Kültürü, Sayı: 223-224, Ankara,
1981, s. 1-22.
FEYZİOĞLU, Turan, Atatürk ve Miliyetçilik, Ankara, 1987.
İNAN, Abdülkadir, Atatürk ve Dış Türkler, Türk Kültürü, c. II, Sayı: 13, Ankara,
1963, s. 114-115.
İNAN, Afet, Medenî Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları, Ankara, 1998.
___________ , M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım, İstanbul, 1999.
KOCATÜRK, Utkan, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984.
KORKMAZ, Zeynep, Türk Devlet Kurucuları Olarak Bilge Kağan'dan Atatürk'e,
TDAY Belleten, Ankara, 1987, s. 243-256.
ÖNDER, Mehmet, Atatürk'ün Yurt Gezileri, Ankara, 1975.
SARAY, Mehmet, Atatürk ve Türk Dünyası, Ankara, 1995.
___________ , Gaspıralı İsmail Bey'den Atatürk'e Türk Dünyasında Dil ve Kültür
Birliği, İstanbul, 1993.
SARINAY, Yusuf, Atatürk Döneminde Milliyetçilik Anlayışı ve Uygulamaları, Türk
Yurdu, c.19, Sayı: 139-141, Ankara, 1999, s. 431-436.
SERTKAYA, Osman F., Atatürk'ün Dil Politikası, Türk Kültürü, Sayı: 49, Ankara,
1966, s. 41-49.
SÜSLÜ, Azmi, Türk Tarihçiliği ve Atatürk, Üçüncü Uluslararası Atatürk
Sempozyumu, 3-6 Ekim 1995, Gazi Mağusa, Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti, Ankara, 1998, s. 323-348

Yrd. Doç. Dr. Semra ALYILMAZ
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü

* Bu yazı 10 Kasım 2004 tarihinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi tarafından
düzenlenen Atatürk’ü Anma Günü konulu panelde sunulan bildiri olarak sunulmuştur.
« Son Düzenleme: 01 Şubat 2010, 23:44:32 Gönderen: K A L K A N » Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 27 Ocak 2010, 20:18:56 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK TÜRK DİL KURUMUNU HANGİ AMAÇLA KURDU



TDK’nin kurucu ve koruyucu (hami) başkanı Yüce Atatürk, 12 Temmuz 1932 tarihinden itibaren ölünceye dek TDK ile yakından ilgilenmiş; çalışmalarını takip etmiş, bazen Genel Merkez Kurulu ve Terim Kolu toplantılarına başkanlık etmiş, bazen de bazı yönetici ve üyelerle sofrasında uzun uzadıya Kurum çalışmalarını ele almış, yönlendirici uyarılarda, tavsiyelerde bulunmuştur. Bu yazımızda, Atatürk’ün hayatında TDK’nin nasıl yer aldığını, tarih sırasına göre kısaca açıklamaya çalışacağız:
         11 Temmuz 1932: I. Türk Tarihi Kurultayı’nda seçilen Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) Merkez Heyeti üyelerinden Âfet (İnan), Yusuf (Akçura), Sâmih Rifat (Horozcu), Sadri Maksudî (Arsal), Hâmit Zübeyr (Koşay) ve Macar Prof. Zayti Ferenç, Cumhurbaşkanı ve Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin de kurucu ve koruyucu (hami) başkanı Gazi Mustafa Kemal tarafından Çankaya Köşkü’ne davet edilirler. Prof. Clemens Holzmeister’in planını çizdiği yeni köşke henüz taşınılmıştır. Ruşen Eşref (Ünaydın) Bey de köşke davetlidir.
         Türk tarihiyle ilgili konular görüşüldükten sonra Gazi, şu soruyu sorar:
         “-Dil işlerini düşünme zamanı da gelmiştir. Ne dersiniz?”
         Düşüncesinin sevinçle karşılanması üzerine:
         “-Öyle ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı, Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun” der.
         O akşam, Gazi’nin önerisiyle Sâmih Rifat Bey Başkan, Ruşen Eşref Bey Umumi Kâtip (genel yazman) olurlar. Ruşen Eşref Bey'in önerisi üzerine de Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Celâl Sahir (Erozan) Beyler de kurucu üyeliklere uygun görülürler. Ertesi gün, kuruluş izninin alınması kararlaştırılır.
         12 Temmuz 1932: Türk Dili Tetkik Cemiyeti (TDTC)’nin İçişleri Bakanlığından kuruluş izni alındı. İzinnamenin ekindeki Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tüzüğünün benzeri ilk tüzük de yürürlüğe girdi.
         18 Ağustos 1932: Gazi Mustafa Kemal, TDTC’nin kuruluş amacı ve yapması gereken çalışmalar konusunda gazeteci Yunus Nadi (Abalıoğlu) ile Yalova’da görüştüler. Yunus Nadi Bey, o sırada hazırlıkları sürdürülen I. Türk Dili Kurultayı’nı düzenleyen TDTC Teşebbüs Heyeti üyesiydi. Gazi’nin düşüncelerine çok değer verdiği bir yazardı. Kurul (heyet) toplantılarına düzenli olarak katılamadığından, daha sonra yerine başka bir üye alındı. TDTC kurulalı henüz bir ay geçmişti. Cumhuriyet gazetesinin 21 Ağustos 1932 tarihli baskısında yer alan ve Söylev ve Demeçler kitabına girmemiş “Gazi Hz. ile Bir Hasbıhâl” başlıklı makalede yayımlanmış bu sohbette şunlar konuşulmuştur:
         “Büyük Reis ve Rehber, birkaç gün evvel kendilerini Yalova’daki son ziyaretimizde maksadın Türk milletine kendi mazisinde mevcut ve kendi mazisinden mevrus (miras) ve bu itibar ile bittabi daha mütekâmil (gelişmiş) şekiller ile istikbaline de şamil kendi kültürünü ortaya çıkararak göstermek olduğunu izah ettikten sonra Türk Dili Cemiyetinin bu yoldaki mesaisinden ortaya cidden hayret olunacak neticeler, yani hakikatler çıkması muhakkak bulunduğunu bütün bir emniyet ve kuvvetle beyan buyurdular ve:

         “-İsterseniz”, dediler, “evvela mevzuubahsimiz olan kültür kelimesini ele alalım.”  
         Şöylece bir tesadüf bu kelime bile bizi tenvire (aydınlatmaya) kifayet etti.  
         Bunları söyleyerek büyük reis bize yanlarındaki bir kitabı uzatarak:
         “-Evvela”, dediler, “bu kitabın ismini, müellifini (yazarını) ve basma tarihini okuyunuz.”
         Okuduk:
         -Lûgat-i Çağatay. Müellifi Şeyh Süleyman Efendi Buharî. İstanbul 1298
         Sonra da:
         “-Şimdi”, dediler, “bu kitapta kilturmak kelimesini bulunuz!”
         Bulduk.
         “-Kelimenin karşısındaki mana izahlarını okuyunuz.” dediler.
         Şöylece okuduk:
         -Getürmek, ihzar, isal. İrat ve peyda etmek. Sevk ve ikame etmek. Takarrür.
         Bundan sonra Gazi Hz. şunları söylediler:
         -“Türkçe fiillerinde mek ve mak lahikalarının (eklerinin) kaldırılmasıyla geri kalan maddenin asıl kelime olduğunu bilirsiniz. Kilturmak fiilinin asıl maddesi kilturdur demek. Fransızca, İngilizce, Almanca gibi belli başlı Garp dillerinde pek az telaffuz farkıyla kullanılan kültür kelimesi ile bu kiltur kelimemiz arasında telaffuz itibarıyla olduğu gibi mana itibariyle de mevcut olan kuvvetli tetabuka (uygunluğa) dikkat etmemek mümkün müdür? Malûmdur ki garp dillerinde kültürün manası hem maddidir, hem manevi. Türkçede de aynı. Nihayet Çağatayî Türkî de yapılacak işe takarrür edecek son şeklini vermeye kiltur diyor. Frenk tarlayı ekmeye kültür dediği gibi ulum ve fünunda tekemmül muhassalasına da kültür diyor. Şeyh Süleyman Efendi Buharî’nin bu kiltur kelimesini Garp lisanlarından almamış olduğuna şüphe yok. Öyle bir şey hatıra dahi gelemez. Bu zatın Türk dilleri şubelerinden Çağataycanın kelimelerini toplamış ve onların manalarını yazmış olduğu meydandadır. Pek ufak bir telaffuz farkıyla kelime bütün manaları itibarıyla Asya’da ve Avrupa’da aynıdır. Acaba onun asıl menşei Asya mıdır, Avrupa mıdır? Burasını tetkike çok zaman ve imkânımız vardır. Fakat şimdiden söylenebilir ki kelime esasen Asyalıdır. Avrupa’nın hâlen çok müterakki (ileri) olduğunda şüphe olmayan kültürü dahi aslen Türk’tür demek olur...
         Filhakika biz kültür kelimesini Garp medeniyetinde gördükten sonra onu Arapça bir kelime ile ifade etmek için hars kelimesini almışız. Hars ve haraset, kültürün aslına ve iştikaklarına maddi ve manevi manalarıyla tetabuk eden (uygun düşen) bir kelimedir. Garp dillerindeki kültür kelimesine menşe olarak Latince kültüra (cultura) ve kültive (cultiver) mukabili olarak da kültivare (cultivare) kelimelerini buluyoruz ki aynı ile hars ve haraset demektir. Fakat şimdi asıl Türk dilinde kiltur kelimesini buluyoruz, bunun da aynen kültür demek olduğunu görüyoruz.”

« Son Düzenleme: 01 Şubat 2010, 23:45:08 Gönderen: K A L K A N » Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 27 Ocak 2010, 23:33:20 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK’ÜN TÜRK DİL KURUMU NELER YAPTI?II

(1932-1983)


ATATÜRK'ÜN KURUMUNUN YAZIM ÇALIŞMALARI :

Yazım, TDK karşıtlarınca sürekli tartışma konusu yapılmıştır. TDK, 1941'de "İmla Lügati"ni elden geçirerek yeniden yayımlamış, bu yapıt 1965'e dek kullanılmıştır. Dil devrimiyle Türkçenin sözvarlığının büyük değişime uğraması, dilbilgisine yönelik yeni çalışmalar, TDK'yi bu alanda yeni çalışmalar yapmaya zorlamıştır. Dil devrimi, eski tümlemelerin (tamlamaların), yazımı ve söylenmesi zor ögelerin çoğunun dilin kullanım alanı dışında kalmasını sağlamıştı. Örneğin "muvaffakıyet"i doğru yazmak sorun yaratırken, bu kavramın Türkçesi olan "başarı"yı kimse yanlış yazmıyordu. Dilbilgisindeki araştırmalar yoğunlaştıkça, Türkçenin yazımında kuraldışı ögelerin azlığı, sorunlu yazım biçimlerinin genellikle Arapça, Farsça sözcüklerle, bunların oluşturduğu tümlemelerden (tamlamalardan) kaynaklandığı, dilci olmayanlarca bile görülüyordu.

TDK'nin 1965 baskılı "Yeni İmla Kılavuzu" zaman içinde gelişerek, 1977'de iyice olgunlaşan "Yazım Kılavuzu'na ulaşılmıştı. TDK yönetimi, 1976 kurultayının arkasından bütün yurtta 25 bin kişi arasında geniş bir sormaca (anket) yapmış, yazan çizen, basında, yayınevlerinde çalışan, dizgiciden sayfa yazmanına (sekreterine), ilkokul öğretmeninden bilimteycilere (akademisyenlere) dek, yazım konusunda sorun yaşayan kişilere ulaşmış, ilk kez bilgisayar kullanılarak elde edilen sonuçlar, üç günlük bir yazım kurultayında enine boyuna tartışılmış ve Yazım Kılavuzu'nun 9. baskısı yayımlanmıştı.

Atatürk'ün kurumu bir dernekti, yasal buyurucu gücü yoktu, buna karşın YAZIM KILAVUZU ile TÜRKÇE SÖZLÜK'ü ülkenin bütün okullarında, bütün yayınevlerinde, bütün basın yayın kurumlarında başvuru kaynağı idi. Bu nedenle ülke ölçüsünde yazım birliği sağlanmıştı.

Eski dil ve yazının uzantısı olan sorunların çoğu aşılarak, yazımdaki ikili üçlü biçimler ortadan kalkmıştı. Kuşkusuz Türkçe sürekli yenileşen, gelişme süreci içinde bir dildi, bu nedenle yazım sorunları olacaktı. Bu sorun dile sürekli yeni kavramlar katıldığı düşünülürse, bütün diller için söz konusuydu. Ancak başka dillerin hiçbirinin Türkçeninki gibi hüzünlü bir yaşamöyküsü yoktu. Hiçbir dil, Türkçe gibi yabancı dillerin saldırısı altında tanınmaz duruma gelmemişti.


1983'TEN ÖNCEKİ TÜRK DİL KURUMU'NUN SÖZLÜKLERİ :
1983'ten önceki Türk Dil Kurumu, dil devrimine öncülük eden, yenileşen dilimizin doğru öğrenilmesi, düzgün kullanılması, dolayısıyla 2000'li yıllarda yoğunlaşan kaygıları da dile getirerek söylersek kirlenmemesi için sorumluluk taşıyan, bu sorumluluğu toplumla paylaşan tek kurumdu. Bir başka deyişle, yenileşerek gelişen ve özleşen dilin sözvarlığını sözlüklerde toplama sorumluluğu da bu kurumundu ve TDK bu sorumluluğunu bilinçle taşıyordu.

a) Ortak dil için hazırlanmış sözlüklerle, yabancı dillerden Türkçeye sözlükler yapılıyordu. Yetkin uzmanlarca hazırlanan TÜRKÇE SÖZLÜK, 1983'e dek 7 kez ve milyonlarca basılmıştı. Belki de Türkiye'de hiçbir kitap, TÜRKÇE SÖZLÜK ile YAZIM KILAVUZU'nun ulaştığı baskı sayılarını yakalayamamıştır.

b) Ortaöğrenim düzeyindeki kitleye seslenen Resimli Türkçe Sözlük ile Büyük Sözlük, çocuk ve gençlere Türkçenin müziğini yansıtan önemli kaynaklardı.

c) TDK'nin yayımladığı İngilizce-Türkçe, Fransızca-Türkçe sözlüklerin dışında, Almanca-Türkçe bir sözlük hazırlanırken kurum kapatılmıştır.

ç) 1983 öncesindeki TDK, atasözleri ve deyimleri toplayan çalışmalarıyla da öncü olmuştu. Bugün de herkesin başyapıt saydığı Ömer Asım Aksoy'un Atasözleri ve Deyimler Sözlükleri, bu alanda çalışacak bütün uzmanların yolunu aydınlatmaktadır.


1983'TEN ÖNCEKİ TÜRK DİL KURUMU'NUN TERİM ÇALIŞMALARI :
1983'ten önceki TDK'nin en büyük başarılarından biri terimler konusundaki duyarlığıdır. Türkçenin bilim dili olarak gelişmesinin, birçok alandaki bilimsel-teknik kavramları kapsayan bir dil olmasının ölçüsü terimlerdir. 1932'den, 1983 sonuna dek bu alandaki çalışmalar beş başlık altında sürdürülmüştür: İnsan bilimleri, doğal ve deneysel bilimler, uygulamalı bilimler, güzel sanatlar ve spor.

TDK'nin 1983 sonuna dek yarattığı on beş bini aşkın Türkçe terimin her aşamadaki eğitim kurumunda ve bilimteysel (akademik) düzeyde kullanıldığı doğrultusundaki kesin bilgilerin yanı sıra, kimi terimlerin günlük dilin dolaşımında da yer alması büyük bir başarıdır. Kaldı ki TDK bu alanda daha büyük adımlar atmak üzereyken kapatılmıştır. Terimler bilgisayar ortamında toplanacak, değişik alanlarda kullanılan ortak terimler saptanacak, kuşkusuz binlerce kavramın Türkçesi sözlüklerimize girecekti. TDK'nin, uzmanlarla, bilimcilerle el ele vererek ürettiği terimler 101 yapıtla kamuoyuna sunulmuştu. Eğitim, tinbilim (ruhbilim/psikoloji), mantık, tarih, yazınbilim (edebiyat), dilbilgisi, yılkıbilim (hayvanbilim/zooloji), gökbilim, spor, sağaltmanlık (hekimlik), aydınlanma, resmi yazışmalar, sinema ve televizyon, yerbilim, işlembilim (matematik), fizik, kimya... gibi birçok alanın saygın bilimci ve uzmanlarının hazırladığı sözlükler, bilim dünyasının bugün de temel kaynaklarıdır.


1983'TEN ÖNCEKİ KURUMUN SÜRELİ YAYINLARI TANITMA BETİKLERİ (KİTAPLARI) :
a) TDK'nin 1933-1950 arasında üç dizi olarak Türk Dili-Belleten adıyla yayımladığı süreli yayını, bütün Türkbilim dünyası için temel kaynaklardı. Belleten, 1951'den sonra her yıl yayımlanmaya başlamıştır. Atatürk'ün kurumunun belli aralıklarla yaptığı bilimsel kurultayların bildirileri ayrı ayrı betiklerde (kitaplarda) toplanmıştır. Ayrıca saygın dilcilerin anısına çıkarılan "armağan" betikler (kitaplar), yine bilim dünyası için büyük önem taşıyordu.

b) 1983'ten önceki Türk Dil Kurumu'nun 1951 Ekiminden başlayarak hiç aksamadan çıkan süreli yayınlarından biri TÜRK DİLİ adlı aylık, dil ve yazın dergisiydi. Özel sayıları başlı başına özgün bir yapıt gibi algılanan, kimi özel sayılarının birçok kez yeni baskısı yapılan bu dergi, 1983'e dek 382 ay çıkmıştır. Türk Dili dergisi, bir yandan saygın dilcilerin, sanatçıların ürünlerini topluma taşırken öte yandan birçok genç bilimci ve yazıncının tanınmasını sağlamıştır.

c) Atatürk'ün kurumunun 1983 sonuna dek Türk toplumuna en büyük hizmetlerinin bir bölümü de bilimsel kurultaylar, açıkoturum, söyleşi ve konferanslardı. Öte yandan Türk Dili’ne, yazınına, kültürüne, bilime emek verenleri tanıtan betikler de (kitaplar da) TDK'nin 51 yıllık yaşamı içinde büyük yer tutmaktadır. Dizi olarak yayımlanan tanıtma betiklerinin (kitaplarının) çoğu bilimcilerin, sanatçıların yaşamöykülerini anlatmakta, ürünlerini tanıtmaktadır. Örneğin Arı Dile Doğru, Dil Tartışmaları, Dil Devrimimiz, Gelişen ve Özleşen Dilimiz; Nurullah Ataç, Besim Atalay, Agop Dilaçar, Mehmet Ali Ağakay... gibi


ATATÜRK'ÜN KURUMUNUN ÖDÜLLERİ :
51 yıl içinde görkemli bir uzmanlık betikliği (kitaplığı) geliştiren Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, yurttaşların betikliklerini (kitaplıklarını) varsıllaştırmak (zenginleştirmek) için birçoğu birçok kez basılan ve baskı sayıları oldukça yüksek olan 600'ü aşkın betik (kitap) yayımladı.

TDK, 1955 yılından başlayarak verdiği ödüllerle insanların hem düş ve düşünce dünyasının bilgi ve sanatla aydınlanmasını, hem de dil devrimini benimseyen bilimciler ile sanatçıların toplumla kaynaşmasını sağladı. TDK ödülleri, birkaç kurumun önde gelen ödülü gibi, toplumca çok önemseniyordu. İlk yıllarda sanat ödülü başlığıyla verilen, giderek şiir, roman, öykü, oyun, deneme-eleştiri-gezi, çeviri, çocuk yazını, bilim, basın gibi dallarda çeşitlenen TDK ödülleri onlarca sanatçıya, bilimciye, dil kullanımına özen gösteren haberciye sunuldu.


1983'TEN ÖNCEKİ TÜRK DİL KURUMU'NUN ÖZLEŞTİRME ÇALIŞMALARI :
Atatürk'ün deyişiyle, "Türk dilinin kendi benliğine, aslındaki güzellik ve varsıllığa (zenginliğe) kavuşması için" yapılan çalışmalar, özleştirme eylemidir. Bir başka söyleyişle Türkçeyi yabancı sözcüklerden arıtma, kendi ulusal gücüyle geliştirmedir. TDK, Türkçenin özleşmesi için aşağıdaki yolları kullanmıştır.

a) Halk ağzından derlenen sözcüklerin yeniden kullanım alanına girmesi sağlanmıştır. Örneğin "mahsul" halkın dilinden gelen "ürün" sözcüğü ile karşılanırken; "kesif-yoğun; zayi-yitik; mayi-sıvı; tufeyli-asalak...." gibi değişimler de yine halk ağzından bulunan karşılıklarla gerçekleştirilmiştir.

b) Eski metinler süzgeçten geçirilerek unutulmuş sözcükler canlandırılmıştır; nitelik, konuk, oran, arıtmak, sınamak, sonuç, evren, ivmek, ilenmek, yanıt... gibi sözcükler böyle bulunmuştur.

c) Türkçenin ek ve köklerine işlerlik kazandırılarak, karşılığı olmayan yabancı sözcüklere karşılıklar türetilmiş, yeni sözcükler elde etmek için başvurulan yollardan biri de bileştirme olmuştur. Durum, özel, sakınca, olanak, yetki, toplum, ilginç, deneme; atardamar, ilkokul, katsayı, gökdelen, özsu.... gibi yüzlerce sözcük türetilmiştir.


ATATÜRK'ÜN KURUMUNA NİÇİN KARŞI ÇIKILDI?
İlginçtir; 1932'den 1983'e dek 51 yıl yaşayan, kültür yaşamımıza yüzlerce sözcük kazandıran, en önemlisi Türkçenin bilim ve sanat dili olması yolunda çalışan ve bunu başaran Türk Dil Kurumu'na karşı çıkanların başını "milliyetçiler" çekmektedir. Bilimcileri, yabancı dilcileri de şaşırtan bu durumu açıklamak gerçekten zordur. TDK'ye karşı oluş, Atatürk'ün ölümünden sonra, 1950'ye dek gizli gizli sürdürülmüş, 1950'den sonra örgütlü bir dirence dönüşmüştür. TDK'ye karşı olanlar, aslında dilin yenileşmesini önlemeye çalışmışlardır. Bu kesime göre dil devrimi dili yozlaştırma, soysuzlaştırma, yoksullaştırma eylemidir. Dahası bu eylem, kuşaklar arasında kopukluk yaratmakta, yeni türetilen "uydurma" sözcükler, geçmişle bağımızı koparmaktadır. Bu eylemin yandaşları solcu, bunları barındıran TDK de solcuların kalesidir, öyleyse bu kale yıkılmalı, solcular dağıtılmalıdır. Çünkü uydurukçu, solcular dile "müdahale" etmiştir, "dile müdahale olmaz", dil kendi akışı içinde gelişir, öyleyse geçerli olan "yaşayan Türkçe"dir. Yaşayan Türkçe, aynı zamanda dinsel bir anlam taşımaktadır; bir başka deyişle 1950'den sonra yükselişe geçen "Türk İslam sentezi"nin anlatım biçimidir. Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, tam yarım yüzyıl bilimle, sanatla, dünya ve Türkiye'deki gelişmelerle çelişen bu tür usdışı (akıldışı) savların sahibi kişi ve kurumlara karşı kendini savunmak zorunda kalmıştır. Dahası birileri "hostes"i, "gökkonuksal avrat", "sigara"yı "dumansal tütüngeç...." diye gülünçleştirmiş, kendi diliyle alay eden, dilini aşağılayanların bu saçmalıkları TDK'ye mal etmiştir. Yazık ki 2000'li yılların gençleri, dahası bakanları, milletvekilleri bu masallara inanmaktadır. TDK'nin hiçbir zaman bu türden türetmeleri olmamıştır. Hiç kimse, hiçbir TDK yayınında böylesi türetmeler bulamaz. Yine birileri Atatürk'ün dil devriminden caydığını sözümona kanıtlamak için "Güneş Dil Kuramı’nı öne sürmektedir.



« Son Düzenleme: 01 Şubat 2010, 23:46:01 Gönderen: K A L K A N » Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #6 : 02 Şubat 2010, 00:34:55 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


          Türkçeye Mektuplar

              Sevgili Türkçem;
Sevgili, biricik dilim: Düşüncelerim, duyarlılığım, sevgilim, bir tanem.
     Uzunca bir süredir seninle yakından yakına, derinden derine, içten içe, sarmaş dolaş görüşemez olduk. Ayrılmış değil de ayrı düşmüş gibiyiz. Uzaklaşmış sayılmayız ama aramıza sokulmuş birtakım engellerle uzaklaştırılmış gibiyiz birbirimizden...
Sana bu nedenle mektup yazmak istedim. Açıkçası senin varlığın/ “var” oluşun konusundaki duygusal inancımın saf ve dürüst içtenliğine, kalemimin aracılığıyla ulaşmayı diledim. Ben bu içtenliğe öylesine gereksinim duymaktayım ki: senin varlığını, hiç bugünkü gibi yüreğimin sonsuzluklarından çağırmamış, özlememiştim. Bil ki, artık benliğimin bütün gücüyle özlemekteyim seni: çünkü gereksinmekteyim. Varlığım, varlığına gereksinmekte... Dahası, sanırım senin de bildiğin gibi, mektup duygu ve düşünceler arası iletişim kurmanın en kestirme yolu. Ayrıca, bu iletişimin en büyük girişimi olan yazmak? Yazı edimi ya da yazında, mektup ölçüsünde hiçbir tür duygusallığın ve düşünselliğin birebir ve olağandışı sıcaklığını, erişebilirliğini bugüne dek sağlayamadı. Ne bunca şiir, ne öykü/roman/deneme ve günlüklerle, duyguların ve düşüncelerin sana olan özlemleri dindiremedi, açıklanamadı. Sana yani dile getirelemedi. İşte bu açıdan mektup, çok değerli bir aracı.

Bir de mektubun, bana göre alıcısı için olduğu ölçüde, vericisi açısından da bir başka önemi var: Şöyle ki, yazdıklarıyla gönderme yapan, bu arada kendi duygu ve düşüncelerini de tartmak sınamak olanağı bulur. Mektup da, bu iş için biçilmiş kaftandır neredeyse;sevginin ve nefretin en dolaysız, en belirgin dışavurumsal yazın türüdür. Sanırım şimdilerde mektubun, bilgisayar aracılığıyla yeniden gözde olmasının açıklaması da bu olsa gerek: Yalnız bu noktada yanıltıcı olan, mektubu gönderenin, onu ‘ salt kendine dönük ‘ bir iletişim aracı olarak kullanması, bu arada senin tepkilerini de gözardı edebilmesi...

Oysa benim sana mektup yazmak istememin nedeni, doğrudan seninle ilgili. Amacım bütünüyle sana yönelik; derdim, sıkıntım seninle, nedenimin kaynağı sende. Bu konuyu ilerde, başka mektuplarımda daha geniş biçimde deşmeyi deneyeceğim ya; şimdilik izin verirsen ilkin senden ne beklediğime, gerçekte beklentimin ne olduğuna kısaca değinmekle yetineyim. Başka türlü söylersem, sana duyduğum gereksinimimi ve özlemimi belirttim ama seni neden özlediğimi sanırım açıklamam gerekiyor.

Bir kez, ben doğdum doğalı hiç bugünkü gibi ‘dışımda’ bulmamıştım, duyumsamamıştım seni. Senin ‘ sen ‘ , yani benden ayrı gayrı ve neredeyse bir yabancı olduğunu bilmezdim. Benim için sen, ‘ben’din sevgili dilim: Ben’i doğuran da, yoğuran da, sendin. Benliğimi işleyen, aklımı eğiten, bilgimi damıtan ve çoğaltan, dışımdaki dünyayla ilgiler kurmamı sağlayan, bütün dışsal ilişkilerimi geliştiren ve sağaltarak düzelten sendin. Öyle ki, sen benim gerçek annemsin, yaşamım seninle başladı, diyebilirim. Sen, elli yıl önce yaşamımın alacalı denizinde çıktığım yolculuğun pusulası, beden-gemimin yol göstericisi oldun.

Gemimin, yani belleğimin açıldığı yaşam denizinin tarihini ve coğrafyasını, geçmişini ve geleceğini yazan güneşler, aylar, yıldızlar, bulutlar, çevrenler, akyeller, karayeller, yeni karalardı senin bütün şiirlerin, destanların, romanların, öykülerin, denemelerin... İzleklerini, yani izlediği akıntıların yol yanlışlarını / haritalarını belirmeyen şarkılarını, duygularını haykıran, seslendiren sirenlerini, senin karasularında dolaşırken duydum ben: Sirenlerinin beni çağıran seslerinin tınısı baştan çıkarıcıydı ama aldatııcı değildi. O seslerin, kimi zaman gemimi yeni bir karaya çağıran kuştan, “Çalıkuşun”ndan, kimi zamansa bir başka teknenin,”Medarı Maişet Motoru” nun güvertesinden çığlıklarını duyar, kiminde “Aganta Burina Burinata ! “ diyerek kükreyen bir deniz aslanından gümbürdediğini işitip irkilir, kimi de, “ Memleketimi seviyorum! “ , “Anlatamıyorum”, “ASU” diye diye, “Sen Beni Sev! Boğaziçi Şıngır Mıngır! Sevdim Seni Ey İnsan! “ diye diye, “Güneşle! Güneşle! “ diye diye, yolumu yordamımı aydınlatığını görür, düşerdim artlarına...

“Haritada Bir Nokta”ydım, senin noktan: Ey benim saydam perim, göz alıcı, gönül çelen renk renk kanatlarınla capcanlı , dipdiri uçuşan deniz kızım! Doğruluğuna, yalınlığına, içtenliğine öylesine tam inanır, beni kandıramadığını bilir, hiç mi hiç yabancılamazdım ki seni. Benimsin ve ‘Ben ‘sin derdim bütün gücümle.

Sevgili anadilim! Şimdi karalamakta olduğum şu satırlara bakıp da, seni artık sevmediğimi düşünme sakın, ne olur. Bunca yıldır tek denizim saydığım senden başkası var oldu mu sanki benim için? Ama nasıl desem bilmem ki, sen benim gemime yol veren tek güzel denizim: Bil ki sen artık benim için, geçmiş günlerimizdeki tanışım, saflığına, temizliğiine vurulduğum o sevgili değilsin. Yabancısın bana , gitgide yabancılaşmaktasın. Artık gitgide puslanıp bulanıklaşan sislerle, fırtınalarla çalkalanıp boğuşan sen, şimdi bir süredir kararan bir düş gibisin. Belleğim karanlık, paslı bir düşün yıkıntısal sularının boğuntusu altında bulunmakta sanki...Odysseus’un umutsuzluğundan başka sarılacağı günü, sığınacağı evi, tutacağı yolu teknesi gibi tıpkı, beden-gemim yalnızca ıssızlaşıp çoraklaşan, “gurbet” leşen dalgaların itici , ürkünç sığlığına bırakılmış, umarsızca sallanarak sürüklenmekte. Şimdi, gemimin yoluna açılan her çevren birer sanal gökyüzü perdesi. Gemimin, bu çevrenlerdeki uğradığı her kıyı, uydurma ve yapay sözden- kalelerin, sözde kulelerin, söz-kavaflarının, sürüsüne bereket özensiz ve şişirme “Kavafi”nin sömürge valilikleri. Sen : Benim her bir dalgasının köpüğü inci tanesi gibi öpülesi denizim! Şimdi bu ürkünç ve yaban elleri ve maskeleriyle kuşatılmış kıyılarda tutsak, acınası, boynu bükük bir deniz tanrıçası gibisin. Benim tanrıçam: yoluma çıkan her kıyıda zincirlere vurulmuş bir köle tanrıça gibisin. Ellerine kollarına nasıl zincirler bağlamaktalar, güzelim kanatlarına hangi boyunduruklar, ne kilitler vurmaktalar böyle? Seni o kıyıdan bu kıyıya o göz boyayıcı, görkemli, baştan çıkaran sirenleriyle çekerek sözden - yabancı kalelerin burçlarına bayrak yapan, zindanlarına kapatan gücün gizemi ne? Gerçekte, bu sirenler seni neden, nerelere çağırmakta, sürüklemekte? Neden ille de baştan çıkarıcılıklarını ve seni o yabancı “el” lere uyarlama araçlarını, benim hiç anlayamadığım, alışamayacağım bir takım “adaptasyon”; “aksiyon”, “avantaj” ve bunun gibi pek çok “el “in işi maskelerin ardını gizlemekteler? Nedir bu senin güzel yüzünün anlamlarına, kavramlarına takılan çeşit çeşit maskeler, kim bunlar ? Neden gemimin uğrağı kıyılarda karşıma artık sen; bu değişik, yabancı maskelerle süslenmiş, süslendirilmiş olarak çıkmakta, çıkarılmaktasın? Neden bir elin “capitol”da ise, öbürünün göbeğinde “center “ yazıyor? Neden, sürekli Türkçesine uydurduğun “deklarasyon”larla uğraştırmaktasın beni, dilinin has şiiri yerine? Kulaklarımı tırmalamaktasın? “Deşifre”lerinle, “assimilasyon”larınla daha çok ilgimi çekeceğini mi ummaktasın? Neden tanıtımını yaptığın her aracıda, bir yabancı “el”in damgası var? “Ajanda”ların, “bellona”ların, “becel”lerin, “puffy “lerin, “retig”lerinle güzelliklerine yepyeni güzellikler kattığını mı düşünüyorsun? Uzattığın parmakuçlarında yazgını değil, “destinasyon”unu okumanın anlamı nedir? Seninle yakınlaşmak, bütünleşmek iistediğimde önce “entegrasyon” diye tutturuyorsun, ardından, ben artık böyle, çağdaşça koşuyorum seninle, diye diretiyorsun bana! Yakınlaşmamızı istiyorsam, “referans”larımı göstermeliyim, “performans”ımı sergilemeliyim, “radikal”lığımı kanıt-baskı yapıyorsun, ayrıca “konjoktür”ünü açıklamam için ter ter tepiniyorsun.

Denizkkızım, tanrıçam! Benim güzeller güzeli anadilim, sevgili Türkçem! Sana neler oldu böyle, kim ne yaptı, niçin yaptılar? Nedir bu halin, sıkıntın ne, kim çıldırttı seni? İnan ki seni tanıyabilmem bile artık çok güç, çok geç... Bir zamanlar dalgalar boyu estirdiğin püfür püfür esintilerinle ayaklanan kıyılarda, asıl ve neden böylesi değiştiler, değiştirebildiler seni? O akpak , tertemiz denizkızı şarkıların, nasıl oldu da ölümcül sirenlerin seslerine dönüştü? Ölüyorsun tanrıçam, bil ki seni öldürüyorlar! Çağdaşlık, küresellik diye diye, sana binbir yüz yakıştıran, bundan da utanmaz bir övünç duyan korkunç “kolleksiyon” culara kurban gidiyorsun. Bense dayanamıyorum: Beden - gemim hâlâ senin peşinde bir o yana bir bu yana , kıyılardan kıyılara... Senin ölümünle, bende günden güne yokoluşa doğru çekile çekile, ben de öle öle... Odysseus’un, gerçek evinden, yuvasından -annesinden- uzakta, yoluna yeni yaşam umutlarını saça saça onu ölüme sürükleyen yabancıların, yabancı ve ölümcül seslerin çağrısına kapılmış teknesi gibi, beden- gemim sürükleniyor. Belleğim seni, önüne çıkan her çevrende düştüğün tutsaklıklar içinde umarsızca izleye izleye çürüyor.

İşte sana bu mektubu, bu düşüncelerle yazmaya giriştim. Seninle ancak, doğrudan iletişim kurmamı sağlayabilecek tek aracı olduğunu düşündüğüm mektubumla ulaşabileceğimi düşlediğim için... Yeniden senin o yalın, süssüz, sana hiç yakışmayan yabancı takılardan arınmış, salt benim olan beden-diline kavuşmak özlemiyle yana yana... Seni, kendi öz benliğinle kazanana dek de seninle mektuplaşmayı sürdüreceğime and içerek; benim eşsiz dilim.

KAYNAKÇA:
Çalıkuşu: Reşat Nuri Güntekin ‘ in bir yapıtının adı
Medarı Maişet Motoru : Sait Faik’in bir yapıtının adı
Aganta Burina Burinata: Halikarnas Balıkçısı Çevat Şakir Kabaağaçlı’nın bir yapıtının adı.
Memleketimi Seviyorum: Nazım Hikmet’in bir şiirinin adı.
Anlatamıyorum: Orhan Veli’ nin bir şiirinin adı
ASU: Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir şiirinin adı
Sen Beni Sev: Salâh Birsel’ in bir yapıtının adı
Boğaziçi Şıngır Mıngır : Salâh Birsel’in bir yapıtının adı
Sevdim Seni Ey İnsan : Salah Birsel’in bir yapıtının adı
Güneşle: Nermi Uygur’un bir yapıtının adı
Haritada Bir Nokta: Sait Faik’ in bir öyküsünün adı

SÖZLÜK
Kavaf : (Ar.) Ucuz, şişirme, özensiz işçilik
Kavafi: (Ar.) Kafiyeler, uyaklar
Adaptasyon: (Fr.) Uyarlama
Aksiyon: (Fr) Eylem
Avantaj: (Fr.) Üstünlük aracı, yarar
Capitol : (İt.) Capitolium: Roma’ daki ünlü tepenin adı
Center: (İng. centre) Merkez, yönetimsel bölge
Deklarasyon: (Fr.) Bildirme, açıklama
Deşifre: (Fr.) Çözülmüş, açıklanmış
Assimilasyon : (Fr.) Benzer kılmak, sindirmek
Ajanda: (Lat.) Andaç,takvim, anmalık
Bellona: (İt.) Savaş tanrıçası
Becel: ?
Puffy:?
Reting : (İng. Rating)Sanılan, kestirilen, orantısal sınıflandırma
Destinasyon: (İng.) Yazgı, yer
Entegrasyon : (Fr.) Bütünleşmek
Referans:(Fr.) Yararlılık belgesi
Performans : (İng.) Başarı gücü
Radikal : (Fr.) Kökten
Etüd :(Fr.) Araştırma, inceleme
Etap: (Fr) Aşama,kademe
Konjonktür: (Fr.) Koşulların bir araya gelişi
Koleksiyon: (Fr.) Derleme
Kriter: (Fr.) Ölçüt




Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 02 Şubat 2010, 11:59:11 »

Benim Oğlum Bina Okur


"Benim oğlum bina okur, döner gene okur." Osmanlı eğitimciliğinde mesel olmuş bir deyiştir. Bina, Arapça bir dilbilgisi terimidir. Arapçanın eylem çatılarıyla ilgili olarak: dildeki eylemlerin geçişli (müteaddi), geçişsiz (lazım, gayrı, mütaddi), edilgen (mechul fiil), dönüşlü adıl (mutavaat zamiri), dönüşlü çatı (mutavaatı), ve dönüşlü eylem (mutavaat fiili) vb. gibi dilbilimsel yapıları öğreten değil de, ezberleten dilbilgisi kuralları bina terimi çatısı altında toplanırdı. Ama Osmanlı eğitimi bir türlü bu arap saçına dönmüş karmaşık kuralların içiinden çıkamazdı. onun için olacak ki, "Benim oğlum bina okur, döner gene okur." alaysama sözü üretilmiştir. Cumhuriyet gazetesinde yazan dğerli dilbilimcimiz Prof. Dr. Talat Tekin ile Yeniyüzyıl ve Radikal gazetelerinde yazan iki yazar arasında, birtakım Arapça-farsça sözcüklerin yazımlarından dolayı çıkan tartışma, bana bu alaysama sözünü anımsattı.
Bilindiği gibi, dil devrimi, büyük Türk devriminin, Türk aydınlanmacılığının ekinsel ayağıdır. Osmanlıca denen Jargon'dan kurtuluş savaşımıdır. Bu savaşım açık ve kesin iki ana temele dayanır:
1. Bir sözcüğün Türkçesi varsa, asla yabancı karşılığını kullanmamak;
2. Türkçeyi yabancı dil kurallarından kesinlikle arındırmak!..

Atatürk devrim ve ilkelerini doğru alımlamış, aoğru algılamış olanlar, bu iki ana kurula titizlikle uyar ve özen gösterirler. Çünkü Türkçe'nin özleşmesi ve yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması, bu iki temel kuralın gözden ırak tutulmasına, iyi ve doğru işletilmesine bağlıdır. Dile yerleşmiş kimi yabancı terim ve sözcükler, Türkçe karşılıkları bulununcaya dek kuşkusuz zorunlu olarak kullanımda kalacaktır. Fakat, yabancı bir dil ya da yazım kuralının dilde tutulması, tutturulmaya çalışılması için dilsel hiçbir zorunluluk yoktur.

Genel dilbilim göstergelerine göre, ulusal dilleri sakatlayan ve başka dillerin egemenligine yönlendiren en sakıncalı durum; birtakım yabancı sözcük ve terimlerin, karşılıkları bulunmadığı için dilde yaşaması değil, o sözcük ve trimlerin kendilerine özgü çekim ve yazım kurallarıyla dilsel yaşamlarını sürdürmesidir. Bir anlamda bu, o sözcük ve terimin, kendi ekinsel ortamını yaşatmasıdır. Tıpkı bir ulusu egemenliğine alan bir başka ulusun, kendi hukukunu, kendi yaşam felsefesini egemenliğine aldığı ulusa dayatması gibi. Hemen her dil, kendi sözcük ve terimleriyle karşılayamadığı kavramlar için bir başka dilden ya da dillerden ödünç sözcük ve terim alabilir. Ama o sözcük ya da terim kendi yazım ve çekim okullarıyla değil, salt kavram ya da gösterilen karşılıklarıyla alınır. Yukarıda adı geçen gazeteler arasında çıkan tartışma da, cami, bayi, irtica gibi sözcüklerin yazılışı üstünde yoğunlaşıyor. SayınTekin bu tür sözcüklerin Türkçe ekleriyle yazılmasını, karşı yanda olan iki gazete yazarı ise, madem ki sözcüklerin aslı Arapça, yazılışları da asıllarına uygun olmalı düşüncesini savunuyorlar. Bilindiği gibi cami arapça, hem ad, hem sıfat görevi yapan bir sözcük. Toplanılan yer, toplayan, toplayıcı... Anlamlarına geliyor. Sözcüğün Arap yazımıyla sıfat anlamı, çök şükür ki, dilimizde kullanılmıyor. Ama karşılığı henüz bulunmadığı için, yer/yapı adı olarak cami sözcüğünü kullanıyoruz. Bence bir sakıncası da yok. Fakat asıl sakıncalı olan yan, sözcüğün iyelik ekiyle birlikte yazımının ve kullanılmasının savunulmasıdır. Ulu Cami demek varken, tutar da "Cami-i Kebir" dersek, ya dil devrimini henüz çözümlememiş ya da bir başka amaç gütmüş oluruz. türkçede sı, si, su ve sü sonekleri, aynı zamanda iyelik ekleridir. Arapça camii neden Türkçe camisi denmesin?.. Sözcüğün yapısı bozuluyor, ne anlamına ilişiliyor. Arapça ve Farsça'ya bulaşmamış olanlar, halk zaten camii demiyor, camisi diye konuşuyor, yazıyor. İrtica sözü de öyle. Kimse artık irtica-i diye konuşup yazmıyor. İrticayı istemiyorum,irticaya karşıyım diyor. Bayi, mevki, terfi, terfih, saneyi vb. sözcükleri kimse bugün bayii, mevkii, tirfii,terfihi biçimleriyle yazıp konuşmuyor. Türkçe iyelik ve durum ekleriyle yazıyor, konuşuyor. Ama diyeceksiniz ki, burada sözkonusu olan yabancı bir sözcüğün kendi kuralları içinde kalıp kalmaması... ben bu mantığa hak veremiyorum. dilin kendi mantığı ve onu kullanan halkın gerekirci mantığı, çoğu kez bizim gibi mürekkep yalamışların mantığını aşıyor. Ne pahasına olursa olsun, dilini yabancı bir dilden esirgeme yolunu buluyor. O yabancı sözcüğün ya da terimin, anlamı değişmiyor, dilsel görevi sakatlanmıyorsa, ne yitiririz onları kendi kurallarımızla okuyup yazmakla... Hiçbir şey!..

Talat Tekin'in, yabancı sözcük ve terimler Türkçe kurallarıyla yazılmalı görüşüne karşı çıkan iki yazar, nedense ağırlıklarını hep Arapça ve Farsça yazım kurallarından yana koyuyorlar. Okurlarına Arapça ve Farsça sözcüklerin okunuş ve yazışlarını öğretmeye çalışıyorlar. Doğru yazmak için "sarf- ü nahiv" okumalarını sağlık veriyorlar. " Osmanlı'cadan öcü gibi korkulmaması..." gerektiğini savunuyorlar. Onun için de yazılarında: "Eşref-i mahlûkat ", "muzaffer ve hükümran olmak", "beyanatta bulunmak", "...mensubu olmak", "iddiasında mısır olmak" gibi deyiş ve tamlamaları kullanmaktan çekinmiyorlar. bununla da yetinmiyor, Arapça "tahribat" sözcüklerini ve türevlerini ele alarak bunlara Türkçe'de "bozma", "yıkma", "değişim", "dönüşüm", "değiştirme", "dönüştürme", "aslını yok etme", "aslını bozma" vb. karşılıklar verilmesini yetersiz buluyorlar.

Dilbilimsel süreçte, her kavramın tek bir sözcükle karşılanması ülküsel bir erektir. Ancak bu ülküsel ereğe henüz hiçbir dil ulaşabilmiş değildir. Bugün en varsıl, en kurumlaşmış dillerde bile, birçok anlamı birden içeren, bir bir çok göstergeyi birden simgeleyen yüzlerce sözcük var. Bilinen bir şeydir ki, dillerin varsıllığı sözcük yığını, sözcük bolluğu ile değil, sözcük ve kavram üretkenliğiyse bir başka özelliktir. Bir de dillerin yazılı konuşulmasından ileri gelen kazanımları var. Türkçe en eski, sözcük ve terim üretmede çok özel bir yapıya sahip olduğu halde, yapısına uygun bir abeceye geç kavuşmuş olmasından dolayı, büyük sıkıntılar, büyük yoksunluklar yaşamıştır. dilde, geçmişin yığdığı sorunları, olumsuzlukları henüz aşabilmiş değiliz. Ama aşacağız Türk Devrim zincirine, dil devrimi halkası bunun için eklendi. Bugün büyük sayılan, kurumlaşmış-uygarlaşmış sayılan hemen bütün diller, geçmişlerinde, bugün Türkçe'nin çektiği sıkıntıları çekmiş, olumsuzlukları yaşamışlardır. Fakat yılmamışlar, kendi iç dinamikleri ve bilinçli özverileriyle üstesinden gelmişlerdir. Kuşkusuz Türkçe de bütün bu sıkıntıların üstesinden gelecek, bilim, ekin ve sanat dili olarak uygar bir toplumun saygın bir dili olarak kurumlaşacaktır.

Yeter ki bizler, içimizdeki altsanma canavarını yenebilelim. Birtakım yabancı sözcük ve terimlerin yazım kurallarını dayatacak yerde, anadilimizin olanakları üzerinde düşünmemizi yoğunlaştırabilelim, yakalayabildiğimiz bu olanakları zorlamayı sürdürebilelim.!..




TÜRK DİL DERGİSİ:Erdem Türkmence
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 15 Şubat 2010, 20:55:11 »

                                     DÜNDEN BUGÜNE TÜRKÇEMİZ

Dil, canlılar arasında iletişimi sağlayan seslerden örülü gizli bir anlaşma sistemidir. İnsanların
kullandığı ilk dilin ne zaman, ne şekilde ortaya çıktığı ve bu ilk dilin bugün yeryüzünde
kullanılan dillerden hangisi olduğu şu ana kadar öğrenilememiştir. Günümüzdeki dillerin bir
ana kaynaktan mı yoksa farklı diller şeklinde mi ortaya çıktığı hâlâ aydınlatılabilmiş değildir.
Türkçe köken bakımından Altay Dil Ailesinde, yapı bakımındansa Eklemeli Diller Grubunda
yer almaktadır.Türkçenin Sümerce ile ilişkisi Prof. Dr.Talat Tekin ve Doç. Dr. Mehmet
Ölmez tarafından Türkçeden Sümerceye geçmiş kelimeler dolayısıyla ileri sürülmüştür.
Ayrıca Ahmet B. Ercilasun da Türkçeyle Sümercenin akraba olduğunu ifade etmiştir.(Türk
Dili Tarihi,Akçağ Yay.)
Büyük Hun İmparatorluğu Döneminde İ. Ö. 1022' yılında meydana gelen bir olay sebebiyle
Türkçenin yazıya geçmiş ilk sözcüğü, Çin kaynaklarında, Hirth isimli bilgine göre, "king-lak"
; Kaşgarlı'nın sözlüğünde ise "kıngırak"tır .Anlamı ise Hunların tören kılıcıdır. Bu sözcük
bugünYeni Uygurcada"kingrak"tır ve anlamı kasap bıçağı, satırdır(Tekin,Talat, Ölmez
Mehmet (1999),Türk Dilleri, İstanbul, Simurg Yayınları.
Türkçe bugün kuşbakışı olarak kuzeyden güneye 3000, doğudan batıya yaklaşık 7000
km;başka bir ifadeyle Türkçenin konuşulduğu alan yaklaşık 20 milyon km karedir. Türkçemiz
200 milyon civarında kişi tarafından konuşulan bir dil, 1980'li yıllarda UNESCO'nun
açıkladığı araştırma raporu sonucuna göre dünyada en çok konuşulan ulusal diller içerisinde
5., anadiller içerisindeyse 3. sırada yer alan ve. günümüzde yirmi kadar çağdaş lehçesi
bulunan büyük bir dildir.
Türkçenin ele geçmiş ilk yazılı metni Güney. Moğolistan'da 726,732 ve 735 yıllarında üç
dikili taş üzerindeki yazılardan ibaret olan Orhun Âbideleri'dir.
Buradaki dil oldukça sadedir. Birkaç sözcük dışında hiç alıntı sözcük yoktur.Ama Uygurlar
Döneminde Budizm ve Manihaizm Çinceden, Karahanlılar Döneminde İslam dinin etkisiyle
Arapça ve Farsçadan kelimeler dilimize girmeye başlamıştır.Kaşgarlı Mahmut daha bu
dönemde Türklerin Arapçaya olan ilgisini görmüş ve Araplara
Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin Arapçadan üstünlüğünü savunmak için 1077 yılında Divanü
Lûgati't-Türk isimli eserini yazmıştır.
I07I'den itibaren Anadolu'yu Türk yurdu yapan Türkler Selçuklu ve Anadolu Selçukluları
Döneminde dillerinde sadece Arapça ve Farsça sözcükleri kullanmamışlar,bu dillerin
kurallarını da Türkçeye sokmuşlar hatta işi daha da ileri götürüp resmî dil ve sanat dili olarak
Arapça ve Farsçayı kullanmışlardır. Karamanoğlu Mehnet Bey dildeki bu kötü gidişi görerek
meşhur fermanını yayımlamıştır:"Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste,
meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya."diye. 14.yüzyılda Âşık Paşa Türkçeye
ilgisizliği şu mısralarla ifade etmiştir:

Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi
İnce yolu ol menzilleri.

Bu dörtlükle Türklerin daha 14. yüzyılın sonlarında birbirlerini sevmedikleri ve kendi
dillerine itibar etmedikleri, Türkçenin inceliğinden ve de güzelliğinden habersiz oldukları
ifade edilmiştir.Türkçedeki kötü gidişe çözüm Kaşgarlı ile ilmî şekilde başlayıp Karamanoğlu
Mehmet Bey’le resmî, Âşık Paşa’yla hissî yollarla sürmüş;Osmanlı Türkçesi Devresindeki
Türkçenin sanat dili olma açısından zirveye çıktığı ama Arapça ve Farsça sözcüklerle ek ve
tamlamaların da Türkçeye gereksiz yere sokulmasıyla dilde kirlenme meydana gelmiş, Namık
Kemal’n çırpınışı çözüm getirememiş ama bu çırpınışlar 1911 yılında Ziya Gökalp ve
arkadaşlarına şevk vermiş;Genç Kalemler isimli dergide Yeni Lisan Hareketi adında bir
bildirgeyle konuşma diliyle yazı dili arasındaki farklılığı ortadan kaldırma, Türkçeyi
sorunlarından arındırma çalışmalarıyla devam etmiş ve 1932'de Atatürk tarafından Türk Dil
Kurumunun kuruluşundan günümüze kadar dilimizin sorunları çözülemeden gelinmiştir.
"Öyle istiyorum ki Türk dili bütün yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve yazı yazanlar
bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar." M. Kemal
Atatürk
TÜRKÇENİN GÜNCEL SORUNLARI . 1)Türkçenin Bilim Dili Olmadığı Görüşü: "Bilim
dili bütün bilim dallarının araştırılmasında,eğitim ve öğretiminde kullanılabilen bunun için
gerekli terimlere ve zengin kelime kadrosuna sahip olan dildir." (Üstüner, Ahat (2002),
"Cumhuriyet Dönemi" , Türkler Ansiklopedisi, C. 17, Ankara, Yeni Türkiye Yay.) "Bilim
anlayışının, bilim eğitiminin ve bilim etiğinin, ona bağlı olarak bilim üretiminin ve bilim
etiğinin olduğu her toplumun dili bilim dilidir,bilim ve teknoloji o toplunda üretilmemiş olsa
dahi.. "( Ergenç,İclâl, AÜ ,DTCF Dilbilim Böl. Başk.[ Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkischweb.com
]). Bilim diliyle
ilgili yukarıdaki iki tanımda da görüldüğü gibi Türkçenin bilim dili olma konusunda şu bilim
dili sayılan dillerden hiçbir eksiği yok,aksine fazlası bile vardır. İngilizce, Almanca ve
Fransızca bir eser bugün Türkçeye çevrilebiliyor veya Türkçe bir eser bu dillere
çevrilebiliyorsa Türkçe en az bu diller kadar bilim dilidir.
Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu 27.09.2001 tarihinde TDK'nin kuruluşunun 67.
yıldönümü ve Dil Bayramı münasebetiyle yaptığı konuşmada adeta dudak uçuklatan şu
cümleleri kullanmıştır:"YÖK , Türk dilini bilimsel dil ilan etmemiştir! Edebiyatında ihtişama
yükselmiş bir dilin bilimde çaresiz kalacağını iddia etmek, abesle iştigal etmekten başka bir
şey değildir." Türkiye'de bilimin merkezinde bulunan başka bir kurumun,TÜBİTAK'ın, bir
arkadaşın makalesini sırf Türkçe olduğu için yayımlamadığını, makale İngilizceye
çevrildikten sonra TÜBİTAK'ın dergisinde lütfen yayımlandığını ifade etmeliyim. Bunun
başka bir ifadesi TÜBİTAK'ın da Türkçeyi bilim dili saymamasıdır.Türkiye'de bilimin en
yukarısında bulunan iki kurumun Türkçeyi hor görmesi hoş karşılanabilecek bir davranış
olmasa gerektir. Üniversitelerimizdeki öğrencilerimizin ve akademisyenlerimizin büyük bir
bölümü, istisnalar kaideyi bozmaz, Türkçenin bilim dili olmadığını savunmaktadırlar. Halbuki
yetersizliğin dilimizde değil, dilimizi kullananlarda olduğunu dahi görememektedirler.
Günlerce İngilizce sözlük okuyan, İngilizce dil bilgisi kurallarını otobüsle evinden işine
gelirken ve işinden evine giderken dahi öğrenmeye çalışan bir akademisyen, acaba aynı
şekilde Türkçe öğrenmeye çalışmış mıdır?Masasında hiç Türkçe sözlük ve yazım kılavuzu
bulundurmuş mudur? En son ne zaman bir kitap okumuştur,sormak gerekir. il-köğ-re-tim, başöğ-
ret-men, Ka-ra-os-ma-noğ-lu sözcüklerinin bu şekilde hecelerine ayrıldığını üniversite
öğrencisi ve hocasının kaçı bilmektedir,sormak gerekir. Ben, Eğitim Fakültesi öğrencilerine
sordum ve sonuç İngilizce Öğretmenliği Bölümünde dahi % 10'dan düşüktür. Buradan çıkan
sonuca göre yetersizliğin Türkçeden değil, Türkçeyi kullananlardan kaynaklandığını
söyleyebiliriz. Türkçeyi bilim dili saymayanlara şunu sorabiliriz: Yetersizlik dilden mi
kaynaklanıyor yoksa sizden mi? Siz neyi ifade etmek istediniz de Türkçe size yetersiz geldi?
Geçerli bir savunma yapamayacaklarından emin olabilirsiniz.
2)Az Sözle Hayatı Sürdürme:Bugün üniversite mezunları dahi günlük yaşamlarını en çok
300-500 sözcükle sürdürmektedirler. Halbuki TDK tarafından 1998 yılında yayımlanmış iki
cilt Türkçe sözlükteki sözcük sayısı 75.000'dir. Bu rakam şu an Kurumun sanal sözlüğünde
110.000’in üzerindedir. TDK'nin dokuz ay süresince üç büyük ulusal kanalda yaptığı
araştırmada kullanılan sözcük sayısı 4000 'i geçmemiştir. Bu sayının da % 49'u, 100 aynı
sözcüğün tekrarı mahiyetinde kalmıştır.En çok satan bir kitabın üç sayfasında bir sözcüğün
yaklaşık elli kez tekrarlandığı görülmüştür (Coşar, Asiye (2002),"Cumhuriyet Dönemi Dil
Hareketleri ve Dil Tartışmaları", Türkler Ans., Yeni Türkiye Yay.). Kanal D'deki Ağa
dizisinde Levent Kırca bir barmene: Selâmünaleyküm diyor ve barmen anlıyorum şeklinde
karşılık veriyor. Eşimle bu durum karşısında ekranın âdeta donduk kaldık. Fazla söze ne
hâcet, her şey ortada.
3)Kitap Okuma ve Sözlük Kullanma Alışkanlığının Henüz Kazanılamamış Olması: MEB dil
bilincini ve Türkçe duyarlığını kazandırma işini, ilköğretimden itibaren, bilişim
teknolojisinden de yararlanarak sağlamalıdır. Bugün üniversite öğrencileri, mezunları, hatta
edebiyat öğretmenlerinin bir kısmı bile hakem sözcüğünü hâkem,fakir'i fâkü, rakip'i râkip
şeklinde ilk heceleri uzun ünlüyle yanlış olarak telaffuz etmektedirler. TDK'nin hazırladığı
sözlük ve imlâ kılavuzundan ne öğrencilerin ne de öğretmenlerin haberi var. Bir dili
öğrenmenin en geçerli yolu o dille yazılmış eserleri okumak,o dille düşünmek, o dille
konuşmak ve o dille yazmaktır. Öğrenilmiş kuru kurallarla hiçbir dil öğrenilemez.
4)Türkçeyi Yabancı Dillerin Etkilemesi: I. Dünya Savaşı sonrasında Amerikan ve İngiliz
kültürleri dünyadaki diğer kültürleri dolayısıyla diğer dilleri baskı altına almıştır. l950'lerde
Türkiye'de İngilizceyle öğretim, bu baskının sonucudur. Fransızlar dillerini İngilizcenin
olumsuz tesirinden korumak için meclislerinden yasa bile çıkarmışlardır. Ülkemizde yabancı
dil öğretme fikri, zamanla yerini yabancı dille öğretmeye bırakmıştır. Üniversitelerimizde
bilimsel çalışma yaparak terfi edecekler önce İngilizceden terfi etmek zorundadırlar. Eğer bu
yabancı dilden (ÜDS) size tanınan sürede istenen puanı alamazsanız gözünün yaşına
bakılmadan kapının önüne konulursunuz. Yani bilimin önüne yabancı dil duvarı
örülmüştür .Akademisyen olarak bilim üretmek isteyen kişi öncelikle bu yabancı dil duvar
engelini aşmak zorundadır. Mesela ben on bir yıldır doktora yapabilmek hayaliyle
yaşamaktayım. Tek kusurum, bana zamanında öğretilmemiş bir dilden istenen puanı
alamamış olmamdır. Keşke devlet okullarında bir yabancı dil değil, beş dil öğretilebilse.
Ancak, kendi dilini dahi okullarında öğretememiş bir millet olarak bunun imkânsız olduğunu
söyleyebiliriz. Üniversitelerimizde yabancı dil yeterliğinden önce Türkçe yeterliği
aranmalıdır. Zaten kendi dilini öğrenememiş birinin yabancı dili öğrenmesi de mümkün
değildir. Üniversitelerimizde Türkçe yeterlik şart değil. Çünkü nasıl olsa Türkçeyle bilim
yapılamaz!
5)Özenti:Bu konu Türkçenin yeni bir sorunu değil,Türkçe bunu daha önce Selçuklu ve
Osmanlılar Döneminde de yaşamıştır. Dilimizde güneş ve ay varken Arapça ve Farsçadan
mihr, şems, kamer, mah, afitab kelimeleri alınmıştır. Bugün Telsim'in bir reklamında "cep to
cep" ,Türkçe cepten cebe ifadesinin karşılığı olarak aynı özentiyle gereksiz yere daha çok
sözcük kullanılmış ve dildeki en az çaba kanunu da ihlal edilmiştir. Yusuf Yanç şu şiirde:
Tanıtımın demo, sunucunun spiker /Gösteri adamının showmen /Radyo sunucusunun diskjokey/
Hanım ağanın fırst lady olduğuna şaşıranınız var mı? Türk insanının özentide işi
aşırılığa götürdüğünü ne güzel ifade etmiştir.
6)İnternet (Bilişim) Dili:"Kesinlikle bilişim Türkçesini geliştirmek zorundayız. Aksi hâlde
bilişim lisanı bizi kaçınılmaz şekilde yabancı dilin tasallutuna razı hâle getirecektir. Bilişim
dili tüm dünyada İngilizcedir. "(Y. Karakoyunlu, 2001 yılı TDK'den Sorumlu Devlet Bakanı)
Günümüz TDK Başkanı Ş. Halûk Akalın'ın bu konudaki çabaları takdire şayandır. Devlet
kurumları sorumlularını ve bilim dallarının uzmanlarını TDK çatısı altında toplayarak,
TDK'nin öncülüğünde, Türkçe terim türetme konusunda işbirliği yapma kararı almışlardır.
Çağa ayak uydurmak için bilişimden yararlanmak kaçınılmaz olmuştur.
7)Türkçe Öğretiminde Plânlı Bir Sürekliliğin olmayışı: İlköğretim, ortaöğretim, (üniversiteye
hazırlık) ve üniversitelerimize kadar olan aşamalarda Türkçe öğretiminde, plânlı, birbirinin
devamı niteliğinde bir uygulama maalesef yoktur. Bundan ötürü gereksiz tekrarlara
düşülmekte,bazı konular atlanmakta,bazı konularsa farklı aşamalarda farklı şekillerde
verilmektedir. Örnek verecek olursak; "Ali koşarak geldi." cümlesi üniversiteye giriş
sınavında bi(r)Ieşik cümle, üniversitede basit cümle, eğer kişi edebiyat öğretmeni olmuşsa
öğrencilerine basit cümle olarak anlatacaktır. Başka bir örnek:"başöğretmen" sözcüğünü
hecelerine "ba-şöğ-ret-men" şeklinde üniversite öğrencilerimin %90'ından fazlası
ayıramamışlardır. Yani biz üniversiteye gönderdiğimiz seçme öğrencilerimize dahi sözcükleri
hecelerine ayırmayı öğretememişiz. Dilekçe yazabilecek birikimden mahrum üniversite
öğrencileriyle karşılaşmaktayım. Bu, utanılacak bir durumdur.
8)Terim Sorunu:M. Kemal,yazılarımızı ve konuşmalarımızı mümkünse Türkçe terimlerle
ifade etmemizi tavsiye etmiştir. Kendileri her konuda olduğu gibi bu konuda da toplumuna
örnek olmuştur. Hatta Atatürk'ün geometri terimleriyle ilgili bir de kitap yazdığı
bilinmektedir. Bu kitapta müselles karşılığı üçgen, amalierbaa karşılığı eşkenar üçgen
terimleri Atatürk tarafından Türk halkının hizmetine sunulmuştur.
Türkçede bugün terim kargaşası yaşanmaktadır. Bu durum kimilerine göre Türkçenin
zenginliği olarak görülmektedir. Sıfat-fıil,ortaç,partisip eki; zarf-fîil,bağ-fiil,gerindiyum eki;
sert,sedasız,ötümsüz,tonsuz ses gibi bir kavram en az üç ayrı şekilde adlandırılmaktadır.
9)Sadeleştirme: Öztürkçeleştirme çabalan:Türkçeye başka dillerden henüz girmiş, Türkçede
herhangi bir değişime uğramamış,Türkçeyi kullanan insanların çoğunluğu tarafından
benimsenmemiş, Türkçeleşmemiş sözcüklerin Türkçeden atılıp yerine Türkçeden türetilmiş
sözcüklerin önerilmesi doğal bir çabadır. Uzun yıllar Türkçede kullanılan sözcüklerin,
millîleştirildiği hâlde, sırf alıntı diye Türkçeden atılması masum bir davranış olmasa gerektir.
Yani akıl, hoca, imkân, ilim, duvar Mustafa gibi sözcükleri asırlardır kullanmışız;bu
sözcükleri atıp yerine eğitimli insanların dahi bilmedikleri sözcükleri, zorla, kullanın demek
abesle iştigaldir. Atatürk döneminde masumane başlayan sadeleştirme çabaları, sonraları,
siyasî kavgaya dönüştürülmüştür. "Ben öteden beri hep bunu söyledim. Türkçenin
LatinceleştiriImesi,Yunancalaştırılması gerektiğine inandığım içindir ki öztürkçeyi
bırakmıyorum; bu toplumun çocuklarına Latinceyle Yunancanın gereğince belletileceği güne
değin de bırakmayacağım. "demiştir N. Ataç. (Alkan, A. Turan(1997),"Türkçenin Son
Röneşansı",Yatağına Kırgın Irmaklar,İstanbul, Ötüken Yay.).
Günümüzde insanımız computer yerine bilgisayar, internet yerine bilişim, metroseksüel erkek
yerine bakımlı erkek terimlerini kullanmalıdır. Ancak zengin yerine varsıl,fakir yerine
yoksul,akıl yerine us ahlakî yerine etiksel sözcüklerini halka zorla dayatmak, hem insanî hem
de ahlakî değildir. Yani uzun yıllar insanların benimseyip kullandığı kelimeleri atıp onun
yerine halkın o zamana kadar hiç duymadığı kelimeleri dayatmak dile hizmet değildir. Daha
en başta, insanlar bir yabancı kelimeyi benimsemeden halka onun Türkçe karşılığı sunulursa
belki o zaman halk o sözcüğü daha kolay kabullenecektir.
10)Kitap Okuma Alışkanlığının Olmayışı: Ne acıdır ki kutsal kitabını dahi okumayan bir
toplumuz. İlahiyat Fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin dahi %90’ı kutsal kitabımızın Türkçe
açıklamasını okumamıştır; bırakınız roman, öykü,şiir kitabı okumalarını. Türkçemizle
üretilmiş eserleri okumadan ve Tükçemizle yazı yazıp konuşmadan dilimizi gereği gibi
öğrenmek mümkün olamaz.70 milyon nüfuslu Türkiye'de günlük 4,5 milyon ulusal gazete
satılırken 13 milyonluk Yunanistan'da da 4,5 milyon gazete satılmaktadır. Bu durum
Türkiye'deki okuma alışkanlığının kötü bir göstergesidir. Kitap, gazete, dergi okumayan bir
toplumun dilinin inceliklerini ve güzelliklerini öğrenmiş olmasını beklemek aşırı iyimserlik
olur herhâlde.
Edebî eserlerimiz güzel Türkçemizle güzelce yazılmış eserlerimizdir. Kendi diliyle yazılmış
eserleri okuma zahmetinde bulunmamış bir toplum, kendi dilini kusursuz ve güzel
kullanmasını beceremeyecektir. En fazla beş cümleden oluşan dilekçeyi yazmakta dahi
zorlanan üniversite öğrencileriyle karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Türkçemizi sadece
edebiyat öğretmenlerimiz değil, öğretmenlerimizin tümü iyi öğrenmeli ve de öğrencilerine iyi
öğretmelidir.
"Bugün Türkiye'nin karşılaştığı dil meselesi, günlük dile girmiş kelimelerin tasfiyesi meselesi
değil;ilköğretimden üniversiteye kadar ortak bir bilim dili meydana getirilmesi
meselesidir."(M. Kaplan,Kültür ve Dil,Dergâh Yay.,s.l74 ı
"Dil insanın evidir." (Heidegger)

KAYNAKÇA
l)Korkmaz,Zeynep ve Diğerleri(2001),Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri,Ankara,Yargı
Yayınevi.
2)Doğan, İsmail(2000),Türk Dili, Rize, Akademi Yayınları.
3)Akalın,Ş. Halûk(2003), Türk Dili dergisi, S:624,s:767-778,TDK Yayınları.
4) İmlâ Kılavuzu(2005), Ankara,TDK Yayınları.
5 )www.turkoloji.cu.edu.tr
6) Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkischweb.com/Tuerkce
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 17 Şubat 2010, 19:50:22 »

ŞEYSİZ,YANİSIZ,FALAN-FİLANSIZ KONUŞMAK


                         Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

                           Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #10 : 17 Şubat 2010, 22:18:11 »


TÜRK DİL ÇALIŞMALARI
Bir milletin birlik ve varlığını sürdürebilmesinde dilin çok önemli bir yeri vardır. Bunu çok iyi bilen Atatürk, Türk Dili’nin zenginleşmesi ve sadeleşmesi için çalışmalar yaptı.
Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında, sade bir Türkçe kullanılıyordu. Zamanla Arapça ve Farsça’dan birçok kural ve kelime dilimize girdi. Böylece Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşan Osmanlıca karma bir dil olarak ortaya çıktı. Yöneticiler ve aydınlar Osmanlıca’yı kullanırken, halk Türkçe konuşuyordu. Dildeki bu ayrılık Türkçe’nin gelişmesini ve mîllî bütünlüğün kurulmasını engelliyordu.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren dilin sadeleşmesi ile ilgili çalışmalar yapıldı. Fakat olumlu bir sonuç alınamadı. Cumhuriyetin ilânından sonra, Türkçe’nin yabancı dillerin etkisinden kurtarılması çalışmalarına hız verildi. Türk dili ile ilgili çalışmalar yapmak üzere Atatürk’ün emriyle Türk Dilini Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu) kuruldu (1932). Bilim ve fikir adamlarının katıldığı bir dil kurultayı toplandı. Bu kurultayda, halkın anlamadığı özellikle Arapça ve Farsça’dan Türkçe’ye geçmiş olan kelime ve deyimlerin Türkçe karşılıklarını bulmak üzere çalışmalar yapılmasına karar verildi. Bu çalışmalar sayesinde yazı dili ile konuşma dili arasındaki fark
ortadan kaldırıldı.
Türk diline gereken önemin verilmesini Atatürk şu sözleriyle ifade etmiştir “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması
için, bütün devlet teşkilâtımızın dikkatli ve alâkalı olmasını isteriz.” Türkçe’nin milletimiz için önemini de “… Türk Dili, Türk Milleti için kutsal bîr hazinedir… Türk Dili, Türk Milleti’nin kalbidir, zihnidir” diyerek belirtmiştir.


ATATÜRK VE SOSYAL BİLİMLER

Atatürk, Sosyal Bilimlere çok önem vermiştir. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çağın uygarlık seviyesine ulaştırmak için çalışmalar yapmıştır. Eğitime, bilime, teknolojiye, sanata, araştırmaya, öğrenmeye önem vermiştir.
Atatürk döneminde; Türkiye’den, Avrupa ülkelerine, farklı alanlarda öğrenim görmesi için öğrenciler gönderildi. Bunlar arasında Afet İNAN, Jale İNAN, Burhan TOPRAK gibi kişiler vardı. Avrupa da, kendi alanlarında öğrenim görerek, Türkiye’ye geldiler. Türkiye’de bu kişilerin önderliğinde çalışmalar yapılmıştır.
Atatürk döneminde, Sosyal Bilimler alanında yapılan çalışmalar arasında Tük Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulmasının önemli büyüktür.
1931 yılında kurulan Türk Tarih Kurumu(TTK)’nun en önemli amacı; Türk Tarihini araştırmak, bilimsel araştırmalar yapmaktır. Türk Tarih Kurumu, yaptığı çalışmaları Belleten dergisinde yayınlamaktadır.
1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu(TDK)’nın en önemli amacı; Türk Dilini incelemek, yabancı kelimelerden arındırmak ve Türk Dilini geliştirmektir.


MİLLİ KÜLTÜR


Kültür kelimesi Türkçe’ye Fransızca’dan girmiştir. Toprağı sürmek, ürün elde etmek ve onları geliştirmek anlamındadır. Kelime daha sonra insan vücudunu ve ruhunu terbiye etme, sanat ve fikir eserlerini geliştirme anlamlarım da içine alan geniş bir mana kazanmıştır. Kültür maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek demektir.
Millî kültür ise bir millete kimlik kazandıran, diğer milletlerle arasındaki farkı belirlemeye yarayan, tarih boyunca meydana getirilen o millete ait maddî ve manevî değerlerin uyumlu bir bütünüdür. Bir toplumu millet yapan ve onun bütünlüğünü sağlayan millî kültürdür.
Tarih bir milletin bütün fertlerinin bilmesi, benimsemesi koruması ve geliştirmesi gereken kültür hazinelerinden biridir. Tarih, milletin geçmişteki varlığı, onun mirası ve bugüne kalan hatırasıdır. Türk Milleti’nin bugün üzerinde yaşadığı topraklar, onu vatan yapmak için şehit olan, koruyan, işleyen atalarımızın, yani tarihindir. Bunların bilinmesi ve korunması her Türk için bir vazifedir.
Dil, bir milletin kültürel değerlerinin başında gelir ve bir milletin temelini oluşturur. Dil, duygu ve düşünceyi insana aktaran bir vasıta olduğu için, duygu ve düşünce birliği dil ile gelişir. Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, dilini bilmek zorundadır. Türkiye’de Türkçe bilmeyen hiçbir vatandaş kalmamalıdır.

Atatürk, Türkiye için ekonomik kalkınma yanında sosyal ve kültürel kalkınmaya da aynı ölçüde yer verilmesi gerektiğine inanmıştır. Bir milletin haysiyetli bir şekilde varlığını devam ettirmesinde, bir toplumun millî şuura erişmesinde en büyük rolü kültür oynar. Bunu çok iyi bilen Atatürk, “Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.” diyerek millî şuur konusunda ne kadar duyarlı olduğunu ortaya koymuştur . Yine Atatürk, kültür birliğinin bir milleti millet yapan, ona yaşama gücü veren, diğer milletler arasında kişilik kazandıran başlıca unsur olduğunu çok iyi bilmekteydi. Bununla ilgili şu sözleri çok önemlidir: “Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyeti’nin temel direği olarak temin edeceğiz”.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli Türk kahramanlığı ve Türk kültürüdür.”
Bu sözler, Cumhuriyet Türkiye’sinin millî kültüre dayalı olarak yükselip gelişeceğinin bir ifadesidir.
Atatürk, millî kültür konusunda hedeflerin neler olduğunu da şöyle belirtmiştir: “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk Milleti’nin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.
Bunun içindir ki milletimin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratıcı zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlar sevgisini ve millî birlik duygusunu sürekli ve her türlü incelemelerle besleyerek geliştirmek millî ülkümüzdür.”



MİLLİ TARİH
Tarih, bir milletin birikim ve tecrübelerinin yeni nesillere aktarılmasını sağlayan bir bilimdir. Tarih bilimi, insanların zaman içinde geçirdikleri gelişmeleri, sebep sonuç ilişkileri kurarak araştırıp değerlendirir. Geçmişteki olaylardan ders almayan milletler kendilerini günün şartlarına uydurmakta zorluk çekerler. Bu nedenle tarih, bir millet için en faydalı bir kaynak, en sağlam bir hazinedir. Tarihi zengin bir millet, manevî miraslara sahip güçlü bir millettir.
Osmanlı Devleti’nin eğitim sisteminin birlikten yoksun oluşu , tarih alanında da farklı tarih anlayışları ortaya çıkarmıştı. Medreselerde genellikle İslâm tarihi okutulurken, diğer okullarda da yalnız Osmanlı Tarihi okutuluyordu. İslâmiyet öncesi Türk tarihine önem verilmiyordu. İnsanlık tarihi kadar eski olan Türk Milleti’nin tarihi ihmal ediliyordu. Ayrıca, Avrupalılar da Türk Tarihi hakkında asılsız iddialarda bulunuyorlardı.
Atatürk haksız, düşmanca ve bilimsellikten uzak bu tarih iddialarının yanlış olduğuna inanıyordu. Bu konudaki yanlış görüşlerin düzeltilmesi gerekiyordu. Bu amaçla çalışmalar yapmak üzere bilim adamları görevlendirildi. Önce, Türk Tarihi’yle ilgili yabancı dillerde çıkan kitaplar Türkçe’ye çevrildi. 1930 yılında, Türk Milleti’nin dünya tarihindeki yerini ve rolünü kısaca belirten bir kitap yazıldı. Bir yıl sonra Türk Tarihi’ni her yönüyle araştırmak üzere, Atatürk’ün direktifleri ile Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kuruldu (1931). Bu cemiyetin çalışmalarıyla, Türk Tarihi, büyük ölçüde gün ışığına çıkarıldı. 1931 yılında okullar için dört ciltlik bir genel tarih kitabı çıkarıldı. 1932′de bilim adamları ve öğretmenlerin katılımıyla Türk Tarih Kongresi toplandı.
Atatürk yeni bir görüş olarak Türk Tarih Tezi’ni ortaya koydu. Bu tezin özü şudur: “Türk Milleti’nin tarihi şimdiye kadar tanıtılmak istenildiği gibi yalnız Osmanlı Tarihi’nden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir ve bütün milletlere kültür ışığını saçmış olan millet, Türk Milleti’dir.” Bu tezle, millî tarihimiz gerçek karakterini kazandı.
Bir toplumun millet hâline gelmesinde ortak tarihin büyük bir yeri vardır. Türk Tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Orta Asya’dan dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış olan atalarımız gittikleri yerlerde birçok devlet kurup, yüksek bir medeniyet meydana getirdiler. Tarih boyunca Büyük Hun, Göktürk, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Devleti gibi birçok devlet kurmuş olan Türk Milleti, köklü ve zengin bir tarihe sahiptir. Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve Afrika’da, Türk kültürünün izleri hâlâ varlığını sürdürmektedir.
Türkler’in en belirgin özelliği, hür ve bağımsız yaşama, dünyaya hâkim olma düşüncesidir. Türk tarihinde bunun pek çok örneği vardır. Fakat Türkler münasebette bulundukları veya idareleri altına aldıkları kavimlere saygılı ve adâletli davranmışlardır. Türk’ün bu başarısını sadece kaba kuvvetle izah etmek çok yanlış bir görüştür.
Türkler Avrupalılar’ın iddia ettiği gibi, idare ettikleri milletlerin medeniyetlerini yok etmemişler, aksine onları koruyarak günümüze kadar ulaşmalarını sağlamışlardır. Türkler’in Anadolu’da ve Balkanlar’da meydana getirdikleri kültür ve medeniyet tarihin en güzel ve en üstün, en insanî ve en ince medeniyetlerinden biridir. Türk âdetleri, Türk yemekleri, giyim tarzı Balkan Milletleri’nin çoğunu etkilemiştir. Bugün dünyadaki devletlerin ordularında kullanılan onlu sistem (Askerî birliklerin 10, 100, 1000, 10.000 kişilik birlikler hâlinde teşkilâtlanması) Hun Türkleri’nin bulduğu bir sistemdi.
Türk Milleti, dünya medeniyetine her alanda büyük katkılarda bulunmuş bir millettir. Bu gerçeklerin ortaya çıkarılması Atatürk’ün başlıca hedefi olmuştur. O, bu konuda şöyle demektedir: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizim için bir borçtur. Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
Bir milletin, gücünü tarihten aldığını çok iyi bilen büyük Önder, şu sözleriyle tarihin önemini dile getirir: “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk Çocukları kendileri için gerekli atılım kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten, Türk Çocukları bağımsızlık fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”
Atatürk’ün tarih görüşü medenî ve birleştiricidir. O, insanlığı geniş bir aile kabul eder. Aralarında anlaşarak mutluluk yolunda beraberce çalışmaları gerektiğini belirtir. Onun: “İnsanları mutlu edecek tek vasıta, onları birbirine yaklaştırmak, birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını sağlamaya yarayan hareket ve enerjidir.” sözü ile Türk Milleti’nin mutluluğuna verdiği değeri diğer milletler için de vermiş olduğu açıkça belirtilmektedir.
Atatürk, Türk Tarihi’ne büyük önem verdi. O, Türk milliyetçiliği görüşüne dayanan bir millî tarih anlayışını benimsedi. Atatürk, bu görüşünü “büyük devletler kuran atalarımız büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur” ve “Türk Çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” sözleriyle dile getirmiştir.


GÜZEL SANATLAR
Sanat, kültürü meydana getiren unsurlardan biridir. Atatürk, Türk sanatının araştırılmasını, Türk toplumuna ve dünyaya tanıtılmasını istiyordu. Bunun için imkânlar sağladı, yol gösterdi, teşvik etti. Sanatı ve sanatçıyı övücü sözler söyledi. Bu sözlerinden bazıları şunlardır: “Hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat bir sanatkâr olamazsınız.” “Yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir.”
Güzel sanatlar, bir milletin duygu, düşünce, görgü ve zevkinin bir yansımasıdır. Bu nedenle güzel sanatlar, bir milletin tanınmasında önemli rol oynar. Sanat, milletleri birbirine yaklaştıran önemli bir kültürel etkinliktir. Bir milletin güzel sanatlarda ileri gitmesi, o milletin diğer milletler tarafından kolayca tanınmasını sağlar.
Bir milletin kültür seviyesi, meydana getirdiği sanat eserleri ile ölçülür. Güzel sanatlara önem veren milletlerin dünya görüşleri de değişir. Güzel sanatlar alanında eserler veren milletler, diğer milletler karşısında saygınlık kazanırlar. Bu nedenle sanat alanındaki başarılar, millî kültürün yükselmesinde önemli rol oynar.
Sanatkârlarına önem veren toplumlar her zaman gelişmişler ve yükselmişlerdir. Sanat ve sanatçıya çok önem veren Atatürk, “Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim.” diyerek toplumların sanata ve sanatkârlara önem vermeleri gerektiğini vurgulamıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren güzel sanatların bütün dallarında gelişmeye önem verildi. İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi ile Devlet Resim ve Heykel Müzesi açıldı. Avrupa’ya resim, heykel ve müzik öğrenimi için öğrenci gönderildi.
1936′da Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Tiyatro için yurt dışından uzmanlar getirildi. Böylece çağdaş Türk sanatının oluşması sağlandı.


EKONOMİ


Yeni Devletin Kuruluşu olan 1923 yılında kişi başına düşen milli gelir 50 $’dır. Bu dönemde (1920-1933) devlet, müteşebbis olarak iktisadi hayata katılmamış olmakla beraber geniş ölçüde ekonomiye müdahalede bulunduğundan, klasik devlet hizmetleri ötesinde, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda hizmet gördüğünden, mutedil devletçilik, devletin sıfatını, niteliğini, özelliğini teşkil etmiştir.
1933-1938 Yılları Türkiye’nin Ekonomik Durumu : İlk beş yıllık kalkınma planı 1933’de hazırlanmış, 1934’de yürürlüğe girmiştir. Çok başarılı bu planın ardından hazırlanan II. Beş yıllık kalkınma planı II. Dünya Savaşı’nın çıkışı nedeniyle uygulanamamıştır.
Bu dönemde devletin ekonomik hayata müteşebbis olarak katılması yanı sıra fevkalade önemli millileştirme (devletleştirme) girişimlerinde de bulunulmuştur.
1933-1938 yılları arasındaki döneme Türk Sanayii’nin ilk ve planlı kuruluş safhası olarak bakılabilir.
Bu devrede yapılan yatırımlar hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı geniş ölçüde vergiler, iç istikraz ve devlet bankalarının kredileri tarafından karşılanmıştır. Bu dönemde sadece iki dış yardımdan faydalanılmış, 1934 yılında Rusya’dan 8 milyon dolar, 1938’de de İngiltere’den 13 milyon sterlin borç sağlanmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun % 80’i tarımla uğraşıyor ve milli gelirin yaklaşık yarısı tarımdan sağlanıyordu. 1925 yılında aşar kaldırıldı ve köylüye bedeli 20 yılda ödenmek üzere toprak dağıtıldı.
1927 yılında sanayi kuruluşlarını teşvik ve koruma amacıyla Teşvik-i Sanayi Kanunu çıkartıldı. 1933 yılında SÜMERBANK kurulmuştur. 1935’te MTA kuruldu.
Karayollarındaki asıl gelişmeler 1948 ve onu izleyen yıllarda olmuştur. Bunun nedeni ise demiryolu politikasına önem verilmiş olmasıdır. Lozan ile Türk karasularında gemi işletme hakkı Türklere bırakılmıştır. Yolcu taşıma devlet tekelin bırakılmış, yük taşıma ise devlet ve özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmiştir. 1938’de Denizbank, 1939’da Devlet Denizyolları Umum Müdürlüğü ve daha sonra da Denizcilik Bankası kurulmuştur.
Cumhuriyet döneminde ilk açılan Hemşire Okulu (1925) Kızılay Hemşire Okulu’dur.


Kaynak: Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.englishpage.blogcu.com
izni ile alınmıştır
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #11 : 17 Şubat 2010, 22:30:28 »

ATATÜRK DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME I
Medreselerden farklı olarak kurulan Batı tipi okullara öğretmen yetiştirmek üzere Osmanlı Devleti’nin Darülmuallimin, Darülmuallimat ve Darülmuallimin-i Aliye adlı öğretmen yetiştirme okulları vardı. Ama savaş yıllarında bu okullardaki öğretim kalitesi oldukça düşmüş, hattâ bazıları da kapanmıştı . Ama millî mücâdele önemli ölçüde öğretmenlerin halkı davaya inandırmaları ve Ankara hükümeti yanında görev almalarına dayandığı için, savaş yılları içinde Mustafa Kemal öğretmenlere ve öğretmen örgütlerine büyük önem vermişti.

Anadolu’daki sert savaş şartlarına rağmen 1921 yılında bazı yeni Dârülmualliminler (Malatya, Burdur, Diyarbakır, Çorum) açılırken, 1922’lerde öğretmen yetiştirmede yeni düzenlemeler yapılması ve “Mıntıka Dârülmualliminleri” kurulması tartışılıyordu . 1923’te bazı Dârülmualliminler yeniden açılmış, öğretim kadroları gözden geçirilmiş, maaşlar düzenlenmişti.

Köy Öğretmeni Yetiştirme çabaları
Türkiye'de köye uygun öğretmen yetiştirme fikri, Meşrûtiyet yıllarına kadar gider. İkinci Meşrûtiyet yıllarında İlköğretmen okullarının (Dârülmuallimin) yoğun çabaları sonucu Üsküp'te, Edirne'de, Manastır'da ve İstanbul'da çıkan eğitim dergilerinde, hattâ Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında köye uygun öğretmen yetiştirme fikri çeşitli şekillerde ileri sürülmüştür .

Cumhuriyet döneminde de bu fikir devamlı canlı tutulmuş, Üniversitenin Deneysel Psikoloji öğretim üyesi Ali Haydar (Taner), 1924 sonlarında verdiği bir konferansta, köylere öğretmen yetiştirmek üzere daha basit öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu . Çünkü Türkiye’de köy ve şehir hayatları birbirinden çok farklı idi. Şehirde yetişmiş kişilerin köylerde öğretmenlik yapmaları çok zordu. İlkokul çıkışlı köy çocuklarının alınacağı bu üç yıllık "Köy Muallim Mektepleri"nde, çocuklar köy hayatına yakın bir biçimde yaşamalıydı. Ali Haydar Bey'in program taslağını bile verdiği bu okullar, 1-20 Mayıs 1925'te Konya'da toplanan Maarif Müfettişleri Kongresi'nin gündeminde de yer aldı. Bakanlıkta bir "Köy Mektebi Dairesi"nin kurulmasını isteyen bazıları ise köylüyü köyden ayırmayacak, üretimden ayırmadan çağdaşlaştıracak bir okul istiyorlardı. Bu arada Maarif Vekaleti'nin daveti üzerine Türkiye'ye gelip gayet önemli bir rapor veren John Dewey, köy okullarına öğretmen yetiştirecek çeşitli tipte öğretmen okulları kurulmasını öneriyordu .

1926 yılında çıkan Maarif Teşkilâtı Kânûnu'nda, ilköğretmen okullarının yanı sıra bir de "Köy Muallim Mektepleri" kabul edilmişti . 1927-28 öğretim yılında da Kayseri-Zencidere'de bir Köy Muallim Mektebi kuruluyor, Denizli Erkek Öğretmen Okulu da bu amaç için düzenleniyordu. Diğer öğretmen okulları beş yıl iken, bu okullar üç yıllıktı. Buradan mezun olanlara köyde, okulun yanında bir ev ve bahçelik verilecekti. Öğrenciyi köy hayatına hazırlamak için, Köy Enstitülerinde olduğu gibi, yan kuruluşları da vardı. Bu okullar için köy öğretmeni yetiştirmeye yönelik bir program hazırlamıştı .
 
Mustafa Necati Bey, gerek öğretmenlere verdiği yüksek değer, gerekse öğretmen okullarının düzeltilmesi ve yeni öğretmen okulları açılması yönünde büyük çalışmalar göstermişti.
Mustafa Necati Bey'in J. Dewey'nin önerilerine göre açtığı, ancak tarım çalışmaları ve diğer uygulamalı dersler, öğretmen ve araç-gereç yokluğundan dolayı güçlendirilemediği için başarısız olan Kayseri-Zencidere Köy Öğretmen Okulu 1932 yılında, Denizli Köy Öğretmen Okulu da 1933 yılında kapatıldı .


Köye öğretmen yetiştirmede yeni yolların aranması
1930’ların ortalarına gelindiğinde, ülkedeki yaklaşık 40 bin köyden 35 bininde okul yoktu. Nüfusunun % 80’den fazlası köylerde yaşayan bir ülke için bu, dramatik bir tablo idi. Bu tablo, Cumhuriyet hükümetlerini, daha sonra değineceğimiz, nicelik ağırlıklı Köy Eğitmen Kursları, Köy Enstitüleri gibi denemelere yöneltti.

Gerek 1932 yılında Halkevlerinin kurulması ve güçlü bir şekilde köycülük çalışmalarına başlaması, gerekse yıllarca Türk Ocaklarında "köycü doktor" olarak çalışan Reşit Galip'in Maarif Vekili olması, Türkiye'de tekrar köye yönelik bir hareket doğurdu. O zamana kadar köylerde açılan okullara da, şehirlerdeki öğretmen okullarından yetişen gençler gönderiliyordu. Hattâ bunlar 20. yüzyıl başlarından beri Türk gençliğinde görülen yüksek idealist fikirlerle köye seve seve gidiyorlardı. Ama köyde hayal kırıklığına uğruyorlar ve maddî-manevî bir yalnızlık içinde karamsarlığa düşüyorlar, köy hayatını yadırgayıp çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği şehir hayatını özlüyorlardı. Böyle bir durumda öğretmenler köyden bir an önce kurtulmak için çeşitli yollar arıyorlar, çevresine uyum sağlamayı ve faydalı olmayı düşünmüyorlardı. Köylüler de aynı şekilde, kendileri gibi yaşamayan, giyinmeyen, yemeyen-içmeyen öğretmeni benimsemiyorlardı. Öğretmenler en küçük bir tatilde şehirlere kaçıyorlardı. Bunda öğretmen okullarının da rolü vardı. Orada gençler köy gerçeğinden tamamen uzak, tamamen teorik olarak yetiştiriliyorlardı.
Bu durum Türk eğitiminde uzun zamandan beri gözlemlendiği için, ta İkinci Meşrûtiyet döneminden beri köy gerçeğine uygun öğretmen yetiştirmek için ayrı öğretmen okulları kurulması öneriliyordu.

Dr. Reşit Galip Maarif Vekili olduktan sonra Bakanlıkta bir "Köy İşleri Komisyonu" kurarak, "devletin köydeki adamı", köyün en aydını olan öğretmenin hangi özelliklere ve görevlere sahip olması gerektiğini araştırdı. Komisyon, Köy öğretmenlerinde şu özelliklerin bulunmasını istiyordu :
Köylüyü devrimci, laik ve cumhuriyetçi inançlarla yetiştirmek ve bunları köylüye benimsetmek.
Köylünün sosyal hayatında ekili olabilmek, medenî kanunun hükümlerini köyde hâkim kılmak, modern görgü kurallarını köylüye öğretmek.
Köyün ekonomik hayatını etkileyebilmek, ileri tarım yöntemlerini, pazar ilişkilerini onlara anlatmak.
Köyün aydını olmak, öğretmenliğin bütün özelliklerine sahip olup bunları göstermek.

Bir köy öğretmeninin bunları başarabilmesi için kendine yol gösterecek rehberlere ve bunları başarabilecek yetenekleri kazandıran bir eğitime ihtiyaç vardır. Yoksa köyde kendisinden beklenen düşünüş ve yaşayış inkılâbını gerçekleştiremez.

1929'dan sonra başlayan, kültür inkılâpları döneminde Anadolu insanının dil yönünden, tarih yönünden, ideoloji yönünden, güzel sanatlar yönünden Atatürk'ün gösterdiği ilkelere, CHP'nin ve yeni devletin ana prensiplerine göre eğitilmesi, bütün inkılâpların köylerde de uygulanması isteniyordu. Halkevlerinin çalışmaları ise genellikle şehir ve kasabalara has kalıyor, köycülük kollarının çalışmaları bu yolda yeterli sayılmıyordu. Her köye bir öğretmen gönderilmesi isteniyordu.
 
Ancak köycülük çalışmaları da Anadolu köylerinin yerleşme özelliklerini ve çeşitli büyüklüklerde 40.000'den fazla köysel yerleşme biriminin varlığını ortaya çıkarıyordu. Bu kadar dağınık birime devlet hizmetlerinin götürülmesi çok zor olacaktı. Türk köylerinin bu durumu Tarım ve Sağlık Bakanlıklarında sık sık söz konusu ediliyordu. Türkiye, bu kadar çok köye devlet hizmetlerini götürmede yeni bir yol bulmalı idi .


Türk Düşünürlerinin ve Yabancı Uzmanların Yeni Yollar Göstermeleri
Köycülük çalışmalarının yanı sıra, bu sorunla ilgilenen Türk düşünürleri de yeni yollar aramaya devam ediyorlardı. O yıllarda Hıfzırrahman Raşit, Köy Yüksek Okullarının kurulmasını ve üniversite öğrencilerinin köylere gönderilmesi gibi fikirler, Nusret Köymen Meksika Köy Rehberleri Okulu projesi, Kâzım Nami Lehistan ve Cezayir'deki köy öğretmeni yetiştirme projelerini örnek olarak gösteriyorlar; Vedat Nedim (Tör) de kooperatifçilikten yararlanılmasını istiyordu. Bedii Ziya (Egemen) köylüyü eğitmenin Türkiye için önemini vurguluyor, Yunus Nadi, köy ilköğretiminin ilkelerini ve köy öğretmeninin özelliklerini araştırıyordu. Halil Fikret (Kanad) de ne yayın organlarının ne memurların ne de Partinin ve öğretmen okulu çıkışlı öğretmenlerin inkılâpları köylere yerleştiremeyeceğini; köye yeni tip öğretmenler yetiştirilmesi gerektiğini bildirerek şu modeli öneriyordu: Şehirlerden uzakta, geri kalmış köylerde hattâ bataklık kenarlarında yeni tip okullar kurmalıdır. Geniş topraklar üzerinde her türlü tarım çalışması, kooperatifçilik ve kültür dersleri verilerek köylü çocukları buralarda altı yıl okutulmalı ve buradan çıkanlar köye gönderilmelidir. Köyde ancak bunlar başarılı olurlar .

Bu arada 1937 yılında Bakanlığın İlköğretim Dairesi de Bakana sunulmak üzere hazırladığı bir muhtırada, yeni tip köy öğretmeni yetiştirmek için yeni tip köy öğretmen okulları kurulmasından bahsediyordu.

İktisat Vekili Celâl Bayar tarafından davet edilip, Türkiye'ye geniş bir kalkınma raporu hazırlayan Amerikan Heyeti, raporlarının eğitim kısmında köy öğretmen okullarının kapatıldığını, ancak köye öğretmen bulmak için başka vasıtaların denemesini istiyordu .

1933 başında, Türkiye'de ilköğretim sistemini ve ilkokulları incelemek için getirilen ve 1934 yılına kadar incelemeler yapıp Bakanlığa bir rapor veren Berly Parker de, Raporunda genel görüşlerin zıddına, köy öğretmenleri yetiştirmek için ayrı bir okula gerek olmadığını, çünkü Türkiye'deki köy ve şehrin ortak sorunlarının, köyün yalnız başına olan sorunlarından daha çok ve önemli olduğunu, köylerin, şehirlerin sayfiyesi olduğunu belirtiyordu .

1934'te CHP Meclis grup toplantısında da ilköğretim ve cehaletle mücâdele konuları tartışılıyor ve Parker doğrultusunda, köy okulları için ayrı bir öğretmene ihtiyaç olmadığına karar veriliyordu . Karara göre, çocukları yetiştirmede ayrı ayrı usuller yoktu. Köy öğretmeni yetiştirilmesini isteyenler, öğretmenlerin köye girmesine ve köy çocuklarının, çevrelerinden koparılmadan, çevrelerine uygun olarak eğitilmesi nedenlerine dayanıyorlardı ki, bu eksikler, var olan öğretmen okullarında daha bilinçli bir çalışma ile ortadan kaldırılabilirdi. Bütün öğretmen okulu öğrencileri yurdun her yanına gidip çalışacak şekilde yetiştirilecek, en ağır şartlarda bile bunu başaracağına inandırılacaktır. Öğretmen okulu programında tarım ve sağlık eğitimine fazla yer verilmeli, öncelikle sık sık köylere götürülmeli, köy havası ve şartlarına alıştırılmalıdır. Parti Meclis Grubu öğretmen okullarının dışında ortaokul ve lise çıkışlıların Pedagoji Kurslarına alınarak ve Orta Tarım Okullarına pedagoji dersleri konularak, bunlardan ilkokul öğretmeni yetiştirilmesi tavsiye ediliyordu.



                            KAYNAKÇA


 1 Öztürk, Cemil. Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası. Ankara: TTK yay. 1996. 39-40.
 2 Age. 45-48, 61.
 3 Ergün. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri. Ankara: Ocak yay. 1996. 106-107
 4 Ergün. Atatürk Devri Türk Eğitimi. Ankara: D.T.C.Fakültesi yay. 1982. 74.
 5  Dewey, John. Türkiye Maarifi Hakkında Rapor. İstanbul 1939. 19-20.
 6 Maarif Teşkilatına Dair Kanun. Düstur. 3.tertip. VII. 1085.
 7 Koçer, Hasan Ali. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Problemi. Ankara 1967. 91-92.
 8 Öztürk. Atatürk. 137.
Öymen, Hıfzırrahman Raşit. Köy Enstitüleri kuruluşlarının tarihi gelişimi. Eğitim Hareketleri. 178-179,1978. 32
 9 Tonguç, İsmail Hakkı. Canlandırılacak Köy. İstanbul 1947. 418-419.
 10 Ergün. Atatürk. 167

Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #12 : 17 Şubat 2010, 22:40:35 »

ATATÜRK DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN YETİŞTİRME II
Köy Eğitmenleri Kursları
1935 yılında Saffet Arıkan Kültür Bakanı olunca, İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne vekaleten İsmayil Hakkı Tonguç'u getirdi. Bakan, Mecliste bütçe dolayısıyla eğitimin genel durumunu izah ederken köy çocuklarının ancak % 25'inin okullaşabildiğini, eğer o günkü şekilde çalışmaya devam edilirse her köye bir öğretmen yetiştirmek için yüz yıl beklenmesi gerektiğini açıklıyordu .

1934 yılında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Kıtasında, İsmail Hakkı Tekçe paşanın erlere okuma-yazma öğretmedeki gayretleri ve buradan terhis olanların köylerde okuma-yazma öğretmeye başlamaları ve bir zamanlar Prusya ordusunda da, askerde eğitilen askerlerden terhis olunduktan sonra öğretmen olarak yararlanma uygulamasının başarılı olması üzerine, Atatürk, Saffet Bey'e ordunun zeki çavuşlarının kısa süreli kurslardan geçirildikten sonra köylere "eğitmen" olarak atanmalarını teklif etmiştir .

Bunun uygulanmasına da 1936 yılında başlandı. Ankara Mürtet ovası köylerinden askerliklerini yapan 80 genç, o sırada yedeksubay olarak askerliğini yapan Emin Soysal'ın, idaresinde Çifteler Harasında sekiz aylık bir Eğitmenler Kursuna alındı. Bu kursun yarısında, çalışmaları basına ve kamu oyuna tanıtmak için bir deneme dersi gösterisi düzenlendi. Burada hareket çok beğenildi, ekonomik bulundu. Falih Rıfkı Atay, bu deneme dersinden sonra şöyle yazıyordu :
"Garplı Türk köylüsü, köyünde, köyünün içinde terbiyecileri tarafından yetiştirilecektir. Cumhuriyetin bu rehberi eski köy imamının yerini tutacak, köyde partinin ve hükûmetin halkası olacaktır. Toprak halkının kalkınmasına hizmet edecek, her şey onlar vasıtası ile kolaylıkla Türkiye ölçüsüııde tatbik olunabilecektir."

O zaman her köyden bir gencin eğitmen olarak, bir genç kızın da sağlık hizmetleri için, seçilip yetiştirilmesi düşünülüyordu. Sekiz aylık kurs sonunda başarılı olanların diplomaları Ankara Gazi İstasyonu İlkokulunda, Başbakan dışında bütün bakanların katıldığı bir törende, bir örnek ders denemesinden sonra, askerce yapılan kimlik yoklamasının arkasından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından verilmişti. Bakan, "Kolomb'un yumurtasını bulup yerine oturtmuş olduk" diyordu. Falih Rıfkı ve başkaları, bu törenin ertesi günü yazdıkları yazılarda, hareketin ilk başarılarını coşkuyla ilân ediyorlardı . Eğitmen adaylarına okuma – yazma, faize kadar basit hesap, Türk tarihi ve coğrafya ile ilgili temel bilgilerin yanı sıra köy hayatında köylüye lâzım olan temel bilgiler de öğretilen bu kurslar bir taraftan da eleştiriliyordu. Bu eğitim, ilkokul öğrenimi dahi görmemiş kimseleri eğitici olarak istihdam etmek için çok yetersizdi. Dolayısıyla, eğitmen kursları nitelik yönünden eleştiriye son derece açıktı. Nitekim, daha o günlerde İsmail Hakkı Baltacıoğlu tarafından sert bir biçimde eleştirilmişti. Bu sırada ülkenin kültür işlerinin yanı sıra eğitim hayatını da yürüten Kültür Bakanlığı, eğitmenlerin istihdam edileceği köy okullarında eğitimin niteliğini biraz olsun arttırmak için, her beş eğitmenli okul için, bir gezici “başöğretmen” atamayı kararlaştırmıştı. Bunların görevleri, her gün bir eğitmenli okula giderek, eğitmenlerin yetersiz kalabileceği konuları öğretmekti. Yöneltilen eleştirilere karşın, eğitmen kursları, köyleri yüzyılların karanlığından kurtarmak için bir ümit, eğitmenler de “köye ışık taşıyacak köylüler”  olarak görülmüştü. Bu kurslarda, 1937-1946 yılları arasında 8 binin üzerinde eğitmen yetiştirilmiş ve bunlar, dağ yamaçlarında, derin vadilerde ve yüksek ovalarda bulunan az nüfuslu köylere on yıllar boyu eğitim götürmüştü.

Oysa bu işe girişilmeden önce Talim ve Terbiye Dairesi Başkanı İhsan Sungu, "Sanki bütün köylüler Ulus Meydanına toplanmış da 'Eğitmen istiyoruz' diye bağırıyorlarmış gibi dağı taşı öğretmen mi yapacağız" diye sinirli sinirli konuşurken, Tonguç bile "Ne yapalım Hocam, bu iş önce Talim ve Terbiye Dairesi olarak sizin işiniz" diye kaçamak ve dâvâyı benimsemez görünüyordu. Hattâ bu eğitmenleri yetiştirme işini, Emin Soysal'dan, başkası üzerine almamıştır .

Ankara çevresindeki köylere yerleştirilen bu eğitmenler bizzat Bakan ve müfettişler tarafından sürekli denetleniyorlar ve kursta tamamlayamadıkları eksikliklerini kendi kendilerine çalışarak telafi ediyorlardı. Bakanlık da bu eğitmenleri biraz da iş-başında eğitmek için gezici başöğretmenler tayin ediyor, seminerler düzenliyordu.
Daha sonra ise, bu kursların ders kitapları ve programları hazırlanmış; Emin Soysal, Hıfzırrahman Raşit, Mehmet Tuğrul vs. "Birinci Yıl", "İkinci Yıl", "Üçüncü Yıl" adı altında üç kitap hazırlayıp dağıtmışlar, eğitmenli köylerin, okul, işlik ve köy konağından oluşan yapı projeleri hazırlanmış; 11.6.1937 tarihinde de bir "Köy Eğitmenleri Kânûnu" çıkartılmıştır.
Bu yasaya göre  eğitmenler, nüfusları öğretmen gönderlimesine elverişli olmayan köylerin eğitimi ve öğretiminin yanı sıra tarım işlerinde de köylülere rehberlik etmeleri için yetiştirilecekti. Eğitmenleri yetiştiren kurslar Maarif ve Ziraat Vekâletleri tarafından tarım işleri yaptırmaya elverişli okul ve çiftliklerde açılacak; harcamaları da bu iki Bakanlık bütçesinden karşılanacaktı. Bu kursların öğretmenleri, ilkokul öğretmenleri ve ilköğretim müfettişleri arasından seçilecekti.

Eğitmenli köyler bölge bölge gruplandırılarak başlarına, kurslarda görevli öğretmen ve müfettişlerden biri başöğretmen olarak atanacak, işbaşında eğitim yapacaklardı. Eğitmenlere, maaşlarının yanı sıra parasız tohum, fidan, damızlık ve tarım âletleri de verilecekti.
Kurslarda okuma-yazma, aritmetik, yurt ve yaşama bilgisi gibi kültür derslerinin yanı sıra tarla ve bahçe tarımı, bahçıvanlık, bağcılık, hayvan yetiştiriciliği, arıcılık vs.. gibi tarım dersleri de veriliyordu. Bu, köy eğitmeni yetiştirme kursları 1946 yılına kadar çeşitli yerlerde açılarak devam etmiş, 8.675 eğitmen yetiştirmiştir .

Köy Öğretmen Okulları
Eğitmen gönderilemeyecek derecede büyük (nüfusu 400'den fazla) köylere öğretmen yetiştirmek için de, gene Saffet Arıkan'ın girişimleriyle 1937 yılında, biri Amerikalılardan alınma bir kolej binası olan İzmir-Kızılçullu'da, öbürü Eskişehir-Mahmudiye hara binalarının bir kısınında iki Köy öğretmen Okulu açıldı .

Müfredat programları, yönetmeliği, teşkilât kânunu hazırlanmadan, oradaki öğretim kadrosunun tutumuna bırakılarak açılan bu kurumlardan çok şey bekleniyordu. Bakan, buradan çıkanların yalnız öğretmen yetişmeyeceğini, başarılı olanların devlet liselerinde üniversiteye hazırlanacağını, hattâ Sorbon'a bile gidebileceklerini söylüyordu .

Bu okulların ilk adı "Köy Eğitim Yurdu" idi. Üç yıllık köy ilkokullarından çıkanlar alınıyor, buralada beş yıllık ilkokul öğretimi tamamlatıldıktan sonra, üç yıllık bir ortaöğretim veriliyordu. Bu öğretimde genel derslerin yanında bazı zanaatlar ve tarım işleri uygulama tarzında öğretiliyordu. Bu okulların eğitmen yetiştirme bölümleri de vardı ve 1938 yılı başında bu bölüme köylü kızlar ve kadınlar da alınmaya başlanmıştı .

Bu Köy öğretmen Okulları, daha sonra "Köy Enstitüleri" adı altında gelişmişlerdir. Çünkü Eğitmen kurslarının başarılı olması üzerine, 1937 yılından itibaren, bu kursların bulunduğu yerlerde köy öğretmen okulları açılmaya başlandı. Bu okullar, 1940 yılında açılacak köy enstitülerinin temelini oluşturacaktı. Roben J. Maaske 1955’te yayınlanan Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor adlı eserinde, bu tarihî süreklilik dolayısıyla, köy enstitülerinin kuruluşunu, köy öğretmen okullarının açılışına dayandıracaktı .


Orta Dereceli Okullara Öğretmen Yetiştiren Kurumlar
Orta dereceli okullara öğretmen yetiştirmek üzere bir Yüksek Öğretmen Okulu kurulması 1868'de plânlanmış ve 1892'den itibaren sürekli bir öğretmen okulu kurulmuştu. Ama İkinci Meşrûtiyetten sonra Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin üniversitede okuyup okumamaları veya ne kadar okumaları sürekli tartışma konusu oldu.

İkinci Heyet-i İlmiye toplantısında İstanbul Erkek Öğretmen Okulunun yüksek kısmı Dârülfünun'a bağlandı ve "Yüksek Muallim Mektebi" adını aldı. Ancak üniversite bu okulu idare edemediği gibi, Bakanlıkla üniversite arasında bir de 'müdür çekişmesi' oldu. Öğrenciler disiplinsizleşti. Okula yalnızca yemek ve yatmak için uğramaya başladılar. Okul yönetimi de Bakanlığın emriyle sert önlemler alarak bazı öğrencileri okuldan atmaya başladı. Daha sonra 7 Haziran 1924'te okulun yönetmeliği, daha sonraki yıllarda ise okuldaki memur ve idarecilerin yönetmeliği, okul öğrencilerinin tatilde yapacakları işlerle ilgili yönerge, dil ve bitirme sınavlarıyla ilgili yönetmelik vs.. çıkarılarak, bu okul sağlam bir şekilde kurulmuş oldu. Okul, ilk mezunlarını 1927 yılında verdi .  1930’lu yıllarda Yüksek Öğretmen Okulu adını alarak varlığını sürdüren bu okulun nicelik ve nitelik yönünden geliştirilmesi için, önemli adımlar atıldı.

Ortaokullara öğretmen yetiştirmek için de Orta Öğretmen Okulları kurulması 1924'ten itibaren tasarlanmaya başlanmıştı. Okul, 1926 yılında iki yıl öğretim süreli ve yalnız edebiyat şûbesinden ibaret olarak Konya'da açıldı. Geçici bir yönetmeliği çıkarıldı. Okul, 1927 yılından itibaren Ankara'ya getirildi ve 1929 yılında da "Gazi Orta Muallim Mektebi" adıyla kendi binasına kavuştu .

Gene bu dönemde, 1925 yılında lise, ortaokul ve öğretmen okullarına müzik öğretmeni yetiştirmek amacıyla bir "Musiki Muallim Mektebi" ve beden eğitimi öğretmenleri yetiştirmek için de Ankara Yüksek Beden Terbiyesi Mektebi kurulmuştur .

Ayrıca 1934-35 öğretim yılında kız sanat ortaokulları ve enstitülerine kız öğretmenler yetiştirmek için Ankara Kız Teknik Öğretmen Okulu; 1937-38 öğretim yılında da Erkek Teknik Öğretmen Okulu kurulmuştur.



                             KAYNAKÇA
 11 age. 167-168
 12 Başgöz, İlhan; Wilson, E. Howard. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk. Ankara: Dost Yayınları,1968.  139
 13 Parker, M.M. Türkiye’de İlk Tahsil Hakkında Rapor. İstanbul 1939. 38-39.
 14 Tonguç. Age. 440
 15 MEB. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1946. c.II. 206.
 16 Koçer, age. 102.
 17 Atay, Falih Rıfkı. Köy terbiyecileri. Ulus. 19.11.1936; Eğitim Hareketleri. 280-281,1978. 25-26
 18 Öymen, H.R. agm. 28-29.
 19  Yalman, Ahmet Emin. Köye Işık Taşıyacak Köylüler, Kültür Bakanlığı Dergisi, 20-21,1937, 140 vd.
 20 Öymen, H.R. agm. 29
 21 Koçer, age. 102-104
 22 age. 105
 23 Öztürk. 154-160
 24 MEB. Age. C.II. 277.
 25 Ayasbeyoğlu, Nevzat. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitimi - Kuruluşlar ve Tarihçeler. Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1948. 410
 26 Maaske, Roben J. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor, Ankara 1955, s. 5.
 27 Eşme, İsa. Öğretmen Yetiştirmede 130 Yıllık Bir Sürecin Öyküsü: Yüksek Öğretmen Okulları. Milli Eğitim. 163,2003. Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://yayim.meb.gov.tr/yayimlar/160/esme.htm

 28 Öztürk. 176-178, 201-222
Duman, Tayyip. Türkiye'de Orta Öğretime Öğretmen Yetiştirme. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları 1991. 47-50
Cumhuriyetin ilânından 1973 yılına kadar ortaokullara, bu tarihten de 1978 yılına kadar, bu okullarla ilköğretim okulları ikinci kademesinin öğretmen ihtiyacını karşılayan temel kaynak, “üç yıllık eğitim enstitüleri” olmuştu. Bu kurumların ilki de Gazi Orta Muallim Mektebi idi.
 29Öztürk. 173-175, 193-201, 222-226.

Atay, Falih Rıfkı. Köy terbiyecileri. Ulus. 19.11.1936; Eğitim Hareketleri. 280-281,1978. 25-26
Ayasbeyoğlu, Nevzat. Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitimi - Kuruluşlar ve Tarihçeler. Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1948.
Başgöz, İlhan; Wilson, E. Howard. Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk. Ankara: Dost Yayınları,1968.
Dewey, John. Türkiye Maarifi Hakkında Rapor. İstanbul 1939.
Duman, Tayyip. Türkiye'de Orta Öğretime Öğretmen Yetiştirme. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları 1991. AKÜ
Ergün, Mustafa. Atatürk Devri Türk Eğitimi. Ankara: D.T.C.Fakültesi yay. 1982; Ankara: Ocak yay. 1997 (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.egitim.aku.edu.tr/ata1.htm
)
Ergün, Mustafa. İkinci Meşrûtiyet Devrinde Eğitim Hareketleri (1908-1914). Ankara: Ocak yay. 1996
Eşme, İsa. Öğretmen Yetiştirmede 130 Yıllık Bir Sürecin Öyküsü: Yüksek Öğretmen Okulları. Milli Eğitim. 163,2003. Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://yayim.meb.gov.tr/yayimlar/160/esme.htm

Koçer, Hasan Ali. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Problemi. Ankara 1967.
Maaske, Roben J. Türkiye’de Öğretmen Yetiştirme Hakkında Rapor, Ankara 1955
MEB. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar ve Millî Eğitim Bakanlarının Millî Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçleri, Ankara: Millî Eğitim Basımevi, 1946. (3 cilt)
Öğretmen Yetiştirme ve Eğitim Fakültelerinde Yeniden Yapılanma&Atatürk Kültür Merkezi. V.Türk Kültürü Kongresi. Cumhuriyetten Günümüze Türk Kültürünün Dünü, Bugünü ve Geleceği. (17-21 Aralık 2002).cilt IV. Ankara. 2002 Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.akmb.gov.tr/turkce/books/v.t.kongresi/egitimIV/cemilozturk.htm

Öymen, Hıfzırrahman Raşit. Köy Enstitüleri kuruluşlarının tarihi gelişimi. Eğitim Hareketleri. 178-179,1978. 31-32.
Öymen, Hıfzırrahman Raşit. Köy Enstitülerinin Kuruluşunun Tarihi ve Problemleri. y.y. 1980.
Öztürk, Cemil. Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Sistemi. Ankara: TTK yay. 1996.
Öztürk, Cemil. Türkiye'de Dünden Bugüne Öğretmen Yetiştiren Kurumlar. İstanbul: Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Yay. 1998
Parker, M.M. Türkiye’de İlk Tahsil Hakkında Rapor. İstanbul 1939.
Tonguç, İsmail Hakkı. Canlandırılacak Köy. İstanbul 1947.
Yalman, Ahmet Emin. Köye ışık taşıyacak köylüler (öğretmenler). Kültür Bakanlığı Dergisi. 20-21,1937. 140-144.

Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #13 : 18 Şubat 2010, 07:50:52 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

ATATÜRK’ÜN TÜRK DİL KURUMU NELER YAPTI?I

(1932-1983)

Atatürk Türkiyesi’nin temel taşı bağımsızlıktır. Bu kavram, siyasal bağımsızlığın yanı sıra, ulusal yaşamın bütün alanlarını kapsar. Bu alanlardan biri de dildir. Atatürk, niçin, "Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır." demişti? Dilimizi egemenliği altına alan yabancı diller boyunduruğu neydi?

15-19. yüzyıllar arasında dilimiz, bir yandan din dili olan Arapçanın, bir yandan yazın (edebiyat) dili olan Farsçanın egemenliği altındaydı. Öyle ki sayfalarca süren bir metin içinde Türkçe sözcük sayısı çok azdı; Arapça ve Farsça sözcükleri Türkçe tümce (cümle) kuruluşuna yerleştirmeye yarayan eklerden ve yardımcı eylemlerden başkasını görmek olanaksızdı.

19. yüzyıl ortalarından beri seçkin bilimci ve yazıncılarımızın çabalarıyla, bu yabancı diller egemenliği sarsılmış, ancak yıkılmamıştı. Atatürk'ün başlattığı yazı ve dil devrimleri, hem Türkçenin, hem de Türkçeyle düşünmeyi başaran bilim ve sanat insanlarının, doğallıkla toplumun yolunu açtı.

Atatürk Türkiyesi’nin ulusçuluk ve halkçılık ilkeleri de eğitimde ana araç olan dilin ulusal ve halka dönük olmasını gerektiriyordu.

Çağdaş uygarlığın getirdiği bilim ve teknikbilim (teknoloji) kavramları için, batıda olduğu gibi bizde de yeni sözcüklere, terimlere gereksinim duyuluyordu. Atatürk işte bu nedenlerle dilimizi kısa sürede güçsüzlüğünden kurtarmak, gelişmiş bir dil durumuna yükseltmek istedi. İşte yukarıda kurulum öyküsünü anlattığımız Türk Dil Kurumu'nun, bu nedenle iki önemli amacı vardı:

1) Dilde özleşme; yüzyıllardır ulusal kimliğinden uzaklaştırılmış olan dilimizin benliğine kavuşturulması için, yabancı sözcükler ile yabancı dil ögeleri yerine Türkçelerini koymak demekti.

2) Dilimizi geliştirmekse çağdaş bilim ve teknikbilimdeki (teknolojideki) kavramları karşılayacak sayıda sözcük ve terim türetmekle gerçekleşebilirdi.

TDK, 1932'den 1983'e dek bu iki amaca ulaşmak için Mustafa Kemal'in imlediği (işaret ettiği) "devrimci" bir anlayışla, "bilimsel" yöntemleri kullanmıştır. Ancak bu iki yol da sürekli tepki almıştır. Atatürk'ün dilde devrimden caydığı, kurumları "akademi"ye dönüştürmek istediği gibi, hiçbir belgede izine rastlanmayan gerçekdışı savlarla TDK sürekli saldırıya uğramıştır.

Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, Dernekler Yasası’na göre kurulmuş ve bu yasa uyarınca etkinlik yapan bir örgüttü. "Dil Encümeni" örneğiyle, dilin, resmi bir kurumda, resmi kurallar içinde gelişemeyeceği görülmüştü. Atatürk bunu bildiği için bir dernek kurmuştu. Üstelik bu derneği herkesin desteklemesi gerektiğini de söylev ve demeçlerinde sıkça dile getirmişti.


ATATÜRK'ÜN KURUMUNUN ORGANLARI :

TDK, 1932'den 1983'e dek, iki yılda bir toplanan kurultaylarda seçilen kurullarca yönetildi. Kurultay, yapılan işleri inceler, bütçeyi kabul eder ve yeni dönemde yapılacak işleri belirler, Yönetim, Denetleme ve Onur Kurullarını seçerek dağılırdı.

“Atatürk'ün Türk Dil Kurumu”, kapatılmadan önce, 17 öğretim üyesi, 6 öğretmen, 8 sanatçı, 4 üniversite dışında çalışan bilimciden oluşan 35 kişilik bir Yönetim Kuruluyla çalışıyordu. Türk Dil Kurumu'nun ilk Başkanı Samih Rifat Beyden, seçilmiş son Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan'a; ilk Genel Yazman Ruşen Eşref Ünaydın'dan, seçilmiş son Genel Yazman Kemal Demiray'a dek, Yönetim Kurulunun gündemini, izlencesini (programını) oluşturan ve bu izlence doğrultusunda çalışan bütün yöneticileri Atatürk'ün tutumunu benimsemişti.

Dilimizi onarma konusunda Atatürk şöyle bir yol izlemiştir:

1) 1924'te, öğretim dili Arapça olan medreseleri kapatarak Arapçanın Türk dili içindeki yerini büyük ölçüde sarsmıştır.

2) 1928'de yeni imceliği/abeceyi (alfabe) yasalaştırarak, Türkçenin yenileşmesine gerekli ortamı hazırlamıştır.

3) 1929'da okul öğretim izlencelerinden (müfredat programlarından) Arapça ve Farsçayı kaldırmıştır.

4) 1930'da topluma, dili başka dillerin boyunduruğundan kurtarmanın önemini duyumsatmıştır.

5) 1932'de TDK'yi kurmuş, herkesi bu kurumu sahiplenmeye çağırmıştır.

6) Dilde yapılan devrimi devletin desteklemesine öncü olmuştur.



Atatürk'ün yaşamının son yıllarında en yoğun uğraşının Türk dilini benliğine kavuşturma ile varsıllaştırma (zenginleştirme) çabası olduğu belgelerle de kanıtlanmıştır. Türk Dil kurumu yöneticilerini her gece sofrasına çağırmış, yapılan ve yapılacak işleri görüşmüş, dile ilişkin kendi görüşlerini onlarla paylaşmıştır. Bu arada Geometri betiğini (kitabını) yazarak terimlerin Türkçeleştirilmesinin, ya da karşılığı olmayan terimlere karşılık bulunmasının önemini bilimcilere duyumsatmıştır. Ölümünden on gün önceki TBMM'nin açılış töreninde okunan söylevinde şunları söylemiştir:

"Türk Dil Kurumu, en güzel ve verimli bir iş olarak, türlü bilimlerle ilgili Türkçe terimleri bulmuş, böylece dilimiz yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda büyük adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda öğretimin Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olması, kültür yaşamımız için önemli bir olaydır."

Nitekim Atatürk, ölümünden 65 gün önce eliyle yazdığı "vasiyetname"sinde Türk Tarih ve Dil Kurumlarına gelirinden pay ayırarak, bu kurumları ne çok önemsediğini göstermiş, bir bakıma bu kurumların geleceğini güvence altına almıştır.

TÜRK DİL KURUMU'NUN 1932-83 ARASINDAKİ BİLİMSEL ÇALIŞMALARI :
Atatürk'ün Türk Dil Kurumu 1932'den 1983'e dek, yeryüzünde Türkbilim konusunda araştırmalar yapan kurumların başında geliyordu. Yabancı kurumların araştırmalarında TDK sürekli anılıyor, kaynak gösteriliyordu. Atatürk'ün başlattığı dil devrimi, Türkiye'de aydınlarca destekleniyor, TDK, arkasındaki aydın desteğiyle ve bilimcilerin, sanatçıların katkılarıyla Türkçenin yenileşerek gelişmesinde önemli bir işlev üstleniyordu. Atatürk'ün isteği doğrultusunda, özleştirmenin yanı sıra, yürütülmekte olan bilimsel çalışmalar eğitim-öğretim yaşamına damgasını vurmuştu.

a) Eski Türk dilleriyle ilgili çalışmalar, bugün bile, Türkbilim alanında önemli birer kaynaktır. Örneğin Orhun ve Yenisey yazıtları; eski Uygurca metinler; Divanu Lugat-it Türk'ün özdeşbasımı; Kutadgu Bilig özdeşbasımı ile bunun üzerindeki araştırmalar; Atebet'ül-Hakayık özdeşbasımı ve metni; Nehcü'l-Feradis özdeşbasımı; Mantıku't-Tayr özdeşbasımı; Ali Şir Nevai'nin yapıtları; Yusuf ile Zeliha özdeşbasımı ve metni; Kadı Burhanettin Divanı özdeşbasımı; Kitabu Evsafı Mesacidi'ş-şerife özdeşbasımı; Vesilet'ün-necat Mevlit özdeşbasımı ve metni gibi.

b) Eski Türk dilleri üzerine yazılmış sözlüklerin, dilbilgisi kitaplarının yayımlanması ve Türkçeye çevrilmesi çalışmaları, yine TDK'nin bilimsel etkinlikleriydi. Örneğin, Divünü Lugat-it Türk çevirisi ve dizini; İbnü Mühenna Lugati; El İdrak Haşiyesi; Ettuhfet-üz-zekiyye Fi-l-lugat-it Türkiyye; Müyessiret-ül Ulum; Eş-şüzur Üz-zehebbiyye Ve-l-kıta-il-Ahmediye Fi-l-lugat-it Türkiyye gibi.

c) Türkçenin genel gelişimi ve eski Türk dillerinde yazılmış yazın ürünleri üzerine araştırmalar, TDK'nin bir başka önemli etkinliğiydi. Örneğin, Agah Sırrı Levent'in Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri; Agop Dilaçar'ın Türk Diline Genel Bir Bakış; Dil, Diller; Dilcilik; Kutadgu Bilig İncelemesi, F. Birtek'in En Eski Türk Savları... gibi onlarca yapıt bulunmaktadır.

ç) Türkiye dışındaki çağdaş Türk diyeleklerinden (lehçelerinden) metin derlemeleri ve sözlükler, yine TDK'nin çok önemsediği bir çalışma alanıydı. Örneğin Dobruca'daki Kırım Türklerinde Atasözleri ve Deyimler; Kazan Türkçesinde Atasözleri ve Deyimler; Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Yakutça, Çuvaşça ve Kırgızca sözlükler yayımlanmıştı.

d) Anadolu Türkçesi yazı dilinde eskiden kullanılmış Türkçe sözcükleri toplayan ve yüzlerce yapıtın taranması sonucu ortaya çıkan 8 ciltlik Tarama Sözlüğü, TDK'nin geleceğe bıraktığı dev yapıtlardı.

e) Anadolu ve Rumeli Türkçesinden ağız derlemeleri, TDK'nin bugün de araştırmacılara yol gösteren önemli kaynaklarıdır. Örneğin, Ömer Asım Aksoy'un Gaziantep Ağzı, Kemal Edip Kürkçüoğlu'nun Urfa Ağzı; Ahmet Caferoğlu'nun Anadolu Ağızlarından Toplamalar, Doğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Güneydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Kuzeydoğu İllerimiz Ağızlarından Toplamalar, Sıvas ve Tokat İlleri Ağızlarından Toplamalar; Hüseyin Dallı'nın Kuzeydoğu Bulgaristan Türk Ağızları Üzerine Araştırmalar gibi yapıtlar.

f) Türkiye Türkçesi ağızlarından derlenen, yazı dilinde kullanılmayan sözcüklerin bir araya getirildiği 11 ciltlik Derleme Sözlüğü de Atatürk'ün Türk Dil Kurumu'nun dev çalışmalarındandı.

g) Bu kurumun, büyük önhazırlıklarla ve coşkuyla başlattığı bir başka çalışma da 13. yüzyıldan bu yana kullanılan bütün Türkçe ve yabancı sözcükleri kapsayacak olan "Türkiye Türkçesinin Tarihsel Sözlüğü"ydü. Bunun için onlarca yapıt, uzmanlarca taranmış, binlerce fiş birikmişti. 1980'lerde, Türkiye'deki birçok kurum gibi, bütün çalışmalarını bilgisayar ortamına taşımaya hazırlanan Atatürk'ün kurumunun 1971'de başlattığı bu çalışması yazık ki öylece kaldı. Bu sözlükte, bütün sözcüklerin köken açıklaması yapılacak, sözcüklerin öteki Türk dillerindeki biçimleri gösterilecek, eski yazıyla, ya da başka dillerdeki değişik yazımları da yapıtta yer alacaktı.




ATATÜRK'ÜN KURUMUNUN DİLBİLGİSİ- DİLBİLİM ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI :

Atatürk'ün, Türk Dil Kurumu'nu kurduğu dönemde, birçok alanda olduğu gibi, dilbilimde de Türkiye, kendi uzmanlarını, bilimcilerini yetiştirmiş değildir. Kuşkusuz geleneksel yöntemlerle dili inceleyen, araştıran dilciler vardır, ancak bu saygın dilciler, çağdaş dilbilimin verileriyle Türkiye Türkçesinin dilbilgisini oluşturma çabalarından uzaktı. Buna karşın çok önemli yapıtlar ortaya konmuştu. TDK'nin 1983'e dek oluşturduğu dilbilgisi çalışmalarını şöyle belirleyebiliriz:

a) Ahmet Cevat Emre'nin Tür Dilbilgisi; Besim Atalay'ın Türk Dilinde Ekler ve Kökler; Tahsin Banguoğlu'nun Türk Grameri; Tahir Nejat Gencan'ın Dilbilgisi; Vecihe Hatiboğlu'nun İkileme Pekiştirme ve Kuralları, Türkçenin Sözdizimi; Muzaffer Tansu'nun Durgun Genel Ses Bilgisi ve Türkçe; Hikmet Dizdaroğlu'nun Tümce Bilgisi; Doğan Aksan yönetiminde Sevgi Özel, Neşe Atabay, Ayfer Çam, Oya Adalı, Nevin Selen, Ömer Demircan gibi uzmanların değişik bölümlerini çalıştığı Türkiye Türkçesinin Temel Dilbilgisi dizisi. Yazık ki bu dizi de 1983'te yarım kaldı, bitirilseydi Türkiye Türkçesinin Temel Dilbilgisi bugün bütün dilseverler için ana kaynak olacaktı.

b) TDK'nin dilbilim alanında özgün ve çeviri yapıtları giderek çoğalıyordu. Örneğin Doğan Aksan'ın üç kitaplık Her Yönüyle Dil, Agop Dilaçar'ın, Anadili İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Başka Uygulamaları; Berke Vardar'ın çevirdiği F.de Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri gibi.

c) TDK'nin Dilbilim ve Dilbilgisi Kolunca sürdürülen yazım (imla) çalışmaları, yurt ölçüsünde yazım birliğini sağlanmıştı. TDK'nin kuruluşunu izleyen yıllardan 1941'e dek "Dil Encümeni"nin 1928'de yayımladığı "İmla Lügati" kullanılmış, TDK, dilbilgisindeki çalışmaların yoğunlaşmasına koşut (paralel) olarak yazım sorunlarını büyük ölçüde çözmüştü.
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
K A L K A N
BİLGE BAŞKURT
Türkçü - Turancı BOZKURT
*****
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.339


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #14 : 18 Şubat 2010, 07:57:09 »

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın


ATATÜRK’ÜN TÜRK DİL KURUMU NELER YAPTI?III

(1932-1983)


ATATÜRK, TÜRK TARİH VE DİL KURUMLARININ AKADEMİ OLMASINI MI İSTİYORDU?
1983'te kurumlar kapatılırken ve sonrasında, kurumları kapatma gerekçesi olarak öne sürülen bir sav da Atatürk'ün bu kurumları gelecekte akademi yapacağıydı. Bunun için de ulu önderin 1 Kasım 1936'daki Meclisi açış konuşması örnek verilmektedir:

"(...) Bu ulusal kurumların az zaman içinde, ulusal akademiler durumunu almasını dilerim. Bunun için çalışkan tarih ve dil bilimcilerimizin, dünya bilim alemince tanınacak özgün yapıtlarını görmekle mutlu olacağım."

Atatürk, 1 Kasım 1937'de yine Kamutay’ı (TBMM'yi) açarken, bu kez "Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının, Türk ulusal varlığını aydınlatan çok değerli ve önemli birer bilim kurumu niteliği aldığını görmek, hepimizi sevindirici bir olaydır." demekte, ama dil gericileri bu konuşmayı duymazdan gelmektedir.


ATATÜRK’ÜN KURUMU SÜREKLİ SUÇLANMIŞTIR :
Türkçeye yeni sözcükler, kavramlar kazandıran, yüzlerce betik yayımlayan Türk Dil Kurumu, bu yarım yüzyıl içinde dil devrimi karşıtlarınca sürekli karalanmış, türlü saldırıları göğüslemek zorunda kalmıştır. TDK, türlü suçlama ve saldırılardan, Atatürk'ün açtığı yoldan yürüyerek, ulu önderin başlattığı devrim ülküsünden sapmayarak kendini korumuştur. TDK'nin özerk bir dernek olması, tüzelkişilik taşıması, onun, siyasal iktidarlardan olumsuz anlamda etkilenmesini de engellemiştir. Ancak dil devriminin geçmişle bağları kopardığını, dilde devrim olamayacağını, eski sözcüklerin yerine yenilerinin geçmesinin "tasfiyecilik" sayılacağını ileri sürenler, 51 yıl boş durmamıştır. Türk Dil Kurumu'nun amacına, çalışmalarına yönelik saldırılar, özellikle 1950'de iktidara yerleşen Demokrat Partinin (DP'nin) güçlenmesiyle boyutlanmıştır. 1932'den 1950'ye dek Milli Eğitim Bakanları TDK'nin onursal başkanıydı; bu durum, TDK'nin tüzüğüne Atatürk döneminde geçmişti. Milli Eğitim Bakanlarının TDK'nin onursal başkanı olması, TDK ile eğitim kurumları arasında bağ kurulması içindi. DP'nin iktidarının ilk Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, kurumun başkanlığını reddetmiş, bunu TDK yönetimine de bildirmiştir. Bunun üzerine TDK, 1951 Olağanüstü bir kurultayla tüzüğünü değiştirerek, Milli Eğitim Bakanlarının "onursal başkanlığı" maddesini kaldırmış, karşıdevrimcilerin TDK'ye yönelik saldırıları da bu tüzük değişikliğinin niçin yapıldığı göz ardı edilerek yoğunlaşmıştır. DP'nin dil devrimini hiç benimsememesi, dil devrimine karşı olanları desteklemesi, başka eylemleriyle de belgelenmiştir. DP, 1932'den 1950 Haziranına dek Türkçe okunan ezanı yeniden Arapçaya çevirmiş, Anayasanın adını ve dilini değiştirmek için türlü girişimlerde bulunmuş, Türkçe sözcüklere savaş açılmıştır.


ATATÜRK'ÜN TÜRK DİL KURUMU'NDAN DİL DERNEĞİ'NE (1932-83/ 1983-87) :
Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, ulu önderin saptadığı amacından hiç sapmamış, karşıdevrimci bütün saldırıları bilimsel ve sanatsal üretimiyle, aydınların desteğiyle göğüslemiştir. Dil devrimi tartışmaları genellikle bir avuç sözcük üzerinde yoğunlaşmış, dil devrimiyle kazanılan sözcükleri kullananlara türlü çeşit eleştiriler yöneltilmiştir. Gelgelelim dil devrimini ve devrimcileri eleştirenler de devrimin kazanımlarıyla konuşup yazmaktadır. Bu durum, dil devrimiyle yenileşen Türkçenin gücünü kanıtlamaktadır.

Dilbilimci Doğan Aksan, "Tartışılan Sözcükler" adlı yapıtında (TDK Yayınları, Ankara, 1976), 1932'den 1970'lerin sonuna dek tartışma konusu yapılan sözcükleri teker teker ele almıştır.

"Amaç, bağımsızlık, belleten, boyut, doğa, doğal, düşün, egemen, egemenlik, eleştirmek, eşit, evren, ezgi, genel, gereksinme, içerik, ilginç, imge, kapsamak, karşıt, koşul, neden, nesnel, okul, olanak, olasılık, onur, ortam, önerge, örneğin, örnek, özel, özgür, özgürlük, saptamak, simge, somut, sorun, soyut, sözcük, toplum, umut, uzman, yanıt, yapıt, yeğlemek, yinelemek, yönerge…" gibi sözcükler, zaman zaman resmi kurumların, örneğin Milli Eğitim Bakanlığı'nın, TRT'nin yasak dizelgelerine (listelerine) girmiştir.Bugün bu sözcüklerle birlikte dil devrimiyle kazandığımız yüzlerce sözcük, hiçbir yasak, hiçbir sınır tanımadan yasakçıların dilinden de duyulmaktadır. Yabancı sözcüklere, özellikle Arapça ve Farsça kökenli olanlara gösterilen hoşgörüyü, sahiplenmeyi, Türkçe sözcüklere göstermemek, kuşkusuz dil bilinci yoksunluğudur, dili siyaset aracı yapmaktır. Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, toplumun dil bilincinin kökleşmesinde önemli rol oynamıştır.

1983 güzünde Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu içine alınarak, tüzelkişiliği sona ermiş, Başkanlığa bağlı bir devlet dairesi olmuştur. Hukukçuların diliyle Atatürk'ün kurumları kapatılmış, yerine eskisiyle ad benzerliği olan yeni bir yapı çıkmıştır.

Türkiye'nin, 12 Eylülden sonra olağanüstü koşullar içinde, hukukun üstünlüğü açısından hâlâ tartışılan kimi sıkıntılar içine itildiği düşünülürse, kurumların kapatılması da doğal olarak birçok tartışı yaratmıştır. İşte 22 Nisan 1987'de kurulan Dil Derneği, Atatürk'ün başlattığı dil devrimini sürdürmek, eski kurumun işlevini yüklenmek için kurulmuş ve ülkenin bütün aydınlarının desteğini almıştır.
 
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.11 | SMF © 2006-2009, Simple Machines LLC

Türkçü Turancı Otağ*
BOZKURT FM
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.