ESKİ ANADOLU TÜRKÇE'SİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİ YERİ VE YAPISINDAKİ TAMEL NİTELİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 30 Ekim 2020, 10:13:00


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ESKİ ANADOLU TÜRKÇE'SİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİ YERİ VE YAPISINDAKİ TAMEL NİTELİ  (Okunma Sayısı 9983 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 13 Temmuz 2011, 19:45:42 »

ESKİ ANADOLU TÜRKÇE'SİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİ YERİ VE YAPISINDAKİ TAMEL NİTELİKLER

   Eski Anadolu Türkçesi temel yapısı bakımından Oğuz boylarının XIXIII.
yüzyıllar arasında Anadolu’ya göçmesi ile oluşturulan ve asıl
XIII-XV. yüzyıllar arasında biçimlenen yazı diline verilen addır. Günümüz
Türkiye Türkçesinin de tarihî temelini oluşturduğu için Eski Türkiye
Türkçesi diye de adlandırılmaktadır.

  Oğuzların tarihteki yerleri çok eskidir. Etnik ve tarihî yapıdaki bu eskiliğe
karşın, Oğuzcanın Anadolu’da ancak XIII. yüzyıldan başlayarak bir yazı
dili durumuna geçebilmesi ve taşıdığı özellikler, bu lehçenin dil tarihindeki
yerini çok önemli bir duruma getirmiştir. Oğuzcanın bir yazı dili olarak kuruluşundaki
gecikmenin altında yatan temel neden, doğrudan doğruya Oğuzların
geçirdiği tarihî süreçlerle ilgilidir. Bu bakımdan konunun kavranabilmesi
için beş-on satırlık bir özet hâlinde de olsa, kısaca Oğuzların tarihî geçmişine
işaret etme gereği ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki: Oğuzların tarihteki yerlerinin
eskiliği bakımından M. Erdal (2004, 929-937) tarafından ileri sürülen teoriye
göre, Oğuzlar ileMÖ 2000 yıllarında Orta Asya’nın batısından gelerekAnadolu’nun
doğusunda yurt tutan Hurriler arasında tarihsel ve coğrafi bir bağlantı
bulunmaktadır. Hatta bir kavmî ayniyet de söz konusudur.Arkeoloji kazılarının
ortaya koyduğu sonuçlara göre de (A. Erzen, 1986, 1-17), Doğu Anadolu’daki
Erken Hurri Kültürü MÖ 4000’den başlamaktadır. Ayrıca, MÖ 3500
yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ile Türkler arasındaki söz
varlığı alışverişi, Türk-Sümer ilişkilerini bu tarihlere kadar getirebildiği gibi
(O. N. Tuna, 1997, 5-15; A. B. Ercilasun, 2004, 33), Hititlerin merkezi olan Hattuşaş
(Boğazköy)’ta ele geçirilen bir arşivdeki kayıtlarda,Anadolu şehir devletlerinden
biri olan Türkî Kralı İlşu Nail’in adının geçmesi (E.Memiş, 2007, 21-28;
Z. Korkmaz, 2010, 36-37), Türklerin, M. Erdal’ın teorisine göre de Hurri-Oğuz
ayniyeti yoluyla Oğuzların tarihî varlığını milattan birkaç bin yıl öncesine
kadar çıkarabilmektedir.Ancak, elimizde, doğrudan doğruya Oğuz adına dayalı
etnik bilgiler bulunmadığı gibi, dil yapısını ortaya koyacak metinler de
olmadığı için Oğuzların milattan önceki yüzyıllara, hatta Büyük Hun Devleti
zamanındaki kavmî varlıklarına ait bilgilerimiz de billurlaşmış değildir. Bu
durum tarihçiler ve dil tarihçileri tarafından Oğuzların o dönemlerde daha
kavmî oluşumlarını tamamlamamış oldukları biçiminde yorumlanmıştır.

 Biz Oğuzların tarihî varlığına ancak VI.-VIII. yüzyıllar arasında, Moğolistan’ın
kuzeyinde Ötükenmerkez olmak üzere kurulan Köktürk Devleti döneminde
tanık oluyoruz. Bu dönemde Batı Köktürk Devleti’nin İli vadisi, Isık Köl
ve Talas çevresinde yurt tutmuş olan Oğuzlar, önce Onok ve Türgiş adları ile
anılmakta idiler. Oğuz adına dönüşen kavmî varlıklarını da bu dönemde elde
etmişlerdir (ayrıntı için İ. Kafesoğlu, 1993, 91, 132; A. Ercilasun, 2008/2, 228; Z.
Korkmaz, 2010, 2-4).

  Köktürklere ait Orhun ve Yenisey Yazıtları’nda, Oğuzlar ile Köktürk Devleti’nin
ilişkileri konusunda yer yer epey bilgi yer almaktadır.
Oğuzlar hakkındaki kaynaklara ve metinlere dayanan tarihî bilgilerimiz
Uygurlar döneminde de az çok belirgindir. Oğuzlar, Köktürk döneminde olduğu
gibi bu dönemde de Uygurlarla kimi zaman mücadele, kimi zaman da
dostluk ilişkileri içinde bulunmuşlardır (F. Sümer, 1967, 19-25; 1999, 41 ve öt.).
Hatta Köktürk ve Uygur dönemlerini içine alan Eski Türkçe metinlerde, Oğuz
lehçesine ait önemli belirtiler de yer almaktadır (Z. Korkmaz, 2005/I, 205-216;
G. Gülsevin, 2004, 119-125). Bundan sonra Oğuzların tarihî varlığı, Orta Asya’nın
doğusundaki Karluk vb. boyların tazyiki ile gittikçe batıya doğru uzanan
göçlerle Karahanlı Devleti’nin batı sınırlarında, Harezm bölgesinde ve
daha sonra da Sırderya ve Aral Gölü çevresinde süregelmiştir.

 Görülüyor ki, Oğuzlar, milattan birkaç bin yıl öncesinden başlayıp MS XI.
yüzyıla gelinceye kadar Yakın Doğu ve Orta Asya Türk tarihleri içinde önemli
bir yer tuttukları hâlde, ne yazık ki yazılı eserler üzerindeki dil belirti ve etkilerini
de gittikçe artırmış olmalarına rağmen, başlı başına bağımsız bir Oğuz
yazı diline sahip olamamışlardır. Bunun başlıca nedeni, XI. yüzyıla kadar hep
başka Türk devletlerinin sınırları içinde, onlara bağımlı olarak yaşamış ve
kendi başlarına bağımsız bir devlet kuramamış olmalarıdır. Bu durum ancak
XI.-XIII. yüzyıllar arasında batıya yönelen göçler ile son bulabilmiştir.
Oğuz Türkçesi hakkında ilk sağlıklı ve oldukça ayrıntılı denebilecek bilgileri
Kâşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk’ünden elde etmekteyiz. Kâşgarlı’nın
Oğuzca üzerinde yapmış olduğu açıklamalar, bu dönem Oğuzcasının
Oğuzca özellikler yanında, Karahanlı Türkçesi, yani Doğu Türkçesi ile ortak-
laşan birtakım özellikler taşıdığını da ortaya koymuştur (Z. Korkmaz, 2005/I:
241-253). Bu durum, tarafımızdan Oğuzların IX.-XI. yüzyıllar arasında Aşağı
Sırderya ve Aral Gölü çevresinde kurdukları şehirler ve oluşturdukları izolasyona
uğramış Yabgu Devleti dönemine ait olduğu görüşü ile açıklanmıştır.

  Bilindiği üzere XI.-XIII. yüzyıllar arası, Oğuzların Batı Türkistan ve Harezm
bölgesinden Anadolu’ya göç ettikleri dönemdir. Bu göçler 1040 yılında
Horasan’da Büyük Selçuklu Devleti’nin, 1071’de Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasından
sonra 1077 yılında da Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulması ile sonuçlanmıştır.
Gerek Büyük Selçuklu Devleti’nde, gerek Anadolu Selçuklu Devleti’nde
o dönemin siyasal, idari ve sosyal koşulları dolayısıyla din dili, dış yazışmalar
ve bilim dili olarak Arapça, devletin resmî dili ve edebiyat dili olarak da
Farsça geçerli olduğundan, Oğuzlar, Orta Asya’dan bir yazı dili de getirmemiş
olduklarından, burada konuşma dili olarak yer alan Oğuzcanın bir yazı dili
durumuna dönüşmesi, elbette kolay olmamıştır. Ne var ki, halkın konuşma
dili Oğuzca olduğu için devlet, halkla olan ilişkilerinde elbette Türkçeyi kullanmak
zorunda idi. Ayrıca, yine bilindiği üzere, dinî nitelikteki basit içerikli
eserler ile tasavvuf felsefesinin esaslarını halka benimsetmek amacı ile kaleme
alınan eserlerde ve birtakım destani nitelikteki halk edebiyatı ürünlerinde, ister
istemez halkın konuşma dili olan Türkçeye başvurulmuştur. Söz gelişi Ahmet
Fakîh’in Çarhname’si ile Kitâbu Evsâf-ı Mesâcidi’ş-şerife’si, Hoca Dehhanî’nin
manzumeleri, Şeyyat Hamza’nın Yusuf ve Zeliha’sı ile Mevlana ve Sultan Veled’in
Türkçe beyit ve manzumeleri, Yunus Emre’nin Divan’ı gibi eserler, Anadolu’da
Türk yazı dilinin kuruluşuna öncülük eden ilk yazılı ürünlerdir.

 Bunlara, varlıklarına yazılı kaynaklardaki bilgilerle ya da XIII. yüzyıldan sonraki
kopyaları ile ulaşabildiğimiz Şeyyat İsa’nın Salsalname’si, Şeyh San’an Hikâyesi,
Battalnâme, Dânişmentnâme gibi eserler de katılabilir. Ancak sayıları pek
fazla değildir.

  XII-XIII. yüzyıllar arası Selçuklu Dönemini temsil ettiği kabul edilen eserler
arasında bir de Ali’nin Kıssa-i Yusuf’u (MS 1233), Bahcetü’l-Hadâik fi mev’izeti’l-
Halâik, Kudurî Tercümesi, Kitâbü’l-Ferâiz gibi bazı eserler vardır. Yalnız, biraz
önce sıraladığımız eserler ile bu eserlerin dil yapıları arasında birtakım özellik
ayrılıkları göze çarpmaktadır. Öncekilerde, bütünüyle Oğuz Türkçesine dayanan
birer dil yapısı söz konusu iken, sonuncularda, Oğuz Türkçesi
özellikleri ile Doğu Türkçesi özelliklerinin birbirine karıştığı görülmektedir.

  Bu eserlerde, Oğuz Türkçesi dışında Doğu Türkçesine ait bazı özellikler yanında
olga-bolga veya olgay-bolgay gibi fiil şekilleri de yer aldığı için genellikle
“karışık dilli eserler” olarak adlandırılmıştır.
Bu dönem, temel özelliği açısından, Oğuzcanın bir yandan konuşma dilinden
bir yazı dili yaratma yönünde mücadele verirken bir yandan da Arapça
ve Farsçaya karşı mücadele verdiği bir dönemdir. Bir yazı dili olma özellikleri
açısından da daha bütünüyle durulaşmış, yani ölçünlü (standart) bir dil yapısına
ulaşamamıştır. Ortak özellikler dışında, bölgeden bölgeye eserden esere
değişen ağız ayrılıklarına sahiptir. Bu durumu dikkate alan ve karışık dilli eserler
üzerinde çalışan bilim adamları (R. R. Arat, S. Buluç, M. Canpolat, Z. Korkmaz
gibi), bir kısım eserlerde görülen bu karışık dil yapısını, Oğuzcanın
kuruluş döneminde Doğu Türkçesinden Batı Türkçesine uzanan bir geçiş dönemi
yaşadığı ve bu ikili dil yapısının böyle bir süreçten kaynaklanmış olduğu
görüşünü benimsemişlerdir. Buna karşı çok farklı bir görüş ortaya atan Ş. Tekin
de üzerinde durduğu Kitâb-ı Güzide ve Ferâiz Kitabı dolayısıyla bu ikili dil yapısını
doğrudan doğruya Batı Türkistan’dan gelen göçmenlerin kişisel ağız
özelliklerinden kaynaklanan özel bir durum olarak değerlendirmiş ve Mevlana’yı
örnek göstererek Oğuzcanın tarihî gelişimindeki “geçiş dönemi, geçiş süreci”
görüşünü reddetmiştir. Yani, Tekin’e göre, bu karışık dil özellikleri
“normatif” değil, doğrudan doğruya kişilerin özel ağız etkileri ile ilgilidir (Ş.
Tekin, 1973-74, 59-157). Böylece konu bir aydınlığa kavuşacak yerde bir ikileme
dönüşmüştür.

  Bu birbirinden farklı görüşler karşısında, biz, bu konuyu yeni baştan kaynaklara
dayanan derinlemesine bir incelemeden geçirme gereğini duyduk.
“Oğuz Türkçesinin Tarihî Gelişme Süreçleri” başlıklı makalemizde (Turkish
Studies 2010, Vol. I, 1-41) ulaştığımız sonuç, bizi, her iki görüşü de geçersiz bırakan
yeni bir açıklama yapmaya götürmüştür. Bu konuda elde edilen veriler
başlıca şu noktalarda özetlenebilir:

  1. Alman Türkoloğu G. Doerfer’in son yıllarda İran’daki Halaçlar ve özellikle
Horasan’daki Oğuzca üzerinde bir ekiple gerçekleştirdiği araştırma sonuçları
(“Das Horasan Türkische”, TDAY-B 1977, 127-204), XI. yüzyılda
Kâşgarlı Mahmud’un Oğuzca için verdiği dil özellikleri ile günümüz Horasan
Oğuzcası arasındaki özelliklerin tıpa tıp uyuştuğunu ortaya koymuştur.

  2. Bu da demektir ki, XI-XIII. yüzyıllar arası bir kısım Oğuzca eserlerde görülen
özellikler Oğuzcanın, tarihî gelişme süreci açısından bir geçiş dönemin-
den geçmemiş, aksine o nitelikte bir ağıza sahip olduğunu ortaya koymuştur.

  3. Biz de belgelere dayanan bu durumu göz önünde tutarak XI-XIII. yüzyıllar
arasını kaplayan Selçuklu Dönemi Oğuzcasını;

A.Anadolu Oğuzcasını temsil eden ve tümüyle Oğuzcaya dayalı bir ağız
bölgesi ve ağız yapısı ile,

B. Horasan Türkçesini temsil eden ve Oğuzca özellikler yanında, kısmen
Doğu Türkçesi özelliklerini de içine alan ve Kâşgarlı’nın XI. yüzyıl Oğuzcası
için verdiği bilgilerle örtüşen diğer bir Oğuz Türkçesi ağzının, daha doğrusu
Horasan Oğuzcasının varlığına bağladık. Böylece Eski Anadolu Türkçesinin
birinci alt dönemini oluşturan Selçuklu Dönemi Oğuzcası, karışık dilli eserler
anlayışından sıyrılarak kendi içinde en az iki farklı ağız bölgesi oluşturan bir
yapılanma sergilemiştir, görüşüne ulaştık. Bu farklı ağızlar Oğuzcanın kendi
içindeki tarihî ve sosyal gelişmelere bağlı farklı birer yapılanmadan kaynaklanmaktadır.

 Biz, Horasan Oğuzcasının, Oğuzların IX-X. yüzyıllarda, daha Sirderya
ve Aral Gölü çevrelerinde geçirdikleri Yabgu Devleti biçimindeki
izolasyona uğramış, yüksek kültürlü bir şehirli yaşamından kaynaklandığını
düşünüyoruz (ayrıntı için Z. Korkmaz “Yine Karışık Dilli Eserler Üzerine”, 25-
29 Mayıs 2010, HÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Uluslararası Sempozyumu’nda
okunan bildiri metni. Baskıda).

Eski Anadolu Türkçesinin Selçuklu alt döneminden sonraki ikinci ve en
önemli dönemi, MS 1307 tarihinde yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nin mirası
üzerinde kurulan Anadolu Beylikleri döneminin Türkçesidir.
Anadolu’da batıdan doğuya, kuzeyden güneye uzanan ve içlerinde en
güçlülerini oluşturan Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Osmanoğulları, Aydınoğulları,
Saruhanoğulları, Menteşeoğulları gibi beyliklerin de yer aldığı yirmiye
yakın Anadolu Beyliği vardır. Moğol akınından önce Anadolu’da Selçuklu Devleti’ne
sınır boyları çarpışmalarında uç beyleri görevini yüklenen Anadolu
Türkmen Beyleri, devletin Moğol egemenliğine girip parçalanmasından sonra
bulundukları yerlerde bağımsızlıklarını ilan ederek Anadolu beylikleri dönemini
başlatmışlardır.

 Anadolu beyliklerinin başlarında bulunan, Arap-Fars kültürüne de pek
aşina olmayan bu Türkmen beyleri, bilinçli bir tutumla Türkçeye sarılmışlardır.
Bu bilinçli tutum dolayısıyladır ki beylik merkezlerindeki saraylarda, kısa
zamanda dil, edebiyat, düşünce, bilim ve kültür hayatı açısından yeni bir fi-
lizlenme dönemi başlamış; bu filizlenme bir süre sonra gürleşerek meyvelerini
çok yönlü eserler hâlinde ortaya koymuştur. Dolayısıyla, Beylikler Dönemi,
Anadolu’da Arap ve Fars dillerine karşı Türkçeyi egemen kılma
mücadelesinin verildiği bir dönemdir. Bu nedenle, Karamanoğlu Mehmet
Bey’in 1277 yılında Konya’yı Selçuklu Sultanı II. Alaeddin Keykubat’tan alıp Cimri’yi
saltanat tahtına geçirdikten sonra divan toplayarak: “Şimden girü hiç kimesne
kapuda ve dîvanda ve mecâlis ve seyranda Türki dilinden gayri dil söylemeye”,
“defterleri daòı Türkçe yazalar” biçimindeki buyruğu1, aynı zamanda öteki bütün
Anadolu beylerinin duygu ve tutumlarına tercüman olmuş bir buyruktur. İşte
bu genel tutum ve her beylik merkezinde ortaya konan çeşitli eserler, Oğuz
Türkçesinin bu dönemde elle tutulur zengin bir yazı diline sahip olma sonucunu
doğurmuştur. Daha çok Selçuklu Dönemini temsil eden Yunus Emre
başta olmak üzere dönemin şair ve ediplerinden olan Gülşehrî, Âşık Paşa,
Hoca Mes’ud, Sulu (Süle) Fakîh, Kul Mes’ud, Şeyh oğlu, Fahrî, Erzurumlu
Darîr ve daha nice nice kalem erbabının ortaya koyduğu telif, çeviri ya da
uyarlama niteliğinde yüzlerce eserle, bu dönem, zengin bir yazı dili niteliğini
kazanmıştır. EAT, elbette yalnız edebî eserlerle değil, bilimsel ve daha başka
konuları işleyen eserler ile de temsil edilmiştir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.926


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 13 Temmuz 2011, 19:47:22 »

ESKİ ANADOLU TÜRKÇE'SİNİN TÜRK DİLİ TARİHİNDEKİ YERİ VE YAPISINDAKİ TAMEL NİTELİKLER

    XIII. yüzyıldan XV. yüzyıl ortalarına, yani Osmanlı Türkçesinin başlangıcını
oluşturan bir döneme kadar süren Eski Anadolu Türkçesi, dil yapısı bakımından
da yeni bir dönemin temsilcisidir.

 Eski Anadolu Türkçesinin dil yapısı üzerine şimdiye kadar hayli yayın yapılmış
ve bu konuda başlı başına kitaplar da yazılmış olduğundan, biz burada
bu döneme ait dil özelliklerini saymaktan vazgeçerek bu çalışma ve eserlere
yalnızca dipnotu hâlinde gönderme yapmakla2 yetindik. Ancak, özellikle belirtmek
gerekir ki, Eski Anadolu Türkçesinin kuruluşu ile birlikte yazı diline o
vakte kadar yazılı eserlerde görülmeyen Oğuz Türkçesine özgü birtakım yeni
sözcük, ek ve şekillerin girmiş olması bu dönem Türkçesine Türk dili tarihinde
ayrı bir önem kazandırmıştır. Nitekim şimdiki zaman kipinin -A yoru-r gibi bir
-A zarf-fiil eki ile yoru- yardımcı fiilinin geniş zaman biçiminden oluşması, -AsI
sıfat-fiil eki ile gelecek zaman oluşturan -IsAr ekinin varlığı; -IcAk, -IcAğAz gibi
zarf-fiil şekilleri ile bunlara eklenecek daha nice ses ve şekil bilgisi özellikleri,
Türk yazı diline Oğuzca kanalı ile girmiş olan şekiller ve yeniliklerdir.
Sonuç olarak Eski Anadolu Türkçesinin Türk dili tarihindeki yerini şöyle
bir değerlendirmeden geçirebiliriz:

 Elimizdeki kaynaklara göre, Oğuz Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar bütün tarihî
dönemlerde yalnızca bir konuşma dili olarak varlığını sürdüregelmişken,
Eski Anadolu Türkçesinin kuruluşu ile dil yapısı zengin bir yazı diline dönüşmüştür.
Eski Anadolu Türkçesi, oluşumu bakımından Anadolu Beylikleri kanalı
ile Oğuzcanın Arap ve Fars diline karşı verdiği bilinçli ve etkili bir mücadelenin
sonucudur.

  Böyle bir oluşumu temsil eden Eski Anadolu Türkçesi, dil ve kültür tarihimizde
bir dönüm noktası oluşturur. Çünkü, yukarıda belirtildiği üzere,
Oğuz Türkçesi çeşitli siyasî, sosyal ve kültürel koşulların etkisi altında, VI-XII.
yüzyıllar arasındaki belirsizlikten ve tarihin sisli perdesi altında eriyip yok olmaktan
kurtularak zengin bir yazı dili hâlinde varlığını ortaya koyabilmiştir.
Eski Anadolu Türkçesini temsil eden eserler üzerinde yapılan çeşitli araştırma
ve yayınlar, bu dönemde, Eski Anadolu Türkçesinin ortak özelliklere dayalı
dil yapısı dışında, bölgeden bölgeye, eserden esere değişebilen özellikler
de sergilediği için daha ölçünlü (standart) tek bir yapıya kavuşamayıp birtakım
ağız ayrılıklarına da sahip olduğunu göstermektedir.3 Bunda Kâşgarlı
Mahmud’un da belirttiği üzere, Anadolu’ya göç etmiş 22 (24) Oğuz boyu arasındaki
birtakım ağız ayrılıkları etken olduğu gibi, Kıpçak, Karluk vb. Oğuz
dışı öteki bazı etnik unsurların da etkisi olmalıdır.

  Eski Anadolu Türkçesi, bir yandan XVI. yüzyıldan XX. yüzyıla uzanan
birkaç süreçten geçmiş gelişmelerle günümüz Türkiye Türkçesine temel oluştururken
bir yandan da yazı dilinin baskısından uzak olarak günümüz Anadolu
ve Rumeli ağızlarına uzanan yol alışı ile aynı zamanda zengin Türkiye
Türkçesi ağızlarının da oluşmasında temel görevi yüklenmiş bulunmaktadır.
Eski Anadolu Türkçesinin böyle bağımsız, zengin bir yazı dili durumuna
gelmesi, daha sonraki yüzyıllarda, Türkiye Türkçesi yazı dili dışında günümüz
Azerbaycan Türkçesi ile Kırım ve Kıbrıs Türkçelerinin, Irak Türkmen
ağızlarının ve Gagavuz lehçesinin oluşmasında da bir temel işlevi yüklenmiş
bulunmaktadır.

  Ayrıca, bugün Orta Asya Türkmencesi ile birlikte, Türk lehçeleri sınıflandırmasında
Güney-Batı Türk Lehçesi grubu denilen Oğuzcaya dayalı zengin ve
güçlü bir Türk lehçeleri kolunun oluşması da varlığını Eski Anadolu Türkçesinden
kaynaklanan gelişmelere borçludur.


   
                    İÇERİK
1 İbni Bîbî, Tevârih-i Âl-i Selçuk (Yazıcızade Ali çev.), Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı, R. 1391, yp.
404/b-14.
2 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Z. Korkmaz, “Anadolu Yazı Dilinin Tarihî Gelişmesinde Beylikler
Devri Türkçesinin Yeri”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar I (TDÜA/I), Ankara, TDK yay.,
2005, s. 420 ve öt.; “Eski Anadolu Türkçesinin Türk Dili Tarihindeki Yeri” TDÜA/III, Ankara,
TDK. yay., 2007, s. 151-157; “Eski Anadolu Türkçesi”, TDÜA/I, 2005, s. 537-560; M. Özkan, “Türk
Dilinin Gelişme Dönemleri ve Eski Anadolu Türkçesi”, İst. 2000, s. 68-85; G. Gülsevin - E. Boz, “Eski
Anadolu Türkçesi”, Ankara, TDK, 2004, s. 56-73.
3 Bu dönemdeki ağız ayrılıkları için bk. L. Karahan, 2006, s. 2-12; G. Gülsevin, 2008, s. Baskıda;
H. Develi; 2008, s. 213-230.

                KAYNAKÇA
Develi, Hayatî (2008), “Eski Türkiye Türkçesi Ağızlarının Sınıflandırılması”, Türkish
Studies, Vol. 3/3, s. 213-230.
Doerfer, Gerhard (1977), “Das Horasan Türkische”, TDAY-B, s. 127-204.
Ercilasun, Ahmet (2008), “Oğuzlar ve Oğuz Adı Üzerine”, Türk Kültürü Araştırmaları
Dergisi, Ankara, s. 226-233.
Erdal, Marcel (2004), “Türkçenin Hurrice ile Paylaştığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası
Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938.
Erzen, Afif (1986), Doğu Anadolu’da Urartular, Ankara, TTK yay., s. 1-17.
Gülsevin, Gürer (2008), “Eski Anadolu Türkçesi Ağızları Üzerine”, VI. Uluslararası
Türk Dili Kurultayı, Ankara, TDK yay. (baskıda).
Gülsevin, Gürer-Boz, Erdoğan (2004), Eski Anadolu Türkçesi, Ankara, Gazi Kitabevi,
s. 56-73.
Kafesoğlu, İbrahim (1993), Türk Milli Kültürü, İstanbul, Boğaziçi yay.
Karahan, Leyla (2006), “Eski Anadolu Türkçesinin Kuruluşunda Yazı Dili Ağız
İlişkisi”, Türkish Studies, vol. 1/1, s. 2-12.
Korkmaz, Zeynep (2005/I), “Kaşgarlı Mahmud ve Oğuz Türkçesi”, Türk Dili Üzerine
Araştırmalar I, s. 241-253.
_______ (2005/I), “Anadolu Yazı Dilinin Tarihî Gelişmesinde Beylikler Devri Türkçesinin
Yeri”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar I, s. 419-423.
(2007), “Anadolu ve Rumeli Ağızlarının Dayandığı Temeller”, TDAY-B.
2007/1, s. 87-110.
_______ (2010/1), “Türkçe, Nasıl Bir Dildir?”, TD, S. 697 (Ocak, 2010), s. 34-46.
_______ (2010/2), “Yine Karışık Dilli Eserler Üzerine”, HÜ Türkiyat Araştırmaları
Enstitüsü Uluslararası Sempozyumu (25-29 Mayıs, 2010)’nda sunulan bildiri
(basılmakta).
Memiş, Ekrem (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, Konya, Çizgi kitabevi, s. 21-28.
Özkan, Mustafa (2000), Türk Dilinin Gelişme Alanları ve Eski Anadolu Türkçesi, İstanbul,
Filiz Kitabevi.
Sümer, Faruk (1967, 1999), Oğuzlar (Türkmenler), İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları
Vakfı, 5. Baskı.
Tekin, Şinasi (1973-1974), “1343 Tarihli Bir Eski Anadolu Türkçesi Metni ve Türk
Dili Tarihinde ‘olga-bolga’ Sorunu”, TDAY-B., Ankara, TDK yay., s. 59-157.
Tuna, Osman Nedim (1997), Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin
Yaşı Meselesi, Ankara, TDK yay.
Yazıcızade, Ali (çev.), İbni Bîbî, Tevârih-i Âli Selçuk, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı,
R. 1391, yp. 404/b-14.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.415 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.179s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.