TÜRKLÜĞÜN SIRTINDAN SALTANAT SÜREN AİLE, OSMANLILAR.
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 07 Aralık 2019, 12:14:34


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRKLÜĞÜN SIRTINDAN SALTANAT SÜREN AİLE, OSMANLILAR.  (Okunma Sayısı 14751 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« : 13 Ağustos 2010, 18:41:30 »

Türklüğün sırtında bir kanbur gibi duran,Türklüğün sırtında saltanat süren aile Osmanlılar.

Osmanoğullarının Attıkları bütün adımlar Türklüğe aykırı olması ve yapmış olduğu her ne olursa olsun bütün hamleler nedense gelip Türklüğü vurmuştur. Zamanımızda Türk milletinin başına bela olan bütün olayları incelemek gerek, Ermeni derdi, kürt sorunu, Mezhep ayırımcılığı, Ümmetçilik, kan bozulması.

Ermeniler; Tarihlerinde hiçbir devletten ve hükümdardan görmedikleri ilgiyi Osmanlı devletinden görmüştür. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı devlete merkez yaptıktan sonra, Kütahya'daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani reisliği Bursa'ya nakledilmiştir.

Fatih Sultan Mehmet 1453'de İstanbul'u aldıktan sonra Ermenilerin Bursa'daki ruhani başkanı Hovakim'i İstanbul'a getirmiş ve 1461'de yayınladığı bir fermanla Ermeni Patrikliği'ni kurdurmuştur.

Yavuz Sultan Selim'in 1514-1516'da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle buradaki Ermeniler de aynı cemaat bünyesine alınarak İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır.

Osmanlı yönetimindeki Ermeniler de her zaman birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler; askere gitmedikleri gibi, özellikle ticari hayatta kilit noktaları ellerine geçirmek suretiyle, toplum içinde ön plana çıkmışlar, zengin olmuşlardır.

kürtler;Osmanlı idaresi altındaki Kürtler gayet iyi koşullara sahiptiler. kürdistan adını yazılı  dillendiren ilk Kanunidir. Yavuz Türkmen alevilerden korkusundan doğuda bulunan kürt beyliklerini güçlendirmiş ve biz hala bu o zamanın beyliği şimdinin ağalığı olan yapılanmayla uğraş halindeyiz.

Osmanlılar'dan Yavuzun dönemi esnasında neredeyse kürtlerin kokü kazınmak üzereydi, yanlış anlamayın Yavuz tarafından değil, Şah İsmail tarafından bölgede bulunan kürtlere toplu kıyımlar yapılmaktaydı. Şah İsmail'den korkan kürtlerin her zaman yapmaya alışık olan tavırları (ondan fazla kürt beyi bir araya gelerek Şah İsmaile bağlılık yemini etmeye gittiler) bu sefer işe yaramamıştı. Kendisine bağlılık yemini vermeye gelen kürt beylerinin tamamını zindana atarak ölüm kararı almıştı Şah İsmail. Tabii aşiret reislerine ölümüne bağlı olan Kürtler ayaklanmıştı ama ayaklanma da kanlı bir şekilde bastırıldı. Osmanlının himaye ettiği kürt piçleri Şah tarafından yok edilmek üzereydi ama işte o bilinen tarih oldu ve Yavuz Şahın içerdeki destekçisi olan Türkmen alevilerini kürtlere teslim ederek bu duruma gelmemizi sağladı.

Artık bölgede Osmanlı egemenliği sağlanmıştı. Nihayet 1515`te İdris-i Bitlisî, Yavuz`un verdiği yetkilere dayanarak Safevilere karşı Osmanlılar ile işbirliği yapmış olan Kürt beylerini vali olarak atamış, üstelik onlara, valiliğin babadan oğula geçmesi gibi görülmemiş bir ayrıcalık tanımıştı

Daha sonraları Yavuzun torunlarının yaptıkları aleni şekilde karşımızdadır,biz bu gün bu sorunu fazlasıyla yaşıyorsak bu Osmanlının eseridir.



Mezhep ayırımcılığı; Kendisi sünni mezhebinde olan Osmanlılar Yavuzdan sonra bu mezhep dışında kalanlara her zaman şiddet uygulamış ve kardeş kavgalarına neden olmuştur ve hala da bugün Osmanlıcılar tarafından devam etmektedir.


Ümmetçilik; Osmanlılar büyümeye başlamadan önce Türklükleri ile yaptıkları her işte başarı sağlamışlardır, Türk töresini her alanda kullanan bu aile ne zamanki aşırı şekilde büyümeye başladıklarından itibaren değişik milliyete mensup toplumları bir arada tutmanın yolu olarak ümmetçiliği yani din kardeşliğini seçmişlerdir. Başımıza bu düşünce yüzünden nelerin geldiğini bilmeyenimiz yoktur.

İnsanlarımızı mankurtlaştıran, benliğinden uzaklaştıran, kişiliksiz yapan bu düşünce tamamen Osmanlının eseridir! Yönetim anlayışı olarak başarı sağlaması bu ailenin zamanında olmuş ve günümüzdede yapılmaya çalışılmaktadır.

Kan bozulması; Osmanlı hanedanının en büyük hatalarından olmasada (kanlarının bozulması kendilerini ilglendirir) bir Türk olarak devamlı yabancı kadınlarla evlenerek onlardan sahiplendiği çocukların ülkeyi yönetmeleri Türklüğün kalesi olarak bilinen devletin yok olmasının en büyük nedenlerindendir. Bilinen doğruların güneş gibi parladığını bilerek bunun balçıkla sıvanamayacağını anlatmak bize düşer.


Osmanlıların Türklüğe hayırlarından çok zararları olmuştur, Türkçüler dos doğru olmalı, bazı nüanslar için yolunda zikzaklar yapmamalıdır. Bir Türkçü osmanlıcı olamaz, olmamalıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ANKARALI GÖKTÜRK
Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 2.263


BİR HAKAN GİDER BİN HAKAN GELİR !..


« Yanıtla #1 : 13 Ağustos 2010, 18:51:15 »


            Kam dediklerin yazık ki doğru. Keşke olmasaydı da biz böyle bunlu olmasaydık. Onlar da Selçuklu da yanlış işler yapıp Türklüğüne zarar verdi. Türklük geçmişiyle ve geleceğiyle kutlu bir yoldur, Yaşamdır, töredir. Türklüğe zarar veren dolaylı dolaysız tüm koşullar yağımızdır. Ne mutlu Türk olana ve kıvançla haykırana !..
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR.
Gümüş Kurt
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 13 Ağustos 2010, 19:03:15 »

Ermeniler; Tarihlerinde hiçbir devletten ve hükümdardan görmedikleri ilgiyi Osmanlı devletinden görmüştür. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı devlete merkez yaptıktan sonra, Kütahya'daki Ermenilerin çoğunluğu ve Ermeni ruhani reisliği Bursa'ya nakledilmiştir.

Fatih Sultan Mehmet 1453'de İstanbul'u aldıktan sonra Ermenilerin Bursa'daki ruhani başkanı Hovakim'i İstanbul'a getirmiş ve 1461'de yayınladığı bir fermanla Ermeni Patrikliği'ni kurdurmuştur.

Yavuz Sultan Selim'in 1514-1516'da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle buradaki Ermeniler de aynı cemaat bünyesine alınarak İstanbul Patrikliği'ne bağlanmışlardır.

Osmanlı yönetimindeki Ermeniler de her zaman birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler; askere gitmedikleri gibi, özellikle ticari hayatta kilit noktaları ellerine geçirmek suretiyle, toplum içinde ön plana çıkmışlar, zengin olmuşlardır.

Ermeni

İyilik yap kötülük bul.
Öç almayı TÜRK asla unutmasın!


kürtler;Osmanlı idaresi altındaki Kürtler gayet iyi koşullara sahiptiler. kürdistan adını yazılı  dillendiren ilk Kanunidir. Yavuz Türkmen alevilerden korkusundan doğuda bulunan kürt beyliklerini güçlendirmiş ve biz hala bu o zamanın beyliği şimdinin ağalığı olan yapılanmayla uğraş halindeyiz.

Osmanlılar'dan Yavuzun dönemi esnasında neredeyse kürtlerin kokü kazınmak üzereydi, yanlış anlamayın Yavuz tarafından değil, Şah İsmail tarafından bölgede bulunan kürtlere toplu kıyımlar yapılmaktaydı. Şah İsmail'den korkan kürtlerin her zaman yapmaya alışık olan tavırları (ondan fazla kürt beyi bir araya gelerek Şah İsmaile bağlılık yemini etmeye gittiler) bu sefer işe yaramamıştı. Kendisine bağlılık yemini vermeye gelen kürt beylerinin tamamını zindana atarak ölüm kararı almıştı Şah İsmail. Tabii aşiret reislerine ölümüne bağlı olan Kürtler ayaklanmıştı ama ayaklanma da kanlı bir şekilde bastırıldı. Osmanlının himaye ettiği kürt piçleri Şah tarafından yok edilmek üzereydi ama işte o bilinen tarih oldu ve Yavuz Şahın içerdeki destekçisi olan Türkmen alevilerini kürtlere teslim ederek bu duruma gelmemizi sağladı.

Artık bölgede Osmanlı egemenliği sağlanmıştı. Nihayet 1515`te İdris-i Bitlisî, Yavuz`un verdiği yetkilere dayanarak Safevilere karşı Osmanlılar ile işbirliği yapmış olan Kürt beylerini vali olarak atamış, üstelik onlara, valiliğin babadan oğula geçmesi gibi görülmemiş bir ayrıcalık tanımıştı

Daha sonraları Yavuzun torunlarının yaptıkları aleni şekilde karşımızdadır,biz bu gün bu sorunu fazlasıyla yaşıyorsak bu Osmanlının eseridir.

Kürt

Kürtten olsa da evliya, sokma sakın avluya.


Ümmetçilik; Osmanlılar büyümeye başlamadan önce Türklükleri ile yaptıkları her işte başarı sağlamışlardır, Türk töresini her alanda kullanan bu aile ne zamanki aşırı şekilde büyümeye başladıklarından itibaren değişik milliyete mensup toplumları bir arada tutmanın yolu olarak ümmetçiliği yani din kardeşliğini seçmişlerdir. Başımıza bu düşünce yüzünden nelerin geldiğini bilmeyenimiz yoktur.

İnsanlarımızı mankurtlaştıran, benliğinden uzaklaştıran, kişiliksiz yapan bu düşünce tamamen Osmanlının eseridir! Yönetim anlayışı olarak başarı sağlaması bu ailenin zamanında olmuş ve günümüzdede yapılmaya çalışılmaktadır.

Ümmetçilik

Din kardeşi dedik arkamızdan vurdular. Türk'ün Türk'ten Başka Dostu Yoktur!



Kan bozulması; Osmanlı hanedanının en büyük hatalarından olmasada (kanlarının bozulması kendilerini ilglendirir) bir Türk olarak devamlı yabancı kadınlarla evlenerek onlardan sahiplendiği çocukların ülkeyi yönetmeleri Türklüğün kalesi olarak bilinen devletin yok olmasının en büyük nedenlerindendir. Bilinen doğruların güneş gibi parladığını bilerek bunun balçıkla sıvanamayacağını anlatmak bize düşer.

Kan bozulması

Bana göre başımıza örülen çorapların yegane sebebi.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 13 Ağustos 2010, 20:00:04 »

Atsız, zamanında komünizm tehlikesi sebebi ile gençliği köklerine bağlayarak bu illetten uzak tutmaya çalışmıştır. Kah osmanlı'yı kah ise; zaman zaman padişahlarını övmüştür. Çünkü biliyordu ki komünizm denen mikrobun iki tane panzehiri vardır. Bunlardan birisi Din diğeri ise Milliyetçilik'dir. Osmanlı'nın ümmetçilik ve islam halifeliği sebebinin yanı sıra, yakın tarih içermesi ve üzerinde yaşanılan toprakların büyük imparatorluğu olması yüzünden bu konuda idol olarak biçilmiş kaftandı. Ve Atsız'da bunu zaman zaman mücadelesi için figür olarak kullanmıştır.

Atsız'ı ve Türkçülüğü anlayamamış idrak edememiş olanlar, ısrarla ve inatla Atsız'ı Osmanlıcı, Türkçülüğü de Osmanlı savunucusu ideoloji olarak dayatmaya çalıştılar. 1944 Türkçülük-Turancılık davasında ''Irk, aynı kökten gelen insan veya hayvan topluluğu demektir. Arapça olan bu kelimenin Türkçesi Doğu Türkleri'nde “uruk”, Batı Türkleri'nde “soy”dur. “Soy” dilimizde asalet ifade eder. “Soylu” demek asil, necip demektir. “Soysuz” bunun zıddıdır. Bir şeyin bozulması “soysuzlaşma”dır.'' sözlerini söylemiş olan Atsız'ın soyu sopu bozuk Osmanlı Padişahlarını tasvip etmesi mümkün müdür? Ki, yaptığı tanım ile anaları Türk olmayan Osmanlı Padişahlarına zaten soysuz demiştir.

Bir kere Osmanlı'ya meyletmek, Atatürk'e ihanet etmek demektir. Ulu Önder Başbuğ Atatürk ''Nutuk'' eserinde Osmanlıyı yerden yere vurmuş ''soysuz'' ve ''gaspçı'' demiştir. Osmanlıyı özlemek; halifeliğe özlem duymak, bütün etnik döküntülere dini sebepler ile yakın olmaktır. 72 millet ile kardeş olmak demektir.

Hülasa, Osmanlıya hayranlık besleyen de Osmanlıyı savunan da Türkçü olamaz! Olsa, olsa alelade bir ümmetçi olur!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
tuvanturk
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 61



« Yanıtla #4 : 13 Ağustos 2010, 22:37:01 »

1905 - Mustafa Kemal Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun oldu.
Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde, istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu şüphe çekerek kısa bir süre İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra Suriye bölgesine, Şam'a atandı.Şamda Osmanlı askerleri içinde araplarda yer almaktaydı.Ne yazıkki PEYGAMBER SOYUN'dan diyerek.Kutsalık atfedilerek araplara nöbet ve hizmet gibi ağır askeri görevler verilmemekte.Ayrıcalık ve rahatlık tanınmaktaydı.Bunlara karşı gelişinden dolayida ilerki zamanda trablusa sürülecekti.


Y.N.: İmla kurallarına uyalım. Şad
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Bütün Türkler Bir Ordu...
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : 13 Ağustos 2010, 22:52:29 »

Atsız Ata'nın nurculuk denen sayıklama,islam birliği kuruntusu gibi makalelerini dikkatle okuyan bir TÜRKÇÜ, Atsız Ata'nın hiç bir şekilde osmanlıcı olmadığını anlar..Ümmetçiliği kesinlikle reddeden,yüzyıllardır ırkımızı mankurtlaştıran nurculuk illetini bizlere en ince detaylarıyla anlatan bir TÜRK düşünürü ve tarihçisinin hala Osmanlıcı olduğunu iddia etmek gaflet ve dalalet den başka bir şey değildir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gülertekin
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 209



« Yanıtla #6 : 14 Ağustos 2010, 16:30:19 »

Bazıları der_ki biz Osmanlı'nın torunlarıyız. Ne alaka yani. Osmanlılar bir ailedir ve kanları bozulmuş bir aile. Onların torunu olmayı esefle red ederim. Ben Türk Irkı'nın bir ferdi Kürşad Ata'nın torunu bir Bozkurt'um. Kanımda karışıklık olmamıştır. Benim atalarım Türktür. Safkan Türk, Osmanlı'ların geride kalan şu anda Avrupa'nın çeşitli yerlerinde ikamet eden gerçek torunlarını görüyoruz. Hiç Türk'e benziyorlar mı? Onları görünce ya Fransız ya Finli veya İtalyan zannedersiniz. Ben Osmanlı'nın torunu değilim.

Yazdığımız iletilerin bir Tükçü'ye yakışır olmasına dikkat edelim. Türkçe'ye uygun yazalım.  Bozkurt Asena
Facebook'a Ekle
Kayıtlı


BU KAYNAKTAN SU İÇENİN YÜREKLERİ TUNÇ OLUR,
TÜRKE KEFEN BİÇENİN

ÖLÜMÜ KORKUNÇ OLUR.

ATSIZCI
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 16 Ağustos 2010, 15:39:22 »

Etnisitelere yani Türk olmayan kesime bu kadar Tölerans tanıyan osmanlılar Türklere nasıl davranıyorlardı?

‘’Leş ve baş ile dolmuştu ordu yeri
Az bulunur çok eşyalar ele girdi
Kesti Türkmen boyunu Rum Padişahı
Kederlere düşen Uzun(Hasan) haddin bildi.’’

(Hoca Saadettin Efendi Tacü’t-Tevarih/ 3. cilt s. 133, adlı kitabında Otlukbeli Savaşı’nı anlatıyor.)




Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606-1611), 155.000 insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. Aman dileyen insanlara Kuyucu'nun yanıtı "Vurun şu pis Türkün başını" olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocuk da Anadolu'nun evladı Türk’tür.(Naima Tarihi’nden)


Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır. (Hikmet Bayur, a.g.y., s.15.)



İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atanmış, aynı dönemde devşirmeler toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamlar ise 17 yıl görev yapmıştır. (Hikmet Bayur, a.g.y., s.17.)


Osmanlılarda, Ermenilere ’’millet-i sadıka’’, Araplara ’’kavm-i necip’’ denirken,Türklere;

"Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler", "Pis Türkler" gibi sıfatlar takılıyordu.

(Özer Ozankaya, Türkiye'de Laiklik, İstanbul, 1990, s. 253.)



Koçi Bey, 4. Murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu: "...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kürt, ecnebi, laz, Yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..."
"Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve Yörük, çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu.
(Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145.)


Abdülhamit'in Araplara ve İslamiyet’e dayanan siyaseti, Türk’ü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. Onun zamanında "Türk’üm demek, Türk’ten söz etmek büyük suçtu". (Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63)

Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı.
( M.Rauf İnan, Atatürk'ün Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları, Ankara, 1983, s.198.)

Mekteb-i Sultaniye’ye Osmanlı’nın son yıllarına kadar Türk soylular alınmazdı.



Son Padişahı Vahdettin'in yayımladığı bu bildirilerden birisinde su tümceler yer almıştır;
"Türkler dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk (kuşkulu...) ve mahlud beş-altı milyonluk cahil bir kitledir." Türkçe'si; "Türkler; dini, soyu sopu, yurdu belirsiz karmakarışık bir cahiller sürüsüdür".
(Vahdettin'in El Ahsam Gazetesinin 16 Nisan 1923 günlü sayısında Osmanlıca ve Arapça yayınlanan bildiriden.)



Facebook'a Ekle
Kayıtlı
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 16 Ağustos 2010, 16:37:29 »

Osmanlı Devleti'ni kuran başlangıcından sonuna kadar her türlü zahmetini, eziyetini çekip, uğruna can verip kan akıtarak, her türlü maddi ve manevi fedakarlıklarla asırlarca onu omuzlarında taşıyan, zaferlerin gerçek sahibi, yenilgi ve hicranlı günlerin masum ve mazlum tebaası öz be öz Türk halkıdır. Ne var ki, aynı sözleri padişahların büyük çoğunluğunun, sadrazamların, vezir, ümare ve ulemanın, saray ve enderun aristokrasisinin, kapıkulu tarifesinin pek büyük çoğunlukları için söylememiz mümkün değildir. Bu tanıma giren zümreye hiçbir gün ve Türklük ruhu ve mensubiyet duygusu belirmemiş, ifade olunmamıştır. Özellikle Fatih'ten sonra ben Türk'üm diyen bir padişah sesi duyulmamıştır. Bu aristokrat zümre Türk halkını yalnız can, kan ve mal vergileri için hatırlamışlar, onun dışında Türk olmayı bir hareket, aşağılama, utanç vesilesi saymışlardır. Osmanlı idaresinde Türk halkı, bir millet ruhu ve şuuru ile beslenmemiş, Araplar'ın imtiyazlı bulunduğu bir ümmet kişiliksizliğinde eriyip gitmiştir.

Yavuz Sultan Selim'in Halifeliği devraldığı 1517'den itibaren Araplar, Osmanlı hayatı boyunca Arapların bu üstün ve gözde durumları devam etmiştir. Abdülhamit, geleneksel Osmanlı zihniyet ve siyasetini daha da belirgin bir hale getirerek, Araplara son derece yakınlık gösteren
ve güven duyan bir tutum göstermiştir. Sadaret makamına getirdiği Tunuslu Hayrettin Paşa Arap olmamakla beraber, Arap kültürüyle yetiştiği için Türkçe bilmezdi. Saraydan kendisine yazılan yazılar Arapça yazılır, Türkçe'ye tercüme edilirdi. Devletin resmi dilinin bile Arapça'ya çevrilmesi düşünülmüş, mukavemet görülünce vazgeçilmişti. Devlet yıllıklarında İmparatorluğun vilayetlerinin sıralanmasında Edirne ilinden başlanılmakta iken, Abdülhamit, Hicaz vilayetleri sayıldıktan sonra diğerine geçilmişti. Arap vilayetleri, birinci sınıf vilayetler sayılmış, bunların valilerine diğerlerinden farklı ve daha fazla maaş verilmiştir.

Kadın Sultanlar Bile Türk Değildir. Bu konuda Hüsnü Merdanoğlu'nun, Atatürkçü Düşüncenin Evrenselliği adlı eserinde yazdıkları çok ilginç: Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedanda bu kan yabancılığı Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti. Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan derlemede, 'Türk iti şehre gelince farisice ürür.' denilmektedir.

Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise

"Tanrı, Türk'e İrfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir.

Divan-ı Hümayün yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi 1499 yılında şiirinde;  "Baban da olsa Türk'ü öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu sözün Hz. Muhammet'e ait olduğunu vurgulamaktadır. Sadece bir kıtasını yineleyelim:

Sakın Türk'ü insan sanma
Bin an bile olsa Türk'le birlikte olma
Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur.
Türk'ü öldür.


Fatih Sultan Mehmet bile, Otlukbeli Savaşı'ndan dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda öldürülen Türkmenler'in
kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve işine devam et demiştir.

Kuyucu Murat Paşa: "Vurun Şu Pis Türk'ün Başını"

Hırvat kökenli Sadrazam Kuyucu Murat Paşa döneminde, 155 bin insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuştur. Aman dileyen
insanlara Kuyucu Murat Paşa'nın yanıtı; "Vurun şu pis Türk'ün başını" olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından indirerek öldüren Kuyucu Murat, Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocukta Anadolu'nun evladı Türk'tür. Osmanlı tarihçisi Naima Tarihinde Türkler için "nadan" yani kaba Türk , idraksiz Türk, hilekar Türk ifadesini kullanmaktadır.

1912 yılında Sebüreşat Dergisinde çıkan bir yazıda " Türk" kelimesinin kullanılması, dinsizlik, kafirlik sayılıyordu. "Türk Hükümeti, Türk Ordusu, Türk Ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.

1913 tarihli " Mecmuai Ebuzziya" Dergisi'nin 94. sayısında: "Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler, yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız" denilmektedir.

Üniversitede profesörlük de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "İslamda Davai Kavmiye" adlı kitabında, Türk'e karşı savaş açmış ve "Türk'ün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok, gerekli olan şeriatı öğrenmektir" demiştir.

1919 - 1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri efendi ise,
Türk'e Türklük benliğini vermek isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur. İstanbul alındıktan sonra Osmanlı yönetiminde devletin en yüksek yargı yürütme organları Türk'e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun Okulları'na Türkler alınmamışlardır. Türk, Kaba ve Yabani Demekti

Osmanlı'da yaşayanların genel anlatımı şudur: Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk kaba ve yabani demekti. İslam Ümmetinden ve Osmanlı idik. İlmihallerde baş dersimiz; "din ve milliyet bir olduğunu öğrenmekti." Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal'i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyette duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında sıraya girer, Padişahım çok yaşa diye bağırırdık. Beyoğlu'nda bir İstanbullu Türk yerliliğini kolayca hisseder. Dükkanlardan çoğu Türkçe'den başka dille konuşmayınca ancak tenezzül eder. Yan sokaklardan bazıları adları Fransızca yazılmıştır. 'Büyük Klüp'ün adı; Cerlced Orient'tir. Dili Fransızcadır. Karşı Türkler'inde Türkçe konuştukları pek duyulmaz. Bu Tanzimat tipi Batılı ile, bugünkü Batılı Türk arasında hiçbir benzerlik aramayınız. O Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan bir alafrangadır. Bir göbek, çoğu iki, nihayet üç göbek öncesi Anadolu'nun bir kasaba veya köyünden çıkan bu Türkler, saraya yahut Bab-ı Ali'ye çıkınca ilk işleri soylarını, soyadlarını unutmak olur. Okullarda Arab'a Arap, Arnavut'a Arnavut, Rum'a Rum fakat kendimize Osmanlı derdik.

Ziya Gökalp "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde şu bilgileri veriyor:

Bu milletin yakın zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona "Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme. Milli bir ad istediğin dakika Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasına sebep olursun" demişlerdi. Zavallı Türk vatanımı kaybederim korkusu ile, vallahi Türk değilim. Osmanlılık'tan başka hiçbir içtimai zümreye mensup değilim demeye mecbur edilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi dairesine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime ( egemen ulus ) suretinde görür, idare ettiği Türkler'e millet-i mahkure (aşağı ulus ) nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk'e daima 'Eşek Türk' derdi. Türkler arasında Kızılbaşlığın ortaya çıkışı bile bu ayrılıkla izah olunabilir. O tarihteki halk şeyhleri, Türkler'in o zamandaki ezilmişliğini, vaktiyle Ehl-i Beyt'in uğramış olduğu ezilmişliğe benzetiyorlardı.

Şair Fuzuli, bir şiirin son beytinde şöyle diyor:

Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok
Yürü var gel, ya Arap'tan ya Acem'den



"Türk'den de Paşa olur mu?"
Ahmet Vefik Paşa ( 1825 - 1891 ) Bursa valisi iken ( 1880 ) ilçelerine teftişe çıkar.

Bursa o zaman İmparatorluğun türlü yörelerinden gelmiş olan göçmenlerin iskan edildiği bir bölgedir. Paşa uğradığı bir ilçede, sohbet ederken etnik kökenleri soruyor, aldığı cevaplar konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduğunu gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, üsteleyerek, hangi milletten olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o bir kabahatı ifşa edermiş gibi ürkek, titrek bir sesle "Ben Türk'üm efendim" diyor. Bunun üzerine Paşa, " Niçin sıkılıyorsun? Türk olmak kabahat mi? Bak ben de Türk'üm diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, "Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk'ten Paşa da oluyormuş, padişah da Türk, Padişah" diye haykırıyormuş. Sonra, İmparatorluğun iki dertli ihtiyarı sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak, sarılıp, Türk'ün hazin kaderi için ağlaşırlar...

Mustafa kemal Atatürk Türklük şuurunun şekillenmesinde önemli sayılacak hatırasını şöyle anlatmaktadır:

Şair Mehmet emin Yurdakul'un ilk defa Manastır askeri İdadisi'nde "Ben Türküm. Dinim, cinsim uludur" mısra ile başlayan manzumesinde, bana ilk gençliğimin gururunu tattıran, ilk manayı bulmuştum. Fakat ben asıl, orduya ilk katıldığım günlerde bir Arap binbaşının "Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötülük yaparsın" diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunu iki damla göz yaşlarında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim esen kaynağım, erdemim övünç membaım oldu. Benim hayatta yegane fehrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildi.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : 16 Ağustos 2010, 17:06:12 »

OSMANLICILAR, ÜMMETÇİ TÜRKLER ALIN BUNU KENDİNİZE KAPAK YAPIN.

"Türk'den de Paşa olur mu?"
Ahmet Vefik Paşa ( 1825 - 1891 ) Bursa valisi iken ( 1880 ) ilçelerine teftişe çıkar.

Bursa o zaman İmparatorluğun türlü yörelerinden gelmiş olan göçmenlerin iskan edildiği bir bölgedir. Paşa uğradığı bir ilçede, sohbet ederken etnik kökenleri soruyor, aldığı cevaplar konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduğunu gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, üsteleyerek, hangi milletten olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o bir kabahatı ifşa edermiş gibi ürkek, titrek bir sesle "Ben Türk'üm efendim" diyor. Bunun üzerine Paşa, " Niçin sıkılıyorsun? Türk olmak kabahat mi? Bak ben de Türk'üm diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, "Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk'ten Paşa da oluyormuş, padişah da Türk, Padişah" diye haykırıyormuş. Sonra, İmparatorluğun iki dertli ihtiyarı sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak, sarılıp, Türk'ün hazin kaderi için ağlaşırlar...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.061 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.013s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.