TÜRKÇÜLÜK ATSIZCILIK VE İSLAM
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Ekim 2019, 08:15:14


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRKÇÜLÜK ATSIZCILIK VE İSLAM  (Okunma Sayısı 2277 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kayı
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 10



« : 29 Aralık 2010, 00:48:45 »

Sevgili arkadaşlarım yazarlık yaptığım iki yerde de desteğinize ihtiyacım var...
Esenlikler


TÜRK’ÜN TARİHİ AFRASİYAP’LA BAŞLAR!
YİĞİT TURAN
Hepimizin bildiği gibi Türkiye her türlü zenginliğin olduğu bir ülke…Bu zenginlikten ülkemizdeki maddi,manevi tüm öğeler paylarını almış bulunmaktadır.
Yer altı,yer üstü;ırki,dini;kültürel,siyasi say sayabilirsen daha nice zenginliği…
Bunların arasından cımbızla iki şeyi çekiyorum…
Neyi mi?
Ülkemizde vatansever,milliyetçi ya da ulusalcı iki grubu…
***
Şimdi öyleki,nice şeylere tanık olan ve nice şeylerden düşünceleri yargılanan ben,anlamadığım ve doğru bulmadığım bazı noktaları sevgili okurlarımla paylaşmak istiyorum…
Ülkemizde milliyetçi düşüncede iki bakış hakim…Bunlardan biri;
‘’Aman banane Osmanlı’dan…Osmanlı’da kim…Ben Atatürkçü’yüm arkadaş…Cumhuriyet’ten gerisi yalan…Kaç yıl geçmiş,banane..’’
Bir diğeri ise;
‘’Şanlı Osmanlı,Cumhuriyet’te ne böyle…Benim tarihim İslam olduktan sonra başladı…Atam kim dir nedir pek ilgilenmiyorum..Benim için önemli olan İslam…Ben H.Z Muhammed’in ümmetiyim…Irkımın hiçbir önemi yok…’’
Öncelikle bu iki düşünceye de katılmıyor değilim…
Fakat ikisini de noksan bulup,eleştiriyorum…
Bi kere birinci görüş kesinlikle hastalıklı bir görüş…
Neden mi?
‘’Türklük şuuru ve tarih bilincinden yoksun…’’
Diğerini ise,
Asli unsuru ve ırkının yüceliğini hiçe sayıp,tarihini altıyüz yıldan öteye saymamak olarak nitelendiriyorum…
Ayrıca İslam olmayanı kendinden görmemek ise çok çok yanlıştır bana göre…
***
Şimdilik yavaş yavaş gidelim…
Bu iki düşüncede sonunda Mankurtlaşmış bir toplum yaratacaktır ki zaten günümüzde Mankurtlaşmış bir toplum oluşturulmuştur…
Bir kesim dini ön planda tutmuş diğer kesim ise tarihten  bana ne diyip tarihini unutmuştur…
Şimdi Mankurtlaşmanın ne olduğunu Cengiz Aytmatov’un Mankurt Efsanesi’nden öğrenelim:
MANKURT EFSANESİ
‘’Efsaneye göre, Kazakistan’ın uçsuz bucaksız Sarı-Özek bozkırının yerlisi olan Kazaklar, eski tarihlerde, onların su kuyularına ve otlaklarına göz diken Juan-Juanlar’ın zaman zaman baskınlarına maruz kalmaktadırlar. Baskınlarda bazen Kazaklar, bazen de Juan-Juanlar gâlip gelmektedir. Juan-Juanlar savaşı kazandıklarında, alıp götürdükleri esirlerin bazılarını başka kabilelere satmaktadırlar ki bunlar oldukça şanslı sayılırlar. Çünkü hiç olmazsa, köle olarak da olsa, sağ kalmaktadırlar. Güçlü kuvvetli esirleri ise satmamakta, akıl almaz işkencelerle, hafızalarını kaybettirerek, adeta delirtmekte ve onları, kendilerinin sâdık köleleri olarak en önemli işlerde çalıştırmaktadırlar.
Juan-Juanlar’ın işkencesini dinlemek bile acı vericidir: Önce esirin başını, bir tane bile saç bırakmamacasına tamamen tıraş etmektedirler. Hemen o anda bir deve kesmekte, devenin derisinin en kalın yeri olan boynundan parçalar keserek, kanlı kanlı, esirin tıraşlı başına sımsıkı sarmaktadırlar. -AYTMATOV bu deri başlığı, bugün yüzme sporunda kafaya takılan kauçuk başlığa benzetmektedir.
Bu işkenceye maruz kalan esir bazen acılar içinde kıvranarak ölmektedir (ki onlar da şanslı sayılmalıdır!), ölmeyenlerin boynuna, kafasını yerlere sürtmesin diye bir boyunduruk takılmaktadır. Bu haliyle esiri götürüp, çığlıklarının da duyulmayacağı ıssız bir yere, elleri kolları bağlı, aç ve susuz, kızgın güneşin altında günlerce bırakmaktadırlar. Tabi güneşte kavrulan deri kurudukça, kafayı bir mengene gibi sıkmakta, işkence dayanılmaz hale gelmektedir. Fakat işkenceyi asıl dayanılmaz yapan sadece bu değildir. Kafadaki saçlar bir taraftan uzamaya çalışmaktadır. Fakat dışarıya doğru büyüyemediği için, kafa derisinin içine doğru büyümeye çalışmaktadır. Sonunda esir, aklını yitirmekte, hafızası iyice sıfırlanmaktadır. Adeta, içine saman doldurulmuş bir post (korkuluk) haline gelmektedir.
İşkencenin beşinci günü Juan-Juanlar gelip sağ kalan esirleri almakta, boynundaki engeli çıkartmakta, kendisine yiyecek içecek vermektedirler. Böylece köle, beden gücünü yeniden toplayıp kendine gelmektedir. Fakat bundan böyle o normal bir insan değildir, o artık bir mankurttur!
Böyle bir mankurt köle pazarlarında, güçlü-kuvvetli 10 esirin fiyatına satılabilmektedir. Eğer aralarındaki bir savaşta bir mankurt öldürülürse, Juan-Juanlar karşılık olarak, hür bir insanın bedelinin üç katını almaktadırlar.
Bir mankurtu, ailesinden birileri gerek kaçırmak, gerekse fidye vermek suretiyle v.b. geri almak istemezmiş. Çünkü o artık aileden biri değildir, bilakis zararlı biri olmuştur.
Hafızası iyice boşaltılan mankurt, babasını, soyunu-sopunu, çocukluğunu v.s. asla hatırlamamakta, hatta insan olduğunu bile bilmemektedir. Yani ağzı var, dili yok. Efendisine mutlak surette itaat eden, gayet evcil bir hayvana benzemektedir. Kaçmayı bilmediği için böyle bir riski de yoktur mankurtun… Sadece karnının acıktığını hissetmekte o kadar… Efendisinin emir ve komutlarına bir köpek sadakatiyle bağlıdır. Mankurtlaşan köleler, en kötü ve en zor işleri gık demeden yapmaktadırlar. Sarı-Özek’in uçsuz bucaksız çöllerinde kavurucu sıcak altında deve sürüleri otlatmak ancak onların yapacağı iştir. Ölmeyecek kadar yiyecek, donmayacak kadar giysi vermek yeterlidir onlar için.
İşte Juan-Juanlar tutsak insanlara bu en ağır işken-ceyi, hafızasını yitirme, anılarını elinden alma, kim-liğini unutturma işkencesini tatbik etmektedirler. Nayman Ana hikayesi, oğlu Colaman böyle bir mankurtlaşmaya maruz kalan bir ananın dramıdır.
Nayman Ana, oğlu Kolaman (Colaman= yol aydınlığı) kaçırıldıktan sonra yıllarca ondan hiçbir haber alamamıştır. Öldü mü, kaldı mı, mankurt mu yapıldı, bilmemektedir. Derken bir gün Naymanlar bölgesine gelen tüccarlar, Juan-Juanlar’ın su kuyuları yanından geçerken, deve sürüleri güden genç bir çobanla karşılaştıklarından bahsederler. Çobanın hiçbir şey hatırlamadığını, sorulan sorulara ‘evet’ ya da ‘hayır’ gibi kısa cevaplar verdiğini v.s. anlatırlar. Tüccarlar, onunla biraz da alay etmişlerdir.
Nayman Ana, anlatılanları sessizce dinlemiş, fakat hiç oralı olmamış, sanki bir şey duymamış gibi davranmıştır. Fakat birden içine bir kor düşmüştür; sanki bu anlatılanın, oğlu Kolaman olduğuna dair birden bir aydınlık belirmiştir içinde. Tabi aydınlıkla beraber de bir korku…
Uzun lafın kısası, Nayman Ana, gördüğü böyle bir ışık karşısında daha fazla duramaz, derhal hazırlıklara koyulur, hiç kimseye sezdirmeden devesine biner ve sabahın erken saatinde, çobanların bahsettiği, Juan-Juanlar’ın su kuyularına doğru yola koyulur. Kilometrelerce gider Sarı-Özek bozkırında ve bin bir türlü korkunun sarmalında nihayet oğlunu bulur. Evet, Nayman Ana, deve sürüsünün başında, oğlu Kolaman’ı, başındaki deri şapkasıyla yapayalnız bulur. Her şeye rağmen oğlunu tanımakta zorlanmaz.
Kolaman, gözlerine kadar indirdiği şapkasının altından durgun gözlerle anasına bakmaktadır. Sanki o ıssız çölde yanına bir insanın gelmiş olması onu hiç ama hiç ilgilendirmemektedir. Hiçbir heyecan, depreşme, ne bileyim, o geleni bilme tanıma arzusu görülmemektedir. Kolaman’a, oğluna yaklaşan Nayman Ana, evet gerçeği artık iyice idrak etmiştir: Hıçkırıklar arasında varır sarılır oğlunun boynuna. “Oğlum, oğlum Kolaman! Benim, bak ben geldim, ben annen, Nayman Ana! Sen benim oğlumsun!” derse de, bu sözler Kolaman için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Nayman Ana tekrar tekrar dener, kendini oğluna tanıtabilmeyi, ondan bir kelimelik olsun cevap alabilmeyi; adının Kolaman olduğunu hatırlamasını, kendi memleketini, babasını, anasını hatırlasın ister ama heyhât… Kolaman boş ve anlamsız gözlerle bakmaktadır. Karşısındaki kadının niçin ağladığını, neden burada, bu ıssız çölde, karşısında bulunduğunu, ondan ne istediğini hiç mi hiç düşünemiyor, hiçbir şey hissetmiyor.
Anası bir girişim daha yapar ve bu sefer Kolaman, adının ‘Mankurt’ olduğunu söyler. Anası çırpınmakta, hüngür hüngür ağlamakta, bir taraftan da bu zulmü yapanların akıllarına nasıl olup da böyle işkence yöntemlerini getirdiği için Tanrı’ya sitem etmektedir…
Nayman Ana Sarı-Özek’te söylenen bir ağıdı hatırlar:
“Ben, öldürülen, derisine saman doldurulan yavru devenin anasıyım. Buraya, saman dolu yavrumun tulumunu koklamaya, yavrumun kokusunu almaya geldim.”
Nayman Ana tekrar tekrar oğluna bir mankurt olmadığını, kendisinin bir Nayman, asıl adının Colaman olduğunu söylerse de sonuç alamaz. O anda uzaktan gelen bir Juan-Juan’ı fark eder ve kaçar. Juan-Juan da onu fark etmiştir, fakat Nayman Ana gizlenir ve Juan-Juan’ın eline geçmekten kurtulur. Nayman Ana geceyi orada geçirir. Sabahleyin etrafı kolaçan ederek yeniden sokulur, “içine saman doldurulan yavrusunun tulumunun” yanına… Kararı, ne pahasına olursa olsun oğlunu alıp buralardan götürmek, onu kaçırmaktır. Bu sefer yine Juan-Juanlar gelmektedirler, o yine kaçar. Juan-Juanlar kadının kim olduğunu öğrenmek için Kolaman’ı iyice sorguya çekerler. Tabi ki meseleyi anlamışlardır ve Kolaman’a emir verir, o kadın yine gelirse, onu öldürmesini sıkı sıkıya tembih ederler.
Kolaman’ın efendileri gittikten sonra son bir umutla yanına gelen annesi bir an oğlunu göremez. Göremez çünkü o anda Kolaman bir devenin arkasına sinmiş, elindeki oku annesine nişan almakla meşguldür. Annesi oğlunu fark ettiğinde ok yaydan çıkmıştır ve öldürücü darbeyle Nayman Ana devesinden yere yığılır. Düşerken son sözleri, “adını hatırla, adını hatırla!” olmuştur.
Kolaman, yani Mankurt, öz anasını düşman evinde, düşmanın sürüsünün başında ve düşmanın talimatına bağlı kalarak öldürmüştür.  Nayman Ana’nın düşüp öldüğü bu yere ‘Ana-Beyit mezarlığı’ denmiştir. Yani ‘Ananın yattığı yer’…’’
***
Umarım bu güzel efsanenin zihnimizde uyandırdığı çağrışımı anlayabilmişizdir…
Günümüzde ne yazık ki bilinçli projelerle zihinlerden Türklük Şuuru’nu kişilerin hassas olduğu noktaların üzerinden oyunlar oynayarak yitirilmesini sağlanıyorlar.
Böylelikle Mankurtlaşmış bir toplum oluşturuluyor…
Tarihinden ve milletinden bi haber olan bu topluluk değerlerini yitirmiş sadece belli kalıplara sahip olmaktan öteye gidemiyor…
***
Şimdi burada başlıyor hikayemiz…
Soyculuk ve ümmetçilik arasındaki ince çizgi…
Bir kere şunu açıklıkla söylüyorum:Türklerin milli dini son bin yılda İslam olmuştur…Ve İslam,Türklere çok şey kazandırmış ,Türklerin kültürel dokusuna en çok uyan din,İslam bizi kutlu kılmıştır…
Fakat Türkiye Türkleri’nin büyük bir kısmının İslam olması,İslam olmayan asli unsurun ikinci plana atılmasını gerektirmez…
Çünkü Türklük sadece İslam’la var olan bir şey değildir…
Tarihin dört bin yıllık sürecinde Türkler,çok din değiştirmiş fakat kimliklerini yitirmemişlerdir…
Şimdi bir çok kişi hatta öğretmenlerimde bana karşı çıkabilirler…
‘’Hristiyanlar,Türklüklerini kaybetmişlerdir…’’
Ben bu düşünceye kesinlikle katılmıyorum.
Çünkü çevremdeki çok sevdiğim Hristiyan Gagavuz Türkleri,her zaman Türk olduklarını belirtmişlerdir..Kaldıki Moldovya’da,Beyaz Rusya’da ve Balkanlar’da yaşayan binlerce Gagavuz Türk’üne baktığımızda soyadlarının Türkçe olduklarını görmekteyiz…
Bakın kısa bir anektod;
Geçenlerde Turania isimli forumda bir kardeşimizin makalesinde paylaştığı şu olay bahsettiklerimin açık bir göstergesidir:
‘’Bir süre sonra Finlandiya Türklerinden bir genç kızla tanışmıştım. Gümrükte ve başka yerlerde gördüğü güçlüklere rağmen Türkiye’yi çok sevmişti. Finlandiya’da 1000 kadar Türk yaşadığını hepsi zengin ve bolluk içinde olan bu Türkleri, kendilerine çok iyi muamele eden mert ve asil Fin milletini sevmelerine rağmen Türkiye’ye gelmek istediklerini, Finlilerle asla evlenmediklerini, en büyük korkularının Türkçeyi unutmak olduğunu, Fin – Rus savaşında şehit olan altı yedi Türk’ün Finlandiya Türklerinin en seçme ve kültürlü gençleri olduğunu söylemişti’’
Bende bir örnek vereceğim:
Aile dostlarımdan biri Gagavuz Türk’üdür…Sürekli görüşürüz ,İstanbul’da yaşar…Soyadı Kara…
Kendisinin Türk olduğunu daima vurgular…Hristiyan’dır…Fakat sanırsınız ki Bozkır’da yaşayan bir Şamanist…Örfi olarak tüm yaşadıklarımız birebir…Misafir ağırlama,saygı sevgi,her şey…
Şimdi ben bu dostumu İslam değil diye dışlayacak mıyım? İkinci plana mı atacağım…
Kimse kusura bakmasın…
Ben dört bin yıldır Türk’üm bin yıldır da İslam’ım…
Kaç kere din değiştirmişim ama Türklük’üm baki olmuş…
***
Soyculuk,Turancılık,Türkçülük kötü bir şey mi?
Kaç bin yıldır Yahudiler bu topraklarda yaşıyor…Fakat Türkleşmemek için ırkını nasıl koruyor…
Onların ki normal değil mi?
Fakat içinde çok etnik kökenin bulunduğu bir memlekette kendi ırkını korumak ve soyuna sahip çıkmak ‘’IRKÇILIK’’ ve suç…
Neden suç ?
Kökenine sahip çıkmak neden suç biri bana açıklasın?
Bir de şunu merak ediyorum gerçekten:
‘’ Irkçılık kötü bir şey doğru değil diyenlere de soruyorum  ? ‘’
Kendilerini Çingene ile bir tutuyorlar mı ? Çingene’ye kız verirler mi damat alırlar mı ?
Evet derlerse söyleyecek bir sözüm inanın yok…
***
Osmanlı’yı yıkan devşirme kökenliler ve Türklerin ikinci plana atılması değil miydi ?
Ülkemizi bizim yönetememizin de asıl sorunu bu değil mi?
Son olarak şunu açıkça söylüyorum:
İslam bizim dinimiz…Türklükse ırkımız…Fakat tarihimiz ne Osmanlı ile başlamıştır ne de Türkiye Cumhuriyeti ile…
Türk’ün tarihi Afrasiyab ile başlar…Afrasiyab’ı ,Kürşad’ı ,Urungu’yu,Kapgan’ı,İlteriş’i,Mete’yi,Kılıçarslan’ı,Osman Gazi’yi,Fatih Sultan Mehmet’i,Yavuz’u,Kanuni’yi,Mustafa Kemal Atatürk’ü bilmeyen,tanımayan ve kabul etmeyen Türklükten bahsetmemelidir…
Son olarak Atsız Ata’nın anlamlı şiiri ile yazımı noktalıyorum…
Bütün Türk Gençliğine
Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.
Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;
Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.
Iztırap çek inleme… Ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.
Ezilmekten çekinme … Gerilemekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.
Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkuresinden başka her varlığı unutan,
Kahramanlar gibi sen ebedi kalmalısın…
II
Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin;
Seninde bu dünyada nasibin var savaşmak!…
Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.
Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla,
Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova ,yayla…
Hayata ne biçimde geldinse bir borayla
Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.
KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından,
Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından.
Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.
Yüz paralık kurşunla gider “HAYAT” dediğin;
“ Tanrı yolu” uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
Güzel Kızıl Elma’na varmadan öleceksin.
III
Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
Işıksız kulübende boranın esişini
Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.
Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
Bir gün sabrın tükenir… Silahını kapınca
Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına…
Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını “Paris”e, “Moskova”ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına.
Hey arkadaş!.. Bu yolda bende coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim.
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
Ölümüne , gamına, tipisine, karına…
IV
Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
Savaş… Bunu tadını ey Türk sen bulamazsın,
Ne sevgili yanında, ne baba ocağında…
Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara,
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara…
Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
“Çanakkale” ufkunda, “Sakarya” toprağında.
Siyasette muhabbet… Hepsi yalan, palavra…
Doğru sözü “Kül Tegin” kitabesinde ara…
Lenin’den bahsederse karşında bir maskara,
Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.
Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar!
Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar…
Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
Ruhlarımız buluşur elbet “Tanrıdağı”nda…
V
Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin ,
Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın,
Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.
Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak’tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.
Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın,
Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın.
Duyguların ölmüştür… Tapınılan bir kızın,
Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.
Iztırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç…
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında….
YİĞİT TURAN


Kaynak: Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.kerkukfeneri.com/turkun-tarihi-afrasiyapla-baslar/#ixzz19Rg4lI9n

Kerkük Feneri
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 29 Aralık 2010, 01:01:06 »

İslamın Türklere bir katkısı olduğunu hiç sanmıyorum, aslına bakarsan bir çok zararı olmuştur. Evet haklısınız Türklerin genelinin dini benimde olduğu gibi islamdır fakat bunu böyle olması Türklüğümü hiç alakadar etmez, Ben Türküm ve Türk olanlar benim kardeşimdir din açısından kardeş kabul etmem kimseyi.
ACUNDA YAŞAYAN KANI TÜRK OLAN HERKES ÖZ KARDEŞTİRLER.
 Önemli olan ırkımızdır, dinimiz değil. Ha şu da var Atsızcılık Türkçülüğün ta kendisidir, ayrı birşey değil.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.056 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.