Türkçü Şiir Olmasa da Bir Hikaye
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 02 Nisan 2020, 18:55:11


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkçü Şiir Olmasa da Bir Hikaye  (Okunma Sayısı 3796 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
turanmavisi
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 15



« : 24 Ekim 2010, 02:10:31 »

Kandaşlarım 4 sene önce ödül de aldığım bir hikayedir.
Yorumlarınız önemlidir

BİR CİNNET HALİ


                                                                                  ‘Maziyi unutsak bile mazi kökümüzdür,
                                                                                   En tatlı gülen yüz bize mazideki yüzdür’
                                                                                                                       H.Nihal ATSIZ

                                               
‘Sayın yolcularımız, Kazakistan sınırları içerisine girmiş bulunmaktayız.45 dakika içerisinde Alma-Ata Havalimanı’nda olacağız. Yolculuğunuzun kalan kısmını rahat bir şekilde geçirmeniz dileklerimizle…’

Uçağın içinde bulunan hoparlörden gelen ses Kayrahan’ın uykusunu bölmüştü. Ses, sanki birkaç metre ötedeki kokpitten değil de başka bir mekândan geliyor gibiydi. Zaten yolculuktan dolayı sarsılmış olan Kayrahan yankısını halen kulaklarında duyduğu bu ses karşısında ürperdi. Uyku akan gözlerini ovuşturarak uykusunu açmaya çalıştı bir bebek misali. Önünde ki dijital ekranda bulunan haritaya bakarak nerede olduklarını kestirmeye çalıştı. Uçaklarının kırmızı bir noktayla simgelendiği bu haritaya göre şu an tam Tanrı Dağları’nın üstünde olmalıydılar.

Doğum gününde istediği hediyeye kavuşmuş bir çocuğun yaşadığı mutlulukla aşağıya bakabilmek için hemen cama yapıştı. Gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuştu genç adamın. İşte o kudretli ‘Tanrı Dağı, Tanrılaşanların Dağı’ tam anlamıyla ayaklarının altında yer alıyordu. Görüntü o kadar netti ki, yerde sürünen herhangi bir yılanın rahatça seçebileceğini fark etti Kayrahan. Çocukluğundan beri hayallerini süsleyen bu güç simgesi, kudret abidesi Tanrı Dağlarına bu kadar yakın olmak sanki bu dünyadan koparıp başka bir dünyaya götürmüştü Kayrahan’ı.

Yirmi yedi yaşında genç bir diplomattı Kayrahan. Uzun boylu, düzgün fiziği engin genel kültür bilgisi ve düzgün Türkçesiyle girdiği her ortamda dikkati üstüne çeker, kıvrak zekâsından dolayı herkesten ilgi alaka görür, fakat bu ilgi ve alakadan şımarmayacak kadar da karakteri oturmuş birisiydi.

Lider bir karaktere sahip olması çocukluğundan bu yana onun toplumda hep ön pılanda bulunmasını sağlamıştı. Kayrahan’ın en büyük hayallerinden birisi de günün birinde devlet kademesinde önemli bir görev almak istemesiydi. Yaşıtları dışarıda oynarlarken o bu hayali gerçekleştirmek için evde çalışmış ve bundan dolayı hiçbir zaman gocunmamıştı. Bu hırsın en büyük sebeplerinden birisi belki de babasının basit bir çiftçi olmasıydı.

Gün geldi hayali gerçekleşti fakat her şeyin hayallerinde ki kadar güzel olmadığını anladı genç adam. İlk önce adam kayırmayla, sonra daha da kötüsü rüşvetle karşılaştı. Halkı uyutan başka devletlerin maşası olan teslimiyetçi bir görüşün hakim olduğunu gördü bürokraside. Bununla birlikte idealist genç bir neferini kaybetti Türk siyaseti. İstifasını verdiği gibi ayrıldı ülkeden. Küçüklüğünden beri hayali olan Orta Asya’yı gezme fikrini hayata geçirdi. Şimdi de Kazakistan’daydı işte…

Alma-Ata Havalimanı’na indikten sonra bir otele yerleşti ve ertesi gün Balkaş Gölünü gezebilmek için kiralamış olduğu arabayla Alma-Ata’dan ayrıldı. Dört saatlik zorlu bir yolculuğun ardından gölün bulunduğu ovaya vardı. Gördüğü manzara karşısında hayrete düşmüştü.
‘Ne güzel…’diye geçirdi içinden. ‘En ufak bir hayat belirtisi yok.’
Gerçekten de öyleydi.

Yeşil bir denizi andıran büyük ovanın ortasında bulunan pırıl pırıl bir göl ve etrafında en ufak bir medeniyet belirtisi yok. Ne en ufak bir yerleşim birimi ne de insana ait en ufak bir iz.

Kayrahan bir an sadece kendisinin bildiği gizli bir bahçe gibi düşündü burayı. Tamamen kendisine ait... Arabasını yolun kenarına bırakıp çanakta bulunan bir suyu andıran ovanın ortasında durup batmak üzere olan güneşin ışıklarından dolayı alev kızıllığına bürünmüş göle doğru yola koyuldu. Gölün kenarına gelip bu manzarayı birkaç dakika seyrettikten sonra gölün diğer tarafında başlayan ve uzanan ormanı oluşturan ilk ağaçlardan birine sırtını yaslayarak oturdu.

Bu geniş ova güzel bir kadını göl ise onu süsleyen pahalı bir mücevheri andırıyordu. Gölden ormana doğru esen hafif rüzgâr ile ürperdi Kayrahan. Rüzgâr genci okşadıkça göz kapakları ağırlaştı, göz kapakları ağırlaştıkça zaten yorulmuş olan genç kendini uykunun kollarına bıraktı.

Kayrahan’ın uykuya dalmasıyla hava bir anda değişti. Az önce serinlik veren tatlı rüzgâr artık üşütecek kadar sert esmeye başlamıştı. Ne kadar uyuduğunu bilmediği uykudan titreyerek uyandı Kayrahan. İlk yaptığı iş havadaki garipliği sezip etrafına bakınması oldu. Dört bir tarafı sis kaplamış gittikçe görüş mesafesini iyice düşürüyordu. Artık göl sadece ufak bir mavi leke olarak görünüyordu bu beyaz sis deryasının içinde. Gökteki bulutlarda iyiden iyiye grileşmiş hava kasvetli bir hale bürünmüştü.

Kayrahan’ın içini garip bir duygu kaplamıştı. Etrafına bakınıyor fakat herhangi bir şey göremiyordu. Ayağa kalkıp gideceği yönü kestirmeye çalışıyordu ki ensesinde bir soğukluk hissetti. Sanki birisi elini ensesinde gezdirmişti. Ani bir hareketle arkasına döndü bunu hisseder etmez. Fakat herhangi garip bir şey yoktu anormal derecedeki kalın sis tabakasından başka. Kendini henüz toparlamaya fırsat bulamadan bu kez duyduğu sesle irkildi:

 ‘Sesime gel Kayrahan!
İyice çekinmeye başlamıştı nerden geldiği belli olmayan bu sesin de ortaya çıkmasıyla. Sesin geldiği tarafı tahmin edebilmek umuduyla bakındı etrafına büyük bir heyecan ve korkuyla. Biraz önceki boğuk ses bir fısıltı tıpkı bir yılan tıslaması gibi tekrarladı:
‘Sesime gel. Ormanın içine…’

Kayrahan yüzünü ormana döndü. Orası daha korkutucu bir haldeydi fakat hem merakı hem de nedenini bilmediği bir yakınlık hissettiği bu sesin nereden geldiğini öğrenmek istiyordu. Bu konu üzerinde daha fazla düşünmenin kendi ruh sağlığı açısından iyi olmayacağını kanaatine varan Kayrahan hayatında şu zamana kadar vermediği ani bir kararla ormanın içine daldı.

Bu cesaret örneğini göstermekle büyük bir aptallık yaptığını düşündüğünde ormanın içine doğru bir kilometre yolu kat etmişti bile. Orman içe doğru gittikçe sıklaşmış orman altı bitkisi de artık toprağı göstermeyecek kadar gürleşmişti. Ayrıca ağaçların sık dallarından artık o yağmur yüklü olması yüksek bir olasılık olan gri bulutlar bile gözükmüyordu.
‘Seni beklemekteyim…’

Ses artık çok daha yakından geliyordu. Tüm cesaretini topladı genç adam, göğsü ileride yürümeye devam etti. On veya on beş adım atmış atmamıştı ki boş bir alana çıktı. Etrafı ağaçlarla kaplı, yuvarlak, bir kabul salonu büyüklüğünde bir alandı burası. Ormanın öbür tarafta uzayıp gittiğinden emindi Kayrahan. Ormanın ortasında yer alan gizli bir nevi meydandaydı.
Etrafına bakındı fakat kimseyi göremedi Kayrahan.
‘Geldim’ dedi titreyen fakat korktuğunu karşısındakine belli etmemeye çalışan bir sesle.
‘Görüyorum’ diye cevapladı o boğuk ses arkasından bir yerlerden. Kayrahan sesin geldiği yöne döndü. Ağaçların arasında bulunan karanlık yerde beyaz bir gölge belirdi.
‘Yıllardır seni bekliyordum’ diye devam etti ve birkaç saniye sonra meydana çıktı.

Gördüğü manzara karşısında Kayrahan küçük dilini yutacak kadar hayrete düşmüştü. Bembeyaz bir elbise içinde yine aynı derecede beyaz saçı sakalı ve aşağı doğru sarkmış uzun bıyıklarıyla en az yüz yaşında olduğunu tahmin ettiği bir adam çıkagelmişti. Yaşlı olmasına rağmen gayet dinç duruyordu. Elinde ağaçtan bir asası vardı. Kayrahan adama takılıp kalmıştı.

Bir heykel kadar hareketsiz bir duran ve şaşkınlığı yüzünden okunan Kayrahan’ı gören ihtiyar:
‘Ben Uluğ Şamanım’

Türk destanlarındaki Uluğ Türk, Uluğ Bilge karakterlerine benziyordu zaten…

Kayrahan iyice afallamış saçmaladığını düşünüyordu. ‘Bir hayal olmalı’ diye geçirdi içinden.

‘Belki de’ dedi ihtiyar,‘Belki de bir hayal.’

Kayrahan tamamen hayati fonksiyonları durmuş gibi hissediyordu kendini. Ne nefes alabildiğini hissediyordu ne de kalbinin attığını. Karşısında duran bu ihtiyar aklını okuyabiliyordu. Onun için daha dikkatli davranması gerektiğini düşündü ve aklına ilk gelen soruyu yöneltti ihtiyara:
‘Benden ne istiyorsun?’
‘Benim senden hiçbir beklentim yok.’
‘…’
‘Sadece bir aracıyım. Seninle konuşmak isteyenler var’
‘Nasıl yani?’
‘Ruhları öteki dünyayla bu dünya arasında kalmış insanlar’
‘Ruhları iki dünya arasında kalmış’ diye geçirdi Kayrahan aklından. ‘Acaba neden?’
‘Mutsuz oldukları için diye cevapladı şaman.

Suçu ortaya çıkmış bir çocuk gibi utanıyordu Kayrahan. Bu zihin okuma işi afallatmıştı onu. Fakat dayanmaya çalışıyordu sonunda ne olacağını görebilmek için.

‘Uzatmayalım artık zaten çok uzun süredir bekliyorlar.’
Kayrahan başını salladı onaylamak istediğini gösterir gibi.

İhtiyar şaman kendinden beklenmeyecek bir çeviklikle harekete geçti. Kayrahan’ın etrafına elinde duran asayla bir daire çizdi.

‘Gözlerimin içine bak’ dedi Uluğ Şaman.

Kayrahan yerde çizili duran daireyi inceleyen gözlerini Uluğ Türk’ün gözlerine dikti. Masmaviydi gözleri ihtiyarın. Uçsuz bucaksız gökyüzü gibi dinlendirici ve sakin. Tedirginlik duygusunu üstünden atmıştı Kayrahan. Güven veriyordu bu gözler ona…
Kayrahan Uluğ Türk’ün gözleri içinde kaybolurken Uluğ Türk asasını havaya kaldırdı ve bir şeyler mırıldanmaya başladı. Etraf tamamen karanlığa bürünüyordu şimdi, zifiri karanlığa. Kayrahan sanki kendisini bir şeyin çektiği hissine kapıldı. İnanılmaz bir güçle dört bir yana doğru sündürülüyordu derisi.

Etraf tamamen siyaha bürünüp artık Uluğ Türk görünmez olunca ani bir ışık parladı ve Kayrahan sanki yüksek bir yerden düşmüşçesine yere yığılıp kaldı. Bir çırpıda toparlanıp ayağa kalktı genç.
Burası ormanın içindeki yerden daha garip bir yerdi. Gökyüzü simsiyahtı. Yüksekçe bir tepenin doruk noktası gibiydi. Ama işin ilginç tarafı her taraf uçurumdu. Ne çıkmak mümkündü bu tepeye insani bir çabayla ne de inebilmek…

Bunların ardından gözüne ilk çarpan heykeller oldu. Karşısında yay şeklinde hizalanmış heykeller… Daha dikkatli inceleyince bunların Türk Liderleri olduğunu fark etti. Bilge Kağan’dan Attila’ya Çağrı Bey’den Alpaslan’a, Gazneli Mahmut’tan Fatih’e hepsi burada yer alıyordu. Bu yayın en uç noktasında ise daha da tanıdık bir sima vardı

‘Atatürk’ diye mırıldandı Kayrahan.
Aklını yitirdiğini düşünmeye başlamıştı ki o boğuk ses kendine getirdi genci.
‘İşte seninle görüşmek isteyenler’

‘Peki, sen bu görüşmeye hazır mısın?’

Önündeki onlarca heykele bir kez daha göz atan Kayrahan ’Evet’ anlamında başını salladı yutkunarak.

Uluğ Türk asasını kaldırıp ilk heykele doğru uzattı ve ardından şu sözleri söyleyerek asasıyla yavaş bir hareketle heykellerin çizdiği yay şeklini oluşturdu boşlukta.

‘Geçmişe köprü geleceğe kement Türk Yiğitleri hesap sorma zamanı geldi. Söyleyecekleriniz için buyurun gelin; Uluğ Şaman ve seçilmiş elçi sizi beklemekte…’

Seçilmiş elçi lafını duyan Kayrahan şaşırdı. Galiba kendisiydi bu! Ama Uluğ Türk ilk kez öyle hitap ediyordu ona. O bunları düşünürken ihtiyar şaman ani bir hareketle asasını yere sapladı. Tıpkı buraya gelişlerinde olduğu gibi bir ışık parladı ve aynı hızla söndü. Işığın ardından, geniş omuzları güçlü kuvvetli duruşu ve sarkık bıyıklarıyla Oğuz Kağan çıktı geldi.

Kayrahan ne yapacağını bilemiyordu. Etiyle kemiğiyle canlı bir şekilde karşısında duruyordu Türklerin büyük atası… Olduğu yere yığılıp kaldı. Oğuz Kağan ise gözlerini dikmiş ona bakıyordu:

‘Korkaklıktan mı bu yere yığılış yoksa hayranlık yani şaşkınlıktan mı? Eğer ikisinden biriyse neden, yanlış kişiyi getirmişsin buraya Uluğ Türk. Sen bizden daha iyi bilirsin ki Türk dediğin önce cesur olacak, kula kulluk etmeyecek ve vakur olacaktır. Bu özelliklere taşımayan Türk olamaz hatta elçimiz hiç olamaz.’

Uluğ Türk hiçbir şey söylemedi. Kayrahan şimdi utancından yerin dibine geçmekteydi. Şu düştüğü durumu düşününce tiksindi kendinden. Ayrıca bunu söyleyen Oğuz Kağan olsa dahi Türklüğüne laf edilmesi guruna dokunmuştu. Beklenmedik bir çabuklukla kendini toparladı ve ayağa kalktı.

‘Affedin efendim. Uzun bir süredir ayaktayım. Galiba yorgun düştüm ve görevimin verdiği şaşkınlıkla da yığılıp kaldım’

‘Üstüne gitme gencin’ diye bir ses geldi Oğuz Kağan’ın arkasından bir yerden ve onu takip eden birkaç adım… O gölge ışığa bürününce ortaya kahramanlık yiğitlik akan bir yüz ortaya çıktı. ‘Tanrının Kırbacı’ olarak adlandırılan ve Avrupa’yı tir tir titreten Attila çıktı meydana.

‘Amacımız onu korkutmak değil!’

Kayrahan bir padişah divanına çıkmış gibi ellerini birleştirmiş duruyordu bu iki yüce Türk’ün karşısında.

‘Söyleyeceklerimiz var sana’ diye devam etti Oğuz Kağan.
‘Ve Türklüğe…’

‘Ben kendi adıma rahatsızım çünkü birbirinizi kırıyorsunuz.’dedi Oğuz Kağan. Elleriyle heykelleri göstererek: ‘Bak bakalım şuraya bunca insan ne için çalışmış. Hepinizin bir olması birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmeniz için. Peki, siz ne yapıyorsunuz? Duvarlar inşa ediyorsunuz birbirinizin arasına. Biz boyları birleştirirdik; siz ayırmak için uğraşıyorsunuz en olmadık teferruatlara kadar inip, ayırt edecek nokta arıyorsunuz kendinizi bir diğerinizden. Buralarda zulüm görürken bazılar diğerleri Anadolu’da rahat olabiliyorsa…
‘Ya siz benden değilsiniz ya ben sizden!’

Kayrahan sersemlediğini hissetti. Maça başlar başlamaz nakavt yumruğu yemiş bir boksör gibi hissediyordu kendisini. ‘Bu ne kudret?’diye düşündü kendince. Nasıl bir hitap gücüydü bu? Ve söyledikleri… Nasıl tespitlerdi bunlar? Sanki bugünü yaşıyordu.

‘Ey TÜRK titre ve kendine dön!’

İşte Bilge Kağan da yerini alıyordu. Attila ve Oğuz Kağan’ın arasında bulunan bir noktadan çıktı. En çok dikkat çeken şey çekik gözleriydi.

‘Tıpkı sizin zamanınızda olduğu gibi dört taraf düşman idi. Ama atam yani atan Bumin Kağan başlıya baş eğdirmiş dizliye diz çöktürebilmiş. Ve ben Türklerin Kağanı Bilge Kağan tekrarlanmasın bu geçmiş kötü günler diye öğütlerimi taşlara kazıttım. Fakat siz özünüze bakıp ders almak yerine batıya bakıp taklit etmeyi seçtiniz. Bunu düzeltmenin tam zamanı değil midir? Eğer bu kudreti göremiyorsan kendinde…
 ‘Ya siz benden değilsiniz ya ben sizden…’

Kayrahan yerin dibine geçiyordu. Bu kadar utandığını hatırlamıyordu ömrü hayatı boyunca. Bunlardan dolayı liderdi bu insanlar. Doğru tespitleri ve her türlü zorluk karşısında dik duruşlarından dolayı.

‘Aç kaldık yılmadık… Yeni bir yurt aradık kendimizden çok bizden sonra gelecek olan soyumuz için. Bulduk da sonunda… Zorladığımız bu yurt kapısını araladık en sonunda 1071’de Malazgirt Ovası’nda.’

‘İşte Alpaslan geliyor’ diye geçirdi içinden Kayrahan.
Başında miğferi sarkık bıyıkları ve dik duruşuyla Alpaslan da yerini aldı diğer liderlerin yanında.

‘Nice yiğit serildi o ovaya sırf yurt verebilmek için size. Peki, siz ne yapıyorsunuz? Parsel parsel satıyorsunuz anadan öz yurdunuz Anadolu’yu. Eğer en ufak bir sızı duymuyorsanız bunları yaparken…
 ‘Ya siz benden değilsiniz ya ben sizden!’

Ard arda inen birer yumruk gibiydi bu sözler. Daha da tok bir ses devraldı sözü:

‘Kostantini ve İstanbul yaptık da bunu gurur sebebi saymadık. İlime sanata en büyük değeri verdik. Akşemsettin Hocamın atının çamurunu bile ilham bildik. Peki, siz ne yaptınız? Düşmanlarınıza verdiniz ilim adamlarınızı? Şimdi de Türkleştirdiğimiz İstanbul’u batılılaştırmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. Eğer bu doğrusuysa…
 ‘Ya siz benden değilsiniz ya ben sizden!’

Genç yaşında ordusuyla o kalın Bizans surlarını birer kâğıt parçası gibi yırtıp atan Fatih şimdi de Kayrahan’ın kalbine yapmıştı seferini ve muvaffak olmuştu her zaman olduğu gibi.

‘Yenilik yapın diye zorluyorlar sizi batıdan değil mi?’

Toy ve ince bir sesti bu. Gölgesi de pek genç birini andırıyordu. Genç ışığa çıkıp da yüzü gözü göründüğünde Kayrahan’ın vücudun her zerresi artık zangır zangır titremekteydi. Karşısında ki yeniçeriler tarafından katledilen ilk ve tek padişah Genç Osman’dı.

‘Peki, hatırlamıyor musunuz bana ne olduğunu da uyuyorsunuz onlara? Peki soyumuza ne olduğunu düşünüp hiç mi ibret almıyorsunuz? Batı hiçbir zaman hayır düşünmemiştir hakkımızda. Yenilik yapacağız tabii! Ama milli olun değerlerinizi kaybetmeyin diyorum ben size. Eğer yanlış düşünüyorsam emin olun
‘Ne siz bendensiniz ne ben sizden!’

Ne cevap vermesi gerektiğini bilemiyordu Kayrahan. Ama bir şeyler söylemesi gerektiğinin farkındaydı. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı fakat şimdiye kadar duyduğu en tok ve en güçlü ses konuşmasına izin vermeden devam etti:

‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’ dediğimde coşkuyla karşılandım. Çocuklara öğrettiğiz ilk şeylerden biri oldu bu cümle. Şimdi bunu söylemekten çekiniyorsunuz.

Ya laiklik için ne demeli. Dinsizlik diyorlar hakkında…’

Her kelimenin üstünde öyle bir vurgu yapılıyordu ki Kayrahan her cümlenin sonunda ayrı bir kurşunun bedenine saplandığını sanıyordu.

‘Atam’ diyebildi sadece…

Karanlığı yırtar gibi çıkmıştı ortaya. Gözleri birer denizi, saçları buğday başaklarını andırıyordu. ‘Sarı bir kurt’ gibiydi tam anlamıyla. Gözlerini Kayrahan’ın gözlerine dikmiş nokta atışı yapan bir avcı gibi vuruyordu onu ses tonuyla. Dik duruşu ve beyefendi tarzı hemen öne çıkıyordu.

‘Şimdi söyle bana ben mi sizden değilim yoksa siz mi benden değilsiniz?’

Uluğ Türk Kayrahan’ a destek oldu zaten öyle bir şey yapmamış olsa Kayrahan’ın yere yığılması kaçınılmazdı. Kayrahan sadece bir şey söyleyebildi:

‘Söz veriyorum. Her şey değişecek…’

Uluğ Türk ‘Gitme zamanı…’ diye fısıldadı Kayrahan’a ve gelirken olduğu gibi bir daire çizdi etrafına… Kayrahan gözlerini yere dikmiş beklerken o gök gürültüsünü andıran sesi yeniden duydu ve üniversitede ders kitaplarında yüzlerce kez okuduğu o cümleyi bu sefer sahibinin sesinden duydu:

’Çocuk…’
‘KENDİ KANINI TAŞIYANDAN BAŞKASINA İNANMA!!!’ 


                                                                                                                   RUMUZ:
Turan Mavisi Düşler

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olacaklardır." Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
ANKARALI GÖKTÜRK
Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 2.262


BİR HAKAN GİDER BİN HAKAN GELİR !..


« Yanıtla #1 : 24 Ekim 2010, 02:22:55 »



             Değerli Kandaşım, böyle yetenekli andalarla birlikte olmak kişiyi mutlu ediyor. Gerçekten çok güzel düşlemiş ve yazıya dökmüşsün. Kutlarım. Kandaşım, tabi öykünün güzelliği yanında bizlere esin vermesi çok önemli bir unsur. Bu esin geçmişten ders almışlara ve alacak olanlara ışık tutacaktır. Esenlikle... Gülümseme
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR.
orhanbaba50
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 1



« Yanıtla #2 : 24 Ekim 2010, 02:53:25 »

Kandaşım gerçekten çok güzel yazmışın. Böyle bir öykü yazdığını daha önceden bana söylemediğin için de kırıldım biraz sana... Gülümseme
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ERGENOKON
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 24 Ekim 2010, 02:55:58 »

Uzun yıllardır Nihal Atsız'ın  Bozkurtların dirilişi kitabını okuduğumdan beri beni bu kadar oku, oku  diye içine sürükleyen  bir hikaye okumamıştım. Pek çok yazara bu kısa hikayenle bile taş çıkartırsın boşuna ödül vermemişler yani her şey ortada kalemine sağlık kandaş.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 24 Ekim 2010, 11:50:01 »



                                                                                  ‘Maziyi unutsak bile mazi kökümüzdür,
                                                                                   En tatlı gülen yüz bize mazideki yüzdür’
                                                                                                                       H.Nihal ATSIZ


Karanlığı yırtar gibi çıkmıştı ortaya. Gözleri birer denizi, saçları buğday başaklarını andırıyordu. ‘Sarı bir kurt’ gibiydi tam anlamıyla. Gözlerini Kayrahan’ın gözlerine dikmiş nokta atışı yapan bir avcı gibi vuruyordu onu ses tonuyla. Dik duruşu ve beyefendi tarzı hemen öne çıkıyordu.

‘Şimdi söyle bana ben mi sizden değilim yoksa siz mi benden değilsiniz?’


  İşte bu; Türk'ün kendi ırkına ne kadar değer verdiği ve tüm yaşanmış zamanlarda Türk'ün Türk'ten başka dostunun olmadığını en güzel duygu ve düşüncelerle anlatılan hikaye.En içten duygularımla hissederek okudum,gerçekten çok etkilendim.Atsız atamızdan sonra yazılmış çok  güzel ve etkileyici  bir hikaye olmuş.Türklük adına yazılmış çok kitap ve dergiler okudum.Kişnin olayı yaşamadan zihninden canladıması sanki orada  olayları bire bir yaşamış gibi yazıya dönüştürmesi büyük bir yetenektir.Değerli kandaşım;turanmavisi:Yeteneğini kullanmak sana verilmiş Tanrısal bir güç olarak algıla ve devamını getirmeye çalış.Yapacağın bu uğraş gelecek nesillere birer ışık olacaktır...ESEN KALINIZ.
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
tanridagli
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 14


« Yanıtla #5 : 24 Ekim 2010, 12:08:47 »

Az önce bu hikayeyi ülkükcü bi sesli sitede okudum.Tepkiler neydi biliyomusunuz?Sacma sapan bi hikaye okuyupta milletin kafasını karıştırma,git işine dediler.Terbiyemi bozdum,ulan adam size bir gecede cenneti cennemi gördügü söylüyor inanıyorsunuz.Sizi arapların para kazanması icin bir taşın etrafında tapınmanızı söylüyo inanıyorsunuz,size sütü kesilmeyen deveden bahsediyo inanıyorsunuz,birazda TÜRK'lüge inansanız ne olur sanki!Yüregine saglık kandaşım T T K
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : 24 Ekim 2010, 12:22:54 »

          Uzun süredir bu kadar etkileyici, tüylerimi diken diken eden bir hikaye okumadım. Ödül almasına hiç şaşırmadım. Bu ödülü bu yıllarda almış olman şaşırtıcı gelecek bana. Turan Mavisi DÜŞLERİNDE sana seslenen atalarımızın vurguladığı dönemlerde değiliz ne yazık ki. Kalemin kılıca dönüşsün Turan Mavisi. Bu kılıcın Türkçülük yolunda hiç kırılmasın. Tanrı seni korusun.
        
            ERLİK ve OGUZHAN kandaşlarım, bu tür hikayeleri sizlerden de bekliyoruz. Çağımızın Dedem Korkutları işbaşına..
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
turanmavisi
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 15



« Yanıtla #7 : 24 Ekim 2010, 15:25:50 »

          Uzun süredir bu kadar etkileyici, tüylerimi diken diken eden bir hikaye okumadım. Ödül almasına hiç şaşırmadım. Bu ödülü bu yıllarda almış olman şaşırtıcı gelecek bana.

Tüm kandaşlarıma çok teşekkür ediyorum.Ödül konusu hakkında da küçük bir olay paylaşayım. Dergi yarışmasıydı ve hikayeleri inceleyecek kurul başkanının adı Nazım Hikmet ...' dı. Ben ismi görünce umudumu yitirmiştim çünkü başkanın oyu kurallar gereği iki oy sayılıyordu. Sonradan kurulda olan edebiyat hocamın söylediğine göre eleme oylamasında oylar geçsin:4 geçmesin:5 iken ''Doğru yazmış çocuk.Siyasi öge var diye elemek yakışmaz.'' demiş ve geçsin diye oy kullanmış.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olacaklardır." Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk
SELCEN06
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 24 Ekim 2010, 15:30:38 »

Kutluyorum kandaşım emeğinize sağlık.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.071 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.015s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.