Türk - Din - İslam - Mezhep - Tarikat - Kuzey Müslümanlığı
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 09 Aralık 2019, 17:16:34


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türk - Din - İslam - Mezhep - Tarikat - Kuzey Müslümanlığı  (Okunma Sayısı 2981 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Amir Temur
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 38



« : 24 Şubat 2014, 11:30:05 »

Otağda pek çok başlıkta tartışılan konuların hemen hepsine cevap verebilecek, çok fazla konuyu aydınlatan ve sitedeki pek çok başlığın altına yazılabilecek bir yazıyı alıntı yapmak istedim. Ramazan K. Kurt beyefendinin yazısıdır.

Özellikle belirtmek gereği duyuyorum, bu yazı bir kişisel düşünce veya yorum yazısı olmaktan öte, bir akademik makale çizgisindedir. Lütfen göz gezdirerek değil, dikkatle okuyun...






“OKEY” GÜNEY MÜSLÜMANLIĞI TAMAMDIR
“BE CAREFUL” KUZEY İSLAMI ATATÜRK GİBİ “İSYANCI”LAR ÇIKARABİLİR

İstiklal Marşımızın şairi rahmetli Mehmet Akif şöyle sesleniyor:

“İstedim fikrini açmak; dedim: Artık uyanın!

Memleket mahvoluyor, din de beraber gidiyor;

Sizce Kur’an, “BAKINIZ SADE UZAKTAN MI DİYOR?”

"14.ve  15.yüzyıllarda   Doğu  Ortodoks  Hıristiyanlığına  karşı  gerçekleştirilen  Türk  fetihlerine  Batı
dünyasının sert cevabı, İslam dünyasına karşı gerçekleştirilen ve feci şekilde başarısızlıkla sonuçlanan
Haçlı  Seferlerine  yeni  bir  cephe  açmak  değil,  okyanusu  fethederek  İslam  dünyasını  daire  içinde
kuşatmaktı.     Gerçekten   Batı   dünyası   okyanusu  fetih   sayesinde,   16.yüzyılın   sonundan   önce
Müslümanların  boynuna  bir  kement  atmaya  muvaffak  olmuştur;  fakat  19.asra  kadar  bu  kemendi
sıkmaya cesaret edemediler. Müslümanların geçmişteki askeri gücü hakkında  her iki taraf da  devam
eden hatıralar Batılıları tedbirli, Müslümanları ise kendine güvenli yapmıştır. Müslümanların kendilerine
güvenlerini  yavaş  yavaş  kıran  tecrübe,  Türklerin  ve  diğer  Müslüman  kuvvetlerin,  Batı  silahları  ve
modern  Batı  tipi  savaşın  temel  unsurları  olan  teknoloji  ve  bilgi  ile  donanmış  düşmanlar  tarafından
tekrar tekrar mağlubiyete uğratılması olmuştur." (Arnold J. Toynbee, Dünya, Batı ve İslam, s.26, Pınar
Yayınları, İstanbul 2002-Orijinal Basım "The West and the World, London 1952)

Meşhur  İngiliz  tarih  ve  siyaset  bilimci  Arnold  J.  Toynbee  (1889-1970)  "Güney  Müslümanlığı"
olarak  tanımladığı Suudi Arabistan-Kahire  eksenindeki Müslümanlığın Batı Medeniyeti için bir
tehlike  olmaktan  çıktığına  dikkat  çektikten  sonra  "Kuzey  Müslümanlığı"  olarak  tanımladığı
Buhara-Semerkand-İstanbul  eksenindeki İslam  anlayışının hala Batı  için  tehdit oluşturduğuna
dikkat  çekiyor. Toynbee, Kuzey  Müslümanlığının mutlaka "kontrol" altına alınması gerektiğine
vurgu yapıyor (Türkiye’de ve Yunanistan’da Batı meselesi, 1922).

"Kuzey Müslümanlığı" esas olarak  Türk  coğrafyasını kapsamaktadır. Buna biz Türk Müslümanlığı da
diyebiliriz.

Güney Müslümanlığının belli başlı karakteristiklerini şöyle sıralayabiliriz:

a-  Selefiye, Mutezile ve Eşariyye adıyla anılan  itikadi (akaide)  İslam mezheplerine/akımlarına  dayalı
metotları benimsemişlerdir. Vahabilik, Müslüman Kardeşler, Taliban, El Kaide ve Hamas günümüzde
bu itikadi mezhepleri kabul eden tanınmış radikal İslam anlayışının temsilcileridir.

b-  Güney  İslam  coğrafyasındaki  Müslümanlar  uzun  yıllar  Batılı  emperyal  güçlerin  esareti  altında
yaşamışlardır.

c-  "Güney  İslam"  anlayışının  hâkim  olduğu  toplumlarda  sevgili  Peygamberimize  bir  kanaldan  "KAN
BAĞI"  illiyetine  dayanan  "seyid"lik  büyük  önem  arz  eder.  Şeyhlik  makamına  dayalı  İslami  fetva ve
yorumlar/tefsirler alabildiğince yaygındır.

Hâlbuki  Peygamberimizin amcası Ebu  Talib gibi biridir. Peygamberimiz amcası ve hamisi Ebu Talib'e
ölüm döşeğinde:  "Amca!  Kelime-i  şehadet  getir,  Allah  yanında senin lehine bir  delil  olur"  demesine
rağmen o bunu reddetmiştir.

İslam âlimlerine göre bu hususla ilgili olarak şu iki ayet nazil olmuştur:

"Ey  Muhammed!  Sen  sevdiğini  doğru  yola  eriştiremezsin  ama  Allah  dilediğini  doğru  yola  eriştirir."
(Kasas/ 56)

"Müşriklere  mağfiret  dilenemez.  Yakın  akrabaları  dahi  olsa,  Peygamberin  ve   inananların  ortak
koşanların affedilmelerini istemeleri uygun değildir." (Tevbe/113)

Maalesef "Güney Müslümanlığı"nın temel karakteristiklerinden biri de: ""Şüphesiz mescitler Allah'ındır,
öyleyse  oralarda  Allah'a  yalvarırken  başkasını  katmayan  (Cin  /18)  ayeti  görmezlikten  gelinerek,
"insanların  bir şeyhe bağlanmadan hakikate erişemeyeceği" iddiası gibi asılsız, dayanaksız ve  küfre
gotüren iddialarla İslam'a biat/israiliyat sokulmaktadır. Hâlbuki Allah'tan başka hidayet verici aramak,
Kur'an'dan  başka  mürşit  peşine  düşmek  doğru  değildir.  Maalesef  Eşari/Selefi  kaynaklı  böyle  bir
Müslümanlık anlayışı, özellikle 1970'li yıllardan itibaren Türkiye'de de taraftar bulmuştur. "Ilımlı İslam",
"İbrahimi  dinler",  "İsevi  Müslümanlık"  ve "dinler  veya medeniyetlerarası  diyalog"  bu  yolda  kullanılan
"Kuzey Müslümanlığını" zaptu rapt altına almaya yönelik siyasi operasyonlardır.

Mezhep,  bir  dinin alt kimliğidir. İnançla ilgili  olanlarına  itikadi mezhep, ibadet ve  uygulamalarla ilgili,
yani şeriatla ilgili, ameli uygulama olanlarına fıkhi mezhepler adı verilir.

Mezheplerin ölçüleri ve kaynakları yazılı dini metinler ve akıldır.

Tarikatların  gayesi  ve  esası  "insan  ruhunun  terbiye  ve  irşad  ile  harici  âlemden  ahlakın  (ilişkilerin)
kesilmesi  bâtın  âlemiyle  ilişkinin  teminidir."  (M.  Zeki  Pekalın,  Osmanlı  Tarih  Terimleri  ve  Terimler
Sözlüğü, III, s.403)

Tarikatların  bilgi kaynakları keşf, ilham, müşahede ve sezgidir. Başlangıçta aşk  ile  Allah'a yaklaşma
gayreti görünümündeki tasavvuf akımı, sonraları farklı kılıflara sokulmuş, adeta alternatif bir din haline
getirilmek   istendiği   görülmüştür.   Sonraları   kurumlaşarak   tarikatlaşmışlar,   herkesin   bir   şeyhe
bağlanması gerektiği şartını getirmişler, "yaratılmışların varlığını, yaratıcının yansımasından başka bir
şey değildir" gibi tehlikeli, Kabalist çizgiye sürüklenmişlerdir.

Büyük Türk-İslam âlimi Maturidi'ye göre, "keşf ve ilham bilgi vasıtası olmaktan uzaktır" (Kitab üt Tevhid
Tercümesi, 9). "Maturidi'ye göre ilham ve  sezgi (kalbe doğma) doğruluğu herkesçe kabul edilebilecek
bir  bilgi  sağlamaz.  Onların  sağladığı  bilgi,  kişisel  ve  rölatiftir.  Onun  için  herkes  kendisinin  doğru
olduğunu ve kendisinin hakikati bildiğini iddia eder. Hâlbuki doğruluklarını gösterecek delilleri yoktur"
(Hanifi Özcan, Maturidi'de Bilgi Problemi, s.128-131)

Maturidi'ye göre "keşf  ve ilham"a dayalı bilgi vasıtalarını telakkiye  esas  kabul etmek birbirine
karşı  en  az  iki  ve  hakikatte  çok  sayıda  ayrı  gruptan  her  birinin  farklı  görüşünü  ortaya
koymaktadır. Ama ironik bir şekilde her birinin öbüründen farklı bir delili de yoktur. "Bu husus,
TOPLUMLARI  YOK OLUŞA  SÜRÜKLEYEN  AYRILIK  VE  ZITLAŞMAYI  BERTARAF  EDEMEYEN
BİR KARGAŞA TÜRÜDÜR." (Maturidi, Kitab üt Tevhid, s.9, Çev. B. Topaloğlu, Ankara 2002)

Şunu da hemen belirtelim. Müslüman Türk dindarlığının  başlangıçtaki en önemli karakteristiklerinden
biri  tasavvufi Müslümanlıktır. Hoca  Ahmet Yesevi (1103-1165)  sonrasındaki  "Yesevilik",  kadın-erkek
ayırımı yapmayan bütün insanları kucaklayan tasavvufi bir akım ve tarikattır. Daha sonra ortaya çıkan
Hacı Bektaş Veli  (1209-1271)  ve  Şahı  Nakşibendî  (1318-1389)  hareketi de Yesevilikten doğmuştur.
Ancak  günümüzdeki  Nakşibendîlik  hareketinin/tarikatının  pek  çok  kolu  mevcut  olup,  pek  azı  Şahı
Nakşibendî  Hazretleri'nin  orijinal  Türk-İslam  formundadır.  Hacı  Bektaşı  Veli  Hazretleri'nin  bugünkü
takipçileri -kendisi Sünni Müslüman olmasına rağmen- Alevi Müslümanlardır.

Endülüs ve Osmanlı Türkiye'si ve hatta bugün Cumhuriyet Türkiye'sinde görüldüğü üzere Müslüman
toplumların  bunalım dönemlerinde hayata  bağlanmayı, kendini dinleme (içe bakış)  dünya nimetlerine
düşkün  olmama,  daha  çok ibadet  etme, veli  diye birine  bağlanma, uzlete  çekilme    siyasi hesaplar,
ekonomik hesaplar olarak özetleyebileceğimiz   "bu psikolojik yönlenme ve  bağlanmanın dini (kelami)
ve ilmi yönden yanlışları  olabilmiştir.  Tasavvufu ve tarikatçılığı  günümüzde siyaset  aracı, kazanç  ve
itibar  aracı, hatta behimi (hayvani)  arzuları  tatmin aracı olarak kullananlar  görülmektedir. (Dr. Ahmet
Vehbi Ecer, Büyük Türk Âlimi Maturidi, s. 134, Yesevi Yayıncılık, Şubat 2007, İstanbul)

İslam  dünyasında  ehlisünnet  denilen  belli  başlı  dört  itikadi  mezhepten  bahsedebiliriz:  Selefiye,
Mutezile, Eşariye ve Maturidilik.

Günümüzde ise

a) Maturidilik (genel olarak Türk dünyası)

b) Selefi/Eşari (genel olarak Arap dünyası)

c) Şia (İran ve diğer Şii Müslümanlar) olmak üzere üç ana itikadi mezhepten bahsetmek mümkündür.

İsmail  Hakkı İzmirli'nin "Yeni İlmi  Kelam"  (İstanbul 1339-I)  adlı eserini  sadeleştiren Dr. Ahmet Vehbi
Ecer'e göre Maturidilik  ile  Eşarilik/Eşariyye arasında 15 hususta  ayrılık/farklılık  söz  konusudur.  Bazı
din âlimleri farklılıkları 6,12 ve 73 olarak zikretmektedir.

Farklılığın en belirgini "aklı kullanma" ve "insan iradesi" hususunda.

Maturidi'ye göre "akıl insana verilmiş ilahi bir emanettir. İnsan kendi varlığının üstünlüğünü akıl
sayesinde  anlar.  İnsanın  kusur  işlemesi  aklını  kullanmayı  terk  etmesi  sebebiyledir.  Allah'ın
emirleri akıllıya hitap  eder. Aklı olmayan kişiler ilahi emirlerin dışında kalır. (Maturidi, Kitab üt
Tevhid, 171-174)

Maturidi'nin Kitab  üt  Tevhid'inde zikrettiğine  göre  insan;  a)  fizyolojik  bir  yapı b)  akla sahip kılınarak
yaratılmıştır.

Nitekim Kur'an'da "Siz aklınıza danışmaz mısınız?" mealinde 60 ayet yer almaktadır.

Günümüzde  Selefi/Eşari  çizgisini;  Kur'an,  hadis  ve  nakil  şeklinde  özetleyebiliriz.  Buna  karşılık
Maturidilik; Kur'an, hadis, akıl ve nakil şeklinde özetleyebiliriz.

Hicri  III.  Asırda  ortaya  çıkan  Selefilik,  Müslümanlığı  peygamberimiz  Hz.  Muhammed  zamanında
buldukları/varsaydıkları gibi devam ettirmek gayretinde olup akla başvurmazlar ve yorumu reddederler.

İşte İslam tarihinden ve günümüzden bazı öne çıkan Selefi akım temsilcileri:

• Ahmed b. Hanbel (Ö. 855)

• İbn Teymiyye (Ö. 1328)

• Muhammed b. Abdilvehab (Ö. 1792)-Vahabilik "Mezhebi"nin kurucusu

• Sidi Muhammed es Sunusi (1791-1859)

• Muhammed eş Şevkani (1758-1792)

• Hasan el Bennâ (1906-1949)-Müslüman Kardeşler'in kurucusu

• Seyyid Kutub (1906-1966)-Mısırlı

•  Ebu'l-Alâ  el-Mevdudi  (1904-1979)-Pakistanlı  olup  New  York  doğumlu  Yahudi-Hıristiyan-Müslüman
Margaret Marcus/Meryem Cemile'yi İslam dünyasının başına dolayan İngiliz istihbaratının adamıdır.

Yukarıdaki  isimler  günümüzde  Müslümanların  başına  geçirilen  "TERÖRİST"  çuvalının  bir  numaralı
müsebbibi  El-Kaide,  Hizbullah,  Cemaati  İslami,  Taliban  ve  benzerleri  hareketlerin  /örgütlerin  fikir
kaynağını oluşturmaktadır.

Yukarıda  zikrettiğimiz  Selefi  akımın  temsilcilerinden   Muhammed  b.  Abdilvehab  İngiliz   ajanıdır.
"Vahabilik  18. yüzyılda ortaya çıkmış, tarihi fonksiyonunu icra etmiş ve sona  ermiş bir  akım değildir.
Osmanlı devletine 1744 yılından sonra Muhammed b. Suud'un siyasi desteğiyle  meseleler  çıkartmış,
bu  siyasi  destek  Osmanlı'nın  dini  bütünlüğünü  bozmakla  kalmamış  6  Temmuz  1517'den  itibaren
başlayan  ve  399  yıl  3  ay  ve  24  günlük  Türk  hâkimiyetinde  bulunan  Hicaz  bölgesinin  6  Temmuz
1916'da tamamen ayrılması, kopması sonucunu doğurmuştur. (Dr. Ahmet Vehbi Ecer, Tarihte Vahabi
Hareketi ve Etkileri, s.2-3, Asam Yayınları, Ankara 2001)

Günümüzde "tevhid ve cihad" kavramlarını hareket noktası olarak seçen "siyasal İslamcı" hareketlerin
Vahabilikten güç aldığını söyleyebiliriz.

Türk  tarihinde  çok  önemli  hadiselere  sebep  olan  Vahabilik,  siyasal  bir  güç  ve  devlet  olmaya  da
yönelmiştir.  Bugün  de  Türkiye,  başlangıçta  tamamen  dini  görünümünde  olan  ancak  esasen  dış
destekli siyasal hareketler olan "siyasal İslam" ve "ılımlı İslam" "RADİKAL" ve "ILIMLI" formatlı küresel
bir proje ile karşı karşıyadır.

"Yeni   Dünya   Düzeni"   politikası  gereği   Kuzey   Müslümanlığı   veya  daha  açık   ifadesiyle   Türk
Müslümanlığı  bir  yandan  Hanefi-ameli,  Maturidi  itikadi  çizgisinden  saptırılarak  Selefi/Eşari-Vahabi-
Müslüman  Kardeşler  çizgisine itilmeye çalışılıyor. (Bağnazlaştırma, bilimden ve akıldan  uzaklaştırma,
İslam'ı siyasal bir meta haline getirme vs.) Bir yandan da Türk-İslam tasavvuf/tarikat anlayışı "rüyalar",
"kehanetler"  ve  Muhyiddin  İbn  Arabî'nin  El-Futuhat  el  Mekkiye"  eserine  paralel  doğrultuda  Yahudi
mistisizmi Kabala, "adam kadmon/vahdeti vücut" anlayışıyla formatlanıyor.

Müminleri   iknada   kullanılan   "rüyalar",   Yahudi   mistisizmi   Kabala'da   "kehanetin   altmışta   biri"
mertebesindedir.  İslam dünyasının  medarı  iftiharlarından  İmam  Rabbani  Hazretleri'ne  göre,  "rüya
çoluk çocuk işidir ve rüyalar ile amel olunmaz."

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Amir Temur
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 38



« Yanıtla #1 : 24 Şubat 2014, 11:30:51 »

"Kuzey Müslümanlığı", Türk-Müslüman İslam âlimleri; İmam Hanefi (699-767), Buhari (810-869),
Maturidi(863-944), Farabi  el Türki  (870-950)  Hoca Ahmet  Yesevi  (1103-1165), Hacı  Bektaş Veli
(1209-1271),  Şahı  Nakşibendi  (1318-1389)  ve  diğerlerinin  Kur'an-hadis-akıl  temeline  dayanan
görüşleri, dolayısıyla değişen ve gelişen dünya şartlarına ayak  uydurmuştur. Maturidilik  İslam
dininin  evrensellik  özelliğine  katkıda  bulunurken  Eşarilik  için  aynı  şeyi  söylemek  mümkün
değildir.

Maturidi'nin  en  önemli  eserlerinden  olan  "Kitab  üt-Tevhid"i  ilk  kez  yayımlayan  İskenderiye
Üniversitesi felsefe profesörü Dr. Fethullah Huleyf yazdığı önsözde  Hasan el-Eşari'nin (Ö. 935)
Maturidi'den  (863-944)  daha  büyük İslam bilgini  olduğu  propagandalarına  karşılık  şu  satırları
kaleme almış:

"Bununla  beraber Maturidi ehlisünnet vel cemaate yardımcı olma hususunda Eşari'ye karşı bir
üstünlüğe   sahiptir.   Maturidi   doğumundan   itibaren   ehlisünnette   idi   ölünceye   kadar  da
ehlisünnette  kaldı.  Oysaki  Eşari,  kırk  yaşına  kadar  Mutezilelerin  gölgesinde,  bu  mezhebin
müntesibiydi." (Ahmet Vehbi Ecer, Türk Din Bilgini Maturidi, s.15, Ankara 1978)

Editörlüğünü Prof. Sönmez Kutlu'nun yaptığı İmam Maturidi ve Maturidilik"  (Ankara-2003) adlı kitapta
"Ebu Mansur el Maturidi ve Bilgi Kuramı" başlıklı makalesi bulunan Prof. Hüseyin Atay şunları yazıyor:

"Kelamda   Maturidi;   insan   iradesine   önem   vermiş,   insanın   gerçek   anlamda   işinde,
düşüncesinde  hür   olarak   sorumlu  olması   kuramını   öğretmiştir.  Kelam  alimleri  arasında
birinciler  safında  önder  olan  İmam  Maturidi,  incelenmeye  ve  öğrenilmeye  en  yaraşır  olan
kelamcılardan  biridir.  İslam  dünyası  onu  ihmal  etmesiyle,  kültürde,  düşüncede  ve  bilimde
üreticiliğini   yitirmiş   ve   muhtelif   düşünceler   yok   sayıldığı   için   İslam   dünyasında   fikri
donuklaşma  başlamıştır.  Bu  düşünce  tebliği  taklide,  ezbere,  tekrara  götürmüştür. Türkiye  ve
İslam dünyası bu taklidi, tekrarı, ezberi henüz aşamamıştır."

Maturidi'nin "insan iradesine" verdiği  öneme karşılık, Eşari'ye göre Allah'ın kulları hakkında önceden
tayin  ettiği  değişmez  kaderi  mevcuttur.  İnsanların  kudret  ve  eylemini  yaratan  Allah'tır.  Bu  nedenle
insanlar  eylemlerinde  hür  değildir. İnsanların iyilik  ve  kötülüğü,  günah  ve  sevapları  Allah  tarafından
yaratılmıştır.

Aklı bir insanın sahip olacağı en yüce değer olarak benimseyen Farabi, yalnızca aklı değil onu vereni
de kutlu gören İslam  dininin sağladığı yepyeni dünya ve insan algısının yarattığı  şaşkınlığın  etkisini
henüz atlatamamış coğrafyanın insanlarına Farabi, bir kez daha şaşırmalarına sebep  olacak felsefeyi
tanıştırmıştır.Farabi  için  apaçık  olan  şey,  her  türlü  yaratmanın  iki  kaynaktan  geldiğidir:  İLAHİ  ve
İNSANİ.  İlahi  olan  gönderilmişti  ve Farabi'nin  ellerinde  duruyordu.  İnsani  olanı ise  kendisinin ortaya
koyması  gerekiyordu.  Farabi  Platon  ve  Aristotales'in  ilahi  kaynaklarının  yetersiz  olduğunu,  farklı
olduğunu fark etmişti. O İslam'a uygun akılcı bir metafizik oluşturmayı başardı. Farabi İslam dünyasına
bir  hususu  net  olarak  göstermişti:  Her  mesele  durumu  gibi  anlaşılırsa  çözümü  de  içinde  taşıyordu.
(Doç. Hüseyin Gazi Topdemir, Farabi-Doğu Bilgeliğinin Kapısı, s.9-10, Say Yayınları, İstanbul 2009)

Burada iki sorunun cevabını okuyucuya bırakarak soralım:

a- Hem İslam dünyasını hem de Batı'yı derinden etkilemiş bir Türk filozofu, bilgini ve müzik teorisyeni
olan  Farabi,  Arapça  yazdığı  halde  neden  İslam  dünyasında  görmezlikten  getirilmeye  çalışılmıştır?
Yetmediği yerde niçin onun Arap olduğu vurgusu yapılmıştır?

b-  Türk  İslam  bilgini  Maturidi,  çağdaşları  ve  kendinden  sonraki  İslam  bilginlerinin  üstünde  bir  alim
olmasına rağmen niçin Müslüman Türklerden  ve  İslam  dünyasından  gizlenmeye çalışıldı ve hala da
çalışılıyor?

Yavuz  Sultan  Selim  1517'de  Mısır'ı  fethettikten  sonra  halifeliği  uhdesine  almanın  yanında,
yaklaşık  2000  kadar  Arap  ve  Yahudi  dönmesi  Müslüman,  Eşari  İslam  ulemasını  İstanbul'a
getirdi.   Bu  tarihe   kadar  Osmanlı-Türk  medreselerindeki   ulema  sınıfı   Semerkand-Buhara
ekolünün  yani  Toynbee'nin  "Kuzey  Müslümanlığı"  olarak  adlandırdığı  ekolün  temsilcisi  Türk
âlimlerdi.

Eldeki  bilgilere  göre  1538'de  yayımlanan  bazı  fetvalar  ve  fetvalara  dayanan  fermanlarda  dinimiz
İslam'ın  nasıl bir taassup belasıyla karşı karşıya  kaldığını ve bunun  Osmanlı Türkiye'sine ne  şekilde
zarar verdiğini anlayabiliyoruz.

Mesela medreselerden bazı dersler "İslam'a zararlı" gerekçesiyle kaldırıldı. Pozitif bilimler arka plana
atıldı.  "Travmatik  fetvalar"  hususunda daha fazla bilgi  sahibi  olmak  isteyenler  Cahit  Kayra'nın  1872
basımlı  "Behçetül  Fetavi"  kitabına  dayanarak  yazdığı  "Osmanlı'da  Fetvalar  ve  Günlük  Yaşam"  adlı
kitaba başvurulabilir.

Şeyhülislamlık  ve  bağlı  kurumlarına  "hediye"  adı  altında  rüşvet  1517'den sonra girdi. Mesela
"seyid"  olduğu  pek  çok  kaynakta  zikredilen  Şeyhülislam  Feyzullah  Efendi'nin  "hediyelerle"
büyük bir servet sahibi olduğu yerli, yabancı pek çok kaynakta yer alıyor.

Optik bilimin babası sayılan Osmanlı-Müslüman Türk Takiyüddin'in (1521-1585) İstanbul Cihangir'deki
dünyanın en büyük rasathanesi, ne yazık ki 1580'de Şeyhülislamlık fetvası, padişah onayı ile devşirme
Kılıç Ali Paşa tarafından topa tutularak yok edildi.

Rasathanenin yok edilmesinin gerekçesi: Meleklerin bacaklarını gözetlemek!

Türk-İslam medreselerinde 1589'da "matematik okumak caiz mi?" tartışılıyordu.

Osmanlı Türkiye'sinde 1517'den sonra medreselerde olanlar yukarıdaki örneklerle de sınırlı kalmadı.

"Eski İstanbul'un ulema sınıfı içinde Türk olmayan unsurlara mensup zümrenin mühim bir yekûn teşkil
etmesi  bu  vaziyetin  tekerrür  ve  devamında  ihmal  edilemeyecek  bir  amil  sayılabilir."  (İsmail  Hami
Danişmend, Türklük Meseleleri, s.111)

Osmanlı  uleması  içindeki  Eşari  ve  dönme-devşirme  kliğinin  Türkleri  aşağılamasına,  bazı  tarikat
mahfillerinde  ve  medreselerde  Türkleri  Yecüc  ve  Mecüc  gösteren  kitapların  okutulmasına  ilk  karşı
çıkan kişi zamanın en büyük İslam âlimlerinden olan Vani Mehmet Efendi'dir.

"Kitabı  Mukaddes'in  muhtelif  yerlerinde  bahsi  geçen  "Gog-Mogog"  ismindeki  şahıslarla  Kur'an'da
Yecüc ve Mecüc isimleriyle  zikredilen cemaatler hakkında Doğu'nun ve Batı'nın Yahudi, Hıristiyan ve
Müslüman membalarında (kaynaklarında) ne kadar efsane varsa Yahudilerle, Araplar bunların hepsini
Türk ırkına isnat etmişlerdir." (İsmail Hamdi Danşmend, Türklük Meseleleri, s.106)

Arap Müslümanlar 11. yüzyılda bilme Allah'a ısmarladık demişlerdi. Türklerde Alev Alatlı'nın ifadesiyle
1580'lerden itibaren bilime sırtını döndü.

O gün bugündür sürünüyoruz.

Osmanlı  Türkiye'sinde  1512'den  itibaren  başlayan  ve  zamanla  gelenekleşen,  kurumlaşan  şu  üç
hususu tespit edebiliyoruz.

1-  Osmanlı  merkezi  devlet  yönetiminde  siyasi  ve  ekonomik  elitin  yabancılaşması,  Enderun  kliğinin
gittikçe artan etkisi, medreselerde, tekkelerde ve tarikatlarda 1517'de  Mısır'dan getirilen 2000  kadar
Eşari  din  ulemasının  gittikçe  artan  etkileri  ile  dini  elitin  yabancılaşması, itikadi farklılaşma  arasında
paralellik  görünüyor.  Sonuçta  Osmanlı-Türk  medreselerindeki  Hanefi-Maturidi  çizgisine  bağlı  İslami
bilimlere-pozitif  bilimlere  aynı  ölçüde  değer  veren  akılcı  sistem  zamanla  çöküyor.  Nihayet  1580'de
Takiyüddin'in rasathanesi "meleklerin bacaklarını gözetliyor" gerekçesi ile topa tutuluyor.

2- Ekonomik fakirleşme ile tarikatlar ve dini cemaatlere yönelme paralellik arz ediyor.

3- Tarikat ve dini cemaatler Kur'an'ın "Batıni tefsirine " yöneldikçe Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş
Veli Hazretlerinin  "Allah Erenleri" çizgisinden uzaklaştılar. Bu gelişme milli bilinci köreltiyor ve İslam'ın
itikadi olarak algılanmasında toplumsal barışı bozan yeni hususların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Nitekim devrinin en büyük İslam âlimlerinden olan Kuşadalı İbrahim Halveti'nin (1774-1846) şu üç tavrı
bugün için de oldukça manidardır:

1-  Kuşadalı  İbrahim  Halveti  Hazretleri  tarikat  merasimlerine  itibar  etmemiş,  tâc,  hırka,  kemer  gibi
görünüşe  ait  unsurlara  değer  vermemiştir.  Daha  önemlisi  kimseye  hilafet  vermemiştir.  Hayattayken
kimseye  irşad  izni  vermemiştir.  Çünkü  ona  göre  irşad  edebilmek,  ancak  Nebevi  bir  emir  ve  işaret
geldiği zaman mümkün olabilirdi.

2-  1825'li  yıllarda  tekke  ve  zaviyelerin  içinde  bulunduğu  acınası  durumu  gören  Kuşadalı  İbrahim
Halveti  Hazretleri  bunların   kapatılmasını   istemiştir.  Ona  göre  hilafet  kimseye  verilmez,  hilafet
Muhammedi  bir  sır olup kimde eseri zuhur  ederse  hilafet sırrının hamili olur. (Atatürk'ü suçlayanların
kulakları çınlasın)

3-  Bugünkü İstanbul-Aksaray'da bulunan ve  12 yıl  ders verdiği  dergâhı  1832'deki  büyük  bir  İstanbul
yangınında  kül  oldu.  Zamanın  en  büyük  ilim  adamı,  tarihçi  ve  devlet  adamlarından  Ahmet  Cevdet
Paşa  -ki  Kuşadalı'nın  muhiblerindendir-ve  devlet  erkanı,  dergahı  yeniden  yaptırmak  istedilerse  de
Kuşadalı İbrahim buna izin vermemiş olup tekke ve zaviyelerin devrini tamamladığı kanaatindedir.

Ünlü Endülüslü bilgin İbn Rüşd (1126-1198) Eşarilere ağır tenkitler yöneltmiştir.

Eşarilerin "Allah'ın rızası olmadığı şeyi yapması ve istemediği şeyi emretmesi olasıdır" sözlerine karşı,
böylesi  bir  inançtan  Allah'a  sığınmak  gerektiğini  söyleyen  İbn  Rüşd,  bu  türden  bir  inancı  küfür
saymaktadır.

İbn  Rüşd'e  göre  kötülüğün  varlığı  hayır  yüzündendir  ve  bu  durumda  onun  yaratılması  Allah'ın
adaletinin  bir  sonucudur. İbn  Rüşd'e  göre felsefe öğrenmek  dini bir mecburiyettir. İslam var  olanlara
akılla bakmayı ve değerlendirmeyi zorunlu tutmaktadır.

İbn Rüşd, İslam dünyasında  akılcı yaklaşımı benimseyenlerin önderlerindendir. Bu anlamda Maturidi
(863-944), Farabi (870-950), İbn Sina (980-1037) gibi Türk-İslam âlimlerinin takipçisidir.

Aşağıda  örnek  olarak  verdiğim  bazı  Türk İslam  âlimlerinin,  bilim  adamlarının  yaşadığı  devre  dikkat
ediniz.  Hepsinin  ortak  yanı  Türk-İslam  medreselerinde   Semerkand-Buhara  eksenindeki  Maturidi
ekolünün hâkim olduğu dönemde yetişmiş olmasıdır.

Biruni  (937-1048),  astronomi,  matematik  ve  coğrafya âlimi.  Büyük  bir  doğrulukla  enlem  ve  boylam
hesaplarını yaptı. 28 katı maddenin özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine yakın hesapladı.

Ve diğerlerinden  bazıları; İbn  Sina (980-1037), Cezeri (1136-1206), Uluğ  Bey (1393-1449), Ali Kuşçu
(1403-1474) ve Takiyüddin (1521-1585).

Diyarbakırlı  Artuklu  Türkü  Cezeri'nin  "Kitab-el  Hiyal"  adlı  eseri,  bugün  kullanılan  50  farklı  "modern
alet"in plan ve işleyişini bünyesinde barındırıyor.

En eski nüshası, 1206 tarihli el yazması kopyası Topkapı Sarayı 3. Ahmet Kütüphanesi'nde 3472 kayıt
numarası ile Türkçeye çevrileceği günü bekliyor. Bu eser Almancaya ve 1974'te de İngilizceye çevrildi.

Günümüz "Batı gözlüklü" fizikçileri ve mekanikçileri regülatörü ilk  olarak J.Watt'ın 1780'de keşfettiğini
söylerler.  Hâlbuki  Cezeri'nin  Kitab-el  Hiyal'inin  171.  sayfasındaki  çizimde  bunun  mucidinin  Cezeri
olduğunu gösteriyor.

Cezeri,  günümüzdeki   "sibernetik"   -insan  müdahalesi   olmadan  kendi  kendini   idame  ettirebilen
sistemleri inceleyen- bilimin babası sayılıyor. Keza bunu bilgisayar için de söyleyebiliriz.

İsmail  Cezeri'nin  Kitab-el  Hiyal'de  anlattığı  su  saatlerinden  biri,  Londra  Bilim  Müzesi'nde  1976'da
çizimlere uygun olarak yapılıp çalıştırıldı. Bundan kaç Türk'ün ve Müslüman'ın haberi var acaba?

Örnekler o kadar çok ki.

Bugün  Türkiye  ve İslam  dünyasında iktidarın  ve paranın sahibi/kontrolü,  kendilerini  "İslamcı"  olarak
tanımlayan  NEO-ENDERUN KLİĞİ olarak tanımlayabileceğimiz kesimlerin  elinde. Ancak bunları Türk
milletinin  /İslam  âleminin  hizmetinde,  ilim  irfan  yolunda  kullanacak  "İslami  alternatif"  birikim  ve
felsefeye sahip değiller. Üç sebepten değiller;

a- İslami çıkış noktaları Selefi/Eşari Müslüman Kardeşler zaviyesinden olduğu için AKLI pas geçiyorlar.
İslam felsefesinden bihaberler. Muhtemeldir ki pek çoğu Farabi'yi, Maturidi'yi okumadı.

b- Milli değiller, tarih şuurları zayıf. Müslüman gibi düşündüklerini zannediyor, Makyavel gibi yaşıyorlar.

c- Savundukları Selefi/Eşari formatlı İslami değerlerle  yaşadıkları kapitalist tüketim kültürü arasındaki
çelişkiye cevap bulamıyorlar.

Arnold J. Toynbee  "Herhangi bir medeniyet, herhangi bir hayat tarzı, bütün parçalarıyla birbirine bağlı
ve bölünmez bir bütündür" der.

Nasıl  ki  Osmanlı  Türkiye'sinde  "liberal-İslamcı"  işbirliği  İngilizci  iken,  bugün   de  "liberal-İslamcı"
işbirliğinin  yaşandığı  ABD'ci  AB'ci  politikalar  hoyratça  hayata  geçiriliyor.  Müslüman  Türklerin  hayatı
"Müslüman  Kardeşler"  modeli  "İslami"  esaslarla  bağnazlaştırılmaya  çalışılıyor.  Öte  yandan  Türkiye
AB'ye  kayıtsız  şartsız  monte  edilmeye  çalışılıyor.  Yani  minimum  akıl, maksimum  hezeyanların
kullanıldığı bir NEO-OSMANLI denemesi ile karşı karşıyayız.

Türkiye'nin  Atatürk'ün  ölümünden  sonra  ısrarla  sokulmak  istendiği  "Batılılaşma  modeli"  ve  BOP
bağlamında  "Müslüman  Kardeşler"  ile  "ılımlı  İslam"  arasındaki  renklerde  dayatılan  İslami  kimlikli
çözüm yolları gerçekçi değildir.

"Türk tarihinin geleceği için iki alternatif görünmektedir:

Bir,  Türkler  daha  önce  yaptıkları  gibi  -yazar  Osmanlı  Türkiye'sinin  batılılaşma  denemelerine  atıfta
bulunuyor RKK- küçük dozajları alıp bedelini ödemeye devam edecekler.

İki, alternatif olarak Batı'nın kendilerini yok etmemesi için bütün içtenlikle kuvvet ve ruhlarını kullanarak
kendilerini koruyacaklar." (A.J. Toynbee, Dünya Batı ve İslam, s.30)

"Türk  halkı  Atatürk'ün  ilham  kaynağı  altında  ortak  "batı  meselesini"  modern  Batı'nın  hayat  tarzını
şüphe  duymadan   -Batı'nın  milliyetçilik   ve   bütün   değerlerini- adapte   etmek  sureti  ile  çözmeye
çalışmakla  bütün  İslam  dünyası  için  büyük  bir  hizmette  bulunmuştur.  Arapça  konuşan  dünya,
Amerika'daki  İspanya İmparatorluğu'nun dağıldığı  gibi, maalesef  20 milli bağımsız devlete bölünerek
kusursuz  bölümlerde  Batı'nın  gidişatına  uygun  hayatlarını  bir  şekilde  sürdürüyorlar.  Bu,  Arapça
konuşan halkların acınacak bir şekilde aynen takip etmek istediği Batı'nın görünmeyen çirkin yüzüdür."
(A.J. Toynbee, a.g.e, s.33-34)

Ünlü tarihçi ve siyaset bilimci Toynbee'den bir alıntı daha yapalım.

"İslam  dünyasında,  mutaassıpların  nazarında,  Batı  yoluna  girmekle  İslamiyet'e  ihanet  etmiş  olan
Osmanlılara karşı Allah aşkına hücum etmek üzere çölden fırlayan Vahabilerin, Senusilerin, İdrisilerin,
Mehdicilerin  ve  diğer  bağnaz mezheplerin  bir  reaksiyonuydu.  Ne  yeni  ortaya  çıkan  teknolojiye
hükmetmek,  ne  de  geleneksel  hayat  tarzının  korunması  konusunda  gösterilen  gayret,  yabancı  bir
medeniyetin saldırısına karşı verilen mücadelede son söz değildir." (A. J. Toynbee, a.g.e, s.79-80)

Avrupalılar ve Amerikalılar dünyanın pek çok yerini silah gücü ile fethettikten sonra dünya, bu fetihlerin
egemenleri  ve  tabileri  tarafından  Asyalılar,  Güney  Amerikalılar,  Türkler,  Araplar  arasında  ayırım
yapmaksızın bütün insanların ruhlarına hitap eden "yeni dinlerine" döndürmekle onları esir almış oldu.
Dünyanın "Batı medeniyeti" ile mücadelesi daha da sertleşerek devam edecek.

Batı medeniyeti, ilk kez Toynbee  tarafından telaffuz edilen daha sonra yüksek sesle  Bernard Lewis'in
dile  getirdiği  ve  nihayet  Samuel  P.  Huntington'ın  teorik/stratejik  temele  oturttuğu  "medeniyetler
çatışması"nda öncelikle İslam dünyası ve Konfiçyüsten Asya'yı hedef almış durumda.

Prof. Noah Feldman Amerika'nın ünlü Harvard  Üniversitesi  hocalarından  biri. Yahudi asıllı Amerikalı
ve ABD'deki meşhur Dış İlişkiler Konseyi'nde (CFR) kıdemli analist olarak çalışıyor.

"Mısır'daki  "Müslüman  Kardeşler"  çizgisindeki  İslami  hareketleri  desteklediği  bilinen  Feldman'ın  en
önemli  özelliği  de  "ılımlı  İslam"  düşüncesinin  baş  mimarlarından  biri  olması.  Irak  Anayasası'nın
hazırlanma sürecinde danışman olarak çalışan Feldman anayasaya  şeriat hükümlerini sokan Profesör
olarak   da  biliniyor.  Feldman  2003'te  yayımlanan  "After  Jihad"  (Cihattan  Sonra)  adlı  kitabında
Türkiye'nin  ZORLAYICI  BİR  LAİK  REJİMİ  olduğunu  ve  Atatürk'ün  getirdiği  laik  sistemi  bir  kenara
bırakıp "İslami  renklerin  daha  belirgin olduğu bir  yapıya bürünmenin daha  iyi  olacağını "iddia ediyor"
(İpek Yezdani, Milliyet Pazar, 14 Aralık 2008)

Bu  Harvard  profesörleri  geri  zekâlı  olmadığına  göre  kötü  niyetli.  2008  yılı  içinde ölen "medeniyetler
çatışması" tezinin teorisyeni Samuel P. Huntington da Harvard'lı idi.

Prof. Noah Feldman. Feldman'a dikkat ediniz:

a- Feldman "Yeni Dünya Düzeni" ütopyasının siyasi operasyon merkezi CFR'de kıdemli analist.

b-  Feldman  İslam  dünyasındaki  -Mısır  merkezli-  en  eski  Selefi  / Eşari  çizgisindeki "radikal  İslamcı"
"Müslüman kardeşler" hareketini destekliyor.

c- Feldman, İngiliz tarihçi ve siyaset bilimci Arnold J. Tonybee tarafından "Kuzey Müslümanlığı"
olarak  amelde Hanefi, itikatta Maturidi Türk Müslümanlığına yönelik "Ilımlı İslam" projesinin de
baş mimarlarından. Ne yaman çelişki değil mi?

Feldman  şöyle  diyor:  "Bana  göre  çoğulcu  olmayan  demokrasiler  de  olabilir,  bu  da  mümkün.  Ben
çoğulcu demokrasiyi tercih ederim tabii ama illa öyle olması gerekmez." Pes doğrusu.

1960'larda  İsrail'e  karşı  Arap  milliyetçiliğini  ve  Arap  dindarları  parçalamak  için  New  York  doğumlu
Yahudi, "Radikal İslamcı" Margaret Marcus / Meryem Cemile'yi tedavüle sürdüler.

Günümüzde  BOP  için   "Reformist  İslamcı"  Amina   Vedud  adlı  Amerikalı  bir  profesöre  Anglikan
Kilisesinde ve Oxford Üniversitesi'nde kadın -erkek karma Cuma namazı kıldırıyorlar.

Prof.  Feldman  aynı  anda  hem  Selefi  /  Eşari  "Radikal  İslamcı"  Müslüman  Kardeşler  hareketini
destekliyor, hem de "Ilımlı İslam" projesini.

Hâsılı hiçbir ahlaki kural tanımayan vıcık vıcık Makyavelizm. İşlerine geldiği gibi her dalda oynuyorlar.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Amir Temur
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 38



« Yanıtla #2 : 24 Şubat 2014, 11:31:32 »

Toynbee yaklaşık yarım asır önce söylüyor:  "Batı için Güney  Müslümanlığı (Suudi Arabistan -
Kahire  ekseni)  tehlike  olmaktan  çıkmıştır.  Ancak  Kuzey  Müslümanlığı  (Semerkant  -  Buhara
İstanbul ekseni veya  Türk Müslümanlığı)  mutlaka kontrol  altına  alınmalıdır. Batı için  her daim
tehlike oluşturabilir."

Neden?

Alev Alatlı'nın "Yeni Dünya Düzeni Tarikatı" adını verdiği BOP'un  taşeronları hayalini kurdukları Yeni
Dünya Düzeni için ETNİK KİMLİK -DİN - BİLİM sacayağında yeni yeni projeler üretiyorlar.

Mesele  ortada görünen etnik düşmanlıkları ortadan  kaldırmak  değil.  "Seçkinler Oligarşi"sinin
kontrolü   altındaki   ABD-İsrail-İngiltere   ekseninin  tehdit  olarak   algıladığı   milletlerin,   milli
şuurlarının,   milli   tarihlerinin,   milli   kahramanlarının   ve   milli   benliklerinin   sorgulanması,
aşındırılması. Hedefteki ülkeleri  "şehir devletlere", etnik alt  kimliklere, inanç olarak  daha  fazla
tarikatlaşmaya, cemaatleşmeye itikadi ve mezhep farklılıklarını derinleştirmeye önem verilir.

Ortaya çıkışlarından 1800'lü yıllara kadar Yahudilikte 71, Hıristiyanlıkta 72, Müslümanlıkta 73 mezhep
ve tarikat varken,  1960'lı yıllara gelindiğinde,  diğer  dinlerde sayı aynı kalırken  İslami  mezheplerin ve
tarikatların  şeyhleri  ve  halifeleri  muhtelif  kollar  kurmak  suretiyle  İslam  tarikatlarının  sayısı  204'ü
bulmuştur. (Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi)

Günümüzde  İslami  cemaatlerin  sayısı  tam  olarak  bilinmiyor.  Üstelik  Yeni  Dünya  Düzeni  -  BOP
ütopyası gereği Müslümanlar arasındaki bölünme daha da artıyor.

Bu noktada iki husus önemli:

1.  Şii  Müslüman  -  Sünni  Müslüman  ayırımını  daha  da  derinleştirmek.  Sünni  İslam'ın  Selefi  /  Eşari
ekolünü  "Müslüman  Kardeşler",  "Taliban"  ve  "El  Kaide"  modeli  ile  "Radikal  Müslüman",  "İslamcı
Terörist" potasında dünya kamuoyuna medya vasıtaları  ile  sunarak,  dünya kamuoyunda anti - İslam
bir blok oluşturmak. Öncelikle psikolojik blok, sonra siyasi - ekonomik blok ve nihayet askeri blok.

2. "Ilımlı İslam" / Dinlerarası Diyalog -İsevi Müslümanlık söylemleri ile -ki dünyanın muhtelif yerlerinde
yaklaşık 100 dolayında  camiye "İsa Mesih / Hz. İsa" adı verilmiştir. İslam'ı "Muhammedsiz bir İslam"a
dönüştürerek,  Kabala  -  Pagan  formatlı  "senkretik"  Yahudilik  ve  Hıristiyanlığın   "İbrahim'i  dinler"
potasına sokmak.

Bu proje esas olarak Toynbee'nin "Kuzey Müslümanlığı" olarak tanımladığı Semarkant -Buhara
- İstanbul eksenindeki Hanefi-Maturidi ekolü içindir. Çünkü bu Müslümanlık tarihten günümüze
radikal  -aşırı  çizgiye  çekilemediği  gibi  bilimle  çok  kolay  haşır  neşir  olmakta,  Müslümanlığın
kadınlara verdiği üstün ayrıcalıkları hayata geçirmekte başarılıdır, akılcıdır.

"Kuzey  Müslümanlığı"nın  bir özelliği  daha var ki  Batılıları  en  çok  rahatsız  eden  hususlardan
birini  oluşturmaktadır.  Evet,  Kuzey  Müslümanlığı  en  olumsuz  şartlarda  Mustafa  Kemal  gibi
"isyancı"  liderler  çıkarabilmekte,  imparatorluk  geleneğine  sahip  olup  ve  Batı'nın  emperyal
hesaplarına aynı şiddette cevap verebilmektedir.

"Hasta  Adam"  Osmanlının  yerine  Türkiye  Cumhuriyeti'ni  kuran  Türk  İstiklal  Harbi'nin  ana
motivasyonu  Hanefi  -  Maturidi  (Kuran  -Hadis  -  Akıl)  Türk  Müslümanlığıdır.  Lideri  de  Gazi
Mustafa Kemal Atatürk'tür.

2009 dünyasında, bir buçuk milyarlık İslam dünyasında Türkiye'den daha iyi bir konumda  olan devlet
yoktur.  Bugün  dünyanın  en  fakir  ülkelerinin  34  tanesi  maalesef  Müslüman ülkelerdir. Elbette bunun
sebebi  Kur'an  mesajı  değildir.  Kur'an'daki  ışığı  fark  ettiğimizde  neler  olacağını  anlamak  için  tarihe
bakmak yeterli değil mi?

Mustafa Kemal'in "milli, laik, üniter, sistem  artı Müslüman Türk milleti eşittir Türkiye Cumhuriyeti", her
şeye  rağmen  milletleşmeyi  tamamlamış,  genç  nüfusu  başta  olmak  üzere  yurttaşlarını  büyük  ölçüde
eğitimli  hale  getirmiştir.  Türkiye bütün  ekonomik,  sosyal, siyasi  problemlerine  rağmen  dünyanın  17.
büyük ekonomisine  sahiptir. Ordusu  dostlarına güven, düşmanlarına korku salan yeryüzünün ilk  beş
ordusundan biridir.

2009 Türkiye'sinin öğretmenlerinin  %52'si Türk kadınlarından oluşmaktadır. Türk kadınları her alanda
erkeklerle birlikte artık yerini almaktadır. Sadece ABD üniversitelerinde 4500 Türk akademisyen görev
yapmakta olup ayrıca ABD, Kanada, Avrupa başta olmak üzere 20 binden fazla Türk genci dünyanın
muhtelif yerlerinde lisansüstü eğitim görmekte, yabancı dil öğrenmektedir.

"Yeni  Dünya  Düzeni  Tarikatı"nın  oligarşik  "seçilmişleri"nin  BOP  bağlamında  özellikle  "Suudi  tarzı",
daha  açıkçası  "Güney  Müslümanlığı"na  itirazları  yoktur.  Sevgili  peygamberimiz  Hz.  Muhammed'in
bilmediğini   bilen   (!),   İslami   bilgileri   "şeyh   efendi"nin   yorumuna   muhtaç   halde   olan   "dindar
Müslümanları" kontrol etmek çok kolaydır.

Mustafa  Kemal  adeta  Kuran'ı  bütün  Müslüman  Türklerin  eline  verdi.  Tarihimizde  ilk  kez  parasını
cebinden ödeyerek Elmalılı Hamdi Yazır Hoca'ya -14 yıl süren bir çalışmanın sonunda -Türkçe Kuran
tefsir ve meali hazırlattı. Hazırlanan tefsirin Hanefi ameli, Maturidi itikadı İslam anlayışında olmasının
ayrıca bir anlamı vardır.

Atatürk Diyanet İşleri Başkanlığı ve  Genel Kurmay Başkanlığı'nı aynı günde kurarak Türk milletine ve
dünyaya özel bir mesaj vermiştir.

Atatürk  Elmalılı'nın  Kuran  tefsir  ve  mealini  binlerce  adet  bastırarak  Anadolu'ya  dağıttırdı.  Böyle  bir
teşebbüs   Müslüman   Türklerin   Kuran'daki   İslam'ı   birinci   kaynaktan   öğrenmesini   sağlar   ki,
emperyalistlerin hiç de hoşuna gitmez.

Rahmetli Atatürk attığı bu adımlarla Türk İslam âlimleri İmam Hanefi (699 - 767), Buhari (810 - 869),
İmam Maturidi (863 - 944),  Hoca Ahmed Yesevi  (1103 - 1165), Hacı Bektaş Veli (  1209 -1271)  ve
diğer Türk - İslam âlimlerinin yolunu takip etmiş oluyordu. Böyle bir Müslümanlık hem ameli hem itikadi
olarak Selefi / Eşari "Güney Müslümanlığı"dan farklıdır.

Dinimiz  İslam'da  şehitlik  mertebesi vatan  içindir  ve  Atatürk'teki  vatan sevgisi  bırakınız  Türk  milletini
düşmanlarımız tarafından bile korkuyla karışık takdir edilir.

İşte BOP taşeronlarını, AB teslimiyetçilerini en çok korkutan burasıdır. Semarkant -  Buhara - İstanbul
ekolünün  İslam inanç  yapısı  Mustafa  Kemal'de  ifadesini  bulan  milli  tarih  şuuru  ve  vatan  sevgisi  ile
birleşirse, Arnold J. Toynbee haklı çıkabilir.

"Kuzey   Müslümanlığı"   hiç  beklenmedik  bir  anda   Mustafa  Kemal  gibi  "İSYANCI"   liderler
çıkarabilir.  İşte  Türkiye'nin  iç  ve  dış  düşmanlarının  dizlerinin  bağını  çözen,  "bu  Türkler  çok
olabilir"  dedirten,  "bunlar  Türk  dünyasını  da,  İslam  dünyasını  da  toparlar"  dedirten,  şuur
altlarındaki korku budur.

Bu  korku  yüzündendir  ki,  "İnsan  Mustafa"   mavrası  ile  çakma  bir  belgesel  "Mustafa",
"tarihimizle yüzleşmek"  kepazeliği ile "Güz  Sancısı",  "Ermenilerden  özür",  "Kürtlerden devlet
özür dilesin" psikolojik operasyonları üst üste tedavüle sürülüyor.

Meşhur İngiliz  casus Lawrence  "Aklın Yedi Temel Direği"nde Arapları "çöl kumu kadar saf  ve
temiz" olarak kurgularken, Türkleri "tiksindirici" olarak kurgulamıştır.

On  altıncı  yüzyılda  Francis Bacon,  Türkleri  "acımasız  insanlar"  olarak  anlatmıştır.  Üç  yüz  yıl  sonra
İngiltere Başbakanlarından Gladstone "Bulgaristan Vahşeti ve Doğu Meselesi"nde hemen hemen aynı
şeyleri   söylemiştir.   "Geçmişiyle   kösteklenen  modern   Türkiye,   Batı'da   hala   kökleri   çok   uzak
geçmişlerde  görünmez  olan  korku  ve  nefretin  yükünü  taşımaktadır.  Türk  imgesi,  kaybolup  sürekli
olarak  yeniden  oluşuyor  olsa  da,  derin  köklerinden  hiçbir  zaman  kurtulamayacaktır.  Avrupalıların
cinsellik ve şiddet korkuları Doğu'dan kaynaklanmaktadır." (Andrew Wheatcroft, Korkunç Türk, s.218-
225, Aykırı Yayıncılık, Eylül 2004 İstanbul)

Diğer  taraftan  Ehli  Sünnet  "Kuzey  Müslümanlığı",  Yeni  Dünya  Düzeni  /  BOP  bağlamında  dejenere
edilmek, kontrol altına alınmak isteniyor. Bu kapsamda ana hatları ile  aşağıdaki hususları uyguluyor /
deniyorlar:

1.  Kuran'daki hükümlere aykırı  olarak  bu  dünyada  İslam'dan başka hak  ve makbul başka dinlerin de
olduğu söyleniyor.

2. Hz. Peygamber'i bilip de ona iman etmeyenlerin de cennete gideceği fısıldanıyor.

3.  İslam'ın  tevhid  inancı ile Hıristiyanlığın testis inancı (Baba  - Oğul -Kutsal  Ruh)  esasında aynıdır
deniliyor.

4. Ehli Sünnet Kuzey Müslümanlığı ile cemaat Müslümanlığı taban tabana zıttır. Kuzey İslam'ı cemaat
girdabına sokulmak isteniyor.

5. Günümüz Türkiye'sinin direksiyonunda oturan bir takım "İslamcı" politikacılar ve bürokratlar, "radikal
İslam"  olarak  tanımlanan Selefi  / Eşari  "Müslüman Kardeşler" ve benzeri fırkalarla gençlik  yıllarında
beraberdiler. Bu beraberliğin siyasi ve dini tezahürleri Türkiye'ye ve mütedeyyin dindar Türk insanına
zarar veriyor.

yoğun bir dini değişim / dönüşüm çok sinsi ve derinden yürütülüyor.

7. Ali İmran suresi 19. ayetteki "Allah katında din  İslam'dır" Cuma hutbelerinde  okunması yasaklanır /
okunmaması için müftü ve imamlara baskı yapılırken, diğer  taraftan ÜÇ İBRAHİMİ  DİN VARDIR ve
bunların  üçünün  de  mensupları  cennetliktir  inancı  yayılmaya  çalışılıyor.  Yani  İslam'ın  tek  hak  din
özelliğini kaldırıp, ona ortaklar getirmek.

8. Türkiye ve Türk dünyasında hâkim olan Ehli Sünnet "Kuzey Müslümanlığı" kültürü yerine;

a- Selefi / Eşari -Vahabi - Müslüman Kardeşler - Hamas

b- Dinlerarası diyalog - İbrahimi dinler - İsevi Müslümanlık

c-  Yeni   Dünya   Düzeni/BOP'a   uygun  SENKRETİKLEŞTİRİLMİŞ  MUHAMMEDSİZ   BİR  İSLAM
yaratılmaya çalışılıyor.

Gayeleri,  DİN-FELSEFE-SİYASET  üçgeninde  kurguladıkları  siyasi  projelerine  uygun  olarak  İslam'ı
Kabalist, Senkretik Tek Dünya Dini potasında  dejenere etmek. İslam'ı miskinler dini haline getirirken,
İslami tarikat ve cemaatleri Kuran'ın zahiri emirlerinden uzaklaştırarak farklı Bâtıni tefsirlerle İslam'daki
anlayış  ve  itikadi   birliği  iyice  parçalamaktır.  Özellikle  İslam'daki  vatan  ve   şahadet   kavramını
"SECCADEYİ    SERDİĞİN    HERYER    VATANDIR"    sapkınlığına    dönüştürerek    Türk-İslam
coğrafyasındaki vatan müdafaasının İslami temeli yıkılmak isteniyor.

Hatırlayınız!  Macar  Yahudisi  ABD'li  finans  spekülatörü  Soros  destekli  TESEV:  "Şehitlik  ve  gazilik
kavramları kaldırılsın" demiyor mu?

Dikkat  edilirse,  bir  taraftan  "Âli'siz  Alevi"  yabancı  servislerin  kontrolündeki  bir  grup,  "Diyanet  İşleri
Başkanlığı lağvedilsin" diyor

Diğer  taraftan  özellikle  Suudi  Arabistan  ve  Mısır  merkezli  Selefi  /  Eşari  -  Vahabi  dini  /  siyasi
organizasyonlar  kullanılarak  Türk  Müslümanlığını  Hanefi  -  Maturidi  çizgisinin  dışına çıkararak  kendi
meşreplerine uygun renklere büründürmek istiyorlar.

Ve DİKKAT!  DİKKAT!  DİKKAT!  ...Bir takım "Siyasal İslamcı" politikacılar, yerli ve yabancı oryantalist
İlahiyatçılar,  Atatürk'ün  Genelkurmay  Başkanlığı ile aynı  gün  kurduğu  Hanefi -  Maturidi  Müslümanlık
temellere  oturtulan  Türk   Diyanet  İşleri   Başkanlığı'nı   ele  geçirmek  istiyorlar.  Bu  hususta  bana
anlatılanlar,  hadisenin  İslami  ve  siyasi  boyutunun  Türkiye'nin  milli  güvenliğini  tehdit  edecek  boyuta
geldiğini gösteriyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın en büyük birimi "Dünya  İnançlar Dairesi"dir. Pagan dinlerden itibaren Hz.
Musa'dan  Hz.  İsa'ya  ve  Hz.  Peygamber'e  kadar  dine  açıktan  cephe  alan  hiçbir  medeniyet  bunda
muvaffak olamamıştır.

Roma  İmparatorluğu  Hz.  İsa'nın  ilahi  tebliğini  ezerken,  Tarsuslu  Yahudi  Pavlus'a  Roma'nın  Pagan
değerlerine uygun Kabalist - Pagan bir Roma dini, Hıristiyanlık kurdurarak emperyal siyasi emelleri için
kullanmıştır.  Tarihte  dinin  bugünkü anlamda siyasi  emeller  için  kullanılması  Roma İmparatorluğu  ile
başlar. ABD'nin iddiası da "Yeni Roma" olduğu şeklinde.

Türk milleti için tarih tekerrür ediyor. "Sürü tersine dönerse, uyuz keçi öne düşer" diye bir atasözümüz
vardır. 1400 yıl önce zayıf düşen Türk boylarına karşı Çinliler "Rit Nizamı"nı uygulamaya koymuşlardı.
Rit Nizamı ile bugün ABD - İsrail - İngiltere ekseninin  Büyük Ortadoğu  Projesi (BOP)  arasında  siyasi
benzerlikler  var.  Birinci  Göktürk  İmparatorluğu  yıkılmış,  Türk  boyları  dağılmıştı.  Çin  dağılan  Türk
boyları  ile  ayrı  ayrı  mücadele  etmek  yerine  içlerinden  en  güçlüsünü  diğer  Türk  boylarına  karşı
kullanmak için siyasi, ekonomik, askeri baskı yapıyordu. Bugün de  Türkiye'ye dayatılan BOP  benzer
muhtevaya sahip.

Atalarımıza dair derin bilgilerimiz maalesef pek yok. Olanlar da Çin ve Rus kaynaklarında veya Avrupa
kaynaklarında.

Türk  milliyetçiliği  şuurlu  projelerle  "Ekzistansiyel  Milliyetçilik"  haline,  yani  büyük  kitlenin  derinliksiz,
sathi  ve  kaba  milliyetçiliği  haline  dönüştürülmeye  çalışılıyor.  Milli  takımın  galibiyetinde  sokaklara
dökülen yüz binler ancak "Azınlık Vakıfları Kanunu", yabancılara satılan  topraklar, bankalar BOP eş
Batı'nın istediği de böyle bir "milliyetçilik".

Millet  olma  statüsünü  oluşturan Türk  kimliğinin  hem milli  hem  dini  ayağı  saldırı altında ve bariz bir
şekilde kayma alametleri gösteriyor.

Cumhuriyet Türkiye'sinin "laik  devlet sistemi" İslam'ı Müslüman Türkün vicdanına emanet etti. Ne var
ki 10  Kasım 1938'den bu yana  İslam "ceberut laikçiler" ve  "siyasal İslamcılar" tarafından her yönden
sömürülüyor.  Bu  sömürüde  Yeni  Dünya  Düzeni  Tarikatı'nın  "laik"  ve  "dinci"  kanatlarıyla  karşılıklı
işbirliği söz konusu.

İslam'ı  sömürme  serüveninin  bir  de  "Kürdi"  tarafı  var.  Naci  Kutlay,  Beybûn  Yayınları  tarafından
yayımlanan "Türk Siyasal İslamcılığında Kürt Damarı" adlı eserinde çok önemli şeyler söylüyor.

Türk devletinin milli güvenliğinden sorumlu sivil/asker bütün herkes bu eseri okumalıdır. Aksi takdirde
günümüzde  "İslamcı",  "siyasal  İslamcı",  "ılımlı  İslamcı",  "İbrahimi  dinler",  "İsevi  Müslümanlık"  gibi
tanımlamaların arkasındaki asıl "yerli unsurların" dinimiz İslam üzerinden AZINLIK IRKÇILIĞI yapanlar
olduğunu göremez.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Amir Temur
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 38



« Yanıtla #3 : 24 Şubat 2014, 11:31:53 »

Naci  Kutlay,  siyasal  İslamcılığın  kökleri  ve  gelişmesinden,  o  çizgide  yer  almış Kürtlere ve  Türklere
bakarken, incelemelerini tâ KÜRESELLEŞMEYE kadar dayıyor ve şu görüşü ileri sürüyor:

"İslamiyet'in  tüm  Müslümanları  bir  millet   olarak  görmesi,  yaşam  gerçeğine   uymadı.  İslamiyet'in
evrensel niteliği, millet ve milliyet meselesinde artık tarihteki biçimi doğru bulmuyor." (Naci Kutlay, Türk
Siyasal İslamcılığında Kürt Damarları, s.279, Baybûn Yayınları)

Yeni  Dünya  Düzeni  / BOP  için  14  Eylül  2008'de  patlatılan finansal  kriz  ile  yeni  bir "zayıf  ihtimaller"
üzerinden güçlü küresel şoklar denenecektir.

Türkiye  öyle  bir   sürece  sokuldu  ki  -  bütün  yüreğimle  yanılmak  isterim  -  ayrışmalar   gittikçe
keskinleşecektir. Soğuk  savaş döneminin  sanal korkularla beslenen ortamı, bugünün yaşananlarını o
dönemde kurgulamış ve bugün de 50 yıl sonrasını tasarlıyorlar.

Türkiye'de  soğuk  savaş  döneminde  eğitimli,  soldan  ve  sağdan  (Sosyalistler  ve  Ülkücüler)  gençler
birbiri  ile  kavga  ettirilirken,  çoğu  zaman  aynı  silahla  önce  solcu  gençler  sonra  Ülkücü  gençler
katledilmiş,  bu  arada  kendini  "İslamcı"  olarak  tanımlayan  "önce  mücahit  sonra  mütahit  sonra  da
müsait"  omurgasız  sözde  İslamcılar  türetilmiştir.  Bunlar  sevgili  Peygamberimizin  daha  peygamber
olmadan "Muhammedül Emin" halini nasıl yaşadığını bilmiyorlar desem değil, işlerine gelmiyor.

Aynı familyanın bir  kısım mensupları Türk  milliyetçiliğine  "ırkçılık" yaftası  ile  saldırırken,  devletimizin
kurucusu  Mustafa  Kemal'e  "dinsiz"  diyebilecek  kadar  gözleri  dönmüşken,  İstanbul'u  fetheden  Fatih
Sultan  Mehmet  kendi  yazmış olduğu  "Divan"ında  şarap  içtiğini  yazacak  kadar  dürüst iken  onun  bu
eserini  bugün  yayınlayanlar  Fatih'in  satırlarına  sansür  uygulayacak  kadar  utanmazdırlar.  Hâlbuki
sevgili  Peygamberimiz  Hz.  Muhammed  amcası  Ebu  Talib  son  nefesine  kadar  Müslümanlığı  kabul
etmediği halde ona hoşgörü göstermiş, hayatı boyunca "hoşgörü" diye haykırmıştır.

Türk  milliyetçiliğini  "ırkçılık"  sayanlar,  Türkiye'de  bilmem  şu  kadar  etnik  grup  var  diyerek,  üstelik
mübarek  dinimiz  İslam'ın  arkasına  devekuşu  misali  saklanarak,  etnik  kimlikleri  okşuyor  "Amerikan
Turancılığı" (!) yapmaya kalkıyorlar. Üstelik küresel kapitalizme eklenmiş bir Müslümanlık anlayışını da
tezgâhlayarak.

Bizi biz yapan, toplumsal dinamiğimizi belirleyen üç kimlik unsurumuz mevcut:

a-  Türk'üz,  dedesinin  kim  ve  nereden  geldiğine  takmayıp  "Ne  Mutlu  Türküm  diyene"  sözü  Türklük
kabulümüzün temelidir.

b- Müslüman'ız, Kuran - Hadis - Akıl İslami kimliğimizin temelidir.

c-  Laik   devletten   yanayız,  ne  laiklik  dinsizlik,  ne   dindarlık  irticadır.  Alevi'si,  Sünni'si  ile   bütün
Müslümanlar  ve  diğer  inanç  sahipleri  ibadetlerinde  Türkiye  Cumhuriyeti  devleti  nezdinde  eşit  ve
hürdür.

Yüce   Yaradan'ın   Kuran'daki   ilk  emri:   "Oku!   Allah'ın   adıyla   oku   ya  Muhammed"dir.   Sevgili
peygamberimiz  Hz.  Muhammed  "İlim  kadın  ve  erkek  her  Müslüman'a  farzdır"  diyor.  Cumhuriyet
Türkiye'sinin   kurucusu   Gazi   Atatürk:   "Hayatta   en   hakiki   mürşit   ilimdir"   derken   Kuran   ve
peygamberimize gönderme yapıyor. Ve evet Kur'an'daki 60 ayet akıl ve önemine vurgu yapıyor.

Bakınız İslam'ın bilim ve akla verdiği önemi şu ilginç misal ne güzel anlatıyor:

İslam'a  göre  sokak  köpeğinin  avladığı  et  hayvanlarını  yemek  haramdır,  yenmez.  Fakat  av  köpeği
tarafından avlanan et helaldir ve yenir.

Neden?

Çünkü sokak köpeği eğitilmemiştir. Salya sümük  avladığı hayvana  dalar. Av köpeği eğitilmiştir. Onda
ilim vardır, aklı kullanma vardır. Av köpeği içi titrese  de, avladığı hayvanı eğitim gördüğü için sahibine
teslim eder.

Milli şuursuzlukla hainlik arasındaki fark soğan zarı kadar incedir. CIA'nın yaptığı bir araştırmaya göre,
ülkelerine  /  vatanlarına  ihanet  eden  ajanların yüzde  90'ı  yaptığı  işin  ihanet  olduğunun  farkında  bile
değillerdir.

Türkiye, hangi akla / merkeze hizmet ettiğini bilmeyen siyasetçi, bürokrat, işadamı, basın mensubu ve
maalesef  bir kısım tarikat ve  İslami cemaat eliyle bir  müstemleke (sömürge)  ülkesi ve Türk milleti de
müstemleke  halkı  haline  gelmek  üzeredir.  Türk  sanayisi  çökmek  üzeredir.  Kendi  kendine  yeten
dünyadaki  yedi  ülkeden biri iken,  Avrupa'da  Rusya'dan sonra  en  büyük  toprağa  sahip ülke Türkiye,
tarım ve hayvancılıkta artık 75 milyon insanını besleyememektedir.

Günümüzde  Türkiye'de  bir  husus  var  ki,  tam  anlamıyla  felakete  dönüşmek  üzeredir.  İki  Mustafa,
sevgili peygamberimiz  Hz. Muhammed Mustafa ile  devletimizin kurucusu Mustafa Kemal TEZ  - ANTİ
TEZ haline  getirilmek isteniyor.  Batı'nın  bu  Hegelci  politikasına  Atilla  İlhan'ın  "Türkiye'nin  yüzde  10
hain kontenjanı" dediği "İslamcı-liberal İkinci Cumhuriyetçi" milli şuursuzlar hizmette yarış ediyor.

Din adına Atatürk, Atatürk adına İslam düşmanlığı yapanlar aynı mahfillerin devşirme ve dönmeleridir.

Atatürk şöyle diyor: "Türk milleti dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek
istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Din lüzumlu bir
müessesedir. Dinsiz  milletlerin devamına imkân yoktur. Biz ne Bolşevik  ne de komünistiz, ne
biri  ne  diğeri  olamayız.  Çünkü  biz  milliyetperver  ve  dinimize  hürmetkârız...  Hangi  şey  akla,
mantığa,  halkın  menfaatine  uygundur,  biliniz  ki  o  bizim  dinimize  de  uygundur.  Eğer  bizim
dinimiz aklın mantığın tetabük ettiği bir din olmasaydı ekmel olmazdı; son din olmazdı."

Milli mücadeleden zaferle çıkılmasıyla birlikte Atatürk iki şey yaptı:

a) Göktürklerden sonra tarihimizde ilk kez Türk ve Türkiye adıyla bağımsız bir devlet kurdu.

b) Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Kuran'ın Türkçe tercüme ve tefsiriyle alakalı yoğun bir çalışma başlattı.
Bizzat rahmetli Atatürk'ün emriyle yapılan çalışmalar sonucunda Cumhuriyetin ilk 15 yılında bu alanda
yayınlanan eser sayısı dokuz. Bunlardan birisi Mehmet Vehbi Efendi'nin hazırladığı "Hüsatü'l Beyan".
Bir  diğeri  ise  Elmalılı  Muhammed  Hamdi  Yazır  tarafından  hazırlanan  "Hak  Dini  Kuran  Dili"  adlı
tefsirlerdir.

Atatürk'ün  namazda  sure  ve  duaların  Türkçe  okunmasını  istediğine  dair  iddiaların  gerçekle
hiçbir alakası yoktur.

Atatürk Kuran'ın Türkçe tercüme ve tefsirinin yapılmasının zaruretini şu sözleriyle izah eder:

"Türkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur'an Türkçe olmalıdır. Türk Kur'an'ın
arkasından  koşuyor,  fakat  onun ne  dediğini anlamıyor;  içinde  neler var bilmiyor  ve bilmeden
inanıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın."

Amerika'da  ve  Kanada'da  din  adamları  çok  yüksek  düzeyli  eğitimden  geçiriliyor.  Artı  ömür  boyu
kendilerini  geliştirici  eğitimlerini  de  sürdürüyorlar.  Mesela  Hollanda'da  lisans  düzeyinde  İlahiyatçı
olabilmek  için  tamamlanması  gereken  eğitim  YEDİ  yıl.  Bu  süreçte  Latince,  İbranice  ve  Yunanca
öğretiliyor.

Türkiye'de  kaliteli   din  adamı   yetiştirilmemektedir.  Eğitim   yılı  ve   kalitesi  son  derece  düşüktür.
Camilerimizde  görevli  binlerce  din  görevlisi  zamanları  bol  olduğu  halde  kendilerini  geliştirmek  için
gerekli  gayreti  göstermemektedirler.  Ayrıca  din  görevlilerinin  özlük  haklarının  mutlaka  düzeltilmeye
ihtiyacı  vardır.  Nitekim  Diyanet  İşleri  Başkanlığı'nın  26  ilde  2506  kişiye  uyguladığı  anket  sonucuna
göre, genç cemaat, cami personelini yetersiz buluyor.

Hâsılı Atatürk'ün hedefi bid'at  ve hurafelerden arınmış bir şekilde, Türk milletini Türkleştirmek,
İslamlaştırmak ve muasırlaştırmaktı.

Hz.  Peygamber  her  doğan  çocuğun  hak  ve  hakikatle  doğruları  kabule  müsait  bir  kabiliyetle
yaratıldığına işaret eder.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
SUNGAR
APTAL OLDUĞUNDAN ATILDI
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 80


« Yanıtla #4 : 24 Şubat 2014, 17:52:19 »

Alıntı,
İslam  dünyasında  ehlisünnet  denilen  belli  başlı  dört  itikadi  mezhepten  bahsedebiliriz:  Selefiye,
Mutezile, Eşariye ve Maturidilik.

Günümüzde ise

a) Maturidilik (genel olarak Türk dünyası)

b) Selefi/Eşari (genel olarak Arap dünyası)

c) Şia (İran ve diğer Şii Müslümanlar) olmak üzere üç ana itikadi mezhepten bahsetmek mümkündür.

Yanlız bu kısımda yanlış bilgi verilmiş;Ehli Sünnet olan sadece itikadi mezhepler olan Maturidilik ve Eşariliktir diğerleri bidat mezheplerdir,ehli sünnet değillerdir.
Eshab-ı kirama ve Tâbiînle Tebe-i tâbiîn zamanındaki müctehid âlimlere, (Selef-i salihîn) denir. Bunların itikadı, (Ehl-i sünnet vel cemaat) itikadıdır.Bugünkü selefiye mezhebinin Selef-i salihîn ile bir alakası yoktur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

En güzel isimler Allah'ındır, O'na o isimlerle dua edin, O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir." (A'raf 7/180)
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.068 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.