O GÜNÜN YARINI ARTIK BUGÜN OLDU: AMERİKA
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 24 Eylül 2020, 05:05:45


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: O GÜNÜN YARINI ARTIK BUGÜN OLDU: AMERİKA  (Okunma Sayısı 1710 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« : 08 Mart 2011, 13:29:41 »

O GÜNÜN YARINI ARTIK BUGÜN OLDU: AMERİKA

Dünyanın başına buyruk ülkesi ABD, aslında tarih sahnesine yeni çıkmış bir devlettir. Kıtanın tarihi de ABD tarihi kadar yenidir. Bağımsızlık savaşları sonucunda bir devlet hüviyetine kavuşan ABD’nin dünya siyasetine etkisi “nedense” yeni bir devlet oluşuna bakılmaksızın pek çabuk olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı’na kurşun atmadan meşhur Wilson Prensipleri ile dâhil olan ABD, dönemin başkanının açıklamalarıyla savaşa müdahil olmuştur.
Nobel ödülünü almasını sağlayan bu prensiplerin Türklerle ilgili kısmı şu 12. maddedir:

“Bugünkü Osmanlı Devleti'ndeki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Osmanlı yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.”

Peki, 8 Ocak 1918’de ortaya konan bu ilkelerden sonra ne olmuştur?
Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de Mondros’u, Almanya da 28 Haziran 1919’da Versay’ı imzalamıştır.
Mondros’u herkes az çok biliyordur. Versay ise pek bilinmeyen bir anlaşmadır.
Alman İmparatorluğu’nun fiilen çöküşünün imzalandığı anlaşma olan Versay, birçok Almanın nefretle baktığı bir anlaşmadır. Devletin topraklarının çoğu elden çıkmıştır. Adolf Hitler’in de Kavgam’da fazlasıyla eleştirdiği bu anlaşma, kimi tarihçilere göre Nazilerin iktidara gelişinin baş sorumludur.
Türk topraklarında ise İtilaf Devletleri Mondros ile yetinmemiş ve işi Sevr’e yani Türklerin tamamen esaret altına alınmasını öngören anlaşmaya kadar götürmüşlerdir.
Wilson’un Türk egemenliğinden kastının İç Anadolu’dan ibaret olduğu, “diğer ulusların özerkliği” ile de kastının “Kürtlere ve Ermenilere özeklik vaadi” olduğu Türkler tarafından geç anlaşılmıştır. Bu süre içinde, daha sonra milli mücadeleye destek veren isimlerde Amerikan mandasına girmenin tek kurtuluş şansı olduğunu iddia edenler olmuş ama bu iddialar ve talepler “tam bağımsızlık” yolundan dönmeyen Mustafa Kemal Paşa tarafından reddedilmiştir.
Aşağıda vereceğim mektubu yazdıktan kısa bir süre sonra milli mücadeleye katılacak olan İsmet İnönü, Kazım Karabekir’e şöyle diyordu:

“Eğer Amerika’nın gelmesi suya düşerse, İngilizler için bugünkü taksim vaziyetini tevsik etmekten başka yapılacak bir iş yok gibidir ki, İngilizlerle diğerleri bu hususta muavenet edecekler muhalefet etmeyeceklerdir.”
“Bugün memleketi parçalamadan Amerika’nın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir.”

Bütün bu olumsuz bakış açılarına rağmen Amerika’ya karşı dolaylı olarak yapılan savaşın galibinin Türkiye olduğunu da hepimiz biliyoruz. Atatürk önderliğindeki Türkiye’nin emperyalizmi kendisine amentü edinmiş Amerika’ya karşı dik duruşunu, bugün vatansever görüşe sahip herkes hayırla anmaktadır.
Atatürk’ten sonra devlet idaresine sahip olan liderlerde ise Amerika’ya karşı aynı duruşu göremiyoruz. “Sovyet korkusu” bahanesiyle yapılan Amerika’ya sığınış hareketleri söylenti olarak nitelendirilmesine karşın, bazı Amerikan belgeleri ile açığa çıkabilmektedir. Cüneyt Arcayürek’in “Şeytan Üçgeninde Türkiye” adlı kitabında açıkladığı Amerika belgelerinde, Türkiye’nin eksikleri teker teker sıralanıyor ve bunların sağlanması için yetkililer aracılığıyla bağlantı kurulmasını ve yardım edilmesi gerektiği söyleniyordu.
Kendi çıkarları ve Sovyet düşmanlığı için, Türkiye’ye yardımı “zevkle” yapan ABD, Rusların sıcak denize inme politikasının baş hedefinin Türkiye olduğunu elbette biliyordu. Türkiye ile ilgili düşünceleri o dönem yalnızca bu eksende yoğunlaşmıştı.
1941 yılında askeri malzeme gönderimi de yapan ABD, bu malzemelerin giderini Türkiye’den istiyordu. Bu gider başta maddi olarak karşılandı. Sonra sıra kanla ödenen giderlere de gelecekti.
23 Şubat 1945’te “Karşılıklı Yardım Anlaşması” adıyla ilk anlaşmasını yapan Türkiye, bu anlaşmaların bir türlü önünü kesemeyecekti. Ardı sıra gelen kredi anlaşmaları ileride hava üsleri dağıtmaya kadar gidecekti.
1954’te “ortak kullanım” amaçlı açılan daha sonra izinsiz şekilde Türk askerinin giremediği her seferinde yalanlansa da herkesçe bilinen İncirlik Üssü bunun en açık örneğidir.
İncirlik inşası başlamadan önce NATO’ya girmek için her yolu deneyen ama girmenin en kolay yolunun Amerika’yla yakınlaşmak olduğunu bilen Menderes hükümeti, kendisiyle hiç ilgisi olmayan Kore coğrafyasına asker göndermiş, savaşta Amerika’nın yanında askerlerimiz savaşmış ve 700ün üzerinde şehit ve binlerce gazimiz Türkiye’nin NATO’ya girmesi uğruna feda edilmiştir.
Türk – Amerikan ilişkileri ele alınacaksa Kore Savaşı unutulmaması gereken bir olay olarak tarih sayfasında yerini bulacaktır.
1960lı yıllara geldiğimizde ülkemizde yaşanan sorunların uzak kaynağında Amerika’yı görürüz. Kıbrıs’ta soydaşlarımız öldürülürken sessiz kalmamayı ve müdahale etmeyi düşünen Türkiye, yine bir ABD yaptırımıyla karşı karşıya kalmış; Amerika adeta “Sen Kıbrıs’ta benim sana sattığım silahları kullanamazsın” demiştir.
İşte Amerika’nın Türk dostluğu…
Kıbrıs Harekâtı’nı geç de olsa akıl edilen “Kendi uçağını kendin yap” düşüncesi sayesinde 1974’te ancak yapabilen Türkiye, adada öldürülen Kıbrıs Türklerinin hesabını Yunanistan’dan soracağı kadar Amerika’dan da sormalıydı. İkisine de soramadı… Çünkü kolu kanadı ABD sermayesi tarafından yenmişti.
Bu dönemde Nihal Atsız, yaptığı değerlendirmelerle adeta Amerika’yı özetlemiştir:

“Milletleri büyük yapan erdemlerden hiçbirisi Amerika'da yoktur.”
“Amerika bir gergedandır. Gergedan gibi kuvvetli ve ahmaktır. Fakat bir fil veya çevik bir pars onu her an öldürebilir. Ancak, buna lüzum kalmayacaktır. Çünkü o, hakikî gergedanların başına sık sık geldiği gibi, hamakatı dolayısıyla er-geç bir batağa saplanıp boğularak ölecektir. Batağın kıyısında olduğunu son davranışlarıyla göstermiştir.”
“Amerika bir mendeburdur. Köksüz bir haydut topluluğudur. Belâsını bulacaktır. Biz ise 30 yüzyıllık tarihin hâsılası olan ve birçok insanî erdemleri bulunan bir millet olarak bu aşağılıklarla her türlü ilişiğimizi kesmeliyiz.”

Aynı dönemlerde bazı “üstatlar” ise, Amerika’ya karşı “nazlı bir sevgili muamelesi görmekten” bahsediyordu. İşte aradaki fark…
1980’de yapılan sözde Atatürkçü askeri darbe de seneler sonra açıklanan “Bizim çocuklar başardı” sözüyle de, darbeden sonra yapılan faaliyetlerle de görülebiliyordu ki bir Amerikan müdahalesiydi ve sonuç alınıştı. Türkiye; Atatürk’ten uzak, yapay ve soğuk bir Atatürkçülük adıyla Evrenist bir rejime mahkûm edilmişti. Bu rejimin ürünü de Turgut Özal olacaktı. Turgut Özal’ın politikalarının “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” diyerek oy toplayan Demokrat Parti politikalarından bir farkı yoktu. Yine Amerika’nın stratejik ortağı olma hevesleri, her tuzluğum var diyene hıyarla koşan adam misali ABD’nin girdiği her savaşta yanında yer almak isteği… Bu arada Amerika’nın PKK terörüne doğrudan ve dolaylı desteği, teröristlerde ABD’ye ait silahların görülmesi vesaire…
Bu oyun 1 Mart 2003’te bozulur gibi oldu. Yıllar yılı ABD’ye biat sözcüklerinin döküldüğü Meclis kürsüsünden bu kez ABD’ye karşı çıkış sözleri duyuluyordu. ABD askerine “düşman” diyebilenlerin sayesinde Türkiye, ABD’nin yanına Irak Savaşı’na girmedi. Savaşa girmek olumlu ve hayalci düşünülürse yararlı gibi görünebilirdi ama Irak’a girmenin oradaki Türkmenleri korumak amacıyla olmadığı, yalnızca Amerikan kanlarından dökülecek damlaları azaltma amacı taşıdığı gerçekçi bakış ile anlaşılabilirdi.
Amerikan askerlerinin sağ salim dönmesi için dua eden, Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı olmak ile bir dönem iftihar eden bir başbakanın koltuğunda yüzde elliye yakın bir oranla durduğunu gördüğümüz sürece, başına çuval geçirilen subaylarını sadece izleyen ve Amerika’ya tek kelime söyleyemeyen bir Genelkurmayımız olduğu sürece Amerika bağımlılığından kurtulduğumuzu kimse söyleyemez.

Diplomatik Amerikan bağımlılığını bir kenara bırakıp kültürel anlamda düşündüğümüzde ise, Amerikan kültürünün ülkemizi adeta istila ettiğini görürüz.
İngilizce konuşmak için çırpınmalar, Amerikan dizilerine bağımlılık, “Amerika ne yaparsa iyidir” düşüncesi ile bayağı Amerikan filmlerini başyapıt misali hayran hayran izlememiz, Hamburger zincirlerine verilen inanılmaz taviz, dükkân ve AVM isimlerine verilen zoraki Amerikan isimleri…
Daha sayayım mı?
Şüphe yok ki uyutuluyoruz, şüphe yok ki cephe dışında her alanda Amerika ile karşı karşıyayız. Amerika artık yarınki değil bugünkü düşmandır. Çünkü o günün yarını artık bugün olmuştur.
Geçmişten bugünü görenler ne kadar haklıdır, dün “yarınki düşman” olanlar artık bugünkü düşmandır.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.222 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.006s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.