Tan Hu Makaleleri!
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Kasım 2017, 12:12:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 2 3 [4]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tan Hu Makaleleri!  (Okunma Sayısı 3550 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #30 : 14 Ekim 2017, 16:25:39 »

TOPRAĞA KEFEN GİYDİRMEYİZ...

Tarım, insanlık tarihi boyunca çeşitli devletler tarafından kendisine büyük önem verilen iktisadi bir faaliyet kolunu oluşturmaktadır. İnsanoğlunun yaşamını idame ettirmesi, onun beslenmesine bağlı olduğundan tarıma ve tarımsal ürünlere tarihin her döneminde ihtiyaç hissedilmiştir.

Günümüzün sanayileşen toplumlarında zirai faaliyetlere azımsanmayacak derecede önem verilmesi, tarımın önemini kaybetmediğini açıkça göstermektedir. Hiçbir devlet sanayileşmesini tamamladıktan sonra dahi tarımla uğraşmaktan vazgeçmemiş, aksine ileri teknolojik araçları kullanarak tarımdan mümkün olan en yüksek derecede verim almayı amaçlamıştır. Çünkü bekası gıdaya bağlıdır. Ordu karnının üzerinde yürür sözü de bunu doğrulamaktadır.

Nitekim Türk Milleti’nin varlığını sürdürdüğü ilk zamanlardan bu yana tarımsal faaliyetlerin gerçekleştirileceği toprağın mülkiyet hakkını bizzat kendi uhdesinde bulundurması, zirai faaliyetleri kendi tecrübe ve deneyim melekesi içinde ikame etmesi bu husustaki ciddiyeti bizlere göstermiştir. Devletin, yıllar öncesinde de toprağı işleme hususunda köylüye birtakım mükellefiyetler yüklemesi, toprak hukukuna dayalı bir anlayışı kabul ettiğini açıkça göstermektedir.

Muhafaza edilmeyen köylü muhafaza edilmeyen tarım toprağı ve vatan demektir. Bir millet toprağa ve çevre bilincine sahip olursa o milletin yaşam kalitesi yani sosyal hayatı da o denli düzenli olur. Sağlıklı nesiller sağlıklı düşünceleri de beraberinde getirir. Sağlıklı düşünceler ise kaliteli bir yaşam çevresi oluşturur, doğayı anlar, sever, sahip çıkar ve tek zenginliğin o olduğuna kanaat getirir.

Toprağına bağlı olan bölgelerimizdeki köylümüz, muvaffak olmak için didinmekten, yaşamak için ölmekten çekinmez ve toprak sevgisinden asla vazgeçmez. Tembelliğinden bahsi olunan köylümüz, kendine göre en ağır vergileri geçmişte ödemiş ve günümüzde de ödemeye devam eden köylümüzdür. Köylümüzün asaletine, enerjisine ve insanlık meziyetlerine diğer milletler hayran kalırken, bizim kendi özümüzü hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasda makrunsa büyük bir zavallılık ve acziyet ifadesi olacaktır.

Köylümüz, tarihî, iktisadî ve siyasî birçok düşmanlıklar, oyunlar, fenalıklar ve idaresizlikler yüzünden yoksul düşmüş ve vatanımız gibi geri kalmış bulunabilir. O köylünün bunu gören, duyan ve acı duyan kentli ya da eğitimli evlatlarına düşen birinci vazife, bu asaleti çamurlardan ve sefaletlerden kurtarıp çıkarmaya ve yükseltmeye çalışmaktır. Bu da ancak millî benliğimize ve millî enerjimize inanmakla olur. Köylümüzün mukaddes haklarına, faziletlerine, kabiliyetlerine, cevherine ve asaletlerine tecavüz eden siyasî erk ve mühendislikler elbet bir gün büyük mücadelelerimiz neticesinde son bulacaktır.

Memleketimizin ilmini ve tekniğini yükseltecek büyük muvaffakiyetler için çalışacak ve insanlığımızı gösterecek “Toprak Mühendisleri” asla köylümüzü terk etmeyecek, gerekirse o toprakları ve köyleri teşekkül edecektir. Biliyoruz ki milletini tanımadan, ona kabiliyetsizlik ve iptidaîlik izafe ederek çıktığı kabuğu beğenmeyen, yabancıların mihmandarlığını yapmakla geçinen aşağılık azınlıklar, düşünce kuruluşları, toplum mühendisleri ve hiçbir millete intisabı olmayan satılık vatansızlar “Köycülüğü” engellemeye devam edecek ve türlü oyunlara devam edeceklerdir.

“İstikbalimizin temeli köylerimiz ve köylülerimizdir diyor ve buna kendimizden çok inanıyoruz. Şu halde köylerimizin içine girecek, yağ kandilleri ve tezek kokuları içinde sessiz ve iniltisiz, nutuksuz ve yaygarasız mesai sarfedeceğiz....Kuvvetini ve şahsiyetini halk içinde ve onun için tüketerek ölenlere millî kahraman diye tapacağız. Yalnız köylerde ve köylülerin gönlünde yaşayan ululara millî kahraman diyeceğiz.” (Gök Bilge Atsız Ata), Millî Gaye, Türk Ülküsü,s:158

Bu hakikatlerin sebebini anlamak, bu anlaşılmaz hadiseleri izah etmek için Türk köylerine sokulmak; tarlalarda, meralarda, köy kahvelerinde ve onların karşısında imtihan olmak, onların ihtiyaçlarına cevap vermek için en alt noktadan, gerçek merkezden çalışmak lazımdır. Kısacası köylümüz ile gerçekten kaynaşmak lazımdır.

Milli devlet politikaları ile toprakların, verimlilik durumuna göre çeşitli sınıflara ayrılması, her yörenin toprak verimlilik durumu farklılığından, yörelere ait bir standart tohum ölçü biriminin belirlenmesi, toprağın sulama, tohumlama, gübreleme ve nadas faaliyetlerinin birtakım kurallara bağlanması, tarımsal üretime birincil derecede öncelik verilmesi gibi hususiyetler, tarım temelli bir politikaya önem verildiğinin göstergesi olacaktır.

Türkiye’nin tarımsal açıdan en güçlü yanı coğrafi konumu değil, genç nüfusu değil, tarih ve kültür zenginliği değil, toprak yapısı da değildir: “Aile ve Köy” yapısıdır.

“Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, âdet ve geleneklerimizin özü, köylerimizde daha saf kalmış ve el’an da yaşar hâldedir. Buralarda, hiç istisnasız, güç bir işin üstesinden gelemeyen bir evlâdı; baba, sende Türk kanı yok mu diye paylar. Ana da bunu, sana südümü helâl etmem diyerek pekiştirir. Bu sözü; köylü, bilgisi dolayısıyla değil, ama tabiaten atalarından kalmış bir töre olarak söyler. Fakat; o evlâdın fizikî yapısı, buna dayandığı için de, bir gerçeğin ifadesidir.” (Gök Bilge Atsız Ata)

Gelişmiş ülkelerde yerelden merkeze uygulanan kalkınma modelleri esas alınmaktadır. Ülkemizde ise genel olarak yerel yapıyı dikkate almayan; merkezden hedef gösterip yerel potansiyelleri ortaya çıkaramayan bir yapı söz konusudur. Ekonomik anlamda büyüye bilmenin bölgeye özgü “Kırsal Kalkınma Modeli” geliştirmekten geçtiği katidir. Yerel Kalkınma Modellerini oradan buradan alınarak değiştirerek vatana adapte etmek kalıcı ve tutarlı çözümlerin üretilmesinin önündeki en büyük engeldir. Kalkınma planı yaratılan bölgeleri fizikî, ekonomik, sosyal, kültürel alışkanlıklar yönünden iyi tanımak ve etüt etme gereği vardır.

Kentleşmenin, uygarlığın bir nedeni olmadığına, onun bir sonucu olduğuna inanmak önemlidir. Bir kentin kurulabilmesi ve ayakta durabilmesi için tarım tekniğinin kentte yaşayan ve besin üreticisi olmayan insanları artı ürünle geçindirebilecek ölçüde yüksek bir düzeye ulaşması amacı ile “Kırsal Kalkınmaya” öncelik vermek gerekmektedir.

Bunun için özetle ve ivedilikle;

Çiftçiden, planlı ve sürekli üretime katıldığı sürece vergi alınmayacak ve ürün alım garantisiyle doğrudan desteklenecektir.
Toprağı olmayan köylüye, üretim yapılması şartıyla toprak verilerek üretime katılması sağlanacak.
Devlet tarafından ürünün tahmini bedelinin yüzde ellisi ekim vaktinden altı ay önce üreticiye avans olarak, geri kalan kısmı ise ürünün teslimatında peşin olarak ödenecektir.
Kuraklık, don, sel gibi doğal afetlere karşı, ürün sigorta sistemi getirilerek üreticilerin zararları karşılanacaktır.
Stratejik öneme sahip tarım sektöründe yerli üretim, ithal ürünlere karşı gümrük duvarları yoluyla korunacaktır.
Tarım ürünlerine IMF ve Dünya Bankası dayatmasıyla getirilen tahditler tamamen kaldırılacak, yerli üretimin arttırılması teşvik edilecektir.
Çiftçiye devlet tarafından tohum, fidan, gübre ve ilaç konularında yardım edilecektir.
Çiftçilere sosyal güvenlik ve emeklilik hakkı sağlanacaktır.
Türkiye’de tarım alternatifsizdir. Bu sebeple tarım ürünlerine alternatif aramak yerine, tarıma dayalı sanayinin kurulması teşvik edilecektir. Bu amaçla devlet tarıma dayalı sanayi üzerine yatırım yapmak isteyen girişimcilere proje mukabili sıfır faizli, gerekirse geri ödemesi üretim olarak alınabilecek doğrudan kredi verilecektir.  
Hükümetler, bizzat pazarlama hususunda üreticiye öncülük edecek teşkilatlanmayı oluşturmalıdır. Dünyanın her yerinde pazar bulmak ile sorumlu olunacaktır. Çiftçinin pazar problemi olmayacaktır.
Ülkemizdeki tarıma uygun arazilerin envanteri çıkarılacak, iklim ve toprak özelliklerine göre uygun tarımsal ürün grupları belirlenecektir.
Tarım tek başına bir sektör olarak değil, tarıma dayalı ilgili sanayi dalları ile bir bütün olarak alınacaktır. Bu amaç doğrultusunda gıda kontrolü açısından da tarım ürünlerinin son mamul haline getirilmesi için entegre sanayi kuruluşları teşvik edilecektir.
Coğrafya, iklim, nüfus ile iç ve dış piyasa dengeleri göz önünde tutularak, tarım sektörünün üretim, miktar, çeşit, nitelik planlamaları ve Ar–Ge çalışmaları yapılacaktır.
Sanayileşme ve şehirleşmenin, tarım arazilerini yok etmesi önlenecektir. Arazi ve toprak kullanım planlamaları ile sınıflama sistemleri bünyesinde yer alan muğlaklık giderilecektir.
Çiftçinin kooperatifleşerek güç birliği yapması desteklenecektir. Kooperatiflere tarımsal alet ve makine desteği verilecektir. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin tamamen kooperatif sistemi içerisine dahil edilecektir.
Erozyon ve toprak kaybına karşı etkin önlemler alınacaktır. Meracılık ve hayvancılık desteklenecektir.
Üretici ile tüketici arasındaki zincir kısaltılarak üreticinin yüksek gelir, tüketiciye ucuz ürün sağlanacak, kooperatiflerden bu amaçla istifade edilerek, hal yasası tekrar gözden geçirilecektir.
Sanayinin hammaddesi olan tarım ürünlerinin “Dar Bölge Kalkınma Modeli”yle, ilgili sanayi kollarıyla entegrasyonu sağlanacaktır.
Tarımsal üretim merkezlerine, maliyetleri azaltmak için ucuz taşıma aracı olan demiryolları hatları çekilerek etkin kullanımı sağlanacaktır.
Orta Asya ile yürütülen milli tarım ihracatına daha fazla önem verilecektir.
Yerli gübre ve tohum üretimine destek verilecektir.
Minimum su sarfiyatıyla, yüksek ürün miktarı ve kalite sağlayan modern tarım teknolojileri yaygınlaştırılacaktır.
Jeotermal enerji ve güneş enerjisinden istifade edebilen bölgelerde seracılık yaygınlaştırılarak, her mevsim tarım üretimi yapılması sağlanacaktır.

Vesaire…

“Bize Turkuvaz salonlarında hocalarına kasidekâr nutuklar söyleyen genç lazım değildir. Köye inen, fışkı ve toprak kokularına alışkın nasırlı köylü eli sıkacak, onu bıkmadan dinleyecek genç lazımdır.”(Gök Bilge Atsız Ata)

..............


Tan Hu
14.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #31 : 16 Ekim 2017, 23:28:01 »

YENİ LİSAN CEREYANI

Türkçenin ses yapısına uygun bir temelde oluşturulmuş olan Latin alfabesi dildeki Arapça ve Farsça sözcüklerin arıtılmasına büyük ölçüde yol açmış, bundan sonra da 1932'de Atatürk'ün önderliği ile Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Dil kurultayınca çizilmiş olan programın uygulanmasına, devrim ilkelerine uyularak söz hazinesinden başlandı. Dildeki yabancı sözcükleri en kısa zamanda Türkçeleştirebilmek için, bir yandan bunların eski kaynaklarda bulunan, bir yandan da halk dilinde hâlâ yaşamakta olan Türkçe karşılıklarını bulmak gerekliydi. (Kamile İmer, 'Türk yazı dilinde dil devriminin başlangıcından 1965 yılı sonuna kadar özleşme üzerine sayıma dayanan bir araştırma' Türkoloji Dergisi, 1/1,1973)

Kurumun temel hedefi olan dilde sadeleşme işi, o dönemde kullanılan Osmanlıcanın sadeleştirilmesi değil; Osmanlıcanın yerine tamamen Türkçenin getirilmesidir. Örneğin Samih Rifat Bey I. Türk Dil Kurultayının (26 Eylül-5 Kasım 1932) açılış konuşmasında “Dilimizi millîleştirmek ve halka yaklaştırmak için bizim istifade edeceğimiz hazineler bütün dünya lisanlarından fazladır. Elimizde kim bilir kaç asırlık bir ana lisan her türlü kabiliyeti ve birçok lehçeleriyle teşebbüslerimize yardım edecektir” diyerek dilde sadeleşmeye gidilirken Türk lehçelerinin kaynak alınacağına vurgu yapmaktadır. (Birinci Türk Dili Kurultayı – Tezler Müzakere Zabıtları, TDK Yayınları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933, s. 10.)

Gökalp de bu konuda “Millî lisanımızı vücuda getirmek için Osmanlı lisanını hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak, halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini aynı ile kabul edip İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak” gerekliliğini söylerken, yapılacak dil planlamasının hedefini de ortaya koymuştur. (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, 1923, s. 94.)

Dilin sadeliği ve kolay anlaşılabilir olmasıyla ilgili, Kaşgarlı Mahmut’tan Karamanoğlu Mehmet Bey’e ve hatta Âşık Paşa’ya dek çeşitli itirazlar ve teşebbüsler dikkatimizi çekmektedir. XVI. yüzyılda ise Türki-i Basit hareketi denilen Visali, Nazmi, Mahremi gibi şairlerin öncülüğündeki kımıldanışlar da yeterince yankı bulmamıştı.

Türkiye’de dil tartışmalarının yoğun olarak gündeme gelmesi, Tanzimat dönemiyle başlar. Özellikle Tanzimat’ın ilanıyla birlikte azınlıklara sağlanan sosyal ve siyasal haklara mukabele olarak, Türk kimliğinin bir yabancı kimlik gibi kenarda durmasına yönelik tepkiler büyük oranda dil meselelerini kapsamıştır. Bu yönüyle de Milli Edebiyat önemli bir temelde yerini almıştır.

Türk Derneği’nin ilgası, hiçbir şekilde dilde yenileşme çabalarının sona erdiği anlamına gelmiyordu. Zira bu örgütün dil politikası Genç Kalemler Dergisi etrafında toplanan bir grup düşünür tarafından devam ettirildi. Bu düşünürler, adı geçen dergide “Yeni Lisan” başlığıyla makaleler neşretmeleri nedeniyle bu yeni harekete “Yeni Lisancılar” denilmeye başlandı. Bu düşünürler arasında Ömer Seyfeddin, Ali Canip, Mustafa Halûk, Kazım Namî, Ziya Gökalp gibi önemli isimler vardı. Genç Kalemler dergisinin milli dil ve edebiyat konularına önem verdiğini belirtmek gerekir. Örneğin, derginin 12. sayısında Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan dilin adı ve bu dildeki yabancı kelimeler tartışmaya açılmaktadır:

“Söylediğimiz dile Türkçe mi, yoksa Osmanlıca mı demek lâzımdır? Bunu anlamak için lisanımızın aslını aramamız iktiza ediyor. Bazıları, bu lisanı Türkçe, Arapça ve Farsçadan mürekkep bir lisan olmak üzere göstermek istiyorlarsa da bu iddia – fikrimizce – muvafık değildir. Dilimizin aslı Türkçedir. Bu gün, Osmanlılardan gayri olan Türklerin söylediği dil ile bizim dilimiz arasında şâyân-ı dikkat farklar varsa da bunlar lisanın aslına tesir edecek mahiyeti haiz değillerdir… lisanımızın aslı Türkçedir. Arabî ve Farisî kelimeler, gayr-i men’ûs değil iseler, avam arasında bile anlaşılabilecek kadar Türkçeleşmiştir. Lisan-ı edebî dediğimiz ve mahzâ aheng-i câzipleri hasebiyle Arabî ve Farisî kelimelerden terkip ettiğimiz yazı lisanının halk tarafından anlaşılamaması tabiîdir… Dilimiz, Türkçedir; bütün Türk lehçeleriyle mukayese ederken buna Osmanlı Türkçesi deriz.”

Arap harfleriyle Türkçe yazma yani imla sorunu Yeni Lisancıları düşündüren en önemli konular arasındadır. Kâzım Nami tarafından “Türkçe mi Osmanlıca mı?” başlıklı makalesinde bu konuyla ilgili Genç Kalemler ekibinin bakışını şöyle açıklamaktadır:

“Türkçemiz umumen zannolunduğu gibi, öğrenilmesi müşkil bir dil değildir… Güç görünmesi imlâsının ve bazı kavaidinin intizam altına alınmamasındandır. Bir mektepte imlâ yazdırılırken dikkat ettim: Bir çocuk “doğru” yazmıştı. Muallim, imlâda yanlış olup olmadığını sordu; talebeden biri: “Efendim! Doğru, dal ile yazılmalıdır.” dedi. Diğer biri: “Hayır, ta ile de yazılır, dal ile de. İkisi de doğrudur.” dedi. Bir başkası ilave etti: “Söylendiği gibi yazılır, efendim. Dal ile yazıldıktan başka, nihayetine de vav konur.” Bu, bizim imlâmızdaki noksanı acı bir surette gösterir; hiç Türkçe bilmeyen bir çocuk, bu üç türlü yazılan bir kelimenin hangi türlüsünü belleyeceğinde mütehayyir ve mütereddit kalmaz mı? Hele Arabî, Farisî kaidesiyle yapılan tepkiler!... Lisanımızı zenginlettiği iddia olunan bu şeyler onu ziyade müşkül kılmaktan geri kalmıyor. Hâlbuki biz, otuz milyon Osmanlıya dili bu az zamanda öğretmek mecburiyetindeyiz.”

Yukarıdaki paragraftan anlaşılacağı üzere, Arap harfleriyle Türkçe imlâ sorununun farkında olan Yeni Lisancılar, böylesine kaotik bir ortamda ve bu kadar olumsuz şartlarda kısa sürede otuz milyonu aşkın Osmanlı vatandaşına okuma yazma öğretmenin zorluğunun farkındaydılar. Genç Kalemler’in ileri sürdükleri Yeni Lisan teşebbüsü, ilk başlarda İstanbul
çevresi tarafından ihtiyatla karşılanmıştır. Hatta Fuad Köprülü gibi aydınlar, Selanik’ten gelen bu akımın lisan ve edebiyat hususundaki teşebbüslerini küçümsemişlerdir.

Servet-i Fünun’da Yeni Lisan hareketini değerlendiren Fuad Köprülü, dilin gelişme yolunu ancak büyük sanatçıların çizebileceğini, bu bakımdan Yeni Lisancıların kimi zaman destanlar kimi zaman da aşk neşideleri yazmakla yeni bir dil ve yeni bir edebiyat ortaya koyma zannına kapılmalarını bir uykunun verdiği zevk kalıntısından başka bir şey olmadığını ifade etmiştir. Servet-i Fünun’un 19 Nisan 1328’deki sayısında bu konuyu ele alan Fuad Köprülü şöyle bir değerlendirmede bulunmuştu:

“Yeni lisan cereyanı, öyle zannediyorum ki, sanatta kat’iyyen adem-i muvaffakiyetle neticelenecektir. Lisanlar bir mahsul-ı ictimaî olmakla beraber, mademki ona mecra-yi tekamülünü çizenler o lisan ile yazanlar, büyük san’atkârlardır. Bu nokta-yi nazardan Yeni lisanın âtisine herhalde emniyetle nigeran olmamakta haklıyız. Lisanımız mecra-yi tabiîsini ta’kiben daima sadeliğe doğru ilerler iken, ona şimdiden müfrit bir şekil vermek iyi veya fena her ne olursa olsun altıyüz senelik bir mahsul-ı ictimaîye birkaç kişinin keyif ve hayaline göre tebdil-i mahiyyet ettirmek bence mahz-i hayaldir. İstikbalin lisanı Çağatayca, Türkmence kelimelerden ârî olduğu kadar bî-lüzum u ifade elfaz-ı ecnebiyeden de muarra olacaktır. Lisanımızın parlak bir istikbale namzed olduğuna ve o tekamül-i tabiiyeyi hiçbir şeyin ihlal
edemeyeceğine mu’tekidim.”

Sadri Maksudi’nin bu dönemde Türkçüler içerisinde ilmi tetkikleri bakımından derinliğinin olması yazılarına da yansımıştı. Türk Dili İçin adını verdiği kitabının basımı bitmek üzereyken Riyaset-i Cumhur Umumi Katibi Tevfik Bey’e bir mektup yazarak Gazi Hazretlerinden kitabın başına konulmak üzere bir vecize talep ediyordu.

Büyük Komutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir kitap için yazdığı ilk ve tek vecize buydu. Aşağıda aynen aldığımız bu söz gelecekteki Türk Dil Devrimi’ni anlatan hemen bütün yayınlarda karşımıza çıkacaktı.

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

……………………

Tan Hu
16.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #32 : 20 Ekim 2017, 23:58:53 »


TÜRKÇÜYÜM DİYEMEYENLER NE BEDBAHTTIRLAR

Bir takım şahsiyetlerin içimizdeki azınlık artıklarına yaranacağım diyerek Türkçülüğü bölücülük ile ilişkilendirdiği siyasi manevracılıklarında tıpkı Mayıs 1944 günü olaylarının korkusu ile "ırkçılığa" karşı tepki argümanı olarak konuşmasında ırkçılığın politika malzemesi edilmesinin doğurduğu kötü sonuçlardan bahsetmiş olan İnönü ile benzer ağızlar takınması bizce garip karşılanmamıştır.

Siyonist muhafızlarının akıllarından çıkardıkları Cumhuriyetin kuruluşunun Türk milletinin eseri olduğu, övülen ve yüceltilenin sadece “Türk Milleti”nin kendi asli cevheri olan kanının olacağının unutulmasıdır.

Gerçekler, yalnızca zihinlerde ve kimseyi tedirgin etmeyecek kadar belirlenmiş bir hayalin içine hapsedilmiştir. Kendi fenalıklarının içinde hakiki felaketlerini göremeyen biri, tarihi mukadderatı muhakeme edemez.

“Bugün Türkiye’deki fikir akımları arasında yerli ve milli olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya zararlı olsun, ötekilerin hepsi dışarıdan gelmiştir. Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmış ve bir vatan ihaneti halini almıştır. Milletlerarası Yahudi aleti olan masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmiştir. Bugün itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve devletçilik de yabancı köklüdür. İtalya ve Almanya’da doğmuştur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmiş bulunan Müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.”(Atsız, “Dışarıdan Gelmemiş Olan Tek Düşünce”, Orkun, Sayı 2: 1950, Türk Ülküsü içinde, s. 36.)

Bizce de evvela,“Türk olmak için önce kanı Türk olmak”, “ondan sonra dili Türk olmak”, “ondan sonra dileği Türk olmak” gerekliliği sabittir.

Türkçülük idealinin tahakkuku Türkümsülerin ve devşirmelerin dünyasında Arap beynelmilelciliğinin meşrutiyeti kadar yer almadığından, takındıkları “azınlık kardeşliği” tavrı bizce anlaşılabilir niteliktedir. Ancak bu pis hesaplarını Türk Irkçılığı’na bulaştırmalarına kanaatimiz ile asla izin vermeyeceğimizi daha öncede her mecliste bildirmişizdir.

Türkümsülerin, Türk Irkçılığı önündeki en büyük engel olduğunu, etnik, dini ve kültürel türdeşlik safsataları içinde bir gün geri dönmemek üzere kaybolacağını her daim dile getirmişizdir.

Milletlerin hayatının bir var olma mücadelesi olarak kodlanmasının doğal sonucu, küresel ve ebedi bir barışın mümkün olabileceği fikrinin bir millet için ‘en büyük tehlike’yi teşkil ettiği inancı ile Atsız Atamızın ifadelerini aktarıyoruz: “Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barış ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemeyen millet küçülmeye mahkûmdur. Saldırmayan millete saldırılır. Hayat bir savaşken ve onu kazanmak için mutlaka saldırmak gerekirken, milli ülkü yolunda yapılacak saldırının çirkinliğini haykırmak ya gaflet ya ihanettir.”(Atsız Ata)

“Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür”(Atsız, “Türkçülük”, Orhun, Sayı 10: 1943, Türk Ülküsü içinde, s. 29.)

Atsız Ataya göre bir milletin fertleri, “ülkü” sayesinde heyecan içinde yaşar. “Kan”, “fedakârlık” ve “kahramanlık” gibi unsurlar sayesinde beslenen “ülkülere” varılmak için “milli kin”e gereksinim duyulur. “Ülkülere kanla, kılıçla, dövüşle, milli kinle varılır… Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve şehitler ister”.

“Ülkücülük karşılıksız bir fedakârlık ve hizmet duygusudur. Ne dindarın cennetinden nimetler, ne mutasavvıfın hayalindeki Tanrıyla buluşma gibi olağanüstü zevkler bizde yoktur.”(Atsız Ata)

Türkçülük fikri ihtişamlıdır ve O’nun uğrunda ölmek yücedir ve “ancak ruhunda istidat olanlar” bu yüceliği algılayabilir.

Türk milletinin yüksek şeref ve menfaatini müdafaa edecek yegane ülkü Türkçülüktür. Bunun dışında yer alacak milli ve manevi hasletleri, yitirilmişlikleri kendimize yamamak en yüksek zavallılık belirtisidir.

Ve bizce de “ırk muhite tabi değil”dir, yani insanların karakteristik özelliklerini içerisine doğdukları maddi ve kültürel ortam belirlememektedir, esas belirleyici olan kandır ve kan kuşaktan kuşağa aktarılarak bir ırkın sahip olduğu niteliklerin değişmeksizin devamını sağlamaktadır. Ve bize içtimai hayat göstermiştir, her birey bir gün mutlaka kanını hükmünü vermektedir.

“Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır.” Atsız Ata ( Orhun, “Yirminci Asırda Türk Meselesi II Türk Irkı=Türk Milleti” Sayı 9: 16 Temmuz 1934, Makaleler III, İrfan Yayınları, 1997, s. 140.)

Milli ülkü düşmanı uluslararası güçlerin Türkiye’deki maşası olan şahıslar, siyasal iktidarlarını korumak ve verilen görevleri yerine getirmek maksadı ile yıllardır demokrasi, özgürlük, barış ve açılım sloganları ile süsledikleri taviz bataklığının içinde renkten renge girmiş, güvenlik ve güç dengesini kaybetmiştir.

Kiralık terör grupları, suni siyasi gündemler, kutuplaşma, adalet ve ahlak sisteminin çöküşü ile filizlenen hainlikler, adeta dört bir yandan kuşatılmış ve karantina altına alınmış Türk Vatanı’nda her bir Türk’ün istidadını esir almış durumda pusuda beklemektedir.

Gecemizin, gündüzümüzün, işimizin, eğitimimizin, güvenliğimizin, ekonomimizin ve hayatımızın hiçbir ehemmiyet taşımadığı bu günlerde asli cevherini yitirmiş milletimizin derin dehlizlere atılan kaderi, günden güne kararmakta ve çürümektedir.

Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldığını söyleyenler şimdi bu sözlerini tevil etmenin derdinde,  milli hasletlerden elini çekmenin peşine düşmüş olarak topallamaktadır. Ancak rüzgar nereye eserse o tarafa yatan bu türlü zihniyetler, oyunu sadece metinden izleyen bir tiyatrocunun hislerine sahip olarak tarihin pis kara sayfalarında yerini alacaktır.

Adalet, emniyet, güvenlik ve gelecek Tanrı’ya havale edildiğinden yarını belirsiz olan Türk Vatanı sadece ve tekrar Türkçülerin sinesine yaslanmış olarak dirilecektir.

İhtikar (vurgun), ihtiras, izansız pazarlıklar, keyfilikler ve menfaatperestlik tıpkı televizyondaki dizi kuşakları gibi ruhlarınızı sarmış ve ellerinizdeki akıllı telefonların ağına hapsetmiştir.

“Çünkü bu fırka bugüne kadar yaptıkları ile esasen efendi olan Türk milletine mevkiini iade etti. Benim fikrim kanaatim şudur ki, dost da, düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür.  Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. Dünyanın en hür memleketindeyiz. Bunun adına Türkiye diyorlar.” (Mahmut Esat Bozkurt’un 1930 yılında Ödemiş’te verdiği nutuk)

“Bu Türk camiası içinde Türkçüyüm diyemeyenler ne bedbahttırlar. Bunlar ve âlem bilsin ki Türk milliyetçiliği düstur halinde şudur: Milliyet=Türkçülükdür. En dinç, diri bir durmuş igesi (hayatdar) fikir varsa Irkçı Türkçülükdür.”(Rıza NUR)


Başarılı olamayacaksınız…

Tan Hu
20.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #33 : 27 Ekim 2017, 23:10:27 »

Cumhurreis Mustafa Kemal Atatürk’ün Mahdut Milliyetçiliği

Ülkü kişilerin üstünde teşekkül eder. Bir takım eylem, karar ve tutumların eleştirilmesi kadar normal bir şey yoktur. Olayları o dönemdeki şartların, akımların, düşüncelerin ve yaşananların temelinde değerlendirmek gerekir. Bilindiği gibi tarih, bir ölçüde olayları, bunların oluş şeklini, ikna edici seviyede nedenlerini bulmaya çalışmak ve sonra da bütün bunları zaman kesiti ve süreç olarak belirli bir çerçeveye oturtup yorumlamaktır.

Laik münevverler Türkçülerin düşünceleri karşısında ağlamayacaksınız değil mi? Çünkü ağlarsanız zaferimizin güzelliğini bozarsınız. Asla şunu unutmayın Türk Devrimi, Atatürk Milliyetçiliği ile değil Meşrutiyet Dönemi Türkçüleri’nin Müdafaa-i Hareketçiliği, yüksek mücadeleleri ve ülküleri ile büyük gücüne kavuşmuştur. Bu güç bir ateştir, yıldırımdır, kasırgadır.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ırkçı değildir. Ona göre milliyetçilik bir vicdan ve duygu işidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk ülküsünü benimseyen ve gelecek için kader birliği yapmış olan herkes Türk’tür der.

“Ne Mutlu Türküm Diyene” diyerek haykırdığı zaman Türk olmanın gururunu duyan Atatürk, çağdaş, birleştirici ve kaynaştırıcı bir milliyetçilik anlayışının mimarı olarak görev üstlenmek zorunluluğu hissetmiştir. Bu nedenle mili mücadele yıllarında ulus kavramı toprak temeline dayandırılan, sınırlarını Misak-ı Milli olarak belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkıverdi. Böylece pek münevver Kemalist ideologlarca pek bir korktukları etnik bağlanma dışarıda bırakılırken, Fransız modeline uygun yurttaşlar birliğine dayanan ulus anlayışı ileri sürülmüş ve bugünlere gelinmiş oldu.

Milletleri her türlü felaketten kurtaracak yolun devletlerarasındaki ilişkilerin milli olduğu kadar, insani duygular üzerine kurulması gerektiğini ifade eden Atatürk’ün diğer milletlerin haklarına saygı duymayı esas aldığı davranışlar, diplomasi hareketleri, Türk milletinin bağımsızlığı için gösterdiği duyarlılığın yanında ve inkılaplar evresinde, içimizdeki hain azınlıkları eritecek potanın planını yapacak kadar ömrü vefa etmemiştir.

Cumhuriyetin Türk İnkılabının milliyetçilik anlayışı, yurtta ve dünyada barışı özenle gözeten, asla saldırgan olmayan, milleti belirsiz emeller peşinde maceraya sürüklemeyi reddeden bir anlayış olarak dile getirilerek servis edilmiştir. Milletler arasında kardeşçe bir insanlık hayatı, Atatürk’ün en büyük ideallerinden olarak piyasaya sunulurken farklı bir geçmişin hayali propagandaya alet ediliyordu.

Kimlik bunalımının tarafı olan kemalist ideoloji ile Osmanlıcılığın çakışması biz Türkçüler için pek yabancı değildir. Toplumun milli kimliği ve şuuru idrak edebilmesi için batılaşmayla beraber sekülerleşme de, kemalist milliyetçiliğin harcına katılmıştır. Kemalist düşünce, bir nevi devletin eliyle yapıldığı için aynı zamanda devletin resmi milliyetçiliği hüviyetine büründüğünden bizce kabul edilebilir değildir, edilmeyecektir.

Misal, Atatürk’ün o dönemin siyasi argümanından başka bir şey ifade etmeyen “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” vecizesi kültürel kimlikle vatandaşlık kimliğinin birleştirilme gayretlerinin örneğini teşkil etmekte ve bizlerce kabul görmemektedir. Bu ve benzeri düşüncelerin eksikliğini tartışmanın gereği olmadığını son 30 yıldır içteki ayaklanmalar ile tecrübe edinmekteyiz.

Bir misalle temellendirecek olursak, siyasi bir milliyetçilik olan ve millet mefhumunu siyasi bir toplum olarak tanımlayan Atatürk milliyetçiliği ve bu milliyetçiliğin siyasi hedefleriyle; milliyetçiliği, milleti soy ve dil temelinde tanımlayan Atsız Atanın milliyetçiliğinin siyasi hedefleri, milliyetçilik kimliğinde birleşseler de birbirleriyle çatışma halinde olarak varlığını koruyacaktır.

Atatürk milliyetçiliği Misak-i Milli sınırlar içinde, barışçıl bir milliyetçiliktir. Türkçülerin milliyetçiliği ise Turancılık temelinde ve asla barışçıl olmayacaktır.

Türk Kimliği bir ikilem olmadığına göre bunun ortadan kaldırılması için kültürel homojenlik sağlanmaya çalışılması o dönem neyi ifade etmektedir. Türk kültürünün özümsetilmesi ve milli bir bilinç kurulması amacı ile toplumu oluşturan her ferde Türkçe öğretilmeye çalışılması kadar doğal bir yöntem elbet olamaz. Ancak o döneme ait “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyası bugün iflas etmiş, toplumda yer alan Türk olmayan etnik artıklar kanlarının hükmünü verme yoluna gitmiştir.

Bununla beraber 1924 anayasasının 88. Maddesinde yer alan, “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” ibaresi, yani genelleştirme tanımı batılı bir millet anlayışının benimsendiğinin göstergesidir. Türk kimliğinde ırksal temellerden ziyade modernleşme çizgisinin yakalanması iddiası kemalist ideolojinin bir kimlik modellemesi olduğundan biz Türkçüler Atatürk’ü değil, onu sapık düşüncelerine alet eden kemalist ideologları eleştirmekteyiz.

Atatürk tarafından Sivas vilayetine ve Heyet-i Merkeziyeye gönderilen 4 Mart 1920 tarihli “Basının Dikkate Alacağı Hususlar” başlıklı telgrafın 4. maddesi, Milli Mücadele yanlısı basını Müslüman dünyaya dönük yayınlarında Pantürkçü ve Panislamcı propaganda yapmamaları konusunda uyarmaktadır. Siyasi sınırları belirlemek ve vatandaşlık anlayşını benimsetmek adına bu iki ayrı temele dayanmış olan düşüncenin birbiri ile anılarak bir propaganda aracı olarak gösterilmesi Türkçülük ve kürtçülük karşılaştırmaları kadar temelsizdir.

Türk dünyasını yok sayarak biricik fiziki dayanağını Anadolu olarak tanımlayan Misak-ı Milli propagandası ile de Kemalist kadrolar Pantürkçülüğü resmi devlet ideolojisi olmaktan çıkarırken dış Türkler üzerindeki vurguyu da hafifleterek bizi sınır bekçiliğine mahkum etmeyi hedeflemişlerdir. Artık onlar için millet kavramı sınırları tanımlanmış bir vatan ekseninde temellenmişti. Öncelik Türk kimlik inşası değil, kurtuluş ifadeleri ile özetlenmiştir.

Atatürk, Türk milletinin varlığının ve hayati menfaatlerinin Panislamizm, Pantürkizm veya “Federal İmparatorluk” gibi uzak hayallere feda edilmemesi gerektiğini, daha Milli Mücadele yıllarında ısrarla vurgulamıştır. İzlenebilecek gerçekçi ve akılcı yolun, sınırları belli bir vatan üzerinde milli bir Türk Devleti kurmak olduğunu dile getirmiştir. 1 Aralık 1921 Meclis konuşmasında şöyle der:

“…Efendiler… büyük hayaller peşinden koşan… insanlardan değiliz. (koşmak yüzünden) bütün dünyanın gazabını bu milletin üzerine celbettik. Biz Panislamizm yapmadık! ‘Yaparız, yapacağız’ dedik. Düşmanlarımızda yaptırmamak için bir an evvel öldürelim dediler. Panturanizm yapmadık yaparız, yapıyoruz dedik yapacağız dedik ve yine ‘öldürelim’ dediler… Biz böyle yapmadığımız ve yapamadığımız mefhumlar üzerinde koşarak (Düşmanlarımızı çoğaltmak yerine) haddimizi bilmeli… Biz hayat ve İstiklal isteyen milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı ibzal ederiz (harcarız).”

Yukarıdaki ifadeler karşısında “Hazır ol cenge, eğer ister isen sulh - ü salâh” sözleri ne kadar gerçeklik taşımaktadır, tartışılmalıdır.

Ulusalcıların şu tezat formüllerine bakın:

Batılılaşmaya karşı olmamak, Kurtuluş Savaşı Ulusçuluğu’nun bir başka boyutudur.
Batı emperyalizmine karşı olan bu ulusçuluk, Batı düşmanı değildir; hatta Batıcıdır.
Batılılaşma (çağdaşlaşma) yanlısıdır.
Ayrıca, antiemperyalisttir ama antikapitalist değildir.
Vay bizim halimize!

1918–1925 belgelerinde “Türkiye Devleti”, “Türkiye Halkı”, “Türkiye Ahalisi”, “kardeş milletler” diyen Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu gibi deyimler gözde formülasyonlardır. Kurtuluş Ulusçuluğu, Alman teorisindeki ‘nesnel birlik öğeleri’ne (ırk, kan, dil vb.) değil, Fransızlardaki “öznel öğe”ye (inanç, istek) dayanmış olarak biz Türkçüler tarafından asla kabul görmeyecektir.

Bu ifadeler çerçevesinde,

"Atatürk’ün bazı yanlışları, hataları olsa bile, devletimize yeniden ‘Türk’ adını vermesi, onun bütün yanlış ve hatalarının affedilmesi için yeterlidir” diyen de Atsız Atamızdır.

Cumhurreis Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiyelilik Milliciliği ile düzenlenmiş mahdut (çevrilmiş, sınırlanmış) milliyetçiliği biz Türkçüler tarafından kabul görülememektedir. Çünkü bizim dünyamızda çevrilen, kuşatılan, yumuşatılan, esnekleştirilen ve sınırlanan hiçbir düşünce ve eyleme yer yoktur.

Biz Türkçüler Başkumandan Mustafa Kemal'i tebcil ederiz yani ulularız. Fakat Cumhurreisi Atatürk'ün bir takım uygulamalarını, düşüncelerini ve çevresindeki haysiyetsiz akilleri eleştirme hakkımız her daim mahfuzdur.

…………………………

Tan Hu
27.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #34 : 28 Ekim 2017, 23:10:11 »

Cumhurreis Mustafa Kemal Atatürk’ün Mahdut Irkçılığı

Mustafa Kemal tarafından 1921 yılında Eskişehir’deki konuşmada: “Ne İslamcı birlik ne de Turancılık, bizim için bir doktrin ya da mantıklı bir siyaset oluşturamaz. Bundan böyle yeni Türkiye’nin yönetim siyaseti, ulusal sınırlar içinde Türkiye’nin kendi egemenliğine dayanarak bağımsız yaşaması olacaktır” demesi, Turancılık adına büyük bir talihsizliktir.

Burada Mustafa Kemal’in düşüncesi Misak’ı Milli sınırları içinde ırk, din, dil farkı gözetmeksizin yeni ulus-devletin inşası sürecinde yeni baştan tanımlanan bir milli kimlik anlayışının egemen olacağının ifadesidir. Irk-dil farkı gözettiğimiz ve sınır tanımadığımız için bu düşüncelerin Türkçüler tarafından kabul edilebilir olacağına kanaatim yoktur.

1930’larda ortaya çıkan Kemalizm ya da Atatürkçülük kavramlarını birlikte oluşturan düşünceler bütünü, doğal şekilde ve yavaş yavaş, bir süreç içerisinde gelişti. Kemalizm tutarlı ve herşeyi kapsayan bir ideoloji halini asla almadı. Kemalizm bir tutum ve kanılar bütünüydü. Bu tutum ve kanıların ise ayrıntılı bir tanımı hiç yapılmadı...Kemalizm, esnek bir kavram olarak kaldı ve dünya görüşleri çok farklı olan insanlar kendilerine Kemalist diyebildiler. Kemalizmin temel ilkeleri 1931 parti programının içerisine yayılmıştı. Bunlar, Cumhuriyetçilik, Lakiklik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik ve İnkilapçılık (Devrimcilik) olarak başlıklara ayrıldı.

Devlet ideolojik rıza sağlama aracı olarak dönem dönem milliyetçiliği, muhafazakârlığı, İslam’ı, Atatürkçülüğü ve hatta Türk-İslam sentezciliğini yerine ve önem derecesine göre, dönemin koşullarının hangisinin ihtiyaç halinde olduğuna bakarak, yer değiştirerek kullanmış fakat bir türlü Türkçü ya da Türkçü-Turancı olamamıştır.

Gök bilge Atsız Atamızın Cumhurreis Atatürk’ün çevresine bir türlü girdirilmemesi, o çevreden ve Atatürk’ten fikir ve istişare alışverişinde bulunamaması, fikirlerini yayamaması, Türkçülük ve Türk Milleti adına fevkalade zararlı olmuştur.

Nihayetinde Ziya Gökalp ekolünden gelen Büyük Komutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, heyecanlı milliyetçilere aşık bir liderdi. Çünkü kendisi de öyleydi. Atatürk tarafından meşrulaştırılan ve üniversitedeki hayatı iade edilen bir Atsız Ata, ‘her devrin menkubu’ olmaz ve fikirlerini meydan savaşı vererek sertleşmeye mecbur kalmaksızın yayabilirdi. Böylece o dönemde Türk gençleri için komünizme karşı etkin bir siper olabilirdi.

Kemalist kadrolarca engellenmeyen bir Rıza Nur’un Başbakan, Fuat Köprülü tarafından engellenmeyen bir Hüseyin Nihal Atsız’ın Atatürk’ün yanında yer alarak en önemli milli makamlarda bilim adamlığına yetkili olduklarını bir tahayyül edelim.

Atatürk’ün Nihal Atsız Atamız ile tanışmayı çok istediği bir süreçte, Atsız Atamızın Zeki Velidi Togan’ı savunduğu için üniversiteden Fuat Köprülü tarafından uzaklaştırılması ve daha sonrada Köprülü'nün Atsız Atamızın kendisinden intikam alabileceği gibi bir vehme ve kıskançlığa kapılması ile Cumhurreisin meclisine giremeyecek derecede sert tabiatlı bir genç olduğunu Atatürk’e bizzat söylemesi ve tanışma düşüncesini ortadan kaldırması beni hep derin bir üzüntüye mahkum etmektedir. Her daim iradesinin kuvvetli olduğunu düşündüğüm Büyük Komutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün böyle haince düzenlenen bir terkibe sessiz kalması benim dünyamda kabul edilebilir bir davranış değildir.

Neyse düşünce ve tespitlerimize devam edelim.

Cumhurreis Atatürk’ün, “Nutuk”ta “kanını taşıyandan başkasına inanma,” demesinin uygulamada kültür ve dil birliği halinde ortaya çıkmasının önüne geçemeyerek ikircikli bir duruma göz yummuş olması tezatlardan bir diğeridir.

Afet İnan, Atatürk’ün emriyle Anadolu ve Trakya’da 64 bin kişiyi içine alan, Devlet İstatistik Enstitüsü’nün de imkânlarını kullanarak, boy, iskelet yapısı, baş ve burunla ilgili ölçümler yapar. İnan, Avrupa medeniyetinin kurucusu olarak kabul edilen brakisefal Avrupa adamının, Orta Asya’dan Anadolu yoluyla Avrupa’ya geldiğini göstermeyi amaçlamaktaydı. Ona göre, brakisefal adam olmadan Avrupa adamının göçebe hayattan yerleşik hayata geçmesi düşünülemezdi, Anadolu’da yaşayan insanlar arasındaki antropolojik ve tavsifi benzerlikler, ikisinin de brakisefal Aryan ırkına mensup olduğunu ortaya koymaktaydı.

Antropoloji çalışmaları ile ilgili olarak yukarıda yer alan süreci paylaşmamın sebebi aşağıda yer alan ifadeler yüzündendir.

Mustafa Kemal’in antropolojik çalışmaları ırki açıdan değerlendirmediğini belirten İnan, bu çalışmalardan okulların, fabrikaların, ordunun ve sporun elde edeceği faydaları göz önünde bulundurduğunu ifade eder; bu sayede mesela okul çocukları sıralarda boylarının yüksekliğine göre değil, iskelet yapılarının büyüklüğüne göre oturmaya başlamış, spor takımları antropolojik rasyonaliteye göre örgütlenmiştir. Askeri birimlerin, enerji israfını asgariye indirerek askerliğin verimliliğini azami seviyeye çıkaracak tabii gruplar şeklinde belirlenmesi mümkün olmuştur. Elbette bu çalışmaların öjenik ile ilgili olduğu, ırkın saflığı, sağlığı, güzelliği gibi noktalarda faydalanmayı düşünülmesi açısından Türk Irkı adına çok önem arz etmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün antropolojik çalışmaları ırki bir değerlendirme taşısaydı ona refakat eden kürt İsmet İnönü’yü sanırım deney sürecine dahil etmesinden başka bir çaresi kalmayacaktı.

Ve böylece adeta bir “iddianame” mahiyetindeki nutku ve işkencelerinden sonra 7 Eylül 1944 yılı Perşembe günü, İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesinde, Türkçüler hakkında “gizli cemiyet kurmak”, “düzen düşmanlığı yapmak”,”hükümet devirmek”,”darbe” vs. suçlamaları ile “Irkçılık-Turancılık” davası başlatan Mustafa Kemal Atatürk’ün makam verdiği kürt İsmet İnönü’sünden bahsetmek Türkçülüğe verilen en büyük zararı anlatmak adına milli şefçiğimizden bahsediyor olmayacaktım..

…………………………

Tan Hu
28.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #35 : 29 Ekim 2017, 14:35:37 »

LAF KITLIĞINDA ASMA BUDAMAK

“Biz ve başkaları, hepimiz, bizden başka türlü düşünenlere tahammül ediyor, onları ancak fikir tartışmasıyla kazanmayı düşünüyoruz. Çünkü biz insanız ve bizim de her insan gibi fikrimiz var. Fakat Kemalist yobazlarının donmuş beyinlerinde herhangi bir "fikir" olmadığı için kendi dar prensiplerinin dışındaki her şeye diş gıcırdatmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Biz onların Kemalist rejimlerinin her marifetini, tehdidini, iftirasını, hapsini, işkencesini, tabutluğunu ve mezarlığını 1944'te gördük ve şatafatlı Kemalizm’in ne olduğunu anladık. Fakat henüz Üniversitede okuyan ve Kemalizm maarifi neticesinde yanlışsız bir dilekçe yazmak kabiliyetinden mahrum bulunan bazı tek tük gençlerin de bu yobazlığa katılması hazindir. Demek ki bu gençlerde daha ilmi bir kafa teşekkül etmemiştir. Kendilerinin değer verdiği şeylere değer vermeyen insanların atılmasını, kovulmasını, kim bilir, belki de öldürülmesini istemenin cahil köy yobazlarıyla aynı derekeye düşmek olduğunu bile idrakten acizdirler.” (Milli Birlik Makalesi-Gök Bilge Atsız Ata)

Birtakım şahsiyetlerin içimizdeki ulusalcılara yaranacağım diyerek dolaylı anlatımlarla Türkçülüğü atıllık ile ilişkilendirdiği diş gıcırdatmalarında ve siyasi manevracılıklarında tıpkı Mayıs 1944 günü olaylarının korkusu ile "ırkçılığa" karşı tepki argümanı olarak konuşmasında ırkçılığın politika malzemesi edilmesinin doğurduğu kötü sonuçlardan bahsetmiş olan kürt İsmet İnönü ile benzer ağızlar takınması bizce garip karşılanmamıştır.

Gerçekler, yalnızca zihinlerde ve kimseyi tedirgin etmeyecek kadar belirlenmiş bir hayalin içine hapsedilmiştir. Kendi hayalleri içinde hakiki felaketlerini göremeyen biri, tarihi mukadderatı muhakeme edemeyerek sağa sola kuduz hayvanlar gibi saldırmaktan geri duramaz.

Türkçülük idealinin tahakkuku Türkümsülerin dünyasında Atatürk Milliyetçiliği’nin meşrutiyeti kadar bile yer almadığından, takındıkları “ulus milliyetçiliği” tavrı bizce anlaşılabilir niteliktedir. Ancak bu laf kıtlığında asma budamaya benzer hesapları, Türk Irkçılığı’na bulaştırmalarına kanaatimiz ile asla izin vermeyeceğimizi daha önce de her mecliste bildirmişizdir.

Türk milletinin yüksek şeref ve menfaatini müdafaa edecek yegane ülkü Türkçülüktür. Bunun dışında yer alacak ulusalcılık, halkçılık, cumhuriyetçilik ve kemalizmi kendimize yamamak en yüksek zavallılık belirtisidir.

“Türkçülüğün değişmeyen tarafı ırkçılığı ile Turancılığı ve bunun neticesinde Türk milleti ve vatanı hususundaki düşünceleridir. Bu iki temelde bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler; meselâ iktisadî, sosyal ve hukukî görüşler Türkçülerin ileride halledecekleri meselelerdir.” (Orkun, 18 Ocak 1952,68. Sayı)

Bu iki temelde birleşmeyen ve kendini Türkçü olarak addeden hareketlerindeki her amilin korku olduğu kişiler asla bizimle aynı yolda yürümeyeceklerdir.  

Türkçüler, hainleri vatanın yurttaşı olarak gören siyasi sınırlar ile sınırlı Cumhuriyet’in tek kurtuluş kalesi olarak telakki edilmesine asla izin vermeyecektir. Bizim dünyamızda hiçbir sınıra yer olmadığı, düşmanlarımız tarafından iyi bilinmektedir.

Kasıtlı bir biçimde demokrasi ya da Cumhuriyet’e karşı Meşrutiyet’i ve padişahı, seküler kurumların dinsel olanlarla yer değiştirmesini ve Osmanlı nizamına geri dönülmesini savunan siyasi etnik hareketler içine Türkçülüğü katıştırmaya çalışan kör budalalar, Atatürk kalkanı ile karşımıza dikilmekten kendilerini alı koyamamakta, Türkçülüğün ahlaki argümanları ile muhafazakar düşünce sisteminin içine bizi yerleştirmeye çalışmaktadırlar.

Zira gizlice yürütülen fenalık, niyetlerde aranınca önce küçük süslü bir yalana sığınılır, sonra da pek çok hainliklere, uzun bir anlam tarifi yapılır. İstenen, en çok inandırdığı şeye inanan, aldanan kimselerin yabancılığıdır.

Tüm arayışlar, buluşlar ve kayboluşlar içinde gelip geçen, nice insanlara tanıklık eden tarih, kimilerini sessiz sedasız bağrından uğurlamış, kimilerini ise onlarda kaybettiklerine inat hayat bularak kendini onların isimleriyle mühürleyip ölümsüzlüklerini tescil ederek yaşamıştır. Türk tarihinin ölümsüzlüğünü tescil eden isimlerinden en büyüğü olan Türkçülüğün simgesi Gök Bilge Atsız Atamız’ı saygı ve minnet ile anarım.

…………………………………..

Tan Hu
29.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #36 : 29 Ekim 2017, 20:05:29 »


ÇÜRÜK BİR TAHTA

Türkçüler hürriyetinden, haklarından ve çıkarlarından vazgeçmek sureti ile disiplini ayakta tutmak ve onu korumak hedefiyle; kutlu saydığı değerlere saldıran ve kendi gibi serserilerden saygı gören pervasız soysuzlara yazı yazma gereği duyarak çok değerli zamanından bir an çalmak zorunda kalır. Bu pervasız serseriler bizim de kendisi gibi işkembe kazanında kaynadığımızı zanneder! İstenen bizim yara almamız değil, değerleri yaralamış olmaları ve küçük zaferleridir. Nitekim haysiyetsizlik Türkçünün başa çıkamadığı fakat her daim karşılaşacağı eski bir silahtır.

Milli bilince ve onura sahip olmak ancak Türk tarihi içinde yoğrulmayı, araştırıp, okumayı gerektirir. Kudretsiz çürük itirazlar yazgının belirlenmiş yükü altında, tezattan tezada düşmeye razı olan halk yığınlarının kaderidir. Erdemi, ümit ve sükunu kendilerinde bulamayan şuursuz akıllar başkalarında arar ve sessizce uzaklaşarak takip ettikleri laik koşucuların peşine takılırlar.

“Şimdi, insanlığın son merhalesi olan şuurlu, inançlı ve istekli “millet” dururken onu kaldırıp yerine şuursuz, her kalıba girmeye elverişli, ham madde halindeki “halk’ı koymakta ne mana var? Bu sözlerime karşın hemen Atatürk kalkanıyla karşımıza dikileceklerini, “Öyle ise Atatürk kurduğu partiye ne diye Halk Partisi dedi?” diye soracaklarını biliyoruz.”(Gök Bilge Atsız Ata)

 “Irkçılık, milleti parçalamak değil, mütecanis bir millet kurmak ülküsüdür. Irkçılığın milleti parçalamak olduğunu söyleyenler, bu milleti Halk Partili ve Halk Partili olmayan diye birbirine düşman iki bölüme ayıran İsmet İnönü gibi zavallı ihtiyarlarla ibn‐i zaman olan Hasan Ali ve Fatih Rıfkı gibi biçarelerdir….Görülüyor ki ırkçılığın milli birliği bozduğu hakkındaki iddia boştur. Bu memlekette, zaten bir vatan hainliği olan komünizmden başka milli birlik bozan fikir yoktur. Irkçılığın aleyhinde bulunanlar Türkçülüğün düşmanı olan dönmelerle, masonlar ve Halk Partililer yani Kemalistlerden ibarettir.” (ORKUN, 1951, Sayı:21-Gök Bilge Atsız Ata)

Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ılımlı laik siyasi hareketler, sert bir Türkçü hamle ile cereyan etseydi, çürük ulusalcı kafaların mevcudiyetinden mevzubahis olunmayacak, Türkçü Devrimlerin hayata geçirildiği bir “ülkü cennetinde”, inkılapların gündelik sosyal değerlerinden bahsediyor olacaktık.

“Irkçılıkla Kemalizm arasında bir ölçüştürme yapmak gerekirse şöyle denebilir: Irkçılık, bizden olmayanların bize hep ihanet ettiklerini bilmekten doğan tarihi bir gerçeğe, Kemalizm ise otuz yılın yalan‐dolan propagandasına dayanmaktadır. Onlar şunu bir lahza unutmasınlar ki dayandıkları sahte mabut yıkılmakta, onun yerine hakikat ve fazilet gelmektedir. Hani, nerede kaldı o eski çığırtkanlıklar? Artık gözleri açılan çoğunluk şirretçe tahriklerin ardından gitmiyor, değil mi? Artık Kemalizm bayrağını açan dergiler yaşamıyor değil mi? Muzdarip Türk milleti ağır başlı hakikatlerle karşılaşmak ve biraz refaha kavuşmak istiyor. İşte, Moskof hayranı milli şefleri çürük bir tahta gibi yıkılıp bir paçavra gibi kenara atıldı. Bugün herhangi bir adamdan farkı var mı? Olamaz, çünkü kıymeti hakikaten değerli olduğundan değil, sahte reklâmlardan doğuyordu.” (ORKUN, 1951, Sayı:21-Gök Bilge Atsız Ata)

Atsız Ata, tevkif edilmesine sebep olacak olan “Konuşmalar” adlı bir dizi makalesinin ilkinde şu şekilde seslenmektedir: “Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka hiç kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor fakat Türkçü olmuyor…”

Türklük aleyhinde yapılan türlü dalaverenin beyinleri bulandırdığı bir zamanda, bütün gayelerin sefaletinin farkına varmak Türkçülere düşer. Türkçülük ışığı ile nice karanlıklarda yolumuzu bulmayı öğrendik. Düşüncelerimize yıkıcı istikamet veren boş ihtirasları çoktan yerle bir ettik. Zira çürük tahta çivi tutmaz.

Türkçüler ne komünistlerin tehditlerine, ne de Cumhuriyetçilerin adi nümayişlerine hesap vermeye mecbur değildir. İrademizdir..

………………………..

Tan Hu Emre
29.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #37 : 30 Ekim 2017, 13:01:37 »


TÜRK KÜLTÜRÜNDE KAM VE TÖZ İNANCI

Türklerin gelenek ve göreneklerinde varlığının izlerini daima taşıyan Kam ve Töz İnancına bu başlıklar ile değinmeye çalışacağım.

Yayık

Yayık, insanları kötülükten koruyan ve hayat veren, Tanrı Ülgen tarafından gönderilmiş ve ondan sudur etmiş göksel bir ruhtur. Ayrıca insanlarla Ülgen arasında elçilik görevi görür.
(Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s. 54)

Altayların Yayık dediği tanrıdan söz edilir. O kötülüklerden korunmak, hayat vermek için insanların arasına gönderilir. Ve onlarla birlikte yaşar. Bu nedenle Kuday adıyla anılır. Ülgen’le insanlar arasında aracılık yaparken şamanın kullanılıp kullanılmadığı sorusuna yanıt vermek yersiz olur. Çünkü insanlar arasında yaşıyorsa, bu aracılıkta şamana ihtiyaç yoktur. (A.V. Anohin; “Altay Şamanlığına Ait Makaleler, (çeviri. A. İnan), Makaleler ve İncelemeler, C.I, Ankara–1968, s. 415, Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s. 54)

Altaylılar, ilkbaharda kısrakların sütünü unla karıştırıp bir bulamaç yapar ve Yayık’a adayarak etrafa serperler. (Wilhelm Radloff, Türklük ve Şamanlık, Örgün Kitapevi, İstanbul–2008, s. 153)

Anohin’e göre yayık’ın en önemli görevi insan ve ülgen arasına aracı olmasıdır. “ Ülgen Piy’in habercisi,

Kızıl bulut kenarlı, Gökkuşağı dizginli,
Solgun şimşek kamçılı,
Gökten haber alan Ak Yayık!” (A.V.Anohin; Altay Şamanlığına Ait Materyaller, Konya–2006, s. 14)

Yayık, insanları kötü ruhlardan korur. Ay ve güneşten bir parçadır. Ayinler sırasında kam göklere, Ülgen huzuruna, kurbanın canını götürürken yayık’ın himayesine girer. Yayık rehberlik etmezse kam göklere çıkamaz. (Abdülkadir İnan, Tarihte ve bugün Şamanizm, Materyaller ve araştırmalar, TTK- Ankara, s. 33-34)

Suyla

At gözlü kartal denilen bu ruh, göksel ruhlar sınıfındadır. İnsanları korur ve onların arasında yaşar. Su, ay ve güneşin parçalarından yaratılmıştır. Altaylılara göre bu ruh insanın hayatını değerlendirir ve hayatında gerçekleşecek değişikleri haber verir. Bu yüzden iki dili kekeme han adı verilen bu göksel ruha, bu bilgilerin derlendiği yıllara rakı saçısı yapıyorlardı. Ayrıca Yayıkla birlikte kurbanın canını Ülgene götüren bu ruh, esrik yolculuğunda şamanı yoldan çevirmek isteyecek kötü ruhlardan korur. (Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s.31, A.V.Anohin, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, Konya–2006, s. 14)

İnsanların ne yaptığını Şaman’a bildirir. Bundan dolayı da Tildü “iki dilli” anılır. Ona adak olarak rakı serpmek adettir. (Wilhelm Radloff, Türklük ve Şamanlık, Örgün Kitapevi, İstanbul–2008, S. 153, S. 154)

Şaman ayini sırasında şaman göklere yahut yeraltına giderken suyla şamana hücum ederek kötü ruhları kovar. Yayık ile beraber kurbanın canını göklere götürür. Ayin esnasında Suyla’nın şerefine saçı olarak rakı kullanırlar. (Abdülkadir İnan, Tarihte ve bugün Şamanizm, Materyaller ve araştırmalar, TTK- Ankara, s. 34)

Töz –Ongon

Türk mitolojisinde görülen ve erken devirlerden itibaren ortaya çıkan tözler (ruh) yani idoller esas olarak animizm ve fetişizmle ilgilidir. Bu tezlerin ortaya çıkışındaysa en önemli etken Atalar Kültü, yani atalara gösterilen saygıdan dolayı oluşan inançlar bütünüdür.

Animizm esas olarak ve en basit şekliyle, bütün varlıkların, canlı ve cansız her şeyin bir ruhunun bulunduğuna inanmaktadır. İnsanların değişik inançlara göre farklı inançlara sahip olan ruhlarla ilgili animist inanç, ruhları ya da ataları temsil ettiğine inanılan tözler içinde geçerlidir. Animizm Türk mitolojisinde söz konusu olan Yer-Su inançlarının başka bir tarzıdır. Ancak derelerde, kayalarda ya da hayvanların gövdelerinde yaşadıkları ileri sürülen doğaüstü varlıkların dışında kalan unsurlar da bu kavram içine girebilir. Bedensel varlığı olmayan, hayalet, cin, ruh gibi varlıkların tümünün de içine girdiği animizmin özel bir biçimi olan ataya tapınma ya da saygı gösterme olgusu tözlerin oluşumunda en önemli etkenlerdendir. (Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2000, s. 56,57)

Ural-Altay kavimlerinin kuzey ormanlarında ve Altay-Sayan dağlarının dar vadilerinde sıkışıp kalmış plan boyların gelenek ve göreneklerini tetkik eden bilginlerin yüzyıllardan beri topladığı malumat Çin kaynaklarının, Göktürklerin Tanrı tasvirleri hakkında verdikleri malumatın açıklanmasına yardım etmiştir. Kök Türklerin keçeden ve deriden tözler yaptıkları ve bunları iç yağıyla yağladıktan sonra sırıklara astıkları, yılın dört mevsiminde de kurban kestikleri yine Çin kaynaklarında kayıtlıdır. (Saadettin Gömeç, “Şamanizm ve Eski Türk Dini”, PAÜ. Eğitim Fak. Dergisi, 1998, Sayı:4, s. 39)

Çin yıllıklarında Hunlar ve Göktürklere ait tözlerin varlığından bahsetmektedir. Erken Altay mezarlarında bulunan muhtemelen bir bayrak direğinin tepesine dikilmiş geyik heykeli bu hususlardaki örneklerden biridir. (Emel Esin, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a giriş, İstanbul–1978 s.17)

Bu etnografik malumata göre Altaylarda Tös-Töz, Yakutlarda Tangara, Uranlarda Eren, Moğol-Buret’lerde Ongon denilen putlar-fetişler vardır. Bunlar keçeden, kayın ağacı kabuğundan yapılır. Bir kısmı çocukların oynadıkları bebeklere benzerler. Bir kısmı da tilki, tavşan ve başka hayvan derilerinden ibarettir. Bunlar duvarlara yahut sırıklara asılır. Bazı aileler bunlara torbalarda saklarlar. Ava veya önemli bir sefere çıkarken bu putlara saçı saçarlar ve ağızlarına yağ sürerler.

Bu putları ifade eden Altaylarca Tös-Töz ve Moğolca terimleri tarih bakımından önemlidir. Töz-Tös bugünkü Şamanist Türklerin lehçelerinde “asıl, kök, menşe” demek olduğu gibi eski Uygur ve Hakaniye Türk lehçelerinde de aynı anlamda kullanılmıştır. Altaylıların bu putlara Töz-Tös adı vermeleri de bunların “Atalar Ruhu” hatırası olarak yapıldığını göstermektedir. Şamanistler bunlar hakkında “bu babamın tözü bu anamın tözü” derler. (Abdülkadir İnan, Tarihte ve bugün Şamanizm, Materyaller ve araştırmalar, TTK- Ankara, s. 42)

Ongon terimi Moğolca bir terimdir. Türkler bunun karşılığı olarak Töz kelimesini kullanmışlardır. Ongon kelimesini Çağataylılar Moğolcadan alarak damga, ayırıcı belge anlamında kullanmışlardır. Ongon kelimesi Moğollarda Türkçedeki Idık kelimesi yerine de kullanılır. Müslüman Türklerde de eski Töz ve Ongon kültünün izlerine rastlanmaktadır. Doğu Türkistanlı Bakşılar hastaları tedavi ederken birçok “Kuğurçak” (kokla) kullanırlar.

Başkurt ve Tobol Bakşılar’ı sıtma hastalığını paçavradan yaptıkları “korçak” (kokla) lara nakledip uzaklara götürürler. Türk ırkına mensup Şamanistlerde çok yaygın olan Töz’ler; Tilek, Kozan (tavşan), Aba (ayı), Bürküt (kartal), Tiyin (sincap), As (kakum) ve bunlara benzer adlar taşıyan putlardır. Bunlardan başka büyük Kamlar, kahramanlar, iyi ve kötü ruhlar adına yapılan ruhlar da vardır. (Abdülkadir İnan, Tarihte ve bugün Şamanizm, Materyaller ve araştırmalar, TTK- Ankara, s. 44,45)

.....................

Tan Hu
30.10.2017
turkcuturanci.com


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #38 : 04 Kasım 2017, 11:31:24 »

BİR KARNAVAL MANZARASI

Yazımda yer alan ifadeleri bu davayı canlarından aziz bilmiş Türkçüleri tenzih ederek kaleme aldım.

“…..Türkiye bir karnaval manzarası göstermektedir. Herkes kendi ilkesine ve değer yargısına göre davranınca da ortada disiplin diye bir şey kalmamaktadır. Disiplinsiz bir toplum ilkel bir topluluktur. Zenci oymağı veya Avustralya yerlileri gibi.”(Gök Bilge Nihal Atsız)

Son yıllarda Türk’ün egemenliğini yok etme gayretleri içinde, Türklüğün var edici gücü çevresinde Türkçülüğe en kirli bezden kefen biçilmeye çalışılmaktadır. Her zaman “Türkçülüğün hangi temeller üzerinde inşa edileceğini tartışırız, Türkçülüğümüzü değil!” diyerek temel bir ifade ortaya koyduğumu bilirsiniz!

Bugünlerde yüksek bir ses ile Türkçülük nutukları atan, başlarında da etniklerden teşekkül kişilerin yer aldığı malum sosyal medya şahsiyetleri, kendi hareketleri dışında faaliyet yürütün diğer Türkçülerin; Cumhuriyet, Kemalist rejim ve devrimler üzerinden Büyük Kumandan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı düşmanlık yürütülmekte olduğu yönünde bir takım propaganda yazıları kaleme alarak Gök Bilge Nihal Atsız Atamızın şahsına ve aziz davasına hakaretler yağdırmakta, Türkçülüğü Atatürkçülük ile kıymet taktiri kefesinde tartmanın hesabına girişerek Türkçüleri ayrıştırma cihetine gitmektedir.

Bildiğiniz üzere bugün Türkçülük adına çalışmalar yürüten kandaşlarımızın tamamına yakını Otağımızda eğitimden geçmiş ve Türkçülüğün terbiyesine nail olabilmişlerdir. Ancak çıktıkları kabukları beğenmeyen, nereden beslendiğini bilmediğimiz birtakım etnik şahsiyetler ise sosyal medya çukurundan slogan kokan yazılar ile malum yerlere sürekli ileti göndermenin derdine düşmüşlerdir. Biz her daim her mecliste üslubun Atsızca olması gerektiğini ve dünyaya bakışın Atsızın gözleri ile olacağını ifade etmeyi borç bildik.

Kasıtlı bir biçimde demokrasi ya da Cumhuriyet’e karşı Meşrutiyet’i ve padişahı, seküler kurumların dinsel olanlarla yer değiştirmesini ve Osmanlı nizamına geri dönülmesini savunan siyasi etnik hareketler içine Türkçülüğü katıştırmaya çalışan kör budalalar gibi, Atatürk kalkanı ile karşımıza dikilmekten kendilerini alı koymayan bir takım kanı bozuk işsiz etnik şahsiyetler karşımıza dikilmekte, Türkçülüğün ilkeleri ve ahlaki argümanları ile muhafazakar düşünce sisteminin içine bizi yerleştirmeye çalışmakta, sözde bizlere Cumhuriyet cezası kesmenin derdine düşmektedir.

Türkçü oldukları iddiası ile her türlü yaygarayı parmaklarını kaydırarak baktıkları sosyal medya ekranı üzerinden koparan serseri takımları bizim de kendileri gibi işkembe kazanında kaynadığımızı zannederek davanın merkezinde bedenlerine birinci sınıf koltuk kapmanın peşine düşmüşlerdir. İstenen bizim yara almamız değil, değerleri yaralamış olmaları ve küçük zaferleridir. Nitekim haysiyetsizlik Türkçünün başa çıkamadığı fakat her daim karşılaşacağı eski bir silahtır.

 “Biz ve başkaları, hepimiz, bizden başka türlü düşünenlere tahammül ediyor, onları ancak fikir tartışmasıyla kazanmayı düşünüyoruz. Çünkü biz insanız ve bizim de her insan gibi fikrimiz var. Fakat Kemalist yobazlarının donmuş beyinlerinde herhangi bir "fikir" olmadığı için kendi dar prensiplerinin dışındaki her şeye diş gıcırdatmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Biz onların Kemalist rejimlerinin her marifetini, tehdidini, iftirasını, hapsini, işkencesini, tabutluğunu ve mezarlığını 1944'te gördük ve şatafatlı Kemalizm’in ne olduğunu anladık. Fakat henüz Üniversitede okuyan ve Kemalizm maarifi neticesinde yanlışsız bir dilekçe yazmak kabiliyetinden mahrum bulunan bazı tek tük gençlerin de bu yobazlığa katılması hazindir. Demek ki bu gençlerde daha ilmi bir kafa teşekkül etmemiştir. Kendilerinin değer verdiği şeylere değer vermeyen insanların atılmasını, kovulmasını, kim bilir, belki de öldürülmesini istemenin cahil köy yobazlarıyla aynı derekeye düşmek olduğunu bile idrakten acizdirler.” (Milli Birlik Makalesi-Gök Bilge Atsız Ata)

Sosyal medya çukurunda parmak oynatan Türkümsü takımları tarafından, Türkçülük ve Türk Milleti’nin varlığı bir ikilem olarak servis edilirken, okudukları niyetler üzerinden küçük süslü bir yalana sığınıp, sonra da pek çok hainliklere, uzun bir anlam tarifi yapmayı tercih eden genç yığınlara ne demeli? İstediğiniz, en çok inandırdığı şeye inanan, aldanan kimselerin yabancılığından başka bir şey değilken, Türk Gençliği’ni zehirlemeye çalışmanız bizler tarafından engellenecek ve sizlerin umutları çok yakın bir zamanda tamamen yok edilecektir.

“Ülkücü ilkelerin uygulanması güçtür. Bunlar her aklın kolaylıkla kabul edemeyeceği kadar parlak ve heybetli düşüncelerdir. Uzun vadelidirler ve sonsuz fedakârlık, kan ve can vergisi isteyen nesnelerdir. Fakat milletlerin gönlünü sevinç ve heyecanla dolduran yürütücü kuvvetlerdir. Tarihin en büyük kahramanlıkları ve fedakârlıkları bunlar uğrunda yapılmıştır. Çetin çarpışmalar isteyen ülküler, çetin savaşçılar yetiştirmek bakımından da olağanüstü ortamlardır. Ülkücü ilkeler, uğrunda çarpışan insanları yükseltip Tanrı’ya yaklaştıran ilkelerdir.” (Atsız Ata)

Türk milletinin yüksek şeref ve menfaatini müdafaa edecek yegane ülkü Türkçülüktür. Bunun dışında yer alacak ulusalcılık, halkçılık, Cumhuriyetçilik ve Kemalizm vb. düşünceleri siyaset yapacağız diye kendimize yamamak en yüksek zavallılık belirtisidir.

Kişilerin üzerinde teşekkül eden ‘Ülkü’ bilhassa da fütuhat dava arkadaşlarımız tarafından gündelik yaşama, gündelik siyasete, demokrasi ve Cumhuriyet sentezciliğine feda edilmekte, kıbleler değişmekte ve “Atsızcı olmakta neyin nesi” gibi bir herzevekilliğin içine düşülmektedir.

“Dünyada en büyük hak yaşamaktır. Ülküler, insanları bu haktan vazgeçirecek kadar büyük ve kuvvetlidir. Kabul etmelidir ki yüzbinlerin hayattan vazgeçmesinde görülmemiş bir ululuk ve yücelik vardır.” (Atsız Ata)

Bu yüzyılın ilk yarısında komünistlerin bir kısmının “züğürtler,” diğer bir kısmının da kendilerine kadın bulmak için bu yola girenlerden oluştuğunu, bazılarının ise komünist merkezlerden para almak için, bir kısmının da bu yola bilmeden giren “budalalar” olduğunu belirterek komünistin ne olursa olsun “vatan haini” olduğunu belirten Atsız Ata, acaba bugün ki sözde milliyetçilerin takındıkları aynı hallerine şahit olsa ne derdi!

 “Cumhuriyetçilik gönüllerde değil, sözlerdedir. Cumhuriyet nihayet bir rejim yani bir manevî elbise olduğu için bunun çevresinde birleşmek yürütücü ve yaşatıcı bir ana düşünceye sarılmak sayılmaz. 1923-1967 arasındaki 44 yıldan ne kadarın cumhuriyetle geçtiği de ayrı bir sorudur.”….“Lâiklik de böyledir.”(Gök Bilge Atsız Ata)

Tüm arayışlar, buluşlar ve kayboluşlar içinde gelip geçen, nice insanlara tanıklık eden tarih, kimilerini sessiz sedasız bağrından uğurlamış, kimilerini ise onlarda kaybettiklerine inat hayat bularak kendini onların isimleriyle mühürleyip ölümsüzlüklerini tescil ederek yaşamıştır. Türk tarihinin ölümsüzlüğünü tescil eden isimlerinden en büyüğü olan Türkçülüğün simgesi Gök Bilge Atsız Atamız’ı saygı ve minnet ile anarım.

“Kan ve Can Vergisi İsteyen Nesne “Türkçülük”, bizim her şeyimizdir.”

………………………

Tan Hu
04.11.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 2 3 [4]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.077 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.