Tan Hu Makaleleri!
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 18 Kasım 2017, 07:31:55


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 2 [3] 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tan Hu Makaleleri!  (Okunma Sayısı 3452 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #20 : 11 Eylül 2017, 00:00:43 »

MİLLİ HAFIZA

Milli hafıza ulusun egemen olarak yorumlandığı devlet eliyle daima canlı tutulmalı, böylece milli ve mücadeleci karakterinin ağır bastığı bir yeni nesil ile ulusun devamlılığı da teminat altına alınabilir.
 
Hafızayı Canlandıralım:

Osmanlıcılık düşüncesi İttihat ve Terakki tarafından ilk baçlarda bir kurtuluş çaresi olarak görülmekteydi. Fakat meşrutiyetin ilanı üzerinden fazla geçmeden bu düşüncelerinin başarısızlığı da kısmen kendisini belli etmişti. Bu durumda eşitlik eksenli tüm çabalara rağmen Bulgar, Rum, Makedon ve Ermeni unsurlar arasında milliyetçi eğilimler bir türlü azalmıyordu. Bu durumun Müslüman unsurlar arasında da milliyetçilik düşüncesinin güç kazanmasında etkili olduğu söylenebilir.

Akçura, dil unsuru temelinde Osmanlı milleti oluşturulmasını olanaksız olarak değerlendirir ve Osmanlıcılık ideolojisini gerçekçi görmez.

Nitekim daha önce cemiyet içerisinde yer almış Türk olmayan unsurlar da büyük ölçüde Osmanlıcılık düşüncesini terk etmiş ve kendi milli kimliklerini ön plana çıkaran bir çizgiye kaymışlardır. Bundan sonra Osmanlıcılık düşüncesini savunanların büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturması gibi bir sonuç ortaya çıkmıştır. Sadece Türk unsurunun savunduğu bir Osmanlıcılık fikrinin ise “Osmanlılaştırma” politikalarından öte bir şey üretemeyeceği önemli bir gerçektir. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti’ndeki malum akıllar Osmanlılaştırma politikası eksenli çizgiye Türk bekasını tekrar çekerek, Milli hafızanın çözülmesini sağlamaya çalışmaktadır.

Osmanlıcılık düşüncesini savunan kesim arasındaki söz konusu değişim, İttihat ve Terakki taraftarlarını İslamcılık ve Türkçülük düşünceleri arasında bir politika üretmeye yönelttiği gibi bugünde bu sakat düşünce temeli üzerine bir siyasi hareket temellendirilmeye çalışılmaktadır.

Islahat Fermanı’ndan sonra ortaya çıkan muhafazakar tepki sonucu İslamcılar, ilk başlarda kültürel Türkçülüğe sempatiyle yaklaşmışlar, hatta yayın organı olarak kurdukları “Sırat-ı Müstakim” i, Türk Derneği’nin de yayın organı olacak şekilde genişletmeye çalışmışlardır. Dönemin siyasal şartları ve gerçekleri Türk Milliyetçiliği’ni ön plana çıkarınca bu birliktelikten memnun kalınmayarak, kısa yoldan dönüş yönünü tercih etmişlerdir. Günümüzde aynı oluşumlar tekrar bir araya gelmekte ve Müslüman kardeşliği ekseninde birbirlerini tatmin etmektedirler.

Aynı dönemlerde bir de Türkçülerin “Turan” idealine karşılık ortaya çıkan Batıcılar “irfan” idealini savunma yoluna gitmişlerdir. Batıcılar Osmanlı’nın son zamanlarında en fazla eleştirilen kesim olmuşlardır. Özellikle Balkan savaşlarından sonra Osmanlı devletinin büyük toprak kayıpları ve savaşın perde arkasında Batılı ülkelerin tahrik ve desteğinin olması, Batıcılığı savunanları zor duruma düşürmüştür. En nihayetinde bu kesim laik rejimin temellerini atacaklardı.

 Avrupa’nın Şark Sorunu olarak adlandırdığı politikalarla hali hazırda dahi başa çıkabilmiş değildir. Demokrasiyi milleti bütünleyen bir unsur olarak görmeye devam ettiğimiz sürece bir adım ileri gidemeyeceğiz.

1913 Bab-ı Ali Baskını ile birlikte Osmanlı merkeziyetini kuvvetlendirmek üzere kullanılan Türk Milliyetçiliği düşünceleri,  15 Temmuz 2016 günü cemaat tarafından gerçekleştirilmeye çalışılan askeri ayaklanma sürecine atıfta bulunurcasına tekrar Türk İslam sentezcilerinin iştahını kabartmış gibi görünmektedir. İşin tuhaf yanı 1913 baskını ile İttihat ve Terakki’nin balkanlarda gayr-i müslim azınlıklar üzerinde baskı kurmaya başlaması ile günümüzde mevcut siyasal yapının Türk Milleti üzerinde baskı kurmaya çalışması bizleri kendi vatanımızda sanırım gayr-i müslimlerden daha da aşağıda bir sınıfa oturtma çabalarının tezat ve sakat tezahürü olsa gerek.  O dönemde balkanlarda Arnavutluk isyanı baş göstermiş ve Balkan Harbi ile de devlet toprak kaybetmiştir. Bakalım günümüz politikaları neticesinde nerelerde isyan ve toprak kayıpları yaşanacaktır.

Sonuçta 1913 yılında başlayan bütün bu olumsuz sürecin sonunda milletin sinesine dönme süreci başlamış, Turancılık düşüncesi Osmanlı topluluğunda kendine yer bulmuş, ümmetçilik safsataları kısmen terk edilmiştir. Bugün milletin top yekün tekrar aynı saflarda buluşulacağı bilindiği için Türk siyasal yaşamında 2023-2053-2073 gibi safsatalar ile millet uyutulmaya devam edilmeye çalışılıyor.

Hangi sistemin hangi yılı göreceğini bilemem ancak Türkçü Turancı hareket bu yurdun ve milletin gücünü gösterecek, kanının membasında, Turan’da buluşacaktır.

Tan Hu
11.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #21 : 16 Eylül 2017, 12:32:05 »

Özleyiş

Özledim… Yanıklık canıma değdi…
Özledim, yıllarca daha özlerim.
Hasret türkü olsa, ben onu çalsam,
Kırılıp giderdi nice sazlarım…

Yatın ümitlerim, uykuya yatın!
Bitin hasretlerim, tükenip bitin!
Ayrılık ateşi çetinmiş, çetin;
Onunla dikleşir bütün düzlerim.

Yanımda sanrım, bakarım düştür;
Güldüm zannederken gözlerim yaştır.
Umduğum ne varsa hepside boştur;
Yinede bekliyor onu gözlerim.

Sazlar var: Durmadan gurbeti çalar;
Hayal var: Gözümü, gönlümü çeler.
İçimde bir bülbül şakıyıp çiler:
Özledim, yıllarca daha özlerim…

Gök Bilge Atsız Ata
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #22 : 17 Eylül 2017, 15:23:42 »

IRKÇILIK HIFZISSIHHA MESELESİDİR

Derleme ve makale niteliğinde yazıya döktüğüm ifadeler, Türk düşünce hayatının en önemli isimlerinin “Türkçülük” görüşlerinin özeti niteliğindedir. Paylaşımda, düşünce ve fikir liderlerinin daha çok yaşadığı dönem ve günümüze etki eden milli fikirler, özet ifadeler ile benim dünya görüşüm çerçevesinde ele alındığından, şahsıma ait kısa görüşlerin yer aldığı konu dizinine dava arkadaşlarım tarafından müsamaha gösterilerek değerlendirme yapılacağı inancındayım. “Kan ve Can Vergisi İsteyen Nesne “Türkçülük”, bizim her şeyimizdir.”


Malum günümüzde yeni bir moda akımı daha türedi.

Milliyetçiliğin mutlaka ırkçılık ve faşizmle eklemlenmek zorunda olmadığı, bu iki kavram ile milliyetçilik arasında varoluşsal bir ilişki ve esasen ırk denilen bir kavramın bulunmadığı yönündeki moda akımı..

Bizler Türkçülüğün hangi temeller üzerinde inşa edileceğini tartışırız, Türkçülüğümüzü değil!

Türkçülük idealinin tahakkuku Türkümsülerin ve devşirmelerin dünyasında arap beynelmilelciliğinin meşrutiyeti kadar yer almadığından, takındıkları “kardeşlik” tavrı bizce anlaşılabilir niteliktedir. Ancak bu pis hesaplarınızı Türk Irkçılığı’na bulaştırmanıza kanaatimiz ile asla izin vermeyeceğimizi daha öncede her mecliste bildirmişizdir.

Türkümsülerin, Türk Irkçılığı önündeki en büyük engel olduğunu, etnik, dini ve kültürel türdeşlik safsataları içinde bir gün geri dönmemek üzere kaybolacağını Türkçüler her daim dile getirmiştir. Bir gün kaybettiğiniz ruhların içinde silinmek üzereyken bizimle aynı yolda yürümek istediğinizde yaptıklarınızın hesabını vererek en ağır görevleri üstlenecek ve en ağır onursuzluklara maruz kalacaksınız.

Yaşam bir kavgadır. Kavga ve mücadelede zafiyet gösteren ırklar tarih sahnesinden silinip gitmiş ya da bir sömürge niteliğinde nesillerini yitirmişlerdir. Irk yaşayacak, saf bir şekilde korunacak ki gelecek nesillere ortak bir akıl nüfus edebilsin. Türlerin doğadaki var kalma mücadelesi her daim bir savaş ortamı yaratmıştır.

“Burada her şey bir savaştır. Tabiata karşı, düşmana karşı ve hatta Tanrı’ya karşı günümüz bir gazadır… Bu yurt baştanbaşa şehitler ve gaziler diyarıdır. Bu vatan bir boydan bir boya tunç heykeller otağıdır… Bu ebedi heykeli artık, dünyanın nizamını kurmuş olan Tanrı bile deviremez.”(Atsız Ata)

“Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi, kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir. Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa, bunun sebebi, aynı gayeyi güden başka cinslerin mukavemetiyle karşılaşılmasıdır. Cinslerin, aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve karşılaştıkları tepkiden ‘hayat kavgası’ doğuyor. Bu arada güçsüzler eziliyor, azalıyor; güçlüler yayılıp çoğalıyor. Bazı soylar ise yeryüzünden büsbütün kalkıyor” ifadelerini kullanan Atsız Ataya göre, “Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet adeta bir şuuraltı itişiyle, dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken, başka milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savaş başlar. Sonunda güçlüler kazanır.”(Ülküler Saldırıcıdır. Orhun, Sayı 14)

Atsız Ata, “ırkçılık aynı zamanda bir hıfzıssıhha meselesidir.” diyor ve ekliyor:

“Karışmak daima üstün tarafın aleyhinde olduğundan üstün bir ırk olan Türk ırkı aşağı ırklarla karıştığı zaman ortaya çıkan melezlerde Türkün bütün üstün vasıfları kaybolmakta, aşağı ırkın iptidai vasıflarından bazıları onun yerini tutmaktadır. Birer müspet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin ortaya koyduğu bu hakikatlerden siyasi düşüncelerle vazgeçemeyiz. İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz.” (Atsız, “Veda”, Orkun: Sayı 68: 1952, Makaleler III içinde, İrfan Yayınları, 1997, s. 97.)

Doğmamış oğla öğüttür;

“Doğmadan, kanının cevherini araştır; yabancılık hissedersen, annenin barsaklarını paramparça et… Gebersin ve seni doğurmasın! Çünkü oğlum bundan sonra bu toprakta, kanı saf ve dini ‘Erkeklik’ olan Türk yaşayacaktır.”( Kemal Özdeş, “Oğluma Öğütler”, Bozkurt, Sayı 10: Haziran 1941, s. 229.)

Büyük milletler geçmişte olduğu gibi bugün dahi Ojenik Bilimi’nden (Irk iyileştirmeciliği, kalıtım yolu ile soyu geliştirmeye çalışan bilim dalı) yararlanmaktadır. Bütün bu ulusların anayasalarında, beden terbiyesi kanun ve hükümleri yer almaktadır.

Bilimin yüceliğine ve doğruluğuna inanmamak için gerçekçi olmamak gerekir. Türkçü demek zaten gerçekçilik demektir. Bizim için bahsi geçen kendi töremiz ve dünya görüşü ilkelerimiz doğrultusunda sosyal ve içtimai bir bilimselliktir.

Tarihi olaylar bize göstermiştir ki! Kanın saflığının bozulması ve melezleşmesi, devletlerin ve toplumların çöküşündeki en büyük ana etmendir.

“ Esasen eterejon (gayrimütecanis) bir siyasi birliğin mukadderatı boyuna hastalıklara, yani isyanlara, türlü rahatsızlıklara uğrayıp çekmek, buhranlar geçirmek ve nihayet tefessüh ederek dağılıp yok olmaktan başka bir şey olamaz tarihi ve sosyal determinizm bunu böyle yapmıştır. Bu dağılmanın şaheser misalleri Avusturya ve Osmanlı İmparatorluklarıdır.”(Rıza Nur, “Türk Nasyonalizmi”, Tanrıdağ, Sayı 1. 6 Mayıs 1942, s. 5.)

Milletlerin hayatının bir var olma mücadelesi olarak kodlanmasının doğal sonucu, küresel ve ebedi bir barışın mümkün olabileceği fikrinin bir millet için ‘en büyük tehlike’yi teşkil ettiği inancı ile Atsız Atamızın ifadelerini aktarıyoruz: “Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barış ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemeyen millet küçülmeye mahkûmdur. Saldırmayan millete saldırılır. Hayat bir savaşken ve onu kazanmak için mutlaka saldırmak gerekirken, milli ülkü yolunda yapılacak saldırının çirkinliğini haykırmak ya gaflet ya ihanettir.”(Atsız Ata)

Mustafa Kemal Kurtuluş Savaşı sonrası, 1923 tarihinde Adana’da yaptığı konuşmada şunları söyleyecektir: “Adanamıza müstevli olan anasırı saire, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır. Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir.”

Mustafa Kemal bu konuşmasında hiçbir çekince duymadan, Ermeniler ve vesairesin (bütün  Türk olmayan etnik unsurları kastediyor) hiçbir hakkı yoktur derken hem toprak olarak hakkı yoktur hem de bu ülkede yaşayan vatandaşlar olarak hakka sahip olamazlar demek istiyor.

“Çünkü bu fırka bugüne kadar yaptıkları ile esasen efendi olan Türk milletine mevkiini iade etti. Benim fikrim kanaatim şudur ki, dost da, düşman da dinlesin ki, bu memleketin efendisi Türk’tür.  Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır. Dünyanın en hür memleketindeyiz. Bunun adına Türkiye diyorlar.” (Mahmut Esat Bozkurt’un 1930 yılında Ödemiş’te verdiği nutuk)

“Asırlardır Türk’ü sırtından bıçaklayan içimizdeki hain asalak unsurların nefes alma hürriyetinin olması, yaşaması, kölelik ve hizmetçilik hakkına sahip olması onlar için ne büyük bir nimettir. Türkiye bu sebeple hür ve esnek bir memlekettir. Şayet memleketin adına iyelik eki taşıyan Türkiye yerine, Türkeli Cumhuriyeti ya da Batı Göktürk Cumhuriyeti denebilseydi Türk olsun olmasın bütün bu asalak, aşağılık etnik kanı bozuk mahlukların kökünü kazımamız gerekecekti.”(Tan Hu)

“Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hâkimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür”(Atsız, “Türkçülük”, Orhun, Sayı 10: 1943, Türk Ülküsü içinde, s. 29.)

“Bu Türk camiası içinde Türkçüyüm diyemeyenler ne bedbahttırlar. Bunlar ve âlem bilsin ki Türk milliyetçiliği düstur halinde şudur: Milliyet=Türkçülükdür. En dinç, diri bir durmuş igesi (hayatdar) fikir varsa Irkçı Türkçülükdür.”(Rıza NUR)

Atsız’a göre bir milletin fertleri, “ülkü” sayesinde heyecan içinde yaşar. “Kan”, “fedakârlık” ve “kahramanlık” gibi unsurlar sayesinde beslenen “ülkülere” varılmak için “milli kin”e gereksinim duyulur. “Ülkülere kanla, kılıçla, dövüşle, milli kinle varılır… Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve şehitler ister”.

“Ülkücülük karşılıksız bir fedakârlık ve hizmet duygusudur. Ne dindarın cennetinden nimetler, ne mutasavvıfın hayalindeki Tanrıyla buluşma gibi olağanüstü zevkler bizde yoktur.”(Atsız Ata)

Türkçülük fikri ihtişamlıdır ve O’nun uğrunda ölmek yücedir ve “ancak ruhunda istidat olanlar” bu yüceliği algılayabilir.

Türk milletinin yüksek şeref ve menfaatini müdafaa edecek yegane ülkü Türkçülüktür. Bunun dışında yer alacak milli ve manevi hasletleri, yitirilmişlikleri kendimize yamamak en yüksek zavallılık belirtisidir.

Ve bizce de “ırk muhite tabi değil”dir, yani insanların karakteristik özelliklerini içerisine doğdukları maddi ve kültürel ortam belirlememektedir, esas belirleyici olan kandır ve kan kuşaktan kuşağa aktarılarak bir ırkın sahip olduğu niteliklerin değişmeksizin devamını sağlamaktadır. Ve bize içtimai hayat göstermiştir, her birey bir gün mutlaka kanını hükmünü vermektedir.

“Türkçülüğün değişmeyen tarafı ırkçılığı ile Turancılığı ve bunun neticesinde Türk milleti ve vatanı hususundaki düşünceleridir. Bu iki temelde bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler; meselâ iktisadî, sosyal ve hukukî görüşler Türkçülerin ileride halledecekleri meselelerdir.” (Orkun, 18 Ocak 1952,68. Sayı)

“Bugün Türkiye’deki fikir akımları arasında yerli ve milli olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya zararlı olsun, ötekilerin hepsi dışarıdan gelmiştir. Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmış ve bir vatan ihaneti halini almıştır. Milletlerarası Yahudi aleti olan masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmiştir. Bugün itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve devletçilik de yabancı köklüdür. İtalya ve Almanya’da doğmuştur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmiş bulunan Müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.”(Atsız, “Dışarıdan Gelmemiş Olan Tek Düşünce”, Orkun, Sayı 2: 1950, Türk Ülküsü içinde, s. 36.)

“Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de malum ve meşhur olan Türklerdir. Sibirya’nın buzlu bir bucağında yaşayan bir Saka veya Litvanya’da yaşayan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir, Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türktürler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kanı taşıyan Türkçe’den başka dil bilmese bile o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat’iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür.” Atsız Ata ( Orhun, “Yirminci Asırda Türk Meselesi II Türk Irkı=Türk Milleti” Sayı 9: 16 Temmuz 1934, Makaleler III, İrfan Yayınları, 1997, s. 140.)

“Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirine bağlıysa, bu ülkücü (mefkure) bir millet demektir.”Atsız Ata (Makaleler III, İrfan Yayınları, 1997, s. 146.)

Atsız, “Mademki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardır ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır… Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir”demiştir.

Atsız’a göre, “Türkümsüler” bugün için Türklüğün lehine çığırtkanlık yaparlar, çünkü Türklük şu anda güçlüdür (hala güçlüdür), ancak kötü günde ihanet edeceklerdir, çünkü kanları bozuktur.

Atsız Ata, “Hakiki Türklerden” de ihanet içinde olanların bulunabileceğini, ancak bu ihtimalin çok zayıf olduğunu belirtiyor. Türkümsüler birkaç göbek önceki babalarının Türk olmadığını bilmeden kendilerini Türk sansalar da değildirler, çünkü Türklük yalnız manevi değil, aynı zamanda maddidir. Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi özelliklerini taşımak gerekir.

Bizce de evvela,“Türk olmak için önce kanı Türk olmak”, “ondan sonra dili Türk olmak”, “ondan sonra dileği Türk olmak” gerekliliği sabittir.

“Milliyet asla kültür meselesi değildir. Milliyet, ırk, kan meselesidir. Dil, zihniyet, edebiyat ve emsali gibi kültür unsurları milliyet binasının ikinci derece malzemelerindendir.”(Rıza Nur, “Türk Nasyonalizmi”, Tanrıdağ, Sayı 1. 6 Mayıs 1942, s. 4.)

“ … Bunun gibi, bir yurtda yaşayan bütün insanlar da vatanlarına karşı bu (Ana Aşkı) soyundan bir bağlılık gösterirlerse, o yurd yaşar ve yükselir. Bunun için de, anayı çocuğa bağlayan cinsten bir bağ: (Kan bağı) olmalıdır. Kültür, vicdan, kan bağının emrinde olmadıkça, vatan yolunda iş göremezler. Tabiat kuvvetlerinin şiddetini haiz olan biricik kudret (kan bağı)dır. Onda, yıldırımların kuvveti vardır.” (M. Hakkı Akansel, “Ana Şefkati Gibi”, Tanrıdağ, Sayı 16. 21 Ağustos 1942, s. 6.)

1940 yılında “Yeni Sabah” gazetesinin yaptığı bir ankette yer alan “Türklerin ecnebilerle evlenmesi doğru mudur?” şeklindeki soruya, Vala Nurettin’in verdiği “Türklerin ecnebilerle evlenmesine aleyhdar olduğum takdirde, ırkçılık dairei fasidesine düşerdim. Beşer tiplerinin güzelleşmesinde tesalübler amil olmuştur” cevabı günümüzde de din dairesi içinde konuya sığ bir akıl ile eğilenlerin zekasını yansıtmaktadır.

Bu kişileri suçlamıyoruz, zira onların tapındıkları daireler onlara bu düşünce biçimini empoze etmektedir. Aşağıdaki örnekte olduğu gibi Arap milliyetçiliği diğer ırklarla karışmayı emrederek kendi dairesini çizmiş oluyor. Bizce doğuşundan beri siyaset ekseninde kullanıldığı biçimi ile İslamiyet; Türkleri Araplaştırma, milli benliğini köreltme ideolojisinden başka bir şey değildir.

“Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir.”(Atsız, “İslam Birliği Kuruntusu”, Ötüken, Sayı 4: 1964, Makaleler III içinde, s. 468.)

Maide Suresi 5. Ayet

"Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Gayrı meşru ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşru bir nikâhla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. O, âhirette de hüsrana uğrayanlardandır." (Maide, 5/5)

“Sizden önce kitap verilenler”? 1.Tevrat 2.Zebur 3.İncil

“Dünyada her şey zıddı ile birlikte vardır. Bundan dolayı sevgi ile birlikte kin de bulunacaktır. Türkçülük bir bakıma göre de ‘Türklük düşmanları düşmanlığı’dır. Irkımıza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millete, her dine, her rejime, fikre, cemiyet, ferde düşmanız. ‘Kinimiz Dinimizdir.” (Atsız, “Veda”, Orkun, Sayı 68, 18 Ocak 1952, Makaleler III içinde, s. 106.)

Türkçü, Tanrı’nın Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insanoğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hakim olarak yaratıldığına inanan atalarımız gibi yaşamanın adıdır.

“Ülkücü ilkelerin uygulanması güçtür. Bunlar her aklın kolaylıkla kabul edemeyeceği kadar parlak ve heybetli düşüncelerdir. Uzun vadelidirler ve sonsuz fedakârlık, kan ve can vergisi isteyen nesnelerdir. Fakat milletlerin gönlünü sevinç ve heyecanla dolduran yürütücü kuvvetlerdir. Tarihin en büyük kahramanlıkları ve fedakârlıkları bunlar uğrunda yapılmıştır. Çetin çarpışmalar isteyen ülküler, çetin savaşçılar yetiştirmek bakımından da olağanüstü ortamlardır. Ülkücü ilkeler, uğrunda çarpışan insanları yükseltip Tanrı’ya yaklaştıran ilkelerdir.” (Atsız Ata)


“Türk bir vazife için yaratılmıştır. O vazife kâinat güzelleştiği zaman biter.”

Tanrı Türk’ü Korur…

Tan Hu
17.09.2017
turkcuturanci.com

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #23 : 17 Eylül 2017, 22:17:16 »

İYİ KÜRT NE DEMEKTİR?

“İyi kürt” algısını sosyal hayata yansımış hali ile değil, kimlik eksenli sakat sosyolojik sınıflandırma politikası ekseninde irdeleyeceğim.

Sorun etnik bir kimliği yok sayma ile aynı etnik kimliği bilinçli olarak göz ardı etme arasında büyük temel farkların Cumhuriyet dönemi siyasi yapısı tarafından çözümü üretilmeden halının altına temizlenmesi sorunudur.

Kürtlerin aslında Türk olduklarını iddia eden bir mankurtun, bir bakıma aynı soydan geldiğini addettiği kürdü ötekileştirmesi trajikomik bir vakadır.

Göz ardı etme, mankurtların “iyi kürt” ifadesini doğurur ki bu yaklaşım olumsuz sonuçların görmezden gelinmesi, yadsınması şeklinde bir mantığın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

1.Etnik kimlik reddedildiği zaman ikincil kimlik ortadan kaldırılmaya çalışılır.
2.Etnik kimlik bilinçli olarak göz ardı edildiği zaman ise ikincil kimliğin birincil kimliğe dönüşmesi önlenmeye çalışılmalıdır.

Bizim devlet adamlarımız her iki politikayı da uygulayamamıştır.

Bu sakat göz ardı etme politikası 1924 Anayasası ile “Türkiye ahalisi din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur” tanımlamasına bürünmüştür.

Maalesef tarihin şahitliğindeki bir takım sakat düşünce biçimlerini kelime ve kısa cümleler ile özet şeklinde isim ayrımı yapmadan aşağıda paylaşmak zorundayım.

-Bu bağlamda bir tarafta; “Kürtleşen Türkler” (Özdemir, 2011, s. 18; Cemal, 2003, s. 167; Kolukırık, 2008, s. 142)

-“Kürtleri Türkleştirmek” (Ergil, 2010, s. 13; Bozarslan, 2004, s. 64)

-Gökalp’ın da (2011, s. 101), “birçok yerlerde Türkmen aşiretlerin Kürtleşmiş” olduklarından bahsettiği ifadeler,

-İsmet İnönü’nün de, 1935 tarihli Şark Seyahati Raporu’nda “Türklerin Kürtleştirilmesi” sorununa değindiği (Şimşir, 2009, s. 424) ve bu sorunun çözülmesi için kürtlerin Türkleştirilmesi gerektiğinden söz ettiği bilinmektedir (Öztürk, 2008, s. 89).

-Diğer tarafta ise, Türkleşen Kürtlerden ya da Kürtlerin Türkleşmiş olduğundan (Fuller ve Barkey, 2011, s. 125) bahsetmektedir.


Yukarıda yaşanan düşünce ve akıl tutulma süreçleri bizler için şaşırtıcı değildir.


Türk Irkı'nın bekası ve milli unsurlar göz ardı edilerek; Türk kökenli olduğu söylenen bir topluluğun, var olmadığı belirtilen aynı topluluğa dönüşmesi ne şekilde mümkün olacaktır?

Bu soruya tutarlı ve gerçekçi cevaplar üretemeyen bir takım siyasi münevverler Türk Milleti’nin bekasını bu zaman içinde tehlikeye atmışlardır.

Maalesef bu hal ve fiili süreç kürt gruplar için siyasi birer devlet asilimasyonu argümanına dönüşmüş, günümüzdeki uluslararası denge politikasına malzeme edilmiştir.

Türklerin kürtleşmesi ve/veya kürtlerin Türkleşmesi yönündeki bu görüşler, Türklüğün karşısında kürtlüğün konumu açısından birer “Dolaylı Kabul‟ ifadesidir.

Zira Türklerin kürtleştiğini söylemek, kürtlerin varlığını ve dolaylı olarak kimliklerini kabul etmek demektir.

Tan Hu
17.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #24 : 20 Eylül 2017, 14:51:16 »

MUHAFAZAKARLIK VE MUHAFAZA ETTİKLERİMİZ

"Irkî asaletimiz, enerjimiz ve insanlık meziyetlerimize dünya milletleri ve büyükleri hayran kalırken, bizim kendi milletimizi hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasta makrunsa alçaklık, böyle bir niyete matuf olmadan inanılmış ise kör gözlü bir budalalıktır."(Gök Bilge Atsız Ata)

Türkiye’de geçmişteki Türk-İslam sentezi düşünce evrim geçirerek İslam sentezi düşüncesine bürünmüş, devletin resmi ideolojisine eklemlenmiştir.

Şimdiki süreçte özellikle milli eğitim kurumlarında ve ortaöğretim ders kitaplarında İslam sentezi düşüncenin ideolojik bir aygıt olarak izleri görülmeye başlanmıştır. Bu bağlamda bu düşünce bir muhafazakarlaştırma projesi olarak tekrar pazarlanmaya başlamıştır.

Türkiye’de önceden milliyetçi-muhafazakar düşüncenin çok etkili olduğu alt gelir gruplarının ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan muhafazakar değerlere sarılmaları kadar, son dönemlerde devletin toplumu etnikleştirme projelerinin de önemli bir rolü olarak İslam sentezi dediğimiz karışık bir siyasi hareket başlatılmıştır.

Geçmişte Aydınlar Ocağı etrafında örgütlenen milliyetçi-muhafazakar hareket günümüzde mevcut iktidarın desteği ile Osmanlı Ocakları çatısı altında örgütlenmektedir.

Türkçülüğün çok büyük bir değer olduğunu anlamak adına Osmanlı’nın son döneminde başlayan, imparatorluğun bekasını sağlamaya dönük düşünce ve siyasi akımlar olan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük düşüncesinin, Türk muhafazakarlığının düşünsel mirasını etkilemiş olması incelenebilir. Kemalizm ideolojinin seküler modern ulus-devlet projesi çerçevesinde Türkçülüğü öksüz bırakması bu hareketlerden Osmanlıcılık ve İslamcılık akımlarının galip çıkmasına etmen olmuştur. Pek tabi bu süreci uluslararası kuruluşların yürüttüğü de herkesçe malumdur.

Her toplumsal yapının ortaya çıkış süreci ve koşulları vardır; Türkiye’de siyasal arenadaki muhafazakarlaşma eğilimi de ansızın ortaya çıkmamıştır. Genel olarak muhafazakar bir toplumsal tabanın her zaman için Türk toplumuna içkin olduğu söylenebilir. Osmanlı tebaası alışkanlığından ileri gelen muhafazakar akıl, Türkiye’de toplumun her zaman ve dönem için bir yandan muhafazakar bir hassasiyete sahip olmasını sağlamıştır. Öte yandan da aynı muhafazakar akıl şaşırtıcı bir şekilde değişimden, ya da başka bir ifadeyle modernleşmeden yana olmuştur.

Dolayısıyla geçmişin toplumsal değerleri, siyasal kurumları, toplumsal düzeni neredeyse tamamen değişerek yeni bir düzen ve rejim ortaya çıkıyor: Türkiyelilik!

Bu anlamda kasıtlı bir biçimde “modern Türk tarihinde, demokrasi ya da Cumhuriyet’e karşı Meşrutiyet’i ve padişahı, seküler kurumların dinsel olanlarla yer değiştirmesini ve Osmanlı nizamına geri dönülmesini savunan siyasi bir hareket doğmuştur.

Günümüz Türk siyasal hayatında sağ-sol ayrımı olmaksızın her partinin belirgin bir biçimde muhafazakar siyaset tutumu sergilediğini görmemiz bizce şaşırtıcı değildir. Zira partilerde ülkü olmadığını her daim dile getirmiştik.

Pek tabi burada bahsi geçen husus gerçek manada muhafazakarlığın dincilik, tutuculuk ve gericilik tanımı ile ifade edilmemesi gerektiğidir. Muhafazakarlık', siyaset biliminde var olan düzeni sürdürmek ya da muhafaza etmek isteği 'geleneğin hikmeti' şeklinde ifade edilmektedir. Buradaki gericilik ifadesi Avrupa’da dil anlamı ile tepkicilik olarak kullanılmaktadır.

Ancak Türkiye’de muhafazakarlık çoğu zaman gelişimin karşısında kullanılan bir anlamda ifade ettiğinden, din eksenli bir hareket olagelmiştir. Genel olarak ise İslamcılık ve Milliyetçilik ile birlikte hareketini sürdüren bu kavram yanlış bir tanımlama niteliği kazanmıştır.

Türkçülüğün ahlaki argümanları da bir nevi muhafazakar düşünce sisteminde değerlendirilmelidir.(Varoluşsal Etik Hareket)

Muhafazakârlığı özellikle Türkiye’de belli bir tanım etrafında birleşerek net bir şekilde ifade etmekte ciddi sıkıntıyla karşılaşılabilir. Bu nedenle “örneğin ülkemizde “muhafazakârlık” diye adlandırılan siyasal ve düşünsel tutumları yalnızca söylemlerine bakarak analiz etmeye kalkarsanız, büyük olasılıkla, muhafazakârlığı yeniye, modern olana karşı, geçmişin parlak günlerine sınıfsal (bürokratik seçkin muhafazakârlığı, üstorta sınıf muhafazakârlığı) dinsel-tarihsel (gelenekçi muhafazakârlık), milliyetçi-tarihsel (milliyetçi muhafazakârlık) özlemlere yapılan vurguyu bölümlemek zorunda kalan bir analiz çıkacaktır (ki bugüne kadar en sık yapıla gelen analiz yöntemi budur...)” (Göka, Göral ve Güney, 2003, s.302).

........................


Tan Hu
20.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #25 : 23 Eylül 2017, 00:17:57 »


BİRİ ÖTEKİNİN SOYADIDIR

Soyadı kanunu, sadece dil devriminin devamı değil, Türkçülüğün de devamı niteliğindedir.

1930’lu yıllarda gerçekleştirilen icraatlardan saltanat ve hilafetin ilgası, milli iktisat siyaseti, soyadı kanunu gibi uygulamalar Türk Milliyetçiliği’nin etkisinde gerçekleştirilmiş, mutlak surette soyadı kanununa önem atfedilmiştir. Milletin tanımlanmasında ise ülküde birliğin yerini kanda birlik umdesi aldı. Amaç milli türdeşliği sağlamak ve milli kültürü tanımlamada etnokültürel farklılıkları mümkün mertebe aza indirmekti. Anadolu’nun Türk toprağı olduğunu ispatlamak için ortaya konan tezler de bu ilkelerle hazırlanmaktaydı. Soyadı kanunu birçok devrimsel hareket için çok etkili bir araç olmuştur. Ziyadesi ile bu dönemin şiarını “dilde, kültürde ve ülküde birlik” oluşturmaktaydı.

Örneğin Slav ve Almanlar için milletin tanımında ırk ve dil önem taşır çünkü farklı coğrafyalarda yaşayan Slav ve Almanların millete dahil edilebilmesi için ortak noktalar ırk ve dildir. İtalyanlar toprak ve dil üzerine odaklanırken Fransızlar için millet olma bilinci ve isteği milleti tanımlamada önem taşır. Osmanlı Devleti açısından düşündüğümüzde, örneğin Araplar millet tanımlarını ortaya koyarken dilin üzerinde durmuşlar, din birliğini ise tanımlarının içine dahil etmemişlerdir çünkü onların kendilerini Osmanlı Türklerinden farklı kılabilmeleri için dil birliğini kullanmaları, din birliğinden ise kaçınmaları gerekmiştir. Aynı şekilde Sırplar için millet tanımında din ve dil çok büyük bir önem arz ederken toprak aynı derecede önem taşımaz çünkü kendilerini Balkanlardaki milletlerden ayırabilmeleri için dine ve dile gereksinimleri vardır.

Sosyal bir sınıf olan fertlerin, taşıyor olduğu adlar ile birlikte ait oldukları şecere bakımından bir topluluk oluşturabilmeleri ve tanımlanabilmeleri soyadlarına bağlıdır.

Soyadı kanunu, tıpkı hukukta kadın erkek eşitliği, Türk’ün ve Türk vatandaşlığının tanımı, Türk Dili ve Tarihi tezleri gibi devrim niteliğindeki Türkçülük emelleri sadece dil devriminin değil Türkçülüğün de devrimsel hareketliliğidir.

Bana göre Türk’e verilen en büyük mevkilerden birincisi dil, ikincisi soyadı hakkı olmuştur.

“Dil” ve “Soyadı” benim kanımca, biri ötekinin soyadıymış gibi, aynı hüviyetin birbirinden ayrılmaz iki ismidir.

Tan Hu
22.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #26 : 23 Eylül 2017, 00:38:38 »

Her Ağacın Kurdu Özünden Olur

Fark edemediğimiz hiçbir şey bize ait değildir.

Türkiye bugün sayıca ve keyfiyetçe bir uçurumun kıyısına doğru sürüklenmektedir. Öncelikle bu topraklarda Türk’ü kötü bir çöküşten kurtarmak, vatanı, hukuku, namusu, övüncü korumak için kendi kuvvetine dayanan bir Türk nesli vücuda getirilmelidir. Türklerin Batı Türk topraklarında güçlendikten sonra yapacakları tek şey vardır: Turan devletini kurmak. Öncelikle Turan’a yani Kızıl Elma’ya önderlik edecek ülke Türkiye olmak zorundadır.

İlk önce dil terminolojisinde görülen Turan; Castren, Müller ve Bunsen adlı ilim adamlarıyla hem dil, hem kültürel, hem de coğrafi olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Türkoloji çalışmalarının Avrupa’daki önemli merkezi Budapeşte Üniversitesi’nde 1839 yılında Turan terimi, Fince, Macarca, Moğolca ve Türkçeyi kapsayan dil ailesinin adı olarak kullanılmaya başlamıştı. Aynı üniversitede Türkoloji alanında çalışmalarını yürüten Arminius Vambery, 1860’lardan sonra İstanbul’a gelerek Turan fikrini Osmanlı’ya taşıyan ve tanınmasında aracı olan önemli kişilerden biridir. Tabii bu gelişmeler Osmanlı aydınlarının da dikkatini çekiyordu, Osmanlı Türkçüleri, Türk kimliğini tanımlarken sadece kültürel özellikleri kıstas alarak değil, ırk ve soy’u da tanıma dahil ediyorlardı; halbuki ‘Türk’ kelimesi on dokuzuncu yüzyılın baslarına kadar imparatorluk içinde yasayan Müslüman halka dair aşağılayıcı bir çağrışım barındıran, tarih yazımında kimlik olarak adı bile geçmeyen bir kelimeydi.

Sadece 1930’lu yılların sonundan itibaren Türkçü-Turancı yapının ortaya çıkmaya başladığı düşünülürse ne kadar ilerlediğimiz anlaşılır.

Osmanlı’nın  bir devamı olarak varlığını hastalıklı bir zeminde sürdüren Türkiye Cumhuriyeti’ni Osmanlı’dan ayırır isek Cumhuriyet’i başka bir sınıra itmiş oluruz. Zira ortak kültürü temeline oturtan Cumhuriyet rejimi; Osmanlıcılık, Uluslararası Pan-İslamizm ve Pan-Türkizm gibi her çeşit “uluslararası kardeşlik” hayallerini sona erdirdi.

1900 yılların başlarında Sovyet Rusya’dan uzaklaşıp Osmanlı’ya yakınlaşan Turan Ülkeleri Osmanlı’dan bekledikleri yakınlığı göremediler. Lenin’in yanına aldığı güçlü siyasetçiler, Türk halklarını küçük etno-kültürel bir şekle büründürdüler ve böylece Sovyetlerin korkusu olan Pantürkizm önüne bizzat Sovyetler bu şekilde engel koymuştur.

Osmanlı’nın Anadolu’da gerçekleştirdiği  iddia edilen Turan hareketlerini 1920’li yıllarda

1. Basmacı Ayaklanması’nın köklerinde,
2. Tatarlar arasında ortaya çıkan Sultan Galiyevcilik’de,
3. Turan Rıskulov tarafından gizlice kurulan Türkistan’ı bağımsız bir birim ve Turan devletinin de merkezi olarak gören Irk Partisinin kurulmasında,
4. Anti-Bolşevik Müslüman Örgütler Kongresi’nin toplantısında “Bağımsız Türkistan Türk Cumhuriyeti” adıyla geçici bir hükümetin oluşturulmasında aramamız gerekmektedir.
5. Kırım’da, Azerbaycan’da, Kazakistan’da aramamız gerekmektedir. Osmanlı topraklarında değil.

19. yüzyıl Osmanlı Devleti’nin devamını sürdürmesi anlamında zorlandığı ve kendi varlığı için çözüm önerileri üretmeye çalıştığı bir dönemde Turan’ı gerçekleştirmesi imkansızdır.

Osmanlı İmparatorluğu şayet doğru yönde olabilseydi, dağılma sürecinde bu süreci engellemek amacıyla birtakım ideolojileri benimsenmeye kalkışmazdı. Osmanlı aydınları ve devlet adamları Balkanlar’daki ayrılıkçı ulusal harekete karşı ‘Osmanlılık’ kavramını bu dönemde benimsemiştir.  Osmanlıcılık tüm halkı dini gruplara ayıran millet sistemini aşarak; toprak, vatan, devlet birliği esasına göre tüm nüfusu aynı siyasal kimlik altında birleştirme politikası şeklinde doğdu.  Tanzimat’ın belirlediği koordinatlarda ilerleyen Osmanlıcılık fikri, devam eden toprak kayıpları ve azalan Hıristiyan nüfusla birlikte, geride kalan topraklarda yaşayan ve Müslüman olan nüfusu elde tutmak kaygısıyla İslamcılık ideolojisine dönüştü.

Rusya’nın aynı dönemlerde uyguladığı Pan-Slavizm politikasına bu ideolojiyle karşı durulacağını düşünen Osmanlılar’da, kültürel ve tarihsel olarak etnik köklere vurgu yapan Türkçülük ise imparatorluk sınırları içindeki Türkleri kapsayan ve Rusya’nın işgal ettiği Turan coğrafyasındaki Türklerle birlik olma fikrini gündeme getiren bir ideoloji olarak ortaya çıktı.

Birincisi Türkçülük Osmanlı Topluluğu’nun son dönemlerinde ortaya çıkmıştır.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında milliyetçilik bütün dünya sistemlerine yayılan, ulus devlet inşa sürecinde vazgeçilmez bir olgu haline geldi; Türk ulusçuluğunun kökleri ise, on dokuzuncu yüzyılın son döneminde ortaya çıkan Osmanlı Türkçülük akımında yer almaktadır.

Başlangıçta kültürel bir akım olarak gelişen Türkçülük, yirminci yüzyılın başlarında siyasi bir içerik kazanmıştır. Osmanlı Türkçüleri, Orta ve Doğu Avrupa’ya giderek Balkanlar’ı saran romantik/kültürel ulusçuluk ideolojisinden etkilenmişlerdi. Herder ile başlayan ve ilk örneklerini Alman ulusçu düşüncesinde gördüğümüz romantik/kültürel ulusçuluk, Fransız Devriminin bayraklaştırdığı ortak siyasi birliğe ve vatandaşlığa dayanan iradi ulus tanımından hareketlenmiş ve odak noktası olarak da ortak tarih, dil ve kültürü öne sürmüştür.

İkincisi “Turan’ın gerçekleşmesinin her şeyden önce Türkiye’nin büyümesi ile olacağını, hatta Türkiye’nin kendi dahilinde de Turan olabileceğini, bugünkü Türkiye’nin “kendi içinden büyüyüşü yolunda çalışmak, düşmanları yıldıracak silahları kendi yurdunda yapmak, yurdu yükseltecek tekniği kendi hudutları arasında ve kendi öz çocuklarının kafasında bulan Türkiye büyümüş” denilseydi Turan’ın Anadolu’da sağlandığına bir ihtimal inanabilirdik.

Veyahut Ziya Gökalp’ın “Türkiye büyüyüp Turan olacak” dizesinin ilk kısmından bahsediyor olunsaydı, bir ihtimal daha da inanıyor olabilirdik.

ABD başkanı Wilson’a Lozan’da Sovyet Rusya’nın Türk halklarına yaptığı baskıyı anlatan bir dilekçe, Abdürreşit İbrahim, Azeri Ahmet Ağaoğlu, Ali Hüseyinzade, Yusuf Akçuraoğlu gibi akil insanlar tarafından verildi. 1917 yılında Rusya’da çıkan İhtilal’den sonra Moskova’da “Bütün Rusya Müslümanları Kongresi” toplandı. Ancak Kongre’de yanlış anlaşılan federal devlet fikri, yerel milliyetçiliğin doğuşunu hazırladı. Pantürkçülüğün gerçekleşmemesinin sebeplerinden biri olan yerel milliyetçiliğin yanında şu sebepleri de saymak gerekir:

1. Coğrafî uzaklık,
2. Çeşitli ideolojiler,
3. Çıkar kapışmaları.

Siyasi bağımsızlık bu yerel milliyetçilik tohumu nedeni ile mikro milliyetçilik temelinde kısır bir biçimde kalmış, Turan birlikteliği sağlanamamıştır.

Nüfusu artan ve sınırlı bağımsızlık kazanmış bu coğrafyada milli akıl ile yürütülen bir iş bölümü gerçekleşmediğinden, o nüfustan birlik, ilericilik ve ortak akıl beklemek hayalperestlik olacaktır. Bu işi sadece Türkiye Türkleri gerçekleştirebilecektir. Onları bu çizgiden biz kurtaracağız ancak önce Atsız Atamızın ifadelerini iyi anlamamız gerek.

Atsız Ata, “birlik aşamasında milletin tüm fertlerinin tek bayrak altında tek devlet olmaları ve diğer ırkdaşlarını esir bulundukları ülkelerin boyunduruğu altından kurtarmaları gerektiğini, ya da birkaç müstakil devlet halindeyseler birleşmeleri gerektiğini belirtir; fütuhat aşamasında kendi soylarını yeryüzüne yayıp hakim olmak için fütuhat yapmak zorundadırlar, ancak milli birlik sağlanmadan da fütuhat yapılabilir, dolayısıyla ülküler taarruzidir. Urukdaşları başka milletlerin esareti altında yaşayan milletler savaşmak ve urukdaşlarını kurtarmak zorundadırlar” der.

Türk milletinin istikbali ne olacaktır, sorusunu “Türk Birliği” olarak cevaplayan Atsız Ata, bu birliğin nasıl bir süreçten geçerek sonuçlanacağını üç aşamayla açıklıyor:

1) Bağımsızlığını kazanmak
2) Esir olan kardeşlerini kurtarmak
3) Fütuhat ve emperyalizm

Bir de doğudan gelen Türk’lerden mevzubahis yazılar kaleme alınmaktadır. Doğu ifadesi ile Türk Dünyası’ndan, Orta Asya-Altay Dağları-Ötüken Yöresi’nden gelen Türk Kandaşlar kastediliyor ise “Doğu” ifadesini Türk Coğrafyası için sadece Cermenlerin söylediğini ifade etmek isteriz.
Satır aralarında kullanılan diğer bir ifade ise Anadolu Türkleri ifadesidir. Anadolu Türkleri ifadesinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun sona erdiği bir dönemde ortaya çıkmış olduğunu hatırlatalım.

Bu tanımlamalar, Anadolucuk akımında yer almaktadır. Anadoluculuk bir kültür hareketi olarak ortaya çıkmış, daha sonra Mükrimin Halil Yinanç’ın etkisiyle yarı siyasal bir harekete dönüşmüştür. Bu dönemde Anadoluculuk’un iki koldan ilerlediği görülür. Bunlardan ilki kültürü ön plana alan kültürel Anadoluculuk, ikincisi ise Anadoluculuğu siyasal ve ideolojik bir platforma taşımak isteyen ideolojik Anadoluculuktur.

Bugün Türkiye Türklerine Türk Dünyası büyük bir özlem ile değil büyük bir uzaklık ile bakmaktadır. Orta Asya’da yer alan yarı bağımsız Türk Elleri maalesef enerji anlaşmalarını Rusya ve Çin’in izin verdiği çerçeve içinde yapabilmektedirler. İlk devlet ziyaretleri de Türk Hükümetleri ile Rusya ve Çin ile yapılan ilk yuvarlak masa ziyaretleri sonrası yapılabilmektedir.

Turan kavramının coğrafi ve siyasi olmak üzere iki anlamı bulunmaktadır. Coğrafi olarak geniş Türk veya Turan coğrafyası karşılığı olarak kullanılırken, siyasi anlamda bütün Türkleri bir araya getirme anlamına gelmektedir. Bu sebeple siyasi birlik mutlak sağlanmalıdır.

Coğrafi anlamıyla, Sasani döneminde şimdiki Pakistan’a bağlı Belücistan eyaletinin kuzeydoğu kısımlarındaki serazad deve çobanlarından oluşan halkıyla ünlü bölgeyi anlatan ve İran’ın kuzeydoğusundaki bölge için kullanılan Turan; Maveraünnehir, Türkistan, Harzem, Horasan, Fergana ve Kaşgar gibi sınırlara isim olarak verilmiş olsa da, bunun yanı sıra birçok ülkeyi kapsayan geniş bir yurttur.

Siyasi anlamda ise, Türklerin doğal birliği anlamını taşıyan, Türklüğün uzak mefkuresi olan, sadece Türkleri bir bayrak altında birleştirmeyi kendine amaç edinen Turan’ı bütün Türk boylarını içine alan Büyük Türkistan olarak tanımlamak yerinde bir tespit olur. Çünkü “Türk” kelimesi bugün yalnızca Türkiye Türklerini içine alan bir kavram haline dönüşmüştür. Normalde Türk kavramı Tatar, Özbek, Kırgız, Yakut, Kıpçak, Oğuz boylarını içine alsa da, kültür yönünden ayrı bir duruma gelen Özbek, Kırgız ve Tatarlar Türk kültürü altında birleşirlerse Oğuz boyları içinde yer alabilirler.

"Her ağacın kurdu özünden olur"

Esen Kalın

Tan Hu
23.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #27 : 26 Eylül 2017, 00:33:48 »

TÜRK MİLLETİNİ MEDENİYET SAFINDA EN İLERİYE GÖTÜRMEK

29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesinin hemen ardından Maarif Vekili İsmail Safa Özler tarafından “Maarif Misakı” ilan edildi. Maarif Misakının genel amacı şu şekilde tespit edilmiştir.

“Türk Milletini medeniyet safında en ileriye götürmek ve yeni nesilleri, Türk olmak haysiyetinin istilzam ettiği bu gayeye en kısa zamanda varmayı mümkün kılacak aşk, irade ve kudretle yetiştirmektedir.”

Kurtuluş Savaşı’nın başarıyla sonuçlanmasıyla ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılı olan 1923’ten itibaren Atatürk’ün önderliğinde başlatılan modernleşme ve yenileşme hareketleriyle; 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunuyla bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına bağlanarak “Eğitimde Birlik” sağlanmıştır.

Türkler arasında kültür birliği oluşturduğu düşünülen medrese kaldırılmış, Kasım 1928 tarihinde Türk Harfleri Hakkında Kanun kabul edilerek Latin alfabesine geçilmiş ve okuma yazma seferberliği ilan edilmiştir.

Yurdun eğitim durumu üzerinde görüşü alınmak için, bir de o yılların en büyük ve dünyaca tanınmış eğitim bilimcisi olan Amerikalı John Dewey, 1924’de Ankara’ya çağrılmış, kendisinden düşüncelerini açıklayan bir rapor alınmıştı.

Her beş yılda bir hazırlanan kalkınma planlarında, ülkenin insan gücü ihtiyaçları, insan gücü istihdam ilişkileri, örgün ve yaygın eğitime ayrılan kaynaklar, kaynakların dağılımı, eğitim ve öğretim kalitesini yükseltici tedbirler belirlenir. Belirlenen tedbirler ‘Devlet Planlama Teşkilatı Koordinatörlüğü’nde ilgili kurum ve kuruluşlarla iş birliği içerisinde yürütülür.

Milli Eğitim Bakanlığı Kuruluşundan itibaren sürekli olarak kendini yenilemeye çalışmıştır. Bakanlık, adını bile sekiz kez değiştirmiştir. Bakanlığın adı;

1920’de Maarif Vekâleti,
1935’te Kültür Bakanlığı,
1941’de Maarif Vekilliği,
1946’da Milli Eğitim Bakanlığı,
1954’te Maarif Vekâleti,
1961’de Milli Eğitim Bakanlığı,
1983’te Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve
1991’de yeniden Milli Eğitim Bakanlığı oldu.

Ayrıca bu süreç içerisinde çeşitli defalar bakanlığın merkez teşkilatı değişmiştir.

“14 Kasım 1944 tarihinde yapılan toplantıda C.H.P Meclis Grubu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun dil açısından incelenmesi için bir komisyon kurulmasına karar verir. Bu komisyonun hazırladığı anayasa tasarısı 10 Ocak 1945 tarihinde kabul edilir ve böylece devlet dili Türkçeleştirilir (Çıkar, 1998, s. 102)”.

Bu komisyonun arkasında kim vardır tabii ki Gök Bilge Atsız Atamızın ve Türkçülerin düşmanı olan dönemin Milli Eğitim Bakanı hümanist “Hasan Âli Yücel” vardır.

1932 yılında “Hasan Âli Yücel, Ankara’da bulunan Gazi Eğitim Enstitüsüne müdür olarak atanır. Gazi Eğitim Enstitüsü, batıdaki benzerleri örnek alınarak kurulmuş, öğretim kadrosu Avrupa’da, Amerika’da okumuş kişilerden oluşturulmuştur.

Bir parantez açarak bu düşmanlığı özetleyelim

(1944 Türkçülük Olayının Meydana Geliş Şekli:

Büyük Türkçü Nihâl Atsız Beğ; devletin ülküsünün Türkçülük ve dönemin Başbakanı Saraçoğlu’nun da Türkçü olduğu inancı içindedir. Buna karşılık devletin her tarafına komünist ve hain kadroların yerleştirilmekte olduğunu görmektedir. O günkü Başbakanı ve devlet yetkililerini uyarmak için Atsız Beğ; devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na Orhun Dergisi’nde 1 Mart 1944’te ve gene bir ay sonra 1 Nisan 1944’te olmak üzere iki açık mektup kaleme alır. Devletin içine hatta beynine sızmaya çalışan virüsleri haberdar eder. Ve Başbakan’a şikayet ve uyarıda bulunur. Bu virüslerin içinde sonradan Bulgaristan’a kaçarken öldürülen Sabahattin Ali de vardır. Devrin Milli eğitim bakanı Hasan Âli Yücel’i bu mektuplar büyük bir telaş ve endişeye düşürür. Yücel ile o günlerin Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay’ın teşviki ile Sabahattin Ali tarafından Atsız Beğ mahkemeye verilir.)

Hasan Âli Yücel görevi sürecinde yaptıklarıyla hümanist hareketin Türkiye ayağını kuran kişi olmuştur. Yücel, Goethe’nin hümanizmasını benimsemiş ve onu Türk hümanizmasına esas almıştır. Her nasıl olduysa Hasan Âli Yücel aynı yıl içinde de, Türkiye adına 4 Kasım 1945 tarihinde UNESCO’nun kuruluşuna Londra’da imza atan kişi olmuştur.

Ulusal bilince ulaşmak için Batı düşüncesinin benimsenmesi, özümsenmesinden yana olan Yücel’i Turancılar; o yıllarda üniversitelerde ve bakanlığı bünyesinde komünistleri barındırmak ve korumakla suçlarlar.

Kendisini bireyci ve kültür milliyetçisi olarak tanımlayan Yücel’i özetleyen şu ifadeler ile konuya dönüş yapmak isterim.

“Yücel aşırı sosyalist, komünist anlayışın birey ve toplum ilişkilerinde, toplumu ön plana aldığını, bu bakış açısının bireyin gelişmesine engel olduğunu öne sürerek, oysa temel alınması gerekenin birey olduğunu, bireylerin gelişmesiyle toplumun da gelişeceğini iddia etmektedir. Böyle bir anlayışın özgürlüğü ortadan kaldırdığını, “ben yok biz varız” anlayışının hatalı olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nda Türk gençlerinin kıyıma uğramasının altında bu anlayışın yattığını örnek vermektedir (Sönmez, 2000, s. 136-137)”.

“28 Aralık 1938 ile 29 Mayıs 1945 yılları arasında altı defa hükümet kuruldu. Kurulan hükümetlerde Yücel aralıksız, hepsinde Milli Eğitim Bakanı olarak görev aldı. Yücel’in siyasal yaşamını üç dönemde incelemek mümkündür. Birincisi Atatürk’ün sağlığındaki dönem, 1935-1938 arası, ikincisi bakanlığı dönemi, üçüncüsü ise bakanlıktan ayrıldıktan sonra 1946-1950 arasındaki dönemdir (Sönmez, 2000, s. 103)”.

Kurul ve komisyon dönemleri ile ilgili olarak;

“Yoğun kurul çalışmaları sonunda; İmla Kılavuzu 1941, Gramer Terimleri 1942, Coğrafya Terimleri 1942, Felsefe ve Gramer Terimleri 1942, Hukuk Lûgatı 1944, Türkçe Sözlük 1944 hazırlanarak basılır. Yine aynı yıllarda halk ağızları ile diğer Türk dilleri üzerine yapılan çalışmalar yoğunlaştırılır ve eski eserlerin taranmasıyla meydana getirilmiş olan “Tanıklarıyla Tarama Sözlüğünün” ilk ciltleri yayımlanır (Çıkar, 1998, s. 102-103)” çalışmaları örnek verilebilir.

1951–1952 öğretim yılında, 1948 Programının uygulanmasında karşılaşılan güçlükleri belirlemek ve programı geliştirmek amacıyla Amerika’dan “Kate Wafford” Türkiye’ye davet edilmiştir. Bu yolla Türk eğitiminde Amerikanlaştırma politikası başladı. Wafford dört aylık inceleme sonunda, 1948 programının yeniden ele alınıp geliştirilmesi konusunda bir rapor hazırlayarak devrin hükümetine sunmuştur.

Orta dereceli okullarımızda eğitimin kalitesini yükseltmek için bir takım programlı girişimlerde bulunması bakımından 1950 – 1965 yılları arasında önemli çalışmalar rastlanmaktadır. Ayrıca Milli Eğitimin çeşitli alanlarını incelemek için Amerika’dan yabancı uzmanlar getirilmiştir. Türk okullarında rehberlik çalışmalarına ilginin yaygınlaşmasında Amerika’dan getirilen bu uzmanların (ki bizce ajan) kapsamlı çalışmalar yürütmüştür.. Rehberlik konusunda sistemli ve programlı olarak ilerleme 1962 “Yedinci Milli Eğitim Şurası”nda yapılmıştır. Bu Şurada “Okullarda Rehberlik Hizmetleri” konusu ayrı bir komisyon tarafından ele alınmış ve bu çalışmaların nasıl başlatılıp yürütüleceğine ilişkin birtakım öneriler tespit edilmiş ve bir rapor hazırlanmıştır.

1959 yılında düzenlenen “Türkiye Eğitim Milli Komisyonu Raporu”nda 1948 Programının öğrencilerin psikolojik ihtiyaçlarına ve öğretim amaçlarına göre yeniden ele alınarak değiştirilmesi istenmiştir.

Amerikalıların bulaştığı komisyon çalışmalarına “Milli Eğitim’de, Eğitim Seferberliği Devri” ismini verdiler.

“1960 yılının Eylül ve Ekim aylarında Yücel, Milli Eğitim Plânının hazırlığı ile ilgili görevli komisyonun çalışmalarına katılır. 14 Ağustos 1958’de çalışmalarına başlayan Milli Eğitim Komisyonu, önce Türkiye’de yapılacak incelemeler ile gezi programı belirlenmiş ve eğitimle ilgili meseleleri yerlerinde araştırmak için 4 Ocak 1959 – 2 Şubat 1959 tarihleri arasında bir yurt içi gezisi yapmıştır. Elde edilen neticeler değerlendirildikten sonra Komisyon, 14 Şubat 1959 tarihinde Japonya’ya hareket etmiş ve sırasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin, Fransa’nın, İngiltere’nin, Batı Almanya’nın ve İtalya’nın eğitim sistemlerini, okullarını ve eğitim çalışmalarını incelemiştir. Eğitim Milli Komisyonu raporunu, 18 Temmuz 1959’da Bakanlığa sunduğu halde, rapor kamuoyundan gizli tutulmuş ve ancak 15 Temmuz 1960’ta yayımlanmıştır. Bundan altı ay sonra, Eğitim Milli Komisyonu’nun raporunu incelemek üzere Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 11 üyeden oluşan bir komisyon kurulur. Komisyonun görevi şunlardır (Çıkar, 1998, s. 144).:

Eğitim Milli Komisyonu raporunu incelemek, tümü ve her bölümü hakkında görüşlerini bildirmek, uygun görülmeyen veya eksik sayılan tarafları belirtmek, tamamlayıcı tavsiyeler yapmak veya yeni tekliflerde bulunmak, kısaca raporu değerlendirmek. Yeniden Türkiye Milli Eğitimine hâkim olacak eğitim ilkelerini tespit edecek ve bunların ışığında maarif sistemimize önümüzdeki yıllarda verilmesi gereken doğrultuyu gösterecek bir planın hazırlanma yollarını belirtmek, bu plan içine girecek ve her konuda ele alınacak meseleler, bu meselelerin çözümüne yarayacak teklifleri sıralamak”

Okul müfredatında resim ve müzik gibi sanat derslerine yer verilmesini öneren Yücel, Üniversitelerinde özerk olmasını savunmaktadır. Yücel’e göre tarih eğitiminde önemli günlerin ezberletilmesi yerine öğretilmesi gerekmektedir. Dil birliğine çok önem veren Yücel, vatandaşın azınlığı, çoğunluğu olmaksızın ancak millet birliğinin olabileceğini savunmaktadır. Fransa’da, İngiltere’de hele Amerika’da kimse kimsenin aslını sormadan vatandaş olunduğunu, bunun da tek yolunun, o ülkenin dilini ve kültürünü benimsemek olduğunu, millet bütünlüğünün oluşmasının en önemli etkilerinden birinin dil olduğunu vurgulamaktadır.

Yücel, “Bir Amerikalı Gözü İle Köy Enstitüsü” başlıklı makalesinde, “Middle East Report” ismiyle Washington’da çıkan bir gazetede “Türk Köylerine Öğretmen Yetiştirme” başlıklı, Frank Tachau’nun kaleme aldığı, 30 Eylül 1955’de yayınlanan yazısının metnini bir övünç kaynağı nidası ile aynen yayımlar.

Eğitim ve öğretim sisteminin, bir toplumun yükselmesinde olduğu gibi, geri kalmasında da önemli bir rol oynadığı muhakkaktır. Bu sistem çağın icabına ayak uydurabildiği ve milletinin ihtiyaçlarına cevap verebildiği sürece yaşamış ve milletinin yükseltici görevini yerine getirmiştir. Bu iki hususu yerine getirmeyen eğitim ve öğretim sistemi, aklın geri kalmasını bir milletin ise çöküşünü hazırlamış olacaktır.

Bir milletin bekasını sürdürebilmesi, sahip olduğu akli güçlerinin niteliklerine bağlıdır. Eğitimin, Türk Milleti’nin yaşamında önemli bir temel taş olarak daima dimdik ayakta duracağına inancımız sonsuzdur. Bu mertebede, eğitim ve öğretim sisteminin varlığı olan vatan asla kanını bilmediğimiz yabancı erklere terk olunamaz, olunmayacaktır.

Esen Kalın..

Tan Hu
26.09.2017
turkcuturanci.com

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #28 : 28 Eylül 2017, 23:29:33 »

ÇÜRÜMÜŞ RUTUBETLİ MASALLAR

"Irkî asaletimiz, enerjimiz ve insanlık meziyetlerimize dünya milletleri ve büyükleri hayran kalırken, bizim kendi milletimizi hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasta makrunsa alçaklık, böyle bir niyete matuf olmadan inanılmış ise kör gözlü bir budalalıktır."(Gök Bilge Atsız Ata)

İnsanseverliğin olduğu yerde sırtını sırtıma ver deyip, vatanı arkadan vuranların zaferi vardır. O, dönüştürülmeyi, köleleştirilmeyi, ehlileştirilmeyi kabul ettirir. Türk ülküsünün düşmanı olan fikirler gelişip, hayat bulur. Kalbi başkalarının elinde olanların ağızları da başkalarının keyfîne ve hesabına uygun kimselerle birliktedir. Orada, Türklüğe karşı yapılan saldırılar sevecenlikle karşılanır. Çünkü ufuklarını her an süsleyen bencil ruh ve görmezden gelen gözleridir.

Türk’e ait olan insanlık meziyetlerindeki yürek gücünün reddi ve aşağılanması, yalnızca bu dünyayı ve ondaki alçaklığı mukaddesleştirmeye varır.

Bir kültür, belirli bir idealde, insana yönelik iradenin temeli ise, kültürel tutum ve bağlılıkların, o insanla kurulan ilişkiyi yansıttığını da söyleyebiliriz.

İnsanın kendi eliyle şekillendirip, oluşturduğu ülkü bir süre sonra o insanı anlatan, o insanın kişiliğiyle eşleşen bir topluma bürünür.

Yaşam pek çok fedakarlık gerektirir; insan sevici, hareketlerinin sınırsızlığı ile bizi de kendi gibi bir hayvan zanneder! Ülkü sahibi olan kimi zaman hürriyetinden, haklarından ve çıkarlarından vazgeçmek sureti ile disiplini ayakta tutar, onu korumak ister; insan sevici kutlu saydığımız her şeye pervasızca hakaret eder, kendi gibi hümanistlerden saygı görür, bizim de kendisi gibi işkembe kazanında kaynadığımızı zanneder! İstenen bizim yara almamız değil, değerleri yaralamış olmalarıdır. Nitekim haysiyetsizlik kimsenin, ülkünün bile başa çıkamadığı fakat her daim karşılaşacağı eski bir silahtır.

Böylece hümanistin gizlice yürüttüğü fenalık, niyetlerde aranınca önce küçük süslü bir yalana sığınılır, sonra da pek çok hainliklere, uzun bir anlam tarifi yapılır. İstenen, en çok inandırdığı şeye inanan, aldanan insanın, ülküye yabancılığıdır. İnsancılların adeta bulundukları ortamı zehirleyen illetleri sanki bütün bir dünyayı saran adiliklerle buluşmuş, üşümekten bir türlü kurtulamayan zekaları ancak fikir özgürlüklerine, insan mesnevilerine ve hukuk normlarına çalışabilmiştir. Akılları ise, ezeli bir bencilliğin mükemmel bir numunesidir. Ne bilgileri, ne muhakemeleri ne de tecrübeleri ülkü için yeterlidir.

Türkçülük idealinin tahakkuku aydın denen sözde akil insaniyetpervelerin dünyasında, kıymet taktir eden insan soyunun meşrutiyeti kadar yer almadığından, takındıkları fikir özgürlüğü safsatası bizim için bir önem arz etmemektedir. Bir taraftan yalnız düşkünlüklerini tatmin etmek, diğer taraftan kendi sözlerine inanan kimselerle, kendilerinin sebep oldukları neticelerden durduk yere ders çıkarmaktan büyük bir zevk alırlar. Mevcudiyetlerindeki cehaletleri sözde ağırbaşlı bir hikmetten, küstahlıkları ise bilmedikleri şeyler kadar bildiklerini sandıkları malumatfuruşluklarından ileri gelmektedir. Zekanın nefesini kesecek kadar muvazenesiz, aklı şaşırtacak kadar basiretsiz şekilde herkesi insan olmaya davet ederler.

“Tutkuların vardı bir zamanlar ve onlara kötü diyordun. Fakat şimdi yalnızca erdemlerin var: Bunlar senin tutkularından çıktılar… Sonunda bütün tutkuların erdemlerin oldu, bütün şeytanların ise meleklerin.” (Nietzsche)

Ayaklar altında çürümüş rutubetli “herkes insan” masalı, iş haline gelmez, uygulanamaz.

Kim olduğumuzu inşa etmemiz aynı zamanda kim olmadığımızı da ortaya koymamızı gerekli kılacağı anlamına gelmemektedir.

Yani ne olacağımıza sadece biz karar veririz. İrademizdir...

Tan Hu Emre
28.09.2017
turkcuturanci.com

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #29 : 29 Eylül 2017, 14:28:08 »


UYUŞTURUCU SİLAHI

“Bize lazım olan gençlik bir fırka veya zümre gençliği değildir. Biz fırka ve şahsiyetlerin ebediyetine kani değiliz. Her şeyden üstün, her şeyden önce bir Türkiye vardır. Biz Türk gençliği istiyoruz!...” (Gök Bilge Atsız Ata)

Uyuşturucu madde kullanımı ve bağımlılığı (toksikomani) ahlaki bir sorun olmakla birlikte ana sebepleri ekonomik, sosyal, kültürel, çevresel ve bireysel temelde şekillenmektedir.

Uyuşturucu bağımlısının çeşitli sorunlarla karşılaşması çoğu kez kaçınılmazdır. Bu sorunlar kişiden kişiye, alınan maddenin özelliklerine ve bağımlı olma nedenlerine göre farklılık gösterebilir. Madde kullanımı çağımızın en ciddi ve kapsamlı toplumsal sorunlarından biridir. Gerek toplumun her kesimini etkilemesi gerekse bir toplumdan diğerine sınır tanımaz yaygınlığı nedeniyle madde bağımlılığını günümüze damgasını vuran öncelikli sorunu diye de tanımlayabiliriz. Çünkü sorun, yalnızca madde kullanan bireyi değil o bireyin içine doğduğu aileyi, ailenin parçası olduğu toplumu ve giderek o toplumda kültürel yapı özelliklerinden ekonomik işleyişe dek uzanan bir devamlılıkta bütün bir vatanı çok boyutlu bir biçimde etkilemektedir.

Anılan bu etkinin her toplum için tanımlı neden ve sonuçları, bir dereceye kadar, ayrı ayrı değerlendirilirse de ne ülkesel olarak ne de küresel olarak tek bir neden ve buna bağlı tek bir sonuçtan söz edilemez. Biri diğeriyle bağlantılı pek çok etmen aynı anda zincirleme bir tepkime özelliğiyle çeşitli sonuçları ortaya çıkarmaktadır.

Toplumları yıkım ile görevli erkler uyuşturucu silahı ile Türk Gencini ve onun temel taşı olan Türk toplumunu temelinden sarsarak, gelecek nesilleri geri dönülmez bir biçimde kırmakta, varlığımızı tehlikeye düşürmektedir. Özellikle Türk Milleti’nin geleceğinin temel taşı olan gençleri etkisi altına alarak, büyük yıkımlar meydana getiren uyuşturucu bağımlılığı ile mücadelede, uyuşturucu kullanımına sebep olan faktörlerin ayrı ayrı tespit edilmesi çok önemli olacaktır.

Başta uyuşturucu olmak üzere, bütün çirkin ve zararlı alışkanlıklara zemin hazırlayan uyuşturucu kültürü toplum yapısının temelini teşkil eden bütün milli ve manevi değerlerin, inanç ve mukaddeslerin yok olmasıdır. Bu tür değerlerin çeşitli nedenlerle yok olması da toplumun milli mukavemet ve savunma gücünü yok ederek, onu her türlü sömürüye müsait hale getirmektir. Uyuşturucu kültürünün başlıca unsurları olarak alkolizm, uyuşturucu alışkanlığı, ilaç alışkanlığı, fuhuş, AIDS salgını, kumar ve şans oyunları, rüşvet, boşanma ve aile bağlarının çözülmesi, cinayet, inançsızlık, eğlence düşkünlüğü ve geleceğe dönük hedeflerden mahrumiyet sayılabilir.( Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezi, Uyuşturucu Kültürü ve Tedbirler Raporu, İstanbul, 1992, s. 8.)

“İnkilabın en mühim eksikliği yeni binaya yaraşan; müşterek düşünür, müşterek amel ve aksülamellere malik bir gençlik yokluğudur” diyen Gök Bilge Atsız Atamız günümüzde düşünmeyi bile sağlayamayan, uyuşturulmuş, zehirlenmiş amel ve karşı koyuşa malik dahi olamayacak atıllıkdaki Türkümsüleri görseydi istikbalimiz konusunda ne düşünürdü acaba?

Uyuşturucu madde bağımlılığı ile mücadelede sorunu tek boyutlu ele alarak madde kullanımının kontrol ve önlenmesinde başarı sağlayabilmek mümkün gibi gözükmemektedir. Bu nedenle, bu alanda sosyal çalışmalar yapılması, ahlaki ve bilimsel olarak çözümler aranmasının soruna geniş bir görüş açısı kazandıracağı ve uyuşturucu bağımlılığının nedenlerini tespit ederek, bunların önüne geçilmesinde birer yol gösterici olacağı düşüncesindeyiz.

“Gençlik, ahlâki bir çevre içinde yaşamalıdır, dedim. Gençlik okulda, hayatta, sinemada, kitapta, plajda, sokakta, vapurda, tramvayda daima ahlâkın hakim olduğunu görmelidir. Gevşek bir öğretmen, kötü bir filim, zararlı bir kitap, bir plaj kepazeliği, sinsi bir yazı bazen herhangi bir gencin bu toplum için kaybolmasına sebep olabilir.” (Gök Bilge Atsız Ata)

Özellikle son yıllarda endüstri, ulaşım ve teknolojinin gelişmesi, göç ve küreselleşme gibi zehirlenmeler ile sosyal sınıf artığı grupların sınır tanımaz taşımacılık ağında, temiz alanlara nüfus etmesi ve belirledikleri ülkelerde sermaye firmalarının taşeronluğuna soyunması neticesinde de soğuk savaş argümanlarından biri olarak görünen uyuşturucu madde sektörü büyük hız kazanmış ve bir savaş silahına dönüştürülmüştür.

Uyuşturucu madde kullanımı yaygınlığı ruhsal, psikolojik ve toplumsal etkenler ile kentleşme, sanayileşme, göç gibi dışarıdan gelen etmenler sonucu artmakta; Türk toplumunu sağlık, ekonomik, hukuksal ve sosyal yönden baskı altına almaktadır. Eğlence sektörü denen kanalizasyon ile birlikte yayılan madde kullanımı daha da yüksek bir çevreye yayılmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin legal-illegal birçok lojistik madde trafiğinde dünyada stratejik bir noktada bulunması uyuşturucu madde havuzunu daha fazla geniş bir alana yaymaktadır.

 “Millî ahlâkın mezbahası olan bar, meyhane, balo gibi yerler ve güzellik kraliçesi seçimi gibi rezaletler Türkiye’de yasak edilmelidir. Medeniyet bunlar değildir. Bunlar medeniyetin kanalizasyonlarıdır.” (Gök Bilge Atsız Ata)

Anayasanın 58.Maddesi, A bendi- Gençliğin Korunması başlığında;

“Devlet, istiklâl ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılâpları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır. Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır” ifadeleri yer alır.

“Bize bir gençlik lazımdır. Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.” (Gök Bilge Atsız Ata)

“Dünyanın her tarafında gençlik bir şahsiyet sahibidir. Bu, nişan, rütbe değildir. Bir kül halinde gençliğin müteradifidir. Kanunlarla, emirlerle bahşolunmaz.” (Gök Bilge Atsız Ata)

Ülkemizde uyuşturucu madde bağımlılığı ile mücadele çalışmaları başta anayasamız olmak üzere diğer ilgili yasal düzenlemeler çerçevesinde yürütülmektedir. Ancak uyuşturucu madde bağımlılığı ile sadece yasal yollarla mücadelenin tek başına yeterli olamayacağı tecrübe ile sabittir.  Bu sorunun temelinde birçok sosyal etken bulunmaktadır. Bu nedenle bağımlılık psikolojisinin tüm yönleri ile doğru bir biçimde tespit edilmesi gerekmektedir.

Kelime anlamı olarak bağımlılık; birey ve nesne arasında bireyin seçimiyle başlayan ve süreklilik özelliği gösteren bir ilişkidir.

Bu ilişki her ne kadar bireyin özgür iradesi ile başlamış gibi görünse de, bireyin insicamı zaman içinde ortadan kalkmaktadır. Bağımlılığın gelişmesiyle birlikte ortadan kalkmaya başlayan insicam, bireyin daha önce aklında, dünyasında bulunmayan yeni tür tutum ve davranışlar edinmesine yol açmaktadır.

Sonuçta bu sorun bireyle sınırlı kalmayıp, onun ait olduğu aileyi, yaşadığı sosyal çevreyi ve nihayet toplumu belli bir süreç içerisinde mutlak suretle etkiler hale gelmektedir. Bu doğrultuda, uyuşturucu madde bağımlılığı denildiğinde; insanın duygu, düşünce, davranış ve ahlakı üzerinde doğrudan etkili, yıkıcı olan bir süreç anlaşılmalıdır.

“Bir milletin, özellikle gençliğin ahlakı önemlidir. Çünkü milletin mukadderatı söz konusu olduğu yerlerde, onlar iş görecekler, kan dökeceklerdir. Gençlik, kendini saran maddi ve manevi çevrede ahlak disiplini, ahlak örnekleri görürse, ahlaksızlığın daima ezileceğinden gençlik, kendisine sözle ahlaki telkin yapıldığı halde rüşvet, iltimas, dalkavukluk, haksızlığın hakim olduğunu görürse, iste o zaman onda ahlak buhranı başlar.” (Gök Bilge Atsız Ata)

“Uyuşturucu maddelerle ilgili tıp, kimya, eczacılık, sosyoloji, psikoloji ve hukuk gibi değişik alanlarda pek çok tanım yapılmış olmakla birlikte bilinen en genel tanıma göre uyuşturucu maddeler belirli dozda alındığı zaman kişinin sinir sistemi üzerinde etkide bulunan, akli, fiziki ve psikolojik dengesini bozan, fert ve toplum içerisinde iktisadi ve soysal çöküntü meydana getiren, alışkanlık ve bağımlılık yapan, kanunların; kullanılmasını, bulundurulmasını ve satışını yasakladığı narkotik ve psikotrop sözcükleriyle de tanımlanan maddelerdir.” ( Uyuşturucu ve Kimyasal Maddeler, Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı, Gümrükler Muhafaza Genel Müdürlüğü, Ankara, 2003, s. 2.)

Kelime olarak bağımlılık bireyin tek başına bir şey yapamaması, başka bir varlığın, maddenin ya da kendi iradesi dışında başka bir gücün etkisi ile hareket edebilmesi veya düşünebilmesidir. Uyuşturucu madde olmadan bireyin özgür düşünmesi, davranması ve karar verebilmesi mümkün değildir. Bağımlılıkla ilgili genel bir tanım Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nce yapılmıştır. Bu tanıma göre bağımlılık hasta organizma, ilaç ve çevrenin birbirleriyle etkileşimi sonucu meydana gelen, arzu edilmeyen bir oluşumdur.

Toplumsal sorun olarak uyuşturucuların gündeme girmesi ise 2. Dünya Savaşı sonrası ve bilhassa 1960’lı yıllardan sonraya rastlamaktadır. 1960-1970’li yıllarda uyuşturucu kavramı ve ilgili sorunlar ele alınmış, ulusal ve uluslar arası denetim mekanizmaları ve bunların nasıl işleyeceği üzerinde düşünülmüştür. Yönetim açısından düşünülen önlemler yanında uyuşturucular ve bağımlılarla ilgili bilimsel çalışmaların da bu yıllarda hız kazandığı gözlemlenmiştir. ABD ve birçok Avrupa ülkesinde gençlik sorunları ve uyuşturucu bağımlılığı ele alınmış, çözüm önerileri hazırlanmıştır. (Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Bağımlılığı Açısından Uyuşturucu Sorunu, s. 7.)

Toplumlarda erkeklerin kadınlara, evlilerin bekarlara, şehirde oturanların kırsal kesimde oturanlara, gençlerin yaşlılara oranla daha fazla uyuşturucu kullandığı bazı araştırmalar sonucu istatistiklerle ortaya konmasının yanında uyuşturucu kullanım oranları bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye değişmektedir. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Programı’nın (UNDCP) yayınladığı “Dünya Uyuşturucu Raporları”na göre dünya çapında toplam 180 milyon insan uyuşturucu kullanmaktadır. Esrar, 141 milyon kişi ile en çok kullanılan uyuşturucu olup bu rakam toplam dünya nüfusunun %2.25’ine denk düşmektedir.

Cumhuriyet Türkiye’sinde ise, özellikle eroinin 1936 yılından sonra bir süre yaygın olarak kullanıldığı görülmektedir. Bunun nedeni ise bir Japon firmasının eroin imal etmek için hükümetten izin alması ve İstanbul’da kurduğu ilk imalathaneden sonra bir Fransız firması ile birlikte kurdukları ikinci ve üçüncü imalathanelerde ürettikleri eroin maddesini neşe ve güç kaynağı olduğu propagandasıyla ucuz bir fiyatla tütüncülere satmaya başlamalarıdır. Ancak kısa sürede bağımlılık yaptığı anlaşıldığından ve zararlı etkileri görüldüğünden, 1936 yılında Atatürk başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararı ile bu maddenin satışı yasaklanarak imalathaneleri kapatılmış ve üretim için kullanılan cihazlar imha edilmiştir.

Türkiye’nin 18 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’ne üye olmasının ardından, 3 Nisan 1933’te haşhaş tarımının sınırlandırılması ve afyon satım işlemlerinin, İktisat Vekaleti’ne bağlı olan “Uyuşturucu Maddeler İnhisarı”na verilmesine ilişkin yasa ve 1931 Cenevre Afyon Sözleşmesi kabul edilmiş, 1938 yılında da Tekel, Toprak Mahsulleri Ofisi’ne devredilmiştir.

Alınan bu önlemlerin ardından 1960’lı yılların başlarına kadar uyuşturucu madde kullanımında bir artış görülmemiş, ancak bu yıllardan itibaren Avrupa’ya çalışmak için giden Türk işçilerinin, burada topluma uyum sağlayamama gibi sebeplerden, uyuşturucu maddelere alıştıkları ve yurda döndüklerinde çeşitli türde uyuşturucu maddeyi de beraberlerinde getirdikleri tespit edilmiştir. Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi ve Eğitim Merkezi’ne (AMATEM) 1996 yılı ilk altı ayında başvuran kişilerin % 10’unun yurt dışında yaşayan Türkler olduğu ve bu başvuruların yaz aylarında yoğunlaştığı görülmüştür.(Arif Verimli, Ülkemizde Uyuşturucu Kullanımının Yaygınlığı, Türkiye’de Uyuşturucu Madde Sorunları, Rem Matbaacılık, İstanbul, 1997, s. 70-71.)

Bunun yanında günümüzdeki mevcut duruma genel olarak bakıldığında ülkemiz, yasadışı bağımlılık yapıcı madde ticareti trafiğinde, doğudan batıya afyon ve bunun türevi olan eroin maddesinin, batıdan doğuya ise bağımlılık yapıcı sentetik maddelerin ticaretinden olumsuz yönden etkilenmektedir. Ayrıca, ülkemiz batıdan doğuya kimyasal ve sentetiklerin kaçakçılığından etkilenerek çift taraflı bir akıma maruz kalmaktadır. Çünkü Avrupa ve Rusya üzerinden gelen kimyasal maddelerin hedefi Güneybatı Asya’da bulunan yasadışı uyuşturucu imalathaneleri; sentetik uyuşturucuların hedefi ise Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye’dir.( TUBİM 2007 Yılı Raporu, s. 65.)

Türkiye içinde bulunduğu coğrafya nedeniyle çok hassas bir konuma sahiptir. Türkiye, Afganistan kaynaklı afyon ve türevleri ile Avrupa kaynaklı sentetik uyuşturucu maddeler ve bunların üretiminde kullanılan kimyasal maddelerin trafiğinden olumsuz etkilenmektedir.

Afganistan’da üretilen afyon ve türevleri uyuşturucu maddelerin %80’den fazlası İran ve Pakistan üzerinden Batı ve Orta Avrupa ülkelerine dağılmaktadır. Bu durum Afganistan’dan başlayarak Pakistan, İran ve Türkiye üzerinden devam eden Balkan Rotası üzerinde bulunan ülkemizin neden afyon ve türevleri, özellikle de eroin maddesi kaçakçılığından bu denli yoğun etkilendiğini açıkça göstermektedir. Ancak ülkemiz üzerinden çizilen bu rotayı değiştirmek amacıyla verilen etkin mücadele, uyuşturucu madde ticareti yapan kişilerce Kuzey Karadeniz Rotasını daha tercih edilir hale getirmiştir. UNODC 2007 Dünya Uyuşturucu Raporunda, 2005 yılından itibaren Balkan Rotasının kısmen önemini yitirdiği, Kuzey Karadeniz Rotasının alternatif rota olarak kullanılmaya başlandığı belirtilmektedir.

Uyuşturucu Bağımlılığının Nedenleri

Madde kullanımının nedenlerini açıklamaya çalışan farklı görüşlere bakıldığında hiçbir disiplin ya da bakış açısının bu olayı tek başına açıklamaya yeterli olmadığı görülür. Bu nedenle uyuşturucu bağımlılığının nedenleri arasında biyolojik-psikolojik ve sosyal tüm açıklamalar ile bireyin kişisel özelliklerinin birlikte ele alınmasının daha doğru olduğu düşünülmektedir. Bu doğrultuda, madde kullanımına başlamadaki temel nedenleri merak, arkadaş baskısı, sorunlarla başa çıkamamak, kişilik özellikleri, aile ilişkileri, eğitim düzeyi, kaygı ve uyuşturucu kültürü olarak sıralayabiliriz.

“Türk gençleri, millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini görmelidir. Türk gençliği ata yadigârı olan sebilerde rakı satıldığını, sinemalarda şehvet uyandıran filimler gösterildiğini, sağlık koruma yeri olan plajlarda türlü kepazelikler yapıldığını görmemelidir. Mefahiri inkar eden, yalancı ülkülerin propagandasını yapan, aileyi baltalayan yazı, roman, makale okumamalıdır. Yoksa yalnız telkin vermekle, öğüt vermekle iş bitmez.” (Gök Bilge Atsız Ata)

Sosyolojik açıdan gencin toplumsallaşması ve toplumda bir yer edinmesi açısından arkadaş çevresi önem kazanmaktadır. Genç kendini içinde bulunduğu arkadaş grubuna kabul ettirebilme baskısı altında değişik tavırlar sergileyebilir. Bu nedenle madde kullanımına başlamada arkadaş baskısı ikinci önemli etkendir.

Kişiliği henüz tam olarak oturmamış gençlerde arkadaş grubunun dışında kalma ya da onlardan farklı olma korkusu yaşanır. Bu nedenle zamanla ailesinin etkisinden çıkarak arkadaş çevresinin etkisi altına giren gencin kendi hakkını koruyarak arkadaşlarının yanlış ısrarlarına ‘hayır’ diyebilmelerinin sağlanması ya da gençlerin bu tür arkadaş gruplarından uzaklaştırılmaları gerekir.

Gençlerin sorunlarını çözmek için başka yol kalmadığına inanıldığı zamanlarda da madde kullanımı sık görülür. Bir başka deyişle uyuşturucu madde kullanmaya başlamada çaresizlik önemli bir etkendir. Bu nedenle gençlere sorunlar ile başa çıkma yöntemlerinin kazandırılması gerekmektedir. Sorunlarının üstesinden gelemeyen kişi, kendini kanıtlamasının bir yolu olarak madde kullanmaya başlar. Amaçları farklı görünmek ve bir tür beğeni toplamak olan bireylere bir sorun karşısında nasıl davranmaları gerektiğinin öğretilmesi ve bugüne kadar kullandıkları yanlış davranış biçimlerinin düzeltilmesi gerekir.

Ailesi ile çeşitli sorunlar yaşayan bireylerde, madde kullanım yaygınlığı daha fazla bulunmuştur. Özellikle küçük yaştaki çocukların madde kullanmaya başlama temel nedenlerinden birisi aile içi sorunlardır. Bu nedenle aile olumlu yönde değiştiği zaman çocukta değişmekte ve madde kullanmayı bırakmaktadır.

Madde bağımlılığında gencin ve ebeveynlerinin eğitim düzeyi çok önemli bir belirleyicidir. Gencin eğitimindeki zafiyet, yetersizlik ve yanlışlıklar ile maddeci olarak yetiştirilmesi, bencilliğe, şahsi çıkarcılığa ve hazcılığa dayalı bir dünya görüşü çevresinde gelişmesi madde bağımlılığına yönelimi etkileyen bir faktördür.

Bağımlılık sürecine girilmesi ile bireyin kendine, gerçeklere ve dış dünyaya uyumunda sorunlar ortaya çıkar. Bunlar sıkıntı, bunalım, yaşama isteğinde azalma, uygunsuz öfke ve saldırganlık, davranışlarda dengesizlik, toplumdan kendini soyutlama, yalan söyleme, çalma, suç işleme gibi olumsuz davranışlar ile dengesiz duygusallık ve daha ileri boyutlarda ruhsal hastalıklardır. Bu ruhsal sorunların baş göstermesiyle birlikte;

• Uyuşturucu kullanım sürecinde önceleri yavaş yavaş toplumdan soyutlanma başlar.
• Önceleri çevresel ilişkiler maddenin kullanıldığı ortamla sınırlı kalmaya başlar. Diğer arkadaş ilişkileri, toplumsal etkinlikler giderek azalır.
• Gelişen olumsuz davranışlar da kişinin toplumdan dışlanmasına katkıda bulunur.
• Maddeyi elde etmek, yoksunluk ve diğer belirtilerini gizlemek için yapılan uğraşlar kişinin toplumsal uğraşlarını kısıtlar. Okul, iş gibi sorumluluklar geri plana itilir.
• Sağlık sorunları oluşur ve sonuçta üretkenlik kaybolur.

Uyuşturucu madde kullanımının olumsuz etkilerinden en önemlisi de kısa zamanda ortaya çıkan sağlık sorunudur. Uyuşturucu madde kullanımı ile birlikte bağımlının vücut fizyolojisinde ve işleyişinde değişiklikler ve normal olmayan belirtiler görülür. Çeşitli organ işlevlerinde artma veya azalma görülebileceği gibi bazılarının çalışmaması veya bir başka işlevi etkilemesi söz konusu olabilir. Vücudun normal işleyiş düzeni ve sistemi bozulur.

Uyuşturucu madde kullanımı sonucu ortaya çıkan ve yukarıda belirtilen temel sorunların yanı sıra farklı birçok alanda telafisi zor sıkıntılar doğmaktadır. Bu sorunları sırayla aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz.

- Uyuşturucuya Bağlı Olarak Ortaya Çıkan Bulaşıcı Hastalıklar
- Uyuşturucuya Bağlı Ölümler
- Ekonomik Sorun
- Doğru Karar Verememe Sorunu
- Yaşam Sorunu
- Eğitim Sorunu
- Çalışma ve İş Sorunu
- Muhakeme Sorunu
- Suç ve Ceza Sorunu
- Güvenlik Sorunu
- İletişim Sorunu

.................


Tan Hu Emre
29.09.2017
turkcuturanci.com








Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 2 [3] 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.075 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.