Tan Hu Makaleleri!
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 21:40:01


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tan Hu Makaleleri!  (Okunma Sayısı 3609 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #10 : 03 Eylül 2017, 15:05:14 »

OSMANLI TOPLULUĞU ARTIKLARINA

19. yüzyılda milliyetçilik akımının hız kazanması Osmanlı topluluğunda birçok önemli iç ve dış gelişmeye neden olmuştur. Fransız İhtilalinin sonucunda hürriyet, eşitlik ve kardeşlik gibi kavramların tüm Avrupa’da yayılmasına bağlı olarak bu kavramlar Osmanlı toplumunun da gündemine girmiştir. İhtilal sonrasında milliyetçiliğin siyasal bir akıma dönüşmesi, Osmanlı topluluğu gibi çok etnikli yapıların toprak bütünlüğünü tehlikeye sokmuştur. Osmanlı yönetimi milliyetçilik adına yapılan bu başkaldırıya, uygulamaya koyduğu modernleşme programıyla karşı durmaya çalışmıştır.

1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile başlayan bu süreç, farklı etnik ve dini grupların yönetimde temsil edilmelerine olanak tanıyan bir Osmanlı Mebusan Meclisi’nin açılışıyla devam etmiştir. Böylece Avrupa’da, Osmanlı üzerindeki milliyetçilik akımının ortaya çıkardığı olumsuz etki bir Osmanlılık bilincinin oluşturulmasıyla engellenmek istendi.

Amaçlanan bu Osmanlılık bilincini oluşturmak için de birtakım pratik düzenlemeler yapıldı. Bireylerin eşitliğinin hukuken sağlanmasının yanında, eğitim ve yönetim alanında da Osmanlıcılık anlayışına uygun bazı düzenlemeler gerçekleştirildi. Açılan karma eğitim kurumlarında da tüm Osmanlı toplumuna, her şeyden önce bir Osmanlı oldukları hatırlatılmaya çalışıldı. Oluşturulan İdare Meclisleri’nde ise farklı din ve mezheplere eşitlik anlayışının gereği olarak temsil hakkı tanındı.

Günümüzde ise Türk gücüne ve varlığına karşı kendi vatanında bir islami kardeşlik vurgusu, liberal bir muhafazakarlık, istikrar ve başkanlık söylemi üzerinden tek adam sistemi ve parti diktası tesis edilmeye çalışılıyor. Vatan, etnik gruplara verilen tavizler ile günden güne parçalanıyor. Her türlü milli unsur yıkılıyor, özerklik, bölgecilik, eyaletleştirme herzevekillikleri halkların kardeşliğine karışıyor. Devletin en gizli en mahrem kurumları özelleştiriliyor, farklı etnik gruplardan bireylere yetke tanınıyor.

O dönemde farklı etnik ve dini gruplara, tüm Osmanlı halkları içerisinde eşit hak ve sorumluluklara sahip oldukları anımsatılmış ve milliyetçilik hareketinin gereksizliği telkin edilmiştir. Nitekim 1876 yılında yürürlüğe giren ilk Osmanlı Anayasası’nda ise açık bir şekilde tüm Osmanlı toplumunun eşit bireylerden oluştuğunu ilan eden bir Osmanlılık tanımı yapıldı. Böylece Osmanlılık, tüm etnik ve dini aidiyetin üzerinde bir üst kimlik olarak ilan edilmiş oldu.

Ancak tüm çabalara rağmen milliyetçiliğin dünyada kutsal bir değer olarak kabul edilmesi sonucunda Osmanlıcılık politikaları istenen neticeyi veremedi. Aynı yüzyıl içerisinde Osmanlı topluğunun egemenliğinde yaşamakta olan uluslar Osmanlıcılık düşüncesine rağmen bir biri ardına bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Osmanlı yönetimi milli hareketleri bir isyan, meşruiyete karşı bir başkaldırı olarak görmüştür. Yükselen bağımsızlık hareketine bir misal vermemiz gerekirse o da Yunanistan’dır.

Peki, şimdi Osmanlı topluluğunu temsil ettiğini iddia eden yapılar, hangi milliyetçiliği kime karşı ayaklar altına almaktadır. Kendi vatanımızda yunanlaştırılmaya mı çalışılıyoruz. Yükseldiği ifade edilen bağımsızlık hareketlerinin hangi ulus topraklarımızda gerçekleştirildiğini ifade etmekte ve kime kimin topraklarını peşkeş çekmektedirler. Ya da kimden nereyi korumaya çalışmaktadırlar.

Mevcut erklerin meşruiyet zemini kazandırmak istediği ve ülkemizdeki etnik artıkları milletleştirdiği malum da, Türk Milletini bu etnik grubun içine katma cüretini edinerek, yok saymaya çalışması nedir?

Hatırlarsınız bir zamanlar yıllarca üst-alt kimlikler tartışılmış, kendi öz vatanımızda ‘Türk Kimliği’ adı ile anılarak anayasa tanımları üzerinden bir fikir ve akıl hezeyanı cereyan etmişti.

O dönemde çevremizdeki ihtilallerin gelişim sürecinde Osmanlı toplumu olup bitenden çok fazla haberdar değildi. Gelişmelerden haberdar olunmasından sonra ise bu durum müslüman kitle üzerinde önemli bir etki de meydana getirmedi.

Osmanlının öz unsurları olarak görülen müslümanlar, gelişmeleri Avrupa’nın veya Hıristiyanların bir iç sorunu olarak gördüler. Ancak İstanbul’da bulunan Avrupalılar, özellikle de Fransızlar devrimi yakından takip etmekten ve faaliyetler yürütmekten geri kalmamıştır. Zaten gayrimüslim tebaayı ihtilal fikirlerinden haberdar eden ve örgütleyen de İstanbul’daki bu kitleler olmuştur.

Günümüzde menşei ve kolları dışarı bağlanmış olan siyasi erkler eli ile meydana gelen Osmanlı tebaası, cemaat ve ümmetçi akımı düşünceler ile milletimizi din üzerinden topluluk haline dönüştürmüş, çevremizde meydana gelen değişim ve başkaldırılara karşı da fransızlaştırmıştır.

Böyle dönemlerde mutlak düşman asli unsurdur.

Bu vatanın gerçek ve öz sahipleri her daim Türklerdir.

Türk'ün Tanrısı Şahittir. And Olsun..

Tan Hu Emre
15.11.2015
turkcuturancı.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #11 : 03 Eylül 2017, 15:10:35 »

MODERNLEŞME VE BATILILAŞMA

Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi? Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? Öyleyse bu anayasa hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken tarihçilerimizin uluslararası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı için Türk devletinin "sosyal" devlet olduğu kaydolundu. "Türkçü" devlet olduğu kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya "hayır" dedim. (Ötüken, 1967, Sayı:40)

Bu düşünce ve tespit ile tercüme olunan her şeyden Türklüğü mahvü inkırazdan kurtarmak… vatanını, hukukunu, namusunu, mefahirini korumak için ancak kendi kuvvetine istinat eder bir Türk nesli vücuda getirmek için örfe ve ahlak prensiplerine sahip olunmasından bahsediliyor.

Modernleştirilme ve batılılaştırma adı ile millet; örf ve ahlaki düzleminden, tarihsel ve kültürel birer soy halinden, “hukuki-siyasal” bir topluluk alanına çekilmeye çalışılıyor. Kanuni sistem üzerinden millet yurttaşlaştırılıyor, sadece ortak bir hukuk sistemi ile yönetilerek ve bu sistemden kaynaklanan hak ve ödevlere sahip olmaları sağlanarak; dış boyutunda; milletin uluslaştırılması, özerk ve egemen bir birim olarak topluluklara ayrılmış yığınlar şeklinde var olmaları amaçlanıyor.

Modernleşme ve batılılaşma fikri, modernist milliyetçilik ile primordiyalizmin savaşıdır. Pek tabi bizim için Türkçülük, Türkçülük Ülküsü ve İlkeleri esastır.

Ziya Gökalp’in “Garplılaşma” fikrine karşı, toplumun değişim sürecinde birer tezahür ve eleştiri niteliğinde olarak o dönemde dile getirilen tali bir düşünce.

Gökalp’ın “Garplılaşmak” formülünün toplum tarafından yanlış anlaşılarak bunun batı medeniyetinin kopyalanması seklinde uygulandığını; örneğin soy isimlerin yabancı dillerden alındığını, Latince ve Grekçe derslerin okutulduğunu, hümanizmanın etkisiyle kültürün yabancılaştığını, aydınların eşlerini Almanya’dan, Fransa’dan seçtiğini, kanunların İsviçre ve İtalya’dan “tercüme” edildiğini hatırlatan Reha Oğuz Türkkan bu duruma bir takım eleştiriler getirmiştir.

Türkkan, soysuzlaşma sürecinden dolayı Türkiye’nin geri kaldığını ve bunu etkilendiğimiz medeniyetlere bağlamakla çözemeyeceğimizi söyleyerek yapılması gerekeni şu şekilde açıklar.

“Hakiki Rönesans çökmüş olan milli medeniyetin harabelerinin içinden canlı, doğru ve diri kalmış kaynaklarını meydana çıkarmakla onlara yeni bir yaratıcı dinamizmle sarılmakla mümkün olur.”

Atsız Ata ise her alanda millileşme vurgusu yaparak, bir takım eleştirilerde bulunur ve bu yönde bir soru sorar, cevabını da verir.

“Şu caz denilen zenci musikisi, balo denilen Avrupa rezaleti, bar denilen, Amerika kepazeliği kalksa, hele şu tercüme kanunlar yerine milli örf ve ahlakımızdan alınmış kanunlar yapılsa, yani tam manasıyla milli olsak, ne olur, biliyor musunuz?... Yine dünyanın birinci milleti oluruz.”(Atsız)

Atsız Ata batılılaşma denilen kanalizasyonu daha sosyal düzeye indirgeyerek irdelemiştir.

Soysuzlaşmanın önlenebilmesi için “gençlik okulda, hayatta sinemada, kitapta, plajda, sokakta, vapurda, tramvayda, daima ahlakın hakim olduğunu” görmelidir. “Gevşek bir öğretmen, kötü bir film, zararlı bir kitap, bir plaj kepazeliği, sinsi bir yazı bazen herhangi bir gencin bu cemiyet için kaybolmasına sebebiyet verebilir” ve Türk gençleri, “millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini” görmelidir. Türk gençleri, “ata yadigârı olan sebillerde rakı satıldığını, şehvet uyandıran filmler gösterildiğini, sağlık koruma yeri olan plajlarda türlü kepazelikler yapıldığını” görmemeli, “mefahiri inkar eden, yabancı ülkülerin propagandasını yapan, aileyi baltalayan yazı, roman, makale” okumamalıdır.

Peki ne yapmalıyız?

Bir Toprak Mühendisi olarak örf ve ahlakımızı korumanın, bütün sosyal yaşamı Türk’e göre yaratmanın yegane yolunun köylümüzün dini ve eğitimsizlik bataklığından çıkarılarak, kent ve köy karşıtlığı içinde millileşmeye yönlendirilmesi ile mümkün olacağı düşüncesindeyim. Böylelikle ileride dünyaya gelecek nesillerimiz güçlü bir soy tabiatında teşekkül edecektir. Acilen Türk'ü toprağından ve üretimden koparan şehirleşmenin önüne geçilmelidir.

Toplumumuz devlet hiyerarşisi içinde bütün sosyal, ekonomik, teknik ve adalet unsurlarını küresel kentleşme ve kasaba kültürünün paçozluğundan acilen sıyırmalıdır. Milli mücadelenin bizzat Anadolu’dan, köylümüzün yüksek inancı ve iradesi ile alevlendiği düşünülür ise bütün yönelimimizi o alana kaydırmalıyız. Düşüncemin haklılığını da mevcut iktidarların Anadolu’daki insanların inançlarını ve manevi duygularını kullanarak yürütmüş oldukları siyasetler ile kazanmış oldukları suni güce bağlayabiliriz.

1931 yılında Atsız Atamız, “..yurdumuzun kurtuluşu köylerimizin kurtuluşuna bağlıdır. Şu halde birinci vazifemiz köylerimizi kurtarmak ve yükseltmektir. Büyük Türkiye’yi köyler yaşatacak, köyler yükseltecektir.” ifadesini kullanmıştır.

Atsız Ataya göre, kentte yaşayanlar aslında birer asalaktırlar ve köylünün sırtından geçinmektedirler:

“Türkiye’de şehirler daima köylerin zararına olarak yapılır ve büyütülür. Sanayi memleketi olmadığımız için milli istihsale faydalı fabrikalarla dolu sanayi şehirlerimiz de yoktur. Şu halde bizde şehir, memurların, tüccarların, köylü ile tüccarlar arasındaki mutavassıtların ve daha bilmem nelerin oturduğu yerlerdir. Yani köylünün uşakları şehirde oturur; fakat ne gariptir ki, efendilerimiz harabelerde yaşar, onun ücretli hizmetçileri büyük şehirlerin sakinleridir.”

Köycülük, köylerin birleştirilmesi ve böylece sağlık ve eğitim hizmetlerinden daha kolay yararlanılabilmesi, tarımın modernleştirilmesi ve toprak reformu yapılması esaslarına dayanmaktadır. Milli ve manevi hasletleri islami taassubun elinden kurtarıp yeni bir millet şuuru yaratmalıyız.

Türklerin Anadolu’da başka ırklarla karışmaksızın kanının saflığını koruduğunu ifade eden Atsız’a göre bu durum, Türkler arasında, özellikle Anadolu köylüsünde, bir “kan bilinci”nin mevcut olduğuna işaret etmektedir. Bu düzlemde örf ve ahlaka da atıfta bulunulmaktadır.

“Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir.”(Atsız)

Elbette Türkçülük, bilimci, gelişmeci, endüstrileşme yanlısı ve modern bir hareket niteliğini de muhafaza edecektir. İlkeleri düzleminde sahip olduğu antikapitalist unsurlar nedeniyle, köyü ve köylülüğü mutlak gerçekçi bir zeminde ideolojisine dahil etmek zorundadır. Köy, Türk ırkının en diri ve en saf unsurlarının bulunduğu, Türk örf ve geleneklerinin halen yaşatıldığı, kentin kozmopolit yapısından ve keşmekeşinden uzak, proletaryanın ve dolayısıyla sınıf çatışmalarının olmadığı ve komünizmin, kapitalizmin henüz sızmamış olduğu, bir tür başlangıç noktası olarak gücünü korumalı, kasaba kültüründen ve bağnazlığından ivedilikle arındırılmalıdır.

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerin köycü akımların güçlenmesi üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Şehirlere ait olmayan insanların büyük bir dejenerasyon içinde siyasi, kültürel, inanç vb. keşmekeşte vaat edilen ümitlere erişememesi her türlü batılı düşüncenin milletimizi, özümüzü yok etmesi ile sonuçlanabilir.

Ancak biz var olduğumuz sürece bu mümkün olmayacak. Çünkü kainat Türk'tür.

Tan Hu”Emre”
13.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #12 : 03 Eylül 2017, 15:18:54 »

"Irkçılık Kemalistlerin hoşuna gitmiyorsa, Kemalizm de ırkçıların hoşuna gitmiyor."(Atsız)

İkinci Dünya Savaşı’na uzanan Turancılık akımının varlığı, Cumhuriyet döneminde de gücünü korumuştu. Dönemin birinci kuşak diye ifade edebileceğimiz Türkçüleri Gökalp, Akçura, Ağaoğlu, Tanrıöver, Tekinalp, Cumhuriyet Fikirlerinden uzak kalmamışlar ve çalışmalarını bu dönemde de devam ettirmişlerdir.

Türkçüler, Osmanlının son dönemlerinde saflarını padişahlık makamına karşı sıkılaştırmış ve milliyetçi ideolojinin gelişmesine büyük katkılarda bulunmuşlardı. Dönemin fikir adamlarının takipçileri olan Gök Bilge Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, İsmet Tümtürk ise siyasal ve ülkü ekseninde farklı bir yolda ilerlediler.

Bu duruma bir nebze 1930’lar sonrası devletin Milliyetçiliği resmi elle Kemalistleştirme çabası ve Türk Ocakları’nın kapatılması gibi önlemler alması etkili olmuştur. Geleneksel Türkçü - Turancı akım ile Kemalist yapı arasındaki en belirgin ayrım bu dönemde yaşanmıştır.

Kemalizm’in milliyetçiliği ile Turancılığın ayrışması, Türkçülüğün yönünü de belirlemiştir.

Kemalist yapı Türk Ocaklarının milliyetçilik anlayışı yerine CHP’ye bağlı Halkevleri kurumunu yaygınlaştırarak fikri zemini tekeline almaya çalışmıştır. Kemalizm’den farklı bir milliyetçiliği savunan Türkçülerin temel itiraz noktası; Kemalist siyasetin (onların değimi ile Kemalist Ulusçuluk) soyut olmasıdır ve millet kavramını herkese açık bir zeminde kurmayı hedeflediğinden, bu Türkçüler için kabul edilemez bir varsayım olarak temel zeminde durmaktadır.

Bizim için milliyetçilik anlayışı ise milletin daha saf, ırk birliği temelinde bir birlikten teşekkül etmesidir.

Ulusçuluk, Atatürkçülüğün prensiplerinden ilkidir. Atatürkçülüğün diğer ilkelerine giden yol milliyetçilikten geçtiği gibi, Türk İstiklal Harbini ve İnkılabını başarıya götüren yol da milliyetçilikten geçmektedir. İşte tam bu noktada Kemalist ideoloji ile Atatürkçülük ayrılmaktadır.

1920 yılında yayın hayatına başlayan Kemalist düşüncedeki “Hakimiyeti Milliye” gazetesinin Türkçü-Turancı düşüncesine aynı zamanda Milliyetçilik zeminindeki Atatürk İlkeleri ile de ters bir akılda, sığ düzeydeki bakış açısı bütün ayrımları özetleyecek niteliktedir.

“Avrupa emperyalizminin, küçük kavimleri bir diğeri ile mücadeleye sevk ederek, bir tarafı himaye etmek suretiyle asırlık siyasetini tekrara yol bulması mümkündür. Irklara bağlı milliyet prensiplerinin ne korkunç emperyalizm istilalarına ait olduğunu, hususiyle ırkın hiçbir yerde hiçbir millet için itirazı kabul edilmez bir esas olmayacağını bir taraftan umumi harp, diğer taraftan cihan tetkikleri kafi derecede ispat etti.... Bir milliyet esası, ancak mahiyeti itibari ile her milletin ekseriyet teşkil ettiği ve uzun bir mazinin hatıratına, eski bir medeniyetin geleneklerine dayandığı hudut dahilinde sakin olan bütün ahaliyi ayni siyasi ve hukuki vasıflar ile kucağına alacak bir milliyet olabilir. Bunun haricinde ırklara ve ne tarihin ne de alemin açıklıkla tayin ve ayrılığa gücü yetmediği karışık ve galeyana getirilmiş hatıralara dayanarak, bir hudut içinde yaşayan insanları bile bir diğeriyle mücadeleye sevk edecek bir milliyet prensibi bu asrın prensibi sayılamaz... Milli vaziyetimiz hududumuzla kararlaştırılmış bir milliyettir. Bunun dahilinde yaşayan insanları ırkları ve kavimleri ne olursa olsun milletdaşmış addediyoruz... Biz hiçbir milleti ırkımız içinde boğmak istemediğimiz gibi ırkdaşımız menfaayine ayrı bir ırka mensup vatandaşlarımızı da rencide etmeyi kabul edemeyiz...”  (Kurtuluş Savaşının İdeolojisi, Hakimiyeti Milliye Yazıları, Yay.Haz.: Hadiye Bolluk, 1. Basım, Kaynak Yay., İstanbul, 2003, s.42-44.)

Türkiye Halkaları teranelerinin temeli niteliğinde yukarıda yer alan Kemalist düşünce kendini özetlemiştir.

Türk İnkılabı, milli haslet, milli seciye ve karakterin, millet olarak takip edilen amacın, erişilen hedefin bizzat kendisidir. Bu bakımdan o dönemde Türk İnkılabının temeli Atatürk’ün ilkeleştirdiği prensiplerden teşekküldür.

Türk milliyetçiliği, millî menfaatleri fert, zümrecilik menfaatleri üzerinde tutmayı, kişisel ve özel, millî ve toplumsala tabi kılmayı, fertler ve nesiller arasında daha şuurlu ve daha kuvvetli, sağlam bir dayanışma ve bağlılık yaratmayı hedef edinmiştir. Yani Türk Milliyetçiliği toplumcudur, genelci değil…

İmparatorluktan Cumhuriyet’e miras kalan Türk Ocağı (1920’de İngilizler tarafından kapatılmasından sonra) 1924’te yeniden faaliyete başladı.

Yine Türk Ocakları’nın 1924’te yapılan 1. kongresinde Ocakların birinci görevi “ lisan hudutlarını tehlikelere karşı korumak ikinci görev ise Türk Devrimi’nin bekçiliğini yapmak” olarak belirlenmiştir.

Kongre sırasında Türk’ün tanımına ilişkin tartışmalar Turancı görüşlerle Kemalist düşünce arasındaki ayrımları daha da arttırdı. (Günümüzdeki tartışmaların temeli o dönemlere dayanıyor. Aynı kafalar yine sahnelerde boy göstermektedir)

Etnik kökenin ölçü alınması durumunda doğal olarak Orta Asya’nın Türk unsurları ile ortak gerçekliği (Kemalistler ‘ortak köken iddiaları’ diyecek kadar Türkümsüdürler) gündeme gelirken Anadolu’da yaşayan farklı kökenlerden gelen etnikler (Kemalistler yurttaşlık-yoldaşlık laflarını pek sevdiklerinden etnik lafını kullanmazlar) tanım dışı kalacaktır.

1927 yılında Türk Ocağı CHP’nin tamamen denetimi altına girdiği halde Turancı düşüncelerin ocaktan uzaklaştıramaması neticesinde 1931 yılında kapatılmıştır. Ocak düşüncesinin yerini Halk Evleri almış, halkçılık hareketlerine yönelim gösterilmiştir.

Yaşasın halkların kardeşliği ve Kemalist kafalar…Yaşasın ki o kafaları ezelim…

Tan Hu”Emre”
09.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #13 : 03 Eylül 2017, 15:52:40 »

Din Adına Yapılan Arap Milliyetçiliği İdeolojisi, Türk Toplumsal Yaşamından Nasıl Sökülüp Atılır?

Önce yeminimizi edelim.

“Tanrı’nın Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insanoğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hâkim olarak yaratıldığına inanan atalarımız için kahramanlık bir tabiat, fazilet bir huydu…” “Burada her şey bir savaştır. Tabiata karşı, düşmana karşı ve hatta Tanrı’ya karşı günümüz bir gazadır… Bu yurt baştanbaşa şehitler ve gaziler diyarıdır. Bu vatan bir boydan bir boya tunç heykeller otağıdır… Bu ebedi heykeli artık, dünyanın nizamını kurmuş olan Tanrı bile deviremez.” (Gök Bilge Atsız)

Atsız Ata, oldukça teveccüh gördüğünü düşündüğü, ümmetçilik, komünizm, frenkperestlik ve kozmopolitlik düşüncelerinin “ülkü” eksikliğinden kaynaklandığını ifade etmekte ve bu fikirlerin ülke içerisinde gelişmeye hız kazanması karşısında, sarılacak tek dayanağın “Türkçülük” fikri olduğunu her defasında hatırlatmaktadır.

Atsız, ülkülerin “maddi faydası nedir” gibi faydacı gerekçelerle sorgulamanın doğru olmadığını çünkü hiçbir “inanç” unsurunun matematiksel mantıkla sorgulanamayacağını ifade etmektedir. Atsız’a göre varlığı matematiksel olarak ispatlanamayan Tanrı’nın varlığı da aynı bağlam içerisine girmelidir. Ancak, yüz milyonlarca insan Tanrı’nın varlığına inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküleri de bu surette değerlendirmek gerekir. Burada Atsız’ın, daha önce de değinildiği üzere Türkçülük ile özdeşleştirdiği, “ülkü” düşüncesini “din” düşüncesiyle birleştirdiğini veya başka bir ifadeyle “Türkçülük” düşüncesini bir nevi ülküleştirerek din kadar güçlendirdiği anlamı doğabilir. Mesela Atsız bu yıllardaki bir yazısında 30’lu yıllarda söylediği fikre paralel olarak, “milli kabe” terimini kullandığına şahit olunmaktadır. Türk milletinin kahramanları adına bir “şeref şehrah (yol)”ı yapılması gerektiğini ifade ettiği bir yazısında, bu şehrahın “Meçhul Asker” anıtı ile birlikte Türk milletinin “milli kabesi olacağını dile getirmektedir.

Atsız’a göre, “din bir mefkûre olma kuvvetini” artık kaybetmiştir.

Burada Atsız Ata, açıkça Türkçülüğü “din” olgusunun yerine ikame edilmesi gereken bir düşünce olarak sunmaktadır.

Atsız Atanın, Çanakkale Savaşı’nı anlattığı bir makalesinde yukarıdaki paragrafta dile getirdiği düşünceleri somutlaştıran ifadelerine rastlamak mümkündür. Türk gençliğine seslenen Atsız şu cümleleri kullanmaktadır:

“Sen Arap Muhammed’in mezarını artık bıraktıktan sonra senin kaben Çanakkele, Sakarya ve Dumlupınar değil midir? Sen kabene, rahat bir geminin içinde cazbant dinleyerek mi, yoksa yalçın yollarda, vaktiyle Çanakkale‟de Türk vatanını korumaya koşanların çektiği zahmeti çekerek, yayan mı gitmek mi istersin?” (Atsız, “Çanakkale Savaşı”,Atsız Mecmua, sayı:17,1932,Makaleler I, s.165.)

Atsız, Muhammed’in etnik kimliğini öne çıkartmakta, Türk gençliğinin artık İslam’ın kutsal mekânı olan “kabe”yi bıraktığını söylemekte ve artık Türk gençliğinin yeni kutsal mekânının “milli” öneme haiz olan, adı anılan yerler olması gerektiğini savunmaktadır.” Çanakkale’ye Yürüyüş” adlı eserinde ise Atsız, “kabe” öznesini “Arap Muhammed”in mezarı olarak tanımlar ve de Araplar’ın “ihanet”ine vurgu yaparak, artık o mezarı bırakanların topraklarının “kabe” olarak sayılamayacağını ifade eder.

Millet (islami millet) kavramı, ulus kavramının kutsalı dışlayarak yapay toplum modelini tarif etmesi yönü ile seküler (dinden bağımsız olan sözde laik yaşam) alanda birbirinden ayrılmıştır. Her iki ifade biçimi de elbet Türkçülük ilkeleri ile karşılaştırılacak düzeyde değildir. Ancak dönemin büyük Türkçü düşünce adamları, “ulus” kavramını Kemalist milliyetçilik anlayışını ifade eden bir kelime olarak görmekte ve bundan ötürü “millet” kelimesini yerleşik zeminde kullanabilmekteydi. Batı toplumlarında 16.yüzyıla kadar “din”in “milliyet” ile aynı anlama gelen bir sözcük olduğu da bilinmektedir.

Atsız Atamızın yapmış olduğu “millet” tanımı da bu hususta ilgi çekicidir. Türk olmak için ilk önce Türk kanından gelinmesi şartını ifade eden Atsız, daha sonra “dil” unsurunu daha sonra da “dilek birliği” olgusunu açıklamaktadır. Atsız Ata, milleti oluşturan unsurlar dâhiline “din” ünitesini almamıştır. Atsız aynı yıllarda yazdığı bir başka makalesinde ise milliyetçilik ile “hilafetçilik-İslamcılık’ın birbirine tamamen zıt iki fikir olduğunu açıklamıştır.

Cumhuriyet dönemi ile birlikte “muasır medeniyete ulaşma” parolası ışığında “batı medeniyeti” dairesi içerisine girme arzusuna karşı çıkmaktayız. Bu hususta tarihi referans alan Atsız, dilde yaşanabilecek yabancılaşmayı her daim öne çıkarmış ve araplaşma vurgusu yapmıştır.

Atsız, İslamiyet’in kabulü ile “medeniyet dairesi” değişikliği içerisine giren Türklerin, Arapça ve Acemcenin “istila”sına uğradığını ifade ederken öncelikle, “Allah” ve “Muhammed” lafızlarının girdiğini ve zikredilen kelimeleri bu dillerden gelen yabancı menşeli klişelerin takip ettiğini ifade etmektedir.

“Dilimize önce Allah girerek Tanrı’yı kovdu. Arkasından “Muhammed” geldi”. (Atsız)

Arapların milli ideolojisi niteliğindeki İslam dini, Türklük nazarında yabancılaştırıcı etkisi olmasından dolayı Türkçülük Devrimlerinin ve İnkılaplarının önündeki en büyük engel olarak tehlikesini muhafaza etmektedir.

İslamiyet’i temelde “iktisadi” sebeplerle kabul eden Türkler, milli kültürlerini ihmal ettiklerinden bugün milli benliklerini kaybetme noktasına gelmişlerdir. Atsız bu minvalde, din değiştirmeyi “medeniyet” değiştirme olarak yorumlamakta ve aynı yanlışlığın “batı medeniyeti” içerisine girildiğinde, hristiyanlığın menfi tesirleri ile tekrarlanacağına inanmaktadır.

Şüphesiz laik reformlar sarıklı softaları, arap milliyetçilerini, hilafet makamcılarını, tekke ve tarikat tayfalarının nüfuslarını kırmış ancak hareket ve faaliyetlerine engel olamamıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ılımlı siyasi hareketler, sert bir Türkçü hamle ile cereyan etseydi, günümüzdeki ümmetçi iktidarların mevcudiyetinden mevzubahis olunmayacak, Türkçü Devrimlerin hayata geçirildiği bir “ülkü cennetinde”, inkılapların gündelik sosyal olgularından bahsediyor olacaktık.

Bernard Lewis’e göre, birçok toplumda din ile alfabe arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır ve Osmanlı toplumunda bu ilişki en açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Güney Slavlar’ın dili, Katolik Hırvatlar tarafından Latin alfabesiyle yazılırken, Ortodoks Sırplar tarafından Kiril alfabesiyle; Suriye’de Arap dili, Müslümanlar tarafından Arap alfabesiyle yazılırken, Hristiyanlar tarafından Süryani alfabesiyle ve Yahudiler tarafından İbrani alfabesiyle yazılmaktadır. Girit’te Rumca konuşan Müslümanlar bu dili Arap harfleriyle yazarken, Anadolu’da Türkçe konuşan Hristiyanlar kendi dillerini kiliselerine göre Rum ya da Ermeni alfabesiyle yazmışlardır.

Cumhuriyetin ilk yılları düşünüldüğünde Türk’ün yüzyıllar önce seçmiş olduğu inancın dili mutlak surette Türkçe olarak içtimai hayatta yer bulmalıydı. Dinde yürütülen reformlardan, kuran ve ezanın Türkçe okunması uygulaması mutlak surette mevcudiyetini korumalı ve siyasi iktidarların gündelik siyasi manevralarına terk edilmemeliydi. Osmanlı topluluğu üzerinde milli yapının bir unsuru olarak dil ile arap milliyetçiliğinin ve kültürünün empoze edilmeye çalışıldığı dönemlerden pek uzağa gitmiş değiliz. Benim kanaatim Latin harflerinin kabulü yeterli düzeyde olmasa da Türk Milleti’nin bekası adına en hayırlı reform olmuştur.

Tanrı’nın Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insanoğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hakim olarak yaratıldığına inanan atalarımız gibi yaşamak umudu ile...

Tanrı Türk’ü Korur.

Tan Hu”Emre”
09.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #14 : 03 Eylül 2017, 16:02:30 »

Kazım Karabekir Paşa'nın Kurduğu Çocuklar Ordusu Teşkilatı

Milli Mücadele döneminde değinilmesi gereken bir diğer konu da, Kazım Karabekir Paşa’nın doğu bölgelerinde kurduğu “Çocuklar Ordusu” teşkilatıdır. Çocuklara ve eğitimlerine özel bir ilgi duyan Kazım Karabekir Paşa, Mondros Mütarekesi’nden sonra merkezi Erzurum’da olan XV. Kolordu Kumandanlığı’na tayin edilerek 3 Mayıs 1919’da Erzurum’a gelmiştir. 200

Kısa bir süre sonra 24 Mayıs 1919’da Erzurum Darûleytamı’nda yaşı on ikiden yukarı olan çocuklardan otuz üçünü alarak; terhis dolayısıyla boşalan iki kolorduluk Sanayi Takımları’na yerleştiren Paşa, bu çocuklara ilk etapta askeri eğitim vermenin yanı sıra okuma-yazma öğretmiş, terzilik ve kunduracılık gibi mesleki eğitimler vermiştir. 201
 
Çocukların eğitimi için Harbiye Nezareti’nden gerekli izni alan Paşa, atılımlarını genişleterek eğitim altına aldığı çocuk sayısını çevre bölgelerden getirttiği çocuklar ile birlikte kısa zamanda 500 civarına çıkarmıştır. 202

30 Haziran 1919’da Erzurum Kars Kapısı’nda Erzurum Kongresi hazırlıklarını sürdüren Kongre Heyeti ile İngiliz, Amerikan ve Rus subaylarının da hazır bulunduğu bir toplantı yapan Kazım Karabekir Paşa, 1 ay gibi kısa bir sürede teşkilatlandırdığı çocuklar ile bir “İdman Bayramı” düzenleyerek bir gün sonra 1 Temmuz 1919 tarihini Sanayi Gürbüzleri’nin kuruluş günü olarak kutlamıştır. 203

Bu ilk teşkilatlanmada çocuklara ilmi ve mesleki eğitim veren Kazım Karabekir, eğitim programına izcilik faaliyetlerini de dâhil etmiştir. Yapılan faaliyetleri Kazım Karabekir şöyle açıklar: “Şimdiye kadar çocuklar mükemmel bir beden terbiyesi aldıkları gibi sıhhatleri de iyi gelişmişti. Onlara pratik olarak yara sarmak, yaralı taşımak, iyi yemek yemek, sıcak çarpmasına, donmaya karşı tedbirler yapmak gibi şeyler de öğretilmişti. Bunları mektebin bahçesindeki sahnede halka da temsil gibi gösterecek veçhile hazırlatmıştım. ‘Sahneye bilenle bilmeyen müsavi midir?’ diye bir levha da asarak bu hareketleri bir bilmeyen aklıma geldiği gibi yapar sonra da izci kıyafetinde gezen çocuklar hastaya rast gelerek onun etrafında toplanıp doğru bir şekilde yaparlardı.”204

Zamanla Çocuklar Ordusu’nun sayısı 1000 civarına ulaşmış, Kazım Karabekir Paşa da bu teşkilatı Ana Mektebi, Sanayi Gürbüzler Mektebi ve Askeri İlk Mektep olmak üzere 3 kısma ayırmıştır. Bu okullarda birçok dalda çocukların eğitimine başlanmıştır. 205 

Bu okulların yanı sıra çocuklar için ayrıca bazı müesseseler de açmaya çalışan Kazım Karabekir, bu müesseselerin birçoğunu açmayı başarmıştır.

Bahsedilen müesseseler aşağıdadır:

1- İbret Yeri (Aynı zamanda konferans salonu)
2- Müze
3- Müzik Mektebi
4- Muhtelif kurslar (Elektrikçilik, sinemacılık, fotoğrafçılık)
5- Spor Kulübü: Avcılık, atıcılık, binicilik, uzun yürüyüş. (binicilik ve atçılık 12 yaşından başlar.)
6- Okuma Salonu
7- Okuma bilmeyenlere mektup yazma merkezi
8- Bir gazete
9- Sinema ve film kütüphanesi (ilim ve fenne dair). 206

1-4 Mart 1920 tarihinde IX. Tümen’in XXIX. Alayı’nın bulunduğu Firdevsoğlu Kışlası’nda İş Ocağı diye adlandırılan ve yüz kadar çocuğun otomobil tamiri, şoförlük ve kuyumculuk öğrendiği yeni bir okul daha açılmıştır. 207 

Bu okulların yanında Kazım Karabekir, Erzurum ve çevresinde ortaokul ve lise eğitimi görmüş olan işsiz gençleri bir araya getirerek bu gençler için sıhhiye, dişçi, veteriner ve küçük memur mektebi açmış, köylerden toplanan ebelere ise kurslar verdirmiştir. 208

Bu eğitimler sonucunda 100 kadar ebe yetiştirilmiş ve Küçük Sıhhiye Memurları’ndan iki sınıf mezun olarak ise başlamıştır. 209

1 Mayıs 1920 tarihinde Erzurum Çocuklar Ordusu teşkilatı tamamlanmıştır. Teşkilatı Kazım Karabekir su şekilde açıklar: “Bu ordunun harp nizamı şimdilik dört gürbüz alayından oluşur.

İsimleri: Askeri İdadi, Kolordu Sanayi Takımları, tesviyeci, demirci, kuyumcu, lehimci sanatlarını havi
Otomobil Mektebi, Şimendifer Mektebi ve Ana Mektebi gürbüzlerinden ibaret olup umum mevcudu bin yüz gürbüz olan Birinci Avcı Gürbüz Alayı yüz seksen mevcudundaki İkinci Sultani Gökbayrak Gürbüz Alayı ve 150 mevcudunda bulunan Üçüncü Albayrak Gürbüz Alayı ve 220 mevcudundaki Dördüncü Yeşilbayrak Gürbüz Alayıdır. Şehit evlatlarından mürekkep olan Birinci Gürbüz Alayının Fahri Kumandanlığını bendeniz deruhte ettim. Sultani Alayının Fahri Kumandanlığını Manastırlı Kazım, Albayrak Alayının Erkânı Harp Binbaşısı Mustafa, Yeşilbayrak alayının da Erkânı Harp Binbaşısı Fahri Beylere tevdi edilmiştir. Teşkilat Kolordum mıntıkasının her tarafında tevsi kılınacaktır. İşbu çocuklar ordusunun kumandası uhde-i acizanemde bulunacaktır.

2- Erzurum çocuklar ordusu alaylarına Kars kapısı girişi civarında bir talim meydana seçilmiş, şekil ve fenni malzemeyi havi olmak üzere bir de atış poligonu tesis olunmuştur. Alayların talim ve terbiyeleri her hafta cuma günleri toplu olarak hakiki top, makineli tüfek ve tüfek üzerinde uygulamalı ve sahte bomba ve süngü ile de taklit yapılmaya başlanmıştır.

3- Her alayın sancağı makamına birer Osmanlı bayrağı vardır. İlkokulların yeşil alayının ise yeşil Osmanlı bayrağıdır. Alaylar tahta tüfeklerle donatılmıştır. Birinci avcı alayının her türlü teçhizatı mükemmeldir. Bombaları tahtadır. Bu alayın gürbüzleri yatılı kolordu mekteplerinde talim ve tedris edildiklerinden kışın birey talimleri mükemmel bir hale getirilmiş ve mahir kızakçılar da yetiştirilmiştir.

4- Ayrıca manej, bisiklet, futbol, her türlü idman harekâtı vesaire milli oyunlar da vardır.

5- Bütün Erzurum çocuklarında pek büyük bir sevk ve arzu uyandırmış olan bu teşkilat ve ilk defa ki talimlerde çocuklarda görülen istek işbu hayırlı teşebbüsünden çok feyizli sonuçların alınacağını göstermiş ilerleme ve gelişmeleri geleceğimiz için beslenen vatanperverane emel ve ümitler bu suretle bir kat daha kuvvetlenmiştir.”210

Tüm bu uygulamalardan sonra, Çocuklar Ordusu teşkilatının 1 Ağustos 1922 tarihli son hali şöyledir:

“1.  2. 3. Alaylar bizim çocuklardan
4. 5. Alaylar Erzurum mektepleri
6. 7. 8. Alaylar Trabzon mektepleri
9. Alay Kars mektepleri
10. Alay Kağızman mektebi
11. Alay Beyazıt mektebi
12. Alay Iğdır mektebi
13. Alay Ardahan mektebi
14. Alay Artvin mektebi
15. Alay Rize mektebi
16. Alay Sürmene mektebi
17. Alay Erzincan mektebi.”211

Kazım Karabekir Paşa, Çocuklar Ordusu teşkilatını, 1914 yılında kurulan Osmanlı Güç Dernekleri’nin programına göre kurmuştur. 212

Osmanlı Güç Dernekleri Programı’na göre; Harbiye Nezareti, Ordu Kumandanlarına, Derneklerin kurulması için yetkiler vermişti. Paşa, çocukların askeri eğitimi için Osmanlı Güç Dernekleri Programı’ndan faydalanmıştır. Ayrıca teşkilatın sloganı ve marşı “Türk Yılmaz” idi. 213

Bu slogan ve marş I. Bölüm’de değinilen Türk Gücü Derneği’nin “Türk’ün Gücü Her Şeye Yeter” sloganıyla benzerlik ve paralellik gösterir. Çocuklar Ordusu teşkilatında belirtilen bir gazete çıkarmak düşüncesi, Kazım Karabekir’in ısrarları ve Ankara Hükümeti’nin de bu konudaki destekleriyle 25 Ağustos 1921 tarihinde Sarıkamış Kolordu Matbaası’nda çıkarılmaya başlanmıştır. 214

Kültürel, içtimai, sosyal ve olayların daha fazla yer aldığı Varlık, Milli Mücadele haberlerine de geniş yer ayırmıştır. 215

Varlık gazetesi, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de yayın hayatına devam ederek kuvvetli bir ihtimalle 1928 yılında kapanmıştır. 216

Kazım Karabekir Paşa, Çocuklar Ordusu teşkilatında yetiştirdiği çocuklardan seçtiği 54’ü ile ülkenin birçok bölgesini ziyaret etmiştir. Bunların en önemlisi ise 23 Ekim 1922 tarihinde Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni ziyaret etmeleridir. 217

Celal Nuri (İleri) Bey, Büyük Millet Meclisi’ni Çocuklar Ordusu’nun ziyaretini şöyle anlatır: “Önde Meclis’in mızıkası, daha sonra Şark Ordusu’ndan müfrez küçücük bir kıta-i askeriye, mekteplilerin mızıkası, en nihayet saf saf on sekizden beş yaşına kadar yetimler… Bunların cümlesi bir fırka-i askeriye teşkil ediyor. Elbiseler yalnız mükemmel değil, hatta sık... Kalpaklar mehîb... Büyüklerin elinde gerçekten bir tüfek, küçüklerin elinde tahtadan bir tüfek, her tüfeğin üzerinde bir kırmızı, bir yeşil bayrak, palaskalarında bir bomba numunesi, lâkin tahtadan… Babalarını Ermeniler katleden yavrular milli ordumuzun çocuklarıdır. Kendileri öteden benden perişan bir halde toplanmış. Bugün en süslü kimselere resk-âver olacak bir şekilde iksâ edilmişlerdir. Hatveler muntazam ve mevzun, cepheler sen ve sâtır, vecihler vecih... İşte istikbaldeki Türk nesli budur…”218.

Bu teşkilat, İtilaf Devletleri’nin bağımsız bir Ermenistan kurulması olanaklarını araştırmak ve Türklerin silahlarını teslim etmelerini sağlamak üzere Erzurum’a gönderdiği Albay Rawlinson’un da dikkatini çekmiş (219) ve İngiltere’ye şu raporu yollamıştır: “Yeteneksiz zannettiğiniz Türklerin en vahşi tanınan Doğudaki çocuklarının nasıl eğitildiğini ve ne yetenek gösterdiklerini benim açıklamam mümkün değildir. Bir uzman gönderiniz, belki faydalanacağınız şeyler vardır. Kazım Karabekir, bunun kendi başarısı olmadığını, Türk çocuğunun doğasında var olan yeteneğin sadece açığa çıkarıldığını, bir program yapılıp çağdaş gelişmeler izlenebilirse, gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkılabileceğini ifade etmiştir. Yüksek adamları yetiştirecek, ihtiyacı olan sanat okullarının kurulmasını istemiştir. Çıraklık yöntemiyle yetişen çocukların beden, ruh ve zihin eğitimi olmadığı için sanatlarını kişisel boyuttan toplumsal boyuta taşıyamadıklarını, çocukların 13 yaşından önce ilgi alanlarının belirlenip, ona göre ilgili alana yönlendirilmeleri gerekliydi.” 220.

Kazım Karabekir Paşa’nın çocukların ve gençlerin modern tarzda yetiştirilmesi yolunda çalışmaları Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da devam etmiştir. Nitekim Cumhuriyet döneminde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı yapan Orgeneral Zeki İlter ve Orgeneral Reşit Pasin, Çocuklar Ordusu’nda yetişmiştir. 221

200 K. KARABEKİR, İstiklal Harbimiz, I, s. 59.
201 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, I, (Haz: Faruk Özerengin), İstanbul, 1995, s. 16.
202 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 17.
203 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 17.
204 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 18.
205 K. KARABEKİR,  Çocuk Davamız, s. 23-27.
206 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 36, 78-84.
207 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 49.
208 Ali Servet ÖNCÜ, Varlık Gazetesi (21 Ağustos 1921-31 Aralık 1923), (Yayımlanmamış Yüksek
Lisans Tezi), Erzurum, 2000, s. 288.
209 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 66.
210 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 62-63.
211 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 87.
212 K. KARABEKİR, Çocuk Davamız, s. 88; Kazım Karabekir Paşa’nın açtığı okullarla ilgili ayrıca bkz.
Nuri KÖSTÜKLÜ, “Kazım Karabekir’in Açtığı Okullar II”, BTTD, Ağustos 1985, S: 6, s. 36-41.
213 Bkz. Fotoğraflar, XXVII.
214 A.S. ÖNCÜ, Varlık Gazetesi, s. 17.
215 A.S. ÖNCÜ, Varlık Gazetesi, s. 18.
216 A.S. ÖNCÜ, Varlık Gazetesi, s. 20.
217 Celal Nuri, “Ankara’da Kazım Karabekir Paşazâdeler ve Dârülfünûnlular”, İleri, 12 Tesrin-i Sani
1338/12 Kasım 1922, No: 1714, s. 3.
218 Celal Nuri, “Ankara’da Kazım Karabekir Paşazâdeler ve Dârülfünûnlular”, s. 3.
219 L. KINROSS, Atatürk, s. 214.
220 Nurettin GÜLMEZ, Kurtuluş Savası’nda Anadolu’da Yenigün, Ankara, 1999, s. 507.
221 Nuri KÖSTÜKLÜ, “Milli Mücadele’de Türk Çocukları”, AAMD, XIII/37, Mart 1997, s. 257.


Tan Hu Emre
24.10.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #15 : 03 Eylül 2017, 16:21:38 »

TÜRK'E KEFEN BİÇİLİR Mİ?

Bu konuyu ele alırken asla o konunun doğasının izin verdiğinden daha fazla bir kesinliğe ulaşma beklentisine girmeyeceğim. Cevabı çeşitli moda akımları ve kavramlar üzerinden masaya iç meseleler ekseninde yatıracağım. Hızlı bir şekilde yazıyı kaleme aldığımdan, Atsız Atamızın ifade ettiği gibi kısmen “fikri hazırlıktan yoksun” ifadeler kullanır isem şimdiden kandaşlarımın ve dava arkadaşlarımın yüksek anlayışına sığınırım.



Kimlikçilik Modası


Bu modaların yaratıcıları, “Türkiye’nin kimlik arayışının (sözde bunalımının) bizatihi iç içe geçmiş beş kimlikten hasıl olduğunu ileri sürer, doğulu kimliği, batılı kimliği, islam kimliği, osmanlı kimliği ve Türk kimliği” olarak niteler. Pek tabi 36 altı etnik unsurda alt kimlik olarak ara sıcak şeklinde servis edilmektedir. Modacılara göre her yüzyılın bir karakteristiği ve buna bağlı olarak kendine özgü bir söylemi varmış. 19. yüzyıl bütün dünyada milliyetçiliğin şahlandığı çağmış. 20. yüzyıl ise ideolojiler çağıymış. 21. yüzyılın karakteristiği ve söylemi hakkında net bir ifade ortaya koymak için neyi seçtiler dersiniz, tabi ki “kimlikler” çağını seçtiler. Moda bu ya, geçici ama yakıştıran üstüne giyer.

Kürtçülük ve Ümmetçilik Modası

Günümüzde ümmetçilik ve kürtçülük gibi moda akımlarından birinin, diğeri karşısında meşruiyet zemini oluşturması ya da kendini haklı çıkarması gibi amaçlar taşıdığı ortadadır. Eşitlik ya da demokrasi aptallığı, aklın ve erdemin doğal hiyerarşisini bozmuştur. Bilinmelidir ki! Türk’ün en temel özelliklerinden biri, hainlere karşı duyduğu nefrettir. Kendilerindeki yumuşaklığa siper olarak Türkçülüğün gücü kullanmaktadır. Son 100 yıldır bilhassa kimlik tartışmaları üzerinden vatanımızda ve coğrafyamızda azınlık hareketlerine kalkışan çürük ideolojiler en öncelikli düşmanlarımızdandır.

Atsız Atamız, bu dönemde yazdığı “İslam Birliği Kuruntusu” adlı makalede, ümmetçilik fikrini kıyasıya eleştirmektedir. Bir “kuruntu” olarak nitelediği bu fikrin, “din” olgusunun baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmediğini belirtirken, araya giren bu kadar “ihanet” ve “düşmanlıktan” sonra bunun mümkün olmadığını belirtmekte ve gerçekleşmesi gerekenin “Türk Birliği” olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bir makalesinde Türkçülere seslenirken parantez içerisinde “selamünaleykümcülerden” değil gerçek Türkçülerden bahsettiğini söylemek lüzumunda olduğunu ifade de etmektedir.

Yeşil Beynelmilelciler ve Türk-İslam Sentezcileri

“Şeriatın çizdiği sınırlar içerisinde kendi kavmine yardımcı olmakta yanlış bir şey yoktur, kendi milliyetini belirtir ve onunla övünürken diğerlerine zulmetmemek gerekir” diyen hoca efendilerin, fransız Gustave Le Bon’un, “bir milletin ruhunu oluşturan ahlaki ve akli karakterler, o milletin mazisinin bir ürünüdür. Her ne kadar aynı ırkın bireylerinde bu karakterler farklı görünse de, bu bireylerin çoğu bazı ortak karakterlere sahiptir. Bundan ötürü, bir kavim yaşayan mensupları tarafından değil, ölmüş olan unsurları tarafından yönetilirler. Vatan fikri ancak ırk birliğinde düşünülünce anlam kazanmaktadır” ifadelerine bile fransız kalması ne acıdır.

Müslümanlığı, “sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşı” olarak tanımlayan Atsız Ata; dağınık halde yaşayan bir kavmin tabiatın doğası gereği birlik halinde yaşamak isteyeceğini ifade etmektedir. Kaba softalar bu tespitleri doğrular hareketleri her daim ve süreçte takınmaktadırlar.

Türkler arasında vuku bulan “Sünnilik-Şiilik” davasının Türkleri iki ayrı ordu halinde asırlarca savaşmasına sebep olan elim bir vakıa olarak gören Atsız Ata, bu dava yüzünden Türklerin hem milli enerjisinin “boşu boşuna” harcandığını düşünmekte hem de siyasi Türk birliğinin bu dava yüzünden kurulamadığını ifade etmektedir. Atsız Ata, bu hususta “Celali İsyanları”na atıf yapmaktadır. Şiileri Türk saymamanın sonucunun “Fuzuli” gibi bir şairi Türk saymama sonucunu doğuracağını düşünen Atsız, Turancıların mezhepleriyle değil, “kan” ve “dil” unsularıyla “Türk” olduğunu belirtmektedir.

Osmanlının son döneminde başlayan, imparatorluğun bekasını sağlamaya dönük düşünce ve siyasi akımlar olan Osmanlıcılık ve İslamcılık, Türk muhafazakarlığının düşünsel mirasının içini boşaltmış, karşılarında dimdik olarak Türkçülük ayakta kalabilmiştir.

Türkiye’de dini hareketler Cumhuriyet dönemi ile birlikte daha da ideolojileşmiş, değişmiş ve siyasal alanı dönüştürebilen bir güç haline gelebilmiştir. 1950 yılında demokrat partinin ve mankurt çevrenin hassasiyet gösterdiği temel geleneksel, dini, manevi değerlerini ön plana çıkartarak iktidar olması Türkiye’de sağ muhafazakarlığın önemli bir siyasi aktör haline gelmesinde bir dönüm noktası olmuştur. 1950’den itibaren yükselen dini-milliyetçi muhafazakarlık Türkiye’de siyasal alana damgasını vurmuştur. Bu dönemde aydınlar ocağı çevresinde örgütlenen milliyetçi-muhafazakar aydınlar Türk-islam sentezi düşüncesinin biçimlenmesine önayak olmuşlardır. 1980 askeri müdahalesi sonrasında Türkiye’de islam sentezi ağırlıklı düşünce devletin resmi ideolojisine eklemlenmiştir. Bu eklemlenme sürecinde özellikle milli eğitim kurumlarında ve orta öğretim ders kitaplarında ümmetçi düşüncenin ideolojik bir aygıt olarak izleri görülmektedir. Bu bağlamda Türk-islam sentezi düşüncesi bir muhafazakarlaştırma projesi olarak işlev gördükten sonra yerini dinci ideolojilere bırakmıştır. Türkiye’de milliyetçi-muhafazakar düşüncenin çok etkili olmasında alt gelir gruplarının, devşirilmişlerin ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan sözde manevi değerlere sarılmaları kadar, son dönemlerde dışarıya tabi içerideki siyasi maşaların toplumu dönüştürme projelerinin de önemli bir rolü bulunmaktadır. Yazılan senaryonun baş aktörleri ve figüranları her zaman hazırdır. Moda bu! Dizi sektörünün yükselişi masalı içtimai olarak hayata geçirilmeye de çalışılmıştır. 

Atsız Ata bu dönemde “tarikat” olgusu üzerinde de fikirlerini beyan etmiştir. Osmanlı Devleti döneminin 14. ve 15.yüzyıllarda birçok tarikatın varlığına tanıklık ettiğini söyleyen Atsız, bu tarikatları “küçük birer hakikatin yanında bir yığın safsatayı ileri sürerek millete hitap ve birbirleriyle mücadele eden” yapılar olarak ifade etmiştir.

Akımcılar ve Varsayımcılar

Devlet su işleri ya da elektrik idaresinin mühendislik icraatlarından bahsetmeyeceğim. Günümüz sözde ideolojik akımları; liberalizm, kapitalizm, sosyalizm ve islami milliyetçilik çeşitli düzeylerde karşılaştırılmaktadır. Bir duruş, karşı koyuş, statükoyu koruma, üslup, ideoloji, tavır, tutum, ruh hali, düşünce, siyaset, tutuculuk, gericilik; kavramları ile içi boşaltılmış muhafazakar ilkesizlikler bütünleşmiş, karmalaşmış ve siyasetin çok önemli bir hareketi olarak kemikleşmiştir. Bu akımlarda kefencilerdendir.



Modernleşme ve Batılılaşma


Modernleşme, batılılaşma çabalarının son noktası olarak kabul edebileceğimiz cumhuriyetin ilanı ile birlikte pek çok akım gibi ya da daha doğru bir ifade ile islamcılık, ümmetçilik, osmanlıcılık gibi imparatorluk mirasını paylaşmaya yönelik geliştirilen yerel düşünce akımlarının başarısız olması, bu akımların tarihsel süreçte kemalizme ve onun ideali sözde seküler modern ulus-devlet projesine (her yol komünizme çıkar) dönüşmesine neden olmuştur.

Ciddi bir kutuplaşmanın su yüzüne çıktığı 40’lı yıllarda, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Eminönü Halkevinde vermiş olduğu bir konferansta bir grup sol düşünceli mankurt tarafından protesto edilmesi üzerine Atsız, dönemin Başbakanı olan Şükrü Saraçoğlu’na, kendi dergisi olan Orhun’da 1 Mart 1944 tarihinde açık bir mektup yayınlar. Mektupta özetle şu ifadeler yer almaktadır:

“Sayın Başvekil, hem Türkçü hem de Başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum… Millet Meclisinde 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta, “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir” demiştiniz. Türk tarihiyle uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın, ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmi bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı… Sayın Başvekil, esefle söylemeye mecburum ki Türkçülük nazariyat safhasında kalmaya devam ederken, bu milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürümekte devam ediyor… Solculuk, gördüğü müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor… Bunlar demokrasinin icabı ise o zaman memlekette, bilhassa ilmi alanda da geniş bir fikir hürriyeti olması gerekir.” Atsız Atamız ne de güzel özetlemiş.

Demokrasi ve Demokratlık Akımı

Sekülerleşme ile birlikte yani dinin siyasal, toplumsal, kültürel alandan en azından kamusal görünürlük düzeyinde çekilmesi, dinin özellikle kentsel alandan kırsal alana ve dolayısıyla özel alana hapsedilmesini beraberinde getirmiştir. Diğer bir kavramsal kavrayışla merkezden itelenen dinsel ögeler mankurt çevre tarafından kucaklanılmıştır. Dinsel varoluş kırsal alanda bir çeşit uykuya yatmıştır. İşte tam da bu noktada çok partili rejime geçiş süreci çerçevesinde Kemalist-komünist (Atsız Atamızın ifadesi ile komünizm cereyanı bu yıllarda ciddi teveccüh görmektedir) projeye eklemlenen düşünce akımları, başka bir ifade ile bu projeye bir şekilde muhalif olan gruplar aslında kırsalın kucakladığı ve sahiplendiği ‘din’ olgusunu aktif etmeyi denemiştir ve kısmen, özellikle de adalet partisinin popülist olarak nitelenebilecek politikalarıyla da hayata geçirilmiştir. (Atsız Ata köycülük düşüncesine bu yönüyle de önem atfetmiştir.)

Bir takım hükümetlerin kurdurulmasından ve kendisini muhafazakar demokrat olarak tanıttırılmasından sonra sağ-sol yapı demokratik toplum çabası içine girmiştir. (Atsız Atamızın değimi ile dalkavuklar gecesi başlamıştır) Çünkü din münevverliği kavramı bile henüz tam şekillenmemişken bu hükümetlerin buna bir de “demokrat” kimliğini eklemesi sağ-sol içinde çeşitli ortamlarda bu kavramın ya da siyasi kimliğin anlaşılması gerekliliğini beraberinde getirmiş ve ideolojilerin içini boşaltmıştır.



Azınlıkların ve Mankurtların Irkçılığı

Atsız Atamız, kendi hatıratında, Kurtuluş Savaşı yıllarına gönderme yapar ve İstanbul’da yaşayan azınlıkların “süt dökmüş kedi” gibi değil de tam manasıyla “köpek” gibi olduğunu ifade eder. Irkçılığı öncelikle bir milli savunma vasıtası olarak gören Atsız Ata, bu kavramı Türkiye’de azınlıkların kendi aralarında “gizlice” yürüttükleri ırk şuuruna karşı müteyakkız olmak olarak görür.

O dönemde Türkiye’de var olan, gelişen ve iddiası bulunan iki fikir cereyanından bahseden Atsız Atamıza göre bu iki fikirden bir tanesi “milliyetçilik” bir diğeri de “dincilik”tir. Atsız Atanın bu dönemde “dinci” olarak tespit ettiği çevrelerle ciddi bir mücadele içerisine girmesinde gerçekçi düşüncelerin önemli bir rolü vardır. Atsız Ata bu dönemi şu şekilde tasvir eder: “Bir yandan ümmetçilerle, nurcular şeriat prensipleriyle bizi Araplaşmaya sürüklerken öte yandan marksistler ve aşırı solcular sosyal adalet vaadiyle moskoflaşmaya doğru götürmek istiyor”.

Alıntı da görüleceği üzere, Atsız Atanın tespitlerine bu dönemde yeni kavramlar dahil olmuştur. Bunlardan biri de nurculuktur. Atsız Atamıza göre, “nurculuk, komünizm, particilik, süleymancılık, ümmetçilik” gibi fikirler, Türkçülük fikrine yapılan yıpratma faaliyetleri sonucunda oluşan boşluk sayesinde kendilerine mevzi bulmaktadır. Zira ortada “milli” bir düşünce kalmayınca, manevi bir inanca sarılmak durumunda kalanlar bu gibi fikirlere tevessül etmektedir. Bunun sebebi, gençlerin beynine ve gönlüne “milli” bir biçimde hitap edilmemesidir.

Atsız Atanın tespitlerinde nurculuk ile komünizm arasında herhangi bir fark yoktur. Komünizm, iktisadi bir emperyalizm olarak moskofdan, nurculuk ise dini bir emperyalizm olarak Mısır’dan gelmektedir. Türk milletini ve kültürünü yok etmek için faaliyet gösteren bu iki fikirden birisi “moskofçuluk” diğeri de “arapçılık” davasını gütmektedir. Ancak Atsız Atanın, “nurculuk” ile olan fikirlerini en iyi anlamak için, 1964 yılında yazmış olduğu “Nurculuk Denen Sayıklama” adlı makalesine göz atmak lazım gelmektedir.

Bu tespitlerin ışığında son 13 yıldır iktidarda olanların hangi tebaa üzerinden ülkeyi karanlığa sürüklediği ve beyinleri mankurtlaştırdığı ortadır.

Atsız Atamız “Milliyetçilik büyük ve asil bir inançtır. Hiçbir karşılık beklemeden kendini yok etme düşüncesidir. Bu bakımdan dinden üstündür. Dindar, yarınki bir âlemin cennetine ve nimetlerine kavuşmak için feda eder. Bu fedakârlık, hiçbir şey ummadan kendisini yokluğun karanlıklarına atan bir milliyetçiliğin fedakârlıkları ile asla ölçülmez” ifadelerinde durumu özetlemiştir.

Atsız Ata, Türklerin islamiyeti kabul etmesi hakkındaki düşüncelerinde büyük tehlikeden bahsetmiştir. İslamiyet’ten önceki dönemi, “milli şuuru” çok yüksek olan bir çağ olarak nitelemiştir. Türklerin islamiyete geçişinden ve bu dini benimsemelerinden sonra “trajedi” yaşadığını düşündüğünü her vasıtada iletmiştir.

Gök Bilge Atsız Atamızın geçmişte, günümüzde ve gelecekte düşman olan ve olacak gruplar için yapmış olduğu derin tespitler geçerliliğini her daim korumaktadır. Türk Vatanının bütünlüğünü tehdit eden hedefler sürekli bir halde varlığını daimi sürdürecek, bekamız için hayati öneme sahip olacaklardır. Kimi amerikancı, kimi helenist, kimi siyonist, kimi islamcı, kimi de panslavist hareketlerin merkezinde yer almaya devam edecektir. Jeopolitik sahaya giren Avrupa, Adriyatik, Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türk düşmanlığı eksenli cepheler her geçen gün büyüyerek katlanacaktır. Güç fethedilen ve her gün yeniden fethedilmesi lazım gelen bir şeydir.

Tarih boyunca, Türk düşmanlığı ekseninde birçok devletler birleşmiş, kendi geleceklerini ikame etmek ve Millet olgusunu geliştirmek adına Türk’ün gücünü kullanmışlardır. Tarihi düşman niteliğindeki birçok devlet bağımsızlığını Türklerin elinden kazanmış, ihanet senaryolarını Türklerin üzerinde denemişlerdir. Türklerin tarih boyunca medeni ve yaşayan devletler ailesinde en üst noktada yer almasının sebebi tarihi tecrübelerinin, yasalarının ve yüksek aklının mevcut olmasından ileri gelir.

Bir taraftan tarihi düşmanlarımız Rusya, Çin ve İran, diğer tarafta Orta Asya  geçmişten uzak bir görüntü ile istikrarlı bir ekonomiye sahip olduklarını göstermektedirler. Kandaşlarımızın da yer aldığı bu devletlerin arasındaki jeopolitik ve tarihsel bağlar mutlaka en uç noktada, Türk coğrafyasındaki yani Türkiye’deki yakınlığını hissettirecektir.

Büyük işler kader perdesi altında mı gizlidir, yoksa kaderimizi kendimiz mi yazarız biz iyi biliriz.

Ruhları fethetmek, düşman düşünceleri kırmak, dostun düşmanın, iyinin ve kötünün içinde dolaşarak niyetlerini ve gizli açık maksatlarını öğrenmek hakkında gerekli güce her daim hakim olan Türkçülerdir. Tarihi düşmanlarımız, Türklerin tartışmayı, meclis kurmayı, düşünmeyi, sabrı, sağlam ve akıllı işler yapmayı iyi bildiğini tecrübe etmiştir. Karşımızda yenilmez iradelerin yenildiğini, alınmaz şehirlerin alındığını, diz çökmeyen orduların dize getirildiğine şahit oldukları günler pek uzak değildir.

Tanrı Türk’ü Korur.


21/10/2015
Tan Hu “Emre”
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #16 : 04 Eylül 2017, 11:52:42 »

ARABIN KADİR-İ MUTLAKINA 5000 YIL TAKTIM UGAN’IM İLE

Eski Türk dini tek Tanrılı bir inanç olarak semavi dinlerle aynı temele dayanıyordu. Bu inancın merkezinde yer alan Gök Tanrı, tıpkı semavi dinlerin yaratıcı yüce varlığı gibi sınırsız bir güce ve evrensel bir özelliğe sahipti. O, bu özelliğiyle İslam dininin Allah’ı gibi “kadir-i mutlak” bir varlıktı. Türkler Tanrının bu özelliğini, Türkçe “ugan” (ugan Tengri=kadir-i mutlak) kavramı ile ifade ediyorlardı.

Türklerde Gök Tanrı en azından mefhum olarak yaratıcı ve kadir-i mutlak Tanrı şeklinde telakki edilmiştir. Böyle olduğu içindir ki, Türklerde siyasi iktidar ve hâkimiyet menşeini Tanrı’dan almaktadır. Ezeli ve ebedi (Bengü ve Mengü) olan, Hakanlara kut ve güç veren, kozmik düzenin, toplumun organizasyonunun ve insanlarının kaderinin kendisine bağlı olduğu Gök- Tanrı’nın tapınakları mevcut değildir. Aynı şekilde Eski Türkler tarafından onun resmi ve heykelleri yapılarak onlara tapınılmışta değildir. 14

Yabancı kaynaklar eski Türk dininin sadece tek Tanrılı inanç olduğunu söylemekle kalmamışlar, aynı zamanda bu Tanrının en önemli özelliğini de belirtmişlerdir. O da bu Tanrı-nın “ölümsüz” yani “ezeli ve ebedi” bir varlık olmasıdır. Öte yandan, ne yabancı ne de yerli kaynaklar, Gök Tanrının sözle veya resimle herhangi bir tasvirini vermişlerdir.Türkler Tanrı-yı, sadece görülmeyen bir varlık, yani “ruh” olarak düşünmüşlerdir.

Eski Türklerin dini inanışlarının esasını Gök Tanrı inanışı, atalar kültü ile birlikte tabiat kuvvetlerine inanç oluştururdu. Bu ahenk, tabiatın bizzat kendisinden gelmektedir. Bunun esası, kâinatı bir bütünlük içerisinde kavramak gibi ananevi düşünce sistemidir. Böylelikle, yüksek ahlakı bozulmayan ananeye bağlı bu cemiyetin, medeniyeti, dini dünya görüşü ve inançlarıyla ilgili ve iç içeydi.

İzi / İye (Tanrı manasında tasvir edilir) anlayışı, Türk dini inanış tarihi boyunca bilinen en eski anlayışlardandır. Eski Türk bengü taşlarında idi şeklinde “sahib” manasına gelen bu kelime, Türk lehçelerinden Hakas’ta ezi, Tuva’da ie, Altay’da ee, Kırgız, Kazak ve Nogay’da ie, Sagay’i, Karakalpak’ta i, Başyurt eye, Tatar’da iya, Azerbaycan’da yiye, Türkmen’de ee, Özbek’de eqa, Uygur’da eqe, Kazak ağızlarında iqe, Koybal ize, eski Osmanlı’da is-issi, Özbek ağızlarında iyqa, ike, Saha’da iççi şekillerinde kullanılmaktadır. Kumuk Türkçesinde de es şekli korunmuştur. Kelimenin ezi/ege şekillerine Altay ağızlarında, eçe şekline Türkiye Türkçesi ağızlarında, ezi şekline ise Tatar ağızlarında rastlanmaktadır. Eki Türkçe sözlükte izi/iye kelimesinin idi ve ige varyantları gösterilir.

Türkler, içinde hareketli bir hayat geçirdikleri tabiatın Tanrı tarafından yaratıldığını kabul etmiş ve tabiatı kutsal saymıştır. Onlara göre Yer-Su; yeryüzünde yaşayan iyi ruhların bütünüdür, Tanrı tarafından gönderilmiş Kutsal bir hediyedir, sonsuz bir varlık ve güzellik kaynağıdır. Yer-Su ile ifade edilen kutsallık, büyük imparatorluklar döneminde bir “yurt inancı” haline gelmiştir. Göktürk Kitabeleri’nde “Kutsal Yer-Su” ifadesi ile hem koruyucu ruhlar hem de vatan kastedilmiştir. Gök Türklerin mukadderatı üzerine kutsal Yer-Su’nun etkili olduğuna dair inanışlar yaşatılmıştır.

Türkler’de dağ, ırmak, göl, pınar, ağaç, orman ve kaya kültleri, Türk Yazıtları’nda, Yer-Sub adı altında toplanmıştır. Bunların kutsallığına inanmak, Yer-Su inançlarının bir bölümünü oluşturmaktadır. Yer-Su ruhlarının en önemli temsilcisi ise dağlardır. Dağ Kültü, Gök Tanrı’ya ibadet ile ilgili olarak değerlendirilmiştir. Türkler, dağların “Tengri’nin/Tanrı’nın Makamı” olduğuna inanmış ve yüksek dağ tepelerinin göğe yakın olmasını da bu inanışın kanıtlanması için kullanmışlardır. Bundan dolayı her boyun bir kutsal dağı olmuş, Ötüken ve Tanrı Dağı da dağlar arasında özel bir yere oturtulmuştur. Dağ ile Ruh eşdeğer olarak görülmekte, yılın belirli zamanlarında kutsal kabul edilen dağlar ziyaret edilmekte ve oralarda kurbanlar sunulmaktadır. Tuva Türkleri’nde var olan “ruh dağdır; dağ da ruhtur” gibi anlayış bunun açık bir göstergesidir.6

Türkler, dağlarla birlikte ırmakların, ağaçların ve bütün dünyanın canlı olduğuna ve insanlar gibi ruhları bulunduğuna inanmaktadır. Onlar, tabiatla insanı iç içe değerlendirmekte ve bu ilişkinin hayat boyu sürmesi gerektiğini kabul etmektedir. Çünkü onlara göre tabiat ve insan benzer özelliklere sahiptir ve bir bütündür. Türklere göre insan ile tabiat arasındaki ilişkinin kopması, hayatı zorlaştırmaktadır. Türkler, kendilerini tabiata göre ayarlamakta ve tabiata karşı görevlerini tam olarak yerine getirdiklerinde tabiattan bunun karşılığını alacaklarına inanmakta; tabiat varlıklarına ruhu olduğu inancından dolayı saygı göstermekte ve zarar vermemeye gayret etmektedir. Günümüzde Türk boyları arasında yaşatılan ağaçların gelişigüzel kesilmemesi, gelişigüzel kesildiği takdirde kötü şeylerle karşılaşılacağı inancı bu anlayışın tipik bir örneğidir. Bundan dolayı Türkler, Tanrı’ya şükür amacıyla, ağaçlara, ateşe, suya ve tabiat varlıklarına hediye takdim etmektedir.7

Güneş’e ve Ay’a da kutsiyet atfeden, Güneş’i dişi, Ay’ı da erkek olarak değerlendiren Türkler; birbiri ile ilişkili olan yerüstü ve yeraltı şeklinde iki dünyanın bulunduğunu kabul etmektedir. Üst yerin birleşik yapılı olduğu, bu yapıda gök, güneş, ay, yıldız ve dokuz evrenin bulunduğu; yer üstünde gök tanrıların ve iyi kimselerin ruhlarının yaşadığına inanılmaktadır. Yeraltı ise kötülüğün ve kötü ruhların bulunduğu yer olarak algılanmaktadır. Bu inanıştan dolayı kimse gelişigüzel yeri kazmaktan kaçınmış hatta yürürken toprak kalkmasın diye ucu yukarıya doğru bakan pabuçlar giymeyi tercih etmiştir.

Türkler, hayvanlara da kutsiyet atfetmekte, koyun ve at gibi sıcakkanlı hayvanların da evi ve ev sahiplerini felaketlerden koruduğuna inanmaktadır. Bu bağlamda onlar için “at”ın önemli bir yeri vardır. Onlara göre at, sahibinin hem arkadaşı hem de yardımcısı konumundadır. O, ayrıca sahibine tehlikeleri de haber verebilmektedir. 8

Türklerde “atalar kültü”nün bir diğer tezahürü de, “kurt”a duyulan saygıdır. Hun ve Göktürk destanlarının birçoğunda “kurt” temel unsur olarak kendini gösterir. Mesela, Göktürk Türeyiş Destanında (Ergenekon) “kurt” hem kurtarıcı, hem de ata durumundadır. Göktürkler “kurt”u sadece destanlarına yansıtmakla kalmamışlar, aynı zamanda onun suretini de bayraklarında bir sembol olarak kullanmışlardır.

“Kurt”, sadece Hun ve Göktürk destanlarının değil, Oğuz Kağan Destanının da temel unsurları arasında yer alır. Destanda yapılan tasvire göre, Oğuz Kağan dünya fethine çıkmak için hazırlığını yapmış beklemektedir. Birdenbire bir “kurt” ortaya çıkar ve kendisine kılavuzluk yapar. Dünya fethini tamamlayınca da ortadan kaybolur. Burada, “kurt” atalar ruhunu temsil etmektedir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, atalar ruhu, kurt suretine girerek, Oğuz Kağan’a yapacağı işlerde kılavuzluk yaparak, yardım etmiştir.10

Türkler arasında su ve ateş de önemli yer tutmaktadır. Onlara göre ateş odundan, odun da sudan doğmaktadır. Bu bağlamda yetiştirici, saf ve temiz olan suyun bolluğu, bilgililiğin, akıllılığın ve gücün sembolüdür. Suyu kirletmek de yasaktır. Aynı şekilde ateş, Türklerde kutsal sayılmakta, temizleyici bir güç olarak görülmektedir. Özellikle kötülüklerinden şüphe edilenler için ateş, bir temizleme aracıdır. Temizliğinden şüphe edilen şeyler, iki ateş arasından geçirilerek temizlenmektedir. “Tütsüleme” de bir temizleme işlemidir. Bu çerçevede Türkler, ateşe saygı göstermiş ve insanı kötülüklerden koruyan özelliği bulunduğuna inanmıştır. Ateşin alevinden çeşitli anlamlar çıkarılmıştır. Ateşin alevinin yeşilimsi olması, yağmur yağmasına, mahsulün iyi ve bereketli olmasına; alevin kırmızı renkte olması savaşa; sarı renkli olması salgın hastalığa; siyah renkli olması hakanın ölümüne veya uzak yolculuğuna işaret etmektedir.

Ateş ile bağlantılı olarak ocak, ailenin direğidir ve “tabu” anlayışı ile korunmaktadır. Ocak, kutsaldır, ocağı söndürmek ve küllerini dağıtmak ırkın yok olmasının sebebidir. Suyun aziz, ateşin ve ocağın kutsal bilinmesi günümüze kadar yaşatılmıştır. Bugün de Türkler arasında en kötü beddua “Ocağın Sönsün” bedduasıdır. Bu beddua, hem soyun tükenmesini hem de kutsallığın yok olmasını ifade etmektedir. Bundan dolayı Ateş’e su dökülmesi, yanan ateşin söndürülmesi iyi görülmemiştir ve görülmemektedir. Günümüzde ateş ve ocak ile ilgili oldukça çok deyim ve atasözü vardır.9

Göktürk Yazıtlarından özellikle bu tezi destekleyecek örnekler verilebilir. Gerçekten de Göktürk Yazıtlarında, Türklerin evreni yaratan ve ona hükmeden tek Tanrı inancına ulaşmış olduklarını görmek mümkündür. Bu yazıtlarda “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında kişioğlu yaratılmış” denmektedir. Burada “gökyüzünü, yeryüzünü ve insanoğlunu” yaratan, sınırsız bir güce sahip, evrensel yüce bir varlıktan söz edilmektedir. Bu varlık da yine aynı yazıtlarda “Kök Tengri” kavramı ile ifade edilmiştir. Fakat Göktürk Yazıtlarında, “gökyüzü” ile “Tanrı” kavramları için aynı kelime, yani “Kök Tengri” kelimesi kullanılmıştır. Bu durum ise, birçok araştırmacının yanılmasına yol açmıştır. Hâlbuki Göktürk çağında Türkler aynı kelime ile ifade etmelerine rağmen, bu kelimeler arasındaki anlam farklarını çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, Göktürklerde yaratıcı varlık ile gökyüzü kavramlarının birbirinden farklı anlamlarda kullanıldığını aynı yazıtlardaki “Tengri teg Tengri” (Tanrı gibi gökyüzü) ifadesinden de anlamak mümkündür. Görüldüğü gibi, burada da ayrı ayrı varlıklar için aynı kelime kullanılmıştır. Bunlardan birincisi yaratıcı varlığı, ikincisi maddi gökyüzünü ifade etmektedir.24


6 Kafesoğlu, 1980: 33-34.
7 Tanyu, 1980: 6.
8 Tanyu, 1980: 8.
9 Ögel, 1997: 19.
10 Ögel, 1979: 115.
14 Güngör, 2002: 262- 263.
24 Koca, 2003: 177.


04.09.2017
Tan Hu
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #17 : 04 Eylül 2017, 13:01:30 »

CUMHURİYET DÖNEMİNİN LAİKLİĞİ
KABUL EDİLEBİLİR İSLAM ANLAYIŞI TEMELİNE OTURTMA HAYALİ


Konu

Dini, bütünüyle yadsımak yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir inancı resmi din olarak tanımasının laiklik ilkesi gereği mümkün olmadığı vurgulanan Cumhuriyetin kuruluş dönemde, bu yorumun dinin ait olduğu inanç alanının “kabul edilebilir bir İslam” tanımı çerçevesinde laikleşmesini öngörmesi süreci ve cemaatlerin güçlenmesi..

Dinin devlet ile olan ilişkisini koparma yerine dinin devlet kontrolü altında olması çerçevesinde “laiklik” faaliyetine girişen cumhuriyet dönemi elitleri, 1924 yılında medreseleri kapatmakla beraber, din adamlarının daha fazla eğitim almasını sağlamak için, Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde imam hatip okulları ve İlahiyat Fakültesi açmıştır. Yeni İlahiyat Fakültesi, seküler, batılılaşmış, modern ve bilimsel bir dinsel eğitim merkezi olmak amacını taşımaktadır.1928 yılında bu fakülte de İslam dininde reform ve modernleşme problemini ele almak adına Fuat Köprülü başkanlığında bir komite kurulmuştur.

Fuat Köprülü tarafından oluşturulan bu komitenin tavsiyeleri dört ana başlıkta toplanmıştır: “İbadet biçimi” olarak oturacak sıraları ve dolapları olan temiz ayakkabılarla girilen camiler, ibadet dilinin Türkçe olarak yapılması, ibadetin ilham verici ve ruhani bir müzikle yapılması ve hutbelerin felsefi eğitime sahip hatipler tarafından yapılması.

Bilhassa 1950’li yılların sonrası Türkiye’de çok partili siyasal sürece girilmesi, kasaba kültürünün Türk sosyal hayatına nüfus etmesi ile dini cemaatleşme, cami derneklerinin, vakıflarının ve tarikatların sosyal hayata sızması ve dinin siyasallaştırması ile devlet temelli ülkülerin yerini etnik dini grupların fikirleri almıştır.

Türkiye’de merkez-çevre, ulema-eşraf, askeri-bürokratik seçkinler-taşra seçkinleri gibi ayrışmalar 1950’li yıllardan beri kutuplaşarak gelişmiştir. Türkiye’de merkez-çevre arasında zaman zaman sessiz, bazen de belirgin bir biçimde iki kutup arasında yaşanan gerilim sonucunda bir siyasal görünüm elde edilmiştir. Bu ikili yapı Osmanlı’dan alınan mirasla Türkiye Cumhuriyeti döneminde de varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Kentteki yoksulların dilinden ve sorunlarından anlayan, bu sorunlara yönelik kalıcı olmayan ama kent yoksullarının aynı zamanda anlık, geçici ihtiyaçlarına somut yanıt vermeye dönük “muhafazakâr ve dinsel” etniklere ait cemaat ilişkilerini ve ağlarını da kullanan siyaset günümüz Türkiye’sinin en önemli sorununu kucağımıza oturtmuştur.

Cemaat ve Tarikat ilişkileri; Türk Milleti’ne karşı Türklüğe karşı dayatılan, kültürel ve inançsal asimilasyonu hedef edinen bir suikastın tezahürüdür. Merkezden yönetilen bir idare sistemi değil, bürokrasi ve feodal akılları merkeze oturtmaya çalışılan etnik bir idare sistem ön görülmektedir.

İslam’ın Türkler adına ciddi tahribatlar oluşturduğu kanaatinde olan Atsız’ın bu yıllarda İslam yerine “milli din” sıfatını kullanması ilgi çekicidir. Atsız Ata burada “İslam” öğesinin yerine Türk lafzını kullanmak suretiyle “milliliği” ön planda tutmaya çalışmıştır. Atsız Ata, “Vaktiyle Türkler arasında bir ayrılık unsuru olan Sünnilik-Şiilik meselesi artık bahis konusu yapılamaz” ifadeleri ile müstakbel Türk Birliği yolunda “din” ve “mezhep” farklılıklarını önemsememekte ve oluşabilecek sorunlar karşısında gerçek bir düşünce ileri sürmektedir.

Politikleşen bu ortam içerisinde, “İslamcılık” fikrinin de yükselişe geçtiği 1960’lı yıllarda Atsız Ata “dinci” diye tarif ettiği çevrelerle ciddi bir mücadele içerisine girmiştir.

Atsız Ata bu dönemi şu şekilde tasvir eder: “Bir yandan Ümmetçilerle, Nurcular şeriat prensipleriyle bizi Araplaşmaya sürüklerken öte yandan Marksistler ve aşırı solcular sosyal adalet vaadiyle Moskoflaşmaya doğru götürmek istiyor”.

Zira ortada “milli” bir düşünce kalmayınca, manevi bir inanca sarılmak durumunda kalanlar dinci fikirlere tevessül etmektedir. Bunun sebebi, gençlerin beynine ve gönlüne “milli” bir biçimde hitap edilmemesidir.

Atsız Ata, “Türk milletini ve kültürünü yok etmek için faaliyet gösteren iki fikirden birisi “Moskofçuluk” diğeri de “Arapçılık” davasını gütmektedir” der.
Aynı yıllarda Türk’ü Müslüman olduğu için seven ve Müslümanlığı nispetinde değerlendiren liberalizm ile temelli Anadoluculuk fikirleri vatanımızın başına peyda olmuştur. Bu fikri yakın tarihte harekete geçiren temel isim etnik kürt gruplarınında desteğini alan Anap Hükümetinin başındaki Özal olmuştur.
“Müslüman Türk” kimliğinin inşası sürecinde eğitim ideolojik bir aygıt olarak işlev görmüş; buna ek olarak “Türk-İslam terkibini bilen, duyan, buna inanan ve onu yaşayan cemaatiyle beraber alnı secdeye giden kaymakamlar, valiler, müsteşar ve genel müdürler, işadamları, belediye ve oda başkanları, profesörler ve rektörler, hatta bakan ve başbakanlar” devletin her kademesinde kadrolaşarak bu sentezin gereklerini yerine getirme rolünü üstelenmişlerdir (Mert, 2002, s.69).

ANAP hükümetleri dönemi bir bakıma “milliyetçilik ve dini muhafazakârlığı, ekonomik liberalizmle bağdaştırma siyaseti”nin iç içe geçtiği yani Türk-İslam sentezinin düşüncelerinin siyasal iktidar tarafından uygulamaya döküldüğü dönem olarak da değerlendirilebilir. Turgut Özal geçmişte Türk-İslam sentezi düşüncesinin önde gelen isimleriyle birlikteliğini ve parti programının esas itibariyle bu düşüncenin çekirdeğinden ortaya çıktığını ifade etmiştir: […] bizimki üzerinde çalışılmış bir programdı. 1979’da, Milliyetçiler Kurultayında verdiğim bir tebliğ bizim parti programının temeliydi” diyerek geçmişte Aydınlar Ocağı etkinliklerinden birinin içinde yer aldığını açıkça belirtmiştir (Mert, 2002, s.69).

Devletlerin bölücü-yıkıcı, işgalci-sömürücü dış politikalarında; ulusal-yerel, etnik-dini, bölgesel-küresel kimliklerin baskın rol oynaması ve bu yapıların tamamen farklı isimler altında etnik davalar için kullanılması, Türk iç ve dış politikasında da süreç içerisinde kimliksel analizin iyi bir şekilde yapılması sonucunu doğurmuştur.

Başbuğ Atatürk’ün, “devlet”i, ulemanın ve tarikat önderlerinin etkisinden koruma geleneğini devralmış olduğu açık bir biçimde görülmektedir. Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, “gerçek İslam”ın papazlık ya da Tanrı ile kul arasında bir tür aracı kurum tanımadığını belirterek ruhban sınıfı ile mücadele etmiştir.

Dini, bütünüyle yadsımak yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir inancı resmi din olarak tanımasının laiklik ilkesi gereği mümkün olmadığı vurgulanan bu dönemde, bu yorumun dinin ait olduğu inanç alanının “kabul edilebilir bir İslam” tanımı çerçevesinde laikleşmesini öngörmektedir.
Pek tabi bu kabul edilebilir çerçeve ümmetçi ideoloji tarafından daima kaşınmış ve laikliğin içinin boşaltılması ile beraber bir sosyal sistem haline getirilmiştir. Bireyin vicdanına indirgenmiş, rasyonelleştirilmiş ve siyasetten arındırılmış bir İslam’ın yerini ideolojik İslam ve ümmetçiliğe bırakması pek uzak olmamıştır.

Şüphesiz devleti merkeze oturtan laik reformlar sarıklı softaları, arap milliyetçilerini, hilafet makamcılarını, tekke ve tarikat tayfalarının nüfuslarını kırmış ancak hareket ve faaliyetlerine engel olamamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan ılımlı siyasi hareketler, sert bir Türkçü hamle ile cereyan etseydi, günümüzdeki ümmetçi iktidarların mevcudiyetinden mevzubahis olunmayacak, Türkçü Devrimlerin hayata geçirildiği bir “ülkü cennetinde”, inkılapların gündelik sosyal olgularından bahsediyor olacaktık.

Atsız Atanın; “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu” ifadeleri bilinmektedir.

Atsız Ata, tevkif edilmesine sebep olacak olan “Konuşmalar” adlı bir dizi makalesinin ilkinde şu şekilde seslenmektedir: “Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka hiç kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor fakat Türkçü olmuyor…”

Bunu birlik içinde sırt sırta vererek, çığ gibi büyüyerek bizler başaracağız….

Tanrı Türk’ü Korur.

Tan Hu Emre
04.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #18 : 09 Eylül 2017, 16:54:20 »

ESKİ TÜRKLERDE KAĞANLIK

Dünya medeniyetlerinin doğuşunda oynadığı büyük roller ile bozkırlı Türk topluluklarının bir takım içtimai prensipleri olduğu ve yeryüzünde cemiyet hayatının ilk örneğini veren bir medeniyet tipi olarak Türk medeniyetinin, örf ve gelenekler halinde, belli bir hukuk sistemine sahip bulunduğu bilinmektedir.

Toy müessesesi, tüm bu açılardan bütüncül bir şekilde göz önüne alınarak Türklerdeki adalet ve medeniyet ruhunun göstergesi olarak da değerlendirilmektedir. Üstelik onun çağdaşı olan devletlerin hiçbirinde böyle bir meclis yokken bu yapının önemi daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu da Türk tarihi için meclis (toy-kurultay-kengeş) kavramının daha farklı bir anlam kazanmasını sağlamaktadır.

Orkun yazıtların da geçtiği üzere Hakan, Kut’u Gök Tanrı’dan almaktaydı. Fakat kut verilme, takdir manasındaydı. Seçim tamamen o devirde olabilecek demokratik usullerle yapılıyordu. Hakan seçmek için kurultay toplanıyordu. Burada öne çıkan hükümdarın devleti iyi yönetebilecek özelliklerinin olup olmamasıdır.

Gılgamış Destanı’nda geçen meclis, seçimle gelen bir meclisten ziyade daha çok ortak özellikler ve amaçlar için bir araya gelen bir topluluk niteliği taşımaktadır. Ancak bu oluşum daha önce görülmediğinden medeniyetler tarihi içinde ilk sayılabilecek bir yapıdaydı. Hali hazırda da öyledir.

Gök Türklerde kağanların ve devlet adamlarının başlıca görevinin, soyuna hizmet etmek olduğu anlaşılmaktadır. Yani Gök Türklerde “soy (boy-halk) devlet/hükümdar için” değil, “devlet/hükümdar soy (boy-halk) için” anlayışı bulunmaktaydı. İlteber unvanının aslının İl Tapar yani “İle Hizmet Eden” olduğu, Yabgu unvanının kökünün de “Yap-” yani “Saklamak, Korumak” olduğunu bilirseniz Türk hükümdarlarının devletlerine, boylarına-soylarına hizmet edip onları korumalarıyla görevli olduğunu anlarsınız.

Gök Türk kağanları bu görevlerini yerine getirmeyip keyfî davranmaya başlarlarsa beylerinin ve halklarının tepkisiyle karşılaşırlar, kimi zaman da tahtlarını, hatta bazen hayatlarını kaybederlerdi. Gök Türklerde kağanların başlıca görevlerinin soyunu yani milletini ve devletini korumak olduğu kaydedilmektedir. Adaletli olmaz, yoksulu zengin etmez, azı çoğaltmaz, fetih yapmaz ve ganimeti eşit paylaştırmazsan kelle gider. Devlet Kagan’ın tek başına hakimiyetinde asla olamaz.

Birçok tarihi kaynak eski dönemlerde Türk Devletlerinde ikili, üçlü iç karışıklıkların ve Kağan’ın öldürülmesi ya da kaçması ile sonuçlanan, iki ayrı devlet teşkilatı ile şekillenen hükümdarlıklardan bahseder. Gücünü Tanrı’dan dahi almış olsa, Kut sahibi olan tek hükümdarın, kardeşlerin, şadların ya da amcaların o erk sahibine başkaldırmayacağı anlamını doğurmaz.

Tahta geçemeyen hanedan üyeleri kimi zaman bu durumu kabullenip yeni kağanın hizmetine giriyorlarsa da bazıları silâhlı mücadeleyle yönetimi ele geçirmeye çalışıyorlardı. Kimi durumlarda ise ancak devlet adamlarından, beylerden ve halktan destek görmeyen kağanlar ya öldürülüyorlar ya da kaçmak zorunda bırakılıyorlardı.

Gök Türklerde yeni bir kağan seçildiğinde yüksek rütbeli kişiler (beyler) kağanı bir keçe örtünün içinde taşıyarak güneş yönünde dokuz kez döndürürlerdi; her dönüşte bütün tebaa yeni kağanın önünde eğilirdi. Eğilmeler bitince beyler kağanı ata bindirerek dolaştırırlar, bu sırada kağanın boğazına ipek bir bez dolayarak sıkarlar, hemen ardından bağı çözerek kağana başlarında kaç yıl kalacağını sorarlardı. Kağan baygın durumda olduğundan süreyi açık seçik söyleyemezdi. Beyler de kağanın ağzından karmakarışık dökülen sözcüklerden, kağanın hükümdarlık yapacağı süreyi kestirmeye çalışırlar ya da bu sözü alırlardı. Bu süre zarfında ölmez ise öldürülürdü.
 
Eski Türklerde devletin başında her daim Kut sahibi tek bir büyük hükümdar bulunur. Vekillik ya da danışmanlık yapanlar ile taşra yönetiminde yer alan yetkililer Küçük Kağan, Yabgu, Şad gibi unvanlar alırlar. Konum olarak büyük hükümdarın altında, ona bağlı olarak görev alırlar.

Kagan’ın çevresinde çalışan devlet adamlarının yanı sıra, kağanların özel işleriyle uğraşan görevlilere ise Toygun denir. Tamgaçı, Tudun, Şad ve İlteber gibi unvanlar taşıyanlar da Toygun olabiliyorlardı. Toygunluk, sabit bir rütbeden çok, kağanın buyrukları sonucunda özel işlerle ilgilenen herhangi bir memura verilen bir unvan gibi gözükmektedir. Bu sözcüğün “Toy (Meclis) Üyesi” olduğu konusunda da emin değiliz.

Kagan’ın danışmak, müşavere etmek, görüşmek, düşünmek gibi anlamlara gelen Kengeşleri vardır. Kökeninin Ögleş yani “akıl danışmak”tan geldiği de ifade edilmektedir.

Gök Türk Tiginleri çok küçük yaşlarda Şad olabilmelerine karşılık, genellikle veliaht ya da Kağan olamıyorlardı. Bunun bir nedeni, çok güçlü olan amcalarının onların veliaht ve Kağan olmalarına engel oluşturmalarıdır; ya da küçük çocukların devleti yönetemeyecekleri düşünülmesidir.  Hâlbuki Selçuklularda ve Osmanlılarda çok küçük yaşta Sultan olan pek çok şehzade vardır.

Gök Türkler Kağan seçecekleri kimsenin kişilik özelliklerine bakarlardı. Bir çok farklı özelliğin temelinde genel olarak en akıllı ve bilge olan her daim Kagan seçilmiştir. Türk kağanlarının önemli özelliklerinden olan Erdem (Ertem), “cesaret, alplik, bilge, fedakarlık, bağlılık, dostluk, minnettarlık, vefa, samimiyet, mertlik, dürüstlük, cömertlik ve konukseverlik” gibi kavramların hepsini kapsıyordu.

Gök Türklerde kağan olacak kişilerde bu kimselerin en çok bilgelik, erdem, cesaret ve adalet gibi kavramlara sahip olup olmadıklarına bakılıyordu.

Gök Türk Kağanlarının bir özelliği de kendi özel birliklerinin, otağlarının ve yönetim merkezlerinin olmasıdır.

Gök Türklerde kağanların ayrıca tanrısal vasıflara sahip olduklarına inanılırdı. Bundan dolayı bazı Gök Türk kağanları tarafından Teŋri Kagan (Teng-li K’e-han 登利可汗 ve T’ien K’e-han) unvanları kullanılmıştır.

Gök Türk kağanlarının bir vasfı da, yönetime gelebilmek için Tanrı’dan kut almış olmalarına inanılmasıdır.


Tan Hu
09.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #19 : 10 Eylül 2017, 14:23:37 »

TÜRKÇÜ DEVRİM VE SİYASET

İnsan hakları, demokrasi, hak ve özgürlüklerin işlevselliği hususlarında hassaslaşmış gibi görünen uluslararası kamuoyu ve bunları etkileyen tek dünya düzeni aktörleri; küreselleşmenin ulvi değerleri olarak gösterdikleri liberal siyasete ve partilere dış destekler veriyor, çeşitli uluslararası parçalayıcı anlaşmalar ve projeler ile iktisadi, siyasi, ticari, iç ve dış politika alanında her türlü yaptırımları uygulamayı sözde liderler aracılığı ile hayata geçiriyorlar. Hiçbir partiye hayat şansı vermeksizin Türkçü Devrim ile Ordu temelinde Türkçü bir yönetim sistemi temellendirilebilir.

Siyasetin yolu hiçbir vakit bilimle aydınlatılmadı. Cahiller ve talimli sınıflar siyaset sahnesini işgal etti. Tarih; ilim ve hakikatin, siyasetin oyuncağı olamayacağını bize göstermektedir.

Tek dünya düzencilerinin, Milli Devlet varlığına olan düşmanlığına üçüncü aktör olarak da mikro milliyetçilik, etnik, dini bölücülüğü eklemlemeleri, Türk Milletinin iç ve dış politik yapısını yeni kurdurdukları sirklerde tartışmaya açmaları bizce acayip karşılanmamaktadır. Her milli unsur, kendini meydana getiren uzak gayeleri gerçekleştirmek için, varlığını devam ettirmek ister. Türkçü Parti siyasetin metadolojisinden dolayı Türkçü Devrim ideali ile birleşemeyeceğinden mümkün gözükmemektedir. Türkçü Devrim ile Türkçü bir Devlet teşkilatı olur, iktidar ise bu temelde şekillenir.

Gelelim Türkçü Devrime

Türkçü Devrim için yaptıklarımız elbette yeterli değildir.

Belirli bir amaç; birden çok insanı bir araya toplayabilecek gücü kendiliğinden bulamaz. Söz konusu amaca bu gücü kazandıran ve aynı zamanda toplanan kişileri gerekli fiziksel araçlarla donatıp amaca kilitleyerek etkileşime kavuşturan bir enerjiye ihtiyaç vardır ki; bu enerji yönetim enerjisidir. Bu da bizlerin akıl ve ruhunda doğuştan yer etmiştir.

“…Örgüt, en az iki insanın, belirli bir amaçta birleşip, bu amaca eriştirecek etkileşimleri yönetsel bir enerjiyle modelize ettikleri özgün bir yapı ya da sistemdir.”( Nihat Karakoç, Yönetimde Yeniden Örgütlenme, İzmir, Mey Ofset, 1991, s.11.)

Türkçülük demek Teşkilatçılık demek olmalıdır. Teşkilat kelimesinin sözlük anlamlarına bakıldığında “Ortak bir gaye etrafında bir araya gelmiş kurumların veya kişilerin oluşturduğu “Kuruluş, organizasyon.”ifadeleri ile karşılaşılmaktadır. Ancak teşkilata etimolojik açıdan yaklaşıldığında, teşkil sözcüğünün anlamı ile daha doyurucu, daha açıklayıcı bir anlama zemini oluşmaktadır.

Şöyle ki; teşkil “(i.A. <<şekl>>den) (c.teşkilat). 1.Bir şeye bir şekil ve biçim verme, bir şekle koyma, belirli bir şekilde meydana getirme. 2.Birleştirme, husule getirme, vücut verme. 3.(c.).Tertibat, tanzimat, icraat, ıslahatla alakalı işler.” anlamlarına gelirken derin çağrışımlara kapı aralamaktadır.

“Şimdi kehaneti bırakıp bugünkü durumumuza gelelim: Türkiye, Tanrı'ya havale olunmuş bir devlettir. Devletliliği de yalnız adındadır. Çünkü devlet vasıfları bulunmayan devletimsi bir topluluktur. Hükümet milletle değil, büyük işlerle, hayallerle uğraşmaktadır.” (Atsız)

Atsız Atamızın yapmış olduğu vurucu tespit günümüzde de aynı şekli ile gerçekliğini muhafaza etmektedir. En kısa sürede, bütün engellemelere rağmen büyük işlerle yoğrulan Türkçü Devrim ve İnkılabının yüksek bir ülkü ile hayata geçirileceğini düşmanlarımıza haykırıyoruz.

Gökalp, Jön Türklerin gerçekleştireceği siyasî devrimin, iktisat, aile, güzel sanatlar, ahlâk ve hukuk gibi alanlarda "Yeni Hayat"ı ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı.

Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye'nin gerçek millî değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilir. Büyük bir sosyolog olan Gökalp, “Değerler” in hiçbir şey ifade etmediğine,"fikir-kuvvet"in (idées forces) felsefesinin önemli olduğuna inanmıştı.

Engelleri aşmak için en temel ve asli seçenek teşkilatlanmadır. Teşkilatlanma Türkçü Devrimin temel taşı niteliğinde olduğundan varlığı olmadan devrim fikirsel düzlemde kalır.

Dünya görüşümüz, davamız ve çevremiz ekseninde meydana gelen belirsizlikler, değişkenlikler ve bütün olasılıklar tarih bilgisi ışığında gün ve gün iyi bir analiz temelinde akıl süzgecinden geçirmek, okumak sureti ile kontrol altına alınabilir. Beşeri şartların değişimi ve dönüşümü elbet birçok zorluğu da beraberinde getirir. Dünya sistemi tıpkı doğal koşullar gibi her türlü değişime, etkiye bizi maruz ve savunmasız bırakmaktadır. Başkomutan Mustafa Kemal’in “Bağımsızlık benim karakterimdir” sözünde ifadesini bulan tercih, yeni zorunlulukların üretilmesi ile yakından ilişkilidir.

Bizler yeni zorunlulukların temeline Türkçülük Turancılık görüşünü esasları ile çiviledik. Yeni dünya düzencilerinin dünyadaki coğrafyalar üzerinde saniyenin sonsuzda biri kadar olan bir anda tıpkı doğa gibi hayatı değiştirme, olayları eskitme, yaşamları her türlü etkiye maruz bırakma senaryoları işlemektedir.

Türkçülüğün değişmeyen tarafı ırkçılığı ile Turancılığı ve bunun neticesinde Türk milleti ve vatanı hususundaki düşünceleridir. Bu iki temelde bütün Türkçüler birleşmiştir. Bunun dışında kalan meseleler; meselâ iktisadî, sosyal ve hukukî görüşler Türkçülerin ileride halledecekleri meselelerdir. Bu meseleler üzerindeki Türkçü düşünceler değişebilir. Çünkü zamanla herhangi bir iktisadi veya içtimaî düşünce çürütülebilir. (Orkun, 18 Ocak 1952,68. Sayı)

Irkçılıkla Turancılık, Türkçülüğün hava ve gıdasıdır. (Orkun, 18 Ocak 1952,68. Sayı)

Her sisteme duyurumuzu yapalım mutlak başarısızlık karşısında bile seçeneklerimiz mevcuttr, “Ya istiklal ya ölüm” sözü tarafımızdan bu yüzden düstur edinilmiştir. Her bir Türkçü neferin ruhunda Teşkilat-ı Mahsusa ateşi her daim alevlidir.

İçimize zerk olacak bütün irin ve pislikleri kaskatı bir umutsuzluk ile boğacak ve tarihin kirli sayfalarına tekrar yazacağız.

“Her cisim bir tözdür (usia’dır) ve bir form ile bu formun kendisini gerçekleştirebilmesini sağlayan bir maddeden oluşmuştur. Madde, kendisinden yoksun olduğu ve kendisine yetkinlik veren forma yöneldiği ölçüde değişkenliğe uğrar. Başka bir deyişle form, etkinlik halindeki tözdür; madde ise, başka bir şey olabilme gücüdür.” (Thema Larousse, C.1, Yay. Haz.: Hakkı Devrim ve Diğerleri, İstanbul, Milliyet Gazetecilik A.S., 1993, s.379.)

Milletler Yeni Fikir ve Hareketler İle Tekrar Tekrar Doğarlar

İnsandan ve hesaplanamayan başka faktörlerden ayrı sabit ve hareketsiz bir dünya yoktur. Her şey birbirine bağlıdır. Hayattaki maddi ve düşünsel anlamdaki hiçbir olay tek başına, etrafındaki olayların dışında ele alındığında anlaşılamaz. Çünkü hayatın herhangi bir alanındaki herhangi bir olay, etrafındaki şartları dışında düşünülürse ve bu şartlardan ayrılırsa anlamsız bir şey haline dönüşür. Karşıt olarak herhangi bir olay, etrafındaki olaylarla çözülmez ilişkileri açısından kendisini kuşatan olayların onu şartlandırdıkları gibi düşünülürse, anlaşılabilir. ( Georges Politzer, Guy Besse, Maurice Caveing, Felsefenin Temel _lkeleri, Çeviren: Muzaffer Erdost, Onbirinci Baskı, Ankara, Sahin Matbaası, 1994, s.62.)

Atsız Atamıza göre; “bütün milletin aynı bir milli-askeri terbiye ile yetişebilmesi için, hiç olmazsa orta ve yüksel tahsil gençliğini maarif vekâletinin elinden alarak Büyük Erkânı Harbiyenin eline vermek” gerekmektedir. “Maarif vekâleti ilk tahsil gençliği ile bilhassa köylerle meşgul olmalı, fakat orta ve yüksek mektepler Büyük Erkanı Harbiyenin elinde olmalıdır.” (Atsız, “Askerlik Aleyhtarlığı”, Atsız Mecmua, Sayı 17, 25 Eylül 1932, s. 100–101.)

Eğitim sisteminin nasıl teşekkül edeceğinin de ötesinde, tüm toplumun nasıl topyekün bir şekilde kontrol edilebileceği Atsız için en önemli mesele olmuştur.

Atsız, Türkçülüğün “disiplinli millet” taraftarı olduğunu söyler ve disiplinli milleti, “milletin ahlak, gelenek, şeref ve isteklerine aykırı” hiçbir şeyin yapılamadığı ve “hayat telakkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hatta kılığı ve takvimi belli” diye tanımlar.(Atsız, “Türkçülüğün Önemli Meseleleri”, Türk Ülküsü içinde, s. 104.)

Atsız Ata 1925 yılında hazırladığı Türkçü devrimin ya da İnkılabın başlıklarında;

1-Bütün Türkler bir devlet halinde bir bayrak altında toplanacaklardır.
2-Türk türesine, ilme, tekâmüle mugayir hiçbir müessese Türkeli sınırları içerisinde yaşayamayacaktır.
3-Terbiye ilminin müsaade ettiği en küçük yaştan itibaren bütün Türk çocukları Türkelinin yatılı mekteplerine girerek milli-askeri terbiyeyi alacaklar.
4-Sinema ve tiyatrolar halk mektepleri olduğundan mektepler gibi kontrole tabi olacaklardır.
5-Türklüğün milliyet, hars ve ahlakına zararlı neşriyat menedilecektir.
6-Büyük işler ve büyük sermayeler devletin elinde olacaktır.
7-İlmin milli gayeleri olacak ancak Türklük için çalışan ilimler Türk ilmi olacaktır.
8-Serbest doktorluk ve avukatlık kalkacak, bunlar ancak devlet memuriyeti halini alacaktır.
9-Mirasa cemiyet de iştirak edecektir” ifadelerini kullanır.

Hayal ve evhamdan kurtulmak için aydınlara önemli misyon yükleyen Akçura‘ya göre;

Az gelişmiş ve gelişmekte olan milletlerin aydınlarına düşen ilk görev, vatandaşlarını eğiterek, onlara öğretmenlik etmektir. Bununla birlikte bir memleketteki aydınların, okumuş hanımların, beylerin ve efendilerin her şeyden, önce ilk yapmaları gereken şey; eğitim öğretim usullerini, eğitim teorilerini ve uygulanışını öğrenmeleridir. Öğrendikten sonra ise milleti de eğitmeleridir (Akçura, 1913e: 447).

Biz kendimize, kavmimize, ırkımıza, yabancıların gözümüze taktığı gözlükle bakıyoruz. Eğer Türkleri, Türklerin mazisini olduğu gibi görmek istersek, yabancıların taktığı gözlüğü kırıp atarak, vekayia, öz Türk gözümüzle bakmalıyız; yani babalarımızın bıraktığı eser ve vesikaları bizzat tetkik ile ona göre bir hüküm vermeye çalışmalıyız (Akçura, 1911b: 18).

Tan Hu
10.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.108 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.015s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.