Tan Hu Makaleleri!
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2017, 00:18:35


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
Gönderen Konu: Tan Hu Makaleleri!  (Okunma Sayısı 3478 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« : 18 Eylül 2015, 13:39:17 »

Tan Hu Makaleleri!




Ne diyelim! Bir ruhu olmayan, ruh olamayan, varlıktan sıyrılamayan, olan biten gibi asılsız, alabildiğine umarsız ve sonsuza dek mecalsiz bir kansızlıkta yaşıyorsun.

Bu soruyu o hakiki hayattan mahrum, içinde hapsolduğun, artık esiri bulunduğun bu yaşantıda, nereden geldiğini, ne olduğunu, kim olduğunu unutmuş çevrelere mahkûm olduğunu düşünerek yine de özetle cevaplandıralım. Zira tarihe sığmayan Türk, sayfalara mı sığacak.

Türk Irkı

Tanrıkut Mete’de, Kür Şad ve 40 kahramanda gizlidir.

Hayal ettiğin bir Turanda ve daha emin olarak hatırladığın bir tarihte yaşamakta gizlidir.

Hiç kimsenin Irkına erişemeyeceği, hiç kimsenin Irkına nüfus edemeyeceği Tanrı Dağı’nda gizlidir.

Irkın için çıktığın yolda yalnız kendin için devam edenlerden olmamakta gizlidir.

Sonsuz bozkırlarda at üstünde kuvvetlenmiş ve büyümüş cesur yüreklerde gizlidir.

Dilimizi, inancımızı, yaşantımızı içimizde hiçbir zaman kaybetmediğimizi, terk etmediğimizi hatırlatan ve geçmiş zamanlarımızı bize kazandıran kutlu tarihte gizlidir.

Bozkurt gibi başı dik ve özgür yaşamakta gizlidir.

Orta Asya bozkırlarından, at üstünde geçen destanlarla dolu binlerce yıllık yaşanmışlığın milli kahramanı olmakta gizlidir.

Orhun yazıtlarından, Yenisey kıyılarındaki kam ayinlerine, Tanrı Dağı'nın doruklarında nefes alma onurunu hissetmekte gizlidir.

Nazlı hilal yay ve kudretli yıldız kiriş olduğunda, kutlu tarihin kapılarının yeniden açılacağını bilmekte gizlidir.

Gırtlak Türk ezgilerini, Tengriciliği, Tayga'larda Turanı, Ötüken Vadisini ve İskit kurganlarının gizemini bilmekte gizlidir.

Altay, Şayan Dağları, Tiyan-Şan, Tuva, Hakasya, Ulan Batur, Urumçi, Turfan, Kaşgar, Taşkent, Hiva, Semerkand, Buhara, Balasagun ve daha nice eski yurtlara diz vurmayı, günün birinde bu yurtların dışarıda kalan parçalarını da içeri almayı ilke edinmekte gizlidir.

Saymalıtaş, Çolpan-Ata, Çu ve Talas'ta taşlardaki Türk izlerini, yeryüzünün en yüksek göllerinden Issık Gölü kıyısında İsli Balık sofrasını, Bengü taşların üzerindeki tarihin izlerini, Türk kültürü ve coğrafyasında var olmak ne demek, Türk'ü, Türklüğü, Türkçülüğü, Türkçülüğün nasıl yaşandığını esaslı olarak ifade ve yeryüzünde derin izler bırakan bu düşünceyi yaşamak, yaşatmak fakat daha çok son kuvvetle haykırmak nedir bilmekte gizlidir.

Türk’ün zor işler başarmak için yaratıldığını bilmektir………..

Şayet Türk Irkının bir mensubu isen ruhundan koparılmış, kesilmiş birtakım esas parçalar, kanını tekrar sarsın diyelim.

Tanrı Türk’ü Korur.

Tan Hu   18 Eylül 2015
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #1 : 03 Eylül 2017, 00:15:50 »

Ölmeyi bilmeyen, yaşamayı seçemez. Demiri sıcak vaziyette tutacak ateşi insancılık (hümanizm) yakamaz.

Mücadele kesin bir sonuç almakta kararlı olanlarındır. Savunma olmak yerine, saldırıdır. Hedef kendi fikirlerinin zaferidir. Ölüm kalım kavgasının ‘geceleri kendilerini sıcak tutanın dayanıklılık değil, diğer kişilerin kendilerini sıcak tutmak isteyişlerindeki sevecenlikleri’ düşüncesindeki kimselerle verilmeyeceği açıktır.

O, kendine acımayan ama yardım eden birinden çok, kendine acıyan ama yardım etmeyen birine gönül borcu duyar. Kendi şahsi menfaatleri peşinde koşarken, idealizm yoktur. Sevgi dolu bir dokunuşun, yürekten bir gülüşün toplumları yıkılmaktan kurtaracağı düşüncesi, hakiki bir korkak için geçerlidir. İnsan yalnızca benimsediği ve bağlılık duyduğu şey uğrunda çaba harcar. Gayesiz ve hayatı mühim olmayan şey uğrunda kimse kavga etmez. İhanete uğrayanın ne hâle girdiği düşünülürse, milli kinin zorunluluğu daha iyi anlaşılabilir.

Bazılarının dediği gibi bizi var eden içimizdeki sevgi ise, üstün bir ırkın zaferi uğrunda savaşması, mücadele etmesi nedir?

Hümanistlerin sevgi diyerek başka kimselerin kanlarını zehirledikleri ama iş kendilerine geldiği zaman kanlarını her türlü bozulmaya karşı korudukları bir gerçektir. Gayretlerini gizlemek için sözde ırk ve renk farkı gözetmeksizin bütün insanların bir olduğundan bahsetmeleri sık görülür.

Çünkü çevreye uyabilmek için renk ve şekil değiştirebilme kabiliyeti gibi doğal donanımları gelişmiştir.

Biz bunu yıkacağız..And İçin..

Tan Hu Emre

 KURT
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #2 : 03 Eylül 2017, 12:36:11 »

Türkiye Cumhuriyeti’nin fikri yapısının oluşmasında önemli katkılar sağlamış Türkçü aydınları, düşünürleri, araştırmacıları; yakın tarih ışığında Türkçülük hareketini doğuran unsurları ile kısa bir şekilde kademeli olarak paylaşmak ve anmak istiyorum.

Bana göre Türkçülük yakın tarihte; Türkiye, Avrupa ve Asya’da yürütülen Türkoloji biliminin ve araştırmalarının gelişiminden beslenmiş, dış ülkelerde yer alan Türk ve yabancı araştırma hocaları ile öğrencilerine ait tezlerin yaygınlaşması, Türkiye’deki 1800 yıllardan sonra Türk kökenli Macar, Orta Asya Türk topluluklarına ait bireyler ve Türk kökenli Polonya topluluklarının Türkiye’ye yerleşmeleri sonrası da büyük bir bilgi ve kültür etkileşimi doğurmuştur. Aynı yıllardan sonra Rus panislavist hareketinin de etkisi ile Tatar Türk boylarının ve Kafkasya’daki hareketlerinde Türkçülük Turancılık ideolojisini bölgede yayma girişimleri etkili olmuştur. Osmanlı Türk aydınlarının yanı sıra, Kafkas, Kırım ve Kazan kökenli, eğitimli Türklerin de önemli ve büyük katkıları olmuştur. Bunlar arasında büyük Türk ‘Yusuf Akçura’, Türkçülük akımının önde gelen simalarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ululadığımız Yusuf Akçura’nın ruhu ve araştırmaları ışığında Türkçülük fikrinin yakın tarihteki gelişimini kademeli olarak kısaca özetlemeye çalışacağım.

Hayatını Türk Milletine Adayan Yusuf AKÇURA’yı Ulularız…



Osmanlı toplumu geri kalmışlığın farkına vardığında, hem kendi varlığını korumak, hem de Batının gelişmişlik düzeyine ulaşmak için bir dizi yöntem denemiştir. Türkçülük de bu modernleşme ideolojilerinden biridir.177

Türkçü-milliyetçi modernleşme projesi, sosyal niteliğini sanayi toplumu ve değişme sürecinden, siyasal niteliğini Fransız İhtilalı ile birlikte siyasal hayatta etkinliği giderek artan birey, özgürlük, milli devlet kavramından, kültürel beslenmesini de gelenekten alan bir ideolojik inşadır.178

Batı Avrupa’da 18. Yüzyılın başlarından itibaren gelişmeye başlayan batı milliyetçiliğinin kuramcıları her milletin kendi devletine sahip olması gerektiği fikriyle taraftar topluyorlardı. Muhtelif etnik, dil, din gruplarından teşekkül eden Osmanlı’nın ise bu ideale yaklaşması söz konusu olamazdı.179

Gelişen olaylar çok milletli bir yapıya sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun milliyetçilik akımının etkisinden uzak kalamadığını göstermektedir. Bu aşamada Tanzimatçılar ve Yeni Osmanlılar, İmparatorluğun dağılmasına mani olmak amacıyla, Osmanlı tebaasının bütününü bir millet olarak tasavvur ederek, millet tabirini de o gerçeği ifade etmek üzere kullanmışlardır.180

Yani Tanzimatçılar ve Yeni Osmanlılar ‘Osmanlıcı’ idiler.181

Osmanlı vatanına bağlı, Osmanlı vatandaşlarının vatanseverliği idealine dayanan Osmanlıcılık akımının İmparatorluğun çöküşünü durduramadığı anlaşılınca, İslamcılık fikrinin de yaraya merhem olmayacağı anlaşılınca, Türkçülük fikri, Osmanlı aydınları için yeni ufuklar vadeden bir ideoloji olarak görülmüştür.182

Akçura, Türkçülük fikrinin ilk izleriyle ilgili şunları ortaya koymaktadır:

“Dil sahasında Türkçülük fikrinin ilk şuurlu izleri İbrahim Şinasi Efendi’nin eserlerinde görülür. Şinasi’nin Türkçülük fikri, dilin edebiyat şubesinde Ziya Paşa, lügat şubesinde Ahmet Vefik Paşa, filolocya(filoloji) tetkiklerinde Mustafa Celaleddin Paşa tarafından işlenir. Ahmet Vefik Paşa’da “Bütün Türkçülük‟ (Panturquisme) temayülünün bazı izleri görülmektedir. Celaleddin Paşa ise Türk filolocyasından başka, Türk (yalnız Osmanlı Türkü değil, umum Türk) etnolocya ve tarihi ile de uğraşır. Osmanlı ülkesinde ilk defa batı kaynaklarından alınarak Türk tarihine, Türk etnolocyasına dair yazılan eser, Celaleddin Paşa’nın “Eski ve Yeni Türkler‟ adlı filolocya, etnolocya, tarih ve siyasetten bahseden kitabıdır. Bu eser Türk ruhuyla, Türk menfaatlerini savunmak amacıyla yazılmış olmakla beraber, Fransızca’dır.”186

İlmi Türkçülüğün önderleri olarak bilinen Ahmet Vefik, Süleyman Hüsnü ve Ali Süavi’nin dil ve tarih çalışmalarıyla imparatorlukta Türklük şuurunun uyanmasında önemli rolleri olmuştur.187

Onların çalışmalarıyla Osmanlı tarihi yavaş yavaş Türk atmosferi içine yerleştirilmeye ve Osmanlı resmi edebiyatında “kaba, cahil, göçebe‟ olarak horlayıcı bir üslupla kullanılan Türk kavramı da artık geçmişte şanlı medeniyetlerin kurucusu olan, gurur duyulacak bir millet anlamını kazanmaya başlamıştır.188

Batı Türklerinde Türkçülüğün, Türk milliyetçiliği fikrinin ikinci faal devresi, 1877 Türk-Rus savaşından önce başlayıp 1880’e kadar devam eden dönemdir. Bu devrenin en belirgin Türkçüleri; Süleyman Paşa, Özbekler Şeyhi Süleyman Efendi, Rumelili Ahmed Midhat Efendi ile Ahmed Cevdet Paşa’dır. Bu devre Türkçülüğünün dil, tarih, eğitim ve siyaset cepheleri vardır.190

Türk milliyeti fikrinin Osmanlı Türkleri arasında ikinci defa önem kazandığı dönemde bu fikrin, Kafkas, Kırım ve Kazan Türkleri içinde de ortaya çıktığı görülmektedir. Kafkas, Kırım ve Kazan’da milliyet fikri, kendi çevre şartlarının, yani bulundukları çevredeki siyasi, sosyal ve iktisadi şartların ve aynı zamanda Osmanlı ve Rusya’daki fikri sebeplerin etkisi altında ortaya çıkmıştır.191

Batı Türklüğünün, milliyet fikrinin gelişmesinde Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğüne etkisi olduğu gibi, sonraları Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türklüğünün bu sahada gelişen çalışması da Batı Türklüğüne etkili olmuştur. Yani Türk aleminin en gelişmiş kısmında fikir alış verişleri ola ola Türklük fikir akımı genişlemiş ve derinleşmiştir.192

Türkçülüğün üçüncü faal evresi 1897-1900 tarihleri arasına rastlamaktadır. Bu tarihlerde Şemseddin Sami Bey, Necip Asım Bey, Veled Çelebi Efendi, Bursalı Tahir Bey, Mehmed Fuad Bey, Ahmed Hikmet Bey, Şair Emin Bey, Tunalı Hilmi Bey, Ahmed Cevdet Bey, Emrullah Efendi, Necip Bey gibi Türkçüler bu arada hazırlanmışlar ve bir miktar eser yayınını da başarmışlardır.193

...........................................

177 AKGÜL, a.g.e., s. 274
178 AKGÜL, a.g.e., s. 283
179 MARDİN, Türk Modernleşmesi, s. 94-95
180 OKUMUŞ, a.g.e., s. 374
181 AKÇURA, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 45-46
182 KODAMAN, a.g.e., s. 62
186 AKÇURA, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 58-59
187 GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, s. 11-14
188 SARINAY, a.g.e., s. 78; Yusuf BAYRAKTUTAN, Türk Fikir Tarihinde Modernleşme, Milliyetçilik ve Türk Ocakları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 56-61
190 AKÇURA, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 68
191 AKÇURA, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 87
192 AKÇURA, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 108
193 AKÇURA, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihi Gelişimi, s. 108-109


Tan Hu Emre
03.09.2017
turkcuturanci.com

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gök Türk Beyi
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 7.525


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #3 : 03 Eylül 2017, 13:12:48 »

Tan Hu bu günden sonra bütün yazılarını bu başlık altında paylaşabilirsin, bu başlığı bir depo olarak düşün kandaşım.

Altına yorum yapılmasını istediğin makalelerini burada paylaştıktan sonra aşağıda da paylaşabilirsin!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
TÜRKÇÜGÖKHAN
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 353


%100 Türk!


« Yanıtla #4 : 03 Eylül 2017, 13:38:30 »

Yusuf Akçura, Türkçülüğün önde gelen fikir adamlarındandır. Yalnızca Türkçüğün değil, aynı zamanda Kemalizm hareketinin de önde gelenlerindendir.
Yalnız şunu belirtmeliyim ki; Kemalizm o yıllarda, şimdilerde olduğu gibi sol çizgide değildi. Türkçü aydınlar tarafından destek görmüştür. Cumhuriyet, Türk devrimi olarak görülmüştür. O dönemlerde Cumhuriyet, milliyetçi bir karakter ortaya koymaktaydı. Maalesef aynı şeyleri şimdi söyleyemiyorum.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Ben ve milletim Tanrı'nın kırbacıyız. Tanrı yoldan çıkan milletleri cezalandırmak için bizi gönderir.
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #5 : 03 Eylül 2017, 13:47:00 »

TÜRK'ÜN EN BÜYÜK DÜŞMANI ÇİN

Hunların doğuya doğru yaptıkları göç ve akınlarından en çok etkilenen devlet Çin olmuştur. Çin, Hun akınlarıyla baş edebilmek için Çin Seddi’ni inşa etmişse de Türklerin akınlarını ve göçlerini engelleyememiştir. Hunları zayıflatmak için gerekli uygulamalarla ilgili stratejileri geliştirerek süreklilik
içinde ortaya koyanlar Çin’in ilk hanedanı Han sülalesi döneminde yaşayan Chine I, Ch’o Tso ve Chung-shu isimli üç önemli teorisyendir. Bu teorisyenlere göre Hunları savaşarak yenmek mümkün değildir; yapılan anlaşmalarla ödenen vergiler, Çin’e büyük yük getirmektedir; Hunlar baskılarını artırarak isteklerini de çoğaltmaktadırlar. Bu sebeple Hunları zayıflatacak, birbirlerine düşürecek politikalar geliştirmek lazımdır. Bunun için de M. Ö. 198 yılında imzalanan Ho-ch Antlaşmasını kullanarak Hunları itaat altına almak üzere “ Beş Tuzak” adı verilen uygulamalarla haraç sisteminin oluşturulması planlanmıştır. “Beş Tuzak” kısaca şöyle özetlenebilir:

1. Hunların gözlerini bozmak için özenle hazırlanmış ipek elbiseler, çok gösterişli arabalar vermeliyiz.

2. Ağızlarını bozmak için onlara nefis yiyecekler vermeliyiz.

3.Kulaklarını bozmak için musiki ve kadınlar vermeliyiz.

4. Midelerini bozmak için -alışkanlıklarını değiştirmek anlamında- onlara yüksek evler, tahıl ambarları ve köleler temin etmeliyiz.

5. İtaat ederek bize gelen Hunlara, imparator, kraliyet kabulü vererek, saygı göstermeli ve onların aklını bozmak için imparator bizzat yiyecek ve şarap ikram etmelidir ( Türkeş-Günay, 2007: 83).

Hun akınlarını engellemek amacıyla Çinliler, sınır tahkimatı ve surlar inşa etmişler, Hunların giydikleri tarzda kıyafetleri benimsemişlerdir. Çinliler, batıya casusluk yapmak amacıyla askerler göndermişler, askeri ıslahata önem vermişler, ordularını Hun ordularına benzer şekillere dönüştürmüşler, ordularını Hun silahlarıyla teçhiz etmişlerdir. Hazırlamış oldukları orduyu sürekli savaş olacakmış gibi hazırda bekletmişlerdir. Tuman zamanında başlayan bu çalışmalar ara verilmeksizin ve aksatılmaksızın uzun zaman sürdürüldü. Nihayet Çinliler Hun tarzında 140.000 kişilik süvari kuvveti çıkarabilecek duruma geldiler ( Çandarlıoğlu, 2003: 21).

Çinlilerin Türklere karşı uyguladığı askeri alandaki etkinliklerden bir diğeri Çin ordusunun içine Hunlara tabi uluslardan askerlerin dâhil edilmesi olmuştur. Çin’in böyle bir uygulamaya gitmesinin sebebi ise Çin askerlerinin Hunlar gibi yüksek yerlere, dağlara ve bayırlara, sarp gözetleme yerlerine çıkmakta beceriksiz olmalarıdır. Bu sebeple İmparator Wuti zamanından itibaren Hunların Çin’e tabi olan “shu-kuo” askerleri, Hun asıllı Hular ve Çin’in güneyindeki Yüeçiler Çin ordusuna dâhil edilmiştir. Bu strateji ve uygulamalarla Hunlarla başa çıkma yolları sağlanmıştır ( Türkeş-Günay, 2007: 85).

Çinliler, son derece muhafazakâr bir millet olmalarına rağmen, Hun akınlarını durdurabilmek ve Hunları sınırlarının ötesine atabilmek için tarihlerinde ilk defa ordularının giyim ve silahlarında köklü bir reform yapmışlardır ( Koca, 2002a: 689). Çin askerleri, uzun elbise yerine Hunlar gibi dar pantolonlar giymeye, başlarına börk, bellerine kemer takmaya başlamışlardır. Ağır ve hantal savaş arabalarını bırakarak, Türkler gibi ata binmeyi ve hızlı savaş arabaları üretmeyi öğrenmişler; ok ve yaylarını Türklerin teknikleriyle üretmişlerdir. (Türkeş-Günay, 2007: 70).

Hunlarla yaptıkları her savaştan sonra veya Hunların Çin’e düzenlediği akınlardan sonra Çinli komutanlar, Hunlara karşı yaptıkları her seferin düzenli raporlarını yazmışlar ve bunları ilgili devlet
görevlilerine teslim etmişlerdir. Çin devlet arşivinde toplanan bu resmi belgeler, daha sonra Çinli tarihçiler tarafından alınıp düzenlenmek suretiyle Çin Yıllıkları meydana getirilmiştir. Hun tarihi ile ilgili pek çok bilgiye bu yıllıklar vasıtasıyla ulaşılmaktadır ( Türkeş-Günay, 2007: 70; Koca, 2002a: 689).

Türkleri yenmek için büyük reformlar yapılması gerektiğine inanan Çinliler, kendi gelenek, görenek ve yaşam biçimlerini de değiştirmek durumunda kalmışlardır. Çinliler, daha önce kendilerine benzemeyen ve kendilerinden olmayan kavimleri “barbar” saymışlar ve haklarında bilgi sahibi olmaya bile ihtiyaç duymamışlardır. Kuzey Çin’i hedef alan Hun akınları bu durumu değiştirmiştir. Artık Çinliler, ülkelerini ele geçiren ve tahrip eden kavimleri daha yakından tanımak ve onlar hakkında bilgi edinmek zorunda kalmışlardır. Böylece dış dünyaya açılan Çinlilerin dünya görüşleri de esaslı bir şekilde değişmeye ve genişlemeye başlamıştır ( Koca, 2002a: 688).

Başta padişah ve yakınları olmak üzere kendi kıyafetlerini değiştirdiler. Ancak bu reformun sonuç vermesi beklenenden daha fazla sürmüştür. Neticede bu uygulama sonuç vermiştir. Bu uygulamanın izlerini günümüzde Çin kıyafetlerinde Hunlardan kalma etkiler şeklinde görmekteyiz. Çinliler, Türklere karşı ekonomik alanda da politikalar geliştirmişlerdir. İpek Yolu ticaretinin önemli bir kazanç kaynağı olması bu yola hâkim olma isteğini artırmıştır. Çinliler, bu yola hâkim olabilmek için Türklerle karşı karşıya gelmişlerdir. Çin’in elinde bol miktarda ipeğin bulunması Hun ülkesine de bu ürünün bol miktarda girmesine neden olmuştur. İpek, Hun ileri gelenleri arasında beğenilen ve aranılan bir mal haline gelmişti. Zevk düşkünlüğü ve lüks merakı arttıkça, rahata olan eğilimde artış görülmeğe başladı. Bu tarz lüks ve konfor düşkünlüğü bozkırlı Hunların savaş ruhuna ve akıncı yaradılışına tamamen aykırıydı ( Çandarlıoğlu, 2003: 21).

Hun yöneticilerinin Çin’le bireysel ilişkilerine izin verilmemiştir. Zaman zaman Çinli idareciler, sınır boylarındaki yoksul halkı hediyelerle ve unvanlarla kendi taraflarına çekmişlerdir. Bir süre sonra sınır boylarındaki halkın yoksulluğu sebep gösterilerek Çin’le sınır pazarları açılması için bir antlaşma yapılmıştır. Sonuçta sıradan halk da Çin mallarına alıştırılmış ve kendi devletlerine karşı kışkırtılmışlardır. Pazar yerleri düzenlenirken Çinli teorisyenler: “Bizim pirinç, yahni, kuzu çevirmeleri ve şaraplarımız Hunların burunlarında tütmeye başladığında öldürücü darbe vurulmuş olacaktır” değerlendirmesini yapmışlardır ( Türkeş-Günay, 2007: 84).

Çinliler, Türkleri bu şekilde engelleyemeyeceklerini anlamış olmalılar ki başka politikalar geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bu politika; Türk yöneticiler arasında sürekli olarak kıskançlıklar yaratmaya, hükümdar ailesi üyelerini birbirlerinin karşısına çıkarmaya, isyanları teşvik etmeye, kısacası Türkler arasına ikilik sokmaya yönelikti ( Küpçü, Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.ihkupcu.com/11
Ocak 2010).
   
Çin’in bu politikasının temelinde Hunları Çinlileştirme yani kimliğinin yitirilmesi esası yatmaktadır. Çin’in bu politikası Motun’un Çin’i hezimete uğratmasından sonra baş göstermiştir. Çin, bu politika doğrultusunda hakanlara ve beylere Çinli prensesler göndererek hem Çince öğrenmelerini hem de Çin düşünce tarzını ve ideallerini benimsemelerini sağlamıştır. Sıradan halk için de benzer uygulamalar yapılmıştır ( Türkeş-Günay, 2007:83).

Hükümdarlar arasındaki kız alış verişi eskiçağ diplomasisindeki önemli araçlardan biridir. Çinliler bunu gayet iyi kullanmışlardır. Türklerin muhtemel bir saldırısını önlemek, Türklerle iyi geçinmek veya ittifak düzmek için Türk hükümdarlarına kız vermişlerdir. Milattan 104 yıl evvel Çin imparatoru kızı _i
Cün’ü Uysun hanına vermiştir. Prenses _ui Cün kendi yurdundan uzakta hiç de alışık olmayan hayat şartlarının verdiği sıkıntısını şu türküsüyle anlatmıştır:

Yolcu etti beni uzağa,
Evlendirip Uysun hanıyla.
Evleri yuvarlak çadır odalar,
Hep kımız içip et yiyorlar onlar.
Sinir oluyorum yurdu özlesem,
Kuş olsam da yurduma uçarak gitsem. ( İnayet, 1993: 174-175).

Kuzey Çin’de hanedan kuran Türklerde olduğu gibi Hunlarda da hükümdarlara evlenmek üzere gönderilen Çinli prenseslerle üçüncü nesilde Çinlileşme sağlanmıştır. Hakanlara ve beylere gönderilen prenseslerin maiyetinde pek çok casus ve görevli kişi de Hun yöneticilerinin özel hayatlarının içinde yer almıştır. Bu görevli kişiler Hunları yakından tanımışlar, onların güçlü ve güçsüz yanlarını öğrenmişlerdir. Bu bilgileri raporlar halinde Çin Devleti’ne sunmuşlar, beyleri ve halkı birbirine düşürmüşlerdir ( Türkeş-Günay, 2007: 83).

Çinlileşme ve kendi kimliğini kaybederek, egemenliği anlamsız bulmaya varan süreç, Hun Hakanı Hohanyeh döneminde belirginleşmiştir. Hun Hakanı Hohanyeh vezirinin de tavsiyesine uyarak Çin’le mücadele etmek yerine Çin hâkimiyetine girerek rahat yaşamanın daha akıllıca olduğunu, Hun devlet
meclisine anlatmıştır. Meclis egemenlikten vazgeçenler ve geçmeyenler olarak ikiye ayrılmıştır. Hun hâkimiyetini Çin’e devretmek isteyenler Hun Devlet Meclisi’nde şu konuşmaları yapmışlardır: “Devletlerin hem güçlü hem güçsüz zamanları olur. _imdi Çin ezici güce sahiptir. Şehir devletleri ile
Vusunlar, tıpkı bir cariye gibi Çin’e bağlandılar. Hakan Tsu-t’e-ho zamanından beri devlet bir daha birleştirilmeyecek şekilde bölünmektedir. Bundan dolayı Çin’in üstün gücü karşısında boyun eğmek gerekir. Aksi takdirde tek bir gün bile rahat yüzü görülemez. Çin’in yüksek hâkimiyeti
altında barış ve sükûn bulunabilir. Yoksa tehlikeler altında batıp gidilir. Acaba bundan daha iyi öğüt verilebilir mi?” ( Türkeş-Günay, 2007: 85).

.................................

Tan Hu Emre
03.09.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #6 : 03 Eylül 2017, 14:18:07 »

HÜKÜMRANLIĞIMIZ BAKİDİR


Tarih sayfalarında inanç münevverlerinin pek birleştirici olarak gördükleri ayrıştırıcı ve yıkıcı din siyasetinin, kendini savunmaktan uzak, disiplinsiz ve millet topluluğu tanımından çok uzak bir şekilde hayatiyetini sürdürdükleri dönemde, onların imdadına da yine Türk Irkı her daim yetişmiş, geçmişte ve bugün takındıkları düşmanca tavırları, sergileyecekleri tapınakları ve din ticaretlerini yine Türkler onlara sağlamıştır.

Türklerde örf ve adetlerin boş bıraktığı alanlar Yasa ile (Töre) doldurulmuştur. Eski kabile hukukunun üzerine yeni bir hukuk sistemi tesis edilmiştir. Töremizde yer alan birçok kanun, Han ve ilk haleflerinin dünya imparatorluğu fikrini destekliyor niteliktedir.

Yasa tasniflerimiz şu şekildedir.

-Devletler hukuku
-Amme hukuku

1. En yüksek kuvvet.(Han)
2. Millet.
3. Mecburi hizmet nizamnamesi.
4. Muafiyet imtiyazları.
5. Askeri nizamname.
6. Av nizamnamesi.
7. İdare ve idari emirnameler.
8. Vergiler.

-Ceza hukuku
-Hususi hukuk
-Ticaret hukuku
-Mahkemeler
-Kanun infazı.

Nitekim Han’ın dünyayı fethetme maksadını töremiz şöyle açıklıyor:

Benimle olmayan, bana karşı demektir. Ben yenilmez savaşçılarımın önünde savaşırım. Bütün dünya bana baş eğmedikçe, savaşı bırakmayacağım.

Türk’ün Han’ı Yer’in sahibidir. O kılıcına Tengri’nin buyruğu ve kuvvetiyle hükmediyor. Irkımızın vazifesi, Han’ın emrine hazır olmaktır. Buyruklarına itaat etmektir. Vazife ve zenginlik uğrunda düşmanlarımızı daima mahvederiz ve dostlarımızı ganimetlerle doyururuz!
Türk’ün en büyük mutluluğu düşmanını yenmektir; varlığını gasp etmektir; ırgatlarını ulutmaktır; iyi beslenmiş atların dörtnala gidişleri ile kurtulmaktır.

Türk törelerinin ve inancının şekillendirdiği bu yasalar gökten indirilmemiş, peygamberlik ile kutsanmamış, baba-oğul-kutsal ruh zırvalıkları ile süslenmemiş, ümmetçilikten uzak tamamen içtimai ve sosyal hayatın bir sonucu olarak anayasa niteliğinde doğmuştur.

Yasalarımız, ahlak kurallarını savaş ve barış dönemlerinde özel ailevi ve toplumsal davranışları, kutsal olan ve olmayanı saptayarak insan yaşamının bütününü kapsadığı için, yapılan ya da yapılmayan her hareketin ona bağlı olduğunu göstermiştir.

Tabi sakallı softalar için büyük milletler ve hukukları, kendi kirli esvaplarına bulaşmış medeniyet artıkları gibi gereksiz görünmektedir. Bizim din cücükleri, Türk Hukuku’nu Haçlıların garabetine benzeterek neyi amaçlamaktadır.

“Her siyasi birlik, kendini meydana getiren uzak gayeleri gerçekleştirmek için, varlığını devam ettirmek istiyordu. Bu yolda, Han’ın hâkimiyet iradesinin bir ifadesi olan hukuk (yasa) onun için vazgeçilmez bir araç oluyordu. Yine bu yasalar yeni hükümler getirmekle beraber, siyasi hâkimiyet altına alınan kitlelerin, atalardan kalma örf ve adetlerine, töre ve geleneklerine ne kadar uygun düşerse, o kadar geçerlilik kazanıyordu.”(6)
(6) Mahmut Arslan, Step İmparatorluklarında Sosyal ve Siyasi Yapı, s.82–84.

Bir milletin bir zümresinde, belirli bir tabakasında yaşayan hukuki örf adetler, o milletin eski devirdeki hukuk sisteminin kalıntılarıdır. Hatta bazen eskiden yazılı olan hukuki metinler bile örf ve adet kaideleri tarzında nesilden nesle intikal eder. Bu örf ve adet kaideleri, eski Türk kavimlerine ait olabileceği gibi bugün Kuzey ve Orta Asya’da yaşayan diğer kavimlere de ait olabilir. Özellikle islamiyetin tesirinden uzak kalmış veya bu tesirden çok az etkilenmiş olan Orta Asya Türklerinin hukuki örf ve adetleri bu bakımdan çok önemlidir.
Bunlar arasında hala yaşayan bazı örnekleri zikredebiliriz: Sibirya’nın kuzeyinde yaşayan Yakutların, Batı Sibirya ve Altay Türklerinin, Kazaksitan, Kırgızistan Türkleri’nin hukuki örf ve adetleri bunların en önemlileridir.

“En eski Türklerin yazılı kanunları yoktu. Fakat aralarında son derece riayet ettikleri töreleri vardı. Hun imparatoru Mo-tun şimal kavimlerinin en kuvvetlisini itaat altına aldıktan sonra memleketi dâhilinde teşkilat yapmıştı ki bu Türk teşkilatını ondan sonra diğer bütün Türk topluluklarında da aynen gördüğümüz için bunu esaslı bir Türk töresi sayabiliriz. Mo-tun’un kurduğu teşkilatın diğer Türk boylarında bilhassa Oğuz kabileleri arasında da devam ettiğini Selçuk ve Osman oğullarına kadar izlerinin geldiği görülmektedir.”(7)
(7) Adliye Vekilliği, Türk Hukuk Tarihi Araştırmalar ve Düşünceler, s. 5–6.

Pek münevver din simsarlarına ve arap sevicilerine bir paragraf ile sözümü kapatıyorum.

Tarihte Türk Töresi’ne göre suçların cezası oldukça şiddetliydi. Adam öldürmek barış zamanında başkasına kılıç çekmek, hırsızlık, hayvan kaçırma, ırza tecavüz gibi suçların cezası idamdı. Suçun devlet takibine uğraması eski Türkler arasında kan davası güdülmesine mani oluyordu. Adli teşkilat iki kademeliydi. Biri hükümdarın başkanlığındaki siyasi suçlara bakan yüksek devlet mahkemesi, diğeri hakimlerin idaresindeki mahkemelerdi. Sizin pek değer verdiğiniz araplarda böyle bir demokrasi kaçıncı yüzyılda vücut bulacaktır, bilinmez.

Hükümranlığımız bakidir.

Tan Hu Emre

 GökTürk


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #7 : 03 Eylül 2017, 14:24:53 »

GÖK TANRISI

Tengri kelimesi, tarih öncesinden beri Asya kıtasında var olagelmiş ve ifade ettiği anlam Çin sınırından Güney Rusya’ya, Kamçatka’dan Marmara denizine kadar bütün Asya kıtasında kullanılagelmiştir. Hem “Gök”, hem de “Tanrı” anlamına gelen Tengri kelimesi Türk ve Moğol söz dağarcığına aittir. Çok tanrılı olan Altay halkları Tanrılarını ve Yüce Tanrıyı ifade etmek için bu kelimeyi kullandıkları gibi Türkler ve Moğollar tarihleri boyunca kabul ettikleri evrensel dinlerin hepsinde de Tanrı kelimesini aynen korumuşlardır.(1)

Tanrı kelimesi Tanrısal olanı ifade etmek için kullanılmıştır. O’na ilk önce Hun’larda rastlanır. Metinler onu “ulu, ak ve göksel, ezelî-ebedî” olarak tanıtır, çok “güç”lüdür. Orhun yazıtlarında “üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış” denilerek ilk kozmogonik bir eyleme imada bulunulur. O’nun açıkça “Yaratıcı” olarak nitelenmesi açık olarak Yakutlar, Altaylılar ve Buryatlar’da görülür. Dünyanın düzeni, toplumun örgütlenmesi, insanların yazgısı Tanrıya bağlıdır. Bunun için Hakanlar unvanlarını gökten alır.(2)

Her şeyi bilen ve gören “Gök Tanrı”, kanunların koyucusu ve evrenin idarecisidir, ancak O bunu doğrudan doğruya değil yeryüzünde temsilcisi olan hanlar aracılığıyla yapar. Mengü-Han’ın Rubruk vasıtası ile Fransız Kralına gönderdiği mektupta, Moğolların iman formülü görülmektedir: “Ezeli ve ebedi tanrının emri budur. Gökte bir tanrı vardır, yeryüzünde de bir Hakan, tanrının oğlu Cengiz Han olacaktır." Cengiz Han’ın mühründe de “Gökte bir tanrı, yeryüzünde bir Han. Dünyanın efendisinin mührü." ibaresi yazılıdır.(3)

Genel olarak denilebilir ki, Ural-Altay kavimlerinin Göksel ilahları diğer ırklarınkine göre ilk özelliklerini daha iyi muhafaza etmiştir. Tanrı fırtına ve gök gürültüsüne dönüşmediği gibi, onların inançlarında kutsal evlilik de yoktur. Kuzey Amerika kavimlerinin mitolojilerinde olduğu gibi, Ural-Altay kavimlerinin inançlarında da gök gürültüsü bir kuş seklinde canlandırılmakla beraber, ona kurbanlar sunulmamaktadır. Bütün bunlara rağmen dinî hayatın tümü Yüce Tanrıya inançla dolu da değildir.(4)

Tengri, Sümerdeki “Dingir” ile de ses, biçim ve anlam bakımından yakınlıklar içerir.(5)

Eski Türk inancına göre, Tanrı sadece siyasi iktidarı veren değil aynı zamanda verdiği iktidarı geri alan bir kudrete de sahiptir. Tanrı’nın bu gücü, Tür hükümdarının gözünde daima siyasi bir baskı aracı olmuştur. Bundan dolayı, Türk hükümdarları Tanrı’nın verdiği siyasi iktidarı ellerinde tutabilmek için idarede devamlı başarılı olmak zorunda idiler. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Türk hükümdarları ancak hükümdarlığa layık oldukları müddetçe iş başında kalabilmekteydiler. Aksi takdirde Tanrı’nın verdiği siyasi iktidar (kut) yine Tanrı tarafından kendilerinden geri alınmaktaydı.(6)

Hem “Gök” hem de “Tanrı” anlamına gelen Tengri kelimesi, bütün Türk topluluklarında Tanrısal olanı ifade etmek için kullanılmıştır. Tengri, “Tanrı” anlamının yanında “Gök” anlamını da ifade eder. Büryatlar O’na “Tengri”, Volga Tatarları “Tengere”, Beltirler “Tingir”, Yakutlar “Tangara” ve Çuvaşlar da “Tura” derler. Çeremisler semavi tanrıya “Gök” anlamında “Yume”, Ostyaklar ve Vogullar “Num ture” (çok yüce, yüksekte yasayan), daha güneydeki Irtis Ostyakları ise anlamı “parlak ışıklı, aydın” olan “Senke”den “Num Senke” (yüksekten gelen Senke) ve “Yem Senke (İyi Senke) derler.(7)

Fakat Göktürk yazıtlarında ‘’gökyüzü’’ ile ‘’Tanrı’’ kavramları için aynı kelime, yani ‘’Kök Tengri’’ kelimesi kullanılmıştır. Bu durum ise birçok araştırmacının yanılmasına yol açmıştır. Hâlbuki Göktürk çağında Türkler aynı kelime ile ifade etmelerine rağmen, bu kelimeler arasındaki anlam farkını çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, Göktürklerde yaratıcı varlık Tanrı ile gökyüzü kavramlarının birbirinden farklı anlamlarda kullanıldığını aynı yazıtlardaki ‘’Tengri teg Tengri’’(Tanrı gibi gökyüzü) ifadesinden de anlamak mümkündür. Görüldüğü gibi burada da ayrı ayrı varlıklar için aynı kelime kullanılmıştır. Bunlardan birincisi yaratıcı varlığı, ikincisi de maddi gökyüzünü ifade etmektedir. Burada maddi gökyüzünün, evrenin yaratıcısı olan yüce Tanrı’ya benzetilmesinin sebebi de, Tanrı fikrinin doğuşunun maddi gökyüzü ile başlamış olmasından kaynaklanmıştır. Türkler “Tanrı” ve ”Gökyüzü’’ için aynı kelimeyi kullanmaya devam etmişlerdir; bu durum Uygur devrinde değişmiştir. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Uygur devrinden itibaren sözü edilen iki varlığın aynı kelime ile ifade edilmesinden vazgeçilerek, her iki varlık için iki ayrı kelime kullanılmaya başlanmıştır. Bunlardan gökyüzü için “gök’’ yaratıcı yüce varlık içinde “Tanrı’’ (Tengri) kelimeleri kullanılmıştır. Aynı şekilde Kuman (Kıpçak) Türkleri de bu ayrımı yapmışlardır.( 8 )

Tanrı Türk milletinin hayatı ve istiklali ile de yakından ilgilenmekteydi bu tavrıyla Tanrı adeta milli bir özelliğe bürünmekteydi. Göktürk yazıtlarına yansıyan şu olay Tanrı’nın bu özelliğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Çin, 630 yılında Göktürk Devletinin siyasi istiklaline son vererek, Türk topluluklarını hâkimiyeti altına almıştır. Göktürk yazıtlarının ifadesiyle, Türk milletinin bey olacak evladı kul, hanımlık kızı cariye olmuştur. Türk beyleri kendi adlarını bırakıp, Çinli beylerin Çince adlarını almışlardır. Türk milleti 50 yıl işini gücünü Çin’e vermiştir; yani onun için çalışmıştır. Çin ise bunu yeterli bulmamıştır. Türk milletinin kökünü tamamen kurutmayı düşünmeye başlamıştır. Türk milletinin adı ve sanı yok olacak duruma gelmiştir. İşte bu safhada Tanrı ile Türk’ün ‘’kutsal yeri ve suyu’’ (ıduk yir sub) harekete geçerek, duruma müdahale etmiştir.(9)

Türk milletinin tamamen yok olmasına razı olmayan Tanrı, Göktürk beylerinden El- Teriş’i Türk milletinin üzerine hükümdar tayin etmiştir. Türk milletinin istiklalini kurtarması ve askeri zaferler kazanması için ona güç vermiştir. Böylece El-Teriş de Tanrı’nın iradesi ve takdiri sonucu olarak Türk milletine tekrar istiklalini kazandırdığı gibi, esirlik zamanında dağılmış olan Türk topluluklarını da Göktürk çatısı altında toplamıştır.(10)

Semavi tanrıların isim, sıfat ve unvanları, onların işlev ve karakterlerini de ifade eder. Beltirler “en merhametli” Kayra-Han’a ve “yargılayıcı efendi” Cayan’a dua ederler. Minusinsk Tatarları tanrıyı “Toprağın Yaratıcısı” Car Cajanı diye anarken Yakutlar “bilen efendi yaratıcı” Urün Ayı Toyun” şeklinde anar. Altaylılar “Ulu” Ülgen veya “çok büyük” Bay Ülgen derler, ona dualarında da “Apaydın” anlamında “Ak Ayas” derler. Ostyaklar ve Vogullar Türem ismine sıfat olarak “yüce, aydın, beyaz, en yüce, yüceden gelen parlak ışık” kelimelerini eklerler….(11)

Bu isimlerin basit sıralanışı bile, Ural Altay kavimlerinin inandıkları tanrıların semavi karakterini gözler önüne serer. Tanrı gökte, yedinci, dokuzuncu veya on altıncı katta oturur. Onun tahtı, göğün en üst katında veya kozmik bir dağın tepesinde bulunur. Bundan dolayı Abakan Tatarları Gök Tanrı hakkında “Gök”; Buryatlar “altın ve gümüş gibi parlayan ev”; Altaylılar da “altın kapılı” ve “altın tahtlı saray” derler. Buryatlar da yakarışlarında göğe “baba” yere de “ana” derler. Böyle olmasına rağmen, Ural-Altay kavimlerinde hierogamiye rastlanmaz. Yüce Gök Tanrı, insanların ve yeryüzünün yaratıcısıdır. O “her şeyi meydana getiren baba”dır. Görünen ve görünmeyen her şeyi yaratan, yeryüzünü devamlı ürünlü kılandır. Vogullarca “Numi-Tarem” sadece yaratan değil, aynı zamanda insanları uygarlaştıran, onlara balık tutmasını vs. öğretendir.(12)


Gök Tanrı inancı, Şamanizm ile birebir aynı değildir. Bazı beraberlikler ve paralellikler oluşmuşsa da esasta birbiriyle bağdaşmaz ve genel çerçevede de örtüşmez. Çünkü Gök Tanrı önceden var olan, kendine has bir mahiyete sahiptir. Şamanizm ise insanî tecrübelere ve göksel tezahürlere dayanır. Gök Tanrı, gökyüzü olayları ve insanî tecrübeyle açıklanamayacak kadar aşkın, ne özel ne de genel, hissî ve nesnel olmayan kendi içrekliğinde bir varlıktır. Şamanizm ise sıradan olaylar ve daha çok dünyevi olgularla ilgilidir. Fakat Gök Tanrı dünyadan da tamamen uzak değildir. Bir defa kurulu düzenin kurucusudur. Yasa koyduğu sosyal düzenin kılıcısı ve koruyucusudur. Bunlarda nihayet göksel tezahür ve sıfatlarla açıklanabilir özelliklerdir.(13)

Gök Tanrı dini yalnızca Türklerde görülür. Bu inanç sisteminde Tanrı en yüksek varlıktır. Türklerde yeri ve göğü yaratan tek ve büyük bir yaratıcı vardı. Ayrıca yer ve gök ikisi de birbirlerine bağlı kutsal birer varlık idiler, yerde gökte insanlara, özellikle Türklere iyilik getirirlerdi. ‘Yer’de, ‘Gök’ de insanlara özellikle Türklere iyilik getirirlerdi. Gerek Gök Türk gerekse sonra ki çağlardaki Türkler yardım isteyecekleri zaman hem gökten hem de yerden, her ikisinden bir den yardım dilenirdi. Gök ve Yer şeklinde söyleyen eski Türkler Gök’ü öne getirmek yolu ile ona daha fazla önem veriyorlardı. Sonradan biz ise, Gök ve yer şeklinde söylemeye başladık. Bu söyleyiş tarzımızda eski Önasya Türkleri ile İran’ın da tesirleri vardı. Türkler göğe Tengri veya Tenri derlerdi. Buda bizim Tanrı sözümüzün karşılığıdır.(14)

Göktürklerin bir hakanlık kurması O’nun yüzünden olmuş, Hakan Türklere O’nun tarafından gönderilmiştir. Savaşlarda Tanrını iradesi üzerine zafere ulaşılır. Tanrı emreder, uymayanı cezalandırır. Doğum, ölüm onun iradesine bağlıdır. Eski Türk inancına göre, ebedi ve her şeyin yaratıcısı olan Tanrı tektir. Herhangi bir şekle sokulamaz. Dolayısıyla putlar ve putların konduğu tapınaklar yoktur. Eski Türk inancına göre Tanrı bütün vasıfları ile manevi, büyük tek kudret halindedir. Güneş, ay, yıldızlar ateş, yer ve sular yardımcı kutsallar durumundadır. Türk-Moğol halklarında çeşitli şekilleri ile tanrı kelimesi, eskiden “gök” ve “ilah” anlamında kullanılmıştır. Bazen “ruh, put, tanrısal güç” anlamlarına da gelir. (15)

Anlaşıldığına göre, Türk-Moğol halklarında başlangıçta doğrudan doğruya “gök”e tapılmıştır. Bu olasılığı güçlendiren örnekler, onların komşuları olan Çin, İran ve Fin halklarında da vardır. Nihayet Asya’nın kuzey bölgesinde bazı halklarda “gök” için kullanılan kelimenin aynı zamanda “Gök-Tanrı’yı” ifade ettiği görülür. Şamanlığa bağlı bulunan halklarda Gök-Tanrı, göğün belirli bir katında ve insana benzeyen kişileştirilmiş bir varlık olarak tasarlandığı için, kavram bakımından herhangi bir karışıklığı önlemek amacıyla, artık yalnızca “Gök=Tanrı” diye çağrılmayıp, başka başka adlar ile anılmıştır. Nitekim örneğin Altay Türkleri bu varlığa Ülgen (Ulgen, Ülgön) “ulu” ya da Bay Ülgen “zengin ulu” adını verirler.(16)

Gök Tanrısı, bazen gökle özdeşleştirilmekle beraber, daha yaygın olarak evrenin gökte oturan yaratıcısı olarak algılanmıştır. Ancak yaratılıştan sonra göğe çekilmiş, temsilcisi olan başka tanrıları yeryüzüne göndermiştir. Bununla birlikte insanlardan mutlak bir biçimde uzaklaşmamıştır, darda kaldıklarında insanlar yine ona başvurmaktadır.(17)

Gök kelimesine yazıtlarda ender rastlanmaktadır. Orhun yazıtlarında iki Eleges yazıtında ise bir kere karşılaşılmaktadır. Orhun yazıtlarında “Türk Tanrısı” tabiri kullanılmaktadır. Buna karşın çok sonra ortaya çıkan Oğuzname’de sık sık yinelenir.(18)

Eski Türk lehçelerinde tanrı, tengere, tangara, ture, tenegere gibi değişik şekillere bürünen Tengri sözcüğü hem göğü hem de gök tanrıyı ifade ediyordu.(19)

Türkler “Tanrı” için ‘Kök Tengri’ ya da ‘Tengri’ kelimelerini kullanmışlar, ‘Kök’ kelimesini tek başına “Tengri” için kullanmamışlardır.(20)

Aslında bu kelimenin çok yaygın bir şekilde kullanıldığı kesindir. Özellikle başta Osmanlıca ve Komanca olmak üzere birçok Türk lehçesinde göğün ismi olmuştur. Codex Comanicus’ta kök kelimesi Latinceye caelum olarak ve Tengri de deus olarak çevrilmektedir. Kök kelimesinin tam anlamı çok tartışılmıştır ve bunun maviden çok gri anlama geldiği kabul edilmektedir. Göğün o denli özel bir rengini hatırlatmaktadır ki, kök göğü adlandırmadan önce “göksel” anlamını kazanmıştır. Türkler kendilerini “Kök Türk” olarak adlandırmışlardır. Ayrıca göğe sıkı sıkıya bağlı veya gökten gelen nesnelere mavi, kök köke demişlerdir. Daha yakın zamanlara kadar, büyük göksel tanrı ile mavi renk arasındaki ilişki açıkça hissedilmektedir. Ülgen yolu, Altay dağlarında mavi bir yoldur.(21)

VI-VIII. yüzyıllarda Büyük Göktürk imparatorluğunun başında bulunan Türk sülalesinin Gök Tanrı hakkında inanç ve telakkileri epeyce gelişmiş ve olgunlaşmış olduğu bıraktıkları yazılardan anlaşılmaktadır. Bu yazıtlarda hakan ve beyleri, Türk milletine yaptığı iyilik ve yardımları için, tanrıya içten minnet ve şükranlarını ifade ediyorlar. Hakanları tahta çıkaran, Türklere zafer kazandıran, felaketlerden koruyan Türk tanrısı Gök Tanrıdır. Türklerin büyük başarılarından bahsederken hakan ve beyler daima Tanrının inayeti ile demeyi ihmal etmemişlerdir.(22)

Gök Tanrı inancı özellikle büyük imparatorlukların kurulduğu devirlerde genel bir kült olarak kabul edilmiştir. Gök Tanrı da Tanrıların en büyüğü sayılmış olmalıdır. Orta Asya’da kurulan sülalelerin hepsinde Gök Tanrı kültünün bulunduğu Çin kaynaklarından da anlaşılmaktadır. Örneğin Çin resmi tarihi Wey-Şu’da beşinci ayın onuncu ve yirminci günleri arasında halkın nehir kenarlarına toplanarak göğün ruhuna kurban sunması, Türklerde eskiden beri Gök Tanrı fikrinin bulunduğunu gösteriyor.(23)

Çeşitli kaynaklarda Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar gibi büyük Türk topluluklarında, Göktürk inancının baskın olduğu anlaşılmaktadır. O her şeyin yaratıcısıdır. Ezeli ve ebedidir.(24)

X. yüzyılın çeyreğinde Oğuzları müşahede eden İbn Fadlan Oğuzların “bir Tanrı” dediklerini haber vermektedir……Yine İbn Fadlan’ın Başkurtlara verdiği malumattan anlaşıldığına göre bu kavim on iki Tanrıya ve bununla beraber en büyük Tanrı’nın gökte bulunduğuna inanırdı. Oğuzların “bir Tanrı dedikleri tanrı ve Başkurtların gökteki büyük tanrıya inanmaları bugünkü Yakutların Ürüng, Artoyon ve Altayların Ülgen hakkındaki tasarruflarından farklı olmamıştır.(25)

Çin Kaynaklarının verdiği bilgilere göre, “ Göktürkler, her yaz ileri gelen devlet adamlarını toplayıp, ilk çıktıkları mağarada kurban merasimi yaparlardı. Aynı zamanda beşinci ayın ortasındaki on günlük devrede bütün diğer insanlar toplanır, sel halinde Gök Tanrı’ya kurban sunup ibadet ederlerdi. Beraber ruhlara ve Tanrıya saygı gösterirler. Gök Tanrı’nın sanat tarihindeki tasvirleri daha çok simgeseldir.(26)

Bunun güzel bir örneği, Orta Asya’da ak öy ya da boz öy olarak adlandırılan yurt denilen çadırlardır. Bir mikro kozmos sayılan meskenin ve özellikle çadırların mimariden önemli etken ve basamak olması da bundan kaynaklanmaktadır.(27)

Türklerde, aslında bir tek gök değil birçok Gökler vardı. Güneş, ay ile yıldızların dolaştıkları gökler de, hep birbirinden ayrı göklerdi. Yeri ve göğü yaratan büyük yaratıcı ise bütün göklerin üstünde, kendi göğünde oturuyordu. Ama bütün bu göklerin hepside tek deyimde yani “Tengri” sözünde toplanıyorlardı.(28)

(1) Eliade, 2005: 12-13.
(2) Eliade, 2005: 12-13.
(3) Eliade, 2005: 92.
(4) Eliade, 2005: 94.
(5) Tanyu, 1973: 7.
(6) Koca, 2003: 164.
(7) Eliade, 2005: 89-90.
( 8 ) Koca, 2003: 161.
(9) Koca, 2003:162.
(10) Koca, 2003: 164.
(11) Eliade, 2005: 90.
(12) Eliade, 2005: 90-91.
13) Eliade, 2005: 147-148.
(14) Ögel, 1991: 163–164.
(15) Çandarlıoğlu, 2003: 98.
(16) Buluç, 1970: 331,332.
(17) Eliade, 1999: 97,98.
(18) Roux, 1999: 120.
(19) İnan, 1972: 26-29.
(20) Çandarlıoğlu, 2003: 111.
(21) Roux, 1999: 120.
(22) İnan, 1991: 26.
(23) Çoruhlu, 2000: 19.
(24) Çoruhlu, 2000: 19-20.
(25) İnan, 1991: 28.
(26) Taşağıl, 2003: 98.
(27) Çoruhlu, 2000: 21-22.
(28) Ögel, 1993: 163-164.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #8 : 03 Eylül 2017, 14:49:32 »

BİZ BU DÜNYANIN NESİNDEYİZ?

Nesil, saf ırka bağlı bir milletin mensubu olduğu sürece insan olacağından, kültür ya da sosyal varlık kavramı üzerinden değil, kan esasına dayanan bir ırk anlayışı üzerinden ruhlanabilir. Mutlaka dil, kültür, vicdan, ahlak, kanın hükmü ve emrinde olacak şekilde tali olarak şekillenmelidir. Kanda doğanın ve tarihin bütün cevherleri işlenmemiş olarak gücünü korur.

Atsız Ata bu düşünceyi şöyle kaleme almıştır.

“Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de malum ve meşhur olan Türklerdir. Sibirya’nın buzlu bir bucağında yaşayan bir Saka veya Litvanya’da yaşayan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir, Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kanı taşıyan Türkçe’den başka dil bilmese bile o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna katiyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür.”

Atsız Ata, kan esasından hareketle Türk olmanın şartlarını hiyerarşik bir sıraya koymuştur. Buna göre; “Türk olmak için önce kanı Türk olmak”, “ondan sonra dili Türk olmak”, “ondan sonra dileği Türk olmak” gerekmektedir ve bir millet ancak böyle güçlü olabilecektir:

“Kanı Türk olan fertlerden bir Türk Milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirine bağlıysa, bu ülkücü (mefkure) bir millet demektir.”

“Milliyet asla kültür meselesi değildir. Milliyet, ırk, kan meselesidir. Dil, zihniyet, edebiyat ve emsali gibi kültür unsurları milliyet binasının ikinci derece malzemelerindendir.”(Rıza NUR)

Bizce ırk muhite tabi değildir, yani insanların karakteristik özelliklerini içerisine doğdukları maddi ve kültürel ortam belirlememektedir, esas belirleyici olan kandır ve kan kuşaktan kuşağa aktarılarak bir ırkın sahip olduğu niteliklerin değişmeksizin devamını sağlamaktadır.

Atsız Ata bu konu üzerine;

“Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekârlık ve dolandırıcılıkla yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi (eşit) olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesine alıp ikisine de yalnız Esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, sahtekâr yine sahtekâr yetişecektir.” ifadelerini kullanmıştır.

Reha Oğuz Türkkan, “Bozkurtçunun Amentüsü” isimli yazısında kanın saflığının bozulması ile ilgili şunları söylemektedir:

“Türk kanını taşımayan insanlarla Türkler evlenirlerse, doğan çocuklar, Türk hususiyet ve üstünlüğünü taşımayan, bize ve atalarına benzemeyen melezler olacakları gibi, bu kan karışmaları arttıkça, Türk milletinin kan terkibi de değişecek, atalarımızın maruf ve sevgili hususiyetleri yarınki Türk milletinde bulunmayacaktır. Bu maddi-manevi hususiyetler ve bu Türk üstünlüğü terbiye ve kültürle verilemediğine ve ancak kanla intikal ettiğine göre, Türk milleti ebediyen piçleşmiş ve mahvolmuş olacaktır. Bozkurtçular bunun için Türk ırkından, Türk soyundan olmayanlarla evlenmelere muhaliftirler.”

Yaşam bir kavgadır. Kavga ve mücadelede zafiyet gösteren ırklar tarih sahnesinden silinip gitmiş ya da bir sömürge niteliğinde nesillerini yitirmişlerdir. Irk yaşayacak, saf bir şekilde korunacak ki gelecek nesillere ortak bir akıl nüfus edebilsin. Türlerin doğadaki var kalma mücadelesi her daim bir savaş ortamı yaratmıştır.

“Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi, kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir. Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa, bunun sebebi, aynı gayeyi güden başka cinslerin mukavemetiyle karşılaşılmasıdır. Cinslerin, aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve karşılaştıkları tepkiden ‘hayat kavgası’ doğuyor. Bu arada güçsüzler eziliyor, azalıyor; güçlüler yayılıp çoğalıyor. Bazı soylar ise yeryüzünden büsbütün kalkıyor” ifadelerini kullanan Atsız Ataya göre, “Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet adeta bir şuuraltı itişiyle, dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken, başka milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savaş başlar. Sonunda güçlüler kazanır.”(Ülküler Saldırıcıdır. Orhun, Sayı 14)

Milletlerin hayatının bir var olma mücadelesi olarak kodlanmasının doğal sonucu, küresel ve ebedi bir barışın mümkün olabileceği fikrinin bir millet için ‘en büyük tehlike’yi teşkil ettiği inancı ile Atsız Atamızın ifadelerini aktarıyoruz: “Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barış ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemeyen millet küçülmeye mahkûmdur. Saldırmayan millete saldırılır. Hayat bir savaşken ve onu kazanmak için mutlaka saldırmak gerekirken, milli ülkü yolunda yapılacak saldırının çirkinliğini haykırmak ya gaflet ya ihanettir.”(Atsız Ata)

Biz bu dünyanın nesindeyiz?

“Ülkü yolunda ölenlerin, ebedi karanlık içinde kaybolurken hafızalarda bir ışık gibi parlamaları güzel, fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkta bir olmaları ondan daha güzeldir. Yaşamak sadece kısa bir an yaşamaktır. Ölüm ise kainatın ebediliğinde, hatıralarda ve gönüllerde asırlarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silinmekten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir. Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel, hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Her fedakarlık muhteşemdir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğruna ad bırakmadan silinmek her şeyden daha muhteşemdir.”(Atsız Ata)

Tan Hu"Emre"
23.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #9 : 03 Eylül 2017, 14:55:48 »

Her Millete, Her Dine, Fikre, Cemiyete, Ferde Düşmanız...!

Dinin devlet ile olan ilişkisini koparma yerine dinin devlet kontrolü altında olması çerçevesinde “laiklik” faaliyetine girişen cumhuriyet dönemi elitleri, 1924 yılında medreseleri kapatmakla beraber, din adamlarının daha fazla eğitim almasını sağlamak için, Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde imam hatip okulları ve İlahiyat Fakültesi açmıştır. Yeni İlahiyat Fakültesi, seküler, batılılaşmış, modern ve bilimsel bir dinsel eğitim merkezi olmak amacını taşımaktadır.1928 yılında bu fakülte de İslam dininde reform ve modernleşme problemini ele almak adına Fuat Köprülü başkanlığında bir komite kurulmuştur.

Fuat Köprülü tarafından oluşturulan bu komitenin tavsiyeleri dört ana başlıkta toplanmıştır: “İbadet biçimi” olarak oturacak sıraları ve dolapları olan temiz ayakkabılarla girilen camiler, ibadet dilinin Türkçe olarak yapılması, ibadetin ilham verici ve ruhani bir müzikle yapılması ve hutbelerin felsefi eğitime sahip hatipler tarafından yapılması.

Bilhassa 1950’li yılların sonrası Türkiye’de çok partili siyasal sürece girilmesi, kasaba kültürünün Türk sosyal hayatına nüfus etmesi ile dini cemaatleşme, cami derneklerinin, vakıflarının ve tarikatların sosyal hayata sızması ve dinin siyasallaştırması ile ülkülerin yerini dini grupların sapık fikirleri almıştır.

Atsız Ataya göre bir milletin fertleri, “ülkü” sayesinde heyecan içinde yaşar. “Kan”, “fedakârlık” ve “kahramanlık” gibi unsurlar sayesinde beslenen “ülkülere” varılmak için “milli kin”e gereksinim duyulur. “Ülkülere kanla, kılıçla, dövüşle, milli kinle varılır… Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve şehitler ister”.

Atsız Ata, bir başka yazısında bu bağlamda şu sözleri sarf etmektedir: “Irkımıza, devletimize, yurdumuza, mukaddesatımıza, şerefimize fenalık etmiş olan her millete, her dine, fikre, cemiyete, ferde düşmanız; kinimiz dinimizdir”.

Atsız Atanın “kin” düşüncesi “diyalektik” fikrine istinat etmektedir. Hayat var oldukça her şeyin karşıtı ile anlaşılmaya devam edebileceğini savunan Atsız’a göre, “kin olmadan sevgi olmaz”. Bundan ötürü “milli ülkü” yolunda “sevgi”nin yanına “nefret” eklenmelidir.

Ayrıca Atsız Ata Türkçülük fikrini yine “din” olarak addetmekte ve bu fikrin, “din gibi derin, tasavvuf gibi mistik” bir sistem olduğunu ifade etmektedir.
 
Atsız Ataya göre Türkçülük fikri ihtişamlıdır ve O’nun uğrunda ölmek yücedir ve “ancak ruhunda istidat olanlar” bu yüceliği algılayabilir.

Şamanizm’i, Türkler adına “milli din” olarak açıklayan ve İslam’ın Türkler adına ciddi tahribatlar oluşturduğu kanaatinde olan Atsız’ın bu yıllarda İslam yernie “milli din” sıfatını kullanması ilgi çekicidir.
Atsız Ata burada “İslam” öğesinin yerine Türk lafzını kullanmak suretiyle “milliliği” ön planda tutmaya çalışmıştır.

Atsız Ata, “Vaktiyle Türkler arasında bir ayrılık unsuru olan Sünnilik-Şiilik meselesi artık bahis konusu yapılamaz” ifadeleri ile müstakbel Türk Birliği yolunda “din” ve “mezhep” farklılıklarını önemsememekte ve oluşabilecek sorunlar karşısında gerçek bir düşünce ileri sürmektedir.

Aynı yıllarda Türk’ü Müslüman olduğu için seven ve Müslümanlığı nispetinde değerlendiren Anadoluculuk fikirleri vatanımızın başına peyda olmuştur.

Politikleşen bu ortam içerisinde, “İslamcılık” fikrinin de yükselişe geçtiği 1960’lı yıllarda Atsız Ata “dinci” diye tarif ettiği çevrelerle ciddi bir mücadele içerisine girmiştir.

Atsız Ata bu dönemi şu şekilde tasvir eder: “Bir yandan Ümmetçilerle, Nurcular şeriat prensipleriyle bizi Araplaşmaya sürüklerken öte yandan Marksistler ve aşırı solcular sosyal adalet vaadiyle Moskoflaşmaya doğru götürmek istiyor”.

Zira ortada “milli” bir düşünce kalmayınca, manevi bir inanca sarılmak durumunda kalanlar dinci fikirlere tevessül etmektedir. Bunun sebebi, gençlerin beynine ve gönlüne “milli” bir biçimde hitap edilmemesidir.
Atsız Ata, “Türk milletini ve kültürünü yok etmek için faaliyet gösteren iki fikirden birisi “Moskofçuluk” diğeri de “Arapçılık” davasını gütmektedir” der.

Atsız Atanın bu dönemde; “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu” ifadeleri yer almaktadır.

Başbuğ Atatürk’ün, “devlet”i, ulemanın ve tarikat önderlerinin etkisinden koruma geleneğini devralmış olduğu açık bir biçimde görülmektedir. Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, “gerçek İslam”ın papazlık ya da Tanrı ile kul arasında bir tür aracı kurum tanımadığını belirterek ruhban sınıfı ile mücadele etmiştir.

Dini, bütünüyle yadsımak yerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir inancı resmi din olarak tanımasının laiklik ilkesi gereği mümkün olmadığı vurgulanan bu dönemde, bu yorumun dinin ait olduğu inanç alanının “kabul edilebilir bir İslam” tanımı çerçevesinde laikleşmesini öngörmektedir.

Pek tabi bu kabul edilebilir çerçeve ümmetçi ideoloji tarafından daima kaşınmış ve laikliğin içinin boşaltılması ile beraber bir sosyal sistem haline getirilmiştir. Bireyin vicdanına indirgenmiş, rasyonelleştirilmiş ve siyasetten arındırılmış bir İslam’ın yerini ideolojik İslam ve ümmetçiliğe bırakması pek uzak olmamıştır.

Atsız Ata, tevkif edilmesine sebep olacak olan “Konuşmalar” adlı bir dizi makalesinin ilkinde şu şekilde seslenmektedir: “Türkler acayip bir millet oldu. Kendisine yapılan fenalıkları unutuyor. Kendisinden başka hiç kimseye düşmanlık gütmüyor. Evet, Türkler kendilerine düşman bir millet oldular. Kendilerini yok edecek ne varsa ona sarılıyor, kendisini yükseltecek ne varsa onu tepiyor. Nurcu oluyor, Arapçı oluyor, Moskofçu oluyor fakat Türkçü olmuyor…”

Bunu birlik içinde sırt sırta vererek, çığ gibi büyüyerek bizler başaracağız….

Tanrı Türk’ü Korur.

Tan Hu”Emre”
17.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 4
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.073 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.