KUT
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Ocak 2020, 16:38:37


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: KUT  (Okunma Sayısı 2826 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Oğuz Han
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 784



KUT
« : 13 Kasım 2010, 22:42:24 »

                                                      
   Göç
   
   Kar fırtına ile birlikte adeta yüzleri bıçak gibi kesiyordu. Önde üç atlı ve pusatlı savaşçı grubu sürekli kontrol ediyordu. En önlerinde ise beyaz saçları börkünün içinden sarkan,ata binmesinden ve yüzündeki yaralardan savaşçı olduğu anlaşılan Yürüngü Eçe duruyordu. Onun sağında otuz yaşlarında, kumral seyrek saçlı, iri vucütlü Erhan duruyordu. Eçe'nin solunda ise uzun boylu geniş omuzlu Bahadır duruyordu.

   Selcen Han oğlu Bahadır'a dönerek "Katun gebedir biraz acele etsek" dedi. Eçe ise düşünceli idi. Hem kervandaki çocukları, hem de gebe katunu düşünüyordu. Kağan nasıl olur da Çinli bir fare ile evlenirdi. Kardeşi Sungur ve Orkun'u Çinliler haince öldürmüştü şimdi ona yengeleri Ay hanım, Selcen Han ve kardeşlerinin balaları kalmıştı. Bahadır ve Pınar yaşça büyüklerdi fakat Erlik, Eren ve Zülfe ufaktı onları o büyütecek ve kanlarındaki bozkurtluğu çıkaracaktı. Bu onurlu iş ona kalmıştı. Böyleydi Eçe ona ters gelen bir şey oldumu dayanamazdı.  O çinli katunun emrine kağanın hatrı için bile giremezdi. Zaten onun için bozkırlara göç etmiyor muydu? Yürüyorlardı, rüzgar onları öldürmek için esiyordu sanki ama dayanmalıydı. Kar,kar,kar bitmek bilmeyen rüzgar atlar yorulmuştu. Artık obayı buraya kuracaklardı sonsuz düzlükte bu yavru bozkurtlar Çinliden öç alacaktı buna emindi. Bu heyecanla atını sürdü içinde bir kıpırtılar vardı. Savaş ve acılardan yoğrulmuş yüreğini ilk defa böyle bir heyecan basmıştı. Erhan'a dönerek "Çadırları artık kuralım Erhan" dedi. Erhan çerilikten gelen alışkanlıkla sorgulamaz yapardı. Hemen atından indi Bahadır da peşi sıra geldi ve çadırları kurmaya başladılar. Artık sonsuz düzlükte birer nokta olan obalarını kuracaklardı. O kadar talihsiz değillerdi. Onlara bir Kut gelecekti Eçe, Erhan, Bahadır bu Kut'u bekliyorlardı. Aradan iki gün geçti avcılıkla geçiniyorlardı. Soğuk kış günlerinde ellerinden iş gelen Asenaları obayı çekip çeviriyorlardı. Kar yerini yağmura bırakmaya başladı. Bir çamur deryası sanki gökler bir şeyi Kutluyordu. Ani bir çığlıkla oba yankılandı. Hemen arkasından Pınar "Ana, yenge yetişin katun doğuruyor!" Dedi ortalığı telaş kaplamıştı sandığın varisi doğuyordu.


Salih Oğuzhan ZÜlfe
Erlik Tanrıöğen
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkler düşmanın kaç kişi olduğunu değil, nerede olduğunu sorar!
SELCEN06
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 13 Kasım 2010, 22:50:46 »

Oğuz Han ve Erlik öykünüz  çok güzel ikinci defa okudum yüreğinize sağlık. Devamını merakla en kısa zamanda bekliyoruz !
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Oğuz Han
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 784



« Yanıtla #2 : 13 Kasım 2010, 22:52:06 »

Oğuz Han öykün çok güzel ikinci defa okudum yüreğine sağlık. Devamını merakla en kısa zamanda bekliyoruz !
Abla her hafta sonu yeni bir bölüm gelecek,Erlik kandaşım ile çalışıyoruz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkler düşmanın kaç kişi olduğunu değil, nerede olduğunu sorar!
SELCEN06
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 13 Kasım 2010, 22:54:53 »

Ben bir hafta bekleyemem  Sırıt
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Börü Kağan
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 507


Ben, Selim Pusat!..


« Yanıtla #4 : 13 Kasım 2010, 23:01:22 »

Çok güzel bir öykü olmuş, eminim gerisi de öyle olacaktır andam. Ellerinizi sağlık.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,

Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,

Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;

Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!
Oğuz Han
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 784



« Yanıtla #5 : 20 Kasım 2010, 23:09:18 »

KUT                2 bölüm: Bir evladın anasına kavuşması
Göktürkler iki değeri kendilerinden özge bilirler, kıymetli bulurlar ve sadece iki değer söz konusu olduğunda hiçbir şey düşünmeden her şeyi yapabilirlerdi. Tanrı ve töre! Kağan neydi ? Tanrı ve töre arasındaki kişioğlu değil mi? Tanrı’dan kut almasa kişioğlu kağan olamazdı. Bozkır neydi? Tanrı töre arası kutlu bir yaratılmıştı, tıpkı gök gibi. Tanrı ona ruh vermese kutlu mu olacaktı sanki? Bozkırda az önceki müthiş tipi yavaş yavaş durulurken Yürüngü'nün kafası bunlarla doluyor, değerli saydığı her şey kafasında büyüyor, küçülüyor, önem kazanıyordu. Hiç bu kadar uzun ve derin düşündüğünü bilmezdi hayatında Yürüngü. Kağan ve döğüşten sonra şimdi bir de Ulu Tanrı'yı, bir de Kut'u bir de yazgıyı düşünmek... Ona zor geliyordu bunlar. O vuruşlara, meydanlara, kan kokusuna, savaşlara alışkındı. Başka ne bilirdi ki? Kağan başta, savaşta yüzbaşı otağda Tarkan Yürüngü onlarca çerisiyle er meydanında. Sahi ne çok birlik dağıtmış, ne savaşların seyrini değiştirmiş ne çok genç çerinin hayranlığnı kazanmıştı. Kağan da sayardı hani onu. Ne çinli kafası kesmişlerdi birliğiyle! çinli... Yine aklına o melun yaratık gelmişti. Sahi Tanrı neden yaratmıştı ki çinli gibisini? Döğüş bilmez, tapıncağa gitmez, ahlaksız, uğursuz.. Herkes Göktürk gibi olsa ne güzel değil miydi? Hırsızlık bile görmüştü Yürüngü bunlar yüzünden Göktürklerde!  Hele bir de Töre bozan kannışlı karıları yok mu... Ötüken'e kadar gelip ahlaksızlık yapmağa çalışırşardı. Ama uyanıktı budun, arasına almazdı çinliyi. Gerçi şimdi kağan otağında bile osa..
          Yürüngü bir telaş farkedip durdu. Arkadan gelen sesle irkildi, ıslak beyaz saçlarını çevirip baktı. Seslenen Selcen Hatun'du:
-''Yürüngü, kadın doğurucu. Kurulalım.'' Er Han'la Yüürüngü bakıştılar. Bozkır yasasıydı! Biri baş olmalıydı. O baş olmak da Yürüngü'nün işiydi. Yürüngü'nün elinde olsa buraya kurulmayacaktı, daha daha gidecekti.. Ama düşünmesi gereken koca bir oba vardı artık. Yanıt bekleyen Er Han'a heybetli, korkutucu ama artık küçük obası için bir umtu ve güven kaynağı olan sesiyle:
-''Dört çadır. Doğurucu kadına, bizim asenalara, yavru börülere... Biz bekçiyiz. Kurulun!'' dedi. ''Ben gidip su kaynağı bulayım.'' diyerek atını batıya doğru hızla sürdü. Aslında su aramağa falan değil, düpedüz kaçmağa gidiyordu. Kişioğlundan kaçacak, geceden beri onu sıkan kasveti arayacaktı... Ötüken arkadaydı işte. Şimdi Yürüngü içine akıttığı iki damla gözyaşı ile Tanrıların yurdu Ötüken’e doğru bakıyordu.
...................................
     Bir süre düşünmeden at sürdüyse de hava ışımaya başlayınca su araması gerektiğini üzülerek farketti. Geceki zorlayıcı hava doğa ruhunun onlara acımasıyla açılmış, ışıl ışıl parlayan bozkırın yırtıcılığı yerini tatlı bir tekdüzeliğe ve alışılmış bir rahatlamaya bırakmıştı.  
      
       İşte bu müthiş alemde, uçmağın yeryüzündeki gölgesin olan Ötüken bozkırlarında şimdi bir atlı havayı yararak akıyor, düşünüyordu. Er Han, bahadır, üç yavru borüsü, anaları, Pınar… Onu ne kadar çok seviyor en kadar önemsiyorlarmış meğer. Kağan otağının çıkışında kendisini bekleyen Er Han’a bozkıra döneceğini ve sebebini anlattığında zaten kendisi de durumdan yeterince rahatsız olan alışılmadık derecede iri dostu yiğit Er Han ona yanıt vermemişti. Tek başına yolculuğa karar vermişti ama Ötüken’den çıkarken üç aileyi, br düzine at ve çadırlarla onu beklerlerken buldu. Karşı çıksa da Er Han’a bağırsa da anlamıştı ki onu bırakacak, ondan vazgeçecek değillerdi. Bu ailenin Eçe’sini yalnız bırakmamağa zaten Er Han baştan and içmişti!
       Yola gece vakti çıkmışlardı, meraklı gözlere ve sorulara maruz kalmamak için. Batı’ya doğru doludizgin koşunun daha ilk metrelerinde henüz üç yaşındaki üç küçük börü doğumlarından sonra ilk kez ağlamışlardı. Kendilerinden birkaç yaş büyük Pınar’ın da teskini yeterli olmamış hatta sonunda o da kendini koyvermişti. Neden ağlıyorlardı? Çevrelerinde ağlamaya alışkın kimse yoktu. Öyle görmemiş ve yetişmemişlerdi de. Yürüngü’nüm taş gibi yüreği sızlıyor, duyduğunu pişmanlık sanıyor, sonra da içinin acısı yüreğine damlıyordu. O er meydanında ağlamamayı öğrenmişti, her acının bir kin vesilesi olduğunu anlamıştı. Ötüken’den ayrılığın acısıydı bu ve intikama yol açacaktı! Bir çinli Göktürk’ü yurttan böyle koparırdı işte. Yürüngü, artık obanın Eçe’si, Er Han’ın yüzündeki merhametsiz inancı görmese çoktan vazgeçmişti kim bilir…
…………………………………

        
Yürüngü epey yol gitmişti. Düşünmekten yorulmuş artık dönmeğe karar vermişti. Hem obadakiler merak ederdi, hem zaten o gebe kadını merak etmişti. Ne acayip bir kadındı öyle? Bozkır’ın ortasında elinde bir sandıkla öylesine otururken bulmuşlardı onu. Aç, susuz ve yorgundu üstelik atı da yoktu. Yanlarına almışiyi bakmışlardı doğrusu, yolda da doğurucu lunca hemen oraya oba kurmuş beklemişlerdi. Yürüngü dalmış giderken ürpertici sessizliği farketti. Korkunun ne demek olduğunu bilse, ihtimal korkacaktı da. Güneş bir ok atımı kadar yükselmiş, koca bozkırı sessizlikle doldurmuştu. Lirik bir sesle şaşkınlığa uğradı:

‘’Benden gittin, geri bana gelirsin!
Ben toprağım oğlum! Eve hoş geldin.
Nerde dara düşsen beni bulursun!
Ben bozkırım oğlum, eve hoş geldin!’’

Yürüngü düşman görmüş bozkurt edasıyla atını hızlandırdı. Şimdi bozkırda elinde yay ve okuyla rüzgar gibi giden ve atıyla bütünleşen biri vardı! O konuşanı arıyor baskın yemekten çekiniyordu. Etrafında kimsenin olamadığını, koca bir bozkırda kendisinden başka kimsenin olmadığını bilse de çekinmişti. Bu da nesiydi o halde? Çok sıcak, çok tanıdık, çok içten… Koşuk söyleyen bir Göktürk kızı gibi, tanımadığı eski bir dost gibi…

‘’Ben bozkırım oğlum, annenim senin,
Kişi anasına kılıç çeker mi?
Ruhun Tanrı’nınsa benimdir tenin!
Tanrı yasasından çeri çıkar mı?’’

        Şimdi yavaşlıyor, unuttuğu bir şeyi anımsayan insanların duygularıyla sesin sahibini galiba çıkarıyordu. Gariban anasının sesiydi bu. Çinlilerin yaktığı, masum, zavallı anasının. Usulca durdu. Atından indi. Yere uzandı. Annesine kavuştuğunu hissediyor, hiç yanında duramadığı annesine sarılıyordu sanki. Özlemi anımsadı, kişi olduğunu, bozkır yasasının ilginçliğini… Toprak ana, tüm Göktürklerin anası değil miydi? Şimdi o ana Yürüngü’yü obasına, görevine uğurluyordu. Yürüngü’de şaşkın değil, anlamış bir hal vardı.

‘’Töre kalmadıysa ulu yurdunda,
Gel toprak anana! Bozkırdır yerin!
Bir töresi  vardır elbet kurdun da!
Düşmanı yakar o, tek sana serin!’’
…………………………………

Anasıyla helalleşen toprakla kucaklaşan yürüngü şimdi dolu dizgin obaya at sürüyordu. Yaşı ilerlese de, kır saçına inat, 17’sinde genç bir börüydü şimdi. Anasının verdiği kudret bozkırın havasıyla da birleşince tam bir yaşam iksiri olmuş Yürüngü’nün gönlüne dolmuştu. Artık ne Kağan Otağı’nı ne de tarkanlığı bıraktığına pişmandı, ne de Ötüken’den ayrımış olmak yakıyordu onu. Nerde tek bir Göktürk varsa Toprak Ana orayı Türk yurdu yapardı. İlerde ir gün Türk, Pers şehirlerini aşıp daha öteye bile gitse, Toprak varsa her yerde Türk’e bir yurttu. İşte yasa yine işlemiş, kahpe çinlinin olduğu yeri yurt edinemeyen Türk gitmek zorunda kalmıştı. Tanrı’nın yurdundan anasının kucağna… Sonsuz bozkıra…
………….
Yürüngü üç çadırın da kurulmuş , atların bağlı halde olduğunu ve Zülfe, Eren ve Erlik’in çadırlar arasında güreş ettiğini görünce keyiflendi. Bahadır onu çadırın girişinde karşıladı. İçeri girdiklerinde Er Han Yürüngü Eçe’ye :

-‘’Kadın uçtu, Yavru iyi.’’ Diye söyleyince biraz bozuldu. Soru sormak adeti değildi. Başıyla onayladı. Katunlar çamçaklarla kımız getirirken erler yavruyu düşünmeye çoktan başlamışlardı. Bir de esrarengiz sandığını...

        Böyle ne kadar düşündüler bilinmez. Ama zamanla üçü de aynı şeyleri düşünmeğe başladı. Kanı onlardan olmayanın gelişi ve yapacağı muhtemel ihanetler onlardaki kini artırıyor, her biri bunun iyi bir şey olduğuna kanaat getiriyorlardı. Çünkü artık merhametli analarının kucağındaydılar… Kine çok yer vermeyen o güzel Ana’nın, ilerde çinli ihanet edince yine kinlerine mecbur olacaklardı.
      
        Sessizliği bozan bir atın geliş sesi oldu. Ses önce artmış, büyük ihtimalle at yaklaşmış, ve sonunda kesilmişti. Ay Hatun’un da sesi duyulunca Er Han cüssesinden beklenmeyecek sert ve çevik bir hareketle sıçrarcasına esrik olduğu halde otağ girişine yöneldi. Gelen Bilge Tarkan yiğit Kalkan’dan başkası değildi. Esenleşmek üzere içeri giren Kalkan andasını içeride görünce önce şaşırdı sonra sevindi. Bir gariplik olduğunu hiseden Yürüngü andasıyla beraber otağdan dışarı çıktı. Beraber Kalkan’ın atının yanına kadar yürüdüler. İkisi de Erlik’le Eren’in kılıç oyununa bakıyor belki kendi geçmişlerini görüyorlardı. Ellerinde Bahadır Ağabeğlerinin verdiği tahta kılıçlarla vuruşan çerilerden Erlik’in kılıcını Eren sert bir vuruş ile elinden düşürtmüştü. Bozkırın vuruşa alışkın yapısında bir sessizlik oldu. Hatta hayatında belki bunun gibi bin tanesini gören Kalkan bile duraksamıştı. Eren de kılıcınıu yere attı, hasmıyla bu kez yumruk vuruşturmaya başladı! Ta ki anası Ay Katun onu çağırıncaya dek. Bu kez Zülfe Erlik’e rakip oluyor, dağlarda kurtlara eşlik eder gibi savaş talimi ediyorlardı. İki eski Tarkan birbirlerine bakarlarken  Kalkan acı bir tebessümle Yürüngü’nün yüzüne baktı ve mırıldandı. ‘’Töre.’’ Kişiye kılıcını da attırır, ilini de terkettirirdi.

      Kalkan bilge bir adamdı. Çok iyi ok atar, kılıç kullanır, ama çok da iyi bilirdi. Az konuşur, bazen günlerce söz etmez ama yeri geldiğinde öyle bir konuşurdu ki karşısındaki verecek yanıt bulamazdı. Şimdiye kadar Kağan’ın gönderdiği her elçinin içinde o da vardı. Eski tarihleri, ruhları, gizli ilimleri bilrirdi. Hakkında çok söz söylenirdi. Ytiğit bir adamdı. O da Yürüngü gibi kaçmıştı anlaşılan kışlağın ortasında çinli hakimiyetinde olmaktan. Yürüngü anlıyor, anladıça da hüznü artıyordu. Sessizliği bozan Yürüngü oldu:
-‘’Biz olduğumuzu nerdne anladın anda?’’ Şimdi Koca Kalkan utangaç bir hal almıştı:
-‘’Yaralıyım anda. Siz olduğunuzu bilmiyordum. Uzaktan Göktürk olduğunuzu anladım bir çamçak kımız istemeğe geldim.’’
-‘’Neyin var?’’
-’’Yolda çinlinin tekiyle kapıştım. Kağan’a laf söyledi, saldırdım. Subaymış arkadan üç kişi daha geldi. İkisini serdim, ikisi kaçtı.’’
Diyecek sözü yoktu Yürüngü’nün, aldığı haber iyiydi ama olanlar... Dört çinlinin Göktürk topraklarında gezebiliyor olması ikisinin ölmüş olmasından kötüydü. İşte Göktürkü çinliden ulu yapan buydu. Göktürk Kağaından ayrılan bir Tarkan onun adını böyle korurdu!
-‘’Ay katun, kımız.’’ Diyebildi. Gözleri dalıp giden andasıyla biraz daha konuşmak istedi. Esrarlı kadını ve bebeyi anlattı. Gururundan soramasa da ne yapması gerektiğini öğrenmek istediği belliydi.Kalkan anlatılanları şaşkınlıkla dinleyip sonunda gülümsedi. Kendisine yakışan Bilgelikle:
-‘’O Tanrı’nın sana bir gönderisi anda. Kut’u vardır. Anası, atası yok. Ad vermek de sana düşmez. Adı, ADSIZ olmalı. İlerde soyu, boyu neyse bir gün öğrenip ad aldırırsınız.’’

Yürüngü andasına sarıldı. Ona geçmişte savaş meydanında kendi hayatını nasıl kurtardığını anlattı. Yürüngü Kalkan’a bir can borçluydu. Ne zaman ihtiyacı olursa onu bulmasını istedi. On dakika sonra, Kalkan dolu dizgin bozkırın derinliklerine doğru giderken Yürüngü, hüzünlü bir edayla düşünüyordu. Ta ki Selcen Hatun ona Adsız Bebe’yi verene kadar.. Şimdi yepyeni bir umut filizi atılmıştı bozkıra… Ötüken’i ve kinleri asla unutmayacaklarını Er Han’la Bahadır’a anlatan Yürüngü yüzünü Bebeye çevirdi:
-‘’’Adsız, demek Adsız. Tanrı yazgını Atsız etmesin…’’
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkler düşmanın kaç kişi olduğunu değil, nerede olduğunu sorar!
selcan
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 23


itler ve bozkurtlar aynı yerde barınamaz!


« Yanıtla #6 : 23 Temmuz 2011, 22:22:37 »

Selcen hatunla ilgili ayrıntılı bilgiler var mı? bulamadım..varsa paylaşabilir misiniz?
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SELCAN
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 24 Temmuz 2011, 00:08:30 »

Kendımı otukende hıssettım bır an, varolun.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.049 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.