KÜR ŞAD KANLILAR
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 17 Kasım 2019, 12:33:13


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
Gönderen Konu: KÜR ŞAD KANLILAR  (Okunma Sayısı 5919 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« : 31 Ağustos 2013, 10:20:32 »

                 Not: Hikayenin önceki halini okuyanlar yanılgıya düşmesin. Bu hikayenin sadece başı ile sonu, o hikayenin aynısıdır. Çok farklı bir  yerlere gidiyor bu hikaye.
          ÜLKÜLERİ OLAN ÜLKÜCÜLER ( KIMIZ TADINDA ÜLKÜLER)
  Büyük bir çatışma vardı. Karanlığın içinde, kimin kime vurduğunu anlamak imkânsızdı. Anlamak için kavganın içine girmek gerekti. Ay kavgayı gizlercesine yok olmuştu. Bu Ay’ın yok haliydi. Ama kavga, azlarla çokların kavgasıydı.
 Bu kavganın çıkacağı akşamın ilk saatlerinde belli idi. Büyük bir duvara yazı yazılacaktı. Her zamanki gibi bu yazıyı yazacak olanda, Cengiz den başkası değildi.
     Cengiz; öksüz büyümüş anasını küçük yaşlarda kaybetmiş, babasını ise hastalık almıştı! Hırçın ama terbiyeli; hak yemez ama hak ta yedirmez bir yağız güney delikanlısıydı…
        Cengiz, anası ile on yıl yaşadı. Anasının ölümüne yakın, babasının nasıl biri olduğunu çokça sorduğu zamanlardı. Ama anası ser verip sır vermiyor, her defasında birbirine yakın ama aynı olmayan hikayeler anlatıyordu. Tek ortak noktaları babasını hiç kimsenin tanımıyor olmasıydı. Köyde hiç kimse ile kan bağı yoktu. Akrabası yoktu. Bilende, tanıyanda yoktu. Cengiz’in içindeki bu kurt, O’nu yıllar sonra tekrar bu köye döndürecek miydi acaba?
      Cengiz; 15 yaşlarında tanımıştı Ocakları. Bir yaz gecesinde mahallesine giderken bir kavgaya rastladı. Kavga çok kalleşçe idi. Üç kişinin üzerine en az on kişi saldırmıştı. Cengiz dayanamadı ve hemen atıldı.
_ Bre kalleşler, ayıp değil mi? Utanmazlar sizi, yettim gayrı, diye bağırarak atıldı can havliyle kavgaya.
 Girer girmez iki kişiyi birden devirdi, bir çuval gibi yıktı yere. Öyle güzel ve sert dövüşüyordu ki, diğer üç bahadır, kavgayı bırakmış Cengiz i seyrediyorlardı. Derken kavga, üç beş dakika içinde son buldu.
  Kavganın ardından, üç delikanlının en büyüğü,
_ Kandaş var olasın, sayende kavga kısa sürdü, Dedi ve tanıştılar. Bahadır, Hakan ve Ertuğrul, Cengiz ile tanışmalarının ardından, söze ilk atılan Cengiz oldu.
_ Bu itler ne diye saldırdılar size,
_ Cengiz, biz ülkücüyüz, bu kıçı kırık Moskof köpekleri, kalabalık olunca böyle saldırırlar. Bunlarla birebir hiç dövüşemezsin. Birebirde it gibi kuyruğunu kıçına sokup kaçarlar. Biz alışkınız böyle bire üç, bire beş kavgalara.
 Cengiz yıllardır süren bu sokak kavgalarını hep görür duyardı ama pek bir şey anlamazdı. Dayanamadı sordu,
_ Kavganın asıl sebebi nedir?
 Bahadır;
_ Kandaş, eğer vaktin varsa gel ocağa, hem ocağımızı görür, diğer kandaşlarımızla tanışırsın, hem de sana kavganın nedenini anlatırım, Dedi.
 Aslında Cengiz biran önce eve gidip yatmak istiyordu. Ama bu yeni tanıdığı yiğitleri de kırmak istemiyordu. İstemeyerekte olsa onlarla gitmeye karar verdi.
 Ocağa doğru yürürlerken, dört delikanlı derin bir sohbete dalmışlardı. Her konuşma Cengiz de derin, anlaşılmaz yaralar açıyordu. Ocağa varınca da konuşmalar devam etti. Gök Türklerden günümüze kadar yaşanan bir destanı dinliyordu. İlk ocağa gittiği gece evde hiç uyumamıştı. Kendini bir boşlukta hissetmiş ve ne için yaşanırın anlamını günlerce aramıştı. Bu Ocağa gidip Türk’ün gerçek hikayelerini dinledikçe. Bu kanla pusatla yazılan büyük Türk tarihini dinledikçe kendini bulmaya ve bu Acuna ne için geldiğinin görmeye başladı. Bir daha da ocaktan çıkmadı… Ta ki kötü günler gelene dek…
 Cengiz’in Tanrı vergisi güzel yazı yazma yeteneği vardı. Ocakta yazı yazma ile ilgili bir iş oldu mu, bilinirdi ki bunu Cengiz yazacak.
 Cengiz, öksüz büyümüş bir Türk yiğidiydi. Akrabalarının sayesinde ilkokulu bitirmiş ve bir tamirci yanında çalışmaya başlamıştı. Hal bu ki, öğretmeni Cengiz’in okuması için çok uğraşmış ama başaramamıştı. Oysa Cengiz’in çok iyi bir geleceği vardı. Ama O da ataları gibi ekmek davasının peşinden gitmek zorunda kalmıştı. Kendine küçük bir tek odalı ev tutmuştu. Aslında ev bile denmez tek göz bir odalı, bir derme çatma barakaydı.
  Neden ekmek Türkler için hep önemli olmuştu? Neden bu bereketli topraklarda ekmeğe muhtaç kalınmıştı?
  Ocağa gitmeye başladığı günlerde ve sonrasında bu dört bahadırın dostlukları da günden güne büyüdü. Bazı zamanlar Bahadır, Cengiz’i evine çağırıyor ve evinde yatırıyordu.
 Bahadır, kendisinden iki yaş küçük bir kız kardeşi ve ana babasıyla birlikte yaşayan, Töresine bağlı bir ailenin oğluydu. Bahadırın kız kardeşinin adı Aytuğ’du. Yaş olarak Cengiz ile aynıydı. Bu durum Cengiz’i rahatsız etmekte ve her defasında Bahadırın çağırmalarına kırk bahane üretmesine rağmen, O güzel ailenin yanına gitmekten de o kadar mutlu olup, Cengiz her defasında mağlup olmaktaydı.
  Cengiz, ocakta Hüseyin Nihal Atsız kitaplarıyla karşılaştığı günleri ömrü boyunca unutmayacaktı. Damarlarındaki kanın akış hızını kontrol edemediği nadir olaylardan biriydi. Türklük için bir ömrü hiç düşünmeden feda edebilmek…
  Bir ömür feda edilirken, nice Türklere ömür katabilmek…
O’nun açtığı Kutlu ve Ötüken kokan kapıdan girmek ve o kutlu yolda, Atsızcı bir genç olabilmek…
  Her gün bir diğerinden daha yoğun, her gün bir diğerinden daha kanlı geçtiği günlerdi. Vatanda tüm yağılar birlik olmuştu. Ülkeyi yönetenler ise her zamanki gibi gaflet içindelerdi. Kimin kim, kimin hangi kanı taşıdığı belli olmayan dönemlerdi.  Görsel basın ise, Atamdan bu yana hiç değişmemiş ve kapitalizm çarkının içine çok kolay ayak uydurup halkı da bu çarkın içinde çok kolay boğmaktaydı. Gülün açmadan solduğun yıllardı o yıllar. Herkes bir davanın peşinde koşuyor, herkes bir davanın uğruna gözünü kırpmadan can veriyordu. Ülkücüler bir tarafta, diğer tarafta ise, tepede dış güçlerin ve iç düşmanların liderliğinde, hiçbir ihanetin farkına varmayan nice Türk ama Türk olmanın anlamını dahi bilmeyen milyonlar feda etmekteydi kendini.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #1 : 31 Ağustos 2013, 10:21:02 »

Cengiz için günler kitap okumakla ve yazılar yazmakla geçmekteydi. Nihal Atsız kitaplarını okudukça Cengiz’in ülkücülük fikirleri değişmeye başlamıştı. Fakat bu değişimi kimselere anlatamıyordu. Etrafındaki insanlar o kadar temiz yüzlü ve dava için canlarını vermeye hazırlardı ki, onları üzmemek adına hiçbir şey diyemiyordu. Uzun bir süre bu konuyu içine gömdü…
 Bir gün, yine yazı yazılacaktı. Her zamanki gibi Cengiz yazacaktı. Yazı ise “ Biz bir ölür, bin diriliriz” olacaktı. Cengiz büyük bir zevkle yazdı bu yazıyı. Büyük bir yazı yazıldı ve Ocağın olduğu caddeye asıldı. Aynı gece, Arka mahallede bir duvara yazılacaktı. Bu defa yazı biraz daha uzun ve biraz daha Türk kokmaktaydı. “ Her On Kasımlarda ölür, Her On bir Aralıkta solarız, ama sanmayınız ki biz biteriz; biz bir ölür bin diriliriz.” Cengiz, Bahadır ve birkaç ülkücü gençle birlikte yazı yazıldı. Ama sorun bu mahalle karışıktı.  Yazının başını beklemeye karar verdiler. Bahadır ceplerindeki üç kuruşla gitti bakkaldan ekmek ve helva aldı. Gecenin ayazı yüzlerine vurdukça, Bozkır yüzlülerin yüzleri kızarmakta ve donmaktaydı. Ama onlar için bu asla önemli değildi. Önemliydi belki ama bu önem bu kutlu dava için bu soğuktan yılmamak aksine zevk almaktı.
  Gecenin ayazı sessizliği bozmakta ve rüzgârın ıslık sesleri geceye daha bir anlam katmaktaydı. Fırtına çıkıyordu. Fırtına ile birlikte yağmur başlamıştı. Yağmur, karla karışık yağmaktaydı. Ama soğuk hiç kesilmiyor aksine böğürlerini delercesine keskinleşiyordu...
    Bu puslu ve soğuk hava Cengiz’in aklına Kür Şad ve Kırk Çerisini getirmişti. Kendisi bir Kür Şad oluyor, bir çeri oluyordu. Bu gitgeller içinde zamanın içinde gezmekteydi… Derken…
   Derken, silah sesleri sessizliğin içinden çıkıp yeri göğü inletti. Birkaç saniye içinde, Dört Bahadırın içinde yaşadığı Ötüken kokulu hayatın son noktasını koymuştu…
 Sabah Türk Elinde büyük bir hüzün vardı. İki ülkücü şehit olmuş, Cengiz ile Bahadır ise komadaydı.
 Ülkenin her yerinde yürüyüşler vardı. Bozkurt yüzlüler yürümekte, Bozkurt yürekler yanmaktaydı…
Ocaklara ataş düşmüş, ülkü ocakları yanmaktaydı, herkesin böğründeydi o kurşunlar, herkesin gönlündeydi o kurşunlar…
  Bahadır ve Cengiz aylarca komada kaldılar. Ölüm onları almak istiyor; onlar ise ölümün yüzüne meydan okuyordu. Türk ölümden korkar mıydı? Türkün ölümü bir daha yeneceği zamanlardı…
   Bahadır’ın ailesi her an başlarında bekliyorlar, arada bir evlerine gidip tekrar geliyorlardı. Böyle günlerden birinde, otobüsleri kaza yaptı. Anne ve baba kaza anında öldüler. Aytuğ hafif yaralarla kurtuldu. Bu bozkurt yuvasında alev hiç dinmiyor ardı ardına yangın körükleniyordu.
  Aytuğ, annesini ve basının ölümünü nasıl söyleyecek ti? AYLARCA DİYEMEDİ. Ne zaman ki Bahadır ve Cengiz gözlerini açtı ve annesini babasını sormaya başladı…
    Aytuğ’un en çaresiz anlarıydı. Her zorluğa katlanan Aytuğ şimdi çok zor durumdaydı ve çaresizdi…

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #2 : 31 Ağustos 2013, 10:21:38 »

Türk’lerin Tanrısı, Türk’leri yine mi çaresiz bırakacaktı? Türk Çaresizlik haricindeki her türlü zorluğu yenebilirdi ama çaresizlik Türk’e hiç yakışmıyordu. Ama değil miydi ki, Türkler çaresizlikten bile kurtulur, çaresizlikten bile, yoktan var eder gibi çare var eder. En azından Türk gibi o yolda ölmesini bilirdi.
 Aylar sonra iyileşen iki bozkurt yürekli ve Aytuğ eve dönüyorlardı. Evde onları ne beklemekteydi? Aytuğ’un böğrüne kurşunlar yağmaktaydı. Nasıl anlatacaktı bu yaşananları… Kaza yaptıklarını söylemişti ama… Gerisi… Sonrası…
    Tanrı Dağın yaşını kimse bilemez. Tanrı Dağı her gelen Türk’le birlikte bin yıl yaşlanır. Her böğrü yanan Türk ile yanar ve küllenir… Türk olur ve şahlanır…
   Yaşananlar anlatılınca, olaylar öğrenilince, gönüllere ateş düştü. Günlerce üçünün de ağzını bıçak açmamıştı. Kâh saatlerce sessiz oturuyorlar, kâh saatlerce kitap okuyorlardı. Böyle günlerden birinde, Cengiz ortalığı suskunlaştıran bir soru sordu.
 Ülkü nedir? Ülkücü kimdir? Dinimizi ülkümüzün içine katmak bize ne kazandırır, neler kaybettirir? Ülkümüzün içine, önüne dinimizi koyarsak, zamanla ülkümüzü kaybetmez miyiz? Atsız Atamızın yolundan çıkmak değil midir, bütün bunlar? Atsız Atayı unuttuk mu? O yol göstericimiz değil mi artık? Soru yağmuru kurşun gibiydi… Böğürleri delmekteydi… Kurşun gibiydi…
 Ve en son ekledi; Ben kımız tadında yaşamak istiyorum. Kımız tadında ülkücü, kımız tadında Türk olmalıyım…
  GÜNLER CE KONUŞULDU TARTIŞILDI. Bahadır, Cengiz’in içindeki o yangını görmüş ve anlamıştı.
       Bu günlerin devamında; Aytuğ ile Cengiz evlendiler. Aytuğ Cengiz için kutsal bir emanet, kutlu bir eş, kımız kokulu bir yâr idi. Ama Cengiz evlenmeden birkaç gün önce köyüne gitmek istedi. Aytuğ ve Bahadırla vedalaşarak, köye doğru yol aldı.
   Aytuğ ve Bahadır, merak içinde ne olduğunu sormak istediler ama biliyorlardı ki, Cengiz zamanı gelince her şeyi anlatır, zamanından önce sorulan sorulara cevap vermezdi. Zamanını, zamana bırakarak, zamanının gelmesini merakla beklemeye başladılar.
   Cengiz, bir tanıdık, bir kan bağı olan bir akraba, bir umut bulmak için gidiyordu köyüne. O’ da ne bulacağını bilmeden yol alıyordu geçmişine doğru. Köye vardığında ikindi vakti gelmişti. Ezan okunuyordu. Cengiz ne zaman bir Ezan sesi duysa, içinde buruk, anlaşılmaz bir sıkıntı, bir içe kapanma yaşardı. Ezan sesinde ne kadar güzel bir ahenk varsa da, bir o kadar da geçmişi, Türk’ün akan kanı, katliamlar, köle olarak satılmaları, tecavüzler akla getirirdi. İslam’a kızsa utanır, kızmasa kanından utanır, kısa bir çaresizliğe düşerdi. Sahi suç kimde idi; İslam’ı yayma adına kesip doğrayan, akıl almaz tecavüzler yapan, tarihin en büyük katliamlarından birini yapanlar mı? Yoksa daha toplanıp örgütlenememiş olan bir Irk’ın topraklarını malını canını korumak için yaptığı akıl almaz savunmamı?  Burada Cengiz’in en çok zorlandığı yerde, esir olarak alınan Türk erkeklerinin belirli bir zaman sonra bedevi askeri olarak Türk’lerin karşısına çıkarılıp, Türk’ü Türk’e kestirmekti. Geçmişi bilmek, geçmişini unutanları görmek…
  Hiç kimse Cengiz’i ikna edemezdi, Çünkü o günleri cihad diye geçiştirmek, gerçeği gizlemekten başka bir şey değildi. Cihad denilen şey, bedevi askerlerinin para, ganimet yani zengin olmaları için açılan bir yoldu.
     Namazdan köylüler çıkmaya başlamıştı. Ülkenin her yerinde olduğu gibi, burada da, Cami’ye sadece yaşlılar gitmişti. Acaba ölüme yakın vakitte mi insanlar Tanrısını hatırlar ve geçmişin yanlışlarını silmek ve unutmak için mi ibadetlerini yapar diye, ağzında küçük bir tebessümle bunları düşünmeden edemedi.
      Namazdan çıkanlar, avluda oturmaya başlayınca, Cengiz yavaşça yanlarına yaklaştı.
-Esen olsun Beğ amcalarım, nasılsınız?
  Hepsi birden şaşkın bakışlarla delikanlıya bakıp,
-hoş gelmişsin delikanlı, Dediler. Cengiz kısaca kendini tanıtarak, ne amaçla köyüne tekrar geldiğini anlattı.
    Köyün dedeleri bir anda sus pus olmuşlardı. Sonrasında içlerinden birisi dedi ki;
-   Emmim, seni bir yere göndereceğim, senin babanı bilirse, O bilir.
-   Emmi, nerede bulabilirim, O kişiyi?
  İçlerinden en yaşlısı konuştu;
-Dedem, sen karşıda gördüğün dağa doğru tırman, O’nu bulursun. Sen O’nu bulamasan da, O seni bulur. Oraya varınca ne dediğimi anlarsın; Dedi.
       Cengiz soru sormak isteyen ama soramayan bir öğrenci bakışlarıyla dedelerin yanından uzaklaştı.
  Cengiz dağa doğru tırmanırken, yine anasıyla geçen yılları aklına geldi. Sahi babasının evde bir tane bile resmi neden yoktu. Neden anası ve babasının beraber resimleri yoktu. Acaba Cengiz’in bilmediği bir sorunları mı vardı? Birden aklına geldi. Babasının adı ne idi? Şimdiye kadar hiç aklına gelmemiş ne de anasına sormuştu. Sonuçta O bir babaydı. Adının ne önemi vardı ki. Fakat şimdi önemliydi,  bir anda içinde anlaşılmaz bir merak uyandı ve hemen elini cebine cüzdanındaki kimliğe attı.
-   Hay aksi, albız alsın, kimliği evde unutmuşum. Diye seslice, düşündü. Oysa asla kimliksiz dışarı çıkmazdı. Olacak iş değil. Babasını aramaya giderken kimliğini unutmuştu.
Dağa doğru tırmanırken, bir an kendini Atsız Atanın kitaplarının içinde gibi hissetti. Aklına bir anda KIRAÇ ATA düştü. Yine seslice güldü. Atsız Beğ, ruhuna o kadar işlemişti ki…
      O da ne! Üç mağara var! Zamanın içinde gitti geldi. Doğanlar, ayılar Kurtlar, aksakal ak saç…
   Mağaraların önüne kadar geldi, geldi ama bedeni orada aklı yıllar öncesindeydi. Acaba Bögü Alp benim bu halimi görüyor muydu? Görüp de gülüyor muydu? Birden aklına Tanrı Dağı geldi. Kürşadlar, Bilge kağanlar, nice adsız Türk yiğitleri… Bunları düşünürken, aklında ne Kıraç Ata kaldı, ne de Bögü Alp.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #3 : 31 Ağustos 2013, 10:22:02 »

  Mağaraların önüne geldi. Ama bu defa farklı bir durum vardı. Doğanlar, ayılar ve kurtlar mağaraların önünde bekliyorlardı. Hepsi de, bir Kağanı selamlar gibi diz vurmuş, ya da vurmaya çalışmışlardı. Ama Cengiz’in, Bögü Alp gibi ayı ile kavgaya hiç niyeti yoktu. Ayının da kavgaya niyeti yokmuş gibi bir duruşu vardı zaten.
 Cengiz,
-    Bu gün sizinle kavga etmeyeceğim. Buna ne vaktim ne de gücüm var, Dedi.
    Bunun üzerine, ayı kükredi, doğan kanatlarını çırptı, kurtlar ise uludular ve tekrar diz vurdular. Bu sırada arkadan bir ses geldi.
-   Esen getirdin, Türk Bahadırı, genç Börü.
-    Cengiz şaşkınlıkla arkasına baktı. Soğuk terler boşandı. Gördüklerine inanamıyordu. Bu ne idi? Atsız Ata Gerçekleri mi yazmıştı? Yoksa! Yoksa Atsız Ata? Kimdi? Geçmişten gelen biri miydi? Yoksa Dedem Korkut muydu?   Tarih, geçmişten o güne kadar aklından çağlayan gibi çağladı geldi. Kim kim idi karıştırmaya başladı. Çünkü karşısında aksakallı, ak saçlı biri duruyordu. Cengiz;
-   - Kıraç Ata? Dedi sessizce,
-   - Evet, Benim Cengiz, bizde seni bekliyorduk.
     Biz derken neyi kastettiğini anlamıştı. Kurtlarda anlamış gibi sessizce uludular. Kıraç Ata önde, Cengiz arkada, üçüncü mağaraya doğru yürüdüler. Cengiz yürüyordu ama aklı yerinde yoktu sanki. Aslında Cengiz’in kafasındaki asıl soru; Bu olanlar ne anlama geliyordu? Ben ve Kıraç Ata?
  İçeri girdiler ama Cengiz, ne duyacak ne de görecek bir halde olmadan söylenen yere oturdu. Etrafına şöyle bir baktı. Geçmişin izleri duvarlarda asılı duruyordu. Kılıçlar, yaylar…
  Önünde bir tas çorba ve bir tas kımız olduğu halde, aklı geçmişte bedeni sofrada, çorbasından içmeye başladı. Kımızı bir içmede bitirdi. Kımız ile birlikte, gerçek ile hayal arasında sıkışmış biri gibi oldu. Birimi konuşuyordu yoksa kendisimi konuşuyordu. Geçmişe mi gitmişti yoksa geçmiş ona mı gelmişti. Her şey karma karışık olmuştu.
  Atsız atayı düşünüyordu Torosların eteklerinde,
 Torosların eteğinde, Ötüken kokan tanıdıkların yanında,
 Bir uzatsa elini, tutacak ucundan ötükenin,
Atlarla koşuyorlar, Taçamlar, Ersegünler, Böğü alplar,
Ay kız, Yürek delen bakışlarla, çerilerine emir verirken,
Kür Şad, ÖLÜMÜ CEBİNE KATMIŞ, BASKIN VERİR ÇİN SARAYINA,
Kırk Çeri arkasında, Kurt bakışlı olmuşlar, Ataş salarlar Türk’ün sönmüş yüreklerine.
 Toroslarda Yörükler ateş yakmışlar Ötükenin kurtuluşunu kutlarlar,
Yanlarında olamadıkları için bağırlarına taş basarlar.
 Ata Yurt yanarken Kür Şad naralarıyla,
 Yörükler sessizce Toroslarda Kımız içerler,
 Kımız onları içerken, içleri yanar kırk Çeriye,
İçleri yanar Onların yerinde olamadıkları için,
 Tanrı Dağı bu kadar yakın iken,
 Uzansan Taşına değecek iken,
Uzanamamak…
 Dokunamamak…
Kımızlar tekrar yudumlanır hüzünle,
Böğü Alp son nefesini verirken, gururla atının üstünde

 Kür Şad ile göz göze gelirler, Gözlerde Türk kokusu,
 Bilekler daha da güçlenir, bu Türkün Ölürken korku salışı,
 Kür Şad artık yalnızdır, Gitmek ister çerilerinin yanına,
 Ama izin vermez kanı, “sana ölüm olmaz, şahlan atınla”,
Derken Tanrı uzatır elini “Yeter gel artık yanıma”
Senin kanın yaşayacak, yüz yılarca sonra tekrar dirilecek,
Dirilenler tekrar yaşatacak, kanın hep yaşayacak,
 Tekrar yüzyıllar sonra kanın tekrar akacak,
 Tekrar Kür Şad olacaksın, Türk’e Baş olacaksın
Ölüm senden uzak, Sen hep yaşayacaksın…
    Cengiz, Kurt ulumasıyla bir anda irkildi. Uyumuş muydu? Yoksa Gördükleri duydukları gerçek miydi? Burada hiçbir zaman gerçek ile hayal bilinemezdi. Bu zaman kavramının olmadığı yerde şaşkın bir halde Cengiz Kıraç Ataya baktı. Kıraç Ata az ötede oturmuş Cengiz’i seyrediyordu.   
-   Şaşırma Cengiz, buraya gelmenin bir anlamı var. Anlamı var kanındaki isyanın. Sen tarihe yön veren bir Irkın çerisisin ve bu hep böyle devam edecek. Zamana yenilmeyen bir güç verildi sana. Bütün Başbuğlardan bir damla var senin kanında. Ama en çok Kür Şad var damarlarında. 
 Cengiz bu söylenenlerden hiçbir şey anlamamıştı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #4 : 31 Ağustos 2013, 10:22:58 »

-   Kıraç Ata, ben senin dediklerinden hiçbir şey anlamadım. Bana bulmaca gibi konuşma. Ben buraya akrabalarımı tanıyor musun? Babamı tanıyor musun diye sormaya geldim.
-   Bahadır, ben de sana akrabalarını anlatıyorum.
-    Kıraç Ata, bana daha doğru ve kısa anlatır mısın?
-   - Oğul kısa anlatsam sen anlamazsın, benim de dilim kısa anlatmaya varmıyor. Zaten bu olay kısa anlatılacak bir olayda değildir, genç bahadırım.  Dedi ve Devam etti anlatmaya.
-   Şimdiki dönemde belki de Türkler nasıl yaratıldıklarını unuttular ama bu doğruyu eğriltmez. Tanrı Türk’ü yaratırken çok düşündü.  Bu çok düşünme senin anladığın çoklardan değil. Bir Türk’ün savaş kazanması kadar uzun ancak. Bir Türk’ün okunu sıkması kadardır ancak.
-   Tanrı neden düşündü bilir misin? Bozkurt neden sizin simgenizdir, düşündün mü hiç? Ölüme gülerek giden başka bir Irk gördün mü hiç?  Diyeceksin ki, Bozkurtla ne alakası var? Var Cengiz’im var. Bozkurt nasıl Toplu halde yaşar; nasıl toplu halde, pilanlı bir şekilde savaşırsa; Türklerde aynı şekilde yaşar ve savaşırlar. Unuttun mu, Acunda Taktikle savaşan en eski ırktır Türkler. Nasıl orduları yenilmezdir sanırsın? Ülke kurmada da benzerdirler. Nasıl ki Bozkurtlar sınırlarını korumak için canlarını verir, Türklerde aynıdır. Unuttun mu? Kurtuluş savaşında, İngilizlere teslim olan padişahı gören Rumeli halkı hemen O bölgede Bir Türk ülkesi kurmuştur.
-   Kıraç Ata konuyu nereye götüreceksin, hala anlamadım.
-    Anlasana evlat, Tanrı Türkleri yaratırken, kanına bir damla da Bozkurt kanı damlattı. Bu benzerlik ondan gelmektedir.
       Cengiz’in bir an aklı karıştı. Düşündü, düşündü ve,
-   Desene Kıraç Ata, atalarımız boşuna Bozkurt’u yüceltmemiş.
-    Evet, doğru dersin. Bu yüzden Bozkurt soylularızdır bizler.
Cengiz; Dağın, Kıraç Atanın büyüsüne kapılmıştı artık. Ne için geldiğini, neler soracağını unutmuş gibi sadece Kıraç ATAYI DİNLİYOR VE KONUNUN NEREYE GİDECEĞİNİ BİLMİYORDU. Kıraç Ata ne derse doğru ne anlatırsa önemli idi. Hayatın başka bir tarafını, Türk tarafını öğreniyordu. Böyle bir durumda ne önemi vardı ki diğer konuların.
 Kıraç Ata anlatmaya devam etti.
- Atsız atanı iyi bilirsin değil mi?
- Atsız Atayı bilmeyen bir Türk’e Türk denir mi, Kıraç Atam.
- Elbet denilmez ama daha ileriki zamanlarda Atsızı değil, Başbuğumuz Atatürk’ü bile unutacaklar. Kanını unutacaklar. İşte o zaman çok kan akacak.
- ben görecek miyim o günleri?
- Sen görmeyeceksin ama senin soyundan gelenler görecek. Görecek ve o kan daha da akacak. Ta ki Türkler yeniden kağanlığa geçene dek sürecek.
- Kağanlık mı kurulacak?
 - Evet, kurulacak ama öyle kolay olmayacak. Ne zaman ki Türk KANINI BİLDİ, NE ZAMAN Kİ, Türk kanının gereğini yaptı, o zaman kağanlık kurulacak.
- Neyse konumuza dönelim istersen Cengiz’im.
- Dönelim Kıraç Atam.
- Atsızın yazdığı Bozkurtlar kitabını bilir misin?
- Bilmeyene ülkücü demezler bizde.
- Peki o zaman seni, Atsızın o kitabı yazdığı döneme götüreyim de, gerçeklerle geçmişi, geçmişle geleceği bir gör bakalım.
- Kıraç Atam, yine bulmaca gibi konuştun.
- Evet, gerçekle hikayenin karıştığı bir önemdir o dönem.
   - O dönemde, Saraçoğlu başbakandı. Kimilerine göre yürekli, kimilerine göre eksik ve göz boyayıcı bir açıklama yaptı.
- Eveet, hatırlıyorum o açıklamayı. Atsız Atam ne çok kızmıştı, o açıklamaya.
- Hah işte, o dönemden bahsedeceğim sana. O günlerde yanıma bir bahadır geldi. O bahadırın geleceğini bildiğim için hiç şaşırmamıştım. Ama Atsız, O Bahadırı görünce çok şaşıracaktı. Bahadır yanıma geldiğinde, Onu beklediğimi anlamıştı.
- Gel bakalım Taçam, Dedim.
Cengiz, Taçam adını duyunca, beyninden vurulmuşa döndü.
-Sen ne diyorsun Kıraç Atam. O Atsız Atamın kitabında yaşayan bir Türk Bahadırı.
- Ben sana ne demiştim. Geçmiş ile geleceğin, hikaye ile gerçeğin karıştığı bir dönemi anlatıyorum.
  Cengiz şaşkın bir halde sus pus oldu. Ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırmış bir vaziyette, Kıraç Atayı dinlemeye devam etti.
-   Zamanın içinden çıkıp gelen bu bahadır, günlerce yanımda kaldı.  Yanımda kalırken, iki Türk ile tanışma fırsatı oldu. Biri Atsızdı. Atsız her hafta yanıma gelir benimle dertleşirdi. O kadar Yürekli biri idi ki, Söyleyemediklerini, bildiğim düşüncelerini görünce içimden” bu Vatanın içinde böyle bir Türk varsa eğer bu Vatanın sırtı yere gelmez derdim. Taçam’ın geldiği günlerde, Atsız da geldi yanıma. Taçam’ı görünce, geçmişin izlerini yakaladı hemen. O GÜNLERDE, Atsız Geldiği zaman, Taçam ile uzun uzun konuşur olmuşlardı. Bir gün Atsız, elinde bir sürü kağıt ile yanıma geldi. Taçam’a bir kitap yazdığını, eğer varsa eksikleri tamamlamasını söyledi.
 Atsız, Taçam’a kitabı anlatmaya başlayınca, Taçam bir anda Atsızın önüne gelip diz vurdu ve bunları nereden biliyorsunuz? Diye bir soru sordu. Kitap o kadar gerçekçi idi ki, Taçam şaşırmış kalmıştı. O dönemlerde, Taçam ile Atsız çok sık görüştüler. Özellikle Atsızın Yargılandığı o 3 Mayıs günü, Taçamın en heyecanlı en sinirli ve en bunlu olduğu günleriydi. Atsızın tabutluklarda kaldığı günlerde, Taçam dağları delecek oldu. İlk duruşmada, duruşmayı basanda Taçamdı. İşte Atsızın kitabındaki Kür Şad adını, Atsıza Taçam demişti. Dedesinin adı KÜR ŞAD idi.
  Cengiz duyduklarına inanamıyordu. Bu nasıl olabilirdi? Gerçekle hikaye bibirine karışmış. Gerçeği sadece, o gerçeği yaşayanlar biliyordu. Geçmişten geleceğe gitmek ve o gelecekte geçmişi yaşatmak, geçmişi yaşamak…
Bu olanlar insan aklının alacağı türden olaylar değildi.
   Tanrı Türk’e yine farklı bir hayat, farklı bir görev biçmişti. Tanrı diyordu ki; Ey yüce Irkım, siz asla diğer ırklar gibi olmayacaksınız. Size zaman kavramını vermedim, vermedim ki, zaman içinde hem geçmişi, hem de geleceği yaşayın. Gerçekleri kendi yazdığınız romanlarda, romanları da gerçeklerde bulun.
  Cengiz’in,  Bu sırada, duvarda asılı duran bir pusata  gözü takıldı. Sanki Kür Şadın KILICINA BENZER BİR KILIÇ ASILI DURUYORDU DUVARDA.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #5 : 31 Ağustos 2013, 10:23:56 »

-   Kiraç Ata bu kılıç ne dir?
-    O kılıç uzun yıllardır sahibini beklemektedir.
-   Kıraç Ata yine bilmece gibi konuştun. O kılıç Kür Şad’ın kılıcına benziyor. Doğru mu?
-    Doğrudur Bahadırım. Kür Şad’ın kılıcıdır ve sahibini, Teginini beklemektedir.
-   Kıraç Ata, burada o kadar giz ile karşılaştım ki, artık senin dediğin her söz benim için anlaşılamaz anlamlar ifade etmektedir. Ama benim anladığım gibi ise, sen diyorsun ki, Kür Şad’ın kanı devam ediyor, Doğru mudur?
-   Doğrudur Bahadırım.
-    Kıraç Ata sen ne dediğinin farkında mısın? Bu çok önemli bir durumdur. Türk Ellerinin tekrar Kurt başlı Tuğ altında birleşmesi demektir. TURAN DEMEKTİR.
   Ikisininde gözleri bunlandı. Sözleri boğazlarında düğümlendi. Kımızlar tasında durmadı ve boğazlar bayram yeri oldu ve derin birer oh çekildi.
 Cengiz elindeki kımız tasını sert bir şekilde sofraya koyarak,
-   O Kür Şad’ın kanının yanında olabilmek için nelerimi vermem ki, Dedi.
Kıraç Ata,
-   Kür Şadın Torununun yanında olamasanda, O senin sayende yaşayacak.
 Cengiz olayın tılısımına o kafar kapılmıştı ki, Kıraç Ata’nın ne değini duymadı, Duyduda anlamadı, Anladıda cevap veremedi. O, Turan sevdasında, Kendini Tanrı Dağında gibi hissediyordu.
   Bunun farkında olan Kıraç Ata, konunun fazlaca üstüne gitmedi ve Cengizin sevincine ortak olarak, hayaller içinde gezinmeye devam ettiler.
  Tanrı Dağı bize yar olur mu?
  Kür Şad gelir de bize baş olur mu?
  Dağlar taşlar yeniden şahlansın,
  Diz vurup Kür Şadın adını yazsın,
  Kür Şad geliyor ey Türkler,
  Dikilsin tuğlar, yeniden dalgalansın.
  Her yüzyıla bir Kür Şad isterim ben,
  Bilirim akıllanmaz, budur Türk ırkı,
  Her yüzüne güleni dost bilir, bilmez farkı,
 Türk Türklüğünü unutur ama düşman unutmaz Türk’ü,
  Her yüzyıla bir Kür Şad isterim ben, hatırlatsın Türk’e Türk’ü.


   Artık kımızın etkisi kendini iyice göstermiş, ikisi de esrimişlerdi.İkisi de sessizce uykuya daldılar. Bu arada, duvarda asılı duran kılıç da, bazen parıltılar verip bazen de sönmekteydi.
Cengiz gece boyunca, Kurt Başlı Tuğlar gördü.Tuğların en başında da Kür Şad. Cengiz, Kür Şad’a yetişmeye çalışsa da yetişemiyor, Cengizin atı bir türlü Kür şad’I yakalayamıyordu. Cengiz mutlu ama hüzünlü, sabaha kadar Kurt Başlı Tuğun ve Kür Şad’ın arkasından at sürdü…
  Oysa Kıraç Ata gece boyunca uyuyamadı. Cengiz gerçeği öğrendiği zamanki halini düşünüyor ve bunlanıyordu. Cengizin üzerinde çok ağır bir yük olacaktı. Zaman geçtikçe artan bir yüktü bu.  Kendisi Kür Şad’ın torunuydu ve bunu öğrenince ne yapacaktı.Kıraç Atayı asıl bunlu yapan ise Cengizin hâzin sonuydu. Ama elden ne gelirdi ki. Türk’ün Tanrısı ne isterse o olacaktı.

   Sabah oluyor iken Kurtların sesi ile uyandılar. Cengizin yüzünde anlatılmaz bir mutluluk vardı ve Cengiz bunun ne anlama geldiğini iyi biliyordu.
    Cengiz buraya ne için geldiğini tam olarak unutmuştu. Ama burada duydukları ve duyacakları Onun hayatını tam olarak değiştirecekti. Duymadıklarının duyduklarından daha da önemli olduğunu nereden bilecekti ki!
  Sabah çorbalar içildi. Kurtlar eşliğinde biraz yürüyüş yapıldı. Kıraç Ata konuya nasıl gireceğini bilemiyor, kıvranıp duruyordu. Bir dağın tepesine geldiler.
  Kıraç Ata,
-   Hele bir soluklanalım Bahadırım.
-   Doğru dersin Kıraç Atam, bende yoruldum.
-   Bak bahadırım, bu tepeyi ananda çok sever, sıkça buraya çıkar ve çok uzaklara bakar dalar giderdi.
Bir anda uzun bir sessizlik oldu. Cengiz ne diyeceğini ne yapacağını şaşırdı. Bir Kıraç Ataya baktı, bir dağlara baktı ve dağların ötesine en uzaklara baktı,baktı, baktı…
 Cengiz artık soru soracak durumda değildi. Bunun farkına varan Kıraç Ata da biraz sustu ve Cengizin kendine gelmesini bekledi. Bir zaman sonar Cengiz,
-Anamı tanıyor muydun? Diye kekeledi.
- Bahadırım, Ananı tanıdım, tanırdım. Onun gibisini bu dağlar bird aha zor görür. Onun yüreğinde sanki Tanrı Dağından bir parça vardı.
  Anan Aykızı bu dağlarda tanıdım. Aykız diyorum çünkü Onun adını hiç sormadım, O da bana hiç söylemedi. O kadar keskin bakışları vardı ki, sanki karşımda Aykızı görürdüm. O da sanki bunu bilirmiş gibi, O’na Aykız dememi istermiş gibi hoşuna giderdi.
  -İstersen sana biraz anlatayım nasıl tanıştığımızı.
- İstemez miyim hiç.
 Son zamanlarda, buralarda bir atlı görünmeye başlamıştı. Hemen hemen hergün gelip atı ile buralarda gezip avlanıyordu. Yakından görmesem katun olduğunu asla bilemezdim. Bir gün çok yakınımda geçti ama o ne geçme rüzgarından üşür insan. İşte o an anladım katun olduğunu. Hem şaşırdım hemde çok kıvandım. O da beni görmüştü. Birbirimizi gördükten sonar daha sık karşılaşır olmuştuk.
 Bir gün Bu tepede gördüm O’nu. Dalgın dalgın uzaklara bakıyordu. Sanki birini beklermiş gibiydi. Yanına yaklaştım. Benden hiç çekinmedi ve göz göze geldik.İşte o anda Aykıza ne kadar benzediğini far ettim.
-   Aykız buralarda necedir gezersin, birini mi ararsın?
-   Yok dede, birini aramam ama buraları çok severim. Sanki bu tepeye çıktığımda kendimi daha bir mutlu daha bir kutlu hissederim.
-    Haklısın, buraların kokusu bile başkadır. Ama sen bana dede değilde, Kıraç Ata diyebilirsin.
-    Kıraç Atamı?
-    Evet.
-   Adınız ne de güzelmiş. Sanki geçmişin esintisi var.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #6 : 31 Ağustos 2013, 10:24:35 »

-    Öyledir Aykız, Adım da kendimde geçmişin esintisini taşırım.
-   ?
-    Şaşırma Aykız, zamanla ne dediğimi anlayacaksın. Seninle çok görüşüp, çokca konuşacağız. Sana neden Aykız dediğimi biliyor musun?
-   Hayır Kıraç Ata ama çok güzel bir ad olduğu için hiç yadırgamadım.
-   Anlatayımda dinle. Çok eski zamanlarda geçen bir konudur bu. Çok eskilerde Türkler boy boy yaşarlarmış. Kimi zaman bazı boylar diğer boyların altında yaşarmış. O zamanlarda, Dokuz Oğuzlar da Göktürklerin altında yaşarmış, yaşarmış ama bazen Çinin hilelerine kanar Göktürklere isyan ederlermiş. İşte bu isyanlardan birinde, Dokuz Oğuz kağanı, Baz kağan Göktürkler tarafından öldürülünce yerine kızı Aykız geçmiş. Aykızın gözlerine kimse bakamazmış. Bir kamın yanında büyüdüğü için özel yetenekleri varmış, insanın içini okuyabilirmiş. O dönemde Aykızın bir Göktürk çerisine gönül verdiği ve bu gönül işi için savaşı çıktığıda bilinir. Ama O Göktürk ile Aykız evlenememiştir.
-   Yazık olmuş desene Kıraç Atam. Belki evlenselerdi iki boyda birlerşir ve daha güçlü olurlardı.
-    Doğru dersin ama Göktürk Kağanı buna izin verir miydi acaba? Ortada Kağanlık söz konusu.
-    Sorun hep aynı desene Kıraç Atam. Taht uğruna kaybedilen Büyük bir Kağanlık olmuş.
-    Bu yönünü hiç düşünmemiştim ama haklısın galiba Aykız. Ama O Göktürk çerisinin Kür Şadın oğlu olduğunu desem ne derdin? Göründüğünden daha karışık bir durumdur bu olay.
-    Kıraç Atam, Kür Şadın oğlu olması olayı daha da kolaylaştırmaz mı? Böyle bir yiğidi kim Kağan istemez ki?
-   Anca senin gibi yüreği olanlar ister.
   Artık Aykız ile konuşmaktan büyük bir mutluluk duymaya başlamıştım. Bazı zamanlar onun yanına hiç gitmez sadece onu uzaktan seyreder ve dalar giderdim çok geride kalan zamanlara. Urunguya uzanacak kadar gerilere.
 Urunguyu görürüm mişli geçmiş zamanlarda,
Çeri kıyafetinin içinde Bir Kür Şaddır sanki atının üstünde,
Kam bakışlı AYKIZ Görürde bilmez mi, çerinin içindeki Kür Şadı,
Kara budunun içindeki Tegin kanlı bir orduyu,
Aykızın gözüne bakamaz Tegin, içine gömer sevgiyi,
Türkün hayatı gibi sevdasıda acıdır, Kabul etmez sıradan ilgiyi,
Onlar sevdalarını ölüm uçurumuna gömdüler,
Ama Kıraçata iyi bilir bu sevdanın yeniden yeşereceğini,
Aykızda bilirmiş gibi tegininin geleceğini,
Dalar gider, götürür geçmişe bakılamaz bakışlarını,
 Bilmeden bekler Kür Şad kanlı Teginini.

Günler böylece gelip geçmekteydi. Ta ki Taçamın yanıma gelmesine kadar. Taçam ile ilk karşılaşmaları gözümün önünden hiç gitmez. İkisi de yıldırım çarpmış gibi kalakalmışlardı. Taçam her ne kadar geçmişini demese de Aykız keskin bakışları ile ilk andan itibaren Taçamdaki gizi çözmüştü. Taçam ise karşısında ayhanımı görmüş gibiydi. Çaresizce O’na teslim oluyor ve konuşmanın çaresiz olacağı bir anı yaşıyordu. Konuşmaya ilk başlayan Aykız oldu.
-   Kıraç Ata, kimdir bu yağız delikanlı?
-   Adı Taçamdır. O da benim gibi geçmiş ile bu günün izlerini taşır.
-   Kıraç Atam, bunu anlamamak için kör olmak gerek.
 Konuşmayı Taçamın sözleri kesti.
-   Sende de geçmişin izlerini görüyorum.
-   Bunu ben bilmem ama Tanrı beni böyle yaratmış. Geçmişten bana izler bırakmış.
Kıraç Ata ile Taçamın yüzündeki gülümsemeye şaşıran Aykız,
-Neden gülersiniz?
-Konuşman bile geçmişi yaşattı da bize, bu yüzden güldük, Dedi Taçam.
    Günler böyle akıp gitmekteydi. Artık, Taçam ve Aykız ile birlikte üçlü olmuştuk. Geçmişi o kadar merak eden bir katun idi ki, Bir zaman sonar biz ne biliyorsak o da o kadar bilir hale gelmişti. Aykız artık her gün yanımıza gelmeye başlamıştı. İşte böyle günlerin birinde, Aykıza sorduğum bir soru, Onun geçmişi hakkında bilgiler Verdi bize.
-Aykız, hergün buraya geliyorsun, köyden merak etmiyorlar mı seni?
- Kıraç Atam, anlatayım da dinle. Ben çok küçük iken anam ile babam ölmüşler. Beni köylü elbirliği ile büyütmüş. 12-13 yaşlarına gelince babaevinde tek başıma yaşamaya başladım. Köylü beni sevse de, benden çekinirlerdi. Bunun sebebini asla bilmemedim ama benden hep çekindiler. Biliyorsun, buralara sıkça gelirim. Bazen buralarda gecelerim. Köylü bunu bilir. Ben On yaşlarında ata binmeye başladım. Daha sonraları silahımı, bıçağımı alıp ava çıkmaya başladım. İlk geyik avımı yaptığım zaman köylüler çok şaşırmamıştı. Sanki bu normal bir durummuş gibi karşılamışlardı. Geçen yıl köy yolunda bir köylü genç yolumu kesti. Bana, benden hoşlandığını söyledi. Dedim ki,
- Beni isteyen adam, benden iyi atat binmeli, benden iyi av avlamalı. Sen beni güreşte bile yenemezsin, Dedim. Kızardı bozardı.
-Utanma var mısın güreşe.
 Tututştuk güreşe. Bir kaç yoklamadan sonar, aldım yere çarptım. Bundan sonra köylüler benden daha da çakinmeye başladılar. O genci de bird aha köyde görmedim.
-   Kızım, Sende Ay Hanımın ruhu var.
Aykız Bu defaki gülüşmelere şaşırmadı.
   Sahi daha Atsız ile Aykızın nasıl tanıştıklarını anlatmadım. Atsız ile Aykız Taçamdan once tanışmışlardı. Atsız Beğ Aykızı o kadar sevmişti ki, Ona kızım derdi. Sonradan anladığım kadarı ile, O da yazdığı kitaptaki Ayhanıma benzerliğini biliyormuş. Atsız Beğ ile Taçam tanışınca ayrılmaz dörtlü olmuştuk. Ama Atsız beğ çok sık gelemezdi. Çünkü O’nun işleri çok oluyordu. O kendini bu davaya adamıştı. Dava değilde, kanına adamıştı. Bazen Onun bu yükü nasıl taşıdığına şaşardım.
  O bir Beğdi, yangınları taşkın halde içinde,
  Onun için Türk olmak yetmezdi, yetmedide,
  Yangınlar vardı içinde, adıda Türk,
  Türk için yaşadı, tabutluklara atıldı,
  Aman demedi kanı asil Türk,
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #7 : 31 Ağustos 2013, 10:27:36 »

  Yalnızlığını yazdı, tarihle içiçe,
  Türke Türkü anlattı, götürdü bizi geçmişe.




  -Kıraç Atam, bu dağlar neler yaşamış böyle. Dili olsa da anlatsa. Ama dili olsada anlatamaz bu anlattıklarını be Kıraç Atam.
-Cengizim, Türk olmak kolay değildir. Türk olmak, sadece doğup büyüyüp ölmek değildir. Anlamı vardır Türk olarak doğmanın. Kanının gereğini yapmalısın. Yapmaz isen Düşmanın en zayıf anında seni yok etmek ister. Türk, Türklüğünü unutmamalı, Unutursa eğer yok olur. Türk Türklüğünü unutsada, Düşman Türkün Türklüğünü unutmaz ve Onu yok etmek için her fırsatı değerlendirir.
  -Artık geç oldu, yarın anltmaya devam ederim. Biraz kımız içelim, içimiz dinlensin.
- İçelim Kıraç Atam. İçelimde içimizin yangını sönsün.
 Sofralar kuruldu. Kurtların avlayıp getirdiği Geyik eşliğinde kımızlar içildi, Yüreklere su serpildi, içdeki yangin söndürüldü ve belirli bir zaman sonar uykuya dalındı.
    Büyük bir kalabalık cenk ediyordu. İki tarafda güçlü, iki tarafta pes etmiyordu. Bir taraftan oklar vınlarken diğer taraftan demirin bileğin gücüne teslim olup inlemesi ortalığı inletiyordu. Bu bir boyun eğme savaşıydı. Bir taraf yavaş yavaş azalmaya başladı. Derken bir ses ortalıkta dolandı.
-Baz kağan uçmağa vardı, Baz kağan uçmaüğa vardı.
Bu sözler bir tarafın teslimiyete yakınolduğunu anlatan işaret idi. Baz Kağanın Otağına doğru yaklaşıyordu kılıç sesleri. Derken iki Katunun kılıçla vuruşması başlamıştı. İkiside birbirini yenmeye çalışıyor ama yapamıyordu. Ama ne oldu ise gözgöze gelmeleri ile kılıçları bırakmaları bir oldu. İkiside birbirine bakıyordu. Bu bakışmalar asla ve asla birinin diğerini küçümseme ya dakorkması anlamına gelmiyordu. Bu bir şaşırmaydı. İkiside birbirine bakıyor, kimin kim olduğunu çözmeye çalışıyordu. İkiside kam bakışlı gözlerini birbirine dikmişti. İkiside birbirine o kadar çok benziyordu ki, ikiside bunu anlamaya çalışıyordu. İlk atılan Ay hanım oldu.
-   Kimsin sen?
-   Ben Aykızım, sen kimsin?
-   Bende Ayhanımım. Baz Kağanın kızıyım.
       Ortalık iyice kızışmıştı. Adlarıda aynı olunca, Ay Hanım Saldırmak istedi ama onu bu defada Aykızın arkasındaki karaltı engelledi. Aykızın arkasında Küçük bir erkek çocuğu vardı. Bu erkek çocuğun belinde de, Kür Şad’ın sihirli pusatı bulunmaktaydı.
Çocuk ise onların pusatı gördüğünü görünce, O da beline baktı. Gerçektende Kür Şadın pusatı bulunmaktaydı belinde.
Çocuk belindeki pusatı çekip, bu ikiz gibi katunun dövüşmesini durdurmak istiyor ve siz birsiniz neden kavga edersiniz demek istiyordu ama ne pusatını çekebiliyor ne de sesi çıkıyordu. Elinde güç yok, Avazında da ses yoktu. Bağırmak istedikçe sesini kendisi bile duyamıyordu. Savaşın ortasında çaresizce kıvranıyordu. Diğer yandan dab u pusatın beline nasıl geldiğini düşünüyordu.
  Yattığı yerden bir den fırladı. Etrafına baktı. Kıraç Ata elinde bir pusat, onu temizliyor, parlatmaya çalışıyordu. Cengiz şaşırmıştı. Gördüğü rüya mıydı neydi? Rüya ise Kıraç Ata bu rüyayı bilirmiş gibi pusat elinde ne yapıyordu? Cengizin kafası iyice karışmıştı. Acaba az önceki gerçekde şimdi mi rüyada idi?
Kıraç Atanın sesi ile biraz olsun kendine geldi.
-Evlat iyi misin?
 - İyiyim Kıraç Ata ama sen ne yapıyorsun orada?
- Sana vereceğim emaneti temizliyorum.
-Hangi emanetten bahsediyorsunKıraç Atam?
 Diye sorarken birden rüyası ve Kıraç Atanın elindeki pusat  kafasında birleşiverdi. Bu inanılması güç bir durumdu. Kıraç Ata her olayı biliyor muydu? Rüyasını bile bilebilir miydi?
Tabiki bilirdi. O Kıraç Ata idi.
 – Kıraç Atam, buraya geldiğimden bu yana olmayacak şeyler oldu, Duymayacağım şeyler duydum. Artık şu olayı bana tam olarak anlat, bende rahatlayayım.
-   Oğul anlatacak çok az konu kaldı. Ama senin için en önemli yerler kaldı. Madem sabahı bekleyemeyeceksin gel anlatayım.
Evlat, Taçam ile Aykız vurulmuşlardı birbirlerine. Bu sevda, Urungu ile Ay Hanımın sevdası kadar büyük bir sevda idi. Birbirlerine bakamadıkları gözleri ile sevdalanmışlardı. Biliyor musun, birara Taçam, Aykıza; istersen güreş tutalım demişti. Bu sözlere bün boyunca gülmüştik. Aykız aradığı Yiğidi bulmuştu. Bu gözlerinden anlaşılıyordu. Atsız Beğde, Onlara;
-Siz sevdalanmışlsınız, bunu meyvesi de olmalı ki, Kür Şadın kanı yürüsün, şan versin Türklere.
 Aykız bu sözlere utansada, bunun ne kadar önemli ve doğru bir söz olduğunu iyi biliyordu.
 İşte sen onların meyvesisin.
 Bu sözlerden sonar sabaha kadar hiç konuşmadılar. Cengiz ne diyeceğini ne yapacağını bilemeden öylece sabaha kadar oturdu ve Kıraç Atanın pusatı temiz lemesini seyretti.
 O Kür Şadın torunu Taçamın oğlu idi. Bu ne Kutlu bir olay, ne kutlu bir görev idi. O Kür Şad kanı taşıyordu.
 Ya bu rüyalara ne demeliydi? Her yaşananı ve yaşanacakları bir bir görmüştü rüyasında.
  O gece Kurtlar sabaha kadar uludular. Kür Şadın yeniden Acuna gelmesini kutlar gibi uludular.
   Kurtlar yol veriyordu Kür Şadın torununa,
 Yol veriyordu, Turanın yeniden kuruluşuna,
 Kıraç Ata bu kutlu geceye tanıklık ederken,
Kurtlar diz vurup baş eğiyorlardı, Başbuğun torununa,
 Taçam şimdi nerededir bilinmez,
 AyKızın bu bağa kurduğu gönül yenilmez,
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #8 : 31 Ağustos 2013, 10:28:04 »

 Yürek delen bakışları silinmez
 Kür Şadın kanı yeniden yeşerir,
 Çinlilerin korkusu buradan alınır,
 Ey Türkler uyanın artık,
Kür Şadın kanı geliyor,
Ordularla yenilmez.   
  Sabah ilk ışıklarını saçarken, kurtlar kapıda hazır bekliyorlardı. Kıraç Ata ile Cengiz hiç uyumamışlardı. Hiç de konuşmamışlardı. Artık konuşmanın bir anlamı kalmamıştı. Herşey konuşulmuş ve herşey anlatılmış hatta herşey yaşanmıştı. Sözlerin anlamını yitirdiği saatler yaşanıyordu.
 Cengiz biliyordu ki artık gitme zamanıydı. Dışarı çıktılar. Kurtlar bir Beği selamlar gibi diz vurmuşlar bekliyorlardı. Cengizin içinden hiç gitmek gelmiyordu. Şehiri, şehirde yaşadıklarını ve şehirde kendini bekleyenleri, hepsini unutmuştu.
   Oysa Aytuğ günlerdir yolunu gözlemekteydi. Niye gitmişti acaba? Bilmediği bir durum mu vardı? Kafasında binbir soru işaretiyle Cengizini beklemekteydi. Cengiz gelecek, evlenecekler ve balaları olacaktı. Ülke için, Türk için yaşayacak babalar…
   Bahadır ise bu gidişi normal karşılamış hatta O da meraketmekteydi. Acaba bir akraba bir tanıdık, geçmişten birkaç bilgi bulabilmişmiydi? O da özlemişti. Onunla konuşmak dertleşmek, kavgalara karışmak, yaralanmak, bunlardı özlemlerinin bir kaçı.
     Cengiz, Kıraç Atasının önünde diz vurdu.
-   Kıraç Atam, Gitme zamanım gelmiştir. Bilmem ki bird aha görüşür müyüz? Bilmem ki bird aha dertleşir miyiz?
-    Evlat, bunu Tanrı bilir. Seninle olmasa bile oğulun Kür Şad ile görüşeceğim. O’na diyeceklerin var ise deyiver bana da ben O’na ileteyim.
-    Kıraç Atam, ne diyeyim ki? Eğer ki O’nu bir Türk Çerisi olarak yetiştirememiş isem, sen onu yetiştiriverirsin. Kanını anlatırsın. Şanını anlatırsın. Bunlar yeterlidir.
-   Sen merak etmeyesin. Yanıma gelirken normal bir kişi gibi gelse bile giderken Kür Şad adlı Hülagü Han yürekli olarak gidecektir.
   Böylece vedalaşarak ayrıldılar. Cengizin ayakları sanki geri geri gidiyordu. Geçmişin en değerli zamanından bilinmeyen bir geleceğe doğru yol alıyordu. Acaba sormadığı sorular kalmış mıydı? Kıraç Ataya sorulmadık soru kalmaz mıydı? O Kıraç Ata, O geçmişi bu güne getiren bilge idi. Cengiz yavaş yavaş dağdan aşağıya inmeye başlamıştı. Şimdi aklında daha başka sorular vardı. Bu olanları Aytuğ’a nasıl anlatacaktı? Anlatmalı mıydı acaba? Ya Bahadır? O’na ne diyecekti? Keşke Kıraç Atasına sorsa idi. Ama demezdiki Kıraç Ata. Ona eşlik eden Kurt ile birlikte aşağılara doğru sallanmaya başlamıştı ki, Kurt birden bire durdu. Cengiz yeni bir vedanın eşiğinde;
-   Anladım, geri dönme zamanın geldi. Dedi ve Kurtun başını okşadı. Kurt da buna izin Verdi ve uludu, Kıraç Ata kokulu bir uluma ile arkasına döndü ve dağın tepesine doğru gözden kayboldu.
Cengiz, köye hiç sapmadan, doğruca köy dışından yoluna devam etti. Artık aklında Aytuğ ve Bahadır vardı, birde Kür Şad…
 Aytuğ ile bahadır, günler geçmesine rağmen Cnegizin ağzından bir laf çıkmamasına, hem şaşırıyorlar hemde üzülüyorlardı. Ne olmuştu acaba?
  Cengiz ise, yaşadıklarını nasıl anlatması gerektiğini  düşünüyordu. Geldiği ilk günlerde anlatmalı mı yoksa anlatmamalı mı bunu düşünmüş ve anlatmaya karar vermişti. Çünkü Kür Şadın Torununu doğuracak kadın bunu bilmeliydi, hakkı vardı böyle kutlu bir çocuğu doğuracağına.
  Günlerin günleri kovaladığı, Acunda Türk düşmanlarının cirit attığı günlerden bir günün akşamında, evlerinin önündeki çardakta otururlar iken, Cengiz yavaşça konuyu açtı.
   Bana soru sormayarak, beni rahat bırakarak ne kadar değerli olduğunuzu bir kez daha gösterdiniz. Ben de günlerdir, yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı size nasıl anlatsam diye düşünürüm. Hala da düşünüyorum. Siz bana inanacaksınız ama kulaklarınız itiraz edecek. Dilerseniz en baştan anlatayım.
 Aytuğ ve Bahadır heyecanla, sessizce beklediler. Aslında günlerdir bu anı beklemişlerdi.
   -Köyüme vardığımda ezan okunuyordu. Köyün yaşlıları camidedir diye, çıkmalarını bekledim. Çıkmaya başlayıp, avluda toplanmaya başladıklarında, adımı deyip, akrabalarımı araştırmaya geldiğimi söyledim. Ama kimse tanımamıştı. Umudum tükenmek üzere iken, yaşlı bir dede,
-Evlat, sen şu dağa doğru tırman, senin aradığın cevaplar oradadır. Dedi.
 Şaşırmıştım ama soru sormadan tırmanmaya başladım. Dağın tepesine yaklaşınca, üç mağara gördüm.
  Cengiz daha sözünü bitirmişti ki, ikisi birden
-   Cengiz, diye bağırdılar.
Anlamışlardı, mağaranın ne anlama geldiğini.
-   Sözümü kesmeyin ne olur. Bende sizing gibi olmuştum. Hatta mağaralara girip, Kurtu, Ayıyı ve kartalları gördükten sonar dışarıya çıktığım zaman, arkamda duran aksakallı dedenin, Cengiz diye bana seslendiğinde, Ona dönüpte balktığımda, Onun Kıraç Ata olduğunu anlamam, bende nasıl bir his bıraktığını anlatamam.
Büyük bir sessizlik oldu.  Cengiz, günlerdir Kıraç Atasının hediyesi Kımızı çıkarıpta sofraya koyup, Bu Kıraç Atanın size hediyesidir demesiyle, sessizlik daha bir başka şekle büründü. Kımızlar taslara katılıp içildi. Bahadır ile Aytuğun içtikleri kımız mıydı, yoksa kımızın içtiği Aytuğ ile Bahadır mı idi, bunu kimse anlayamazdı. Uzun bir sessizlikten sonar, Cengiz anlatmaya devam etti.
  Ben Kıraç Atayı gördüğümde, şaşkınlıktan ölecek gibi olmuştum ama Kıraç Ata beni beklediğini söyleyince, artık ortamın gizemine kendimi teslim etmiştim. Tıpkı şu an sizing de konuya teslim olmanız gibi…Gerçektende, Onlarda artık yaşananların içine girmişler ve teslim olmuşllar hatta onlarda aynı anın içinde yaşamaya başlamışlardı. Konu o kadar uzun, o kadar güzel ve Türk kokulu, o kadar geçmiş kokulu idi ki, günlerce konuşuldu, günlerce anlatıldı ama doyum olmadı, doyulmadı. Cengiz Anasının atı ile Kıraç Atanın oralarda avlandığı anları anlattı. Cengizin her anlatışı, Aytuğ ile Bahadırda, Cengizin Anasına karşı ayrı bir hayranlık, ayrı bir saygı uyandırıyordu. Tıpkı Urungunun anası gibi, Tıpkı Kür Şadın evdeşi gibi…
  Cengiz için en zoru, Taçamı anlatmaktı. Ama Onlar olayın içine o kadar girmişlerdi ki, artık Taçamın orada olmasını fazlaca yadırgamayacaklardı. Çünkü Kıraç Atanın olduğu yerde, her kes ve her zamandan insan olabilirdi. Günlerce süren
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Karagerey
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.865



« Yanıtla #9 : 31 Ağustos 2013, 10:28:33 »

konuşmalarda, Cengiz, Taçami, Atsız Atayı, her bir şeyi anlattı. O anlattı, diğerleri o anı yaşadı. O anlattı, diğerleri o anları hissetti. O anlattı, diğerleri geçmişe gitti.
  Anlatılanlar bitince, kimin ne düşündüğü, kimin nereyi yaşadığı belli değildi. Geçmiş ile bu gün arasında sıkışmış kalmışlardı. Haftalarca yaşanılan, anlatılanların etkisinde kaldılar.
    Aytuğ, eşine daha bir başka bağlanmış, daha bir başka saygıyla bakıyordu.Çünkü O Kutlu bir davanın son umuduydu, geçmişten bu güne akan kanıydı. 
    Günlerce boş boş oturdular, günlerce kımız içip sarhoş oldular. Artık yavaş yavaş normal hayata dönmeye başlamışlardı. Ama artık hiç bir şey eskisi gibi olamazdı. Daha da sertleştiler. Kımız Tadında yaşamalıydılar…
         Artık, Aytuğ, Bahadır ve Cengiz her hafta sonları dağlara çıkıp kımız içiyorlar, Türk Töresine uygun kıyafetler giyip, dağda yaşayıp, kımız tadında yaşayıp tekrar geri geliyorlardı. KIMIZ TADINDA BİR HAYATLARI VARDI ARTIK…
 Zamanla bu küçük gurupları on, onbeş kişiyi bulmuştu. Ama bu kadar!  Daha fazla asla olmadılar. Onbeş kişilik dev bir orduydular.
  Bu yaşamları zamanla ocak içinde de duyulmaya başladı. Aslında duyulması sorun değildi. Sorun olan Onların Bu yaşam biçimini her zaman ve heryerde devam ettirmeleri idi. Artık Cengiz din içerikli yazıları yazmıyor, ocak içindeki Türk olmayan kişilerle konuşmuyordu. Bu gerçek değişime diğerleri de katılmış ve ocakta soğuk rüzgârlar esmekteydi. Zaten Bu on beş kişi zaman içerisinde ocaktan koptular.
   Önce onbeş kişilik dev bir orduyla yürüyüş yaptılar. Türk kokan haykırışlar vardı. Tek hedef Turan bağırışlarıyla Türk Elini inletti bu on beş kişilik dev ordu. Gazetelerde yazılar çıkıyordu, bu onbeş serdengeçti hakkında. Her zamankin gibi, maymun basın iş başındaydı. Bu onbeş Bozkurt’a ırkçı faşist damgası yapıştırılmıştı. Her yerde eleştiri ve ırkçı damgası yemekteydiler. Bu olay, ocak ve üst yönetim tarafından da dikkate alındı ve uyarı aldılar.
 Ocak ve yönetimle araları iyice açılmıştı. Bütün kapılar sonuna kadar kapanmıştı onlar için. Artık yalnız ve öksüz Türkçülerdi Onlar. Ellerinde Yol göstericini kitapları, kalplerinde Tanrı dağı, Beyinlerinde sadece Turanla baş başa…
 Onbeş Bozkurt bir basın açıklaması yaptılar;
      Biz Türk’üz ve Irkımızı sevmemiz ve Irkımıza doğru bilgiler vermemiz çok normaldir. Bizler Atsız Atamızın yolunda, Onun gösterdiği yolda yürüyoruz ve yürüyeceğiz de. Bize faşist demeyin, asla kabul etmeyiz. Diyecekseniz, bize Atsızcılar deyiniz. Doğrusu budur. Unutulmamalıdır ki, töresini ve geçmişini bilmeyen bir ırk yok olmaya mahkumdur. Biz öyle bir ırkız ki, kahpe tarih kitaplarına, temiz ve büyük İmparatorluklar kurarak izler bırakmışız. Bu izler silinmeye ve unutturulmaya çalışılmaktadır. Kardeşlik sevdasına düştüğünüz bütün ırkçıklar, her daim sırtımızdan vurmuştur. İğrenç tecavüzlere yeltenmişlerdir. Bizler bunların karşısındayız. Din kardeşiyiz dediğiniz bedevi ırkını nasıl unutacağız. Bizler unutsak Beğdinler nasıl unutacak. Bu en büyük ihanettir. Sonuç olarak; biz Kür Şad’ın Torunlarıyız. Cengiz hanın, Hülagü Hanın, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Attila’nın torunlarıyız. Biz Bu kutlu davada tek hedef Turan diyoruz ve Tanrı Dağından ötesi yok diyoruz”
  Bu basın açıklaması, onlar için sonun başlangıcı olacaktı. Ama onlar da biliyorlardı ve daha çok gururlanıyorlar, daha bir mutlu oluyorlardı. Ne demişlerdi; TANRI DAĞINDAN ÖTESİ YOK…
  Aytuğ’un doğumu yaklaşmaktaydı. Sayılı günler vardı. Çocuğun adını birlikte vermişlerdi. Kız olursa Börte, Er olursa Kür Şad olacaktı. Artık her dağa çıkışlarında, Cirit oynuyorlar, atlarla yarış yapıyorlar, geceleri kurdukları Otağ da yatıyorlar ve Kür Şadın narasıyla iniyorlardı, Tanrı Dağından iner gibi…
 Yine puslu bir gündü. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Aytuğ doğum yapıyor, Bahadırla Cengiz ise bu sancılı duruma dayanamıyordu. Akşamın karanlığında parkta dolaşmaya çıktılar. Hava pusluda olsa, zifiri değildi. Ala bir karanlık vardı. Onlar kendi başlarına dolaşırken, hastanede Aytuğ yaşam mücadelesi veriyordu. Doğum başlamış ama Aytuğ doğumu yapamıyordu. Doktorlar çaresizdi. Ameliyata almışlardı. O kadar kısa bir sürede olmuştu ki bu olaylar. Doğum başlamış ve ölüm kol gezmekteydi. Bu arada Aytuğ’un ağzından, “beni boş verin, çocuğumu yaşatın” mırıldanması çıktı.
Bebeğin sesiyle birlikte bir can gelmişti acuna, diğer bir canı alarak... Aytuğ’un cansız bedeni, Küçük Kür Şad’ın yanında sessizce ve dudağında hafif bir tebessümle yatmaktaydı…
 Bir Kür Şad doğuyordu, doğmuştu yine kendi kaderiyle baş başa…
Bir Kür Şad doğarken, başka Kür Şad’lar ölüyordu, ölecekti, gidecekti diğer Kür Şadların yanına. Gidecekti ve Tanrı Dağından bakıp yanacaktı yapamadıklarına. Yanıpta Kükreyecek, kükreyip Tanrı Dağını inletecekti, Tanrı Dağı dile gelip haykıracak, bağrına basacaktı, bu yeni Kür Şad’ları. Acaba bu kadar Kür Şad yüzlünün gelmesini Tanrı dağı nasıl taşıyacaktı? Bu kadar Kür Şad çok değil miydi? Ağır gelmeyecek miydi? Ne de olsa Türk’lerin dağıydı bu dağ, Tanrı Dağı boşuna mı denmişti O Dağa!
      Aynı anda, parkta silah sesleri duyuldu. İki genç bir anda yere yığıldı. Acı kurşunlar böğürlerinde patlamıştı. Bahadır, Cengiz’in yüzüne bakarak” Tanrı dağında bekliyorum seni” Dedi…
Cengiz ise ateş açanları görmüş ve tanımıştı. “O kadar kalleş kurşunu yedim de ölmedim ama bu dost bildiğim tanıdıklarımın kurşunu ben bin öldürdü, ama biz ne demiştik bu yola çıkarken; TANRI DAĞINDAN ÖTESİ YOOOOOOOOOOOOK” Dedi ve ikisi de gözlerini yumdular, bir daha açmamacasına…
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Karagerey Altemur
Sayfa: [1] 2
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.211 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.