Hukuk Alanında Türkçü Devrim - Tan Hu
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2019, 11:11:36


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Hukuk Alanında Türkçü Devrim - Tan Hu  (Okunma Sayısı 1400 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 875


Nur'dan Rıza aldık.


« : 13 Kasım 2015, 11:01:47 »

Hukuki Türkçülüğün temelini asri bir hukuk vücuda getirmek şeklinde dile getiren Gökalp, Milli hukukun bütün kollarının teokrasi ve dini tebaaların bakiyesinden kurtarılması gerektiğinden bahseder. Cumhuriyet döneminde kısa süreliğine hukukun şekil değiştirmesi ile karşılaşsak da bu uzun sürmemiş, halife ve sultanlar sultası tekrar ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüştür.

Asri devletler hem kanun yapıcı hem de vatan idaresi alanında doğrudan millete bağlıdır. Milletin bu gücünü (millet kavramı ayrıntılı bir şekilde programlandığı sürece geçerli olabilir, yığınların kanun yapıcılığı ve vatan idaresi mevhumları tartışmalıdır) yok edecek hiçbir makam, anane ve hak bulunmamaktadır.

Asri aile vücuda getirilmesi gayesine de değinen Gökalp, erkekle kadının nikahta, ayrılıkta, mirasta, mesleki ve siyasi haklarda eşit olmasını gerekli kılar.

Atsız Ata nispi adalet olgusunu tarif ederek;

İnsanlar hak ve hukuk bakımından da hiçbir zaman eşit olmamışlardır. Kanunlar devlet başkanı ile herhangi birisine yapılan hareketi aynı şekilde cezalandırmaz. Ancak insanlar, ıstırapların azaltılması için aradaki farkı mümkün mertebe azaltarak nispi bir adalet ve eşitlik kurmaya çalışmışlardır. (Ötüken, 1970, Sayı: 11)

Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi? Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? Öyleyse bu anayasa hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken tarihçilerimizin uluslararası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı için Türk devletinin "sosyal" devlet olduğu kaydolundu. "Türkçü" devlet olduğu kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya "hayır" dedim. (Ötüken, 1967, Sayı:40)

Memleket gençliğine öğretilmesi icap eden bir inkılâp ideolojisi, bir eski Türk hukuku vardır. (Atsız Mecmua, 15 Ağustos 1932, Sayı: 16)

Bir memleketin Üniversiteleri hainlerin yuvası durumuna düşmüşse, demokratik zaruretler ve barış söylemleri yüzünden bunlara göz yumuluyorsa o ülkenin geleceğini kestirmek için kâhin olmaya lüzum yoktur.

Demokrasi, anayasa, hukuk devleti, kanun, insan hakları gibi teranelere kapılarak tedbirde kusur edenleri tarih bağışlamaz. Tarihin cezası tüyler ürperticidir. (Ötüken, 12 Ekim 1965, Sayı: 22)

Roma hukukunu, Yunan teşkilâtını su gibi bilen, bülbül gibi okuyan müderrisler bunu tedvin etmeyi akıllarına getirdiler mi? Şu veya bu dersin tarihini okutan profesörler Fransız hukukuna göre yazılmış olan ve Türkiye’yi solda sıfır bırakan eserleri papağan gibi tekrardan başka ne yaptılar? İçtimaiyat derslerinde Avustralya’nın vahşî kabilelerinin isimleri yanında "Türk" adı kaç kere geçti? Halbuki bu müderrisler inkılâba olan sadakatlerini şekil itibariyle göstermekten bir an bile geri kalmadılar. Sayın Hukuk Profesörleri 2000 kişiye birden ders verecek kadar bilim ve hatta dehâ sahibidirler. Haftada dört saat dersi olan bu dâhiler, şu 2000 garibi dörde bölerek 500'er kişilik guruplara ayrı ayrı ders vermeyi ve o hengâmeyi birer sınıf haline getirmeyi bir türlü düşünemezler. Hayır, düşünmesine düşünürler ama bunun için ayrı ücret beklerler. Çünkü haftada 8 veya 12 saat ders verirlerse, dışarıdaki hukuksal danışmadan gelecek kazanç baltalanacaktır. (Ötüken, 16 Temmuz 1964, Sayı: 7)

Bütün alanlarda olması gerektiği gibi mevcut akademik kadroların da topyekun yenilenmesi ve Türkçülük ilkeleri doğrultusunda donatılması ve bu yönde istikamete sokulması gerekmektedir. Yukarıda tarif edilen akademik kadroların günümüzdeki paçozlukları hali hazırda devam etmektedir.

"Kendimize dönelim. Ahlâk, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, görenek, gelenek ve her şeyde millî olalım." (Nihal Atsız, ―Gençlik ve Ahlaklı Türk Ülküsü, s.83.)

Ekonomide Türkçü Devrim (İktisadi Vatanperverlik)

Bir bütün olarak iktisat ya da ekonominin yapısı, , siyaset ve içtimai yapılanmalar ile yakından ilişkili olduğundan aşağıda konuyu bu yönü ile değerlendirmek istedim.

İktisadi doktrinler çabuk değişir. Değişmeyen prensipler milliyetçilik ve beynelmilelciliktir.(Ötüken, Şubat 1968,50. Sayı)

1944’te “İktisadi ve Malî Devrim ve Düzeltimler” başlığı ile verilen milli iktisat programı Eski Türklerde iktisat anlayışına kadar uzanır. Bu anlayışta kendi kendine yetebilme durumu dahil olmak üzere Ziya Gökalp’in pek çok iktisadi düşüncesi bulunmaktadır;

“Çok eskiden Türkler, iktisat hayatına çok büyük önem verirlerdi. Orta Asya’da yaşadıkları vakit, uygar bir ulus oldukları için, bütün ihtiyaçlarını kendileri sağlarlardı. Hayvan yetiştirirler, toprağı işlerler, kumaş dokurlar, demir döverler, her ziraatı yaparlardı. Sonra sonra bulundukları yerler, kendilerine dar gelmeye başladı. Dağılarak başka yerlere yerleştiler. Bütün Asya’yı baştanbaşa kapladılar. O vakit Çin Denizinden Akdeniz’e kadar, Asya’nın ticaretini ellerinde bulundurdular” (Su ve Duru,1944, s.261).

Gökalp’in Türkçülük anlayışı doğrultusunda da anlaşılabilecek iktisat konusu 1944’teki ders kitabı Gökalp’in düşüncelerinin en açık biçimini vermektedir.

“İktisadi kalkınma, yol ve liman, atom, roket, uzay milli ülkü olamaz. Bunlar nasıl olsa elde edilecektir. Fakat çok mühim olduğu halde mutlaka verilemeyecek olan hayati nesne "ülkü"dür. O ülküyü, düşünüp taşınarak zorla yaratmaya da ihtiyacımız yoktur. O hazır olarak yanı başımızda duruyor: Dış Türkler...” (Ötüken, 1970, Sayı: 2/(74), Gözlem, 1968, Sayı: 5)

İktisat ilmi, bir milletin iktisadi hayatını tanzim eder ve o milletin istikbaline yön verir.

İktisadi kalkınma ile her şey bitmez. İktisadi kalkınma aldatıcı da olabilir…

“Fabrika, baraj, yol, okul, hepsi iyi... Fakat manevi yükselme? Milli ülküyü tahribe çalışan öğretmenler, milli yapıyı yıkmaya çalışan kitaplar, piyesler, filimler ne oluyor? Bunlar arada bir görülen nesneler de değil. Sistemli ve ısrarlı boyuna devam ediyor.

Hükümet, seçim kanunundaki milli bakiye usulünü değiştirmek gibi kendine hemen hiçbir faydası dokunmayacak konularla uğraşacağına anayasanın aksayan tarafları dâhil bütün kanunların gediklerini tıkayacak hayırlı teşebbüslere girişse, diğer partilerin güvenilen unsurlarıyla da iş birliği yaparak Türkiye'yi millileştirse olmaz mı?

Türkiye'ye çıkarlarımla değil, yalnızca atalarımın kanı, milli ülkü ve şerefimle bağlı olduğum için milli bir tehlikeyi önlemenin yollarını özetleyerek gösterdim.

Bu benim görevimdi. Bu görev sonuna kadar devam edecektir.” (Ötüken, 1967, Sayı: 43)
İktisadi görüşe göre sosyal adalet düşüncesi bugün hemen herkes tarafından benimsenmiş olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüşe göre sıralamak asla doğru değildir. (Ötüken, Şubat 1968,50. Sayı)

Kısa ifadeler ve görüşler ile geçtiğimiz hadiseler, iktisadi bakışla her biri tek başına birer büyük haldir. Bunlar bizim maddi ve manevi birçok hazinelerimizi tükettiler. Fakat bütün bunlara mukabil hürriyet ve istiklalimizi kazandık. Milli hudutlarımız, içinde milli mevcudiyetimize sahip olduk. Bütün bu harikaların meydana gelmesinde olduğu gibi bütün bu iflas ettirici hadiselerin karşısında da biricik istinadımız Türk köylüsü oldu. İşte bu fedakârlıkların büyük zararlarını da Türk köylüsü malı ve canı ile ödedi. İktisadi nazariyeler hilafına olarak açlığı ahlaksızlığa, sefaleti esirliğe, ıstırabı serseriliğe tercih etti. Biz bu halkın tükenmez bir hazine olduğuna ve onun enerjisine inanıyoruz. Çünkü o bunları tarihimizin her safhasında ispat etti ve gösterdi.

“Her şeye katlandık ve kazandık. Her şeye katlanacak ve kazanacağız.

Onun için iktisadi seferberlik var. İsraflara sefahatlere elveda...

Eski Türklerin; ziraat ve ticaret konularında askeri de olduğu gibi başarılı olduklarını vurgulayan iktisat düşüncesi; Türk kültürünü yükseltmek anlamındaki Türkçülük ile paraleldir. Milli iktisat konusu 1944’te köycülük politikasıyla devam eder. “Köylüye Verilen Hususi Önem” başlığıyla köylü nüfusun toplam nüfusun yüzde yetmişini oluşturduğu ve köylüyü rahat yaşatmak, korumak için üzerindeki ağır verginin kaldırılması gerektiği üzerinde durulmuştur. Bu vergi de aşar vergisidir. Mustafa Kemal’in “Köylü milletin efendisidir” düşüncesiyle paralel olarak Ziya Gökalp’in köycülük siyaseti üzerine düşündükleri 1944’te köylüyü bilinçlendirmek olarak çıkmaktadır. Bununla beraber; Ziraat okullarının açılması, Ziraat Bankası’nın kurulması, Gazi Orman çiftliğinin kurulması Ziraat alanında yapılan yenilikler olarak 1944’te yazılmıştır.” (Su ve Duru,1944).

Köycülük siyasetinin esasları bugün için de geçerlidir;

1. “Köylüden ezici vergilerin kaldırılması
2. Köylünün üretim imkanlarının artırılması
3. Köylünün bilgi ve görüşünü yükseltecek tertiplerin alınması
4. Toprağı olmayan köylülere toprak verilmesi”

Günümüzde de yer üstü ve yer altı kaynakları ile zengin toprakların çevrelediği bir alana sahip olmamız stratejik açıdan düşmanlarımızın iştahlarını daha da çok kabartmaktadır. Uranyum, Bor, Altın, Gümüş, Doğalgaz, Su, Toprak vb. kaynakların mevcudiyeti, Tarımsal-Biyolojik Çeşitlilik açısından zengin bir bitki ve canlı sistemine sahip olmamız, en büyük iktisadi ve kalkınma hamlelerini en hızlı şekilde gerçekleştirmemizin ön koşuludur.

Gıda devleri Türk toplumunun ve nesillerimiz gelişimini yok edecek teknolojik ürünler ile ülkemizi kuşattıklarından en acil şekilde yerli tohum ve üretim tesislerine hız vermemiz, dışa bağımlılığı yakamızdan silkip atmamız gerekmektedir. Önümüzdeki 20 yıllık süreçte su savaşları da kapımızda olacaktır.

İktisat alanında çizilen yol, tam bağımsızlığı milli ekonomi ile güçlendirecek yoldur. Milli ekonomi ise devletin var olan kaynakları kullanması, koruması ve geliştirmesi ile ilgilidir. Devletçilik ilkesi ile somut hale getirilmiş olan tam da budur!

Devletçilik politikasının resmi bir ilke olarak kabul edilmediği yıllarda, iktisadi yatırımların tartışıldığı bir meclis oturumunda söz alan Akçura, devletin ekonomideki rolünün artmasından duyduğu memnuniyeti şöyle dile getirir:

“Efendiler, yalnız iktisadi teşkilat değil, devletçilik yani iktisatta devletçilik fikrinin hükümetimiz tarafından makbul addedildiğini ve encümenimiz tarafından da tasvip edildiğini görüyorum. Filhakika devlet inhisarları, devlet idareleri, şimendiferlerin alınması ve saire iktisatta devletçilik fikrinin hamdolsun bizde de başladığını gösteriyor.”

Atatürk’ün, “Bu memleketi mamure haline, cennet haline getirecek olan esbab, avamil-i iktisadiye ve faaliyet-i iktisadiyedir” sözü devletçiliğin halkın da katılacağı bir ekonomi modeli olacağını işaret etmekte kullanılmıştır.

Ziya Gökalp’in bahsettiği büyük sanayinin kurulması hedefi ile paralel olarak 1945’te bahsedilen, 1938’de özel sermaye ile gelmiş ve endüstri müesseselerini korumak, teşvik etmek, devlet eliyle endüstri müessesi kurmak olarak belirlenmiştir (Karal, 1945; Gökalp, 1976f).

Gökalp iktisadi hayatı üç başlıkta toplar;

1.Aile İktisadı
2.Şehir İktisadı
3.Milli İktisat

Ziya Gökalp’in İktisadi Türkçülük anlayışı ile Cumhuriyetin milli iktisat programının paralel olduğu değerlendirildiğinde “Türkiye Ekonomisinin Gelişmesi” başlığı da bu alanda incelenebilir.

Türk kültürüne en uygun sistem, solidarizm yani dayanışmacılıktır. Ferdi mülkiyet sosyal dayanışmaya yaradığı nispette meşrudur. Kişisel mülkiyet gibi, toplumsal mülkiyet de olmalıdır. Toplumun fedakârlığı veya zahmeti sonucunda meydana gelen ve kişilerin hiçbir emeğinden doğmayan fazla kârlar, topluma aittir.” ( Ziya GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, “İktisadî Türkçülük”, MEB Yayınları, İstanbul, 1990, s. 178-182)

Demek ki, Türklerin toplumsal ideali şahsi mülkiyeti kaldırmaksızın toplumsal servetleri fertlere kaptırmamak, genelin faydasına harcamak üzere korunmasına ve üretilmesine çalışmaktır.

Türklerin, bundan başka, bir de ekonomik idealî vardır ki, o da ülkeyi büyük sanayiye kavuşturmaktır. Gökalp’e göre bazıları: “Ülkemiz bir tarım ülkesidir. Biz daima çiftçi bir millet olarak kalmalıyız” diyorlar, ki bu fikir asla doğru değil. Gerçekten, çiftçiliği hiçbir zaman elden bırakacak değiliz; fakat çağdaş bir millet olmak istiyorsak, mutlaka büyük sanayiye sahip olmamız gerekir. Avrupa hareketlerinin en önemlisi, ekonomik devrimdir. Ekonomik devrim ise, ilçe ekonomisi yerine, millet ekonomisinin ve küçük zanaatlar yerine, büyük sanayinin konulmasından ibarettir. Millet ekonomisi ve büyük sanayi ise, ancak koruma yönteminin uygulanması ile oluşabilir. Bu konuda bize yol gösterecek olan millî iktisat teorileridir.

Atatürk’ün de dediği gibi; “Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadi zaferle taçlandırılmazsa meydana gelen zaferler payidar olmaz az zamanda söner.” Bu düşünceden hareket edilerek Cumhuriyet devrinde endüstri, tarım, bayındırlık ve ticaret alanlarında istenilen gelişmenin sağlanması için gerektiği şekilde çalışılmıştır”

Atatürk’ün, “Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleketi iktisadiyatını devletin eline almak” sözleri ile devletçilik anlayışı kısmen ekonomi politikasından da sıyrılmış olur.

Akçura ekonomiyi, milli devlet ve milliyetçiliğin gelişmesinin temeli, çağdaş bir devletin kurulmasının tayin edici unsuru olmak üzere, iki boyutta ele alır. (Georgeon, 2005: 130).

Akçura, Lozan Barış Antlaşması imzalanmasından önce Darülfünun salonunda 11 Mayıs 1923‘de verdiği konferansta, ―mali, iktisadi, idari istiklalimizi behemehal temin edemeyen sulh muahedesi kabul olunamaz‖ diyerek iktisada verdiği önemi dile getirir (Akçura, 1923: 148).

Türk ekonomistlerinin ilk işi, önce Türkiye’nin ekonomik gerçeklerini incelemek, sonra da bu objektif incelemelerden millî ekonomimiz için bilimsel ve esaslı bir program hazırlamaktır. Bu program gerçekleştirildikten sonra, ülkemizde büyük bir sanayi teşkil etmek için, her fert bu program dairesinde çalışmalı ve ekonomi bakanlığı da bu şahsi, milli faaliyetlerin başında gelen bir düzenleyici görevi üstlenmelidir.

Ekonomik bakımdan kendi kendine yetemeyen, yani ekonomik bağımsızlığa sahip olmayan bir toplum, siyasal bağımsızlığını kaybeder.

Akçura, liberal ekonomi anlayışının Osmanlı Devletine verdiği zararların ancak milli ekonomi ile aşabileceğini, milli ekonomi için de milli bir burjuvanın oluşması gerektiğini söyler. Ancak Akçura, Türk burjuvazisinin oluşması taleplerine karşı, kapitalizmin Türkiye‘ye koşulsuz girmesi düşüncesine de karşıdır (Georgeon, 200: 95- Özkan, 2005: 56).

Akçura‘ya göre ulus-devlet olabilmek için, milli ekonomi güçlenmesi gerekir. Milli ekonominin güçlenmesi ile ortaya çıkacak olan Türk burjuva sınıfı, ulus devletin itici gücü olacaktır (Özkan, 2005: 56).

Türkiye’nin kalkınması ile ilgili görüşlerin bir kısmını kısaca özetledim. Zamanının Türkçü iktisadî meselelerini ele alarak, onları kısa alıntılarla ifade etmeye gayret gösterdim. Bütün Milli devrimsel konuların bir kısmı günümüzde de tartışılmaya devam etmektedir.

Cumhuriyet kurulurken ifade edilen iktisadi fikirlerinin büyük bir kısmı hala güncelliğini korumaktadır.

Tanrı Türk’ü Korur.

Tan Hu”Emre”
09.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 875


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #1 : 13 Kasım 2015, 11:05:17 »

Çok başarılı ve kapsamlı bir makale olmuş. Benim bir sorum olacak:

Atsız Ata: "...hele şu tercüme kanunlar yerine millî örf ve ahlâkımızdan alınmış yasalar yapılsa..." diyor bir makalesinde.

Bu eleştirinin hedefi kimdir? Nerede hata yapılmıştır? Bu işi düzeltmek kime düşer?

Teşekkür ederim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 594


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #2 : 13 Kasım 2015, 13:56:36 »

Kıymetli Kandaşım Erlik.

Öncelikle esenlik dilerim.

Ve nihayet bir anayasa sadece bir hukuk işi miydi? Aynı zamanda tarihi gelişmenin sonucu değil miydi? Öyleyse bu anayasa hazırlanırken neden tarihçilerin düşüncesi sorulmamıştı? Sorulmalıydı. Çünkü hukukçularımızın cihan piyasasındaki mevkii ancak sıra adamı olmaktan ibaretken tarihçilerimizin uluslararası ünü ve yeri vardı. Bu yapılmadı. Yapılamadığı için Türk devletinin "sosyal" devlet olduğu kaydolundu. "Türkçü" devlet olduğu kaydolunmadı. Onun için ben bu anayasaya "hayır" dedim. (Ötüken, 1967, Sayı:40)

Bu düşünce ve tespit ile tercüme olunan her şeyden Türklüğü mahvü inkırazdan kurtarmak… vatanını, hukukunu, namusunu, mefahirini korumak için ancak kendi kuvvetine istinat eder bir Türk nesli vücuda getirmek için örfe ve ahlak prensiplerine sahip olunmasından bahsediliyor.

Modernleştirilme ve batılılaştırma adı ile millet; örf ve ahlaki düzleminden, tarihsel ve kültürel birer soy halinden, “hukuki-siyasal” bir topluluk alanına çekilmeye çalışılıyor. Kanuni sistem üzerinden millet yurttaşlaştırılıyor, sadece ortak bir hukuk sistemi ile yönetilerek ve bu sistemden kaynaklanan hak ve ödevlere sahip olmaları sağlanarak; dış boyutunda; milletin uluslaştırılması, özerk ve egemen bir birim olarak topluluklara ayrılmış yığınlar şeklinde var olmaları amaçlanıyor.

Modernleşme ve batılılaşma fikri, modernist milliyetçilik ile primordiyalizmin savaşıdır. Pek tabi bizim için Türkçülük, Türkçülük Ülküsü ve İlkeleri esastır.

Ziya Gökalp’in “Garplılaşma” fikrine karşı, toplumun değişim sürecinde birer tezahür ve eleştiri niteliğinde olarak o dönemde dile getirilen tali bir düşünce.

Gökalp’ın “Garplılaşmak” formülünün toplum tarafından yanlış anlaşılarak bunun batı medeniyetinin kopyalanması seklinde uygulandığını; örneğin soy isimlerin yabancı dillerden alındığını, Latince ve Grekçe derslerin okutulduğunu, hümanizmanın etkisiyle kültürün yabancılaştığını, aydınların eşlerini Almanya’dan, Fransa’dan seçtiğini, kanunların İsviçre ve İtalya’dan “tercüme” edildiğini hatırlatan Reha Oğuz Türkkan bu duruma bir takım eleştiriler getirmiştir.

Türkkan, soysuzlaşma sürecinden dolayı Türkiye’nin geri kaldığını ve bunu etkilendiğimiz medeniyetlere bağlamakla çözemeyeceğimizi söyleyerek yapılması gerekeni şu şekilde açıklar.

“Hakiki Rönesans çökmüş olan milli medeniyetin harabelerinin içinden canlı, doğru ve diri kalmış kaynaklarını meydana çıkarmakla onlara yeni bir yaratıcı dinamizmle sarılmakla mümkün olur.”

Atsız Ata ise her alanda millileşme vurgusu yaparak, bir takım eleştirilerde bulunur ve bu yönde bir soru sorar, cevabını da verir.

“Şu caz denilen zenci musikisi, balo denilen Avrupa rezaleti, bar denilen, Amerika kepazeliği kalksa, hele şu tercüme kanunlar yerine milli örf ve ahlakımızdan alınmış kanunlar yapılsa, yani tam manasıyla milli olsak, ne olur, biliyor musunuz?... Yine dünyanın birinci milleti oluruz.”(Atsız)

Atsız Ata batılılaşma denilen kanalizasyonu daha sosyal düzeye indirgeyerek irdelemiştir.

Soysuzlaşmanın önlenebilmesi için “gençlik okulda, hayatta sinemada, kitapta, plajda, sokakta, vapurda, tramvayda, daima ahlakın hakim olduğunu” görmelidir. “Gevşek bir öğretmen, kötü bir film, zararlı bir kitap, bir plaj kepazeliği, sinsi bir yazı bazen herhangi bir gencin bu cemiyet için kaybolmasına sebebiyet verebilir” ve Türk gençleri, “millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini” görmelidir. Türk gençleri, “ata yadigârı olan sebillerde rakı satıldığını, şehvet uyandıran filmler gösterildiğini, sağlık koruma yeri olan plajlarda türlü kepazelikler yapıldığını” görmemeli, “mefahiri inkar eden, yabancı ülkülerin propagandasını yapan, aileyi baltalayan yazı, roman, makale” okumamalıdır.

Peki ne yapmalıyız?

Bir Toprak Mühendisi olarak örf ve ahlakımızı korumanın, bütün sosyal yaşamı Türk’e göre yaratmanın yegane yolunun köylümüzün dini ve eğitimsizlik bataklığından çıkarılarak, kent ve köy karşıtlığı içinde millileşmeye yönlendirilmesi ile mümkün olacağı düşüncesindeyim. Böylelikle ileride dünyaya gelecek nesillerimiz güçlü bir soy tabiatında teşekkül edecektir.

Toplumumuz devlet hiyerarşisi içinde bütün sosyal, ekonomik, teknik ve adalet unsurlarını küresel kentleşme ve kasaba kültürünün paçozluğundan acilen sıyırmalıdır. Milli mücadelenin bizzat Anadolu’dan, köylümüzün yüksek inancı ve iradesi ile alevlendiği düşünülür ise bütün yönelimimizi o alana kaydırmalıyız. Düşüncemin haklılığını da mevcut iktidarların Anadolu’daki insanların inançlarını ve manevi duygularını kullanarak yürütmüş oldukları siyasetler ile kazanmış oldukları suni güce bağlayabiliriz.

1931 yılında Atsız Atamız, “..yurdumuzun kurtuluşu köylerimizin kurtuluşuna bağlıdır. Şu halde birinci vazifemiz köylerimizi kurtarmak ve yükseltmektir. Büyük Türkiye’yi köyler yaşatacak, köyler yükseltecektir.” ifadesini kullanmıştır.

Atsız Ataya göre, kentte yaşayanlar aslında birer asalaktırlar ve köylünün sırtından geçinmektedirler:

“Türkiye’de şehirler daima köylerin zararına olarak yapılır ve büyütülür. Sanayi memleketi olmadığımız için milli istihsale faydalı fabrikalarla dolu sanayi şehirlerimiz de yoktur. Şu halde bizde şehir, memurların, tüccarların, köylü ile tüccarlar arasındaki mutavassıtların ve daha bilmem nelerin oturduğu yerlerdir. Yani köylünün uşakları şehirde oturur; fakat ne gariptir ki, efendilerimiz harabelerde yaşar, onun ücretli hizmetçileri büyük şehirlerin sakinleridir.”

Köycülük, köylerin birleştirilmesi ve böylece sağlık ve eğitim hizmetlerinden daha kolay yararlanılabilmesi, tarımın modernleştirilmesi ve toprak reformu yapılması esaslarına dayanmaktadır. Milli ve manevi hasletleri islami taassubun elinden kurtarıp yeni bir millet şuuru yaratmalıyız.

Türklerin Anadolu’da başka ırklarla karışmaksızın kanının saflığını koruduğunu ifade eden Atsız’a göre bu durum, Türkler arasında, özellikle Anadolu köylüsünde, bir “kan bilinci”nin mevcut olduğuna işaret etmektedir. Bu düzlemde örf ve ahlaka da atıfta bulunulmaktadır.

“Soyculuk, Anadolu Türklerinin içinde örf olarak yaşamaktadır. Köy ve kasabalarda, kaç yıl ve hatta yüzyıl önce oraya gelmiş olan bir yabancının bugünkü torunları hala yabancı sayılır. Tamamen Türkleşen, Türkçeden başka dil bilmeyen ve kendisini başka bir millete mensup saymayan bu türlü insanlara dahi yabancı gözle bakmak Anadolu Türklerindeki kuvvetli soy şuurunu gösterir.”(Atsız)

Elbette Türkçülük, bilimci, gelişmeci, endüstrileşme yanlısı ve modern bir hareket niteliğini de muhafaza edecektir. İlkeleri düzleminde sahip olduğu antikapitalist unsurlar nedeniyle, köyü ve köylülüğü mutlak gerçekçi bir zeminde ideolojisine dahil etmek zorundadır. Köy, Türk ırkının en diri ve en saf unsurlarının bulunduğu, Türk örf ve geleneklerinin halen yaşatıldığı, kentin kozmopolit yapısından ve keşmekeşinden uzak, proletaryanın ve dolayısıyla sınıf çatışmalarının olmadığı ve komünizmin, kapitalizmin henüz sızmamış olduğu, bir tür başlangıç noktası olarak gücünü korumalı, kasaba kültüründen ve bağnazlığından ivedilikle arındırılmalıdır.

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında yaşanan siyasi ve toplumsal gelişmelerin köycü akımların güçlenmesi üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Şehirlere ait olmayan insanların büyük bir dejenerasyon içinde siyasi, kültürel, inanç vb. keşmekeşte vaat edilen ümitlere erişememesi her türlü batılı düşüncenin milletimizi, özümüzü yok etmesi ile sonuçlanabilir.

Ancak biz var olduğumuz sürece bu mümkün olmayacak. Çünkü kainat Türk'tür.

Tan Hu”Emre”
13.11.2015
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.111 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.