Hayatta Kalanlar/ Riva'nın Öyküsü
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 26 Mayıs 2020, 12:47:06


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Hayatta Kalanlar/ Riva'nın Öyküsü  (Okunma Sayısı 120 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
AtsızcıTürk
BOZDOĞAN
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 409


Emperyalizm Kut'lu bir düşüncedir.


« : 27 Nisan 2020, 16:31:14 »

Bölüm 1

Riva ve Paul arabayla gezintiye çıkmışlardı. Riva çok neşeliydi. Evrene verdiği pozitif enerjiden olacak, onları hep yeşil ışık buluyordu. Yolun ne zaman bittiğini anlayamadı bile! Paul Riva'nın kapısını açtı.
  Riva endişeli bir bakışla beraber kocasının uzattığı eli tuttu ve arabadan indi. Birbirlerine sevgilerini itiraf ettikleri ve Paul'ün çıkma teklif ettiği kafeye gelmişlerdi. Buralarda çocuklukları, gençlikleri beraber geçmişti. Aynı sahil aynı dondurmacı aynı hava... Neredeyse hiçbir şey değişmemişti. El ele tutuşup içeri girdiler. Bugün bütün güzel şeyler Riva'yı buluyordu. Bütün o romantik anıları yaşadıkları bu masa boştu. Etrafına bir baktı, gerçi bütün masalar boştu sahil dopdoluyken. Burası böyle boş kalmazdı. Ayrıca ortam çok aydınlıktı.
  Favori masalarına geçtiler, Paul Riva'nın sandalyesini çekerek oturmasına yardımcı olduktan sonra karşısına oturdu. Paul'de bir tuhaflık vardı sanki. Riva bu sabah o kadar neşeliydi ki Paul'ün bu halini fark edememişti.
"Paul, sevgilim bir sorun mu var?"
"Puricina ve sana zaman ayıramamaktan korkuyorum" dedi Paul ve karısına bir sigara uzattı.
"Bu terfi ailemiz için iyi olacak" dedi sigarayı aldı ve kocasının elini tuttu"Bunun için çok çalıştın" Paul'ün uzattığı ateşle sigarasını ağzındayken yaktı."Evet bu büyük bir fırsat, ama yine de karar senin. Ve şunu da unutma ki ne karar verirsen ver karın olarak senin..."
Tam o sırada gelen garsona hayretle baktılar.
"Ne arzu ederdiniz mösyö?"
"Jan sen Marsillia'ya taşınmamış mıydın?"
Jan onların çocukluktan arkadaşıydı ve bu caféde çalışırdı ama ortak arkadaşlarından duydukları kadarıyla Marsillia'ya taşınmıştı.
"Burada işlerim çıktı" dedi Jan ve hangisine olduğunu anlayamadığımız bir göz kırpışla masaya menüyü bıraktı. Kahve ve kruvasan istediler tabii olarak. Garson içeri geçerken Paul de lavaboya gitti.
 Riva kendi kendine "Çok tuhaf" dedi. Jan bu "bayat" yere bir daha gelmeyeceğine yemin etmişti. Üstelik bu adamın ne "işi" olabilirdi şehir değiştirecek kadar? Tuhaf adamdı şu Jan. Hani küçükken karşıki plajda bütün çocuklar kumdan kale yaparken büyük çocuklar gelip kaleleri yıkardı. Bunun üzerine Jan'ın fikriyle kalelerin içine taş doldurmuşlardı. Haliyle gelip tekme atan çocuklar fena incinmişti. İşte tam şurasıydı Paul'ün lise çağındayken yazları dondurma tezgahını kurduğu yerin sağındaydı.
Orada o bir yandan işini yapar bir yandan da Riva'yla konuşurdu. Ve aynı dondurma tezgahı yine oradaydı başında da yine lise çağında bir oğlan dondurma satıyordu. Yanında da bir kız. Aynı manzara... Gençlere derin bir sempati duymuştu. Belki câfeden çıktıklarında oradan dondurma alıp onlara bir iki nasihat verirlerdi. Paul de onda kendisini göreceğinden oğlana bol bol bahşiş verirdi.
 "Vay canına"
 Oğlanda kendisini göreceği muhakkaktı. Uzaktan olmasına rağmen Paul'e çok benziyordu.
 Tam o sırada siparişler geldi.
"Teşekkürler Jan"
Bari Paul'e söylese de Jan'a tüm bozuğu vermeseydi. Dondurmacı çocuğa saklasaydı. Kahvesini yudumlayarak yine plaja çevirdi gözlerini. Ve gördü ki iki ilkokul çocuğu kumda oynuyor. Fakat o da ne? Plastik küreği tutan oğlan çocuğu pembeli olmasından kız olduğu anlaşılan çocuğun gözune kum atıyor. Kendisi de aynı şeyi yaşamıştı. Zavallı küçük! Neyse ki annesi olduğu anlaşılan kadın yetişmişti. Ya Paul nerede kalmıştı? Eliyle Paul'ün fincanını tuttu soğumaya başlamıştı. Saçını eline dolayarak şöyle erkekler tuvaletine doğru bakmaya başladı. Jan arkada yerleri paspaslıyordu. Yeniden önüne döndüğünde uzaktan Paul'e benzeyen dondurmacı oğlanın, kucağında gözüne kum kaçan zavallı yavrucak yanında sevgilisi ve kızın annesi olduğu halde câfeye geliyordu. Riva Jan'ı ne uyardı ne de bir tepki verdi. Onlar da telaşla yanındaki masaya çocuğu yatırdılar. Jan nemli bir bez getirdi. Riva adeta taş kesilmişti. Gözlerini onlara çevirmiş dimdik onlara bakıyordu. Gözlerine inanamıyordu. İki kız kendisi ve anne kendi annesi oğlan da Paul'dü. İçgüdüsel bir hareketle Paul'e, yani erkekler tuvaletine koştu. Tam girecekti ki kapı açıldı ama çıkan Paul değil Jan'dı.
"Jan, arkamdaydın!"
Jan onun iki kolunu tutmuş olduğu halde arkasını döndü. Ne dondurmacı çocuk ne annesi ne de küçük kız ortada yoktu.
"Riva, burası mösyölerin"
"Paul nerde? Paul!"
Kollarını sımsıkı tutmuş olan Jan
"Müşterileri korkutuyorsun Riva" dedi "Sakin ol"
Riva etrafına baktı. Bir saniye önce bomboş olan câfe tıkabasa doluydu. İnsanlar endişeyle kendisine bakıyordu. Yumruklarını sıktı. Jan'ı itti ve içeri girdi.
  Erkekler tuvaleti normal sayılabilirdi. Paul'ün yerdeki cesedini ve kırık aynadaki kanı saymazsak tabi. Riva çığlık atmak istedi ama atamadı, sesi çıkmadı bunun üzerine dehşet içinde ağzını kapattı.    
  Dışarı firladı ve kudurmuşçasına Jan'a saldırmaya başladı.
"Paul'ü öldürdün seni... sonra ...."
Riva bir yandan Jan'a saldırıyor bir yandan da insanlara ambulans, polis vesaire çağırmalarını emrediyordu. Jan onu güçlükle bir kaç saniyeliğine zaptedebilmişti. İçinde bulunduğu vaziyete göre fevkalade yumuşak mimikleriyle inanılmaz tezatlık içinde bir sesle şöyle dedi:

"Riva onu sen öldürdün, hatırlamıyor musun?"

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU)











Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Ben o vahşi kanı bilirim. Onu on metrelik toprağa da gömsen yine oradan da çıkarak ordular yaratır ve dünyayı kana boğar.
AtsızcıTürk
BOZDOĞAN
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 409


Emperyalizm Kut'lu bir düşüncedir.


« Yanıtla #1 : 01 Mayıs 2020, 14:43:35 »

İkinci Bölüm

Riva nefes nefese uyandı.Bir an nerede olduğunu hatırlayamadı ama karşısındaki genç ve sevimli yüz onu rahatlattı. Evet, hatırlıyordu dünyanın kalanıyla beraber bir kabusu yaşıyordu. Karşısındaki sevimli yüzün sahibi genç kızın uzattığı bardağı aldı ve iki eliyle tutarak suyu ağır ağır içti. Yaptıkları gürültüden uyanan koğuş sakinleri homurdanarak yattılar. Riva rüyanın etkisinden kısmen çıkmasa az önce Jan'ın söylediklerinden dolayı hapishanede olduğunu düşünebilirdi. Keşke hapishanede olsaydı. Bunu tercih ederdi doğrusu. Suyu bitirdi.
 "Yine aynı kabus mu?"
Riva başını evet anlamında eğdi.
  "Hamile olmalısın"
Bel kalktı ve yer yatağında yatan subaylardan hoşuna giden bir tanesini kaldırdı. Adam bir şey söylemeden Bel'in yatağına yani Riva'nın üst ranzasına geçti. Bel tek kişilik yatakta Riva'nın yanına yattı saçından öperek korkmuş küçük kardeşini avuturcasına
  "Korkma tatlım, Bel yanında" dedi.

***

Kahvaltıyı Binbaşı Garcia'nın yanında yapmayı tasarlıyorlardı ama odası tutulmuştu. Erken davranmalarına rağmen! Aubina ve arkadaşları aşçıdan laf alıyor olmalıydı. Binbaşı Garcia'nın odasında yumurtadan pastırmaya kadar pek çok şey yiyebilirlerdi. Yemekhanede yemek rezalet olduğunda üst düzey adamlara gitmek gerekirdi. Ama hergün olmaz. Yani yemeğin rezalet olduğu zamanlarda böyle yapmaları gerekirdi. Ve yemekhanede kahvaltı berbattı duyduklarına göre. Gruplarının üçüncüsü kadın yüzbaşı Allison diğer küçük subaylar gibi yemeği yemekhanede ama erken yer, aşağı indiğinde yukarıya koğuştaki arkadaşlarına yemeğin yenilirliğini renkli feneriyle bildirirdi. Güzelse pembe(ki hiç kullanmamıştı) ve sırasıyla mavi, yeşil, sari ve kırmızı. Bir zamanlar özgür bir ülkeye hizmet eden bu askeri üste şimdi haksız bir despotluk vardı. Ve bugün bunfsn adamakıllı yararlanamayacaklardı. Zaten bugün doktorların odasına gitmeliydiler. Burada işler babadan oğula verasete dönmüştü. General Lambert'in daha olaylar başladığında yanına alıp bırakmadığı ve Binbaşı Garcia'nın deyimiyle yönetimine "çöreklendiği" üssü oğluna bırakacak gibi görünüyordu. Daha 17 yaşında "albay" yapmıştı onu. Hamile çıkmamayı ama çıkarsa erkek olmasını ve muhtemelen Garcia'dan olsa da , tercihen Albay Martinez'den olmasını umuyordu. En kötüsü yakışıklı bulsa da rütbesiz olan er Fournier'den kız doğurmaktı. Ahlak açısından bu yozlaşma onların toplumu için kaçınılmazdı. Bu yüzden işine bakmalıydı.

***
  Doktor Simon tam takır labaratuvarı yönetiyordu. Riva ve Bel ile ahbaplığı vardı. Sonuç tabii ki pozitifti.
  "Ahlaksızlar ne olacak!"
O sırada Allison geldi. Genç güzel bir kadındı ki Simon'ın nefesi kesilirdi. Allison
   "Bize iş çıktı doktor." dedi
   "Biz de varız" dedi Riva
   "Tabi oyuncaklara da bağlı" dedi Bel. Aldıkları ödüllere oyuncak derlerdi. İhtiyaç duyacaklari pek çok şey "oyuncak" olarak alınırdı.
Terkedilmiş tarla, bıçak, rütbe...
   "Endişelenme" dedi Yüzbaşı. "Hem oyuncağa doyacaksın hem de kolay bir iş"...
***
  O-New virüsü insan nüfusunu neredeyse bitirmiş ve medeniyetin pek çok nimetini ellerinden almıştı. Bürokrasiyi de alıp götürseydi keşke. Nöbetçi subay kağıtlarını hazırlarken annesini yalnız bırakmak istemeyen yirmi bir yaşındaki Puricina ve pek yakın arkadaşı Yüzbaşı Leroy da onlara katılmıştı. Riva'nın yakın arkadaşı Fournier dahi gelmişti. Riva bundan hem memnun kalmış hem de huzursuz olmuştu. Derin bir nefes aldı ve Allison'a baktı. Kolay bir iş olsa iyi olurdu. Allison endişesini gidermek için yemek güzel olduğunda yapacağı ama yemek asla güzel çıkmadığından kullanmadığı mavi ışığı ona tuttu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Ben o vahşi kanı bilirim. Onu on metrelik toprağa da gömsen yine oradan da çıkarak ordular yaratır ve dünyayı kana boğar.
AtsızcıTürk
BOZDOĞAN
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 409


Emperyalizm Kut'lu bir düşüncedir.


« Yanıtla #2 : 02 Mayıs 2020, 15:53:14 »

3. Bölüm

Bindikleri zırhlı arazi aracı ile ara ara hayatta kalanların kurşunlarına taşlarına hedef olarak bazen de kapattıkları yollarla karşılaşarak yakındaki garnizonu gözetlemeye gidiyorlardı. Bildikleri kadarıyla ara sıra bölgelerine tecavüz etmekle beraber onlardan daha iyi durumda olmayan bu birliğin avantajı daha iyi korunabilmesiydi. Tabi bütün bunları Binbaşı Garcia'dan öğrenmişti. Dışarıda kendilerine taş atan çocukların üzerine sürüp açtıkları boşluktan geçerken bir tanesinin Paul'e benzediğini farketti. Onu öldürmüştü. Allah'ın belası üste yaşamak için onu öldürmüştü. Ona bunu sormadığına inanamıyordu. Belki o da karısının böyle bir şey sormasındansa ölmeyi tercih ederdi.

O sırada Puricina ona döndü
"Anne, babam sana bunu vermemi istedi"
Zavallı Puricina babasını Binbaşı Garcia olarak biliyordu. Yaşamak için Paul'ün ölmesine neden olan Riva çocuklu olduğundan katledilebilirdi güzelliğine güvense de çocuk yüzünden kabul edilmeyebilirdi, üsse sığınan kadın yığını arasından. Kamptan kalkıp bebeğiyle üsse sığınan kadın yığınına katılmıştı. Paul onu aramak için kalabalığa katıldığında onun diğer adamlar ve çocuklarla beraber öldürüleceğini bilen Riva yanına gitseydi beraber taşradaki berbat hayata devam etmek üzere defolup gidebilirlerdi. Ama o kalabalıkta kalmayı seçmiş ve askerlerle inatlaşan Paul dövüldükten sonra diğerleriyle beraber kurşuna dizilmişti. Bütün bunlardan sonra Riva içeri alınmasaydı kesinlikle minik Puricina ile ölürdü. Ama Binbaşı Garcia onun durumunu anlamıştı aralarında konuşup onu işaret eden subayların gebe olduğundan onu kullanıp atacağını anlamıştı. Aniden ona doğru koşarak "Karıcığım!" diye bağırmış, sarılırken Riva'nın kulağına "Yaşamak istiyorsan bana uy!" diye fısıldamıştı. Homurdanan subaylar başka kurbanlar aramaya koyulmuşlardı. O gün bugündür Puricina'nın babası onun kocası bilinmişti.
 
 Puricina'nın uzattığı bileklikle oynamakta olan Riva üstünden geçtikleri tümseğin sarsıntısıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Bir şarkı söylüyorlardı. Uyumaya karar verdi.
***
Riva yine kabus. Ama bu kez farklıydı. Paul ona "Rastgele Riva, rastgele!" diye bağırıyordu. Daha sonra bir evde olduğunu farketmişti. İnsan boyutunda bir baykuş ona "Sürtük!" diye bağırıyordu. Sonunda baykuş Paul'u yedi ve Riva çığlık atmak istedi ama gıkı çıkmadı. Paul "Elveda Riva" diyordu baykuş onu yutarken ve tam o anda Fournier onu uyandırmıştı.
"Geldik" dedi. "Seni bekliyoruz"
Riva dönmek için her şeyini verirdi ama onu dinlemeyeceklerini biliyordu. Bu yüzden bir şey söylemedi. Gece boyunca ormanda ilerlediler. Gece boyunca kurt sesleri eksik olmadı. Bunca ölüm kurtlara yaramış olmalıydı. Gün doğumuna yakın kurt sesleri hala kesilmemişti. Nihayet garnizonu rahatça gözleyebilecekleri bir yere geldiler.
"Aman Tanrım!"
Yerler asker ölüleriyle doluydu. Saldıranlar her kimse hiç kayıp vermemişler gibiydi. Garnizona zorla girilmiş ve herkes kurşuna dizilmişti. Üstelik asılı olan bayrak askerlerin milliyetçi meraklarıyla kullandıkları hanedan, dükalık bayraklarına ya da uydurduklarından hiçbirine benzemiyordu. Gök mavisi bir zemin üzerinde bir hayvan kafası gibi görünuyordu.
Dürbünü tutan Puricina
"Bir porsuk!" dedi
"Ver şunu bana" diyip dürbünü alan Yüzbaşı Allison dürbünle bayrağa baktı. Hayalet görmüş gibiydi. Dürbünü profesöre uzattı. Profesör de her ne gördüyse endişelenmiş gibiydi.
"Aman Tanrım, bu bir kurt" dedi "Bir kurt başı"
 

Devam edecek...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Ben o vahşi kanı bilirim. Onu on metrelik toprağa da gömsen yine oradan da çıkarak ordular yaratır ve dünyayı kana boğar.
AtsızcıTürk
BOZDOĞAN
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 409


Emperyalizm Kut'lu bir düşüncedir.


« Yanıtla #3 : 02 Mayıs 2020, 17:04:17 »

4. Bölüm

 İşaret ve serçe parmaklarını kaldırıp diğerlerini birleştirdiği bir işaret yapan profesör "Hemen gitmeliyiz" dedi. Açıklayacak zaman yok. Ve arkasını döndüğü anda taş kesildi. Yüzleri ve boyunları boyalı, uzun saçlı beş tane adam silahlarını doğrultmuştu.
***
Adamlar onları sıraya dizdiler. Rütbeliler telsizle bir yerlere haber veriyordu. Genç bir tanesi Puricina'nın yanına yaklaştı. Yanağını okşarken düzgün bir Fransızca ile " Tam ganimetliksin, yavrum" dedi. Genç kadın hırsla adamın parmağını ısırdı.
Adam elini kurtarmaya çalıştı "Seni sürtük!" Puricina acıyla bağırdı. Adamın eldiveni metaldendi ki kendi dişi kırılmıştı adamın eli sapasağlamdı. Üstelik adam bir tokatla onu yere yapıştırmıştı. O anda Yüzbaşı Leroy dayanamayarak adama kafa attı ve üstüne atladi. Diğerleri müdahale edecekken adam eliyle durmalarını işaret etmiş sonra da üssün en atletik ve becerikli askeriyle yerde bir ölüm dirim savaşına girmişti.İkisinin de miğferi başlarındaydı. Kasaturalar çekilmişti.Bir anlık ayrılıkta ayağa kalkıp birbirlerini süzmeye başladılar. Kurt "Beni öldür ve hepiniz gidin" dedi. Leroy tokalaşmak amacıyla elini uzattı. Adam "İndir elini köle, benim sözüm senettir" dedi Fransızca .Artık diğer kurtlar savaşa bakmıyorlardı bile. Onların asıl ilgisini çeken Matmazel Allison idi. Adamlardan biri komutanına Allison'ı işaret ederek bir şeyler söyledi. Komutanı bir kahkaha atarak bir sanat eserini övüyormuşçasına özellikle Fransızca olarak şöyle dedi "Evet, gerçekten güzel bir parça!" Genç kadın her ne kadar asker olsa da bir erkeğin desteğine ihtiyaç duyuyordu. Sevgilisi olan doktoru aradı gözleri. Ama Porto Fino'dan gelen Romalı gavat kendisini çoktan unutmuş kendi canının derdine düşmüş, kurtlardan biriyle İngilizce bir şeyler konuşuyordu. O sırada Kurtlardan dayanılmaz yakışıklılıkta olan bir tanesi yaklaştı. Kolunda "Bozdoğan" yazıyordu. Fournier'a "Hey köle" dedi bana da boğuşacak biri lazım. Sonra Leroy'u yere çalmakta olan diğerine seslendi. "Gökbörü! Bahse varım senden önce yollarım bunu Kızıl Tamu'ya!" Gökbörü Leroy'un yerde uzandığı kasaturayı bir tekmeyle uzaklaştırıp "Birazcık eğleniyordum yoksa çoktan Erlik Han'ın öküzlerine yem olmuştu" dedi ve Leroy'un üstüne atladı. Yediği tokatın etkisiyle bayılan Puricina'yı ayıltmaya uğraşan Riva ve Bel ağlayarak Allison'dan yardım istiyorlardı. Bel"Hepsi senin yüzünden" dedi "Senin yüzünden bunlar başımıza geldi!" Puricina ayılmaya başlamıştı. İki Kurt onu alıp götürürken Riva "Onu nereye götürüyorsunuz?!" diye bağırdı. Adamlar arkalarını bile dönmeden "Krematoryuma" dedi "Artık işe yaramaz" Bu sırada Gökbörü Leroy'un kalbine kasaturayı saplamış birkaç saniye sonra da Bozdoğan Fournier'i uçurumdan aşaği atmıştı.
***
Doktor bilgisinden yararlanılmak üzere öldürülmedi. Yerini öğrendikleri üssü istila etmek üzere uluyarak ve savaş Türküleri söyleyerek araçlara binen Kurtlar hızla yol alırken onları genişlettikleti İmparatorluklarının sınırınca takip eden ihtiyar baykuş "Ey Türk Eli" dedi "Tanrı senin alnına bir daha kara düşürmesin"


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Ben o vahşi kanı bilirim. Onu on metrelik toprağa da gömsen yine oradan da çıkarak ordular yaratır ve dünyayı kana boğar.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.056 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.