FİLİSTİN’DEKİ DİRENİŞÇİ GRUPLARIN TARİHSEL GELİŞİMİNDE KÜRESEL GÜÇ DENGELER.....
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 10 Aralık 2019, 00:17:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: FİLİSTİN’DEKİ DİRENİŞÇİ GRUPLARIN TARİHSEL GELİŞİMİNDE KÜRESEL GÜÇ DENGELER.....  (Okunma Sayısı 1655 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Erlik Tanrıöğen
Ziyaretçi
« : 05 Mayıs 2014, 19:44:49 »

FİLİSTİN’DEKİ DİRENİŞÇİ GRUPLARIN TARİHSEL GELİŞİMİNDE KÜRESEL GÜÇ DENGELERİNİN ETKİLERİ

Özet

İsrail Devleti’nin kurulup devletlere özgü örgütlenmesini tamamladığı 20. Yüzyıl’ın ortalarından bu yana, Filistin halkı, İsrail yayılmacılığına karşı direniş refleksleri geliştirmiştir. Soğuk Savaş şartlarında başlayan direnişçi hareket o yıllarda bölgeyi antiemperyalist mücadelenin odağı haline getirmişken özellikle birinci intifadadan sonra etkinleşen radikal İslamcı gruplar uluslararası kamuoyunda direnişin meşruiyetiyle ilgili kaygılara neden olmaya başlamıştır. Her ne kadar Arap Baharı’nın ardından direnişçi gruplar ortak hareket etme kararı almışlarsa da yaşanan uzun süreli ayrılığın Ortadoğu’da barışı geciktirdiği açıktır. Filistin bölgesinin kültürel demografyasındaki çeşitlilik ve direnişçi grupların İsrail karşıtı devletlerden farklı olarak 50 yılı aşkın süredir aralıksız devam eden mücadeleleri bölgeyi küresel ölçekli değişimlerin etkilerini incelemek için uygun bir hale getirmektedir. Bu çalışmada başlangıcından bugüne direnişçi grupların gelişimi ele alınarak bunların evrilmesi üzerinde uluslararası güç dengelerinin etkileri aranacaktır.
Giriş

Filistin bölgesinde İngiliz mandasının sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de David Ben-Gurion İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ettiğinde ortada müstakil bir Filistin Devleti bulunmadığından ilk tepkiyi tarihe Birinci Arap İsrail Savaşı olarak geçecek savaşın saflarında yer alan Mısır, Ürdün, Irak ve Suriye vermiştir. Resmi kuruluşunun üzerinden bir gün bile geçmeden İsrail, üç tarafından saldırıya geçen Arap Birliği ülkelerini kesin bir yenilgiye uğratarak hem 700.000 Filistinliyi topraklarında sürmüş hem de önemli ölçüde prestij kazanmıştır. Bu tarihten sonra Arap Devletleri ortada doğrudan kendilerini ilgilendiren siyasi nedenler olmaksızın yalnızca Filistin halkının uğradığı hak gaspına karşı nedenlerle İsrail’e karşı neredeyse hiç mücadele etmemişlerdir. Humeyni Devrimi’nden beri İslam Dünyası’nın lideri olma amacını taşıyan İran, söylemlerin ötesinde hiçbir doğrudan İsrail müdahalesine katılmamıştır.  BAAS tipi Arap Milliyetçiliğinin en revaçta olduğu yıllarda bile yaygın inanç Suriye’nin Golan Tepeleri, Mısır’ın -1967’den sonra- Sina Yarımadası, Ürdün’ün Batı Şeria konuları nedeniyle İsrail karşıtı politikalar benimsediği halini almıştır. Öyle ki, Mısır’ın 1979 İsrail Mısır Barış Antlaşmasıyla bu konuyu çözümleyerek İsrail ile neredeyse zımni bir mutabakata vardığı savunulmaktadır. Nitekim Mübarek rejimi İsrail’in Filistin üzerindeki ablukasının en yoğun olduğu zamanlarda bile Refah sınır kapısını kapalı tutarak bu politikayı destekler bir görüntü çizmiştir.
Hal böyle olunca İsrail, Arap ülkeleri arasında denge siyaseti uygulayarak bir yandan etkinlik alanlarını sürekli artıracak fırsatlar bulmuş diğer yandan uzun yıllar boyunca Arapların yeniden toplu halde üzerine gelmesine engel olmuştur. Böylece Filistin üzerindeki baskılarını artırmak için çekineceği bir şey kalmamıştır. Bu durum karşısında Filistin halkı kendi başına örgütlenme yoluna giderek çeşitli direniş örgütlenmeleri oluşturmaya başlamıştır. Ancak uzun yıllar İngiliz mandası altında sindirilen Filistinliler bunu sağlamak için Mısır kaynaklı uluslararası bir İslami direniş örgütü olan Müslüman Kardeşlerin pratikteki becerilerine ihtiyaç duymuşlardır. Müslüman Kardeşler tecrübesi tüm Filistin direniş tarihini etkileyen özelliklere sahiptir.
Müslüman Kardeşler batılı güçlerin işgali karşısında İslamî değerler geri dönüşün kurtuluş vesilesi olacağı düşüncesiyle kurulan ılımlı bir İslamî örgüttür. Modern anlamda siyasal İslamcılığın, Osmanlı pratiğinin ardından, ilk ve en önemli temsilcisi olarak pek çok diğer hareketi de bünyesinde barındırmış veya şekillendirmiştir. Genelde eğitim faaliyetleri ve siyasi etkinlikleri ön planda olsa da silahlı örgütlerle de bağlantıları bilinmektedir. İşgal altındaki Müslüman ülkelerde yoğun bir faaliyet programı bulunan İhvan-ı Müslümin’in kurucu lideri Hasan El Benna 1935 yılında o zaman İngiliz manda bölgesi olan Filistin’e gelerek burada bir şube açmış ve Filistin halkının örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Soğuk Savaş Şartlarında Antiemperyalist Bir Şemsiye: Filistin Kurtuluş Örgütü

Filistin’de kitlesel direniş örgütlerinin kurulduğu yıllarda Ortadoğu’daki en önemli siyasi figürlerden biri de Cemal Abdülnasır’dı.  1954’te Mısır Başbakanı olan Nasır, sıkı bir Arap milliyetçisi ve sosyalistti. Göreve gelişinin hemen ardından tek partili bir sistem kurmuş ve içteki en önemli muhalif unsur olan Müslüman Kardeşler’i zayıflatmıştır. Süveyş Kanalı’nı ülkesindeki Asvan Barajı’nın inşasına mali kaynak sağlamak için milleştirmesi nedeniyle ortaya çıkan Süveyş Bunalımı esnasında hem Arap Dünyası’nın hem de Sosyalist devletlerin takdirini kazanarak 1962 yılında Arap Sosyalist Birliği’ni kurmuştur.  Kruşçev’in de katıldığı Asvan Barajı’nın temel alta töreni gibi pek çok konuda Sovyet desteği alan Nasır Filistin’de ortaya çıkan direniş örgütlerinin birleşmesi için de çalışmalar yürütmüştür.
Filistin’deki direnişçi örgütlerin üzerinde Müslüman Kardeşler’in etkinliğinin farkında olan Nasır, hem gittikçe radikalleşen örgütleri kontrol altında tutmak hem de süregelen mücadelenin antiemperyalist yönünü daha çok vurgulayabilmek için 1964’te toplanan Arap Birliği Zirvesi’ne ‘’Filistin Kurtuluş Örgütü’’nün kurulmasını kabul ettirmiştir. Tüm direnişçi grupları kapsaması için Arap ve Müslüman olma şartının bulunmadığı belirtilen bu yapıya bağlı olarak bir de ‘’Filistin Milli Fonu’’ kurulunca zaten mali sıkıntılarla boğuşan örgütlerin toplu halde katılımını sağlamak zor olmamıştır. Arap ülkelerinde FKÖ ofisleri açılarak ve ‘’Filistin Kurtuluş Ordusu’’ adıyla askeri bir yapının da temelleri atılarak direniş kurumsallaştırılmaya çalışılmıştır. Çok sayıda örgütü içinde barındıran FKÖ içindeki en önemli grup El Fetih grubudur. 1969 yılından beri örgütün liderliğini bu grup yapmaktadır.
Doğrudan Filistin sorunu için kurulan örgütlerden ilki ve en önemlisi olan El Fetih, eski bir gerilla olan efsanevi Filistinli lider Yaser Arafat tarafından 1958-1960 yılları arasında zorunlu ikamette bulunduğu Kuveyt’te gizli bir toplantıda kurulmuştur. 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda Müslüman Kardeşler’le beraber savaşmış olsa da bu gruba üye olmayan Arafat, Müslüman kardeşler üyesi iki arkadaşı (Salah Halef ve Halil El Vezir) iki arkadaşı ile beraber ‘’Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’’ adıyla bir yapı kurmaya karar vermiştir. Ancak örgüt her zaman Arapça adının tersten okunuşu olan El-Fetih şeklinde anılmıştır. Ona göre Filistin sorununa müdahil olan diğer Arap Devletleri’ne bağlı olmak onlara baş eğmek anlamına gelirdi. Bu öncelikle Filistin Halkı’nın bir sorunuydu ve ancak bağımsız bir Filistin kurulduğunda çözüme ulaşmış olabilirdi. Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Filistinlilerden yardım istiyor, onun dışında diğer gruplardan veya devletlerden gelecek yardıma yanaşmıyordu. Örgütün kurulmasından 1964’e kadar olan süreçte çok az gelişim gösterebilmişlerdir. Filistin Kurtuluş Örgütü kurulduktan sonra ekonomik olarak iyi duruma gelen El Fetih, Arafat’ın yetenekli hamleleri sayesinde adı direnişle beraber anılan bir grup durumuna gelmeye başlamıştır.
Nasır-Sovyet yakınlaşması ve çözümlenemeyen Süveyş Gerilimi; Ortadoğu’yu Soğuk Savaş’ın en sıcak merkezlerinden biri haline getirmişken, 1966 yılındaki El Fetih saldırısı gibi birçok bahane ile İsrail, Haziran 1967’de Mısır’a saldırmıştır. Araplar adına utanç verici şekilde biten 6 Gün Savaşları’nın sonunda İsrail, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı işgal etmiştir. Üç devlete karşı savaşan İsrail savaş sonunda topraklarını iki buçuk katına çıkarmış ve varlığını bir nevi garanti altına almıştı. Nasır önderliğindeki Arap grubu yenilmiş olsa da bu savaşla ilk kez örgüt düzeyinde bir temsilin yapılmış olması El Fetih için yeterince önemli bir durumdu. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün mali kaynakları için bu yenilginin bedeli ağır olmuştur. Yenilgiden altı ay sonra FK֒nün ilk lideri olan Şukeyri istifa etmiş yerine Yahya Hammuda geçmiştir. 6 Gün Savaşları’ndaki etkinliğinden dolayı Arafat’a FK֒ye katılım çağrısı yapan Hammuda, FK֒ye eski gücünü kazandırmayı amaçlamıştır. 6 Gün Savaşları, Arafat’a daha uzağa sıçramak için geriye çekilmesi gereken mesafeyi sağlamıştı, artık Nasır tarafından ‘’Filistinlilerin Lideri’’ ilan edilmişti.
Arafat’ın Arap Dünyası kadar dünya kamuoyu tarafından da tanınması 6 Gün Savaşları’ndan bir yıl sonraki El Karameh Kampı Savaşı’nda gerçekleşmiştir. O tarihte Ürdün toprakları içinde yer alan El Karameh Kampı’nda Filistin Kurtuluş Ordusu’na bağlı savaşçılar yer alırken İsrail Ordusu’nun bir roket saldırısına misilleme yapacağı yönünde istihbarat edinilmiştir. Sayıca az ve ekipman bakımından yetersiz olan grupların bir kısmı bu istihbarat ulaştığında diğer bir kısmı da İsrail müdahalesi başladığında bölgeyi terk etmişlerdir. Ancak Arafat ve El Fetih grubu kesinlikle geri çekilmeyi reddederek çok büyük bir risk almışlardır. Başta yalnızca ‘’Savaş büyük çaplı bir hal alırsa’’ müdahale edeceğini söyleyen Ürdün, El Fetih yalnız ve zor durumda kalınca müdahale sinyalleri vererek İsrail’in bölgeden çekilmesine neden olmuştur. Savaş sonunda yirmi kadar İsrail ve otuz kadar Ürdün askeri hayatını yitirirken yüz ellinin üzerinde El Fetih militanı ölmüştür. Bu olayı dünya kamuoyu da yakından takip etmiş, 13 Aralık 1968 tarihli Time dergisine Arafat kapak olmuştur. Bu durum El Fetih’e yapılan bağışları ve katılımları oldukça artırmıştır. Hemen birkaç ay sonra 3 Şubat 1969’daki Filistin Ulusal Konseyi’nde Hammuda yerine liderliğe seçilen Arafat Filistin için olabilecek en meşru lider olarak uzun yıllar bu görevi yürütmüştür.
Filistin Kurtuluş Örgütü içinde yer alan yerel ve bölgesel gruplardan bir diğer önemlisi de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’dir. Milliyetçi Arap Sosyalizmi’nin en revaçta olduğu Nasır’lı yıllarda Hristiyan asıllı olan Dr. George Habaş tarafından kurulan örgüt 1967 yenilgisinin ardında kendisini Marksist olarak nitelendirerek ortaya çıkmıştır. Dünyadaki sol örgütlerle sıkı bağları bulunan FHKC, bölgede Filistinli Müslüman ve Hristiyanlarla İsrailli Yahudilerin beraber yaşayabilecekleri laik ve demokratik bir devlet öngörmektedir. Yıllar içerisinde FHKC’den ayrılarak kurulan Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) ve Kara Eylül gibi gruplar da silahlı mücadeleyi tercih etmişlerdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 05 Mayıs 2014, 19:45:20 »

 Arafatlı Yıllar ve İlk Barış Çabaları

Arafat, El Fetih’in yanı sıra Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı diğer grupların da liderliğini üstlendiği ilk yıllarda İsrail’den çok iç sorunlarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Aşırı sol grupların Ürdün ve Lübnan’da neden olduğu sorunlarla Münih’te giriştiği eylem dünya kamuoyunun yoğun tepkisine neden olmuştur. Dünya kamuoyunda edinilen meşru görüntüyü, Filistin halkının tepkisini çekmeden korumak için yoğun çabalar harcayan Arafat, bir yandan da uluslararası güçleri kendi yönetiminde dengelemeye çalışmıştır.
El Karameh zaferinden sonra Ürdün’de güçlenerek sayılarını artıran FK֒ye bağlı gruplar burada yerel otorite ile çatışma durumuna gelmişlerdir. Genelde aşırı sol grupların başına buyruk tavırları yol kesip vergi almaya kadar varınca Ürdün Kralı Hüseyin bunlara karşı bir takım önlemlere girişmiştir. Bu önlemler yeterli olmadığı gibi 1970 Eylülünde FHKC’ne bağlı bir grup beş uçağı kaçırarak bunları Ürdün’ün başkentine yakın bir yerde yakmıştır. Bütün Arap Dünyası’nın ve ABD’nin tepkisini çeken bu olayın ardından Arafat uçak kaçırmaları kınayarak FHKC’nin eylemlerini bir süreliğine askıya aldığını açıklamıştır. Ürdün’deki olaylar buna rağmen dinmeyince ve Arap devletlerinin arabuluculuğu da işe yaramayınca Kral Hüseyin direnişçi gruplara saldırma kararı almıştır. Arafat’ın başında bulunduğu Filistin Kurtuluş Ordusu bu çatışmalarda ağır kayıplar vererek çekilmek zorunda kalmıştır. Bu olay ABD’nin FKÖ içerisindeki sol gruplara ilk tepkisini ortaya çıkarmış ve FHKC’nin daha da radikalize olmasına neden olmuştur.
Aynı yıllarda benzer bir şekilde Lübnan’da da FK֒ye bağlı çeşitli gruplar barınmaktaydı. O dönem Lübnan’daki otorite boşluğundan yararlanarak FKÖ güvencesi altında bölgede bulunan çoğu sol örgüt gibi Filistin kaynaklı olan Kara Eylül örgütü de etkinlik merkezi olarak burayı seçmişti. 1972’de Viyana’ya giden bir uçağı kaçırarak İsrail’deki Ben Gurion Havaalanı’na indiren örgüt bu uçaktaki yirmi dört sivili Japon Kızıl Ordusu ile yaptığı ortak eylemde öldürerek adını hatırlatmıştır. Yine aynı örgüt 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’na katılacak on bir İsrailli sporcuyu da öldürünce gelen tepkilerden endişe duyan Arafat 1973’te Kara Eylül’ün faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Aynı açıklamada FK֒nün geriye kalanındansa Batı Şeria ve Gazze Şeridi dışında şiddet eylemleri yapılmamasını istiyordu.
1974’te Filistin Ulusal Konseyi İsrail’le bir uzlaşma taslağı ortaya koymuştur. Buna göre, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’den çekilmesi durumunda barışın sağlanacağı öngörülmüştür. Bu durumun İsrail’in tanınması demek olduğunu savunan FHKC ve FDHKC gibi örgütler red cephesi oluşturmuşlardır. Ancak aynı yıl toplanan Arap Birliği Arafat’ı ve FK֒yü ‘’Filistin halkının tek yasal temsilcisi’’ kabul ederek ona olan inancını ilan etmiştir.
      Arafat, 13 Kasım 1974’te bir hükümet temsilcisi olmadığı halde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşma yapan ilk kişi olurken Siyonizm’i kınayarak yaptığı barış çağrısı ile dünya kamuoyunun tekrar dikkatini çekmiştir. Her zaman meşru olmanın verdiği mücadeleye yarar sağlayacağına inanan Arafat bu nedenle bir yıl sonra baş gösteren Lübnan İç Savaşı’na katılmaktan çekinse de FKÖ içindeki bazı grupların (FHKC gibi) baskıları nedeniyle Filistinli mültecilerin yüzde 35’ini oluşturduğu Lübnan’daki savaşa dahil olmak zorunda kalmıştır. Sosyalist Lübnan Ulusal Hareketi’nin yanında katıldığı savaşta zor durumda kalan Arafat ABD’nin arabuluculuğunda Tunus’a sürgün edilmesi karşılığında savaştan çekilebilmiştir. Uzun süren savaş boyunca yıpranan ve çalışmalarını sürdürebilmesi için gereken bağışları bir süre alamayan FKÖ, 1993’e kadar Tunus merkezli olarak kalmıştır.
1988’in sonlarında FKÖ, bağımsız Filistin Devleti’ni ilan etmiştir. Aynı yıl Arafat BM Güvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihli ve 242 sayılı ünlü kararını kabul ederek 1949 ateşkes sınırları içinde bir İsrail Devleti ile Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir Filistin Devleti şeklinde iki devletli bir çözümü makul bulmuştur. Bu FK֒ye bağlı bütün grupların kabul ettiği İsrail’in tamamen ortadan kaldırılması şeklindeki görüşe aykırı bulunarak gruplar arasındaki gerilimin daha da artmasına neden olmuştur. Buna rağmen Filistin Ulusal Konseyi 1989’da Arafat’ı yeni Filistin Devleti’nin başkanı ve temsilcisi olarak seçmiştir. Artık herkes tarafından başlaması beklenen barış görüşmeleri Soğuk Savaş şartları sona ermeye başladığından başarılı olamayacaktı. 1990’daki Körfez Savaşı, Filistin İsrail ilişkilerinde yeni bir dönem ve anlayışın habercisi olmuştu.
İran Irak savaşı sona erdikten sonra Saddam Hüseyin, Kuveyt’in Irak’a ait petrollerden haksız kazanç elde ettiği gerekçesiyle Ağustos 1990’da bu ülkeyi işgal etmiştir. Çok önemli petrol kaynakları bulunan Kuveyt’i ‘’Irak’ın 19. vilayeti’’ ilan ettikten sonra başta Suudi Arabistan olmak üzere küresel petrol piyasalarında payı bulunan ülkeler bu işgali protesto etmişlerdir. Saddam rejimi bu işgalde ısrar edince başta ABD, Fransa, Mısır ve Suudi Arabistan’ın bulunduğu 28 devletli bir koalisyon Irak’ı bir müdahale ile mağlubiyete uğratarak 1991 yılında Kuveyt’in yeniden bağımsız olmasını sağlamıştır. Bu savaş süresince Arafat, Irak’ın yanında olduğunu açıklayarak herkesi şaşkınlığa uğratmıştır. Savaş sonunda yanlış ata oynamış olan Arafat, Batı kamuoyunda oluşturduğu barışsever imajıyla Suudi Arabistan ve Mısır gibi devletlerden gördüğü desteği yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır. Üstelik bu destek ileride FK֒nün sert bir mücadeleye gireceği Hamas’a yönelerek Filistin direnişindeki bölünmüşlüğün artmasına neden olmuştur.
Ortadoğu’da Değişen Dengeler ve Hamas’ın Doğuşu

Mısır’da Nasır iktidarı sona erdikten sonra göreve gelen Enver Sedat, 1973 Arap İsrail Savaşı’na kadar eski dostu Nasır’a benzer bir siyaset gütmüştür. 1973 yılında dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’la beraber İsrail’e saldıran Mısır, ABD’nin yoğun desteği karşısında Yom Kippur adıyla da bilinen bu savaştan başarısızlıkla ayrılmıştır. Enver Sedat, savaş süresince Sovyetler’den beklediği desteği alamadığı için uzun süredir iki ülke arasında devam eden stratejik ortaklığı askıya almıştır. 1977 yılında, İsrail’e gidip herkesi şaşırtan bir hamleyle dört yıl önce savaş açtığı devletin parlamentosunda konuşma yaparak İsrail’i tanımıştır. 1978 yılında ABD’nin öncülüğünde yine İsrail’le Camp David Sözleşmesi’ni imzalayarak barış antlaşmasına temel hazırlamıştır. Bu antlaşmadan yalnızca üç yıl sonra Müslüman Kardeşler tarafından uğradığı bir silahlı saldırıda hayatını kaybeden Sedat döneminde Sovyetler Ortadoğu’daki en önemli müttefikini ve buna bağlı olarak etkinliğini kaybetmeye başlamıştır.
Körfez Savaşı’ndan sonra FKÖ yerine İslamî cemaate yönelen Arap sermayesi, 1979 İran Devrimi’nin etkileriyle birleşince Birinci İntifada’dan kısa bir süre önce 1987’de Müslüman Kardeşler’in Filistin Teşkilatı olarak İslami Direniş Örgütü Gazze’de kurulmuştur. Şeyh Ahmet Yasin ve Abdülaziz El Rantisi tarafından kurulan örgüt kısa adı olan Hamas olarak tanınıp kısa sürede geniş halk kitlelerinden destekçi bulmuştur. Başlangıçta doğrudan İran desteği almış olsa da zamanla Müslüman Kardeşler’le olan bağını koparmayan örgüt bu desteğini İslami Cihad adlı benzer yapıdaki bir örgüte kaptırmıştır.
Müslüman Kardeşler’in genel yapısında olduğu gibi sosyal bağları çok güçlü olan Hamas, örgütlü milis güçleri ve siyasi partisinin yanı sıra bir sivil toplum örgütü gibi faaliyetler de göstermektedir. Halkın içinden geldiği iddiasında bulunan örgüt bayındırlık faaliyetlerinde de bulunarak halkın desteğini kazanmıştır. 1988’de Arafat’ın BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararını kabul etmesine gösterdiği tepki ile muhalif bir yapıya bürünmüş ve El Fetih’in mücadeledeki başarısızlığını bozulmuş ve batı desteği almış olmasına bağlamışlardır. 18 Aralık 1988 tarihli bir beyannamede bölgedeki batılı devletlerin ve laikliğin reddi ile özgür bir İslam devleti kurma konusundaki kararlılığı dile getirmiş, İsrail’i tanımanın değil yok etmenin çözüm sağlayacağını belirtmişlerdir.
Birinci İntifada tecrübesi, topyekûn direniş konusunda Hamas’a önemli veriler sağlamıştır. Hamas’ın teorisyenleri sokak savaşı yöntemlerini 1987’de başlayan olaylarda test etme imkanı bularak eylemlerinin genel yapısını belirlemişlerdir. El Fetih grubu başta meşruiyet kaygılarıyla intifadayı kontrol altında tutmaya çalışsa da 1988’de Halil El Vezir’in Tunus’ta öldürülmesinin ardından genel kontrolü tamamen red cephesine bırakmıştır. İntifada sona erdiğinde Filistin meselesinin bilinirliği ve direnişçi grupların özgüveni artmıştır. Barış çabaları bu dönemden sonra yoğunluk kazanmış barışın ancak İsrail ve Filistin tarafları arasında yapılabileceği fikri hâkim olmaya başlamıştır. Ancak Filistin tarafında olumsuzluk hanesine yazılabilecek en önemli durum El Fetih ve Hamas arasında tırmanan gerilimin neden olduğu belirsizlik halidir.
1990’dan itibaren Oslo’da El Fetih yönetimi ile İsrailli yöneticiler birtakım gizli görüşmeler gerçekleştirmişlerdir. Bu görüşmelerde dönemin İsrail başbakanı ve ılımlı bir lider olan İzak Rabin, Arafat’a, şiddet eylemlerini kınaması ve İsrail’i resmi olarak tanıması karşılığında meşru temsilci olarak Filistin Ulusal Konseyi’ni tanıyacağını söylemişti. Bu şartlar sağlandıktan sonra 1993 yılında Oslo İlkeler Antlaşması olarak kabul edilen şartlar gereği Batı Şeria ve Gazze’nin bazı bölgeleri Filistin’e bırakılacak ve Filistin hükümetine bağlı güvenlik güçleri buralarda bulunabilecekti. Antlaşmanın tarafları bu görüşmeler nedeniyle Nobel Barış Ödülü almış olsalar da İsrail ve Filistin’deki aşırı gruplar rahatsızlıklarını bildiriyorlardı. İki taraf da kendi liderlerini taviz vermekle suçlamışlardır. Nitekim İzak Rabin 1995’te İsrail’de Ortodoks bir militan tarafından öldürülmüştür. O dönemde mali sıkıntılar yaşayan El Fetih yönetimiyse Batı Şeria ve Gazze’de anlaşmada bahsedilen kurumsallaşmaları sağlayamamıştır. El Fetih artan mali kriz sonrası iflas durumuna gelmiş olsa da Arafat tarafından güçlendirilen bürokrasi 1996 seçimlerine kadar durumu idare edebilmiştir. 1996 seçimlerine Hamas ve diğer muhalif örgütler katılmayınca Arafat yeniden Filistin Ulusal Konseyi başkanı olmuştur. Aynı yıl İsrail’de yapılan seçimlerde başbakanlığa seçilen Netanyahu döneminde ise barış havası yerini yeni anlaşmazlıklara bırakmıştır.
Oslo İlkeleri Antlaşması çeşitli nedenlerle büyük oranda uygulanamayınca taraflar 1998 Wye Nehri ve 2000 Camp David görüşmelerinde tekrar masaya oturmuşlardır. İsrail’in genellikle Kudüs’ü elinde tutma şartıyla sunduğu anlaşmalar Arafat tarafından kabul edilemez görülmüştür. Arafat liderliğinde en son Ocak 2001’de başlayan görüşmeler, muhalif direniş gruplarının İsrail’e yaptığı intihar saldırıları ve Ariel Şaron’un kışkırtmalarıyla başlayan İkinci İntifada süreci nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Ariel Şaron ile George Bush’un beraber yürüttüğü müzakerelerde Arafat hep barışın önünde bir engel olarak görüldüğünden yeni bir yüze ihtiyaç duyularak Mahmud Abbas’ın yetkilendirilmesi yönünde baskılar kurulmaya başlanmıştır.
Mahmud Abbas Dönemi ve Çatışmaya Dönüşen Gerilim

Batı tarafından ılımlı ve uzlaşmacı olarak tanınsa da Filistinli grupların hep şüphe ile yaklaştığı Mahmud Abbas, 1961’de Katar’daki tanışmalarından sonra Arafat’ın en yakınındaki kişilerden biri olmuştur. Baştan beri iki devletli çözüm üzerinde dursa da Arafat’la ilk kez Oslo Görüşmeleri sürecinde görünür fikir ayrılıklarına düşmüştür. Abbas; Ariel Şaron ve Bush tarafından yapılan baskılar sonucu Arafat tarafından Mart 2003’te oluşturulan Özerk Filistin Yönetimi başbakanlığına atanmıştır. 29 Nisan 2003’te güvenoyu alan Abbas yönetimi, 30 Nisan’da ABD, Rusya, İngiltere ve BM’den oluşan ‘’Dörtlü’’ adlı grubun üç kademeli yol haritasını kabul etmiştir. Bu yol haritasına göre 2005’e kadar üç aşamalı bir çalışmayla iki devletli çözüm gerçekleşecekti. Aynı yol haritası 25 Mayıs tarihinde İsrail tarafında da kabul edilerek görüşmelere başlama kararı alınmıştır.
Başlarda Yol Haritası’ndan memnun görünmeyen Hamas ve İslami Cihad gibi gruplar tasarının İsrail meclisinde de kabul edilmesi üzerine üç aylık ateşkes ilan etmişlerdir. Buna rağmen içinde yetiştiği El Fetih dahil bütün gruplar, İsrail’le bu kadar yakınlaştığı için Abbas’a karşı cephe alınca oluşan hoşnutsuzluk ortamı Abbas’ın El Fetih’ten istifasına kadar varmış ancak komite bu istifayı kabul etmemiştir. Aynı yılın Ağustos ayında Hamas liderinin yapılan füze saldırısı sonucu hayatını kaybetmesiyle ateşkes bozulunca 6 Eylül 2003’te barış için uygun şartların oluşmadığı gerekçesiyle istifa eden Abbas’ın yerine Ahmet Kurey atanmıştır.
Yaser Arafat’ın ölümünden sonra Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine geçen Abbas, Ocak 2005’teki Hamas’ın katılmadığı seçimlerde El Fetih lideri olarak Filistin Devlet Başkanı seçilmiştir. Seçildikten sonraki ilk açıklamasında silahlı direnişin sona ereceği yönündeki açıklamasını eleştiren Hamas direnişi bitirmeyeceğini açıklamıştır. 2006 yılında yapılan erken seçimlerse ilk defa seçime katılan Hamas’ın zaferiyle sonuçlanmıştır. Batı’nın terör örgütleri listesinde yer aldığı için kabul göremeyen Hamas karşısında aldığı dış desteklerle de cesaret bulan El Fetih hala iktidarda gibi davranmayı sürdürmüştür. Suudi Arabistan’ın destekleriyle kurulan koalisyon hükümeti de uzun ömürlü olmayınca Hamas 2007 Haziranı’nda Gazze Şeridi’ndeki El Fetih ofislerini dağıtarak kendi hükümetini oluşturmuştur.  Mahmud Abbas’ın görev süresinin dolduğu gerekçesiyle başkanlığını tanımayan Hamas’ın Gazze’deki; Batılı devletlerin tek meşru temsilci olarak gördükleri El Fetih’in Batı Şeria’daki hükümetleri iç çatışmalara doğru sürüklenen bir Filistin görüntüsü çizmeye başlamıştır.
Arap Baharı’na kadar yer yer sıcak çatışmalara varan bu ayrılık, Hamas destekçisi ülkelerdeki rejim değişikliklerini de beraberinde getirince oluşan güvensizlik ortamında iki tarafı da güvenli bir ortak arayışına itmiştir. Zaten BM’de devlet olarak kabul edilme başvuruları başta olmak üzere çoğu görüşme talebinde her iki tarafa da temkinli yaklaşılması işleri oldukça zora soktuğundan artık bu mücadeleyle zaman kaybetmek istemeyen Hamas, FKÖ çatısı altına girmeyi kabul etmiştir. 4 Mayıs 2011’de Hamas lideri Halid Meşal ile El Fetih lideri Mahmud Abbas Kahire’de uzlaşma anlaşmasını imzalamak için Kahire’de buluşarak atmış yılı aşkın direniş tarihindeki en büyük bütünleşmeyi sağlamışlardır(Çevikalp, 2012).
Sonuç

Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında İsrail Devleti kurulduğu zaman genel kanı bunun ABD’nin Ortadoğu’da yayılan Sosyalist düşüncelere karşı kendisine bir etkinlik sahası açma gayreti olduğu yönündeydi. Gerçekten de –bunda İsrail diplomasisinin etkisi yadsınamaz olsa da- kurulan İsrail Devleti’ni ilk tanıyan devletlerden biri ABD olmuştur. Zaten Balfour Deklarasyonu’ndan bu yana adı hep emperyalizmle bir anılan İsrail’in bölgedeki varlığı o dönemde en çok Sosyalist Blok ülkelerini rahatsız etmiştir. Buna bağlı olarak kurulan ilk direnişçi gruplar hep dönemin sosyalist ülkelerinin desteğini almışlardır. Filistin Devleti, sosyalist örgütler için bir eğitim ve harekat merkezi haline gelmiştir. Örneğin; Japon Kızıl Ordusu adlı örgüt 1971 yılında Lübnan’da kurulmuş, Türkiye’de faaliyet gösteren silahlı sol örgüt liderlerinden Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan FHKC kamplarında eğitim görmüş, Çakal Karlos lakaplı ünlü Venezüellalı devrimci İsrail’e karşı savaşmak için Filistin’e gelmiştir. Bugün hala Kuzey Kore ve Küba İsrail’i tanımamaktadır. Dönemin en önemli Arap destekçilerinden Esad Ailesi ve Abdülnasır, yine sosyalist kökenli BAAS geleneğine bağlı aktörlerdi.
Arafat döneminde direnişçi gruplar büyük oranda FKÖ içinde birleştiğinde ise, FK֒nün meşru kabul eksenli politikaları nedeniyle temel ayrışmalar meydana gelmiştir. Arafat hem gerilla geçmişine hem de Müslüman Kardeşler tecrübesine sahip bir lider olduğundan denge halini Körfez Savaşı’na kadar koruyabilmiş mücadele algısında önemli yol kat etmiştir. Ancak ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi ve daha çok komplo teorisyenlerince dillendirilen Filistin direnişini bölme gayretleri zamanla İslami grupları desteklemeye yöneltmiştir. Arap sermayesinin yöneliminin üstüne Sovyetler’in dağılması da eklenince ünlü Filistinli kadın gerilla Leyla Halid’in deyimiyle ‘’Filistin öksüz kalmıştır.’'
Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın nispeten daha rahat hareket imkanı bulduğu tarihlerde kurulan Hamas, işte böyle şartlarda hızlı bir gelişim göstererek Filistin yönetimine kadar ilerlemiştir. İlk silahlarını İsrail İç Güvenlik Birimi olan Shin Bet’ten satın aldığı1 kadar hakkında çeşitli iddialar bulunan Hamas örgütü barış çabalarına engel olmakla suçlanmaktadır (Chehab, 2009). Ayrıca halkla iç içe olmasının yanı sıra özgürlüklere verdiği ve savaş hukuku konusunda gösterdiği önem tartışmalara neden olmaktadır.
Filistin meselesi baştan beri sadece bölge ülkelerinin değil küresel ölçekli güç merkezlerinin ilgi odağı olmuştur. Filistin adına en istikrarlı yıllar olan Arafat dönemi boyunca, yurt dışında yaşayan zengin Filistinliler hariç genel olarak hiçbir gruptan yardım almama politikası mücadelenin dış etki olmadan sürdürülebilmesini sağlamıştır. Mahmud Abbas’ın 2005’te ABD ve Kanada hükümetlerinden aldığı yardım sözünün bile neden olduğu sorunlar düşünülünce bu politikanın haklılığı anlaşılabilir. Arap Baharı’nın ardından gelen birleşme haberi mücadelenin yeniden kabul ve başarı kazanmasına neden olacak gibi görünmektedir. Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması için gereken sağduyu ve meşruiyet bu haliyle sağlanırsa Filistin halkı kendi kaderini tayin edebilecektir.

Chehab, Zaki, Hamas, İkarus Yayınları, İstanbul 2009, Arka Kapak Yazısı
Çevikalp, Mesut. (6 Şubat 2012) Arap Baharı El Fetih ve Hamas’ı da dönüştürdü, Aksiyon, 896
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #2 : 05 Mayıs 2014, 21:34:40 »

Arap Baharı başarısız oldu, bakalım şimdi iki gurup birleşebilecekler mi? Amerika ve diğerleri bunu bir yandan ister görünseler de şimdiden rahatsızlıklarını belli ettiler. Çok güzel bir şekilde 100 yılı özetlemişsiniz Erlik, yüreğinize sağlık Gülümseme
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.063 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.006s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.