Fettullah Gülen denen Soysuz ve Cemaati hakkında MAKALELER (Anketli Yarışma)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 13 Aralık 2019, 03:12:38


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Anket
Soru: Oyla  (Oylama kapandı: 18 Mart 2012, 21:46:36)
Türkçü Kasırga - 23 (32.9%)
Safkan Türk - 23 (32.9%)
Kağan Bahadır - 24 (34.3%)
Toplam oy: 59

Sayfa: [1] 2 3 ... 9
  Yazdır  
Gönderen Konu: Fettullah Gülen denen Soysuz ve Cemaati hakkında MAKALELER (Anketli Yarışma)  (Okunma Sayısı 19432 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
YigitKam
Ziyaretçi
« : 17 Şubat 2012, 21:35:52 »

Türkçü Kasırga'nın Makalesi


Dinler Arasi Diyalog Vatikan Projesidir


Dinler arası Diyalog süreci başladığı günden bu yana dilimizin döndüğü, gücümüzün yettiği oranda dinimize sokulmaya çalışılan bu fitneye engel olmak için mücadele veriyoruz.
Bizi anlamakta güçlük çeken bazı dostlarımız, ortaya koymaya çalıştığımız bu samimi ve gerçekçi mücadelemizi anlamakta zorlandıklarından, selamı sabahı, alışverişi, dostlukları kesmekle kalmadı, bizlere olmaz hakaretleri layık gördüler.
Halbuki bizler dinlerarası diyalog faaliyetlerini mili ve dini bütünlüğümüze yönelik en büyük tehdit olarak görmekteyiz ve bu iddialarımıza gerek Kuran’dan gerek sünnetten deliller ortaya koymakta ve hatta bu projenin sahibi olan Hıristiyanların kendi kitaplarından dahi deliller göstermekteyiz.
Ama maalesef bizdeki aymazlar kraldan fazla kralcılık etmekte, gerçekleri gizlemeye çalışmakta, gaflet yada delaletten dolayımıdır, dilim varmıyor ama ihanetten midir bilinmez, Vatikan’ın değirmenine su taşımaya devam etmektedirler.
Bizi anlamamakta ısrar etmelerine rağmen haklı olan davamızda son nefesimize kadar gerçekleri yazmaya, söylemeye devam edeceğiz, bu biline…

Şimdi sizlere, Dinler arası Diyalogun Hıristiyan Vatikan projesi olduğunu kendi kaynaklarından aktarmaya çalışalım:
Dinler arası Diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. Oturumunda kabul edilen, “Nastra Aetate” diye bilinen konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965’te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi” olarak açıkladığı dünyayı Hıristiyanlaştırma ve İslam’ı yok etme projesinin bir yöntemidir. Vatikan’ın kendi ifadesiyle “Dinler arası Diyalog, misyonerliğin çağa uyarlanmış şeklidir”.  İşte Vatikan’ın kendi ağzından Dinlerarası Diyalog:
“Dinler arası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır... Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.” (Redemptoris Mission (Papa 2. Jean Paul’un 1991 yılında ilan ettiği “kurtarıcı misyon” adlı genelgesi)
“Dinler arası Diyalogdan söz ettiğimizde açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır." (1964 yılında 2. Vatikan Konsili’nde kurulan “Hıristiyan Olmayanlar Sekretaryası’nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano’nun, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki yazısı).

“Papa 6. Paul’un vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinler arası diyalog, kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir.” (Bulletin, 59/20–2.1985.124).
“Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Afrika ve Amerika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.” (Papa 2. Jen Paul / 2000).
“Hıristiyanlar İsa’nın Mesih olduğuna ve insanın onun sayesinde kurtulduğuna inanır. Tanrı’ya götüren başka bir yol yoktur.” (NPQ: Cilt: 1, Yaz 1991 Buttiglione). “Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor.” (Papa 2. Jean Paul, Sen Pietro Kilisesi 25.06.2000).
"Bu diyalogun tek amacı İncil’i tanıtmaktır. Muhataplar ikinci Âdem’i (Hz. İsa’yı)Tanrı olarak kabul etmek zorundadırlar ki, Birinci Âdem’i de (Hz.Adem’i de) yaratan odur." (Kateşizm, Vatikan Yayınları). “Bütün insanlar Hz. İsa’ya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan kiliseye girmelidir. Yollar usuller, metotlar değişir ama hedef hiç değişmez:

Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihai maksadımız.” (Towards A Pastoral Approach To Culture / Vatikan 1999)
Yukarıda yazdıklarımıza sadece samimi bir gözle ve samimi bir kalple bakılsa bile inanın diyalog faaliyetlerine çanak tutanların ne kadar büyük bir yanılgı ve gaflette olduklarını anlamaya yeteceği kanaatindeyiz.
----------------------------------------------------------------------------------------------




FETHULLAH GÜLEN YAPILANMASININ TEHDIT POTANSIYELI VE VARISLERI

"Tedavi maksadi ile Amerika'da bulunan Fethullah Gülen Hocefendi'yi depremden iki gün sonra ziyaret etme imkânim oldu. Onun halini gördükten sonra depreme üzülmedigim ve hiçbir sey yapmadigim kanaatine vardim. Türkiye'den kendisine ulasan veya kendisinin ulasabildigi herkese deprem bölgelerine gitmelerini ve bir amele gibi çalismasini rica ediyordu. Yardim kampanyalarinin açilmasini ve herkesin gücü yettigince buna katilmasini istiyordu. TÜPRAS'daki yanginin sürdügü haberini aldikça yerinde oturamiyordu. Onun bu telâsi karsisinda yanginin yan odada oldugunu sanirdiniz. Afet aninda ezan okumanin Allah'in rahmetini ihtizaza getirecegini ve afeti durduracagini hatirlatarak yangini canli yayindan izleyen bir iki arkadasa EZAN OKUMALARINI söyledi. Yanginin kontrol altina alindigi haberi gelene kadar gerginligi dinmedi. Tabii onu takip eden doktorunun da..." (1). Lütfen düsününüz, bu hocaefendi (!) kendini T.C. Diyanet Isleri Baskani'nin da üstünde Papa'ya esit, istediginde randevu alip görüsebilen en üst Islâm Temsilcisi konumunda görüyor, A.B.D. ve müritleri tarafindan da böyle lânse ediliyor... Egitimi? Yok!.. Tabii Erzurum'un köylerindeki nur medreselerinde aldigi dersler (!) egitim sayilirsa... Resmi statüsü? O da yok!.. Sadece devrim yasalarina göre kullanmasi yasaklanan hocaefendi (!) ünvani var; bir de vaizlikten aldigi bir emekli ayligi!.. Kendi deyimi ile "fakirin bir dikili agaci bile yok"... Ama aylardir A.B.D.'nde mütevazi emekli ayligi ile mucizeler gerçeklestiriyor: Mayo Klinikde tedavi görüyor; 24 saat doktorunu yanindan ayirmiyor; eyalet eyalet geziyor. Emekli maasi bir türlü bitmek bilmiyor, bu nedenle de tedavisi (!) uzadikça uzuyor... Oysa en az müritleri kadar, DGM Savcisi Sayin Nuh Mete Yüksel de, Askeri Savcilik da kendisini özlemle bekliyor ama nedense bir türlü çok sevdigini söyledigi vatanina dönmüyor, dönemiy! or... Haberde, asil dikkati su çekiyor: TÜPRAS yangininin sönmesi için yanindakilere ezan okutturuyor. Duygusal açidan bakarsaniz, samimi olarak üzüntü duyan bir kisinin normal disi tepkiler göstermesi dogal.. Anlayis ve saygiyla karsilamak mümkün. Ancak, kendisini "Dünya Imami" olarak gören bir kisinin bilinçli bir biçimde bilmesi gerekir ki, ezan, sadece ve sadece namaz vakti için yapilan bir çagridir. Aksi yorum, gerek öz, gerek biçimsel ve gerekse de mantiksal açilardan Islâmiyete uygun degildir. Geçmiste ezanin cahilce yorumlanmasiyla ortaya çikan bazi uygulamalar, gelenege dönüsse de din disidir, bid'atdir. Islâmiyetin, akla mantiga ve bilime en fazla önem veren din oldugu gerçeginden hareketle, TÜPRAS yanginini söndürmenin yolu, vakit disi ezan okutmaktan geçmez. Nereden geçer? Ileri teknoloji ile üretilmis yangin söndürücü kimyasallardan; egitilmis ve deneyimli bir ekibi sürekli hazir tutmaktan ve de acilen dis yardim talebinde bulunmaktan geçer. Ezani amaç ve islevi disinda ! bir çaresizlik, acizlik alternatifi olarak kullanmak ayiptir, günahtir. Oysa ki, Fethullah Gülen istese, milli servetin böylesine göz göre göre heba olmasindan samimi olarak aci duymus olsaydi -ki hâlâ yapabilir- aglamak, inlemek yerine müritlerini harekete geçirebilirdi. Nasil mi? TÜPRAS zararinin 200 milyon dolar oldugu açiklandiginda, organizasyonunun mal varligi olan en az 25 milyar dolarin zekâtinin bu amaçla kullanilmasini isteyebilirdi. Zaten samimi müslüman halkin dini duygularini istismar ederek toplanilan bu servetin % 2.5 üzerinden zekâtinin 625 milyon dolar oldugu dikkate alindiginda, kalan 400 milyon dolar ile depremzedelerin acilarinin önemli ölçüde giderilmesi bile sözkonusu olabilirdi. Ama bu yapilmadi. New York'da otel suitinde vakit disi ezan okutuldu, gözyasi döküldü, vicdanlar "tatmin" oldu... Ya Türkiye'deki fethullahçilar ne yapti? Kesin olan su ki hocaefendilerinin emirlerini yerine getirerek amelelik yapmadilar. Zaman Gazetesi, diger gazeteler gibi bir yardim kampanyasi açti, yine samimi dindarlarin ellerini ceplerine atmasini istedi. Hatirlayacaksiniz, deprem felâketinin ilk üç günü diger seriatçilar gibi fethullahçilar da fiilen ortada yoktu: Bir cenaze namazi kildiracak, cenaze sahiplerini manevi açidan teselli edecek, bir Yasin-i Serif okuyacak din görevlisi ya da gönüllüsü bulunamadigindan, cenazeler grayder kepçeleri ile toplu mezarlara firlatildi. Bu görüntülerin televizyonlarda yayinlanmasinin sonrasinda, Valilik emirleriyle çesitli illerdeki müftüler ve din görevlileri re'sen deprem mahallerine gönderildiler. Fethullahçilar ise Adapazari, Düzce, Izmit merkez olmak üzere bir süre depremzedelere hizmet verdiler. Tipki, sunduklari en temel insani hizmette bile tarikat ya da cemaat propagandasi yapan IHH, AIMGT ve diger seriatçi yapilanmalar gibi. Sonra, ne! oldu bilinmez, deprem mahallerindeki fethullahçilar, Cumhuriyet Gazetesinden Sayin Hikmet Çetinkaya'nin da saptamasiyla, "birden ortadan çekildiler". Ve nihayet, 18 Eylül sabahi deprem mahallerindeki çadirkentlerde ya da derme çatma kulübeler içinde yasamaya çalisan depremzedeler, girislerin önüne birakilmis bir brosür ile karsilastilar. Sicak bir çaya bile hasret bu insanlar, yaralarina belki merhem olur ümidiyle bu brosürleri okudular: "... Insallah bu hadise güzel yurdumuzun temizlenmesine ve manevi beraatine bir alâmet diye telâkki ediyoruz...

 Hazret-i Üstadimizin 1939'da zelzele hakkindaki yazilarinda, 'Ramazan-i Serif'in teravih vaktinde kemal-i nese ve sürur ile sarhosçasina gayet heveskârane sarkilari ve bazen kizlarin sesleriyle, radyo agziyla mübarek merkez-i Islâmiyetin her kösesinde cazibedarane isitilmesi, bu korku azabini netice verdi. .... Insan haklari, demokrasi kurallari, serbestlik ve özgürlük ve kadin haklari gibi ileri sürülen seyler ise hakikatta ahlâksizliga, müstehcenlige yol açmak için istimal edilegelmis ve halen ayni menfi yolda istimal edilen seylerdir. .... Bu hâdise-i arziye, bu memleketin ahali-i Islâmiyesine bakmasi ve onlari hedef etmesi ne ile anlasiliyor ve neden Erzincan ve Izmir taraflarinda daha ziyade ilisiyor.... Bu hâdise, hem siddetli kista, hem karanlik gecede, hem dehsetli sogukta, hem Ramazan'in hürmetini tutmayan bu memlekete mahsus olmasi; hem tahribatindan intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandirmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi bir çok emarelerin delâletiyle bu hâdise ehl-i imani hedef edip onlara bakip namaza ve niyaza uyandirmak için sarsiyor ve kendisi de titriyor. Biçare Erzincan gibi yerlerde daha ziyade sarsmasinin iki vechi var. Bir: Hatalari az olmak cihetiyle temizlemek için ta'cil edildi. Ikincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli müslüman muhafizlari ve Islâmiyet hâmileri az veya tam maglûb olmak firsatiyle, ehl-i zindikanin orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle en evvel oralari tokatladi, ihtimali var". Yukaridaki akil ve mantik disi, alabildigince bozulmus, bir Türkçeyle kaleme alinan bu satirlarin sahibinin, Hazret-i Üstadlari (!) Said-i Kürdi, nam-i diger Said Nursi oldugunu bilmeyenler tahmin de edemeyebilirler... Brosüre bakildiginda, uzun uzadiya kaynak aramak gerekmiyor. Said-i Kürdi'nin risalelerinden, 1939 Erzincan depremi ile ilgili paragraflardan alinmis bu cümleler, 27 Agustos-1 Eylül 1999 tarihli "Zaman" gazetesinde (2) aynen yayinlaniyor; akabinde de depremzedelere dagitilan brosürlerde... Fethullahçilarin takiyyeyi birakarak iyice pervasizlastigi bir kere daha anlasiliyor. Artik savunmada degiller. Türk Silâhli Kuvvetleri ile Atatürk Ilke ve Devrimlerine bagli kurum ve kuruluslara, kisaca Devlete karsi sistematik ama henüz adi konulmamis bir savasim baslatiyorlar, hem de üç ayri koldan... Start veren kisi, simdilik bu örtülü savasimi cephe gerisinden, hem de epeyce gerisinden, A.B.D.'den idare ediyor... a.. POLITIK VE BÜROKRATIK PLATFORMDAKI SAVASIM Fethullah Gülen ve organizasyonuna karsi T.B.M.M.'nde -Hükûmet-Muhalefet cepheleri dahil- karssi çikan, laik hukuk sisteminden yana tavir alan bir tek parti yok. Hatta, dogru dürüst, onurlu ve yurtsever tepki koyan bir tek milletvekili bile sözkonusu degil. Meclis disindaki CHP'ye ise son aylarda büyük bir ikinci cumhuriyetçi katilimi gözleniyor. Fethullahçilarin en büyük desteginin ikinci cumhuriyetçiler oldugunu ise herkes biliyor. Hükûmet, Milli Güvenlik Kurulu'nun baslatmis oldugu 28 Subat sürecini durdurabilmek için elinden gelen her seyi yapiyor. Örnegin, fethullahçi olduklari önesürülen yaklasik 35 vali ve 300'e yakin kaymakamin merkeze alinmalarini saglayacak atama kararnamesi hâlâ çikarilmis degil. Gerekçe olarak iktidar partileri arasindaki anlasmazliklar önesürülüyor ki bu dogru degil. Sadece 4 Emniyet Müdürü ile sinirli tutulan Emniyetteki tasfiye, su siralarda tersine isletilmekte. Yaklasik 80 -bir kismi fethullahçi- emniyet mensubu hakkinda açilan sorusturmala! r da ciddi bir sonuca baglanmis degil. Seriatçilara taviz vermeyecegini her firsatta tekrarlayan Içisleri Bakani artik kesinlikle güven vermiyor. En az 600 fethullahçi Emniyet Müdüründen söz ediliyor. Fethullahçi Emniyet Amirleri, Baskomiserler, Komiserler, Komiser Yardimcilari ve Polis memurlari cabasi. Tasfiyeye önce Istihbarat, Bilgi-Islem, Personel, Polis Akademisi, Koleji ve Polis Okullarindan baslanmasi ve asagilara inilmesi gerekiyor. Ayni sekilde, yurtdisinda sefaret korumasinda görevlendirilen emniyetçi kadronun tümüyle geri çekilmesi ve durumlarinin gözden geçirilmesi öneriliyor. Bunlar yapilmadigi gibi, bu süreçte, örnegin Ankara'daki fethullahçi emniyetçilerin simdiki müdürvekili ile en rahat ve en güçlü dönemlerini yasadiklari iddia ediliyor. Bu durumun Içisleri Bakani tarafindan da bilindigi, bu yüzden bir tepki gelir endisesiyle vekâleten atama ile yetinildigi kaydediliyor. Bu gevseklik ve kokusma sadece Içislerinde mi? Elbette ki hayir!.. Basbakanlik, Tarim, Kü! ltür, M.E.B. ve diger kamu kurum ve kuruluslarinin kadrolar! indaki fethullahçilarin tasfiye endisesinden kurtulup, aksine yüksek moralle çalismalarini sürdürdükleri gözlemleniyor. Kamuoyunun deprem felâketine olan ilgisi, fethullahçilarin ve de onlari destekleyen siyasilerin islerine yariyor. Isin olumlu taktik tarafi, DGM'nin sorusturmasi agir isliyor. "Dünya Imami"nin yanisira bazi "Bölge Imamlari"nin A.B.D.'nde oldugu biliniyor. Ya fethullahçi hiyerarside yeralan diger örgüt yöneticileri? Örnegin, "Sivil Istihbarat Servisi". Hani, organizasyona muhalif asker-sivil kadrolar hakkinda en mahrem kisisel bilgileri -anekdot düzeyinde bile olsa- toplayacak; ses ve görüntü bantlarini, disketleri tasnif ederek bir "Istihbarat Bankasi" olusturacak ekipten söz ediliyor. Üstelik ekibin çekirdegini de emniyetteki fethullahçi istihbaratçilarin olusturdugu; fethullahçi "telekulakçi"larin kendi deyimleriyle naksibendi "telekulakçi"larini tasfiye ettirdikten sonra bu servise daha rahat biçimde bilgi ve belge-kaset aktarmaya devam ettikleri de öne sürülüyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 17 Şubat 2012, 21:36:30 »

M.G.K.'na verildigi önesürülen hayali "Fethullah Gülen Raporu"nu hazirlayarak kitleleri provoke etmeyi amaçlayanlarin bu servis elemanlari oldugu iddia edilmekte. Keza, son haftalarda ortaya atilan ve Hüsamettin Özkan ile ! Mesut Yilmaz hakkinda MIT tarafindan bilgi toplanildigini ima eden sahte raporun da yine bu servis elemanlarinca tezgâhlandigi kaydediliyor. Özellikle son sahte MIT raporundan amaç, Türk Silâhli Kuvvetleri'ne karsi tavir alan Mesut Yilmaz'in giderek keskinlesmesi. Hiç süphesiz bu iddialarin tümü resmi bir sorusturma gerektirecek kadar önemli. Bati Çalisma Grubunun tasfiye edilecegini, 28 Subat sürecinin sona erdigini söyleyerek basta fethullahçilar olmak üzere tüm seriatçilara çiçek gönderen Mesut Yilmaz'in, son kaset olayindan sonra Fethullah Gülen'in lehine yaptigi konusmalar ise demokrasi ve laiklik adina utançla hatirlaniyor. En son, Genel Kurmay Baskani Sayin Orgeneral Hüseyin Kivrikoglu'nun "28 Subat gerekirse bin yil sürer" açiklamasi ile bir kez daha sarsilan Fethullahçilarin firsatçiligi ve militanligi, Yargitay Birinci Baskani Sami Selçuk'un konusmasi ile bir kere daha ortaya çikmis durumda. Zaman, Aksiyon, Akit basta olmak üzere tüm seriatçi basinin, PKK'nin, ÖDP'nin ve tüm ikinci cumhuriyetçilerin ortak destegini alan ve hatta Nazli Ilicak tarafindan "gönüllerdeki Cumhurbaskani adayi" ilân edilen Sami Selçuk'un bu anlamli çikisinin analizinin çok iyi yapilmasi gerekir. Seriatçi tehlikeyi yok sayacak kadar tarihimizi ve toplumsal yapimizi bilmeyen; Diyanet Isleri Baskanligi'ni gereksiz görüp, tarikatlarin kendi okullarini açmasini talep eden Abant Toplantisi katilimcisi Selçuk'un, fethullahçilarin gönüllerindeki söylemleri dillendirdigi apaçik ortada. Zaman ve Aksiyon'un nüshalari incelendiginde bu ilinti tüm açikligi ile ortaya çikiyor. Hatta, daha da ileri gidiliyor: Abant Toplantilari! , T.B.M.M.'nin de üstünde gösterilerek, 1982 Anayasasi'nin yerine yeni Anayasanin Abant Toplantisi katilimcilari tarafindan hazirlanmasi öneriliyor (3). Kisaca, Fethullah Gülen'in ne pahasina olursa olsun ille de ADLIYE ve MÜLKIYEDE kadrolasmaktan söz edisinin bos olmadigi anlasiliyor... Fethullahçilarin Sami Selçuk olayinin sonrasinda takiyyeyi ve savunmayi birakarak devlete karsi adi konulmamis savas açmalarinin temelindeki en önemli hareket noktasi su: Meclise, bürokrasiye ve de ekonomiye agirliklarini koymus olmalarina, ABD gibi süper güce sahip bir ülkenin destegini arkalarina almalarina ragmen, bir baska ifadeyle ulasabilecekleri en üst güç sinirinda bulunmalarina karsilik, Fethullah Gülen neden Türkiye'ye dönemiyor? Iste halihazirdaki pervasizliklarinin dayandigi neden bu. Bu yüzden sürekli açik veriyorlar; bir baska ifadeyle, geleceklerine ipotek koydurmaya, battikça batmaya devam ediyorlar... b.. EKONOMIK PLATFORMDAKI SAVASIM

Fethullahçilar yaklasik 300 sirket ve holding, yillik 600 trilyonluk ciro ve 25 milyar dolar tahmin edilen servetleriyle, sadece dinsel alanda degil, ekonomik alanda da vurduklari yerden ses getiren, üstelik dis ticaret becerileri olan girisimcileri ile dünyaya açilan büyük bir imparatorluk (!). Fethullahçi organizasyonun çökertilmesi için sadece siyasal desteklerinin kesilmesi ya da yasal önlemlerin alinmasi yetmiyor. Para musluklarinin da kapatilmasi gerekiyor. 28 Subat kararlari çerçevesinde alinmasi gereken önlemler henüz alinmis degil. ISHAD faaliyetini sürdürüyor (4). Samanyolu Televizyonu neredeyse dünyanin önemli bir bölümünden seyrediliyor. Zaman gazetesi 13 ülkede basiliyor (5). Biraz azalmasina ragmen "himmet paralari" yine halktan yasadisi biçimde toplaniyor; yurtdisindaki okullara ve sirketlere para transferi yasadisi yollardan gerçeklestiriliyor. Fethullahçi okullarin, dershanelerin, yurtlarin ve isikevlerinin sayisi ve etkinligi giderek artarken, M.E.B.'nin göst! ermelik denetimleri (Atatürk kösesinin olup olmadigi vb.) formalitenin yerine gelmesi kabilinden sürüp gidiyor. 28 Subat sürecinde fethullahçi kurumlara vurulan tek darbe de su: YÖK'nun Fatih Üniversitesi'ne kaynak aktarimini kesmesi. Iste bu darbelerin nitelik ve nicelik açisindan arttirilmasi gerekiyor. Bunlar yapilmadigi için de devlet, kendi imkânlarini kullanarak kendisini yoketmek isteyenleri çaresizlik içinde seyrediyor; savunma mekanizmasini harekete geçiremiyor... Fethullahçi Organizasyonun ekonomik gücünü ortaya koyan dramatik ama tipik bir örnek: Ekonomik çikarlarin, ulusal çikarlarin önüne nasil geçebileceginin, hatta din faktörünü bile yok saydirtabileceginin tipik bir kaniti: "Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri, Is yerimizde bizleri ziyaret etmek lütfunda bulunmus olmanizdan dolayi sahsim ve arkadaslarim adina tesekkürlerimi arzetmeyi borç bilirim. Ugurlu kademli olduguna gönülden inandigim tesrifleriniz sirasinda sarfetmis oldugunuz veciz cümleler bizleri düsündürmüs ve zihinlerimizde yeni ufuklar açmistir. Lütfettiginiz ve Ulu Tanri'nin ismi ile veciz deyimleri ihtiva eden güzel tablo, çalisma odamin duvarini süslemektedir. Ayrica armagan ettiginiz çok degerli amber tesbih ve nadide ipek haliyi bir hâtiraniz olarak aile ocagimizda muhafaza edecegim. Bu nazik ve anlamli jestinizden dolayi ayrica sükranlarimi arzederim. Yüce Peygamberimizin "Hediyelesiniz, Muhabbeti Artirir" deyiminden hareketle zatiâlilerinize sundugum, 1500 yillik Ortadogu'nun kutsal topraklarinda yapilan kazilarda çikan orijinal bir kandil ile, Merhum Tunca üstadimizin bir hat eserini sizlere olan saygimizin ve sevgimizin ifadesi olarak lütfen kabul buyurmanizi istirham eder, emirlerinize intizâren en derin saygilarimi sunarim. Üzeyir Garih". Görüldügü gibi, isadami Üzeyir Garih'in bu mektubunda yer alan ve müridâne bir havada yazilmis cümleleri hak etmek için Fethullah Gülen ne yapmistir? Elbette ki, bir ziyaret esnasinda verilen tesbih-tablo ve ipek hali için övgü düzmeyecek kadar zengindir Üzeyir Garih. Üstelik, herhangi bir emekli vaize randevu vermeyecek, hele hele mukabil hediyelerle birlikte yukaridaki mektubu yazmayacak kadar da mesguldur kendileri. Türkiye Cumhuriyeti'nin sinirlari içinde, laik hukuk sisteminden yararlanarak özgürce ve esitçe is yasamini sürdüren Sayin Garih'in Fethullah Gülen'e bu nezaketi gösterirken, seriatçi yapilanmalara karsi duyarliligi olan Türk kamuoyunu da dikkate almasi; esas saygiyi Cumhuriyetin temel ilkelerine göstermesi gerekirdi. Diyebilirsiniz ki, ne var bunda, karsilikli bir hediye alisverisi ve oldukça ince bir tesekkür mektubu. Hayir, hepsi o kadar degil. Eksik olani bizzat Fethullah Gülen ifade ediyor: "Bir Musevi (Üzeyir Garih) Moskova'da sizin tesvikinizle açilan bir! okula yardim ederse onu ne cemiyet çerçevesine, ne cemaat çerçevesine oturtmak mümkün degil" (6). Kisaca, Üzeyir Garih, Rusya Federasyonu ve Orta Asya'daki yatirimlarini güvence altina almak için, seriatçi oldugunu bildigi bir yapilanmanin Moskova'da açtigi lisesini finanse ediyor. Bir nevi haraç (himmet parasi) ya da Osmanli döneminde gayrimüslimlerin ödedigi cizyeyi hem de gönüllü olarak ödüyor. Sadece o mu? Örnegin Sakip Sabanci, son kaset olayi ile Fethullah Gülen'in maskesinin düsmesinin sonrasinda bile ona sahip çikiyor: "Sayin Hocam Fethullah Bey, yillardan beri gündemdeydi. Pat diye sürpriz olarak gelmedi" diyerek Gülen'in kendisi gibi bu ülkeye hizmet verdigini deklare ediyor (7). Sakip Sabanci'nin tarikatçi oldugunu ya da sonradan intisap ettigini elbette ki iddia etmek mümkün degil. Ancak, yurtiçi ve yurtdisi is baglantilarindan kaynaklanan ekonomik çikar hesaplari, Sakip Sabanci'yi böyle konusturuyor. Bir baska ifadeyle de paranin dini ve milliyeti ve de devleti o! lmadigini bir kez daha gözler önüne seriyor... Türk Devletinin, ekonomik platformda fethullahçi organizasyona ve diger ekonomik gücü olan seriatçi yapilanmalara karsi kisa vadede almasi gereken önlemler söyle özetlenebilir: Bu tür yapilanmalarla dogrudan ya da dolayli ilgili sirketlerin hesaplarina acilen elkonulmalidir. Geriye dönük olarak azami 5 yillik yasal süre içindeki tüm girdiler ve çiktilar, para transferlerinin mevzuata uygunlugu tek tek kontrol edilmelidir. Bu islerle görevlendirilecek Maliye elemanlarinin seçimi ve denetimine iliskin esaslar belirlenmeli ve buna uyulup uyulmadigi siki sikiya takip edilmelidir. Özellikle ISHAD, Akyazili Orta ve Yüksek Egitim Vakfi, Türkiye Ögretmenler Vakfi, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfi, Asya Finans, Feza, Çag, Slim, Fetih, Isik gibi dernek, vakif ve sirketler yasal biçimde büyüteç altina alinirken, organizasyonla iliskisi bilinen tüm dersaneler, kurslar, yurtlar ve de isikevleri takip ile mutlaka ve mutlaka kapatilmalaridir. Ayni sekilde, fethullahçi organizasyon içindeki sirketlere ve vakiflara kaynak aktaran, ihale veren bürokratlar da sorusturma kapsamina dahil edilmelidir. Bu önlemler alinmazsa ne olur?!. Fethullahçi kurum ve kuruluslardaki ekonomik düzeyde geometrik büyümeye en tipik örnek, Akyazili Orta ve Yüksek Egitim Vakfidir ki, kurulus senedinde yer alan mal varligi ile günümüzdeki serveti arasindaki inanilmaz fark, bu konuda bir fikir vermeye yetecektir: 1972'de Izmir'de (Bahçelievler 502/2 Sokak, No: 39) Nef'i Akyazili ve esi Pembe Zehra Akyazili, Naci Sençekicer, Mehmet Sevimlican, Osman Sarioglu, Yusuf Pekmezci, Ekrem Ugur, Zeki Sakman ve Mehmet Fidan tarafindan olusturulan Akyazili Orta ve Yüksek Egitim Vakfi'nin baslangiç sermayesi 229.747 TL.'na tekabül eden Izmir Karsiyaka'da iki katli bir bina, Bozyaka mevkiinde 1620 metrekarelik bahçe içinde tek katli bir köy evi ve yine ayni mevkide 415 metrekarelik bir arsadan ibarettir. Oysa, aradan geçen 27 yil içinde, vakfin sahip oldugu ögrenci yurtlarinin dökümü söyledir. Ankara'da: Malazgirt Ögrenci Yurdu, Fidan Ögrenci Yurdu, o. Düsüngel Ögrenci Yurdu, Izmir'de: Isiklar Ögrenci Yurdu, Bergama Ögrenci Yurdu, Ortaköy Ögrenci Yurdu, Halil Rifat Pasa Ögrenci Yurdu, Kemalpasa Ögrenci Yurdu, Eskisehir'de: Sivrihisar Ögrenci Yurdu ve M. Güngör Ögrenci Yurdu, Adapazari'nda: Ersoy Ögrenci Yurdu ve Akyazi Erkek Ögrenci Yurdu, Gümüshane'de: Ahmet Ziyaüddin Ögrenci Yurdu, Kütahya'da: Hisar Ögrenci Yurdu, Afyon'da: Suhut Ögrenci Yurdu, Dinar Ögrenci Yurdu, Emirdag Ögrenci Yurdu, Kayseri'de: Seyid Burhanetdin Ögrenci Yurdu, Keykubat Ögrenci Yurdu ve Bünyan Ögrenci Yurdu, Kocaeli'nde: Yuvacik Ögrenci Yurdu, Usak'da: Günkaya Ögrenci Yurdu ve Karahalli Ögrenci Yurdu, Aydin'da: Fatih 1 Ögrenci Yurdu ve Fatih 2 Ögrenci Yurdu, Sivas'da: Buruciye Ögrenci Yurdu, Bayburt'da: Sehit Osman Ögrenci Yurdu, Milas'da: Hafize Hatun Ögrenci Yurdu, Konya'da: Seydi Mahmut Hayrani Ögrenc! i Yurdu, Isparta'da: Sidre Ögrenci Yurdu, Balikesir'de: Kayapa Ögrenci Yurdu, Erzurum'da: Zinnuni Ögrenci Yurdu, Denizli'de: Cevherpasa Ögrenci Yurdu ve Süller Ögrenci Yurdu, Mugla'da: Sahidi Ögrenci Yurdu, Manisa'da: Bilgin Ögrenci Yurdu, Akhan Ögrenci Yurdu, Yilmaz Ögrenci Yurdu, Alasehir Ögrenci Yurdu, Burdur'da: Üçgen Ögrenci Yurdu ve Mehmet Akif Ögrenci Yurdu, Erzincan'da: Yesilirmak Ögrenci Yurdu ve sonradan açilmis olabilecek diger ögrenci yurtlari. Akyazili Orta ve Yüksek Egitim Vakfi'nin kurulusta 9 kisilik mütevelli heyetinin bugünkü sayisi 282 kisi. Bugün sadece Izmir'de 27 arsa, 45 bina, bir dersane ve 5 yurdu bulunan ve Türkiye genelinde trilyonlarla ifade olunan gayrimenkul zengini Vakif, fethullahçi organizasyonun medari iftihari konumunda. Kisaca, yukaridaki örnekte de görüldügü gibi, fethullahçi organizasyonun ekonomik kaynaklari, müdahale olmadigi takdirde geometrik biçimde büyümektedir. Bu ekonomik kaynaklarin rasyonel bir öncelikle, özellikle de insan egitiminde kullanilmasi, tehlikenin giderek büyümesine yol açmaktadir. 3. DINSEL PLATFORMDAKI SAVASIM Özellikle Sami Selçuk'un ülke gerçeklerini yeterince yansitmayan, ancak Bati'nin uzun süredir dayattigi reçeteyi yineleyen talihsiz beyanlarindan olumlu yönde cesaretlenen fethullahçilarin, genis cephe taktigine basvurduklari gözlemleniyor. Strateji degisikliklerinin gerekçesi ise su açiklamaya dayaniyor: "Bu ülkede sokaktaki 'Islâmci', 'Kürtçü', 'dinci', 'vatan haini' ve digerleri, Avrupa Birligine girmeyi, hem de bir 28 Subat tarihinde girmeyi devlete yön veren güçten daha fazla istiyor". Devlete yön veren gücün Türk Silâhli Kuvvetleri oldugunu bilmeyen yok. Demokrasinin ve ülke-ulus bütünlügünün önünde en büyük tehlikeyi olusturan basta fethullahçilar olmak üzere tüm seriatçilar, bölücüler, sözde ilerici sosyalistler, dönek solcu olarak tanimlanan ikinci cumhuriyetçiler, ortak deyimleriyle Te Ce'ye karsi ittifak görünümündeler. Hem de demokrasi, baris, hosgörü, insan haklari gibi evrensel degerlerin arkalarina alarak... Hatta o kadar ki, "devlete karsi islenen suçlarin affe! dilmesi ve ölüm cezasinin kaldirilmasi; Dogu ve Güneydogu bölgesinin yasam kosullarinin düzeltilmesi" gibi talepleri içeren 49 demokrat (!) aydinin (!) imzaladigi "Simdi Tam Zamani Çagiriyoruz" baslikli deklerasyona fethullahçilara açik destek veren isimlerin de katilmasi...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 17 Şubat 2012, 21:37:10 »

Zaman gazetesinde önemli bir haber olarak yer aliyor . Diger imzacilara baktiginizda gözlerinize inanamiyorsunuz: Örnegin, Abdülmelik Firat, Ahmet Türk, Ufuk Uras, Tarik Ziya Ekinci, Mehmet Altan, Gülay Göktürk ve digerleri. Bir de, Zaman gazetesinin yakin zamana kadar Fethullah Gülen aleyhine yazdigi kitaplardan dolayi "komünist-ateist-bölücü" olarak afise etmeye çalistigi Faik Bulut. Kimi Kürt fasisti, kimi ikinci cumhuriyetçi, kimi Insan -pardon PKK- Haklari Dernegi yöneticisi, kimi sosyalist. Ister istemez sorguluyorsunuz, nerede her firsatta Türk milliyetçiligini savundugunu öne süren; kürtçülere ve her türlü bölücülere, komünistlere, ateistlere karsi olduklarini açiklayan; sehit ailelerini her firsa! tta istismar ile provoke eden; kendilerini modern alp-erenl! er olarak lanse ederek Türk sagini bunca yil igfal eden fethullahçilar? Sonra fethullahçi olarak adlandirilan bu yapilanmanin, amacina ulasabilmek için tipik makyevelist bir anlayis içinde, birakin Papayla ya da Ortodoks Rum Patrigiyle, seytanla bile isbirligi yapabilecegini kestirebiliyorsunuz... Iste fethullahçilarin sergiledigi bu ahlâki düzey, dinsel platformda da kendini gösteriyor. Bugüne kadar, nurculuktan çiktiklarini ancak onu astiklarini; tarikat olmadiklarini; olsa olsa "sivil toplum (cemaati)" olarak nitelendirilebileceklerini söyleyen fethullahçilar, Kivrikoglu Pasa'nin son kararlilik demeci ile birlikte, Bediüzzaman olarak nitelendirdikleri sahsin risalelerine periyodiklerinde daha fazla atifta bulunmaya basladilar. Bir baska ifadeyle takiyyeden vazgeçerek nurcu kimliklerine yeniden büründüler. Fethullahçilarin siyasal kosullarin degismesi nedeniyle asillarina dönmeleri, genis cephe ya da sol literatürde "birlesik cephe" diye adlandirilan yeni taktiklerini engellemiyor, aksine güçlendiriyor. Örnegin, fethulllahçilar, 17 Eylül 1999 tarihli "Zaman"da çikan "Bir Manevi Dinamik: Tunahan" baslikli yaziyla, bugüne kadar yildizlarinin hiç barismadigi bir düsman kardese, Süleymancilara baris çubugunu su cümlelerle uzatiyorlar: "Mücadelesinin önemini bugünlerde daha iyi kavriyoruz. Bugünlerde, yani bastigimiz toprak ayaklarimizin altindan kayarken ve Kur'an egitimine sinirlama getirilirken... O bu ugurda hayatini ortaya koydu ve bir ömür mücadele verdi. Süleyman Hilmi Tunahan, temel manevi dinamiklerimizden. Onun gibi dinamikler bundan böyle gündemimizde daha fazla yer almali. Onlarin mesajlarini simdi, ruhlarin iyice hassaslastigi su günlerde daha iyi anliyoruz. Manevi dinamigin ne demek oldugunu da... Koca bir ömür Kur'ani ögretmeye adandi. Bu ugurda çektigi sikintilarin haddi hesabi yok. O kadar ki arzu ettigi yere bile defnedilmesi engellendi. Naasi polis zoruyla Karacaahmet Mezarligina götürüldü... Kur'an egitimine konan engeller ve bugünlerde dellenen toprak, onun gibi manevi dinamiklere olan ihtiyaci ortaya çikariyor..." (9). Oysa biliyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti için kurulusundan itibaren önemli bir tehdit olusturmus sahte din tüccarlari: Said-i Kürdi, Seyh Sait, Seyyit Abdülkadir, Kemal Pilavoglu, Süleyman Hilmi Tunahan, Cemalettin Kaplan, M. Zahid Kotku ve onlarin günümüze kadar ulasan çikintilari. Sadece, laik hukuk düzenine karsi degil, seriatçi cephede egemenlik tesis için birbirleriyle de kavgaya tutusmuslar. Süleymanci, babasi faraza nurcuysa cenaze namazina gitmemis; naksibendi, kendi tarikatinin hatta cemaatinin disindakilere gerçek müslüman gözüyle bakmamis; nurcu, Said-i Kürdi'nin sefaati (!) sayesinde cennette öncelikli yer alacagina inanmis; rufai, kadiri ve vücutlarina sis batirarak Allah katinda ne denli makbul olduklarinin provalarini yapmis... Bunlar, Islâmiyeti kendi islerine geldigi gibi yorumlarken, hem müslümanlar arasinda firkaciliga ve bölünmeye yolaçmislar, hem de çok yönlü inanilmaz bir sömürü mekanizmasi kurararak milyonlarca saf ve cahil insanimizi kandirmislar, sömürmü! sler. Cahil insanlar da din tüccari sahte seyhlerini tabulastirarak Allah'a sirk kostuklarinin; devlete ihanet ettiklerinin farkina bile varmamislar... Daha geçenlerde Nurcularin liderlerinden biri olan Mehmet Kutlular, fethullahçilarin, yurtdisinda -Alman Anayasa Koruma Örgütü (Iç Istihbarat Servisi-BfV) destekli- Süleymancilara ve Milli Görüsçülere karsi Türk Devleti tarafindan kullanildigini belirtirken; istihbaratçi nurcularin fethullahçi cemaate katildiklarini, kendilerinin bu duruma alet olmadiklarini ima ediyordu. Simdi, ayni fethullahçilar, düne kadar yerin dibine batirdiklari Süleyman Hilmi Tunahan'in ölüm yildönümünde bugün övgüler düzmektedirler. Bunun adi riyakârlik ve de hiç süphesiz ahlâksizliktir. Bugün Süleyman Hilmi Tunahan'in torununa ve Kemal Kaçar'a uzatilan baris çubugu, yarinsa Haydar Bas'a, Abdülkadir Sasmaz'a, Esad Cosan'a, Musa Topbas'a, Enver Ören'e, Ali Yüksel'e, Necmeddin Erbakan'a, Mehmet Firinci'ya, Cüppeli Ahmet'e, Nazim Kibrisi'ye, Mehmet Kutlular'a, Mehmet Kirkinca'ya, Muhammed Siddik Dursun'a, Metin Kaplan'a, Izzettin Yildirim'a, Mehmet Kurdoglu'na Ramazan Yilmaz'a, Ali Kalkanci'ya, Müslüm Gü! ndüz'e ve diger çikintilara uzatilabilecektir. Fethullahçi organizasyonun makyavelist yaklasimi dis iliskilere de yansidiginda Türkiye Cumhuriyeti, 76 yillik tarihi boyunca karsilastigi en büyük tehdit odagi ile varolma savasina girmek zorunda kalacaktir. Bugün, A.B.D. güdümüne giren, yarin çikarlari gerekiyorsa pekalâ Almanya, Ingiltere, Iran, Suudi Arabistan, hatta Libya ya da bir baska ülkenin güdümüne girebilir. Buna hiç kusku yok... Basta fethullahçilar olmak üzere, halk tabiriyle "birbirinin gözünü çikarmaya hazir" diger tarikat ve radikal yapilanmalarin, ortak çikarlari çerçevesinde bütünlesme tehlikesine karsi alinabilecek en etkili önlem, halkin bilgilendirilerek aydinlatilmasidir. Bu isin öncülügünü hiç süphesiz ki Diyanet Isleri Baskanligi yapacak; Ilâhiyat Fakültelerindeki gerçek bilim adamlari da katkida bulunacaktir. Oysa ki, Anayasal bir kurulus olan Diyanet Isleri Baskanligi asli görevini yerine getirmekten uzun yillardan bu yana korkuyla kaçinmaktadir. Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük sanssizligi ve de eksikligi, devletine sahip çikacak cesarete ve kisilige sahip yeterli vatansever din görevlilerinin yetistirilememis olmasidir. Cumhuriyet yönetimi altinda irticai faaliyetlerin 76 yildan bu yana sürmekte oldugunu; tarikat ve radikal Islâmi gruplarin gerçek dinde yeri olmadigini en iyi bilen Diyanet Isleri Baskanlari, bugüne kadar dengelerin bozulmasindan korktuklarindan, tarikat ve benzeri yapi! lanmalarin üzerine gidememislerdir. Örnegin, Süleymancilar, Diyanet Isleri Baskanligi'nin atadigi imamlarin (Imam Hatipli ve de Ilâhiyat mezunlari dahil) arkasinda namaz kilmayi öteden beri reddetmekte; el koyduklari camilere atanan din görevlilerini kaçirtmak için de alenen dövmektedirler. Ayni sekilde, sözde Diyanetin denetimine ragmen, 800'ün üzerinde Kur'an Kursu ve Pansiyonu ile adeta bir dokunulmazlik zirhi içinde körpe beyinleri Atatürk ve Cumhuriyet aleyhine yikamaya devam etmektedirler. Fethullahçilar, devletin dinden elini çekmesini isteyerek Diyanet Isleri Baskanligi'nin kaldirilmasini dillendirmektedirler. Naksiler camilerini ayirmislardir. Milyonlarca saf-dindar insanimiz, bu odaklarin elinde dinine ve devletine karsi yabancilastirilmaktadir. Bütün bu dinsel yapilanmalara ve ihanetlere karsi suskun kalan halihazirdaki Diyanet Isleri Baskani Sayin Mehmet Nuri Yilmaz, Fethullah Gülen'in Islâm Temsilcisi sifatiyla Papa ile görüsmesini bile tepkisiz-yutkunarak seyretmekle yetinmistir. Camiler kisla, minareler süngü, müminler ! devletine karsi düsman neferi, Imam Hatip Liseleri ve Ilâhiyat Fakülteleri seriatçi yapilanmalarin ön bahçesi olurken, en az türedi seyhler kadar cesaret ve basiret gösteremeyen Sayin Yilmaz, ulusumuzun kendilerine gösterdigi saygiyi hak etmemektedir. Tipki, Börekçizade Rifat Efendi'den sonra gelen, -islerinde ehil de olsalar- devletine ve rejimine geregince sahip çikamayan, tarikatlarla açiktan açiga mücadele edemeyen diger "ürkek" Diyanet Isleri Baskanlarinin da saygiyi hak etmedikleri gibi: Topu topu sadece 1960'li yillarin basinda Nurcularin dindisi eylem ve söylemlerini ortaya koyan bir kitapçik yayinlanmis; bir de 12 Eylül döneminde Süleymancilarin olusturdugu tehditle ilgili olarak talep üzerine Milli Güvenlik Konseyi'ne bir rapor sunulmus, hepsi o kadar. Simdiki Baskanin tarikatlarla ilgili kamuoyuna malolmus bir mücadele programi yok. Merkezi vaazlarda, hutbelerde bu konuya yer verilecegine iliskin bir bilgiye de rastlanmiyor. Oldukça yetismis bir psikolojik mücadele uzmanini danisman kadrosuna istihdam etmis olsa da kendisinden yeterince yararlanamadigi anlasiliyor. Yaygin bir izleyici kitlesine sahip olmayan bir televizyonda (BRT) çikip da: "Tarikatlara gerek yok.... Geçmiste tarikat dünya sevgisini birakmakti. Simdi bakiyoruz, cemaat haline gelmis tarikatlar her türlü konfor içinde, zevk ve sefa içinde. Dini bilmeyen, cehalet içinde yüzen insanlar seyhlik postuna oturmuslardir. Dini samimi olarak, birey olarak yasayan insanlari ayirt ediyorum. Dini ögrenmek isteyen herkes dini yasayabilir. Allah ile kul arasina kimse giremez. Dini yasamak için tarikatlara gerek yok, zorunluluk yok.... Ibadette yeter ki samimi ol, bunlar olay çikarmak dinle devleti, milleti, cumhuriyeti karsi karsiya getirmek istiyorlar. Oynanan oyun budur. ! Kimse Cumhuriyetle Islâmiyeti karsi karsiya getirmesin" demesi yeterli olmuyor. Sayin Diyanet Isleri Baskani'nin yüreklilikle çikip "bunlar"in kim olduklarini, din disi uygulama örnekleriyle birlikte, tüm kitle iletisim araçlarindan yararlanarak sürekli bir biçimde açiklamasi gerekiyor. Açiklayamadigi için her yil yüzbinlerce saf insanimiz bu din tâcirlerinin agina düsüyor; Diyanete bagli camilerdeki cemaat sayisi da buna bagli olarak sürekli azaliyor. Diyanetin asli görevi kuskusuz sadece camilere din görevlisi atayip vakit namazlarini eda ettirmekten ibaret degil. Sayin Baskanin Diyanet kadrosundaki ya da yurtdisindaki örgütlü Süleymanci, Kaplanci, Milli Görüsçü gibi yapilanmalara karsi verdigi mücadele olmasi gerekenin çok ama çok gerisinde. Bu açidan önünde iki seçenekten birini seçmek durumunda: Ya acizligini kabullenerek istifa edecek veya görevden alinmayi bekleyecek, ya da Börekçizade'den sonra hiçbir Diyanet Isleri Baskani'nin yapamadigini yaparak halkiyla ve devletiy! le bütünleserek seriatçi yapilanmalara karsi açiktan mücade! le edecektir. Bu ikinci tercih, sadece sorumlu, vatansever bir bürokrat için degil, temsil ettigi kitleler için Allah'a karsi da bir borçtur, yükümlülüktür. Sayin Mehmet Nuri Yilmaz ve bu göreve getirilenler bu ülkede en az Fethullah Gülenler kadar cesur ve kararli olmadirlar; yaygin dinsel egitimi ve halkla iliskileri Fethullah Gülenlerden daha iyi yürütmelidir, derken ne kendisine ne de makamina haksizlik etmis sayilmiyoruz...
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 17 Şubat 2012, 21:38:02 »

FETHULLAHÇI YAPILANMANIN HRISTIYAN VE YAHUDI DESTEKÇILERI

Fethullahçilarin en büyük ortak hayali, Fethullah Gülen'in vatanina tipki Ayetullah Humeyni gibi dönmesi ve hemen iktidar koltuguna oturmasi. Kendisini kurbanlar keserek karsilamak istiyorlar. Kaset olayindan sonra "çözülen" fethullahçilarin söylemlerine göre, cemaat üyeleri, Fethullah Gülen'in idamla yargilanabilecegini ihtimal görmekle birlikte, infazin sözkonusu olmayacaginda hemfikirler. Malûm iç ve dis desteklerine güveniyorlar. En çok da Hristiyan Dünyasinin (Katolik ve Ortodoks) ve Musevilerin tepki göstereceginden eminler. Kayitsiz sartsiz desteginden emin olduklari yabanci ruhaniler ise sunlar: Papa II. Jean Paul ile en önemli yardimcisi Kardinal Francis Arenzi (Dinlerarasi Diyalog Konseyi Baskani), New Yok Baspiskoposu Kardinal John O'Connor, A.B.D. Katolik Üniversitesi'nden Prof.Dr. Sidney Griffith, Prof.Dr. Dale Eickelman, Dr. Thomas Walsh, Neil Albert Salonen , Richard Rubinstein, Israil Hahambasisi Dahsi Doron, Fener Rum Patrigi Bartholomeos. Fethullahçilara göre! A.B.D. yönetiminin garantili güvence verdigi Hristiyan ve Musevi ruhanileri, Islam Dünyasinda muhatap olarak yalnizca kendilerini taniyorlar ve dayanisma gösteriyorlar. Fethullahçilarin bu isbirligi ve dayanisma ya da tâbiyet konuda hiç de abartma yapmadiklarina iliskin iki örnegi son günlerde yasamis bulunuyoruz. Örnegin, Türkiye Katolik Cemaatleri Ruhani Reisler Kurulu Genel Sekreteri Monsenyör Georges Marovitch, sanki üzerine düsen vazifeymis gibi, 20 Eylül 1999'da yaptigi bir açiklamayla Fethullah Gülen'in Nobel Baris Ödülü'ne lâyik oldugunu açiklamis ve kendisine övgüler yagdirmistir. Ertesi günü de, Fethullahçi "Gazeteciler ve Yazarlar Vakfi"nin Istanbul'da Cemal Resit Rey Salonu'nda düzenledigi "Birlikte Yasama Sanati Hosgörü 700 Sempozyumu"na, Türkiye'deki fethullahçilarin ve yandaslarinin ve de muhiplerinin yanisira, Türklere düsmanligi ile anilan Fener Rum Patrigi Bartholomeos, Katolik Cemaati Ruhani Reisler Kurulu Baskani Lui Pelatre, Genel Sekreteri Georges Marovi! tch, Musevi Hahambasi Vekili Ishak Haleva, Salom Gazetesi y! azari Yusuf Altintas, Ermeni Patrigi Temsilcisi Kirkor Damatyan, Süryani Cemaati Temsilcisi Dr. Ayhan Basaranlar katilarak söz ile yogun alkis almislardir. Fethullahçilarin en büyük korkulari su: Fethullah Gülen, kalp hastasi, seker ve sekere bagli göz rahatsizligi ile yüksek tansiyon hastasi. Türkiye'ye döndügünde, tedavisine iliskin ciddi kuskulari ve endiseleri var. Örnegin, Türk Askeri Doktorlarina güvenmiyorlar. Korktugundan degil, sirf bu nedenle A.B.D.'nde beklemeyi tercih ettigini ifade ediyorlar. Içlerindeki tek teselli verici umut, "dönüsünün muhtesem olmasi", yani dogrudan iktidar koltuguna oturmasi... Tabii ki saçma bir umut ama seyhlerini "Dünya Imami" statüsüne lâyik görenlerin umutlarina engel olmak da kesinlikle mümkün degil... Bugünlerde, Fethullah Gülen'in saglik durumuna iliskin çeliskili haberlerin gelmesi, yapilanmanin basina vekil olarak kimin geçecegine iliskin tahminlerin yürütülmesine yol açiyor. Bilindigi gibi, Fethullah'in A.B.D.'ye kaçmasindan (pardon tedaviye gitmesinden-N.H.) sonra, organizasyonu ayakta tutan himmet paralarinda oldukça hissedilir bir azalmanin oldugu hiç kimsenin meçhulü degil. Organizasyon, özellikle medya bölümünde çalisanlara zaman zaman maas ödemekte bile zorlaniyor. Yurt içinde organizasyondan kadrolu olarak maas alan personelin (Istisare Grubu, Cografi Bölge Imamlari, Ülke-Bölge-Il-Ilçe Imamlari, Semt-Mahalle Imamlari, Ev Imamlari -Yurt müdürleri ve yardimcilari ile isikevleri sorumlulari-, Danismanlar, Serrehberler, Belletmenler, Okul-Dersane-Kurs Müdür ve yardimcilari, ögretmenler, yabanci personel, müstahdemler, teknik elemanlar, medya çalisanlari, saglik personeli -doktorlar, hemsireler, yardimci saglik personeli-, organizasyona dahil vakif, dernek ve araci ku! ruluslarin yönetici ve çalisanlari) yanisira yurtdisindaki temsilcilere, okul müdür ve yardimcilarina, yerel ögretmen ve personele, kuryelere, okullarin bakimini saglayan teknik personele de muntazaman her ay maas ödeniyor. Ancak kaç kisiye maas ödendigine iliskin bilgiler net bir rakami ifade etmese de birbirine yakin. En az 50.000 maas alan personelden söz ediliyor. Hali vakti yerinde olup da maas talep etmeyen, emekle katkida bulunan gönüllülerin sayisi bu rakama dahil degil. Yurt içinde ve disinda bagislanan ya da satin alinan gayrimenkullerin yanisira kiralanan binlerce gayrimenkulün aylik isletme harcamalari (kira, bakim, elektrik, su, isinma, telefon, teknik ekipman, laboratuvar ekipmani, yatakhane-yemekhane ekipmani, temizlik, saglik ekipmani vb.), ulasim giderleri (tasima araçlari alimi, yakit ve bakim-onarim giderleri, uçak biletleri vb.), yiyecek-içecek, sosyal ve kültürel etkinlik masraflari dikkate alindiginda, fethullahçi organizasyonun ortalama aylik giderinin 1! 999 yili rakamlariyla en az 25-35.000.000.000.000 TL (25-35! trilyon TL) arasinda oldugu tahmin ediliyor. Bu aylik harcama tutari, organizasyonun 25 milyar dolar ifade edilen anasermayesine, yillik ortalama 600 trilyon TL olarak ifade edilen ciroya ve de gerçek miktari saptanamayan himmet gelirlerine vuruldugunda öylesine önemli bir rakam olarak degerlendirilmiyor. Ancak, dis yardimlarin kesilmesinin, himmet paralarindaki azalmanin kroniklesmesi durumunda bu saadet zincirinin kopmasinin ve organizasyonun paramparça olmasinin kaçinilmazligina dikkat çekiliyor. Kisaca, Fethullah Gülen'in yoklugu, organizasyonun yumusak karnini olusturan para muslugunun basinda "mutemet" ellerin olmasini gerekli kiliyor. FETHULLAHÇI YAPILANMANIN VARISLERI Iste, Fethullah Gülen'in boslugunu dolduracak adaylarin su siralarda yeniden gündeme gelmesinin nedeni bu. Ancak, Fethullah Gülen henüz sagken, yakin çevresinden hiç kimsenin vekâleten bile olsa adayligini ilân etme "cüretini" ve "hürmetsizligini" göstermesi beklenmiyor.. Ancak, yine de örtülü kulis çalismalari kapsaminda bazi isimlerin daha sik telâffuzu ve bu isimlere daha çok ve daha özel saygi gösterilmesi biçiminde bir ayrismaya gidiliyor. Bu ayrisma sonunda açiga çikan isimler ve bu isimlerle ilgili yorumlar, meslek gruplari ve kisiler açisindan en sanssizdan en sansliya dogru söyle: Ögretim üyelerinin hiç sansi bulunmuyor. Gazeteci ve Yazarlar Vakfi Kurucu Hey'eti ve Yönetim Kurulu ile Abant Toplantilarina katilanlar içinde yer alan, kamuoyunca isimleri bilinen akademisyenlere sans verilmemesinin nedeni su: Vârisin mutlaka ve mutlaka risale-i nurlari hatmetmis, bir baska ifadeyle nur mekteplerinin rahle-i tedrisinden geçmis olmasi gerekiyor. Bu olmazsa olmaz türünden bir kosul. Ihsan Kalkavan, Mehmet Emin Hasircilar, Sadik Pishan, Tahsin Tekoglu, Ömer Faruk ve Selçuk Berksan, Asim Ülker, Mustafa Kavurmaci, Naci Altinbüken, Abdülkadir Konukoglu, Riza Nur Meral, Mustafa Kahraman, Ünal Kabaca gibi isadamlari arasinda ön plana çikan tek isim Ilhan Isbilen. Hocaefendi (!) ile geçmise dayali bir hukuku oldugu söyleniyor. Fethullah Gülen'in adigeçene gösterdigi ilgi ve saygi, cemaati de bu yönde etkilemekle birlikte en önemli dezavantaji risale-i nur egitiminin "kifayetsiz" olmasi. Organizasyonun lokomotifi sayilan Akyazili Orta ve Yüksek Egitim Vakfi'nda yurt müdürlügünden mütevelli hey'et baskanligina kadar yükselip deneyim kazanan, sonra da fethullahçi medyanin olusturulmasinda tüm sorumlulugu tek basina üstlenen Ilhan Isbilen, Fethullah Gülen ile Vatikan'a gittikten sonra su siralarda ortalarda görünmemeye basladi. Otoriter ama agresif kisilik yapisi ile "toparlayici" olamayacagi konusuluyor. Harun Tokak için "seviyeli ama karizma sahibi olamaz" degerlendirmesi yapilirken, Ömer Okçu için "menfaatini bilen küçük esnaf", Alaattin Kaya için "hocaefendiyi muhbir olarak desifre ettigi için gözden düstü", Ismail Büyükçelebi içinse "kisisel hirsi olmayan, politikadan anlamayan, dünya gerçeklerinden kopuk sade bir hayat yasayan samimi bir mütedeyyin, iyi bir hatip" degerlendirmeleri yapiliyor. Geriye bir tek aday kaliyor: Abdullah Aymaz, takma adiyla Ismail Yediler. Fethullah Gülen'in en sevdigi, güvendigi ve bilinçli olarak ileriye hazirladigi ögrencisi. Ancak, Erzurumlu degil (Kütahyali). Çocuk yaslarindan itibaren hep Fethullah Gülen'in yaninda oldugu; risale-i nurlari en iyi tefsir edecek seviyede bulundugu; dünyayi ögrenmesi için bizzat Gülen tarafindan A.B.D. ve Avustralya'ya gönderildigi kaydediliyor. Zaman gazetesinin New York Temsilciliginin yanisira, Avustralya'da cemaat olusturulmasi ve okul açilmasinda önemli rol oynayan Aymaz, sosyal yönü gelismis; dengeli halkla iliskiler yürütebilen, iyi yabanci dil bilen biri olarak da nitelendiriliyor. Abdullah Aymaz'in Patrik Bartholomeos'un yanisira A.B.D.'ndeki Yunan lobisi ile dirsek temasinda olduguna iliskin haberler hâlâ hatirlarda. Özellikle de Yunan asilli Andrew Manatos'un A.B.D. üst düzey yöneticilerine gönderdigi Abdullah Aymaz için yardim talep ettigi mektup, Türk Basininda da yer almisti. Abdullah Ayma! z'in, Türkiye karsiti senaryolar hazirladigi bilinen "Baris Etüdleri Enstitüsü"nün yanisira, Henry Barkey, Graham Fuller gibi ünlü C..I.A. elemanlari ile olan temaslari da Zaman gazetesi tarafindan "gazeteci kimliginin geregi" olarak degerlendirilmis ve tekzip yoluna gidilmemisti. Iste, A.B.D.'nin en ilgili makamlari ve en ilgili yetkilileri ile görüsme tecrübesine sahip; Yunanlilarla pervasizca dayanisma içine girebilen; Batiyi taniyan ve iyi yabanci dil bilen; egitimcilik ve gazetecilik tecrübesi olan; halen Zaman Gazetesinin Genel Yayin Müdürlügü'nün yanisira köse yazarligi da yapan; dinlerarasi hosgörü adina organizasyonun Katolik, Ortodoks ve Musevi Dünyasi ile iliskilerini kotaran; kati ve ödünsüz bir nurcu: Abdullah Aymaz... Fethullahçilara göre, ileride uzlasmayi kabul etmeyen yasli ve sorunlu-huysuz nur cemaati liderlerinin (Mehmet Kutlular, Mehmet Kirkinci, Muhammed Siddik Dursun, Izzettin Yildirim, Mehmet Kurdoglu vd.) bu fani hayattan ayrilmalarindan sonra tüm Nur cemaatlerini tek çati altinda toplayacak kisi, ancak Fethullah Gülen ya da giybetinde Abdullah Aymaz olabilir, deniliyor. Ancak, öte yandan Fethullah Gülen, daha henüz hayattayken yerine vekil gösteremeyecegini, bunun dinen çok agir bir sorumluluk getirdigini, kendisinin bu manevi yükü kaldirmaya hazir olmadigini da ifade etmeyi ihmal etmiyor. Bir baska ifadeyle yerini en sevdigine bile birakmaya niyeti yok...

HENÜZ BELIRSIZ VARIS ABDULLAH AYMAZ'IN AYMAZLIK DÜZEYI


Büyük bir olasilikla, Fethullah Gülen'den sonra organizasyonun basina geçecek olan Abdullah Aymaz'i, tanimanin, kapasitesini, bilimden ne anladigini, en basit ve dogal olaylari yorumlama düzeyini, Türkçe dil bilgisini, belki biraz da zekâ katsayisini, dinsel megolomanisinin olup olmadigini ve benzeri özelliklerini saptamanin en kestirme yolu, hiç süphesiz yazdiklarini okumaktan geçmektedir. Bu en "seçkin" fethullahçinin yazdiklarinin çogunlugu, Said Nursi'den yaptigi sadelestirilmemis alintilardan olusmakta, kendisi sadece bazen konuyla hiç ilgisi olmayan küçük yorumlar eklemekle yetinmektedir. Bu arada organizasyona bagli Nil yayinlari arasinda "Sen Yusuf musun?" adli çok "anlamli" ve "yüksek düzey ürünü" bir kitabi da yayinlanan bu gelecegin fethullahçi organizasyon lider aday-adayinin rastgele seçilmis orijinal yorumlarindan bazilari (aynen): "Yine Bediüzzaman Hazretleri, insanin üzerinde hukuku olanlarin sirasini anlatirken sag elini uzatip söyle demistir: 'Basparmak hukukullah, isaret parmak hukuk-i Resulullah, orta parmak hukuk-i Üstad, yüzük parmak hukuk-i valide, küçük parmak hukuk-i peder'. Dikkat edilirse, üstadin yani ögretmenin, hocanin hakkinin hemen ön siralarda oldugu böylece tespit edilmis oluyor" (10). "Aglayislarimiz bir duaya dönerek arsi ihtizaza getirirse ümit ediyorum ki, afatlar durur; seyyiatimiz hasenata tebdil edilir ve makus talihimiz degistirilerek önümüze hayirli ve engin ufuklar açilir" (11). "1968 Firtinasi Türkiye'de eserken, gerek bizim ögrenciligimiz yillarinda gerekse ondan sonra devam eden dönemde durmadan gençligin kalp ve kafasina süphe ve tereddütler ekildi. Maalesef inkâr zakkumlari da yetistirildi. Arkasindan anarsi ve terör, egitim yuvalarimizin ve bütün ülkemizin kâbusu haline geldi. O zamanlar bilhassa Albert Camus gibi inkârci yazarlarin kitaplarini okumak moda haline getirilmisti; gençler haril haril onlari okuyor ve inançlari onlardan edindikleri vesveseleri, seytani bir plan ve sinsi bir organize ile yaygin hale getiriyorlardi. Bilhassa Veba romani çok meshurdu. Iste o dönemde bu zehirli düsüncelere karsi bizler panzehiri Risale-i Nur Külliyati'nda buluyorduk. Bu bakimdan bela ve musibetlerin hikmetleri hakkinda sadece 14. Söz'ün Zeyli degil, bütün külliyata yayilan hakikatlar dertlerimize deva oluyordu" (12). "Sorulara baslanmadan önce sunlar ifade edilmis: (Manevi ve ehemmiyetli bir canipten, simdiki zelzele münasebetiyle alti-yedi cüzi suale karsi, yine manevi ihtar yardimiyla cevaplar kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalniz icmalen kisacik yazilacak.... Evet, Sodom ve Gomore'yi mahveden günahlar ve benzerleri bu günlerde belki bazi sahislarin organizesi altinda yapiliyor, ama medyanin büyük bir kismi farkina varmadan bunlari popüler hale getiriyor, insanlarin çogu da bunlari tepkisizce okumak ve izlemekle bunlari desteklemis oluyorsa, iste fiilen olmasa bile iltizamen veya ilhaken istirak etmis olurlar. Ayni sekilde devlete ve devlet menfaatlerine ragmen bazilari yanlis yönlendirmelerle bir milleti zorla 'Hem Allah'ina hem Peygamberine karsi asi vaziyetine' sokarlarsa yine ayni seyi yapmis olurlar" (13). "Yil 2044. Sizinti'nin kapaklarini süsleyen feza sehirleri, artik bilim-kurgu türü hayaller olmaktan çikmis. Otuz yil önce hayal bile edilemeyen gelismeler yasaniyor. O zamanlar emeklemekte olan ilim, simdi maratonunu yarilamis durumda. Aymaz Feza Sehri'nden Ali ile Akyüz Beldesi'nden Abdullah, Cuma namazini Ay'da eda etmek için sözlesmisler. Randevulari uzayda gerçeklesiyor. Mudakkik delikanlilar, gerçekten çok dakik. Ne de olsa zamanin esrarini kesfetmisler. Selâmlasma ve kisa ve samimi bir hal hatir sorduktan sonra Ali söze basliyor: 'Dün Merkez'deki sunucuyla baglantimda Mesnevi-i Nuriye'deki 'Harici ve Zihni Hakikat-ler' bahsiyle alâkali çok enteresan bir serhe rastladim. Abdullah: Evet, o bahsi hatirladim. 11. Mesnevi hatmimizde, bu mevzuda çok feyizli bir kognitif intikal ve epistemik kesf tecrübe etmistik, degil mi? Ali: Evet, biinayetillah. Iste o orijinal yorumu, hususi hiper-metnime ilâve ettim. Insaallah bu mevzuda bir makale hazirlayip Külli-Net'e göndermeyi düsünüyoruz. Abdullah: 'Ortak literatür sunucusu'nda bir tarama yapmakta fayda var. Burada mütalâa edilmesi gereken müsterek bir külliyat olustu. Ali: Evet. Ruhumuzun heykeli ikame edilmeye baslandigindan bu yana, samimi sanatçilarin hazirladiklari belgeselleri, hologramlarla seyretmek, o zamani bizzat yasiyormus hissini veriyor. Farazi ortamin bu kadar gelisecegi düsünülmüyordu, degil mi? Abdullah: Daha çok sey düsünülmüyordu, maalesef. Ruh mimari, 'riyazi düsünce' üzerinde tahsidat yaparken fenada fani olan insanciklarin holistik nazarlarini ve sosyal ferasetlerini dumura ugratmalari çok aci ve ibretli gerçekten. Üstad'in 'bedbaht' diye adlandirdigi kitleye bunlari da dahil edebiliriz belki de. Ali: Evet, niyetlerini saflastirmayanlarin talihli olduklari söylenemez.. Abdullah: Birazdan Ay üssüne inecegiz. Namazdan sonra tesbihati yeni açilan tefekkür merkezinde yapariz. Ali: Cevsen'i de meteor yagmurunu seyrederken okuruz. Abdullah: Insaallah. Kemerleri bagla, iniyoruz" (14). Yorumsuz birkaç alinti, varis aday-adayi Abdullah Aymaz hakkinda mutlaka bir fikir veriyor. En iyisi ve en seçkini buysa... diyorsunuz ve cümlenin gerisini lütfen siz tamamliyorsunuz... SONUÇ (A.B.D. Modeli-Öngörüleri ve Fethullahçi Yapilanmanin Yokedilmesi - Önlem Önerileri): A.B.D.'ni yönetenlerin, gerek kendi ülkelerindeki ve gerekse Asya, Avrupa ülkelerindeki tarikatlara yönelik olarak gelistirdikleri bir model sözkonusu. Modelin amaci, tarikatlari, birer sivil toplum örgütü, gönüllü kurulus (N.G.O.) olarak yeniden yapilandirmak; mevcut düzene karsi uysallastirmak. Kisaca böyle özetlemek mümkün. Her seyden önce yapilanmanin bir sistematigi var. Öncelikle bireyin toplumsallasmasi ile baslatilan süreç, suya bir tasin atilmasiyla olusan halkalar gibi bireyi kusatan çevreler yaratmaya dayaniyor. Bu çevreler, egitim, saglik, teknolojiye dayali iletisim kanallari, ekonomi, politika ve kültürel gereksinimleri karsiliyor. Tüm bu çevreleri de kusatan ve kendi inanç-düsünce sistemine göre olusturulan bu toplumsal yapiya islevsellik kazandirilmasi, siyasal erkde yani devlet yönetiminde de bir uzlasmayi ya da paylasmayi gerekli kiliyor. Fethullahçilarin bu modele uydurulmaya çalisilmasinin yarattigi problemlerin temelinde, gerek Türk Toplumunun ve gerekse Islâmiyetin baskin karakterlerinin farkliligi yatiyor. Batida, mevcut tarikatlar ve benzeri dinsel yapilanmalar içinde devleti ele geçirmeye, siyasal rejimi degistirmeye yönelik örnekler marjinal kabul ediliyor. Siyasal Islâmin kendi kurallarina göre devlete tümüyle egemen olmasi esas; toplumsal bir uzlasi ve egemenligin demokratik çerçevede paylasimi sözkonusu degil. Fethullahçilar, diger seriatçi yapilanmalar gibi, demokrasi ve özgürlük istiyorlar ama sadece kendileri ve kendileri gibi düsünenler için. Iktidara giden yolun önce insana yapilan yatirimdan geçtiginin; bir sonraki asamada da toplumsal yasami düzenleyen "mülkiye ve adliye"nin elegeçirilmesinin en son asamada da devletin elegeçirilmesinin bulundugunu bizzat Fethullah Gülen ima ile ifade ediyor. Kisaca, A.B.D.'nin Washington'dan biçtigi yeni model gömlek, Mormon, Moon, Scientology gibi tarikatlar! a uyarken, Talibanlardan fethullahçilara kadar uzanan siyasal islâmci yapilanmalara ise dogalarinin geregi çok dar geliyor ve bir sekilde bir süre idare ettikten sonra patliyor; sonra da fethullahçi örneginde oldugu gibi o ülkeye toplumsal irin yayiliyor... Isin aslina bakilirsa A.B.D.'nin Avrupa ve Asya tarikatlarina öngördügü model, bazi hallerde kendi tarikatlarina da uymuyor. Ancak, A.B.D., kendi kamu güvenligine yönelik farkli bir yapilanmayi legal bir biçimde kontrol altina alacagi yerde, Davidian tarikati örneginde oldugu gibi, liderinden en küçük ferdine (bebeklere) kadar yakarak yok ediyor; bir baska ifadeyle sorunu en radikal biçimde çözümlüyor (15). Ama ayni A.B.D., Türkiye'de Refah Partisi'nin kapatilmasindan, Istanbul eski Belediye Baskani'nin görevden alinmasina kadar pek çok örnekte, hem de yargiya müdahale pahasina saygisizca karisabiliyor. Hiç süphesiz, bu çeliskinin yeri geldiginde hatirlatilmasi gerekiyor... Fethullahçi suç organizasyonu A.B.D.'den, Süleymancilar, Milli Görüsçüler-Naksibendiler Almanya'dan, yine Naksibendilerin bir bölümü Ingiltere'den ve Suudi Arabistan'dan, Hizbullahçilar Iran'dan yönlendirilirken, Türk Devleti, soruna tek tek lokal çözümler aramak yerine bir mücadele sistematigi olusturmak; buna uygun stratejiler gelistirmek zorunda kaliyor. Bu tür seriatçi, bölücü ve benzeri marjinal yapilanmalarla mücadelede yapilmasi gerekenlere iliskin birkaç somut öneri: 1.. Almanya'da oldugu gibi, bir "Anayasayi Koruma Kurumu" mutlaka olusturulmalidir. Bütçesi, siyasal baski olasiliklarina karsi "Örtülü Ödenek" bünyesinde olusturulan; kendi kadrosunda alaninda uzmanlasmis personeli (tarihçileri, ilâhiyatçilari, sosyologlari, psikologlari, psikolojik savas teknisyenlerini, reklâmcilari, basin ve halkla iliskiler uzmanlari, hukukçulari, siyaset bilimcileri, bilgi-islemcileri, stratejistleri, askeri danismanlari, kendi kolluk görevlileri, hizmetiçi egitimcileri vb.) bünyesinde bulunduran ve de Anayasa Mahkemesi basta olmak üzere, M.G.K., Milli Egitim Bakanligi, Diyanet Isleri Baskanligi, Disisleri Bakanligi, M.I.T., Emniyet Genel Müdürlügü, D.G.M.., Valilikler ve diger ilgili birimler ile koordinasyonu saglayacak -yasal yaptirim gücü olan- yapilanmayi içerecek böyle bir Anayasal Kurumun kurulmasi kaçinilmaz bir gereklilik halini almistir. Kritik görevlere yapilacak atamalarda, bu kurumun onayi, yasal zorunluk haline getirilmelidir. Böyle bir ! kurum, Türk Devleti'nin kendisini savunma mekanizmasini, hukuk sistemi içinde çalistirmasina olanak saglarken, mevcut hukuk sisteminde olasi bir zaafa da yol açmayacaktir. Böylece, Almanya, A.B.D., Ingiltere ya da diger Batili ülkelerde oldugu gibi, hangi siyasal parti iktidara gelirse gelsin, devletin temel politikalari degismeyecek; siyasal rejimin degistirilmesi riski sözkonusu bile olmayacaktir. Bu suretle ülkemizde istismara açik demokrasi ve laiklik tartismalari da büyük ölçüde sona erecektir. 2.. Kisa vadede ise, Milli Egitim Bakanligi'nin Il ve Ilçe Milli Egitim Müdürleri ile Il ve Ilçe Müftüleri baslangiç olmak üzere, kritik görevlerdeki tüm devlet personelinin asamali olarak Milli Güvenlik Akademisi'nde hizmetiçi kursa alinmalari saglanmalidir. Emniyet Genel Müdürlügü bünyesinde yeni bir yapilanma ile Irtica Daire Baskanligi kurulmalidir. Bu dairenin nitelikli personeline devlete bagliligini kanitlamis, Islâmdisi seriatçi yapilanmalar konusunda uzman, dinsel terminolojiye hakim, tercihan arapça ve farsça bilen Ilâhiyat mezunlari da dahil edilmelidir. 3.. Gerek Türk Silâhli Kuvvetleri ve gerekse Emniyet Genel Müdürlügü bünyesinde seriatçilik konusunda uzmanlasmis personelden azami faydayi saglamak için, kisla-karargâh ya da bölge atamalarinda, önceden oldugu gibi ayni ihtisas görevinde devamlari saglanmalidir. 4.. Ama önce ve de öncelikle, bir kararlilik göstergesi olarak eskilerin deyimiyle -ibret-i âlem olsun diye- fethullahçi organizasyon dagitilmalidir...
 

KAYNAK/DIPNOT:
Necip Hablemitoglu
"Mustafa Sungur, 'Deprem Amerikayi da Sarsti'
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 17 Şubat 2012, 21:38:32 »

Ve toparlayacak olursak;


Babasinin; "öyle bir evlat yetistiriyorum ki Türkleri kendi silahlari ile vuracak" dedigi rivayet olunur. Babasinin bunu kulagina fisildamasi Türklerden ailesinin ve ermenilerin intikamini almasini ögütlemesi 1915 ermeni olaylarina kadar gider. O yillarda ermeni isyanlarinin ayyuka ciktigi dönemlerde Gülen'in sülalesi olaylarda aktif olarak yer almaktadir. Yaninda calistiklari Ispirli Türk agasinin tüm ailesini katleden Gülen'in dedesi ve yanindaki eskiyalar cevredeki Türklere karsida terör estirmeye baslarlar, Türklerin bir müddet sonra toparlanip bunlara hak ettikleri cezayi vermelerinden sonra sag kalanlari o bölgeden kacarlar.
Türklere karsi ayaklanmayla, katliam yapmakla hedeflerine ulasamayacaklarini anlayan ermeniler streteji degistirerek bir cogu o yillarda kendilerini gizlemek icin din degistir. Bu toplu din degistirme durumu yine Türklerden intikam alma atesi ile zuhur etmektedir. Fethullah Gülen'in babasida bunlardan birisidir. Güya Müslüman olan babasi Müslümanlarca da kabul gören isevi isimlerini cocuklarina vererek bir tasla iki kus vurmaya calisarak yüzündeki maskeyi gizlemeye calismistir !

Belirttigimiz gibi ermeniler arasinda 1915'lerden sonra topluca din degistime durumu tamamen kendilerini gizlemek ve ilerleyen yillarda "Müslüman" kimligi ile Türklerden intikam almak icindir. Nitekim dikkat edilirse bugün Islami kesimde olsun, Milliyetci-Muhafazakar kesimde olsun azimsanmayacak sayida ermeni kriptonun bulunmasi bunu desteklemektedir.
Bunlar gayet güzel Türkce konusurlar, isimleri cogu Türk'te olmayan öz Türkce isimlerdir, milliyetciden daha milliyetci görünürler, islamcidan daha islamci görünürler hedeflerine giden yolda bunlara göre hersey mübahtir. Özellikle Türk milletinin yumusak karni olan dini alanda bunlar fazlasiyla bulunmaktadirlar.

Fethullah Gülen'in palazlanmaya basladigi o yillarda kendisinden gecerek (!) verdigi atesli vaazlarina bir cogumuz televizyonlarda, videolarda bir sekilde ya denk gelmisizdir ya da birilerinden duymusuzdur, o yillardaki durusu ile bugünkü durumunu göz önüne aldigimizda yine o yillardaki vaazlarinin analizini yaptigimizda yukarda isaret etmis oldugumuz kripto ermenilerinin nasil bir strateji izledigi gercegi karsimiza cikmaktadir. O yillar yani cemaatinin ve kendisinin isminin duyulup palazlanmaya basladigi yillarda Karabag drami yasanmaktaydi. O yillardaki vaazlarinda mütemadiyen Karabag ve Türk dünyasini islemekteydi. Karabag icin aglayarak (!) timsah gözyaslari dökmekteydi. Bu sekilde bir tasla iki kus vurmus oluyordu, hem Islami kesimi hemde Milliyetci görüslere sahip kesimi etkiliyordu hülasa kimse kendisinden süphelenmiyordu. Saman altindan su yürütme stratejisini ustaca uygulayarak her kesimden Türkleri bu sekilde yillarca uyuttu.

Nitekim Fethullah Gülen'in 1998'lere kadar bu stratejiyi nasil ustalikla yürüttügünü o yillara kadar aldigi ödüllerden de görebilmekteyiz. Peki aldigi bu ödüller neydi ?

1995 – Türk Ocakları Vakfı "Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü"
1995 – Mehmetçik Vakfı "Teşekkür Beratı"
1996 – Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) "Hoşgörü Ödülü"
1997 - Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) "Türk Dünyasına Hizmet Ödülü"
1997 – Türk Eğitim-Sen "24 Kasım Eğitim Özel Ödülü"
1998 – "Türk 2000'ler Vakfı Ödülü"
1998 – "Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocakları Kültür Armağanı"

Yine bu ödüllerle birlikte bagimsizligini kazanan Türk Cumhuriyetlerinde ve diger Türk bölgelerinde mantar biter gibi pespese actiklari Okul'lar ile de Türk milletinin gözünü boyamislardir. Bu Okul'larin acilis gayesinin Türk kültürüne hizmet icin oldugu probagandasini yillardir Türklere isledir. Halbu ki isin asli hicte öyle degildi, Türk Cumhuriyetlerinde actiklari bu Okul'lar Anglo-Sakson kültürünün misyonerligini Türk cocuklarina asilamak icin kurulmustu. Okul'lar da soydaslarimiza Türkiye Türkcesini ögretiyoruz yalani ile özellikle milliyetci kesimden kendilerine gelebilecek tepkileri basarili sekilde önlediler, gercekte bu Okullarda agirlikli olarak Ingilizce dersler verilmektydi, siirler ve müzikler disinda Türkcenin esamesi dahi okunmuyordu !
Burda hemen bir parantez acmak istiyorum; son yillarda Bati Avrupa ülkelerinde özellikle Almanya'da Türklere yönelik asimilasyon politikalari cercevesinde ilkokullardan Türkce dersler kaldirilirken, Fethullah Gülen cemaatine ait Okul'lar hic bir engelle karsilasmadan bir cok sehirde mantar biter gibi pes pese acilmaktadir. Simdi tam bu noktada sizce burda bir anormallik yokmudur ? Hani bu Okul'lar Türk kültürünü ve Türkceyi yaymak icin aciliyordu ? Türkce dersleri ilkokullar da kaldiran Almanya bunlarin Okullarina onay veriyor. Üzücüdür ki Avrupali Türkler arasinda Anglo-Sokson kültürünü yaymak icin actiklari bu misyoner Okullarina ragbet fazlasiyla olmaktadir !
Simdi burdan su sonuca variyoruz; büyük meblaglar gerektiren ve hic bir ülkede engele takilmadan rahatlikla acilabilen bu misyoner Okullarinin arkasinda Vatikan-Evenjelistler ve Siyonistler vardir.


Ilk Fethullah Gülen yapilanmasi 1970'lerin ortalarında, Milli Görüs istikametinde hizmet gören Ak-Evler hareketinin "AKYAZILI" Vakfına dönüstürülmesi ile olusmaya baslamistir. 1970'lerden bugüne kadar cok yönlü ve sinsice oyunu kuralina göre oynayarak gelmislerdir. Sunu acik acik itiraf etmek lazimdir ki bugün gelinen noktada devletin düzenini kökten degistirecek kadrolara, yapilanmaya ve ekonomik güce sahip olmuslardir.

Simdi tam olarak hangi televizyon kanali oldugunu hatirlamiyorum bundan bir kac ay önceydi televizyon kanalinin birisi kendisi ile Penysylvania'da röportaj yapmisti. Muhabirin, "efendim neden Türkiye'ye gelmiyorsunuz?" sorusuna ; aglayarak gitmek istiyorum fakat gidemiyorum demisti ! Evet neden gidemiyordu Türkiye'ye ? Halbu ki kendi kadrolari bugün Türkiye'yi yönetiyor, tutuklanmasi ya da ceza almasi gibi bir durum sözkonusu degildir.
Muhabire "gitmek istiyorum fakat gidemiyorum" cevabinin altinda cok seyler gizlidir. Türkiye'de tüm sartlar kendi lehine olusmus olmasina ragmen gidemiyor olmasi onun CIA kontrolündeki Penysylvania'daki malikanesinde Türkiye'ye karsi Hacli-Siyonist efendilerinin kucaginda ne haltlar karistiginida göstermektedir.

Cemaat olayi ise bana göre CIA ve Mossad gibi yabanci istihbarat örgütlerinin kendi elemanlarindan olusturduklari bir yapilanmadir. Yoksa gölgelerinden korkan badem biyikli sünepelerin koskoca bir devletin hayati öneme haiz kurumlarini ele gecirebilecek kadar donanima ve güce sahip olmalari mümkün degildir. Zaten Fethullah Gülen denen sarikli kardinalin kendisi bir masadir ki bu kuklayi Türkiye'yi icerden yikmak icin kullananlar "cemaat" denilen örgütüde kendileri kurmustur. Fethullah Gülen bugün ölmüs olsa bile bunu duyurmayacaklardir, kimbilir belkide simdi hayatta degildir zira Evanjelist-Siyonist-Hacli emperyalistler Türkiye'yi ve TSK'yi yikmak icin bu kansizin ismini yasiyormus gibi kullanmaya devam edeceklerdir.

TürkcüTuranci.com /30.01.2012 Türkcü Kasirga
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #5 : 17 Şubat 2012, 21:40:33 »

Safkan Türk'ün Makalesi


“Eğer devletseniz!, Milleti oluşturan değerlere kayıtsız kalamazsınız!
Kayıtsızlık, sosyal alanda boşlukların oluşmasına ve  bir arayışa zemin oluşturacakdır… Devletin bıraktığı bu boşluk –HİV’ lerin- üremesine zemin oluşturmuşdur!..
 Türk Milletinin zafiyetlerini de mükemmel tesbitle...önce cemaatlaşmış, tarikatlaşmış! Ve holdinğleşmişlerdir. Hivler, iç siyasetde belirleyici, global güçlerin elinde de heran harekete hazır yeniçeri (devşirme) görevini üslenmişlerdir!’’

______________________________________________________________


  Fetullah-cı  mı?  - HİV  VİRÜSÜ mü?

Kamuoyunda “Fetullah-cı” olarak bilinen, yılarca tartışıldığı halde kimliği bir türlü “net olarak” tesbit edilemeyen bu oluşum nedir?! Ben, bu oluşumun ‘kimliğini’ gelişim süreleri içinde, beş ana başlık altında sorğulamaya çalışacağım.

1-Dini bir Cemaat mı?
2-Milli bir Örgüt mü?
3-Siyasi bir Örgüt mü?
4-Hayır kurumu mu?
5-Global Güçlerin İçimizdeki Devşirmeleri ve bir Holding mi?!


F.Gülen hareketi 1984`lü yıllara kadar bir cemaat olarak (tartışılır da olsa) kabul edilebilinir. Dönem itibariyle oluşan -sosyal boşluğu- çok net ve mükemmel değerlendirerek, genelde Ünüversite gençliğini hedef kitle olarak seçmişler, toplumsal duyarlılığı ‘siyasallaşmadan!’ –Türk ve İslam- ruhunun ayağa kaldırılması olarak harekete geçirmişlerdir. Bu hareketleriylede oldukca sempati toplayarak, kısa sürede güçlenmişlerdir...Cemaatlaşma süreci de bu noktada bitmiş ve holdingleşme süreci başlamışdır. Bu süreçde –yönetim kurulları- oluşturulmuş bu kurullar da ulusal ve uluslar arası stratejiyi belirlemişlerdir.Bu noktada da  F.Gülen devrede çıkarılmış, ABD devreye girmişdir. F.Gülen’in se  etkinliği kullanılmışdır. Kullanılıyor!


Ben yazımın devamında-F.Gülen Hocayı- bu oluşumun dışında tutacağım.

Bu oluşum için ‘Biraderler Holding ve HİV’ virüsü tanımını kullanacağım!

1- Dini bir Cemaat mı?

Türk ve İslam topluluklarında cemaat-cemaatlar vardır. Klasik anlamda bakıldığında bir sakınca da doğurmaz.Cemaatlar Tarihi süreç içinde ve -devletin güç olduğu dönemlerde - bir çok önemli roller de üslenmişler,hayırlı ve yararlı hizmetler de yapmışlardır.

Devletin zafiyet içinde olduğu dönemlerde de,‘siyasallaşarak’ güçlerini ‘devlet olmak’ için kullanmışlardır. Tarih cemaatlarla ilgili binlerce iyi ve kötü olaylara tanıklık etmişdir. İyiler siyasallaşmamış, İslami değerlerle oynamayan klasik cemaatlardır. Kötülerse İslamı ana kaynağında ve asıl mecrasında çıkararak kendi menfaatları doğrultusunda ele alanlardır.Bunlar ‘kelime ve kavramlarla’ oynayarak, Hak’kın yanında olmayı değil, haklı ve güçlü olmayı ana gaye edinmiş olanlardır.

Biraderler Holdingin! yapısal benzerleri, geçmişimizde de varmıdır? Vardır.
Bu yapılaşmanın ilham kaynağı, geçmişdeki O oluşumlarda aranmalıdır.

 
Bunlar:

a)İslam Tarihinde,Hariciler. Biraderler Holdiğin bugünkü stratejilerinin bir ayağını oluşturmakdadır. Bunlar Sıffın Savaşında sonra Hz.Ali  ye karşı cephe alan sapkın bir gurupdur ama müthiş bir tartışma ve propoganda uzmanları olarak tanınmışlardır!
"Hüküm ancak Allahındır" cümlesi haricilerin sloganı haline gelir. Hatta bir gün Hz. Ali halka hitabederken haricilerden biri kalkar "Ey Ali! Allah’ın dinine insanları ortak kıldın. Hüküm ancak Allah’ındır" der. Bunun üzerine her taraftan "Hüküm ancak Allahın!", "Hüküm ancak Allahın!" sesleri yükselir. Hz. Ali buna mukabil şöyle der: "Söz, hak bir söz, fakat bununla batıl murat ediliyor."

Bir gün Hz. Peygamber ganimet dağıtırken biri çıkar, "Ya Muhammed, adil ol! Adaletle dağıtmadın!" der. Kıpkırmızı olan Hz. Peygamber "Ben adil olmazsam daha kim adil olur?" der ve şunu bildirir: "Dikkat edin, bunun neslinden (bu cinsten) ilerde bir kavim zuhur edecek. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar."

İşte hariciler bu hadisin çizdiği çerçevede insanlardır. İslam kahramanı Hz.Aliyi bile tekfirden çekinmemişlerdir.Aslında ibadete de düşkündürler!...

Hz.Peygamberin tarifiyle, "Sizden biri onların namazı yanında kendi namazını, onların orucu yanında kendi orucunu küçük görür. Lakin onların imanı boğazlarını aşmaz."  HİV’lerin İmanı mi?..Pazarlamacı değilim!

Haricilerle Biraderler Holding arasında ki benzerlik; kelime ve kavramları‘islam adına’ hilekar bir şekilde kullanmadaki ustalıklarıdır. Bunlar da ‘Hüküm Allahındır’ derler. Kuran’ın hükümlerini ve Resulullahın sözlerini –sanırım eskimiş bulduklarında!-kendi çıkarlarına göre yorumlarlar. İsbatım: ‘Allaha inanan ve Hz.Muhammede inanmayan, ama küfür de etmeyen musevi ve hıristiyanlar da cennete gircekler!’...Profösör Hayrettin Karaman. HİV’ lerin büyük ağbeyi İyi diyalogcu ve  Cennet taciri!


b) Türk Tarihinde,‘Hasan bin Sabah’ diğer adıyla ‘Haşhaşiler’de, bunların bugünkü stratejilerinin diğer ayağını oluşturmakdadır. (Sultan Alparslan-Melikşah Dönemi) Haşhaşiler de Hasan bin Sabah’ın emirlerine  uymakda ve uygulamak da tereddüt etmemişlerdir. Bir eylemi yapmak için yıllarca sabır gösterip emrin gelmesini beklemişlerdir.O emri, aldıklarında da tereddütsüz O eylemi-din adına- gerçekleşdirmişlerdir! Bu kadar sadakatı neden göstermişlerdir? Mubarek Zat Hasan bunlara, kerametini ve cenneti göstermişdirde ondan!..

HİV”lerin parolası da ‘Önce kabül, sonra tebliğ-hareket’dir. Olduğunuz ve gittiğiniz her yerde kendinizi kabul ettirin. Bunun için sabır ve dayanıklı  gösterin! Bu aylar, yılar alabilir. Hatta ömürleri yetmeyen arkadaşlarımız da olabilir! Şartlar ne olursa olsun ikinci emri –tebliğ- almadan harekete geçmeyin!

Haşhaşilerle,  Biraderler Holding arasında da, O!  Büyük zata itaat, Allaha itaatın önündedir. Mensuplarının muhakeme kabiliyetleri ve iradeleri kesin bir şekilde ‘tahakkum’ altına alınmışdır.

Ruhuna zincir vurulmuş bir insanın ‘kuduz bir köpekde’ farkı olmaz.Bu ‘köpeğin’ ipini elinde tutan,O anın gelmesini bekler ve köpeği salar...Kuduz da imha edilene kadar, imha eder!
Benzerlik kayıtsız, şartsız itaat ve iradesizlikdedir!

c)Yakın Tarih,Pakistanda;Ahmediye Cemaatı (Kadiyan), bu oluşum lideri Mirza Gulam Ahmeddir 1835 – 1908 yılları arasında Hindisdanda yaşamış ve 1882 yılında da ‘Vahi’ geldiğini  söyleyerek kendisinin‘Mesih’olduğunu ilan etmişdir!..Bu adama ‘Vahi’ geldiğinde Hindistan, İngilizlerin işğali altında ve  henüz bölünmemiş bir bütündür. Mesih-Mehti!, Gulam  Ahmed`in verdiği ilk fetfa da İngilizlere karşı verilen bağımsızlık savaşının, cihadın haram olduğudur. Bu fetfasını da şu görüşüyle destekler ‘idarede adalet varsa,savaş gerekmez. İngilizler adil ve adaletlidir!’ Bu adam Mehdiyse ‘Fetfası yanlış’ ya da İngilizler yanlış zamanda Hindistanı işğal etmişler!.. Bunlar ,bu gün  global güçlerin korumasında ciddi bir güçdürler ve Pakistanın uluslararası arenada başını ağrıtan ciddi bir beladır.

Organize ettikleri toplantılara katılım için tuttukları otobüsler ücretsiz olduğu gibi 6-10 dilde  yazılmış kıtaplar da bedava!..Avrupada ‘sığınmacı-İlticacı’olan ve ancak geçinebilen bu insanlar, bu ağır maliyeti nasıl karşılıyor acaba!?

Kendilerine bunu ne zaman sorsam ‘Allahın Yardımı’ cevabını almışımdır!
Bu gurup da, görsel TV ve yazılı medyasıyla oldukca etkilidir!

Ahmediye cemaatı!Mirza Gulam Ahmed için ‘Hz.Mehti –Mesih’derler. Desinler, ne var yani? !Elbet de bir şey yok da!..Bu, bunların bunu demesi ve buna inanmasıyla sınırlı değil. Problem de burda başlıyor!... Gulam Ahmedin, Hz.Mehdi-Mesih olduğunu kabul etmeyenler Kafirdir diyorlar  ve  müslümanlar arasına nifak sokuyorlar. Din adına hareket ettikleini söyleyip, birliği bozarak direnç merkezlerini zayıflatıp, karğaşaya  zemin hazırlayarak global güçlerin ellerini güçlendiriyorlar. Onlara rahat hareket etme (siyasi alanda) alanları sağlıyorlar.

Global güçlere ne zaman hizmetkar lazım olsa,islami söylemli-içimizde devşirdiklerinde- munafıklarda ordu kuruyorlar...

Cemaat-ı Ahmediye mensuplarının, Avrupada,özellikle de İngilterede el üstünde tutulması,‘terörist olmayan, iyi müslüman!’muamelesi görmesi, nedendir acaba? Bunlara sağlanan her türlü kolaylık ve imkan niçindir?..İnsan! hakları,din ve vicdan hürriyeti olabilir mi?!..Olur demek, ahmaklık olur.
  
Bu cemaatın! da ortaya çıkışı,söylemleri-kelime ve kavramlarla ‘İslam adına’  oynamaları ve propoganda gücü ,finans kaynakları, global güç merkezleriyle iç içelikleri,-Biraderler Holdingle- bire bir benzerlik gösterir.Biri Türk Milletinin, diğeri Pakistan Milletinin haliylede Müslümanın hayat damarlarına şırınga edilen HİV virüsüdür.  

d)Hıristiyan tarihinde, Masonlar. Biraderler Holdinğin,örgütlenme şekli tam bir Mason Localarını andırmakdadır.Alt basamaklardakilerin çalışma yöntemleri de ‘Yahova Şahitleriyle aynılık gösterir. Masonlarda makam olarak ‘derecelendirme’ vardır. 33 dereceli birader!..Bunlarda da ‘ağbey-lik’ makamı var.Bu ağbeyler,hizmetde! bulundukları bölgelerde,yasal soygun ve takiyecilikdeki başarılarına göre derece alırlar!

Masonlarda da din,dil ve soy önemli değildir!..Örgütün kuralları herşeyin üstündedir.Mensupları da sıradan vatandaşlar değil zengin,toplum içinde etkinliği olan,kariyer sahibi ve istikbal beklentisi içinde olanlardan oluşur.

Biraderler holdingin kuralı da böyledir.‘Maddi destek ve bizimle ol da,kim olursan ol’, ana ilkeleridir. Sıradan insanlarla da bir ilişkileri olmaz!

Benzerlikleri, örgütlenmedeki yapısal aynılık, finans kaynaklarının karanlık olması, sinsilikleri, brokrasiye sızmadaki ustalıkları ve bulundukları yere göre renk almaları –bukelemun- türü bir varlık olmalarındadır.

d) Diyalog ve Hoşgörü

Takkiy ve sahtakarlığı, kelime oyunları ve kavram kargaşası içinde mükemmel harmanlama sanatına ve bu sanatın icrasına da mukdedir olan bu devşirmeler, aldıkları emir-talimat gereği ‘dinler arası diyalog’adı altında kulağa hoş gelen, ama islami açıda ‘Munafıklık ve Şirk’ kabul edilen bir girişimide İslam adına  başlatmışlardır!

Müslümanın referansı, İslamın tek ve tartışmasız kaynağı Resulullah ve Kurandir
Bu kaynaklarda hareketle;

1-Allahın indinde DİN İslamdır.
2-Kuran son kitap,Hz.Muhammed (s.v) de son Peyğamberdir.

 Allahın indinde din İslam olduğuna göre,bir Müslüman diğer dinlerin de hak olduğunu nasıl kabul eder?
Kabul ederse ne durumda olur?..
Hak din İslam diyeceksiniz, sonrada Hak kabuletmediğinizle ‘din adına’ ortak hareket edeceksiniz. Bir müslüman açısında bunun ‘İslam adına’ anlaşılır bir yanı yok.

(Vebalıdan kaçar gibi Müslüman olmayanlarda kaçalım m.? Onlara düşman mı olalım? Elbetde hayır. Medeni bir şekilde sosyal ve beşeri münasebetler geliştirilmeli. Birbirlerimizi olduğumuz gibi kabul etmeliyiz. Bunu yapmak için din adına sahtekarlık yapmaya-munafıklığa ne gerek var?!İnsan olarak eşidiz. Ne üstün ne alçak. Din adına Alçaklık yapılıyor. Bu alçakların bunu kendi adlarına yapmalarında bir sakınca yok. Dini kullanmaları, Alçaklık!)

Pekiyi diyalog kurmak istediğiniz taraf, İslama nasıl bakıyor?

1-Hz.Muhammed katil,terörüst ve sahtekardır diyor. Kura-ı Kerim’e de  uyanık bir sahtekarın Tevrat ve İncilde çaldıkları ve uydurduklarıyla oluşmuş bir kitap olarak bakıyor...
Bu durumda,bu adamlarla hangi ortak noktada buluşarak din adına diyalog kuracaksınız?!..

Allahın birliği noktasında dahi taraflar arasında ortak bir anlayış yokken, RESULULLAHI nereye koyacaksınız?

Resulullahın olmadığı yerde,İslam adına kiminle nasıl diyalog kuracaksınız?

Kura-ı Kerim’in hükümleri ne olacak?

2-İyi niyetli olalım ve Biraderler de bu gerçeği biliyor,bile-bile de onlarla oyun oynuyor, takkiye yapıyor varsayalım...Güç, oyunu her-zaman ve şartda bozar!
Bir Müslüman hilekar,sahtekar,takkiyeci ve yalancı olur mu? Olmamalı!

Kim ne adına hareket ederse etsin Hıristiyan-özellikle Katolik-dünyası İslam ve Müslümanlar hakkında kararını vermiş, ‘İslam Teröre kaynak,Müslüman da Teröristdir’.Müslüman bu gerçekleri(bakışı) bilerek ve kabullenerek bir çıkış yolu bulmalı. Diyalog (cılkı çıkarılmış) bir sahtakarlık ve Müslümanın mukavemet gücünü kırmaya yönelik bir hareketdir. Müslümanın hayat damarına, Müslüman görülenlerce! zerk edilen HİV virüsüdür.

Genel bir değerlendirme yaparsak,Biraderler Holding:‘Harici,Haşhaşi,Kadiyan ve Moson’ anlayış,hareket, ve uygulama stratejisinin Türk Coğrafyasındaki, İslam görünümlü yeni bir dini anlayışı-veya bir ekolü- temsil etmekdedirler!

İslami bir Cemaatda,anlayışda değildir!Diyalog,Müslüman Türk insanında kafa karışıklığı;Biraderlerede bu karışıklıkda yararlanarak rahat hareket etme saha ve alanlarının açılmasından öteye bir şey ifade etmez.

(Tüm mensupları için –munafık demiyorum-.İçlerinde gerçeği bilmeden,görüntüye
aldanarak hareket edenler elbetde var.Bunlar da genelde bulundukları çevrede,
vatandaşda para toplama-dilencilik-işleriyle görevlendirilmiş olan salaklardır.
İdareci kadrolar ve -Ağbeylik derecesine!-  ulaşanlar,ne yaptıklarını bildiklerinde... itamlarım da doğrudan onlaradır.

(1)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : 17 Şubat 2012, 21:41:18 »

2- Milli bir Örgüt mü?

Güçlenme süresinde ‘Türk’ kelimesinde korkmadıkları açıkca görülür. F. Gülen’in her vaazında ‘Masum Milletim’ diye göz yaşları döktüğüne, ‘Bayrak Düştüğü Yerde Kalkar’ dediğine ve hatta Türk Cumhuriyetlerinin ziyaret edilmesini ümreye eş tutuğuna da şahit olduk. Bu dönemde, İnsanın ‘ruh ve bedende’ müteşekkül bir varlık olduğunu bildikleri ve bu gerçeğe göre hareket ettikleri bir gerçek.

Milli bir yapıya sahip değillerse de,Milliyetleri vardı!...Sadece güçlenme, Holdingleşme aşamasına kadar olan süreç içinde! Holdingleşme dönemiyle beraber, Türk kelimesi bunlar için ‘zillet’ ifadesi olarak kabul edildiğinde, kullanılmaz! Yada ‘Piç-in’ mensubiyetinin olmadığını bildikleri noktasında hareket ettiklerinde,Türk kelimesi de mensubiyet ifadesi olduğunda, kullanılmaz! Kullanmazlar!

Bunun yerine ‘Anadolu!’kelimesinin kullanılmasına özellikle dikkat ederler!

‘Anadolu İnsanı,Anadolu Kültürü’ gibi...Coğrafya bir Millete ad ve kimlik olmaz! Milletler coğrafyaya ad, şekil ve kimlik verirler. Bunlarsa kimliksiz! Özellikle 2000’li yıllarla başlayan süreçde, direkt olarak Türk Milliyetcilerini  Ülkücülere Huzuru bozan malum güçler  diyerek, hedef almaları ve hedef göstermeleri!,sırtlarını şeytana dayadıklarının işaretidir.Kısmi tebliği aldıkları da aşikar.
Bu durum, F.Gülen’in devre dışı olduğuna da kesin delildir.

Türkeşin cenaze namazını kıldıran, iki imamdan biri olan F.Gülen Hoca’nın hakim olduğu bir oluşumun,Türk Milliyetcilerini hedef göstermesi, açık ve alenen düşmanlık etmesi, akla ziyan bir durumdur. Alenen düşmanlık ettiklerine göre, Hoca çoktan devre dışı bırakılmış, Şeytan da devreye girmişdir!

Milli bir örgüt asla değil. Milli hasasiyetleri yumşatarak bu direnç mekezlerini de kırma görevini -dıkları emir gereği- yapmakdadırlar.Bunlar için insan et ve kemik yığını bir varlıkdır.Bu biyolojik verlığın da,varlığını,biyolojik aktivitesini sürdürmesi esasdır! Yaradılış gayesi mi?!.. Holdinğler için var olma  gayesi, kapital esaslıdır!

Bedeninde korkup kaçanın,bedenini inkar edenin;o bedendeki ruhu inkişaf ettirmesi mümkün mü?!
Allahın verdiği sıfatların reddi ne anlama gelir? Red eden ne durumda olur sa bunlarda O durumdadır!

3- Siyasi bir Örgüt mü?

Her oluşumun, bir gayesi,amacı ve de varmak istediği bir hedefi vardır. Hedefe ulaşmak için de belirlenen ‘strateji’ hayati öneme haizdir.

Bu oluşumun, stratejisi mükemmel. Bu mükemmellik de ülkenin sosyo-kültürel ve siyasi yapısını çok iyi analiz ederek, elde ettikleri bir gerçeğin; uygulama alanına –hilekar ve TAKKİYECİ!- bir şekilde sokulmasıyla elde edilmişdir.

Ülkedeki sosyal boşluğu tesbitleri ve bu boşluk üzerinde yapılanmaları;gerçeği tesbitleri doğru...Bu gerçeklerin üzerinde yapılanmaları da takkiye. Salak devletin biraktığı-sosyal boşlukda- yararlanarak güç olmak, gücünü de devletleştirmek ana gayeleridir...Başarılıdırlar da...

Türkiyedeki siyasi zemin çok kaygan ve değişkendir.İdealleri olanlar böyle bir zeminde hedefe ulaşamazlar.Kimde? Nerden ve ne zaman? çelme  yiyeceğinizi bilmediğiniz bir siyasi arenada, ‘nötür’ görülüp en son ayakta kalana tutunmak iyidir...Bu oluşum,bunu, en iyi ve hatasız bir şekilde 2002 ye kadar yaptı ve  devlet-leşdi!...

Siyasi bir örgüt-mü? Sorusuna, halen net bir cevap veremedim,veremiyorum.
Mevcut bilgilerimle de akademik bir değerlendirme yapamıyorum.  Evet, görünürde siyasi bir örgüt değil! ulusal ve uluslararası siyasi arenanın,en haysiyetsiz siyasi fahişesidir.


4- Hayır kurumu mu?

Türk insanı duygusaldır!.. Acınacak halde de olsa,başkalarına acır!.. İçinde bulunduğu şartların muhasebesini de muhakemesini de yapmaz-yapamaz.  Birde, kullanacağınız kelime ve kavramları ‘Allah,Resululla ve Sahbelerle’ Süsleyip, cümleler kurarak insanlara bire bir, toplu halde, görsel ve yazılı medya aracılığıyla hidap ediyorsanız, insanımızı istediğiniz gibi sömürür ve yönlendire bilirsiniz. Yanlış veya doğru, biz böyle bir Milletiz.

Bu oluşum, Milletimizin bu halinde de mükemmel bir şekilde yararlanmışdır.

Ülke içinde ve ülke dışında açmış olduğu okulları, yurtları, kursları ve leri...birer ‘hayır kurumu’ gibi  göstermiş, malesef, halkda da böyle bir algı ve kabül görmüşdür. Halkı bire bir uyarmadığınız sürece de, bu algının dışında bir bakış açısı oluşmamakdadır.

Açılan okullar, kurslar ve lerler in...tamamı ticari maksatlarla yapılmış ve çok iyi de gelir getirmekdedir. Yurt dışında açılan okullar ‘Türk Okulları!’ olarak anlatılmışdır.  Oysa ki bu okullar ‘İngilizce’ eğitim yapan okullardır. Bu okullarda yetiştirdikleri Türkce öğretilen‘papağanlarla’da Türk Milletinin ruhu okşanarak soyguna zemin oluşturmuşlardır.Bunda da çok, çok başarılı olmuşlardır. Hatta bu papağanlarla devletin televizyonunda ‘Türkce Olumpiyatı’ adı altında kendi propogandasını, devlete yaptırmakdadırlar. Devlet, kim ki?!..

Türk İnsanının ruh halini çok iyi bilen bu oluşumun önderleri, sahip oldukları Tv lerle de mahşeri sahneleyerek,cennet ve cehennemi pazarlamadan da haya etmiyorlar. Oluşturdukları bu pazarın da % 98 ine hakimler. Sermayesiz ve hertürlü krize karşı da asla sarsılmayacak, hatta krizlerde daha çok karlı çıkacak bu pazarın da  % 98 ini kontrol altına almışlardır. Pazarlama işlerini de en mükemmel bir şekilde yapmaktadırlar! Elinizdekini bize verin! Allah da size Cennet verecek!...

Bu halleriyle de Orta Çağ Avrupasında Papazların Endüljans uygulamalarını,günümüz Türkiyesi de, Müslüman- Türk İnsanına uygulayan Papazlık rolünü bire-bir üslenmişlerdir.

(Endüljans: Orta Çağ Avrupasında Papazlar, dindar hıristayan halka para ve gayri menkulleri karşılığında ceneti satmalarıdır. Bunun karşılığı olarak da yazılı belgeler verilmişdir. O dönemde  kiliseler ve mensupları, kadrolar çok zengin olmuşlar. Devlet idaresi üstünde de mutlak hakimiyet kurmuşlardır. Halk sa ellerindeki, satın aldıkları cennetin tapusunda! başka bir şeye sahip değildir! Bu döneme çok  kan akıtılarak son verilmişdir! Ama SON VERİLMİŞDİR!)

Bu oluşum, elbetde bir hayır kurumu değil.Her yer ve şartda yaptıkları gibi,bu konuda da hileyi ve takkiyeyi hatasız yaparak, hırsızlık ve soygunu da gönüllülük esasına ve yasal zemine oturtmakdan da oldukca başarılı ve mükemmeldirler!..

Kurguları, ‘Asr-ı Saadet’ üzerine!..Yaşantılarıysa ‘Zaman-ı saadet’ Vaad ettikleriyle! aldattıkalarıysa zamanın zülmüne ve sefaletine tabii olarak yaşamaya devam edeceklerdir!...
Bir hayır kurumu değil.Sahtekarlıklarına hayır ve hizmet kılıfı giydirecek kadar hayırsız, hayasız,haysiyetsiz ve yüz yılın en moderin soyguncularıdır!

 5- Global Güçlerin İçimizdeki Devşirmeleri ve Bir Holdinğ mi?

Evet. Bizim –Balkan, Orta Doğu ve Kafkas eksenli – coğrafyada hiçbir şey tesadüflerde aranamaz.İnsanımız zekidir hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını bilir amma, inancı ve saflığının gereği,olayları sebep-sonuç ilişkisi içinde düşünüp, değerlendirerek real bir sonuç elde etme yoluna gitmez.‘Rabbim öyle takdir etmişdir’ der ve kenara çekilir...
İşte bu noktada da varlığını inanç sömürüsü üzerine kurmuş olanlar devreye girerler!..

Bu oluşuma,yaptıkları işin ve bu işleri yapabilmek için finans kaynaklarının ve de uluslar arası işlerdeki bu kadar rahat hareket etmelerinin sebebi sorulduğunda bunlar bu durumu bir cümlyle açıklarlar; Takdir-i İlahi bizim başarımız yok!biz aracıyız!...Alçak gönüllülük mü? Alçaklık mı?..

Öylemidir?

Bu oluşum 1984 de palazlanmış, 1990 lı yıllarda kanatlanmış, bu kanatlanış iç güç merkezlerini rahatsız etmişdir. İşde bu noktadan da, korunmaya ihtiyaç duymuşlardır!..

Yeni dünya düzeninin dillendirildiği bu dönemde de ABD nin Balkan, Orta Doğu ve Kafkas eksenli coğrafyayı şekilendirme ve enerji kaynaklarının kontrol etme politikalarının, stratejisine uygun bir zemin aranmışdır. Bu bölgelerin askeri bir güçle kontrolü hem pahalı, hem zor ve çok güç olacağını bilen ABD bunu, o bölgelerde yaşayan halkların içinde ‘devşirdikleriyle’ yapmanın daha uygun olacağında karar kılmışdır! Uzun vadeli de olsa, akıllıca bir yatırım. (Bakınız: Medeniyetler Çatışması, yazar:Samuel.P Huntington)
İşte bu noktada ‘arz-talep’ ilişkisinin bir gereği olarak Biraderler Holding oluşumu ABD nin korumasına girmişdir. 1990’lı yıllar itibariyle bu oluşum global güçlerin içimizdeki devşirmeleridir.

Çok basit bir örnek,

Müslüma Türk olarak çantanıza Milyonlarca dolar koyun,türist olarak -Avrupa veya Amarikaya- değil, herhangi bir Afrika ülkesine dahi gidemezsiniz! Vize alamazsınız. Gitiğiniz varsayalım,bu ülkelerde oturma,iş kurmak için de bir yığın işlem ve izin gerekmekdedir...Bunlar –dilini dahi bilmedikleri ülkelerde- bunca işi nasıl başarıyorlar? Allahın Yardımıyla mı? Madem öyle, bu zat-ı mubarekler bir yol Filistin’e, Irak’a, Çeçenistan’a, Keşmir’e ve Afkanistan’a da uğrasalar!...Olmaz mi?

Bu devşirmelere bir yerlerde, bir yardım var da, bu Rab’bimin yardımına hiç mi hiç  benzemiyor.Bu yardımı Şeytanda aldıklarında da şüphem yok! 50 ila 75 Milyar dolar gibi korkunç bir parayı, illeğal bir şekilde kontrol eden bu holdinğin masumiyetini kabullenmek saflık değil, aptallık olmaz mı? Olur.

Bu oluşum global güç destekli ve bu güçlerin Türk - İslma coğrafyasında -Holdinğleşdirdiği - ana dayanağıdır. Varlıklarını ve güçlerini borçlu oldukları yere-yerlere hizmet eden, bunu da-Türk toplumunun psikolojisine uygun- dini söylemlerle yapan, iki yüzlü, takkiyeci, hilekar ve sahtekarlardır. Bundan da çok çok başarılıdırlar.

                                                    
(2)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 17 Şubat 2012, 21:41:52 »

F.Gülen’in Durumu


Elbetde oluşumu başlatan Gülendir. Cemaatlaşma aşamasında da Gülen vardır. Holdingleşme aşamasında Gülen devredışı bırakılmışdır. Ama misyonunda da en verimli bir şekilde yararlanmışlardır.Yararlanılıyor da...Bu aşamada Holding, Gülen’in yakın varlığında korkduğunda, Gülen’i ABD de mecburu ikamete tabii tutmuşdur!

Biraderler Holding bunu neden yapmışdır?

Gülen de işin ana mecrasında çıktığını bildiğinde...konuşma ihtimaline kaşı, bir şekilde susturulması gerkiyordu. Bunun için başka yollar da denenebilirdi! Ama bu büyük risk olur, tabanı kaybederlerdi! İleriye dönük iyi bir duygu sömürüsü ve yatırıma zemin oluşturmak için, dereceli biraderler istişare için toplandı ve sürgün kararını verdiler. Yer tesbitini de babalarına (abd) sordular. Baba için bu kaçırılmaz bir fırsattı, ipin bir ucu elindeydi, bu fırsatla iki ucunu da eline almış oldu.

F.Gülen neden Türkiyeye(gelmiyor!) getirilmiyor?

Demişdim ya, ‘Biraderler’ Türk Milletinin piskolojisini mükemmel bir şekilde çözdüler. Bu Millet duygusaldır. Madur da olsa,‘madur rolünü’ oynayanlara karşı merhamet duyar!
F.Gülenin ABD de olması, biraderlerin ‘maduriyet’ propogandası yapmaları ve en az gelecek 30-40 yıl içinde meşru! soyguna zemin oluşturmaları için ideal bir durumdur. F.Gülen Türkiyeye tabut içinde getirilecekdir! Ölümü de biraderler eliyle gerçekleştirilecek, ama buna mutlak son ve ecel denecekdir.

Ve, o muhteşem cenaze töreni gerçekleşecek. Bu coğrafyada  Atatürk’e, Özal’a ve Alparslan Türkeş’e yapılan muhteşem cenaze törenine nispet yaparcasına mütiş bir kalabalıkla, muhteşem bir cenaze töreni yapılacak. Ama büyük bir fark da olacak!
Bu fark da şöyle olacak: Cenaze namazında –olmasa da!- protokolde diyalog fonu oluşturulacak! İmam, Papaz, Haham, Budist Rahip, Şaman, Mosanlar ve Tanınmış Ataistlerde oluşan bu fonla gerekli yerlere, gereken mesajlar verilecek.

Cenazeye her kıtada, her din ve renkte insanlar –taşınarak- getirilecek...

Muhakeme kabiliyetleri dumura uğaramış olanlar da görüntünün etkisinde kalarak ‘ne büyük adamlar bunlar’ diyecekler! Biraderler de ‘işte bizi dünya kabul etti de, bu ülke kabul etmedi, dışladı’ propogandası yapacaklar. Ölüm de, Biraderler Holding için getirisi çok yüksek bir yatırıma dönüşdürülecek, bizler de buna şahitlik edeceğiiiz.

                                          *

Takkiye -1

Bu Hiv virüsleri için hep, sahtekar ve takkiyeci dedim. Bunu net bir örnekle açıklamaya çalışacağım. Bu virüsler en büyük takkiyeyi Atatürk  konusunda yaparlar. Atatürk’ü  hiç sevmemelerine, hatta tiksinti duymalarına  rağmen sahibi oldukları tüm kurumları ATATÜRK  köşeleriyle süslerler!

Kendi aralarında da M.Kemal ATATÜRK’ün  adını hiç ağızlarına almazlar. Aralarında kullandıkları ve sürekli değiştirdikleri‘parola’vardır. Bunlar: Beton, put ve  -değişmediyse ki- şimdi de sarhoş...

Düşmanlıkları neden dir?

Din adına mı?! -Eğer bunlar Müslümansa!- Olmaması lazım!
-Bu HİV’ler kendi yaptıklarını ‘Takdir-i İlahi’ olarak izah ederler. M.Kemal’in de İlahi Takdir sonucu Türk Milletine baş olduğunu kabul etmezler! Sanırım bu Hiv’ler, İlahi Takdirin yanlış tecelli ettiğini –haşa- düşünüyorlar!

Millet adına mı? Asla.

-Problem burda. Millet olmakdan rahatsız olduklarından dolayı M.Kemal’e düşmanlık ediyorlar!
Bu konuda, bana söz düşmez... Şair demiş diyeceğini. Onu paylaşmak daha akıllıca olur!

Esiriken mümkünmüdür İbadet?
Yatıp, kalkıp Atatürk’e dua et
Sizin gibi Dürzülerin yüzünde
Dinde soğuyacak bu Millet

İşğaldeki hali sakın unutma!
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
Sen, ANANDA yine çıkardın AMMA
Baban kimdi, bilemezdin ŞEREFSİZ!


             Neyzen Tevfik...Ruhu Şaad, mekanı Cennet olsun.
 

Takkiye-2

Bu sahtekarlar, hakim oldukları medya ve tv lerle, açmış oldukları okularda okuyan öğrencilerin uluslararası olimpiyatlarda hep ‘birincilik kazandıkları’ propogandasını yaparlar!..Bu okullar paralı, özel ve İngilizce eğitim yapan okullardır.

Uluslar arası başarıları, doğru mu? Hayır!
Yaptıkları tam bir sahtekarlıkdır ama, her işde olduğu gibi, bu sahtekarlıklarını da kamufile etmekden oldukca mahirdirler.

Nasıl mı?
Herhangi bir organizasyonun ‘uluslar arası’ boyut kazanabilmesi için,birden fazla ülkenin içinde yer alması ve bağzı küçük  prosüdürler gerekir!..Bu prosüdürleri yerine getirip uygulamaya da sokmuşsanız ve de elinizde medyanız da varsa; sahtekarlığınıza ‘kılıf’ oluşturmuşsunuz demekdir.Propogandanıza da zemin oluşmuşdur...Yeminde etseniz,yemininize zarar gelmez!

Bu prosüdür ne dir?

Şöyle yapıyorlar:Dünyanın her hangi bir ülkesinde, 3.(üçüncü) sınıf bir Ünüversiteye ve 3. sınıf  Profösörlere belirli bir üçret ödeyerek bir heyet oluşturuyorlar, değişik ülkelerde- kendi ÖZEL okullarında okuyan- öğrencileri de getirerek bir yarışma düzenliyorlar...Bu yarışmada da her okula bir dalda birincilik veriyorlar. Asla kaybedenin olmayacağı bu yarışmayı da ‘Uluslararası’ bir başarı olarak -medyaları vasıtasıyla- anlatıyorlar...Yani, kendi-kendilerine gelin-güvey oluyorlar!
Bu yaptıklarına da ‘hizmet’ kılıf giydirerek,Türk İnsanı üzerinde duygu sömürüsü yaparak,maddi ve manevi soygun yapıyorlar.Propogandasını yaptıklarıyla,gerçekler mukayese edildiğinde ortaya tam bir Sahtekarlık ve Takkiye çıkmakdadır...Ama bu işi de ‘Yasal Zemine!’oturtmada maharetlidirler!...Dünya üzerinde hiçbir sahtekar, bunlarla boy ölçüşemez. Hatta, bunlar şeytana bile papucu ters giydirirler diyeceğim ama,bunların olduğu yerde ‘şeytanın görevi’ icra edildiğinde papucu da kendileri giymekdedirler!...

Bunlarla birebir yaşadığım Olay.

 İş adamı bir arkadaşımın evinde (Kahraman Maraş)misafir olarak bulunuyorudum.

Bizim arkadaş gün boyu telefonla arandı ve her seferinde ‘buğün olmaz misafirim var!’ cevabı vermesine rağmen,israr sürüyordu...
Kendisine,
-Ben misafir değilim.Gelecekleri beraber misafir edebiliriz.Buyurup gelsinler.
-Kim bu gelecekler?
-Bir arkadaş arıyor...Gelecekleri bilmiyorum!..Benimle tanışmak ve sohbet etmek istiyorlarmış.
Kimlerin geleceğini ben biliyordum!..
-Sen ara ve sohbet için de müsait olduğunu söyle, gelsinler.
Gelecekler Biraderlerdendi. Amaç da para!
Aradı ve beklediğin söyledi. Onlar da Akşam namazını orda kılacağız demişler.
Evde hazırlık yapıldı ve misafirlerimiz akşam namazı vaktinde 6 kişilik bir ekiple teşrif buyurdular.Biz de 5 kişiydik.
-Mümkünse hemen namazımızı cemaat olup kılalım dediler
Namazdan sonra kısa bir tanışma faslı oldu ve tanıştık.Tanışmak isteyen akademik kariyeri olan Türkiyede gelmiş dereceli bir ağbeydi!.Tam bir güven ortamı oluşması için de kendilerine,yurt içi ve yurt dışı çalışmalarını takip ettiğimi anlattım.Yakinen tanıdığım ve basında bildiklerimle de söylediklerimi destekleyerek  tam bir güven ortamının oluşmasını sağladım.

Ve sohbet başladı.İçini ve sık,sık da burnunu çekerek konuya derinlik ve duygusallık kazandırmaya çalışırken,göz ucuylada oda da bulunan 10 kişinin  durumunu kotrol ediyordu...Söyleyeceklerine itiraz edilmeyeceğini biliyor ve  kabul gördüğünden de emindi!

Hizmetin!hizmetlerini ve bu hizmetlerin gerçekleşmesindeki kerametleri! Oldukca duygusal bir dil ve tavırlarla izah etti...Kurgu, herzamanki gibi; ‘cebinizdekini bize verin,Allah da size verir’ üzerine kurulmuş ve Sahabelerin nasıl cömert olduklarıylada desteklenerek,Asr-ı Saadet ...ve Resulullahın hayatındaki önemli olaylara vurgu yapıldıktan sonra..mukayese başladı.Evet, ‘Sahabenin ulaştığı sınırlar içinde Osmanlı ancak devletleşebilmişdir!.Biz se beş(5) kıtada varız!’...Etkiliydi...

 Biliyormusunuz? bu hafta ‘Şehitler Haftası!’ Çanakkale!..O mütiş savaş ve Bedrin aslanları!...(bu ara burun ve iç çekmeleri fazlalaşıyor. Ruhda derinlik ve bakışlardaki masumiyet ve nem...Aklında da acaba cüzdanlara ne kadar hükmettim şeytanlığını ben hissediyor ve görüyorum da  diğer 9 kişiden 3’ü zaten mürüt, 6’sı da teslim olmuş bi- haldeydi)
Evet, Bedrin aslanları demişdim... Çanakkalede savaşanlara. Neden?
Çünkü, Çanakkalede o mubarek orduya ‘O Sarhoş’ değil!  Hz.Muhammed(s.v) doğrudan komuta etmişdir!  (o sarhoş, ATATÜRK oluyor!)

Baktım ki bu hayvan ot yer! Sakin bir ses tonuyla
-Efendim görgü tanıkları var! Resulullah ana karargahda, Hz Ebu Bekir sağ cenahda, Hz.Ali ortada ve Hz.Ömer de sol cenahda yalın kılıç savaşmışlardır!
Gayet rahattı...hayvan!
-Teferruata girmedim, hocam!...
Ben de, sabrın son noktasındaydım ve Ulan hayvan! Çanakkale de Resulullah vardıda, Sarı Kamışda neden yoktu? (odaya  korkuyla karışık mütiş bir sesizlik hakimdi. Tehtitkar bakışla ve tavırla kıpırdmalarına dahi fırsat vermedim)

 Beni, son sözüm bitene kadar dinleyin, yanlış bulanlar da def olup gitsin!

Bakın arkadaşlar bu hayvan,bir saatdır konuştu. Konuşmalarında dini motifleri kullanarak da sizi teslim aldı. Sizin anlamayacağınız şekilde de kendilerini Sahabe ve Osmanlının da üzerine çıkardı. Son sözleriyle de Resulullaha,Türk Milletine ve Mustafa Kemal’e de hakaret etti. (Havan, yanlış anlaşıldığını söylemeye çalışıyordu, susturdum!)

Arkadaşlar; Gayret,çaba,emek,araç-gereç,strateji, idare ve sevk olmada başarılı olunamaz.Bunlar olmada Allahın da Resulullahın da yardımı olmaz.

Çanakkalede Mustafa Kemel gibi akıllı bir komutan vardı. Bu komutanın,
komutasında savaş kazanıldı.Başarı Milletimizin evlatlarına ve komutanı M.Kemal’e aidtir.
Sarı Kamışda da iyi niyetli ama gerçeklerle değil, hayalleriyle hareket eden bir hayalperes Enver Paşa vardı. Orada yenilgi yok doğal şartların elverişsizliği var.

Kazanımların yanına,kazananı koyarak gerçekci bir değerlendirme yapmazsak, kaybettiklerimizi nasıl izah ederiz?!

Bu sakat mantıkla yapılacak bir değerlendirmede ;İslam dünyasının içinde bulunduğu durumla,Hıristiyan dünyasının içinde bulunduğu durum, mukayese edildiğinde, Resulullahın, Hıristiyanların yanında olduğu da söylenemez mi?!

Böyle salakca bir anlayış, İslami bir yaklaşım olabilir mi? Karar sizin!

Şimdi, şu HİV virüslü devşirmenin peşinde gidecekler, gitsin...Kalanlarla ben sohbete devam ederim.

Devşirme ve 4 kişi kalkdı. Bunlardan üçü  geri geldi. Bu geri gelenlerden ikisi uzun süredir bunların içindeymiş, biri de iş adamı, o da yükek bir meblag yardım sözü vermiş.

Bu arkadaşlara,bu oluşumun-Milletimiz ve İslam adına- samimiyetsiz,sahtekar ve takkiyeci bir anlayışı olduğunu anlattım.Onlar da ikna oldular.

Milletimizin  evlatlarını bu HİV virüslerine karşı uyanık tutmak, sağlıklı bir toplum olmamızın da,Allah, Resulullah ve Kuran’a doğrudan bağlılığın da bir gereğidir.

Allahla Kul arasında,aracılık rolünü, Hıristiyanlıkda Papazlar üslenmişdir.
Müslümanların Papaza ihtiyacı var mı?!
  
(3)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 17 Şubat 2012, 21:42:38 »

BU HİV’lerin GERÇEK YÜZÜ ! 
 
 Zaman gazetesinden Alıntı,

Etyen Mahcupyan’ın   (zırvası)

Türkler

Hrant'la birlikte Avrupa'daki Ermeni diyasporasının karşısına epeyce çok çıkmıştık son dönemde. Tartışmalar döner dolaşır hep aynı noktada yoğunlaşırdı. Soru Türklerin değişebilip değişemeyeceğiydi….Diyasporadakiler Türklerin değişemeyeceğini, uygarlığın getirdiği tüm yeniliklere karşın, onların ötekini kabullenemeyen özlerinin hep orada olduğunu söylerlerdi. Biz ise 'Türkler' diye bir kategoriden söz etmenin yanlış olduğunu, son dönemde Türkiye'de her kesimde önemli bir değişim dinamiğinin yaşandığını, artık geçmişe ve ötekine farklı biçimlerde de bakıldığını, toplumun kandırılmaktan bıktığını örnekleriyle anlatırdık. Sonuçta karşımızdaki grubun büyük çoğunluğunun bizim fikrimize geldiğini, Türklerle ilişkide normalleşmenin bizzat Ermeni kimliğinde bir normalleşme ürettiğini gözlemler, kendimizden memnun otelimize dönerdik. Yolda hemen her zaman sevinçli, hatta coşkulu olduğumuzu hatırlıyorum.
 Sanki adım adım köhnemiş kilitleri açıyormuşuz, bir toplumu ve kültürü açık havaya, özgürlüğe taşıyormuşuz gibi bir duygumuz olurdu. İyimserliğimiz bir gün bile azalmadı... Sonunu gördüğümüz hayırlı bir yolda ilerlemekte olduğumuza ilişkin güçlü bir kanaatimiz vardı...

Oysa Türklere ilişkin bu 'değişmezlik' kanısı hiç de yabancı olduğumuz bir görüş sayılmazdı. Çocukluğumdan beri ve özellikle siyaset yazmaya başladığımdan bu yana babam sık sık geçmiş örneklere dönerek fazla kendimi yıpratmamamı, çünkü 'bu Türklerin değişmeyeceğini' konuşmasının bir yerine iliştirirdi. Kendi babası da ona hep bunu söylemiş ve nihayette haklı çıkmıştı...

Anlaşılan her Ermeni nesli geleceğin artık eskisi gibi olmayacağı kanaatiyle kendini bir süre avutuyor, sonra da Türklerin değişmeyen özüyle karşı karşıya geliyordu.

 Ama Hrant'la ben bu telkinlerin üzerinde durmaz, kendimizi ikna ettiğimiz bir umut çizgisi üzerinde yolumuza devam ederdik. Şimdi düşünüyorum da demek ki henüz gençmişiz... Babamın çoktan öğrenmiş olduğunu bilecek yaşta değilmişiz... Hrant'ın gidişi Türklerin bize 'artık kendinizi kandırmayın' demesidir belki de. Bugün sokaklarda Hrant için biriken insanlara bakarak değişimi görsem, 'benim Türklerim işte bunlar' desem de, acaba o Türk'ten içerü değişmeyen başka bir Türk mü var, diye sorgulamadan edemiyorum. Bu farkındalık içimi burkuyor... Benim 'Türk' dediğim insanların hayatımı, günümü, fikirlerimi, iç dünyamı paylaştığım can yoldaşlarım olduğunu nasıl es geçebilirim? Ama eninde sonunda diğer 'Türk'ün ortaya çıkıp her şeye damgasını vurduğu gerçeğini de nasıl görmezden gelebilirim? Bugün artık mesele 'Ermeni sorunu', 'soykırım' falan değil... Artık bu iki Türk'ün arasındaki esas meseleyi yaşıyoruz... Ermeniler olarak yarını hangi Türk'ün belirleyeceğini merak ediyoruz. Ve gönlümüz bir güvercin tedirginliği içinde bizim can yoldaşlarımızın bu insanlık sınavından yüz akıyla çıkmasını diliyor... Hrant'ı hazmedemeyen, onun varlığına bile tahammül edemeyen öteki Türk'ün cinayete uzanan elini tutacak, onu anlayacak halimiz yok. Katil henüz reşit değilmiş... Hrant olsa "tam da bu işte" derdi, "Türkler reşit mi ki?" Olgunlaşması engellenmiş bir toplumda yaşadığımızın farkındaydık zaten, ama belki şu soruyu da sorma zamanı geldi: Yoksa kendi kimlik sorununu ötekine yönelen bir şiddet eylemine dönüştürerek ayinleştiren, bu işler için 'yaşı küçültülmüş' bir toplum mu bu? Benim Türklerimin önündeki mesele artık açık... Toplu patolojiye doğru hızla kaydırılmak istenen toplumun intiharını engellemek, herkesin kendisini 'insan' hissedeceği bir var olma halini ortaya koymak... Türkler değişebilir tabii ama öteki Türkleri değiştirebilirler mi, gerçekten de söylemek zor. Ama niye olmasın?.. Hrant olsa benim bu kuşkuculuğuma karşı çıkar, "onlar da insan değil mi.... hayret bişey" derdi...

                                   *Yazının orjinali için bakınız*

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=490871



Evet Türk Evladı; bu yazıyı gazetesinde yayınlatanların Dini ve Milliyeti hakkında kararını sen ver!..Kime yardım ettiğini de bil !!!


                                       *

-Ben bu yazıyı gazetede okuduğum  günün akşamı,onların yayın merkezlerini arayarak (internet üzerinde) kendilerini protesto ettim.Kendilerinde sert tepki alınca da,çok daha sert tepki gösterdim.Benim ikamet ettiğim şehre çok yakın olan bir yerde bunların –eğitim merkezi!- adı altında faliyet gösterdikleri bir  dernekleri var.Gazete yetkilileriyle yazışmamda bu merkezin adını ve adresini de vererek, bu merkezi ziyaret edeceğimi! de söyledim!

Yazışmalar sertleşmeden,restleşmeye kadar vardı.Ben bilgisayarımı kapattım ve Antakyada ki evime gittim.Tüm bu anın yaşanmasında geçen süre iki saat ancak olkuşdu.evde  oturuyodum…kapı  çaldı iki kişilerdi

Kimdi bu gelenler?
Bu malum gazetenin Antakya merkezde ki  derneklerine  haber vermiş.Benimle, kendileri arasında geçen yazışmaları onlara anlatmış! Onlar da beni tanıdıklarında,bu derneğin ağbeyi İsmail adlı, “dereceli biraderle„ bu malum oluşumun içinde aktif  ve sadık bir toplayıcı olan Hasan T. adlı kişiydi gelenler.(Hasan T. yakinen tanıdığım biriydi)

Hasan T.(toplayıcı) bu yazıyı çok çirkin ve kabul edilemez buluyordu,ama kabulleniyordu! İsmail adlı “dereceli- birader„de ; -Bunda da bir keramet vardır- diyordu!...

Türk Milletine hakaretle dolu bir yazıda, nasıl bir keramat olur?!..Bu yazıda keramet vardır diyenler ve derecli biraderler sanırım, mahremlerinin üzerinde,kendi mensuplarından birini görseler! -bunda da bir keramet var-  deyip,kapıyı kapatıp giderler!..


Tanrı Türkü bunlar gibi müslümanların ellerine bırakmasın, şimdi iktidarda olanlarda bunların aynılarıdır, malumun ayinesi.

Tanrı Türkü korusun

NE MUTLU TÜRK DOĞANA!

Safkan Türk  turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
YigitKam
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : 17 Şubat 2012, 21:44:11 »

KAĞAN BAHADIR'ın Makalesi


AKP VE GÜLEN’İN BİTİRME PLANI

“Türkiye’nin en çok tartıştığı adam kimdir?” diye sorulsa, duraksamadan vereceğim cevap Fethullah Gülen olur. Resmi hiçbir görevi olmayan emekli bir vaiz, önce hitabeti ile sonra da bir ahtapot misali her yere yetişen kolları ile basın yayın kurumları, okullar ve kitaplar ile insanları etkilemeyi başarabilmiş bir vaiz…
Peki, bu adam neden tartışılıyor? Nasıl bugünkü konumuna geldi? Bu “ulvi” (!) makama gelirken kimlerden destek gördü, kimleri arkasında bırakarak yürüdü? Bu soruların cevabını vermek, önce onu tanımak ile mümkün olacaktır.

Bir insanın hayatını en iyi kim anlatabilir? Gerçekleri saklamaz ve yalanlara başvurmazsa kendisi… Fethullah Gülen de hayatının ilk dönemine dair anılarını Şemsettin Nuri’nin “Küçük Dünyam” adlı kitabına aktarmış. Abartılarla süslü ve kendisine ilahi bir kutsiyet yükleyen bu satırları, Hikmet Çetinkaya’nın aktarmasından alarak, okuyuculara bir kez daha sunmak gerekiyor:

“O yıllarda Kâbe ve çevresinin temizliğine bugünkü kadar dikkat edilmiyordu. Harem’in duvarlarına dahi idrar yapan oluyordu. Pislik sebebiyle de çok sinek bulunuyordu. Bilhassa geceleri, sinekler ciddi bir şekilde çoğalıyor ve rahatsız edecek oranda insanlara saldırıyorlardı. Ben on beş gün kadar Harem’den hiç ayrılmamıştım. Buna rağmen bir kere dahi olsun beni sinek ısırmadı. Bu durumun sadece bana mahsus olduğunu da zannetmiyorum. Sadece “Vemen dehalehu kane aminen” hakikatini Harem’de ne derece şümullü olduğunu bu hadise sebebiyle daha iyi anlamış oldum.”

Aynı kitapta bakınız hangi cümleleri kuruyor:

“Vesveseye esas teşkil edecek hususların doğması için beyin yıkamanın lüzumuna inanıyorum. Baştan vesvese hiç doğmamalı, doğarken hemen ölmeli…”

Fethullah Gülen, 12 Eylül’den sonra bize neler söyledi acaba?

“Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsın korkunç uyutuculuğu ve kostümün göz bağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi temin etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimaî bünyenin, haricî bir kısım eraciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir.
Böyle bir ilk tefahhus ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, bin bir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir tedavi ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar bertaraf edilebilsin...
Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” (1)


Peki, soralım kendisine… Siyaset hakkında ne düşünüyor:

“Siyasete karışmam, siyasete karışma demek, vatan ve millet işine milletin hayat ve bekasına karışma demektir.”
“Muvaffakiyetin düşmanı, refahtır, lükstür. Müslümanların muvaffakiyeti ancak komando gibi yaşamakla mümkün olur. İslami olmayan gazete ve mecmuaları okumak zararlı olur. Eğer mutlaka okunması gerekiyorsa sadece başlıkları okunmalıdır.” (2)

“Durmadan hazırlanmalıyız. Hem de hiç durmadan… Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Bazıları benim için korkak diyor. Ama bazen hasımdan kaçmak çok çok önemli bir manevradır.
Şef döneminde çarşaflı kadınları bile astılar. Milleti kırıp geçirdiler. Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek tepemize binerler. Başka kuvvetler var bu ülkede. Bunları hesap ederek temkinli yürümekte yarar var.”
“Ta ilerilere gitme, can damarları içinde dolaşma ve eğer sonra dönülüp gelinecekse yara almadan geriye gelme meselesi. Gelecek adına çok önemli esaslardır, hususlardır. Gelecek için bunlara mutlaka riayet edilmelidir.”
“Adliyede, Mülkiyede veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.” (3)

1999’da yayınlanan bu gizli görüntü kaydında “gelecek, teminat, garanti” sözlerini kullanan Gülen, 2002’de iktidara gelen AKP ile birlikte koltuğa ilk defa oturmadı, sadece yerini sağlamlaştırdı.
On sekiz ay önce kurulmuş bir partinin bu kadar çabuk ve bu kadar yüksek oyla iktidara gelmesi, tanıtımını yapabilmesi ancak “cemaat desteği” ile açıklanabilir.

1980’den sonra Fethullah Gülen’in destek verdiği tüm partiler iktidara gelmiştir. Bu ya koalisyon yoluyla ya da tek başına iktidarlık ile olmuştur. Buna Demokratik Sol Parti de dâhildir.

Ne diyordu Bülent Ecevit:
“Yine bazı çevrelerce eleştirilmeyi göze alarak tebrik ederim çalışmalarınız dolayısıyla”
“Yine herkes şunu kabul ediyor ki, eğer bu topluluğun gayretleri olmasaydı Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri kolaylıkla İran köktendinciliğinin etkisi altına girebilirdi. Bunları önlemiş bulunuyor”

Artık DSP’lilerin dahi kabul ettiği bu gerçeği bir kenara bırakalım ve şu soruyu soralım:
“Peki, Gülen’in destek verdiği tüm partiler iktidar oldu diyorsun. Öyleyse neden Necmettin Erbakan bu koltuğa sadece bir kez oturabildi?”
Cevap basittir. Fethullah Gülen düne kadar, hem başbakan hem de İslami hareket önderi sıfatını tek bir kişinin taşımasını istemiyordu. Ona göre bu hareketin lideri kendisi olacaktı. Başbakanlığı da emaneten bir isme bırakacaktı.
Necmettin Erbakan’la işte bu yüzden anlaşamadılar. Aralarında bir “soğuk savaş” her daim sürdü. Siyasi kanadı teslim alan Recep Tayyip Erdoğan da “gömlek çıkarmak” vaadi ile iktidar olabildi.

Fethullah Gülen’in bu nimetlerinden Özal, Ecevit, Çiller ve Erdoğan yararlandı da bir isim hep eksik kaldı.
Alparslan Türkeş…
Türkeş, tıpkı Gülen gibi hareketler içine sızma yahut hareketler içinde kendi adamlarını yetiştirme politikasını seven biriydi. Gülen bu “sızmacı” politikalar nedeniyle Türkeş’i yeteri kadar benimsememiş ve onu “iktidar olma şerefi” ile ödüllendirmemişti. Lâkin Türkeş, bütün bunlara rağmen hiçbir zaman Fethullah Gülen’i karşısına alamamıştı.
Türkeş ne diyordu Fethullah Gülen hakkında… Bir de ona bakalım:

“Şahsi malı olarak bir dikili ağacı dahi bulunmayan, kendini ilme ve ilmin yayılmasına adayan, memleketimizin manevi dinamiği olan hoca efendinin,  Avrupa’dan Yunanistan’a, Kanada’dan Yakutistan’a olan çalışmaları her manada takdire şayandır. Böyle muhterem bir zatın nereden geldiği belli olmayan elli sekiz kişilik bir listede isminin geçmesi veya eklenmesi, zan sahiplerince hiçbir mana ifade etmeyecektir. Hoca efendi Türk milletinin gönlünde hak ettiği tahtı kurmuştur. Hiçbir zan ve iftira onun bu durumunu sarsamaz. Türk manevi ve milli değerlerine büyük katkılarıyla ve kültür alanındaki büyük ve başarılı girişimleriyle şimdiden bütün milletimizin derin sevgi ve hürmetini kazanmıştır. Türkiye’nin hak ettiği huzur ortamına kavuşması için elinden gelen gayreti gösteren Fethullah Gülen hoca efendiye yapılan bu çirkin yakıştırmanın gerisinde art niyet ve art niyetli kişilerin olduğu meydandadır.”

Bugünkü MHP’yi düşündüğümüzde durum biraz karışık görünebilir. Devlet Bahçeli’nin 12 Eylül Halkoylaması öncesinde Gülen için söylediği “Fethullah Gülen Bey mezardan kaldırıp oy kullandıracağına, ABD'den gelerek 12 Eylül'de oy kullanması daha hayırlı olur diye düşünüyorum" sözüyle başlayan ve giderek “Hareketine çeki düzen ver” sözlerine kadar giden bu kopuş, aslında doğuşundan beri tek taraflı olan bu sevginin, taraflardan diğerinin de yüzüğü fırlatmasından başka bir şey değildi. Devlet Bahçeli, artık ne yapılırsa yapılsın cemaatten oy gelmeyeceğini kavramış ve oy isteklerini “cemaate karşı olanlar” istikametine yöneltmişti.
Hele hele bugün bir CHP PM Üyesi’nin “Fethullah Gülen bir bilgedir. Kendisini saygı ile selamlıyorum” dediğini hesaba katarsak, tezimiz daha fazla doğruluk kazanıyor.

Peki, nedir bu cemaat? Ülkede istediği partiyi iktidara getirebilecek kadar büyük bir güç müdür? Yoksa yapılanlar bir abartıdan mı ibarettir.
Bugün kendilerini “Gülen Hareketi” diye tanımlayan oluşumun kökeni, Said-i Nursi talebelerine dayanır. Said-i Nursi’nin ölümünden sonra ortaya çıkan “Şimdi ne olacak, liderimiz kim?” kaygısı, bir “Yazıcılar – Okuyucular” kavgasına, daha sonra bugün Yeni Asya grubu olarak bildiğimiz grubun etkinliğini yitirerek Fethullah Gülen’in hareket liderliğine kadar uzanır. Etkinliğini yitiren grup, az satan bir gazete olarak kalmış, Gülen ise basın – yayın dalında hayli ilerlemiştir. Geçmişi epey eski Zaman Gazetesi dışında, Samanyolu TV, Mehtap TV vs. televizyon kanalları sayesinde Gülen istediği propagandayı rahatça yapabilmektedir. Mehtap TV, Gülen’in İzmir vaazlarının ses kayıtlarına ve sürekli güncellediği “Kırık Testi” adlı “son teknoloji vaazlara” ayrılmıştır.

Basının diğer kolları ise, doğrudan Gülen’e bağlı olmamasına rağmen onun hakkında çıkabilecek olumsuz haberlere kapatılmış, susturulmuştur. Düne kadar ATV’de Gülen’in meşhur “Ta can damarlarında dolaşma…” görüntü kaydının yayınlandığı, Show TV’de Reha Muhtar’ın ısrarla “Atatürk’ü seviyor musunuz?” diye Gülen’i telefonla bağlayıp sorduğu hatırlanırsa basının bugünkü durumu daha net ortaya çıkacaktır.

Günümüz basınında, Gülen aleyhinde bir yazı yazabilmek cesaret meselesidir ve bu yazıyı yazarken aynı anda bavulunuzu da toplamanız gerekmektedir. Dokunan yanar çünkü …Örnek mi? Yandaş basından örnek vermeye lüzum yok. Zaten onlar epeydir susmuştu. Yeniçağ’dan Sabahattin Önkibar… Fethullah Gülen hakkında yazdığı bir yazı nedeniyle gazetedeki görevine son verildi, yazısı da yayınlanmadı.

Adına “milliyetçi camia” denilen oluşumlar, ne yazık ki söz konusu Gülen olunca tepkisiz kalıyorlar. Hatta tepkisiz kalsa evladır. Gülen’e “Nihal Atsız Ödülü” dahi verebiliyorlar. Ne yazık ki hâlâ, “Türkçe Olimpiyatları” ve “Türk Okulları” nedeniyle Gülen’e sempati duyup onu milliyetçiymiş gibi gösterme gayreti sürüyor.
Afrikalılara İstiklâl Marşı söyletmenin Türklüğe nasıl bir hizmet olduğunu açıklasalar da öğrenebilsek…

Bir de “Dinler Arası Hoşgörü Projesi” safsatası vardır ki, kendine Müslüman diyenlerin içine sindirebilmesi hayli ilginçtir. “Vatikan’da Papa Hazretleriyle görüşeceğiz” deyip, yanındaki adamlara Papa’nın elini öptüren Gülen, hoşgörü projesini biat projesine çevirmiş durumdadır. Gazeteci kadrosunda Türk milliyetçiliğinin damlası dahi bulunan bir tane yazar yokken, “İstiklal Marşı sarhoş kafa ile bestelenmiştir” diyen tarihçikleri, “19 Mayıs gösterileri Faşist İtalya’dan alındı” diyenleri, Ermenicileri, Kürtçüleri rahatça barındırabiliyor.
Herhalde bu hoşgörü, mevzu bahis Türklük ise nefrete dönüşüyor.

Hatırlayacağınız gibi Islak İmza Davası diye bilinen ve “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” adlı bir plana imza attığı gerekçesiyle Dursun Çiçek tutukludur. Islak imzanın bir makine ile ne kadar rahat taklit edildiğini bildiğimiz için bu planın herhangi bir inandırıcılığı yoktur.
Evet, bir “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” yok belki ama ortada alenen görülecek bir “AKP ve Gülen’in Bitirme Planı” var. Bu planı görmemek için ya saf ya da hain olmak gerekiyor.

(1) Sızıntı Dergisi – Son Karakol (Sayı 21)
(2) Fethullah Gülen - Ölçü ve Yoldaki Işıklar -3
(3) ATV’ de yayınlanan görüntüsünden


KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 ... 9
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.099 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.