Türkçü Turancılardan Toplu Makaleler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Eylül 2020, 03:50:17


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 ... 31 32 [33] 34
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkçü Turancılardan Toplu Makaleler  (Okunma Sayısı 153187 defa)
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« Yanıtla #320 : 04 Ekim 2017, 17:30:38 »

Mazide Hakikat Olan Şeylerin Yine Hakikat Olacağını Biliyoruz!

Türk tarihi bir bütündür ve aynı zamanda Türk birliğini gösterir. Bir bütün halinde sürüp gelen bir devletin milletiyiz. Bulgaristan’da Osmanlı döneminden kalma büyük bir Türk nüfusu vardır. Türkiye sınırları dışında miras kalan en büyük Türk nüfusu Bulgaristan’da yaşar. Buradaki soydaşlarımız asla ihmal edilemeyecek kadar değerli Türk varlığıdır. Bulgaristan’daki soydaşlarımız, dünkü Rumeli Türklüğünün son ve en önemli temsilcileridir. Anadolu Türkleri ve Rumeli Türkleri hem Asya hem Avrupa devletinin Marmara denizi kıyısından Marmara’nın batısına, Balkanlara, Rumeli’ye uzanır. Marmara ekseninin iki yakasında, simetrik olarak serpilip büyüdü. Devletin ilk başkenti Anadolu’da Bursa, ikinci başkenti Rumeli’de Edirne oldu. İstanbul’un fethi ile tabii başkentine ve jeopolitik dengesine kavuştu: Doğu’da Anadolu kanadı, Batı’da Rumeli kanadı ve orta yerde başkent İstanbul bulunmakta idi. Tuna nehrine kadar olan Rumeli toprakları her zaman Anadolu kadar önem taşıdı. İstanbul’un adeta koruyucu kalkanı olan Rumeli daha ilk fetih günlerinden başlayarak yoğun bir biçimde Türk’ün varlığı ile sağlamlaştı. Jeopolitik denge ve başkent İstanbul’un Batı’dan gelebilecek saldırılara karşı koruyucu kalkan olması bakımından hayati önemde bir bölge olan Rumeli’nin Türk ağırlıklı olmasına çalışıldı. Bu yüzden ilk fetih yıllarından başlanarak bu önemli yöreye devletin kurucu ve güvenilir unsuru Türklerin yerleştirilmesi bir devlet politikası yapıldı. Anadolu’dan Rumeli’ye, XIV. Yüzyıldan başlanarak, mevcuda sürekli Türk nüfusu eklendi. Orta Asya’dan akın devam ederek bütün bir bölgeyi etkisi altına aldı. Anadolu’dan Yörükler, Türkmenler, Konyarlar ve Tatarlar Rumeli’ye götürülüp yerleştirildi. Kendiliklerinden Rumeli’ye gidenler de vardı. Daha sonra Anadolu’da patlak veren Celali ayaklanmaları gibi kargaşalar yüzünden de Anadolu’dan Rumeli’ye yerleşen Türkler oldu. Böylece çok kısa bir sürede Rumeli’de Anadolu kadar güçlü bir Türklük oluştu. Anadolu’nun bir parçası olan Rumeli Türkleri, beş yüz yıl boyunca o topraklara kök saldılar. Balkanların dağına, taşına, köyüne kentine, havasına, suyuna Türk damgasını vurdular. O topraklar Türk vatanıdır.

XIX. yüzyılda geriye dönüş başladı. Yüzyıllar önce Anadolu’dan Rumeli’ye gidip yerleşmiş olan Türkler, bu kez oralardan kopup, Anadolu’ya doğru akmaya başladılar. Yerlerini yurtlarını bırakıp göç etmek zorunda kaldılar. 1877 – 1878 Osmanlı – Rus savaşı, bir tayfun gibi Rumeli’yi kasıp kavurdu. Rumeli Türklüğünü, beş yüzyıllık kökünden söküp attı. Rumeli, allak bullak oldu, görülmemiş bir dağılmaya gitti. Bununla ilgili hatta ‘Anadolu’nun salgını, İstanbul’un yangını, Rumeli’nin bozgunu’ derler. O savaşta on binlerce Rumeli Türk’ü acımasızca kılıçtan geçirildi. Yarım milyon kadar Türk can verdi. Bir milyon Türk Rumeli’den Anadolu’ya sığındı. On binlerce Türk göç yollarında kırıldı. Böylece Bulgar’a bir vatan açıldı. 1878 yılı Berlin Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Tuna vilayeti üzerinde bir Bulgar Prensliği kuruldu. Fakat çok milletli imparatorluk toprakları üzerinde kurulan bu üniter Bulgar milli devleti sınırları içinde çok önemli bir Türk nüfus kaldı. Buradaki Türkler, Bulgar Prensliği nüfusunun üçte birini aşıyordu. Felaketli Rus savaşı ve Rumeli bozgunu, o topraklardaki Türk varlığını tüketememişti. Bulgaristan ‘katıksız’ bir Bulgar devleti olamamış ve kerhen de olsa büyük bir Türk nüfusunu İmparatorluktan devralmıştı.

Bir Türk – Bulgar nüfus değiş tokuşu yapılamamıştı. Ayastafanos Antlaşmasının müzakeresi sırasında, 1878 yılında, Türk delegeleri Ruslara böyle bir nüfus mübadelesi teklif ettiler. Balkan sıradağlarının kuzeyinde kalan Türklerin güneydeki Bulgarlarla değiş tokuş edilmesini, taşınmaz mallarının da karşılıklı olarak tasfiyesini istediler. Rus delegeleri önerilen çözüme yanaşmadılar. Büyük Türk nüfusu Bulgar yönetimi altında bırakıldı. Kimse bu kişilere ‘Bulgar yönetimini ister misiniz, yoksa kalkıp gider misiniz?’ diye sormadı. Vatandaşlık seçme hakkı yahut eski deyim ile ‘hakk-ı hıyâr’ tanınmadı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan Türkler, Rus savaşının sonunda kendilerini ‘Bulgar vatandaşı’ buluverdiler. Dün hâkim durumda iken, bugün tabi duruma düştüler. Roller değişti. Bundan böyle Türkler, Bulgar yönetimi altında yaşayacak ve ağır baskı ile varlığını sürdüreceklerdi.

Bulgaristan 1878 yılından sonraki tarihlerde, topraklarını genişletti. Genişlettikçe yeni Türk nüfusu Bulgar yönetimi altına girdi. Nüfusu daha da artan Türklerin, yabancı yönetimi altında millî benliğini koruma çabaları, millî kurumları ve örgütleri, Türkiye’ye göçleri, Bulgarların Türklere karşı politikaları, Anavatan durumundaki Türkiye’nin tutumu, Türkiye – Bulgaristan ilişkilerinde Bulgaristan’daki Türk soydaşlarının yeri vb. konular, ayrı ayrı araştırılıp deşilmelidir. Nedir ki Bulgaristan’da yaşayan Türkler üzerine şimdiye kadar yeterli yayın yapıldığını söylemek de zordur.

Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yüzyıllık tarihini özetle beş bölümde ifade etmeye çalışacağız. Bulgar Prensliği döneminde, krallık döneminde, halk cumhuriyetindeki Türklerin durumu ele alınacaktır. Prenslik döneminde daha çok Türklerin eğitimi üzerinde durulmaktadır. Çünkü eğitim Türklerin benliğini koruyup yaşatmasında mühim bir unsurdur. Bulgaristan’da yaşayan Türkler Türkçe eğitime dört elle sarılmışlardır. Öte yandan Bulgar Hükümetleri de başından beri Türklerin eğitimini yakından izlemişlerdir.

Krallık dönemini kapsayan bölümde, soydaşlarımızın yalnız okulları üzerinde değil, öteki kurumlar üzerinde de durulacaktır. Müftülükleri, şeriye mahkemeleri, cemaat encümenleri, okul encümenleri, öğretmenler birliği, spor birliği, Sofya’da toplanan ilk Türk kongresi gibi konulara kısa kısa altbölümler ayrıldı. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin 1920’li yıllarda, bilinçli, tam örgütlü bir millî birlik olma sürecine girdikleri görülür. Bu soydaşlarımız anavatan Türkiye’deki önemli gelişmeleri de yakından takip ederler. Türkiye onlar için hep birlikte yaşadıkları, yaşamaya çalıştıkları anavatan olmuştur. Türk harf devrimi, Türkiye dışında önce Bulgaristan Türklerince benimsenir. Daha 1928 – 1929 ders yılında Bulgaristan Türk okullarında yeni Türk harfleri ile öğretime başlanır.

Nedir ki, çok geçmeden Bulgarlar ağırlıklarını koymaya başlarlar. 1934 yılında askeri bir darbe ile başa geçen Bulgar yöneticileri, Türklere karşı on yıl sürecek bir baskı politikası başlatırlar. Birçok bölgelerde Türk okulları kapatılır. Pek çok Türk okulları Bulgarlaştırılır. Türk çocuklarına dört yıllık bir ilköğrenim bile çok görülür. Kapatılmaktan kurtulan Türk okullarında ise, eski yazıya dönüş için baskı yapılır. Bulgaristan Türk eğitimi ile Türkiye’deki eğitim sistemi arasındaki bağlar koparılmak istenir. Yüzlerce Türk öğretmeni Atatürk ilkelerine bağlı, savunucusu diye kovuşturulur, hapislere atılır, Türkiye’ye göçe zorlanır. Yeni Türk harfleri ile yayın yapan bütün yerli Türk gazeteleri kapatılır. Yalnız eski yazı ile çıkan bir gazetenin yayınına bir süre daha izin verilir. Eli kalem tutan bütün Türk aydınları kovuşturulur, dövülür ve hatta içlerinden bazıları öldürülür. Bu yıllarda Bulgaristan’dan Türkiye’ye dalga dalga Türk göçleri olur.

Gerek prenslik, gerek krallık dönemlerinde, Bulgar yöneticilerinin, Türk nüfusuna karşı düşmanca bir politika izlemiş oldukları anlaşılmaktadır. Türkler göçe zorlanmanın dışında cahil, fakir ve zayıf bırakılmak istenmiştir. Bu uğurda her çareye başvurulmuştur. Hiçbir alanda Türklerin sivrilmesine izin verilmemiştir. Binbir güçlükle birazcık sivrilebilenler ya ezilmiş ya Bulgaristan’dan çıkmak zorunda bırakılmıştır. Yalnız 1913 – 1923 yıllarında, Bulgar çiftçi partisi ile Aleksandr Stambuliyski zamanında, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin biraz nefes alabildiği görülmektedir.

1944 yılında başa geçen komünist yöneticiler, Türklere büyük özgürlükler vaat ettiler. Önceleri bu sözlerini bir ölçüde tuttular. Eski Bulgar hükümetleri zamanında kapatılan Türk okulları yeniden açıldı. Bunlara yeni okullar da eklendi. Bu okullarda yeni Türk harfleri öğretime izin verildi.

Fakat çok geçmeden yeni rejimin Bulgaristan Türklerini adım adım eritmeyi amaçladığı görüldü. Türkler önce sosyalist düzen içinde kirletilmek istendi. Türk okulları devletleştirildi. Türk eğitimi rejimin mutlak kontrolü altına girdi. Ders kitapları, ders programları, eğitim – öğretim biçimi rejimin istediği doğrultuda düzenlendi. Türk çocuklarına sosyalist eğitim verildi. İlk dönemde eğitimin özü sosyalist olmakla birlikte ikinci aşamada bununla yetinilmedi. Türk okulları Bulgar okulları ile birleştirildi. Bulgaristan’da Türk Okulu diye bir şey kalmadı. Bütün Türk çocukları Bulgarlaştırılmış okullara yollandı. Burada Bulgar çocukları ile aynı sıralarda, aynı dersleri, Bulgarca olarak okumaya başladılar. Bulgar hükümetinin, Türkleri Bulgarlaştırmaya doğru gittiği açık seçik ortaya çıktı.

Komünist Bulgar yöneticiler, eski Bulgar hükümetlerince izlenen Türkleri göçe zorlama politikasını yine sürdürdüler. Biri 1950 – 1951 yıllarında, diğeri 1969 – 1978 döneminde Bulgaristan’dan Türkiye’ye iki büyük göç oldu ve bu yıllarda 286 bin kadar Türk, anavatan Türkiye’ye gelip yerleşti. Yeni Bulgar yöneticileri Türkleri Bulgarlaştırıp yok etme politikasını da gündeme getirdiler. 1960 yılında Bulgar nüfus yasasında yapılan bir değişiklikle ad değiştirme amacı da ilk kez su üstüne çıktı. Bulgar soyundan olmayan Bulgar vatandaşlarının Bulgar adı almaları öngörüldü. Ad değiştirme, kişinin yazılı iznine bağlı olacaktı. Bundan sonra yıllarca beklenildi. Yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca, kimse adını değiştirmeye kalkışmadı. Kişinin kendi hür iradesine bırakılsa yüzyıl sonra da hiçbir Türk’ün adını değiştirmediği görülecek ve Bulgar nüfus yasasındaki o madde ölü bir madde olarak kalacaktı.

Ancak Bulgar Hükümetinin, Türkleri zorla Bulgarlaştırmaya kararlı olduğu görüldü. Önce buna tarihsel bir kılıf hazırlandı. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin, Osmanlı döneminde ‘Bulgar’dan dönmüş’ oldukları iddiası ortaya atıldı. Bunu kanıtlamak gayriciddî kitaplar yayımlandı. Bu iddiaya dayanarak, Türklere psikolojik baskılar başlatıldı. Fakat 1960 yılından 1984 yılına kadar kendiliğinden ad değiştiren bir tek Türk çıkmadı. Tersine, zorla Bulgarlaştırılmak istenecekleri düşüncesine kapılan Bulgaristan’da yaşayan Türkler, anavatan Türkiye’ye göç etme yollarını arayıp durdular.

Kendi isteği ile hiçbir Türk’ün ad değiştirmeyeceğini anlayan Bulgar Hükümeti, zor kullanma yolunu izledi. 1972 – 1974 yıllarında silah zoruyla Bulgar adları verilmek istendi. Arkasından 1981 – 1984 yıllarında, Türkçe konuşanların adları zorla Bulgar adları ile değiştirilme yoluna gidildi. Son olarak 1984 – 1985 kışında, büyük Türk nüfusu, tanklarla, tüfeklerle çiğnendi ve Bulgar adları almaya zorlandılar.

Tarihte benzeri ender bu Bulgarlaştırma politikası, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilerin en iyi göründüğü bir dönemde uygulandı. Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişkilerin iyice sıklaştığı, karşılıklı ziyaretlerin devlet başkanları düzeyine eriştiği ‘iyi komşuluk ve dostluğun’ doruk noktasına ulaştığı bir zamanda büyük bir Türk nüfusu silah zoruyla Bulgar adları verildi ve sözde komşu Bulgaristan’da Türk kanı döküldü. Daha dün Balkanlarda Türkiye’nin yakın dostu gibi görünen Bulgaristan, hâlâ bile Türklerin çektiklerini görüşmeye yanaşmıyor. Türk Hükümeti Sofya’ya dört nota vermiş, Bulgaristan’da yaşayan Türklerle ilgili karşılıklı müzakerelerle bir çözüme bağlamayı teklif etti. Çözüm yollarından biri olarak ‘geniş kapsamlı bir göç anlaşması’ yapılabileceği bildirildi. Ancak karşılık alınamadı.

Bulgar Hükümeti, ülkesindeki büyük Türk nüfusunu zorla Bulgarlaştırmaya kalkmakla ve Türkiye ile görüşmeye bile yanaşmamakla seçimini yapmıştır. Türkiye’nin Bulgaristan’da yaşayan soydaşları üzerinde çok yönlü hak görevleri vardır. Bunlardan vazgeçmesi ve soydaşlarımıza yapılanları kabul etmesi söz konusu değildir. Bazılarınca Bulgaristan’da yaşayan Türkler hususunun kökten çözümü için tek yol soydaşları Türkiye’ye almak diye düşünülmüştür. Oysa binlerce yıllık tarihi hayatın Türklere verdiği bir terbiye vardır ki, o öyle birkaç yılda elde edilemez, Türkler Alpliklerinden korkaklara taviz verecek değildir. Niçin Bulgaristan’daki millî haklarını bırakıp gelsin, mücadelesini her zaman vermiştir, verecektir. Bu nedenle ‘topyekûn göç kesin çözüm yoludur’ diyenler yanılgı içindedir.

Bulgaristan’da yaşayan Türklere zorla verilen yeni adları Türkiye tanımamış ve hiçbir zaman tanımayacağını açıklamıştır. Türk Hükümetinin 22 Şubat günü açıklamasında, Türk adlarının Bulgar adları ile değiştirilmesinin ‘hükümetimiz ve milletimizce hiçbir zaman tecviz (yapılmasını uygun bulma) edilemeyecek bir uygulama’ olduğu vurgulanmıştır. Hiçbir zaman ad değiştirilmekle istenilen elde edilememiştir. Türkler Bulgaristan’da Türklüklerini daha fazla ifa edecekler ve hatta durumu mutlak lehlerine çevireceklerdir.

Bulgaristan’da yaşayan Türkler, XIX. Yüzyılda Tuna ve Edirne vilayetleri yani Tuna vilayeti, Tuna nehrinden Balkan Sıradağlarına kadar, Edirne vilayeti de Balkan Sıradağlarından Marmara Denizine kadar uzanan toprakları kapsıyordu. Burada yaşayan Türkler ‘Bulgaristan Türkleri’ hâline gelişi, bu iki vilayet üzerinde Bulgar devletinin kurulup genişlemesiyle, üç aşamada olmuştur:

Önce 1877 – 1878 Türk – Rus Savaşı sonunda imzalanan 1878 Berlin Antlaşmasıyla Tuna vilayetinin Sofya, Vidin, Rusçuk, Tırnova ve Varna sancakları üzerinde bir Bulgar prensliği kurulmuş, böylece o bölgede yaşayan Türkler anavatandan koparılmıştır.

Aynı antlaşma, Edirne vilayetinin Filibe (Plovdiv) ve İslimye (Sliven) sancakları üzerinde imtiyazlı Doğu Rumeli vilayetini kurmuştu. 1885 yılında bu vilayette Bulgaristan’a katılmış ve bu Bulgar Anschluss’u ile Doğu Rumeli Türkleri de Bulgar yönetiminde kalmışlardır.

1912 – 1913 Balkan Savaşı sonunda Bulgaristan, Batı Trakya ve Rodoplar bölgesinde şu dokuz Türk ilçesini topraklarına katmıştır: Kırcaali, Eğridere, Koşukavak, Darıdere, Mestanlı, Ortaköy, Dövlen, Paşmaklı ve Nevrokop, buralar Türk idi. Buralardaki Türkler de Bulgar vatandaşı oldular.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« Yanıtla #321 : 04 Ekim 2017, 17:32:03 »

Mazide Hakikat Olan Şeylerin Yine Hakikat Olacağını Biliyoruz!

Berlin Antlaşması ile kurulan Bulgaristan 63 bin küsur km. karelik bir prenslikti. 1885 yılında 96 bin, 1913 yılında 103 bin ve daha sonra 111 bin km. karelik bir devlet olmuştur. Bulgaristan böylece Türkiye’nin zararına safha safha büyüdükçe, parça parça Türk nüfusunu da kendi lehine etkilemeye çalışmıştır. En son 1940 yılında, Güney Dobruca toprakları da Romanya’dan alınıp Bulgaristan’a verilmiş, burada yaşayan soydaşlarımız da böylece Bulgaristan’a geçmiş olmuştur. Yüzyıllardır Türk toprağı olan ve karadan, denizden İstanbul’a komşu Edirne ile Tuna vilayetinde Türk nüfusu büyük bir yekûn tutmakta idi. 1877 – 1878 savaşı, bu nüfus dengesini Türkler aleyhinde altüst etmiştir. Türk cephesinde yedi ay süren bu savaşta çok kanlı bir biçimde Türkler yerlerinden sökülüp göçe zorlanmıştır. Rumeli Türk’ü daha 1877 – 1878 yıllarında katliamdan, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklardan kırıldı. Böylece Bulgaristan’a bir vatan açıldı. Savaştan sonra yerlerine dönmek isteyen Türkleri, Rus işgal kuvvetleri ve Bulgar çetelerince silahla karşılandılar ve tekrar geriye, anavatana dönmek durumunda bırakıldılar. 1956 yılına kadar Türk ve Müslüman nüfus ayrıca gösteriliyordu. Bulgarlar 1956 yılından sonra Türk nüfusu açıklamaz oldular. 1935 – 1940 yılları arasında Bulgaristan’dan 95.494 Türk göç etmiş, ama oradaki Türk nüfusu yine azalmamıştır. Çünkü aynı yıllar içinde Bulgaristan Türk nüfusu doğumlarla artmıştır.

Tuna ve Edirne vilayetleri, ekonomik bakımdan Türkiye’nin en ileri bölgelerindendi. Buralarda yaşayan Türkler de iktisaden Bulgarlardan üstündü. İşlenebilir toprakların yüzde 70 kadarı Türklerin elinde idi. 1877 – 1878 savaşı bu durumu da altüst etti. Türklerin tarlaları, bağları, bahçeleri, evleri ve hayvanları, Bulgarlar tarafından geniş ölçüde yağma edildi. Rusların deyimiyle Bulgaristan’da bir toprak devrimi (Agrarnıy perevorot) yapıldı. Türkler nüfusça bir azalma gösterdiği gibi, ekonomik bakımdan da yoksul ve zor durumda bırakılarak Bulgar yönetimi içine sokuldular. Bu durum yıllar yılı sürüp gitti. Soydaşlarımızın belini doğrultmasına bir daha fırsat verilmedi. 1879 – 1949 yılları arasında Bulgaristan’da yaşayan Türklerin yüzde 80 kadarı küçük çiftçi olarak kaldı. Kasabalardaki Türkler zanaatlarla uğraşıyorlardı. Sanayici, tüccar, işadamı olabilen Türklerin sayısı çok az idi. Küçük çiftçi olan kesim kendi kendine yeter bir durumda idi. Bir çeşit kapalı aile ekonomisi vardı. Komünist rejim ile bu durum tarihe karıştı. 1949 – 1956 yıllarında Bulgaristan’da bütün topraklar kolektifleştirildi. Bu en fazla Türklere zarar verdi. Çünkü Türklerin yüzde 80 kadarı küçük çiftçi idi. Bugün artık özel mülkiyet yerine ‘kolektif mülkiyet’ vardır. Topraklar, ‘Tarım Emek Kooperatif İşletmesi’ kelimelerinin Bulgarca baş harflerinden oluşan TKZS biçiminde örgütlüdür. Ekonominin diğer kollarında da kooperatifleşme yahut devletleştirme tamamlanmıştır. Bu da bütün Bulgarları kapsar. Ancak Türkler bu düzende aynı haklara sahip değildir.

Yeni rejim, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin sosyal yaşamında da büyük değişmeler yarattı. Eskiden Türkler, Bulgarlardan her bakımdan ayrı ve uzak, ilişkiler ise asgari düzeyde idi. Türkler çoğunlukla ayrı bölgelerde, ayrı köylerde, ayrı mahallelerde yaşıyordu. Türklerle Bulgarların oldukları yerlerde de Türklerin iş yerleri, eğlenme dinlenme yerleri, eğitim öğretim kurumları ve ibadet yerleri Bulgarlarınkinden ayrı idi. Dil, gelenek, görenek bakımlarından olduğu gibi çalışma, dinlenme, eğlenme yeme içme, giyim kuşam bakımlarından da Türkler apayrı bir toplumdu. Kendi yaşayış tarzını titizlikle korumak, Bulgarlardan uzak durmak konusunda pek duyarlıydı. Ancak Türklerle Bulgarlar arasında kentlerde bir ölçüde iş ilişkisi vardı. Oralarda bile Türklerle Bulgarlar arasında karşılıklı evlenmeler söz konusu değildi.

Yeni rejim Türklerin milliyetçi yaşamını da altüst etmeye çalıştı. Ekonomik kaynaştırma veya eritme yoluyla karşılıklı sosyal ilişkiler en ıssız köylere kadar genişletilip, derinleştirilmeye çalışıldı. Bir müddet sonra Türklerle Bulgarlar aynı kooperatifin üyesi, çalışanı olurlar. Artık Türk’ün kendi tarlası, bağı bahçesi yoktur. Köylerde tarlalar arasında sınırlar kalktığı gibi sosyal ilişkiler arasındaki uzaklık aşınmıştır. Kentlerde çeşitli zanaat ve meslek sahipleri, kooperatifler içinde kaynaştırılmıştır. Türklerin artık kendi dükkânı, atölyesi, işletmesi yoktur. Kendine özgü sosyal yaşamı da yok denecek kadar azdır. Tarım ve meslek kooperatifleri dışında kalan Türk nüfusu özellikle gençler ise, başka bölgelere, başka sektörlere kaydırılmakta, Bulgar çoğunluğu içine serpiştirilmektedir. Bu nüfus kaydırmaları, bütünü ile Türk köylerini bir yerden alıp başka bölgeye kondurmak biçiminde değil, Bulgar çoğunluğu içine serpiştirme biçiminde olmaktadır. Eritme politikası uygulanmak istenmiştir. 1950’li yılarda topluca nüfus kaydırmaları yapıldı. Temmuz 1948 yılında Rodoplar bölgesindeki Türkler 50 vagonluk 5 tren ile Dobruca’ya, Ekim 1949 yılında Mestanlı, Koşukavak, Darıdere bölgelerinden 28 tren vagon içinde Türk ailesi Kuzey Bulgaristan’a, Eylül 1950 yılında yine Koşukavak’tan 63 yük vagonu dolusu Türk ailesi Troyan, Razgrad ve Şumnu köylerine götürüldü. Fakat Türkleri eritme politikasında bu sürgünlerin pek etkili olmadığı görüldü.

Bulgaristan’da Türk eğitiminin kökü İmparatorluk dönemine dayanır. Rumeli’de modern Türk okulları, Tanzimat yıllarında açılmaya başlamış, Islahat döneminde (1856 – 1876) hızlı bir gelişme göstermiştir. 1875 yılında Tuna vilayetinde, 2700 çocuk mektebi, 150 medrese ve 40 rüştiye vardı. 1877 – 1878 Türk – Rus Savaşından sonra Balkanlarda 1500 kadar Türk okulu yakılıp yıkıldı, Türk öğretmenlerin büyük çoğunluğu göçtü. Vakıf malları da yağma edildiğinden, Türk okullarının gelir kaynakları çok daraldı. Bu durum Türk eğitimini derinden etkiledi. 1885 yıllarından sonra Türk eğitimi biraz daha kendini toparladı. Bulgaristan istatistiklerine göre Bulgaristan’da Türk okul, öğretmen ve öğrenci sayısı şöyle idi:

1894 – 1895 yılı okul sayısı 1300, öğretmen sayısı 1516, öğrenci sayısı 72582 idi.

1895 ile 1896 yılı okul sayısı 1341, öğretmen sayısı 1549, öğrenci sayısı 75160 idi.

1907 ile 1908 yılı okul sayısı 1234, öğretmen sayısı 1566, öğrenci sayısı 63516 idi.

1909 ile 1910 yılı okul sayısı 1222, öğretmen sayısı 1522, öğrenci sayısı 63033 idi.

1921 ile 1922 yılı okul sayısı 1713, öğretmen sayısı 2113, öğrenci sayısı 60540 idi.

1923 ile 1924 yılı okul sayısı 1688, öğretmen sayısı 2350, öğrenci sayısı 77559 idi.

1949 ile 1950 yılı okul sayısı 1199, öğretmen sayısı 3037, öğrenci sayısı 100276 idi.

Bulgaristan’da Türk okulları özel okul statüsünde idi. Okulları Türkler açar, yönetir, yaşatırdı. Öğretmenlerin ataması yetkileri arasında idi. Bulgar makamları Türk okullarını denetliyordu. Türk okullarında eğitim Türkçe idi. Daha sonraları ortaokullarda Bulgarca dersler de gösterilmeye başlandı. Eğitim temeli yine Türkçe idi. Hatta Türkiye’deki eğitim sistemine paralel bir gelişme gösteriyordu. Sözgelimi Türkiye’de Harf Devrimi yapılınca, Bulgaristan’daki Türk okullarında da 1928 – 1929 ders yılında yeni Türk harfleri ile eğitime geçildi. Ama Bulgaristan Prenslik ve Krallık dönemlerinde Türk okullarına çeşitli zorluklar çıkarıldı. Buna rağmen Türk okulları kendine özgü eğitim sistemini 1940’lı yıllara kadar korudu.

1944 yılında başa geçen komünist Bulgar rejimi, önce Türk okullarına geniş haklar ve özgürlükler tanıyacağına söz verdi. 27 – 29 Aralık 1944 tarihlerinde Sofya’da toplanan Bulgaristan’da yaşayan Türkler kongresinde eğitimle ilgili çeşitli istekler dile getirildi. Ancak yeni haklar şöyle dursun, mevcut hakları da çok görüldü. Türk okulları Bulgarlaştırıldı. Bulgar istatistiklerine göre 1960 yılında Bulgaristan’da 112733 Türk çocuğu okula gidiyordu. Bunlardan yalnız 800 Türk çocuğu anadiliyle biraz öğrenim görebiliyor, 1966 yılında Bulgaristan’da okula giden Türk çocuklarının sayısı 150 bini aştı. Ama bunların hepsi yalnız Bulgarca öğrenim görüyordu. Bulgaristan’da Türkçe eğitim hepten yasaklandı. Türk çocukları ana dili ile öğrenim görmek hakkından yoksun bırakıldı.

Çocuk bahçeleri veya yuvalar yolu ile Türk oğlu, Türk kızının Bulgarlaştırılmasına gidildi. 3 – 6 yaşlarındaki çocukların alındığı yuvalarda Türk çocuklarının özel yetiştirilmiş öğretmenler elinde Bulgarlaştırılmasına gittikçe ağırlık verildi. Bu uygulama 1950’li yıllardan sonra hızlandı. Çocuk bahçelerine alınan çocuk sayısı yıldan yıla arttı. Bu bahçelerde Türk çocuklarının sayısı 1950 yılında 755 iken, 1954 yılında 12 bin, 1960 yılında 25 bin oldu ve sayılar giderek büyüdü.

Eğitim alanında olduğu gibi kültür alanında da Bulgaristan’da yaşayan Türklerin anavatan Türkiye ile bağları koparıldı. 1934 yılına kadar Türkiye ile Bulgaristan’da yaşayan Türkler arasındaki kültür bağları çok güçlü idi. Türkiye’den kitap, dergi, gazete gönderiliyor, İstanbul gazetelerinin Bulgaristan’ın köylerinde dahi okuyucuları, aboneleri vardı. Bulgaristan’da da bol sayıda Türkçe gazete ve dergi çıkıyordu. 1934 yılında başa geçen Bulgar hükümetleri, bu kültür alışverişini engellediler. Yerli Türk gazetelerini kapattılar. Türkiye’den kitap, gazete getirilmesini yasakladılar. Bulgar komünist yöneticiler diğerlerinin başlattıklarını tamamladılar. Krallık döneminde Bulgaristan’da Türkçe olarak 13 dergi, 67 gazete yayımlanmıştı. Komünist rejimde ise, Türkçe 1 dergi ve 3 gazete çıktı. Sonra bunların hepsi de kapatıldı. En son Yeni Işık Gazetesi, Ocak 1985 tarihinde son nefesini verdi.

Bulgaristan’da yaşayan Türkler, Bulgarlaştırılmak ile karşı karşıya kaldı. Ekonomik bakımdan Bulgar devletinin mutlak kontrolüne girmiş, sosyal bakımdan bütün millî kurumları yıkılmış ve kültürel esasını kaybetmekle tehdit edildi. Bulgarlaştırma politikasının durdurulması, soydaşlarımızı koruyup kurtarmak için anavatan Türkiye ağırlığını daha çok koymalıdır. Sınır dışındaki ırkdaşlarımızı kurtarmanın yollarını aramak bizim görevimizdir. Zira ancak inanmış insanların büyük işler yapacağını, mazide hakikat olan şeylerin yine hakikat olacağını biliyoruz.

Kaynaklar

Bilâl N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, Ankara, 1986
Ahmet Şerif Şerefli, Bulgaristan'daki Türkler (1879 - 1989), Kültür Bakanlığı, Bursa, 1996
M.Türker Acaroğlu, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri, Ankara, 1999

04.10.2017

Çi-Çi

turkcuturanci.com

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Bozkurt58
Ziyaretçi
« Yanıtla #322 : 04 Ekim 2017, 20:47:10 »

Dünya üzerinde yaşayan bazı kişiler vardır ki bunlar hiç tanımadığı kişilerin acılarını sırf aynı kanı taşıdığı için paylaşırlar. Bugün Doğu Türkistan'da, Kerkük'te, Musul'da, Karabağ'da sırf Türk olduğu için acı çeken kandaşlarımızı kurtarmak için yapacağımız savaş, yapılacak savaşların en büyüğüdür.

Bugün Somali'de, Filistin'de bir olay oluyor ve Türkiye'de yaşayan Türk milleti, bunlar için her şeyini feragat etmeye hazırlanıyor. Peki Türkler? Biz kendi soydaşlarımızın ne acılar çektiğini bilmeden, elin gavuruna yanarsak Atalarımızın yüzüne nasıl bakacağız? Sizin anlayacağınız bir dilde söyleyeyim, komşusu aç iken tok yatanı Tanrı cennetine alır mı?

Bulgar Tarihi, 680 Yıllarına doğru Karadeniz'in kuzeyinden Bulgar Türklerinin gelmesiyle başlamış oldu. Hun İmparatorluğu içinde önemli rol oynayan Bulgar Türkleri On-Ogur grubundandır. Hatta şağı Tuva bölgesine yerleşen Bulgarlar bir çok defa Balkanlar'ı yağmalamış. İstanbul'u ele geçirmeye çalışmışlardı.

Bu bölgede kurulan devletlerde Türk varlığı önemli bir rol oynamıştır. Osmanlılar Bulgaristan'a hakim olduktan sonra bu bölgeye Anadolu'da Türkleri getirip yerleştirdi. Yani bu bölgedeki Türk hakimiyeti ve nüfusunu hiçe sayarak bir iş yapmak mümkün değildir.

Bulgar Türkleri Birinci Bulgar Krallığı zamanında, kabile teşkilatını terk ettiler ve bir devlet kurdular; bu değişiklik ilkel Bulgar kabileleriyle islavların kaynaşmasını hızlandırdı. Ama Bulgarlar dil bakımından islavlaşırken bu yeni milletin yönetici unsurunu meydana getirdiler. Bulgar adıyla anılan bu milletin meydana gelmesinde Boris I'in, Bizans'ın etkisinden kurtulabilmek için din değiştirmesi etkili oldu.

Bulgarlar Hristiyan olmasına rağmen Osmanlılar onları islamlaştırma çabalarına girişmedi. Ancak, Bulgaristan Yeniçeri ocağı için bir devşirme bölgesiydi.

Fakat ilerleyen zamanlarda canımızı sıkacak bir durum oldu. Bulgarlar, Rusların kışkırtmasıyla Osmanlı'ya isyana başladı. 93 Osmanlı-Rus Harbinden sonra imzalanan Yeşilköy Antlaşması ile bir Bulgar prensliği kuruldu. Orada gittikçe kuvvetlenen Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ'la bir ittifak yaparak Türkiye'ye savaş açtı. Hatta Edirne'yi de aldırlar. Fakat sonrasında Balkan topraklarını bölüşemeyerek, ittifak kurduğu devletlerle savaştı. Bu durumu fırsat bilerek Edirne'yi geri alabildik.

Burada aklıma bir soru geliyor. Arap toprağı için binlerce Türk'ü ölüme yollayan Osmanlılar, neden orayı doğru düzgün yönetemedi? Bulgaristan yönetimi neden orada yaşayan Türklerin eline verilmedi. İşte sen bunları yapmazsan elin Rus'u gelir seni keser, biçer. Biz mazlum edebiyatı yapmayız. Türk ezilir mi? Zamanında yönettiğimiz yerde azınlık oluyoruz, sonra da elden bize iyi davranmasını mı bekleyeceğiz? Ancak bu olanlar bizim onların hakkını savunmayacağımızı akla getirmesin. Kim Türk'e karşı geliyorsa yok ederiz!

"Türk-Bulgar ilişkileri 1961 yılında bir hayli gerginleşti. Türk hükümeti 1961 eylülünde Bulgaristan'da yaşayan 900.000'e yakın Türk'ün milletlerarası antlaşmalarla garanti altına alınmış olan azınlık haklarına uyulmadığı gerekçesiyle, Bulgaristan'a bir siyasi nota verdi. 1964 sonlarında Türk dışişleri bakanı Feridun Cemal Erkin'in Moskova ziyaretinden sonrasında Türk-Bulgar ilişkilerinde bir iyileşme görüldü. 18 Aralık 1964'te Bulgar dışişleri bakanı İvan Başev, Birleşmiş Milletlerde 'Türk Hükümeti, ülkelerimiz arasında askıda kalan meselelerin çözümü için büyük bir ilgi göstermektedir' dedi."

Sonrasında iki hükümet arasında "yakın akraba göçü" antlaşmasıyla kesin bir çözüm şekline bağlandı. Bulgaristandan bize büyük bir göç oldu. Peki ne yaptı bunlar?

Bulgaristan'da komünist partinin iktidara gelmesiyle Türk milletine karşı yapılan asimilasyon ayrı bır hız kazandı. Bulgar Hükümeti 1956 yılında çıkarılan "Tek Millet Kararı", Türklerin bulgarlarla birleşme sorunu olduğunu iddia ederek ve bu birleşmeyi sağlaması amacıyla Türklerin Bulgar örf ve adetlerini benimsemesi ve yaşaması hedeflenmiştir. Bunlar yüzünden Türkler'in bir kısmı göç etmiştir. Etmeyenlere ise daha ağır asimilasyon politikaları uygulanmıştır. 1984 Yıllarına Türklerin çoğunlukla yaşadığı köylere ani gece baskınları düzenlenmiş, soydaşlarımızın adları zorla değiştirilmeye çalışmış, Türkçe konuşma yasaklanmış, Kandaşlarımızın ibadethaneleri kapatılmıştır. Bugün demokrasiden ve özgürlükten dem vuranlar da bunlardır!

Türkler bu baskılara dayanamayıp isyan hareketine geçti. 1984 yılında yapılan bu ayaklanmaya tepki çok sert olmuştur. Çıkan olaylarda 18 aylık bir bebek hayatını kaybetmiştir.

Bunlara karşı dönemin iktidarı Türkleri Belene Kampı'na götürdü. Burada soydaşlarımız çeşitli işkencelere maruz kaldı. Bulgar adını kabul etmedikleri, Türk olarak kalmak istedikleri için işkencelere maruz kaldılar! Belene Kampı 2 buçuk yıl sonra, Avrupa'nın tepkisini çekmesiyle kapatıldı. Ve soydaşlarımız, Türkiye'ye sınır dışı edildi.

Gezi Parkı'nda çıkan olayların kısa bir sürede bütün dünyanın desteğini aldığını herkes bilir. Hadi diyelim ki devlet suçluydu da -yok öyle bir şey- dünya destek oldu. Peki o demokrasi savunucuları Belene kampını iki buçuk yıl sonra mı farketti?! Mesele demokrasi, özgürlük falan değil. Mesele Türklük. Bu olaylardan da anlıyoruz ki Türk'ün Türkten başka dostu yoktur!

Baturgan,
04.10.2017
turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çİ-Çİ
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.343



« Yanıtla #323 : 26 Nisan 2020, 19:36:15 »

SALGININ
TOPLUMA ETKİLERİ
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 611



« Yanıtla #324 : 26 Nisan 2020, 19:37:26 »

Sosyal ölçekte 2020 yılında pandemi seyrine dönen ve ulus devlet anlayışını tehdit eden salgınla ilgili elbet Türkçü dünya görüşünün de olayları değerlendirme biçimi olacaktır.

Kimliksiz yaşam projesi hayata geçirilmek istendiği için Türklükten vazgeçecek değiliz. Bizim topraklarımız City of London, Vatikan ya da Beyaz Saray çevresi değil. Devletin kuyusu millettir. Kuantuma, komplo teorilerine ve yeni dünya kuyularına düşmeyeceğiz. Sadece alışılmış çözümler ve davranışlar problemi çözemediği için sancı yaşıyoruz diyerek vakayı basite de almayacağız. Elbette dünyada hangi kurum neye yatırım yapıyor, hangi teknolojinin patentini alıyor, neyi kanunlaştırıyor, hangi ekonomik modele geçiyor bileceğiz. Evrensel gelir birliğine tabi kurumlar mı bu oyunu kazanacak yoksa töresi olan milli devletler mi.? Şimdi ulus devlet anlayışı bitmiştir diyenler mi dersiniz, hayır! ulus devlet yerini ırkçı devletlere bırakıyor diyen mi dersiniz.!.Sol sağa çekiyor, sağ sola çekiyor. Olaya topraktan girip çözümün tarımda olduğuna yazımın sonunda değineceğim..

İtalyan siyaset felsefesi düşünürü Agamben der ki! “Hayatta kalmaktan başka ahlaki bir değeri olmayan bir toplum nedir?” 

Nietzsche'de 'toplum hastalıktır' der.

Jean-Paul Sartre ise "Toplum tedavisi olmayan bir hastalıktır" der.

Almanya’da 1920 yılında ceza hukukçusu Karl Binding ile tıp profesörü Alfred Hoche “Yaşanmaya Değmeyen Hayatı Ortadan Kaldırma Yetkisi” isimli bir kitap yayınladılar.

“Yasal değerlilik niteliğini yitirip de varlığı artık ne kişinin kendisi ne de toplum için değer taşımayan hayatlar var mıdır?” sorusuna yanıt aranan kitapta, kapitalist rasyonalitenin dışında kalan toplum kesimlerinin yaşantılarına devam etmelerinin “toplumsal maliyeti”ne dikkat çekiyor ve şöyle deniliyordu:

“Bir, binlerce (pırıl pırıl) gencin cesetleriyle kaplı bir muharebe alanını ya da yüzlerce sağlıklı ve çalışkan işçiye mezar olan bir maden ocağını düşünün. Bir de akıl hastaları için çalışan kurumları [idioteninstitut] ve bunların hastaları için savurdukları zaman ve masrafları düşünün. Burada en değerli insanların kurban edilmesi ile sadece değerden yoksun [wertlosen] olmakla kalmayıp aynı zamanda da aslında olumsuz değerlerle tanımlanması gereken varlıklara gösterilen akıl almaz özen arasındaki meşum çarpıklık karşısında sarsılmamak elde değil.”

Atsız Ata da, “ırkçılık aynı zamanda bir hıfzıssıhha meselesidir.” demişti..

Gelinen son noktada yayılan virüsün toplumları nasıl şekillendirdiği ve dünya düzenini değiştirdiği ortadadır. Virüsün kendisi hangi doktorine hizmet ediyor onu düşünmekte fayda vardır. Bizim açımızdan koordinasyon eksikliği asla kabul edilemez. Türk için disiplin ve ciddiyet esastır. Zor zamanlar gelişmiş bir toplum yaratmadığı sürece, o toplumu içine çekerek boğabilme gücüne sahiptir.

Bir yandan dünya ve ülkemiz bir salgın ile imtihan veriyor diyeceğim, imtihana ad koymaktan imtina ediyorum. Elbette aşağıda değineceğim haller bizi ne kadar yansıtıyor tartışmalıdır. Kot pantolona sığamayacağı için kaygılanan kızlar mı, spor salonları kapalı diye evde damacana ile antrenman yapan adamlar mı dersiniz, tuvalet kağıdı sektirirken kendini yaralayanlar mı, 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilanını duyduğunda 7 yıllık kıtlık haberi almış yuzarzifin Mısır halkı telaşında; fırına ekmek, hamur, markete pırasa, kola, cips almaya giden vatandaş mı dersiniz, neresinden tutsak elde kalıyor. Turp, sarmısak, kelle paça, gargara ve gen mütehassısı olduğunu iddia eden abi, ablaların sağlık reçeteleri ile de toplumun eline türlü kağıtlar tutuşturuldu mu tam pasta üstündeki çilek oluyor. Tabi bu deliliğin içinde bende, "en tehlikeli yalan, içine doğru karışmış yalandır" diyen ancak Nazım Hikmetov dizeleri ile program kapayan bir hocamıza hak vermekten kendimi alıkoyamıyorum. Eee herkes kendi deliliğinin delisidir ya da kendi hayat bilgisi ve dünya görüşü ile hayatı anlamlandırmaya çalışmaktadır, katılıyorum!.. Biz biz olalım ilk duyduğumuza inanma eğilimi göstermeyelim..Tek başına sezgileriniz ile değil bilgi, bilim ve teknik gerçeklik ile hayatı irdeleyemeye gayret etmeye çalışalım ki, Nazım dizeleriyle veda ederek rahatlamayalım. Bilginin davranışa geçmesi ve davranışın değişmesi için mutlaka duygu ile köprülenmesi gerekir demişti aynı hocamız. Bizim duygumuz Türk dünyası ve Turan'da kaynamaktadır...Biz düşük zekalı sosyal medya çukurunda, paranormal olaylara kapılan, şüpheci topluluklardan degiliz ya da saflık ataletine yakalanmadığımız için de narsist ve psikomatik çevrelerin oyunlarına, infodemisine de gelecek değiliz. Sosyal mesajımı da veriyorum.."Bizi de üzdüler ama sabah kalkıp dükkanı açtık"..

Bu kısımdan sonra kısaca hukuki düzlemde konuşacağım için yolun solundan harekete başlayacağım, sağında el frenini çekeriz. Temel hak ve hürriyetlerin en başında geleni, bir kişinin kendi bedeni üzerinde sahip olduğu hak ve fizik hürriyetidir. 2020 yılı başlarında bireyin iradesi dışında meydana çıkan ancak görmezden geldiği için de (bir şeyi görmezden gelmek o şeyin orada olmadığı anlamına gelmez, bu sözümü unutmayın Türkçü gençler) topyekün yargılandığı salgın sonucunda hak ve fizik hürriyeti ortadan kalkmıştır. Virüsü, iradesi dışında kendi bedenine alan bir birey toplumdan izole edilerek herhangi bir haktan yararlanamayacak şekildeki bir ceza alanının içine atılarak diğer canlıların sınıfına onların hakları ile tevkil olmuştur. Can emniyeti ve vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı, bütün meşru hürriyetlerin (hukuki olarak) ilk şartıyken, dünyayı, sınırları, inançları, alışkanlıkları ve kuralları etkisi altına alan bir konukçul ya da sistem tarafından hayatımız esir alınmış durumdadır. Can dokunulmazlığı olmadıkça ve beden üzerinde fizik hürriyeti sağlanmadıkça yani belirsizlik ortadan kalkmadıkça, ferdin iç huzuruna kavuşmasına ve diğer birçok hürriyetlerin fiilen gerçekleşmesine psikolojik olarak imkân yoktur. Nitekim dünya hiçbir zaman hak ve özgürlüklerin tam bir tanımına erişememişken yeni bir hukuk, sağlık, yaşam, inanç, değerler, teknoloji ve sınır tanımı deneyimlemek çok sancılı olacaktır. Bu başlıkları tek tek irdelemek başka bir yazının konusu olabilir. Tesbitlerim özgürlüklerin tek değil çok yönlü nitelikleri ile açıklanabilir, kafanız karışmasın. Ayrıca devletlerin otoritesi ile kişinin hak ve hürriyetleri arasında kurulması gereken hassas dengenin hiçbir zaman tam olarak kurulamaması da bu alana ilişkin tartışmaların durmaması sonucunu doğurmaktadır. Kurulan denge devlet lehine bozulduğu zaman otoriter ya da totaliter yönetimler ortaya çıkmakta, kişi lehine bozulduğu zaman ise, anarşi ve terör doğabilmektedir. Benim salim akıl ile şu an gördüğüm kaostan başka bir durum değildir. Gelinen noktada dünyada seçilmişler kendi varlıklarını koruma telâşı için de, O'nu var eden bireylere sayılarla, mizan ölçeğinde, bütçe gözüyle bakabilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki! kendisi için yaşayanın sorumsuzluk ve ölümünden doğa karlı çıkacaktır. .

Aslında gelinen noktada 'evdekal' ve 'hayat eve sığar' gibi benzeri sloganları yadırgasakta, vaka ortak bir dayanışmanın ruh haline öyle ya da böyle gelinen noktada dönüştü. Bayrağımız bile bir farklı dalgalanır, bilim, ilim ve tıbba olan inanç ise bir başka şekillenmiş oldu. Her birimiz kendi yalnızlığında ortak bir zaman ve alanda, aynı sorumluluğun bilinci ile bir dayanışma eyleminin içinde olarak yalnızlığımızı yaşamaya eksikleri de olsa devam ediyoruz. Toplumun her kesimi olmasa da çevremizde etkileşim içinde olduğumuz, bir şekilde bağ kurduğumuz insanların evinden, ekranından, sosyal medyadaki paylaşımlarından bize tanıdık gelen, sığındığı dünyanın sıcaklığı ve sesi olarak yansıyor.

Adını sosyal mesafe koyduğumuz gerçekte fiziksel mesafe olarak tanımlamamız gereken her hareket ve etkileşim sosyalliğimizi biraz daha arttırmaya yaradı. Unutmayalım virüs değil, yalnızlığın ve ciddiyetsizliğin getireceği psikolojik gerilim bizi hasta edecektir. Endüstri 4.0 sonrası dünyanın hangi noktaya evrileceğini tarım, gıda sektöründe ve ticari alanda görev yapan mühendisler çok net görebildiler. Tabi bunlardan biri de benim. Mütevazı olamayacağım..

Türkiye’nin tarımsal açıdan en güçlü yanının sadece coğrafi konumu, genç nüfusu, tarih, kültür zenginliği ve toprak yapısı olmadığını her platformda dile getirdim...Türkiye'nin gücü : “Aile, töre ve köy” yapısıdır dediğimizde de sürekli hangi dünyada yaşıyorsun eleştirilerine mağruz kaldık.

Atsız Atamızın da ifade ettiği gibi, bu atıl ve zavallı hakikatlerin sebebini anlamak, bu anlaşılmaz hadiseleri izah etmek için artık köylere sokulmak; tarlalarda, meralarda, köy kahvelerinde ve onların karşısında imtihan olmak, onların ihtiyaçlarına cevap vermek için en alt noktadan, gerçek merkezden çalışmak lazımdır. Kısacası köylümüz ile gerçekten elele vermek lazımdır.

Tarım, insanlık tarihi boyunca çeşitli devletler tarafından kendisine büyük önem verilen iktisadi bir faaliyet kolunu oluşturmaktadır. Beşeriyetin yaşamını idame ettirmesi, beslenmesine bağlı olduğundan, tarıma ve tarımsal ürünlere tarihin her döneminde ihtiyaç hissedilmiştir.

Buhran yaşanan bu salgın günlerinde en başta zirai faaliyetlere azımsanmayacak derecede önem verilmesi, tarımın önemini kaybetmediğini açıkça göstermektedir. Uyanık devletler sanayileşmesini tamamladıktan sonra dahi tarımla uğraşmaktan vazgeçmemiş, aksine ileri teknolojik araçları kullanarak tarımdan mümkün olan en yüksek derecede verim almayı amaçlamıştır. Çünkü bir milletin bekası gıdaya bağlıdır. 'Ordu karnının üzerinde yürür' sözü de bunu doğrulamaktadır.

Nitekim Türk Milleti’nin gelişip büyüdüğü, varlığını sürdürdüğü ilk zamanlardan bu yana tarımsal faaliyetlerin gerçekleştirileceği toprağın mülkiyet hakkını bizzat kendi uhdesinde bulundurması, zirai faaliyetleri kendi tecrübe ve deneyim melekesi içinde ikame etmesi bu husustaki ciddiyeti bizlere göstermiştir. Devletin, yıllar öncesinde de toprağı işleme hususunda üreten sınıfa birtakım mükellefiyetler yüklemesi, toprak hukukuna dayalı bir anlayışı kabul ettiğini açıkça göstermektedir.

Dış ülkelerde yerelden merkeze uygulanan kalkınma modelleri esas alınmaktadır. Ülkemizde ise genel olarak yerel yapıyı yeteri kadar dikkate almayan; merkezden hedef gösterip yerel potansiyelleri gerektiği şekilde ortaya çıkaramayan siyasi bir yapı söz konusudur. Ekonomik anlamda büyüye bilmenin bölgeye özgü “Kırsal Kalkınma Modeli” geliştirmekten geçtiği katidir. Kalkınma modellerini oradan buradan kopyalayıp, değiştirerek bölgelere adapte etmek kalıcı ve tutarlı çözümlerin üretilmesinin önündeki en büyük engeldir. Kalkınma planı oluşturulan bölgeleri fizikî, ekonomik, sosyal, kültürel alışkanlıklar yönünden iyi tanımak; bilimsel teknikler ile parametrik ve metrik yönüyle sınıflama sistemine dayalı etüt etme gereği vardır. 

Kredi, kredi kartı, banka, destekleme sistemi ve sosyal yardım sistemi ile yaşayabileciğini sanan toplumlar çökmeye mahkumdur. Biz ise geçmiş hafızamızı yoklamaya başlayarak hayatta kalacağız.. Toplumcu düşünce, akrabalık, komşuluk ve yardımlaşma kültürü ile buhranlı günleri atlatacağız. Gıdada kendine yeterlilik konusunda en hızlı önlemi alan millet olduğumuza da köy otobüsleri ile şehirlere gelen erzakları görünce şahitlik etmiş oldum.. Türk Irkı azla yetinmeyi de bildiği için (gıda çeşitliliği yönü ile) zorlu koşullarda nasıl davranacağını yakın zamanda hatırlayacaktır. Uluslararası gıda tedarik zinciri kırıldı, gıda yani tarım yoksa, madenlerin ve yakıtların da hiçbir önemi olmayacak. Pek tâbi başarı teknolojiye de hükmetmekle tamamlanacaktır.

Kooperatifleşme ve köycülük en önemli husus olacak. Kooperatifler zaruriyetlerin çocuğudur.
İstikbalimizin temeli köylerimiz ve köylülerimizdir, buna kendimizden çok inanıyoruz. Atsız Atamızdan aldığım ifadeler ve güç ile iki evlek toprağa bulanacak, sessiz ve iniltisiz, nutuksuz ve yaygarasız mesai sarfedeceğiz. Kuvvetini ve şahsiyetini milletimiz içinde ve onun için tüketerek ölenlere millî kahraman diye tapacağız. Yalnız köylerde ve köylülerin gönlünde yaşayan ululara millî kahraman diyeceğiz.

Aynı ülkede farklı pencereden köylüye ve tarıma bakmak millet olmanın önündeki temel engeldir diye düşünüyorum. Bizim köylümüz Mustafa Kemal'in anılarında anlattığı ve 'köylü milletin efendisidir' sözünü defterine işlemesine ilham olan Sofya pastanesinde poz kesen Bulgar köylüsü gibi olmadığı için de mesudum. Toprağına bağlı olan bölgelerimizdeki köylümüz, muvaffak olmak için didinmekten, yaşamak için ölmekten çekinmez ve toprak sevgisinden asla vazgeçmez. Günümüzde belli bir kesim tarafından tembelliğinden ya da sessizliğinden ve vakurluğundan bahsi olunan köylümüz, kendine göre en ağır vergileri geçmişte ödemiş ve günümüzde de ödemeye devam eden köylümüzdür. Köylümüzün ve milletimizin asaletine, enerjisine ve insanlık meziyetlerine diğer milletler hayran kalırken, bizim kendi özümüzü hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz, fena bir kasda makrunsa büyük bir zavallılık ve acziyet ifadesi olacaktır. 

Köylümüz, tarihî, iktisadî ve siyasî birçok düşmanlıklar, oyunlar, fenalıklar ve idaresizlikler yüzünden yoksul düşmüş ve vatanımız gibi öksüz kalmış durumdadır.. O köylünün bunu gören, duyan ve acı hisseden kentli ya da eğitimli evlatlarına düşen birinci vazife, bu asaleti çamurlardan ve sefaletlerden kurtarıp çıkarmaya ve yükseltmeye çalışmaktır. Bu da ancak millî benliğimize ve millî enerjimize inanmakla olur.

Topraklarımızın yüzde 80'ni kuraklık sisteminin içine girdi, hızla susuzluk ve çölleşmeye doğru ilerliyoruz. Bu nedenle virüs ile içtimai hayatı ve Türklük ateşini meşgul edecek değiliz. Belki de sessizce dehşet saçmaya devam edeceğiz ve bekleyeceğiz...Bu sözümü iyi düşünün derim !

"Yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döner dünya; ama sessizce." Nietzsche

Bugünler geçtiğinde Töresine ve toprağına sahip çıkan Türk Irkı kazanacaktır. Unutmayın Çin, Amerika, Avrupa ve Rusya'nın yıldızı yükselmiyor, onların güneşi batıyor, sadece farkında değiller.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ALBASTI
OTAĞ BEKÇİSİ
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 9.533


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #325 : 26 Nisan 2020, 21:00:32 »

BU GÜN KORONA

Hani siz insaniyetperverdiniz, hümanisttiniz?

Doğa asla güçsüzleri bünyesinde barındırmaz,  üremek ve türemek için daima güçlülerin yaşamasına izin verir.

Bitkilerde, hayvanlarda böyledir.İnsanlarda da aynı döngü izlense de kesinlikle yaşama zincirinin değişen tarafları vardır, bunlardan birisi ise insan denilen varlığın ırklara bölünmüş olmasıdır.  Irklar türeyiş ve yaşayış biçimlerine göre bedenlerinde kalıtsal genlere sahip oluyor, işte bu genlerin bozulmadan gelecege aktarılması güçlü DNA ların varlıgıyla yani kanın bozulmadan ıleriye taşınmasıyla kuvvet kazanıyor. Sağlam vucutta bulunan sağlıklı kan tamda doğanın üremek için istediği türdendir, doğa kendisini yenilerken bu değerlere verdiği önemle yaşar.

Hüseyin Nihal ATSIZ ırkçılık bir Hıfsısıha meselesidir der ve ekler..

“Karışmak daima üstün tarafın aleyhinde olduğundan üstün bir ırk olan Türk ırkı aşağı ırklarla karıştığı zaman ortaya çıkan melezlerde Türkün bütün üstün vasıfları kaybolmakta, aşağı ırkın iptidai vasıflarından bazıları onun yerini tutmaktadır. Birer müspet ilim olan antropoloji ve rasyolojinin ortaya koyduğu bu hakikatlerden siyasi düşüncelerle vazgeçemeyiz. İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz.” (Atsız, “Veda”, Orkun: Sayı 68: 1952, Makaleler III içinde, İrfan Yayınları, 1997, s. 97.)

Dünya insaniyetperver ülkelerden kurulmuş zannedilirdi bizde ki embesil solcular ve onların kayyıtsız şartsız destekçileri tarafından ve bulundukları emredici mevkilerde yüce Türk milletine de bu görüşlerini empoze ederlerdi halada ediyorlar. Son korona virüs bizlere gösterdi ki zor görülünce iş milletlerin can derdine düştüklerinde ne insaniyetperverlik nede hümanistlik akla geliyor,  her koyun kendi bacağından asılıyor, kelin ilacı varsa ilk evvela kendi kafasını düşündüğü görülüyor. Bu virüs işi bizlere gösterdi ki dünya lideri Amerika caresiz, kendinden kendi halkından başkasını düşünmeye fırsat dahi bulamazken zavallı italyayı binlerce yıllık bir kavim olan italyayı kurucusu olduğu, baş üyesi asil üyesi olduğu AB yani avrupa birliği anında dışladı en ufak bir yardım eli dahi uzatamadılar değil uzatmadılar zavallılara, AB den dışladıkları yetmiyormuş gibi üyelıkten çıkattmayı bile gündeme getirdiler. Bu günün ardından demek oluyor ki hümanizm çöktü, bakalım bizde ki insaniyetperver köpekler hangi millet düşmanlığı simidine sarılacaklar gerçekten çok merak ediyorum. Irkçılığın ne denli önemli oldugu şu günlerde öyle meydana çıktı ki virüsün girdiği topraklarda kimse kendinden başkasını asla düşünmüyor. Dün biz her hastalığın her belanın çaresi ırkçılık derken bizleri alaya alan bizlere hakaret eden hümanistler şimdilerde ülkeye yabancı almamak için çareler arıyor.

Bir millet sadece kendi geleceğini düşünür, bu gerçektir.  Kendi idamesini sağlamak için devletin bütün katmanlarında öncelikle askeri ardından da bilimsel hamleler gerçekleştirir ki ileride ki zor zamanlara hazırlıklı olsun, ardından tarım ile teknolojiyi ekleyeceğiz. Teknoloji illa ki Askeri alanda zirveye taşınmalı,  ülke Tarımı da bilimsel olarak sadece  ve sadece Türk çocuklarından oluşan ziraat mühendisleri tarafından geliştirilecek (Günümüzde ve ileride ziraat yani tarım tıp doktorlarından sağlıktan daha önemli bir yer tutacaktır) yeniliklere imkan sağlanacaktır ki asla başka milletlerin bu tarımsal faaliyelerden faydalanmasına izin verilmeyecektir çünkü yüce Türk milletinin kendi soyundan başka dayanacağı bir sırt yoktur, tarih boyu her zaman Türk kendi silahıyla içeriden vurulmaktadır. Tarim geliştirilecek Türk milletinin asil evlatları kendi ürettiği yerli tohumlardan üretilern sağlıklı gıdalarla beslenecek, sağlık alanında da yetistirilen Türk bilim insanlarının da katkılarıyla  düşmanın icat ederek üzerine saldıgı bütün hastalıklara karşı  direnci tam olacaktır bu durumda. Hali hazırdaki gibi bilim adamlarını, ülkenin gelecegi olan kurum ve kuruluşların başına yerleştirilen devlet adamlarını sadece ve sadece emre boyun eğsin diyerek kendisine yandaş olan imamlar ile hatiplerden seçerek yerleştirirsen virüsün allah tarafından insanlara cezalandırılmak amacıyla gönderildiği saçmalığını duyarsın, imamların asli görevi olan cenaze yıkamak işini bile bu durumda yapamadıklarınıda biliyoruz ki diyelim şu salgında öleceksek en azından cenazemizi yıkayacak adam kıtlığı çekmeyelim.

Salgınların doganın kendi içinde bir yapılanması işi gibi düşünüyorum ben, aslında fazla büyütülecek bir durumu yok, insanlar biraz dikkat etse hastalık başladığı yerde biter, bitecek. Hani birileri bu kıranın allahtan geldiğini söylüyor ya şerefsizin birisi yarasa yemese hastalık asla olmayacak ve o yarasayı yiyen gidip birilerine bulaştırmasa gene olduğu yerde kalacak neresi allahın gazabı oluyor onu anlamakta güçlük çekiyorum, allah gazap verecekse bunun olma durumu böyle hastalık olmaz öl der dünya ölür neticede o allah değil mi. Dünyada yer yüzüne gelen bütün fenalıklar pis milletlerin başının altından çıkmıştır, ingilizlerin vebadan ispanyolların gripten geberip gitmeleri hep pisliklerindendir. Neden yuce Türk milleti içerisinden şu ana kadar böyle bir mikrop hasıl olmamıştır düşünmek gerek, Türk milletininde içinde yer alan kahpe katil virüsler var kürt gibi laz gibi çerkez gibi, ermeni gibi. Yeri ve zamanı geldiğinde biz bu hastalıkların çaresine bakmayı biliyoruz, bu katil virüsler içimize zaten düşman tarafından entegre edilmiştir.

Bir millet düşünün ki neredeyse tarihin bütün sayfalarına adını yazdırmış olsun ama bin yılliardır da varlığını sürdürebilsin, yokedilmesi uğruna türlü entrikalar çevrilsin hakkında çok büyük savaşlar yapılsın, içi dışı her tarafı düşman dolu olsun, bahse konu olan bir çok salgın hastalıktan çıksın ve hala sapasağlam ayakta kalabilsin. Bu sadece ama sadece güçlü genleri olan bir ırkın başarabileceği durumdur, Türk ırkı çok güçlüdür. Yuce Türk milletinin yaşam tarzı ve töresi dışarıdan gelecek olan her türlü belanın kalkanıdır, bütün dünya milletleri en ufak salgında geberip giderken Türk milleti, Türk ırkı sapa sağlam yoluna devam edecektır, ediyor.

Türkler maalesef Gerçekte Türk soylular tarafından yönetilemediği için tarihinde hiçbir zaman zamanın teknolojisine ayak uyduramadı lakin düşmanın bütün uğraşlarına rağmen üstün zekası ile günübirlik onları mağlup etmeyi başardı. Cumhuriyetle birlikte yabancılara hizmet eden içimizdeki çokca Türk sandığımız kuklalar vasıtası ile ya ileri çıkan bilim adamlarımız katledildiler veya türlü entrikalarla, vaadlerle yurt dışına götürüldüler orada yabancılara hizmet ettirildiler. Bu acı tablo bizim ayıbımızdır maalesef değerlerimize sahip çıkamıyoruz.

Su hayattır, su bütün kötülükleri yok edecek bir silahtır, susuzluk direkt açlık ve ölüm demektir, önümüzdeki yılların en kıymetlı değeri mütemadiyen su olacaktır, su öncelikle tarımdır, tarım ise bir milletin can damarı. Tarımda ileri olan bütün milletler gelecekleri hakkında daha sağlam basmaktadır ayaklarını yere ve şimdilerde bile en rahat yaşayan toplumlar bunlardır. Sağlıklı beslenen halk kolay kolay hiçbir hastalığa yakalanmaz onların dirençleri bağışıklıkları bütün hastalıklara karşı korumalıdır alt edilemez. Türk milleti 25 yıl evveline kadar dünyada kendisine yetebilen sadece 7 ülkeden birisiyken bu gün samanı bile ithal eder durumdaysa eğer bu baştaki yöneticilerin bariz hatalalrındandır, bu gün saman ithal eder duruma düşen bir millet yarın bütün felaketlere açık demektir. Ha iyi beslenemeyen bireyin gerçek anlamda savaşabilmeside mümkün değildir. Demek ki Türk devleti öncelikle Tarima yön verecek ziraatın kalkınabilmesi için bütün gayreti sarf edecektir, yeri gelecek bütün millet el birliği ile ziraate sırt verecektir, bu gün laylaylom yaşayanlar yarın nefes alacak bir soluk deliği dahi bulamayacaklardır, hanı bu günlerde başımıza gelen şu Korona belası nedeniyle sıkca aranan solunum cihazı var ya Tarımda dışa bağiı olanların durumuda bu olacaktır yaşamak için bir nefes.

Üretim,Üretim, Üretim tek kelime.

Üretimde başarı yaşamada sağlam adımdır, üretim yapacak olan her birey ister köylü olsun ister şehirli bu milletin geleceği için desteklenmelidir, ufuk sadece ama sadece üretimde ileri olanların görebileceği bir yerdir. Diğerleri ufka giderken yolda şapır şapır dökülecekler, bahaneside bu gün Korona yarın başka bişey olacaktır.

NE MUTLU TÜRK DOĞANA

Atsızalp 26/4/2020

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
Abılay Han
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 289



« Yanıtla #326 : 01 Mayıs 2020, 04:58:26 »

Covid-19 salgını ve salgının kökenine dair gerçekleşen tartışmalar bana bir şey öğretti:
Özellikle Çin gibi ülkelerde geri kalmış ve ucube olan geleneklerin çağdaş insanlık için ne denli tehlikeli olabileceğini...

Sömürgeler bağımsız oldukça o sömürgeleri kontrol altında tutmuş olan ülkelerin halklarında bulunan bazı topluluklarda, geçmişlerinde sömürge topraklarında yaşamış olan halklara karşı hissettikleri suçluluk duygusunu bitirmek amacıyla, olan bitenleri halı altına süpürmek için o toplumun kültürüne sahip çıkma, ilgi gösterme gibi bir refleks gelişti. Söz konusu kültür içerisinde o toplulukların gelenek görenekleri de yer alıyordu. Bu da çağımızla uyuşmazlıklara yol açacak birtakım meselelere sebep oldu.

Robert B. Edgerton, bu konuyu oldukça kapsamlı ele aldığı "Hasta Toplumlar"da meseleden şöyle bahsediyor: "Diğer insanların geleneklerini değerlendirme konusunda bir hayli isteksiz olan Çağdaş Amerikan Koleji öğrencileri, sorgulamaksızın kültürel göreceliliği kabul etmektedir...
Öğrencilerin değerlendirme konusundaki isteksizliği, kültürel göreceliğin derin boşluklara sahip olduğunu göstermektedir. Bu boşluk, totaliterlik, ikinci dünya savaşı korkuları ve soğuk savaş geriliminin yükselişiyle 1950'lerde ağır bir biçimde eleştiri yağmuruna tutulması birçok akademisyenin konsepte olan inancın zayıflaması sebeplerine bağlı olarak oluşmuştur. Görecelik ile bağlantılı konseptlerle birlikte işlevsellik (bütün gelenek ve göreneklerin pozitif fonksiyonları vardır düşüncesinin en güçlü çeşidi) sömürgeci devletlerden bağımsızlığını kazanmaya çalışan üçüncü dünya ülkelerinde değişime karşı muhafazakar bir doktrin olarak görülmeye başladı."

Tabii ki insanlarda gelişen bu hassasiyet başta Amerika gibi ülkeler olmak üzere birçok toplumda "Çin tıbbı" gibi bilimsellikten tamamen uzak uygulamaların rağbet görmesine yol açtı. Bu gelişmeler gerek doğanın kendisine gerekse insanlığa uzun vadede tehlikeler yaratabilecek unsurlardı.
Örneğin Uzakdoğu'da fahiş fiyatlara satılan gergedan boynuzunun cinsel sağlığa önemli etkileri olduğu safsataları, doğada gergedanların nesillerinin hızla tüketilmesine, dolayısıyla ekolojiye vurulacak bir darbeye neden oldu.  
Sözde Çin tıbbı uygulamalarının Çin için de önemli ekonomik getirileri vardı. Sözünü etmiş olduğum boynuzun kilosu 30 bin Euro'dan satılmakta. Bunun yanı sıra Çin'in insanlara şifa kaynağı diye tanıttığı oysa ki büyük ölçüde abartılmış olan "kırlangıç yuvası çorbası" dünyanın en pahalı besinlerinden birisi. Çin bu besinin temel maddesini kendi ülke sınırlarındaki ve komşu ülkelerindeki mağaralardan elde ediyor. Örneğin o ülkenin sıradan bir vatandaşı o çorbayı tamamen ücretsiz şekilde yapabilirken çorba görücüye çıktığında dudak uçuklatan paralar konuşuluyor. Çorbanın öyküsüne baktığımızda ise bu çorbanın insan cildine, sağlığına iyi geldiği, tüm hastalıklarına şifa bulmasına yol açtığı gibi ifadelere dair somut delil bulamazken bu hurafelerin kaynağının genellikle Çinlilerin abartı anlatılarına, üfürüklerine dayandığını görüyoruz.
Bir başka örnek Afrika'da baş ağrısına karşın yapılan bir uygulama. Baş ağrısı olan kişinin belki de hayatına tamamen son verebilecek olan bu yöntem dahi bugün beklenmedik köşelerde methediliyor. Uzak Doğu Mutfağı/Çin Mutfağı adı altında dünyada dört bir yanda bucak bucak açılan Çin restoranları da tüm bunların cabası.
İşte tüm bunların eleştirilmesine izin vermeyen insanlar, kaş yaparken göz çıkarmak deyimine ne kadar uyuyor!

Bunlarla beraber değinmek istediğim bir diğer konu bizim töremizin, geleneklerimizin ne kadar sağlıklı olduğu yönünde. Sayabileceğimiz onca uygarlıkta, hatta bugün dünya devi görülen ABD geçmişinde dahi insanın tüylerini ürperten, rahatsızlık veren gelenek ve göreneklere rast gelirken kendi töremizde hep temizliği, adaleti, huzuru ön planda görüyoruz. Örneğin bugün dünyanın tamamında el yıkama hususunda atlanmayan bir uygulama "Türk burgusu". Dünyanın içinde bulunduğu bu mücadele sürecinde ABD toplumuna el yıkama sürecinde atlanmaması gereken bir basamak Türk burgusu olarak öğütlenirken benim farkına vardığım konu töremizin, adımızın her zaman olumlu şeylerle yan yana bulunduğu idi. Örneğin şemsiyenin tarihçesinden bahsedilirken her zaman kulaktan kulağa dolaşan bir konu: şemsiyenin bir zamanlar Fransız toplumunun pisliklerini camdan dışarı atması sonucu yaygınlaştığıdır. Bu dedikodu ne kadar doğrudur bilemem ancak çoğu cenahta dilden dile dolaşması dahi meselenin ciddiyetini bize gösterirken temizlik konusunda Türklerden bahsedilirken daima Türk hamamları, alaturka tuvalet kavramları anılır. Bu da bize töremizin dünyadaki diğer törelere göre ne kadar temiz ve güzel olduğunu bir kez daha göstermeli, töremizle gurur duymamıza ve ona daha sıkı bağlanmamıza yol açmalıdır.

Türkiye'nin geçmişteki birtakım salgınlardan Avrupa ülkeleri kadar etkilenmemiş olması tarihçi İlber Ortaylı'nın aktardığı kadarıyla kentlerin çok büyük olmaması ve etraftan beslenebiliyor olmamız. Biz soğan ve sarımsak sıkıntısı çekmiyorken harplere katılmış diğer ülkelerde bu sıkıntının zuhur ettiği ve onların üzerinde olumsuz etkilere yol açtığı görülmüştür. Bu da gösteriyor ki köylerle, kırsalla bağımızı koparmamamız salgınlarla mücadelede bizim için faydalı olacaktır. Zaten birçoğumuzun atası köylüdür. Bu da demektir ki atalarımızın mirasına da sahip çıkmalı, Atsız Ata'nın buyurduğu "Köye inen, fışkı ve toprak kokularına alışkın nasırlı köylü eli sıkacak, onu bıkmadan dinleyecek genç lazımdır." cümlesine dikkat etmeliyiz.

Abılay Han  01/05/2020
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Men Türk evladıyam, derin aklım, zekam var,
Ne vahtacan çiynimizde gezecekdir yağılar?
Ne kadar ki, hakimlik var, mahkumluk var, ben varam,
Zülme garşı isyankaram, ezilsem de susmaram!
AttilaHunTürk
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 2.008


« Yanıtla #327 : 01 Mayıs 2020, 15:30:30 »

Belki insanlığın tarihi kadar eskidir bu korona virüsü, belki de daha eski. Kimse kökenini bilemez ve ilk ne zaman ortaya çıktığını kanıtlayamaz. Ama şu bilinebilir; bu virüs ile insanoğlu her zaman savaşmıştır. Zaten doğada elektron mikroskobunda görülebilen virüslerden dev hayvanlara kadar tüm canlılarla insanlık savaş halindedir. Hatta acımasız doğa şartlarıyla da bir savaş vardır, fırtına, kar, deprem, sel gibi. Doğa böyle vahşidir ve savaş her zaman var olmuştur her zaman da var olacaktır.

İşte bu savaş yine devam etmekte ve bu sefer corona ile insan yine karşılıklı bir mücadele içindedir. Corona daha öncesinde toplum kökenli ishal ve toplum kökenli zaturrenin sebeplerinden biriydi. Mesela daha önceden biri ishal oldu diyelim, bu kişiye sorulurdu yurt dışına çıktın mı diye rutin anamnezde (anamnez hastaya veya hasta yakınına sorulan, tanıya götürecek sorulardır ) O kişi de diyelim ki Arabistan' a gittim derse biz bu korona ailesinden bir virüs olabilir derdik. Olası tanının olası etkeni olarak coronadan şüphelenmemize neden olurdu.  Veya biri zaturre oldu diyelim, ona yine rutin anamnez sorularından biri olan yurt dışına çıktın mı diye sorulur ve ondan cevap olarak Güneydoğu Asya ülkelerinden birine gittim cevabı alırsak yine olası etken olarak coronadan şüphelenilirdi ve tedavi olarak sadece destek tedavisi verilir kendiliğinden geçer giderdi. Şimdi yapılan boğaz-burun sürüntüsünden pcr denilen metotla korona olduğu kanıtlanmaya çalışılmazdı. Bu koronadır diye eve gönderilirdi.


Ama ortada bir savaş vardı ve düşmanımız her mağlubiyetinde kendini biraz da olsa geliştirdi. Bizi yenebilmek için mutasyona uğradı, değişti ve güçlendi. Karşımıza bu sefer zayıf yönlerimizi bilerek çıktı ve ek hastalığı olanları vurarak öldürmeye başladı. Savaş yine devam ediyordu ve koronayla yaptığımız defalarca savaştan sonra bu en kanlısı en ölümcülü oldu.

Doğa vahşidir ve hayatta kalma mücadelesi devam etmektedir. Yine savaş var ve yine güçsüzler ölmeye devam ediyor. Hayatta kalabilmek için ve zafer kazanabilmek için insanoğlu bu virüse karşı elindeki silahları kullanıyor yani elindeki ilaçları tek tek deniyor. Bazıları kısmen işe yarıyor ama hiçbiri bu düşmanı tam manasıyla öldürmüyor. Yaralıyoruz ama öldüremiyoruz. Bu savaşı yenebilmek için mevcut silahlarımızın işe yaramayacağını anlıyor ve düşmanı öldürmek için yeni silahlar üretmeye çalışıyoruz.

Fatih Sultan Mehmet nasıl ki kahpe bizanslıları yenebilmek için gemileri karadan yürüttüyse, nasıl ki surları bizanslıların başına yıkabilmek için yeni topları döktürdüyse insanoğlu da bu savaşı kazanabilmek için yeni taktikleri ve yeni silahları kullanması gerektiğini anladı. Düşmanı yok etmek için düşmanın bilmediği, daha önceden tatmadığı, tahmin bile edemeyeceği yeni yöntemler ve yeni silahları üretmesi ve yeni silahları kullanması gerektiğini anladı.

Ortada büyük bir savaş var ve savaşın komutanları toplandı. Dünya Sağlık Örgütü bu düşmana saldırmak için yeni bir silah bulmaya çalışıyor ama bunun yeterli olmayacağının da bilincindeler. Sadece saldırmak da yetmez o nedenle düşmanın saldırılarına karşı korunmanın yolunu, oklara karşı bir kalkan üretmenin yolunu da arıyorlar. Yani bir aşı bulmaya çalışıyorlar. O aşı da kolay bulanacak bir şey değil, zaman gerekiyor. Çünkü tüm askerlere dağıtılacak yeterli korunmayı sağlayacak kalkanların bulunması ve üretimi bir anda olabilecek bir şey değil. Zaten bu savaşa hazırlıksız yakalandık, zaten düşman hiç beklemediğimiz an vurdu. Oku, mızrağı, kalkanı üretene kadar elbet belli bir zaman geçecek ve o zamana kadar çok can gidecek. Vahşi doğanın kanunu budur, savaş varsa kan da dökülür can da gider.

İşte bu savaş verilirken komutanların dediklerini yapmalı, itaatsizlik ve sadakatsizlik yapılmamalıdır. Eğer komutanların emirlerine uyulursa Çanakkale'deki gibi kazanılır destan yazılır ama komutanın emirlerine uyulmazsa müslümanların Uhud savaşındaki mağlubiyeti gibi olur ve savaş kaybedilir.

Dünya Sağlık Örgütü bu savaşı kazanmak için her ülkenin sağlık bakanlıklarına bir algoritma gönderdi. Bu algoritmada temas izolasyonu damlacık izolasyonu, tedavide kullanılacak ilaçlar, bulaşı azaltmaya yönelik önlemlerle ilgili detaylı bir paket hazırlayıp gönderdiler. Sağlık bakanlıkları da hastanelere bu tedavi algoritmalarını gönderdi. Savaş hastanelerde devam ediyor ama düşman sadece hastanelerde yok. Düşman her yerde. Dışarı çıkan vuruluyor merminin nerden geldiğini bilmeden, zamanında Vietnam' da yaşanılan savaş gibi. Düşman daha çok can almasın diye sağlık bakanlıkları hükümetlere dışarı çıkmayı yasaklayın diye öneri sunuyor. Hükümetler de o anki şartlarına göre karar veriyor ve yeri geliyor tam yasak yeri geliyor kısmi yasaklarla insanların dışarı çıkmasını engelliyor. Tabi komutanın emirlerine yani sağlık bakanlıklarının  kararlarına uymayan ülkelerde çok can gidiyor.


Ülkemizde de coronayla mücadele için bazı yasaklar ve kararlar alındı. Okullar kapandı, hastanelerde çalışanların izinleri iptal edildi, birçok poliklinik kapandı ve hepsi coronayla mücadele eden pandemi polikliniklerine dönüştürüldü. Sinemalar, tiyatrolar, oteller, avm'ler kapandı. Nişanlar, düğünler iptal edildi. Ofis çalışanları evlerinde çalışmaya başladı, bir şehirden bir şehire gitmek yasaklandı, piknik yapmak, parklarda oturmak dahi yasaklandı ve en sonunda sokağa çıkmak yasaklandı. Dolayısıyla bu savaşta küçüğünden büyüğüne her kesimden her insan etkilendi.

Peki insanlar nasıl etkilendi ?


Çocuklar ve ergenler okula gitmiyor. Eminim bu duruma çok sevinmişlerdir. Çünkü bizim eğitim sistemimiz hem bir şey öğretmiyor hem de öğreteceği varsa öğretirken eğlendirmiyor. Merak duygusunu, öğrenme arzusunu aşılayamayan sıkıcı okullara gitmeyen geleceğin işsizleri eminim hallerinden memnunlardır. Ama tabi internet kafelere, kafelere gidemeyip evde oturmak biraz sıkıcı oluyordur ama okula gitmemek tahmin ediyorum ki tolere ediyordur.

Daha küçük bebeler de parka gidemediği, dışarı çıkamayıp evlerinde oturdukları için zırıl zırıl ağlıyorlardır. Bunların da anaları babaları bunlar zırlamasın diye veletlerine cep telefonlarını veriyorlardır alsınlar oynasınlar da zırlamasınlar diye. Al işte sana telefon, internet bağımlısı olacak robottan ottan farksız olacak geleceğin yeni nesli.

Üniversite öğrencileri de fakültelere gidemiyor ama emin olun eğitimlerinden bir şey kaybetmiyorlar. Çünkü bu memlekette elle tutulur, doğru düzgün eğitim verecek bir üniversite yok. Bu üniversitelilerin sadece canları sıkılıyordur evlerinde. Tatil oldu diye analarının babalarının yanlarına gidip kafelerde nargile tüttüremedikleri sevgilileriyle zaman geçiremedikleri için haliyle canları sıkkındır. Üniversiteye sırf yoklamalara katılıp sınıfta kalmamak için giden, kantinde geyik muhabbeti veya dedikodu yapamayan bu ünili kesim eminim ki evlerinde akşama kadar uyuyor sonra da ellerine cep telefonlarını alıp zaman öldürüyordur. Anneleri babaları da çocuklarına kızıyordur kalk bu kadar uyunmaz, telefona baka baka kör olacan diye.

Bebe ve öğrenci milletinin hali böyledir. Peki diğer kesimlerde durum ne ? Oteller kapandı, bir sürü insan işsiz kaldı. Sahil kesimlerinde ekonomi etkilenir ama bu etkilenme yazın daha çok hissedilecektir. Bu turistler hem otellere kazandırıyordu, hem birçok insanın istihdam edilmesini sağlıyordu hem de yerel esnaf tatil harcamalarından geçiniyordu. Sahil kesimlerinde turizme yönelik yerler bu durumdan kötü etkilenecek. Milletin c vitamini vardır diye portakala, limona yönelmesinden dolayı turunçgil üreticileri dışında iyi etkilenecek kimse olmayacaktır.
Tabi otellerin kapanması sadece turizmde çalışanları etkilemeyecek. Tatile gidip deşarj olan, moral ve enerji depolayan, güneşten ultraviyole ışığı alıp endorfin sentezleyen ve mutlu olan ahalinin de psikolojisi etkilenecek. Mutlu olmayan bir kesim ortaya çıkacak.


İnsanlar alternatif tıbba yönelecektir ve iyi geldiğine inandığı otu çöpü kullanacaktır. Son zamanlarda arı sütüne eğilim mesela, tamamen hastalık korkusuyla yönelim var buna.


İnsanlar ev alamayacak, almancı denilen kesimin değerli avrolarıyla alınan evler önceki gibi alıcı bulamayacaktır. Çünkü bu sene almancı kesimi bu memlekete gelemeyecektir.

Hava yolu şirketleri, otobüs firmaları, avm çalışanları daha sayamadığımız ticaretle ve hizmet sektörüyle uğraşan birçok insan işsiz kalacak. Bunların bir kısmı varolan borçlarını ödeyemeyecek, ödeyemedikleri borçları yüzünden ya mahçup olacaklar ya da alıcıları ile kavga edecekler. Al sana borçlar ve geçim sıkıntısı nedeniyle etkilenen başka bir kesim.


Yaşlılar ise kötü etkilenen diğer bir kesim. Bunlar hastalığa karşı daha hassas. Çünkü ek hastalıklarından dolayı ölüm korkuları daha yüksek. Hastanelere yatırılırlarsa yaşlı diye ilgilenilmeyeceklerini, makinaya bağlanılırlarsa fişlerinin çekileceğini düşünüyorlar. Korkuları büyük. Dışarı çıkabilenler parklarda daha önceden boş boş oturuyolardı, kahvehanelerde kendi yaşıtlarıyla muhabbet ediyorlardı ama artık o da yok. Eminim ki psikolojileri kötüdür.

Hastanelerde de randevulu hastalar dışında çoğu poliklinik hasta bakmıyor ve acil ameliyat dışında çoğu ameliyat da ertelendi. Hasta olanların hali kötü.

Sağlık çalışanlarının derdi de büyük. İzinler iptal, çoğu pandemi bölümlerinde çalışır oldu. Bir kısmı evlerinden, ailelerinden ayrılar haftalardır. Hep hastanedeler. Hastanede olmayan da çoluğunu çocuğunu kaynanasına anasına falan bıraktı. Virüsle hep iç içe olmanın verdiği bir stresle acaba virüs kapar mıyım, kaparsam ölür müyüm, ölürsem aileme kim bakar endişesini yaşıyorlar.

Düğün, nişan yapacak olan da acaba virüs biter de bu yaza evlenebilir miyim diye düşünüyor.

İnsanlar yüzyüze konuşamıyor,  biri asansöre binerse diğeri binemiyor virüs bulaşır diye.

Bu devleti yönetenler de şaşkın. Bilim adamlarının ağzına bakıyor ve kaldıramayacakları bir yükün altına girmekten korkuyorlar. Ama yine de halkı çok umursadıklarını sanmıyorum.

Tüm bunlar olurken bir de durumun vahametinin farkında olmayanlar, çabuk rehavete kapılanlar ve bana bir şey olmaz diyen gerizekalı bir kesim de var.

Ortada vahşi ve acımasız bir savaş var ve düşman herkesi öldürüyor. Ek hastalığı olanı da olmayanı da öldürüyor ve maalesef düşmanı pek tanımıyoruz defalarca savaşmamıza rağmen. Ama bazıları gençliğine, bünyesine güvenip bana bir şey olmaz diyor ve bu savaşta önlem almıyor.  Maske takmıyor veya maskeyi boğazına tasma takmış bir it gibi asıp burnunu kapatmıyor. Sokağa çıkma yasağına rağmen sokağa çıkıyor. Sonunda da bir savaşta geceleyin bana bir şey olmaz deyip karanlıkta sigara yakıp vurulan asker gibi yerini belli ediyor ve virüs tarafından ele geçiriliyor. Bu virüs genci de sağlam bilineni de öldürüyor.

Düşmanı küçümsersen yenilirsin. Savaşta gevşemeyeceksin, ordunu düşünecek ve komutanına itaat edeceksin. Bu savaşı yeni yöntemler bulan, yeni silah geliştiren ve disiplinli bir şekilde kurallara uyan taraf kazanır. Elbette her zaman mantıklı düşünülemez ve yeri gelir içgüdüsel hareket edilir. Mesela bir savaşta düşman uçağı bomba attı diyelim, bomba düşer düşmez o patlamayla nasıl ki diğer taraf can havliyle oraya buraya kaçışırsa, sokağa çıkma yasağı ilan edilir edilmez de insanlar aç kalacağım korkusuyla marketlere, büfelere akın eder ve mantıksız bir şekilde düşmana açık hedef olabilir. Çünkü insanlık sadece virüsle değil açlıkla da savaş veriyor. Savaş her haliyle veriliyor.


İnsanoğlu tarih boyunca gözle görülemeyecek mikroplardan yırtıcı hayvanlara kadar, acımasız doğa şartlarından kendi türü arasında verdiği mücadelelere kadar hep bir savaş içinde olmuştur ve her zaman da savaş içinde olacaktır.

Doğada bulunan her canlı da bir savaş vermektedir. Savaşları kaybeden hayvanların nasıl ki soyu tükenmişse insanoğlu da bu savaşı kaybederse soyu tükenecektir. İnsanlar bu zamana kadar verdiği savaşları, yaşanan birçok pandemiyi yenerek günümüze gelmiş ve hayatta kalabilmiştir. Yanardağ patlamalarını, vebayı, ispanyol gribini atlatan insanlık bu virüse yenilirse yok olacaktır. Yenerse de ileride başka virüs veya bakterilerle, iklim değişiklikleriyle, yapay zekayla ve varsa uzaylılarla savaşmaya devam edecektir.


Savaş her zaman vardı her zaman da olacaktır. Umarım tüm dünya yok olur ama üstün Türk ırkı hayatta kalır. O nedenle üstün soyumuz bilime sarılmalı ve disiplinli bir şekilde savaşını vermelidir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ALBASTI
OTAĞ BEKÇİSİ
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 9.533


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #328 : 05 Mayıs 2020, 20:44:01 »

Allah kimseyi ekmeğiyle terbiye etmesin

Şu salgın hastalık olan Koronanın ilk başladığı gün fakirin fukaranın Türkiyede yaşayanlar için söylüyorum ekmekleriyle çoluk çocuklarıyla sınava tabi tutulduğu gündür çünkü  Türkiyenin idari yapısı bu zor günleri atlatma kabiliyetinden uzak ve ortaya çıkacak olan maddi külfeti de kaldıracak güçte değildir. İnancım odur ki devlet baba milletinden daha çaresiz bu durumda. Bir devlet yönetimi yönetenler kara günleri düşünmeden her türlü futursuzca davranırsa aşağıda anlatacagım sonuçlar kaçınılmaz olacaktır.

Kamu kurumlarında çalışanlar ve emekliler hariç Millet gerçekten aç bilaç, çaresiz. Kenarda köşede birikmiş parası olanlar salgın hastalık uzun sürmezse belki idare edeceklerdir, ben hiç parası olmayan günübirlik çalışan evlerine ekmeğini gün çalışıp götüren bakın çalışan diyorum çalışmadan avanta götürenler demiyorum hani devletden normal zamanda da her ay belli miktarda parayı çalışmadan haketmeden löpürdeten güya fakir fukara listesinde adları kayıtlı embesillerden de bahsetmiyorum. Turizm sektöründe calışıp evini barkını çoluğunu çocuğunu geçindirmeye çalışanlar, berberler kuaförler, lokantacılar, insatda usta amele olarak çalışan insaatçılar, evlere temizliğe gidenler temizlik şirketleri, küçük esnafların neredeyse tamamı, küçük fabrikalarda asgari üçretle var güçleri ile çalışan aynı gün fırsatdan istifade iş verenleri tarafından anında işten çıkış akitleri imzalattırılan işçiler, Şirket işçileri çalışanları, Tarım işçileri, seyyar satıcılar,Taksiciler, servisçiler, vs. daha şimdiden geçim derdine yenik düşerek açlık ile karşı karşıyalar.

Tanıdığım kişilerden, çevremde olan kişilerden ABC örnek vermek istiyorum:

Örnek A;

Şu an Antalyada ikamet ediyorum, şalgın hastalık gelmeden evvel akşamları birkaç kadeh atmak için kaleiçinde ki barlardan herhangi birisine giderdim, evden çıktığımda belediye otobüsü gelirkende genellikle taksi kullanırdım. Git gel Taksiciyle neredeyse kanka olduk adam takside yövmiye hesabi çalışıyor adam dedimse daha 30 yaşlarında falan bana ne derdi varsa anlatıyor abi şöyle abi böyle. Baktım bir gün sevinçli ben sormadan anlattı, sürüdğü taksiyi satın almış, eşinin üzerine varsak da küçük bir dükkanı varmış onu satmışlar üzerine 30 binlira da bankadan arabanın üzerine kredi çekmişler 70 binliraya taksiye sahip olmuş.  İşler nasıl diye sorduğumda kış günü olduğundan iş olmadığını ama allaha şükür karınlarının doyduğunu ama banka kredisinin bir kısmını arkadaşlarından borç alarak ödediğini söyledi. Aradan bir ay geçmeden bu korona yasakları patladı şu an o taksicinin durumunu gerçekten düşünmek bile istemiyorum,  bırakalım banka kredisini bankanın kredisi ödenmediğinde arabaya el koyacağını falan bir çocukları vardı karınları doyuyormudur ki.

Örnek B;

Antalyada turizm de çalışanların işi sezonluktur, yaklaşık dokuz yada on ay çalışr işten çıkartılır sonra gelecek yıl yeniden işçi alımı yapar oteller. Bu sene bu korona yasakları öyle bir zamanda kondu ki salgın öyle bir zamanda patlak verdi ki sanki turizm çalışanlarına kast etti. Geçen yıl onuncu ayda bunlar işten çıktılar, yaklaşık beş ay işsiz kaldılar tam sezon başlayacak bütün sezon kapandı turizm bitti. Turizm işçileri yeniden çalışacakları zamana zaten güç bela geldiler maddi yönden tam ceplerindeki para bitti, NE YAPACAKLARINI ŞAŞIRDILAR, iş yok ceplarında para yok ama evde mama bekleyen en az bir çocuk ve gözünü oturdukları evin kirasına dikmiş bir ev sahibi, diğer faturalardan hiç bahsetmiyorum, berbat bir durum.

Örnek C;

Antalyada bizim ev kira, ev sahiibinin elliden fazla evi vardır ama adam aç gözlünün teki , beni hasbel kader yolda yakalasın 2 saat konuşur bütün mevzusu paradır, öncelikle bu anektodu söyleyerek mevzuya başlamak istiyorum.  Alt katda bir komşumuz var Özbekistandan çalışmaya gelmişler karı koca ve beş yaşlarında bir erkek. çocuk aile bu. Korona Türkiyeye intikal etmeden yaklaşık bir ay evveli bu adamın Türkiyede oturma  izni bitmiş işten çıkardılar, oturma izninide almak için Özbekistana gidip gelmesi gerekiyor bu da yaklaşık olarak beş bin cıvarı ama ceplarında beş kuruşları yok, kadın günlük işlere gidiyor haftada birkaç gün oda karınlarını ancak doyurarak ev kirasını verebiliyorlarsa ne alâydı o zaman, ben salgın gelmeden o evden çıkmıştım şimdilerde o ailenin durumunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor.

Devlet katmanları her gün televizyon kanallarında kolonyadan maskeden bahsediyorlar ne kadar çok dağıttıklarından dem vuruyorlar acaba şu yukarda anlattığım ailelerede maske ile kolonya gitmişmidir, yoksa durumları çok zor.

Böylesine zor günlerde devlet babanın milletin yanında olması kaçınılmazdır,

Lakin devletimizde maddi durum pekde iç açıcı degilmiş görünen bu.

Düşünüyorum da devlet ne yapsın içimizde o kadar çok yan ülkelerden gelen göçmen sıfatlı embesil var ki bunlar hem hastalığın yayılmasında etken oluyorlar hemde yardımların gerçek sahiplerine ulaştırılmasında engel, hele de şu suriyeli piçler. Bütün yükleri devletin üzerinde, bazılalrımız devlet bunları içimize almasaydı diyebilir lakin biz şu an ki durumdan bahsediyoruz, bu suriyeliler yüzünden bizim halkımıza doğru dürüst yardım edilemiyor, suriyeliler ve devletin sırtından avanta geçinenler gerçek bu.

Şu anlaşıldı ki devlet kurumları içerisinde bu millete gerçekten lazım olan birinci sırada ordumuz, polislerimiz, sağlıkçılarımız, belediyelerimiz ve tabi ki üretici köylülerimizle bunları yönlendiren ziraatçilerimizmiş. Gerisinin fasa fiso olduğu ortaya çıktı, adamlar evlerinden dışarıya çıkmadan çalışıyorlar ve olduğu kadarı ile işleri devam edebiliyormuş.

Güçlü devlet olabilmenin gereği milletinin gözünden düşmemek olduğunuda gördük bu salgında, ortalıkda söylenen sözler o kadar çok ki, güya devlet parasızlıktan dışarı çıkma yasağı koyamıyor bunun yerine günlük tatillere ekleme yaparak birkaç günlük yasak ile durumu kurtarmaya çalışıyormuş. Bütün devletler halkına kesin maddi yardım yaparken bizimki kolonyayla maskeyle idare etmeye çalışıyormuş maddi yardımları iktidar kendi yandaşlarına üç kuruş olarak veriyormuş, kendi itibarı için harcamalarından tasarruf yapmıyormuş da yükü milletin sırtına vergi olarak yüklüyormuş gibi bir çok söylenti dolanıyor ortalıkda.

Kim nerede ne derse desin Tanrı yüce Türk milletine ve onun devletine zeval vermesin, Türk ırkı daima var olsun, Tanrı Türkü Korusun!

NE MUTLU TÜRK DOĞANA

Atsızalp 27/04/2020
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
BAYCU NOYAN
turkcuturanci.com
Atsızcı
***********
ileti Sayısı: 857



« Yanıtla #329 : 05 Mayıs 2020, 20:48:15 »

HÂL, DURUM BU OLUNCA KIÇI KIRIK KORONA ELPENÇE DİVAN DURDURUR


İnsan hayatının dönüm noktaları vardır. Birçok kişi bunu kaldıramaz, dirayetli, sağlam karakterli kişiler bu virajı döndükten sonra geriden ders alarak ileriye dönük hamleler yapar ve geleceğinin rotasını buna göre belirlerler. Devletler de aynıdır. Tarihlerinden ve törelerinden icazeti alır ona göre bir yol çizer kendisine. Gündelik günü birlik siyasetle politikayla ülke yönetilmez, yönetilemez. İllaki güncel olaylardan ders alınarak yol kat edilir ama menfaatler ülke ve millet çıkarına olmalıdır, bir iktidar asla kendi menfaatleri uğruna üç beş oy devşireceğim diyerek bir milletin kaderiyle oynamamalı. Türkiye Cumhuriyetinde son zamanlarda görülen odur ki iktidar en ufak bir olaydan kendisine çıkar sağlamak peşinde koşuyor bu alenen belli, işte Korona meselesinde de bu durum hâsıl olmuş vaziyette, maalesef millet cayır cayır yanarken. Yoklukla savaşırken ülkeyi idare edenler oy devşirmek peşindeler.

 Devletlerin kendisini önceden yönetmiş kişilerden güç aldığını bilmeyenimiz yoktur zannediyorum, örnek istiyorsanız işte Almanya işte Hitleri ele alalım. Bu adamın Almanya’nın şimdiki haline etkisi o kadar fazladır ki bakın sanayisi hala ikinci dünya savaşından kalma yöntemlerin geliştirilmesi ile ve o zamanki şirketlerin büyüyerek zamanımızda dev bir kuruluş olmalarından güç alan güçlü olan ülkedir, ordusu olmamasına rağmen çok güçlüdürler ama her alanda güçlüdürler. Bakın Koronayı ilk yenen devletlerin başında en tez zamanda yenen devletlerin önünde yer alıyor Almanya. Milleti refah içinde yaşamıyor mu, öncelik insan değil orada ama devlet güçlü olunca mütemadiyen bu orada yaşayan halka da yansıyor.  Almanya bu kadar kuvvetli bir yapıya sahipse inan ki bunda Hitlerin etkisi çok fazladır. Gerçek olan şudur ki Alman halkından ama saf Almanlardan Hitleri sevmeyen çok azdır, tabiatıyla onlarında aralarında mankurtlaşmış olanları var hani biz onlara, piçleşmiş olanlar diyoruz. Atatürk’ten bu güne kadar gelen sürede bizde olanlar gibi, Birde bize bakalım…

Atatürk bütün zorluklara rağmen elde olmayan imkânlar dâhilinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Ülkenin geleceği için yapılması gereken hamleleri de yaptı, bize göre tam yapmadı ama elinden geleni yaptı. Gerekli fabrikaları kurdu, ülkenin geleceği ile ilgili kurumların gerçekten temelini attı, bu temeller onun ölümünden sonra yükselebildiğince yükselerek bina oldu ve milletin emrinde bu güne kadar geldiler. Bunun tamamı 15 yıl bile sürmedi de son yirmi yılda bizi yönetenlerin şimdi işi bıraksalar bir tane bile bizi ileriye taşıyacak eserini bileniniz var mı?

Bizim Bakanlar olsun Bürokratlar olsun birden fazlası kendi orgazmının peşinde, ne ülkenin geleceği onu ilgilendiriyor ne de milletin refahı, varsa yoksa günü kurtarmak günlük sansasyonel hareketlerin peşinden koşmak. Nasıl olsa başta gündem oluşturan birisi var. Bunların işi de o gündemde kalmak, kalabilmek, ülke yönetiminde ki bütün stratejileri maalesef bu. Bulundukları mevkiinin hakkını vermek bunlar için çabucak zenginleşmek anlamı taşıyor. Son çeyrek yüzyılı böyle kaybettik. Hâl, durum böyle olunca kıçı kırık Korana karşısında elpençe divan durulur tabi ki.  Kendi yalanlarına inanan bu yönetim kadrosu Türkiye Cumhuriyeti’nin son şeklinde görüldüğü gibi kendisini güçlü göstermek için dışarıya bunu göstermek için kendi milletine sağlayamadığı imkânları dış devlet halklarına yardım gönderiyor imajıyla kurtarmak peşinde, bu KOCA BİR YALAN. Bulunduğu makamda iz bırakabilen tek yönetici göremeyeceğiz bu gidişle. Liyakatle koltuğuna oturmayarak yakınlık ve yandaşlık marifetiyle makam sahibi olunan yerde kaçınılmaz son tükeniştir. Ülkeleri yöneten kadrolar her zaman bilgi beceri, vatana sadakat ve liyakat ile seçilmelidir ki zor durumda kalınmasın, eğer mecburi bir sıkıntı doğuyorsa da bu kişilerce çare acilen bulunabilmelidir. Aksi takdirde şu an olduğu gibi bir kolonyayı bir maskeyi aylarca millete dağıtmayı beceremez bilindik yalanlarına devam eder kendi seçmenine oynarsın.

Bir ülke vatandaşlarının devlete ve onun kurumlarına karşı olan güvenini kaybederse huzursuzluğu artar mutlu olmaz, ülke yöneticilerin ilk göreviyse halkını mutlu ederek refaha kavuşturmasıdır. Zaten bunlar göreve talip olduklarında ilk sözleri değil midir refah ve mutluluk. Sen ilk başına gelen sıkıntıda tutar milletten maddi yardım ister, onları kendi istekleri dışında zorunlu olarak ev hapsine alırsan hastalıktan koruyacağım diyerek adeta hastalıkların kucağına bırakırsan görevini tam anlamıyla yapmıyorsun sana verilen ödevi de savsaklamışsın demektir. Olayların akışını değiştirerek başa gelen her sıkıntıyı başka birilerinin üzerine saldırmakla kendi yandaşlarına senaryo yazmakla savuşturmaya çalışmak acziyetin belirtisidir.

Vatan ehli ellerde olursa kalkınır, Bayrak ehli ellerde dalgalanır, millet ehli ellerde mutlu olur üretir.
Aksi akla ziyandır.

NE MUTLU TÜRK DOĞANA
Atsızalp  05/05/2020
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 ... 31 32 [33] 34
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.278 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.