Türkçü Turancılardan Toplu Makaleler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Kasım 2017, 18:44:19


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 33
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkçü Turancılardan Toplu Makaleler  (Okunma Sayısı 107585 defa)
0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Gumus Kurt
Ziyaretçi
« Yanıtla #10 : 25 Aralık 2010, 20:13:18 »

Türkiye'de Türk Düşmanlığı

Binbir zorlukla 1. dünya savaşına katılan ve akibetinde kurtuluş savaşını veren Türkler;  Başbuğ Atatürk önderliğinde etiyle, tırnağıyla yaşlısıyla, çocuğuyla hep beraber Türkiye Cumhuriyet’ni kurmuştur. Tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği bir lider ve onun kahraman milleti! Türkiye Büyük Meclisi’nde “Ne mutlu Türk’üm diyene” haykırışları! O zamanda Türk olmanın şeref ve şan sayıldığı, bizler için Türklüğün yegane gurur kaynağımız oluşu. Büyük inkilaplar ve Türklerin yeniden dirilmesi.

Ta ki; yıl 1938’e kadar...


Atatürk’ün aramızdan ayrılışı ile tüm dünyanın tekrardan gözleri bize dikiliyor. 2. Dünya savaşının başlamasıyla Miğfer devletler ve Müttefik devletler Türkiye’yi kendi yanında savaşa çekmek istiyorlar.  Dünya son derece karışık bir halde. Savaşın sonlarına doğru  SSCB’nin üstünlüğü kendini belli ediyor ve Türkiye’nin eksenide aynı şekilde değişiyor. SSCB’ye yaranmak için  İsmet İnönü önderliğinde bir çok Türkçü zindanlara atılıyor. Türkçülük yapmak suç oluyor. Büyük Türkçü-Turancı Gökbilge Nihal Atsız’da aynı şekilde bundan nasibini alıyor. Büyük Türkçü-Turancı Gök bilge Atsız akrepli tabutlukluklara atılıyor ve işkence görüyor. Sadece Türkçülük ve Turancılık yaptığı için, ülkesini sevdiği için.

Başbuğ Atatürk’ün büyük Türkçü devrimlerinden biri olan Türkçe ezan, 1950 yıllarında tekrardan Arapça’ya dönüyor. Kendisini Türk milletçisi olarak tanıtan Alparslan Türkeş büyük bir eksen kaymasıyla Türk-İslam modeline girmiştir. Tanrı Türk’ü korusun yerine, “Kanızım aksada zafer islamındır” sözü söylenmeye başlanmıştır ve bunun akibetinde Mhp’de Allah, Tanrı’yı kovmuştur. Mhp, parti binalarında Atatürk resimleri indirilmeye dahi başlanmıştı...

İsmet İnönü ile başlayan, Türk düşmanlığı günümüze kadar devam etmektedir. Amerikan mandası altıa giren hükümetler, Türklüğü sentezleyenler ve hatta Türklüğün adeta dışlandığı zamanlar...

Özellikle Ak parti dönemi ile Türkler adeta dışlanmış ve ülkede Türk’üm demenin  neredeyse suç sayılacağı bir zaman sürecine girilmiştir. Amerikan-Siyonist maşasıyla yükselen ve Türk milleti’nin dini duygularıyla oynayan Akp, oy çoğunluğu ile 2 kere üst üste 1. gelmiştir. Ak parti Türklüğü adeta yok etmek için bize düşmanlarımız tarafından gönderilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Recep Tayyip Erdoğan taliban önünde diz çökmüş birisidir. Onun zamanında Türk askerinin başına Amerikan Silahlı Kuvvetleri ve Peşmergeler tarafından çuval geçirilmiştir. Türkiye onlara nota vermek hatta savaş ilanı etmek yerine Tayyip Erdoğan şu sözü söylemiştir; “Ne notası, müzik notası mı?”  Şehitlere kelle, Terörist başına sayın diyen bir Başbakan...

Kendini milliyetçi olarak tanıtan Mhp adlı parti ise Türklüğü devşirmekten başka bir şey yapmamıştır. Parti içinden Kürtler’den tutunda Arap kökenli olanlara kadar herkes vardır. Türk soylu olan kişiler dahi Kürt gibi etniklere kardeşim demektedir ve bir kişinin müslüman olmaması neticenisinde Türkçü olamayacağın söylemektedirler. Parti yetkileri zaten baştan beri böyle bir ideolojiyi benimsemişlerdir ve Kürtleri Oğuz’ların bir boyu olduğunu dahi söylemişlerdir... Kendini milliyetçi olarak tanıtan bir parti dahi böyle ise, diğer partiler ne yapsın?

Ak parti hükümeti açılım üstüne açılım yapmaktadır. Türkiye’de yaşayan bütün etnikler adeta birlik olmuşlar ve Türklerin üzerine yürümektedirler. Bunların içinde kanı Türk olan insanlarda vardır ne yazık ki. Türk olmak yerine “Türkiyeliyim” sözü söylenmeye başlanmıştır. Alt kimlik- üst kimlik tartışmaları açılmıştır. Hatta dahada ileri gidilerek, Pkk adlı ülkemizi bölmek isteyen Terör Örgütü’nün siyasi uzantısı meclise kadar girmiştir. Mecliste onun uzantısı olan parti(ler), adeta şov yapmaktadırlar. Kürt milletçiliği büyük bir şaha kalkmıştır. Anayasa’ya bu ülkeyi Türkler ile Kürtler beraber kurmuştur ibaresi yerleştirilmek istenmektedir. Irak’ın kuzeyinde kurulun kukla devlet Irak-Kurdistan’ı adeta ülkemiz tanımış, hükümet yetkilileri sözde bayrak görünümlü paçavralar altında antlaşmalar yapmıştır.  

Bu şehitler boşuna mı verildi?

Terör örgütüne karşı savaşan Askerlerimiz, daha doğrusu kancıkca savaşan ve askerlerin yoluna mayın koyan Pkk’ya karşı binlerce şehit vermiştir. Ya peki sonra ne olmuştur? Terör örgütü üyesi olan insanlar Pkk kıyafetleri ile Türkiye’ye gelmiştir; fakat gelen teröristler Türkiye’ye davul, zurna ile gelmişlerdir. Yanlış duymadınız davul, zurna ile...


Ülkenin doğu tarafında adeta başka bir ülke haline bürünmüştür. Acaba hanginiz doğuda Türk bayrağı ile dolaşmışsınızdır?

Bir hainliğin anotomisi.


Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetçi Halk Partisi ise Atamızın mirasına sahip çıkmak yerine adeta ona ihanet etmektedir. Türklüğün simgesi Bozkurt’u Faşizim’in  simgesi olarak görmektedir. Atatürkçüyüm diye geçinen; fakat hertürlü yolsuzluğu yapan ve Türklüğe-Türkçülüğe ihanet eden bir partiden bahsediyoruz. İsmet İnönü zamanında Atatürk’ün resimleri paralardan kaldırlmış hatta onun yerine İsmet inönü paralarda yerini almıştır. Bununlada sınırlı değildir. Günümüze kadar bu hainliği devam etmiştir.

Terör örgütü sempatizanı Ahmet kaya adlı şarkıcı Türkiye’den sürgün edilmiştir, nedeni ise malumunuzdur. Ya peki günümüzde neler olmuştur? Bu sürgün edilen kişinin mezarına Chp başkanı Kemal kılıçdaroğlu çiceklerle gelmiştir ve onu anmıştır. Nereden nereye değil mi...  Ya peki Chp’li Ensar Öztürk’ün Türkiye’nin 100&80 inin kürt olduğunu söylemesine ne demeliyiz? Çarşaf açılımı yapan Baykal’a ise hiçbir şey demiyorum...

Bu Mhp nerenin partisi?

Bahçeli; "Kan bağına soya dayalı milliyetçilik anlayışını red ediyoruz”


Atatürk’ün zamanında Türk ırkından olmayanların askere dahi alınmadığı biliyoruz. Hatta Atatürk tarafından kendisine Bozkurt soy adı verilen Mahmut Esat Bozkurt şu sözü söylemiştir; “Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir.Öz Türk olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler."

Ya peki sonra? Görülen köye klavuz istenmez. Türklük adeta ayaklar altına alınmıştır. Yabancı ülkelere karşı taviz üstüne taviz verilmiştir. Baskı ve zulum altında yaşayan Doğu Türkistan’lı Türk soydaşlarımıza karşı işkenceler uygulanmasına rağmen Çinliler ile antlaşmalar yapılmaktadır...

Gördüğünüz gibi bizleri bunlar yönetiyor ve Türk milleti  bu kişileri şuursuzca destekliyor. Türk’üm demenin neredeyse suç olacağı hatta İstiklal marşı ile Andımızın kaldırılacağı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Türkçe’nin yerine Kürtçenin’de ekleneceği bir ülkeye adım adım ilerliyoruz.

Bu yukarıda saydıklarım sadece dağın görününe yüzüdür. Sizler de aynı şekilde dağın diğer tarafını gayet iyi biliyorsunuz. Bu olanlara rağmen böyle kişiler destekleniyorsa ve Akp’nin yaptığı referandum, açılım gibi saçmalıklar alkışlanıyorsa bu ülke yani Türkiye; Türklüğe ve Atatürk’e ihanet ediyordur. Tıpkı Türklerin kurduğu, Türklerin yücelttiği ve sonradan Türklüğün ayaklar altına alındığı Osmanlı Cihan Devleti gibi...

25 Aralık 2010 Gümüş Kurt

Not: Bu yazıyı yazdığım için tartışma çıkacağın sezdim ve bu yüzden bu yazıyı ayrı bir başlık altında da paylaşıyorum...

Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.turkcuturanci.com/turkcu/yoneticiler-icin-bilgiler-%28burayi-sadece-yoneticiler-gorur%29/turkiye%27de-turk-dusmanligi/?topicseen
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gumus Kurt
Ziyaretçi
« Yanıtla #11 : 25 Aralık 2010, 20:13:57 »

Türkiye'de Türk Düşmanlığı

Binbir zorlukla 1. dünya savaşına katılan ve akibetinde kurtuluş savaşını veren Türkler;  Başbuğ Atatürk önderliğinde etiyle, tırnağıyla yaşlısıyla, çocuğuyla hep beraber Türkiye Cumhuriyet’ni kurmuştur. Tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği bir lider ve onun kahraman milleti! Türkiye Büyük Meclisi’nde “Ne mutlu Türk’üm diyene” haykırışları! O zamanda Türk olmanın şeref ve şan sayıldığı, bizler için Türklüğün yegane gurur kaynağımız oluşu. Büyük inkilaplar ve Türklerin yeniden dirilmesi.

Ta ki; yıl 1938’e kadar...


Atatürk’ün aramızdan ayrılışı ile tüm dünyanın tekrardan gözleri bize dikiliyor. 2. Dünya savaşının başlamasıyla Miğfer devletler ve Müttefik devletler Türkiye’yi kendi yanında savaşa çekmek istiyorlar.  Dünya son derece karışık bir halde. Savaşın sonlarına doğru  SSCB’nin üstünlüğü kendini belli ediyor ve Türkiye’nin eksenide aynı şekilde değişiyor. SSCB’ye yaranmak için  İsmet İnönü önderliğinde bir çok Türkçü zindanlara atılıyor. Türkçülük yapmak suç oluyor. Büyük Türkçü-Turancı Gökbilge Nihal Atsız’da aynı şekilde bundan nasibini alıyor. Büyük Türkçü-Turancı Gök bilge Atsız akrepli tabutlukluklara atılıyor ve işkence görüyor. Sadece Türkçülük ve Turancılık yaptığı için, ülkesini sevdiği için.

Başbuğ Atatürk’ün büyük Türkçü devrimlerinden biri olan Türkçe ezan, 1950 yıllarında tekrardan Arapça’ya dönüyor. Kendisini Türk milletçisi olarak tanıtan Alparslan Türkeş büyük bir eksen kaymasıyla Türk-İslam modeline girmiştir. Tanrı Türk’ü korusun yerine, “Kanızım aksada zafer islamındır” sözü söylenmeye başlanmıştır ve bunun akibetinde Mhp’de Allah, Tanrı’yı kovmuştur. Mhp, parti binalarında Atatürk resimleri indirilmeye dahi başlanmıştı...

İsmet İnönü ile başlayan, Türk düşmanlığı günümüze kadar devam etmektedir. Amerikan mandası altıa giren hükümetler, Türklüğü sentezleyenler ve hatta Türklüğün adeta dışlandığı zamanlar...

Özellikle Ak parti dönemi ile Türkler adeta dışlanmış ve ülkede Türk’üm demenin  neredeyse suç sayılacağı bir zaman sürecine girilmiştir. Amerikan-Siyonist maşasıyla yükselen ve Türk milleti’nin dini duygularıyla oynayan Akp, oy çoğunluğu ile 2 kere üst üste 1. gelmiştir. Ak parti Türklüğü adeta yok etmek için bize düşmanlarımız tarafından gönderilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Recep Tayyip Erdoğan taliban önünde diz çökmüş birisidir. Onun zamanında Türk askerinin başına Amerikan Silahlı Kuvvetleri ve Peşmergeler tarafından çuval geçirilmiştir. Türkiye onlara nota vermek hatta savaş ilanı etmek yerine Tayyip Erdoğan şu sözü söylemiştir; “Ne notası, müzik notası mı?”  Şehitlere kelle, Terörist başına sayın diyen bir Başbakan...

Kendini milliyetçi olarak tanıtan Mhp adlı parti ise Türklüğü devşirmekten başka bir şey yapmamıştır. Parti içinden Kürtler’den tutunda Arap kökenli olanlara kadar herkes vardır. Türk soylu olan kişiler dahi Kürt gibi etniklere kardeşim demektedir ve bir kişinin müslüman olmaması neticenisinde Türkçü olamayacağın söylemektedirler. Parti yetkileri zaten baştan beri böyle bir ideolojiyi benimsemişlerdir ve Kürtleri Oğuz’ların bir boyu olduğunu dahi söylemişlerdir... Kendini milliyetçi olarak tanıtan bir parti dahi böyle ise, diğer partiler ne yapsın?

Ak parti hükümeti açılım üstüne açılım yapmaktadır. Türkiye’de yaşayan bütün etnikler adeta birlik olmuşlar ve Türklerin üzerine yürümektedirler. Bunların içinde kanı Türk olan insanlarda vardır ne yazık ki. Türk olmak yerine “Türkiyeliyim” sözü söylenmeye başlanmıştır. Alt kimlik- üst kimlik tartışmaları açılmıştır. Hatta dahada ileri gidilerek, Pkk adlı ülkemizi bölmek isteyen Terör Örgütü’nün siyasi uzantısı meclise kadar girmiştir. Mecliste onun uzantısı olan parti(ler), adeta şov yapmaktadırlar. Kürt milletçiliği büyük bir şaha kalkmıştır. Anayasa’ya bu ülkeyi Türkler ile Kürtler beraber kurmuştur ibaresi yerleştirilmek istenmektedir. Irak’ın kuzeyinde kurulun kukla devlet Irak-Kurdistan’ı adeta ülkemiz tanımış, hükümet yetkilileri sözde bayrak görünümlü paçavralar altında antlaşmalar yapmıştır.  

Bu şehitler boşuna mı verildi?

Terör örgütüne karşı savaşan Askerlerimiz, daha doğrusu kancıkca savaşan ve askerlerin yoluna mayın koyan Pkk’ya karşı binlerce şehit vermiştir. Ya peki sonra ne olmuştur? Terör örgütü üyesi olan insanlar Pkk kıyafetleri ile Türkiye’ye gelmiştir; fakat gelen teröristler Türkiye’ye davul, zurna ile gelmişlerdir. Yanlış duymadınız davul, zurna ile...


Ülkenin doğu tarafında adeta başka bir ülke haline bürünmüştür. Acaba hanginiz doğuda Türk bayrağı ile dolaşmışsınızdır?

Bir hainliğin anotomisi.


Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetçi Halk Partisi ise Atamızın mirasına sahip çıkmak yerine adeta ona ihanet etmektedir. Türklüğün simgesi Bozkurt’u Faşizim’in  simgesi olarak görmektedir. Atatürkçüyüm diye geçinen; fakat hertürlü yolsuzluğu yapan ve Türklüğe-Türkçülüğe ihanet eden bir partiden bahsediyoruz. İsmet İnönü zamanında Atatürk’ün resimleri paralardan kaldırlmış hatta onun yerine İsmet inönü paralarda yerini almıştır. Bununlada sınırlı değildir. Günümüze kadar bu hainliği devam etmiştir.

Terör örgütü sempatizanı Ahmet kaya adlı şarkıcı Türkiye’den sürgün edilmiştir, nedeni ise malumunuzdur. Ya peki günümüzde neler olmuştur? Bu sürgün edilen kişinin mezarına Chp başkanı Kemal kılıçdaroğlu çiceklerle gelmiştir ve onu anmıştır. Nereden nereye değil mi...  Ya peki Chp’li Ensar Öztürk’ün Türkiye’nin 100&80 inin kürt olduğunu söylemesine ne demeliyiz? Çarşaf açılımı yapan Baykal’a ise hiçbir şey demiyorum...

Bu Mhp nerenin partisi?

Bahçeli; "Kan bağına soya dayalı milliyetçilik anlayışını red ediyoruz”


Atatürk’ün zamanında Türk ırkından olmayanların askere dahi alınmadığı biliyoruz. Hatta Atatürk tarafından kendisine Bozkurt soy adı verilen Mahmut Esat Bozkurt şu sözü söylemiştir; “Türk bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir.Öz Türk olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler."

Ya peki sonra? Görülen köye klavuz istenmez. Türklük adetea ayaklar altına alınmıştır. Yabancı ülkeler karşı taviz üstüne taviz verilmiştir. Baskı ve zulum altında yaşayan Doğu Türkistan’lı Türk soydaşlarımıza karşı işkenceler uygulanmasına rağmen Çinliler ile antlaşmalar yapılmaktadır...

Gördüğünüz gibi bizleri bunlar yönetiyor ve Türk milleti  bu kişileri şuursuzca destekliyor. Türk’üm demenin neredeyse suç olacağı hatta İstiklal marşı ile Andımızın kaldırılacağı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Türkçe’nin yerine Kürtçenin’de ekleneceği bir ülkeye adım adım ilerliyoruz.

Bu yukarıda saydıklarım sadece dağın görününe yüzüdür. Sizler de aynı şekilde dağın diğer tarafını gayet iyi biliyorsunuz. Bu olanlara rağmen böyle kişiler destekleniyorsa ve Akp’nin yaptığı referandum, açılım gibi saçmalıklar alkışlanıyorsa bu ülke yani Türkiye; Türklüğe ve Atatürk’e ihanet ediyordur. Tıpkı Türklerin kurduğu, Türklerin yücelttiği ve sonradan Türklüğün ayaklar altına alındığı Osmanlı Cihan Devleti gibi...

25 Aralık 2010 Gümüş Kurt

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #12 : 29 Aralık 2010, 15:12:37 »

İSLAMCILIK VE KÜRTÇÜLÜĞE KARŞI TÜRKÇÜLÜK

Kimi fikirler karşı reaksiyon olarak ortaya çıkar. Kimileri de tarihin başlangıcından bu yana çeşitli şekillerde yaşar ve gün şartlarına göre öne çıktığı zamanlar olur. Türkçülük fikri de gün şartlarında yeniden yükselmeye başlamış ve son yıllarda bu içtimai mezhebe inananların sayısında artık gözlenmiştir.
Tarihte Türkçülüğün yükseldiği devirlere bakılırsa, Türkçülüğün muhakkak bir fikre karşı olarak öne çıktığı görülür. Türk soyu; savaşçı, uygar ve yardımsever oluşunu ve bu özelliklerin tümünü birden başka hiçbir kavmin bir arada taşıyamadığını gördüğü günden beri Türkçülük düşüncesini taşımaya başlamıştır. Fakat bu düşünce kimi dönem etkisini yitirmiş, kimi dönem de güç kazanmıştır.
Osmanlı Devleti’nin millet anlayışının ortak noktası, Müslüman olmaktı. Devlet bünyesinde yaşayanlar Türkler ve gayrı Türkler olarak değil; Müslümanlar ve gayrimüslimler olarak ayrılıyordu. Sınırların küçülmesi ve Anadolu’ya doğru gerilemesi Türkçülük akımının çıkmasına yol açtı.
Türkçülüğün Osmanlı’da ilk olarak öne çıktığı dönem, balkanlarda yükselen ulusçuluk akımıyla birlikte düşünülebilir. Balkan halklarının menşei Türk ve Müslüman olan Osmanlı ile bir arada yaşamak istememesi üzerine hümanist anlayış yerini Türkçü anlayışa yavaş yavaş bırakmıştır. Cumhuriyet’in kurulması ve millet adının yalnızca “Türk” kabul edilmesi, diğer kavimlerden olanları karşı duruşa ve isyanlara yöneltmiştir. Bu isyanları yalnızca Kürt isyanı ya da Ermeni isyanı olarak kabul etmek mümkün değildir. Özellikle Şeyh Sait isyanında İslamcılık akımının etkisi büyüktür.
Yine de 1930lu yıllarda filizlenen Kürtçü ve İslamcı ayaklanmalara karşı tam Türkçü bir duruş ortaya çıkmamıştı. Türkçülüğün kendisini ilk olarak komünizmin karşısında tam anlamıyla gösterdiğini söyleyebiliriz. 1940lı ve 50li yıllarda komünizme karşı duran yegâne fikir Türkçülüktü. Daha sonra ortaya çıkan ve bir kolunu da İslam’a uzatan ülkücülük ise, o dönemin Türkçü anlayışından uzak bir düşüncedir.
60lı yıllardan itibaren ülkücülük, Türkçülüğün tahtını yavaş yavaş sallamaya başlamıştı. Tanrı Dağı kadar Türk olmanın yanına Hira Dağı kadar da Müslüman olmayı getiren, önderliğini Alparslan Türkeş’in çektiği bu düşünceden manevi önderliğini Nihal Atsız’ın çektiği Türkçülük düşüncesi tamamen ayrılmış, Nihal Atsız da Türkeş’ten desteğini çekmişti. Zaten Türkeş de artık uçta saydığı Türkçüler yerine oy için cemaatlere yönelmeye başlamıştı.
Atsız’ın vefatından sonra etkisini iyice kaybeden Türkçülük, günümüz teknolojisi ve kitapların, makalelerin hızlı bir şekilde erişilebilir hale gelmesiyle yeniden canlanmaya başlamıştır. Gençler, Atsız’ın makalelerini okumaya, kendini “Atsızcı” olarak tanımlamaya başlamıştır. Atsız eğer bugün yaşasaydı “Atsızcı” tanımına şiddetle karşı çıkar ve bunu reddederdi. Atsız “Siyasi ve içtimai mezhebim Türkçülüktür” dediği halde “Atsızcı” diye bir tanım çıkarmak yanlıştır.
Durum öyle bir hale geldi ki artık Türk milliyetçilerine karşı olanlar muhatap olarak Türkeş’i değil Atsız’ı almaya başladılar. Onun vasiyetini beğenmeyenler, Dalkavuklar Gecesi romanını eleştirenler bundan on yıl önce bu kadar fazla mıydı? Hayır, çünkü Atsız toplum tarafından yeniden keşfediliyor. İnsanlar onun makalelerini okuyor. Ya düşmanı oluyor ya da fikir destekçisi…
Şu anda bu gerçeği kabul etmeliyiz. Türkçülüğün ve Türk milliyetçiliğin fikri önderi Atsız’dır. 1930lu yıllardan beri bu böyledir. Ama artık halk tarafından tanınan, kitapları basılan ve okunan biri olmuştur. Türk milliyetçileri artık, Türkçülük adına Türkeş’i değil ondan kıyaslanamayacak derecede fazla eser ve fikir ortaya koymuş olan Atsız’ı örnek almaktadır.
“Türkçü Kimdir”, “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir”, “Nurculuk Denen Sayıklama” gibi makalelerinde Atsız, adeta bugünleri görmüştür. 1960lı yıllarda, bugün Fethullah Gülen hareketi olarak devam eden Nurculuğun daha da yükseleceğini öngören Atsız’dır.
Türkçülüğün bugün bu kadar yükselmesi, sanki yeni bir düşünceymiş gibi ortaya çıkmasının en önemli nedeni, Kürtçülük ve İslamcılık akımlarının yeniden büyümeye başlaması sayesindedir.
Adı “Türkiye Büyük Millet Meclisi” olan meclisimiz, moda tabirle tam bir mozaiktir. İslamcı, Kürtçü, ülkücü, Kemalist… Neredeyse Türkiye’deki tüm fikirleri içinde barındıran bu meclise İslamcılar “Allah adına” diyerek tek başına iktidar olacak kadar vekil yerleştirmiş, doğu ve güneydoğudan aldığı oylarla Kürtçüler 20 milletvekili ile girebilmiş, CHP ve MHP de kendince sandalye sayısı alabilmiştir. Türkçülerin bir kısmının oyu MHP’ye bit kısmının da 40’larda düşmanı oldukları ama şimdi tatlı tatlı flört ettikleri CHP’ye gitmiştir.
Türkçülerin oylarının iki farklı partiye gitmesi, bütünlük açısından epey zararlıdır. Bu bölünmüşlüğe Osman Pamukoğlu paşanın kurduğu HEPAR da istemeden destek olmuştur. HEPAR’ın Türkçü siyasetine kapılan kimi Türkçüler partiye girmiş, kimileri de seçim barajının kurbanı olacaklarını düşünerek soğuk bakmışlardır.
MHP’nin zamanında Türkçüleri tasfiye etmesi, Türkçülerin bilinçli kesiminin MHP’ye oy vermesini bugün hala engellemektedir. Fakat aynı Türkçüler, zamanında zulüm ve baskı gördükleri CHP’ye oy verebilmektedir. Bu duruma CHP’ye hala “Atatürk’ün partisi” olarak bakıldığı gerçeğiyle yanıt verilebilir.
Ayrıca CHP’nin içinde kimi zaman Türkçü çıkışlar yapan Birgen Keleş, Canan Arıtman ve hatta başbakan edebiyatçıları sayarken “Neden Nihal Atsız’ı saymadın” diyerek çıkış yapan ve bugün genel başkan olan Kemal Kılıçdaroğlu faktörlerinin bulunması da Türkçü kesimin CHP’ye oy vermesini sağlamaktadır.
Bugün Türkiye üzerinde egemen olan İslamcı ve Kürtçü düşünceye karşı verilebilecek en iyi yanıt, aslında Kemalizm’in de bir kolu olarak sayılabilecek Türkçülük düşüncesini savunmaktır. Türkçülüğün Milliyetçilikten dolayısıyla Kemalizm’den bağımsız düşünülemeyeceğini daha önce makalelerimde belirtmiştim. Tekrarına lüzum yoktur.
Fikri akımların zaman içinde yükseldiği ve önemini yitirdiği görülmüştür. Bugün Türkçülük fikri yükselmektedir. İnsanlar kendilerine itiraf edemeseler bile artık meseleleri Türkçü gözle değerlendirmeye başlamışlardır. Bu durumda Türkçüler, ülkenin geleceği hakkında söz söylemek istiyorlarsa oy vereceği partiyi dikkatli seçmek zorundadırlar.


“İSLAMCILIK VE KÜRTÇÜLÜĞE KARŞI TÜRKÇÜLÜK” MAKALESİNE YAPILAN ELEŞTİRİLERE VERDİĞİM YANITLAR

Önceki yazım “İslamcılık ve Kürtçülüğe Karşı Türkçülük” epey yorum ve eleştiri aldı. Eleştirilerin sayısı fazla olunca, yorum bölümünde yanıtlamak yerine ayrı bir başlık altında değerlendirmek istedim.
İlk gelen yorum şöyle oldu.

“Türkçülüğün İslamcılık ve Kürtçülüğe karşı savunulması gerektiğini belirtmişsiniz yazınızda. Sizce Türkçülüğü savunurken Türk olmayan kesime karşı bir dışlama mesajları göndermiyor musunuz? Neden insanları aynı topraklar üzerinde birlik ve beraberlik içinde yaşamalarını engelleyen düşüncelerin koyu savunuculuğunu yapıyorsunuz? Osmanlı devletini 6 asırlık yaşamı boyunca 72 milleti kardeşçe barındırdığı halde Cumhuriyet kurulduktan sonra oluşmaya başlayan akımlar sonunda aynı sofrada aynı yemeği kaşıklayın insanlar birbirine düşman olmadı mı?”

Öncelikle, epey yazım yanlışı olduğunu ve bunları düzelttiğimi söylemeliyim. Türkçülük yazarken büyük harfle başlayan okurumuz Türk yazarken küçük harf kullanmıştı. Dalgınlığına veriyorum.
Türkçülüğü savunurken Türk olmayan kesime dışlama mesajı gönderip göndermediğim yargılanmadan önce şunları söylemek gerekir. Türkçülük, son dönemlerde Kürtçülük ve İslamcılığa karşı bir fikir akımı olarak küllerinden doğmuştur. Karşı fikir olarak çıktığı İslamcılık ve Kürtçülük düşünceleri, Kürt olan ya da Müslüman olmayan kesime ayrımcılık mesajı vermiyor mu? Eğer ortada Türklere karşı bir ayrımcılık söz konusu olmasaydı, bugün Türkçülük bu kadar önce olmayabilirdi.
Osmanlı Devleti tarih sayfasına yerini almıştır. Önceki yazımda da belirttiğim gibi Osmanlı’nın millet anlayışındaki ortak payda Müslümanlıktı. Yükselen milliyetçilik akımıyla kardeşçe barındı dediğiniz milletler birer birer isyan çıkararak bağımsızlığını ilan ettiler. Bunu gözden kaçırıyorsunuz.

Diğer bir yorum da şu şekildeydi.

“İnsanları eskiden sağcı-solcu olarak ayırırdınız. Sonra Alevi-Sünni olarak ayırdınız. Sonra Türk-Kürt olarak ayırdınız. En son laik-dinci olarak ayırmıştınız. Şimdi de ikili ayırmaların memlekete yeterince zarar vermediğini düşünüp İslamcı-Türkçü-Kürtçü üçgeni içinde ayırıp birbirine mi düşürmek istiyorsunuz. İnsan insandır. Düşüncesi, karakteri, dili, dini, ırkı v.s. ne olduğu fark etmez. Her insan kendi hayatını yaşar.

Irkçılık kokan yazılardan birisi daha sadece. Atsız dediğiniz kişinin de nasıl birisi olduğunu çok iyi biliyoruz. Kendisini anma törenleri yapılmasını ve bu törenlerde sıralar üstünde bale yapılmasını uygun görüyorum”

Sondan başlayalım. Kişi eğer Atsız’ı eleştirebilecek düzeyde kendini görüyorsa ve bunu dalga geçer mahiyette yapıyorsa önce yazım kurallarına dikkat edecek. Irk isimleri büyük harfle başlar. Bunu yeniden anlatmama sanırım gerek yoktur.
Türkçülük düşüncesinin kurucu önderi ben değilim. Keşke ben olsaydım ve tarih yapraklarında bu kutlu düşünce namına adım geçseydi. Kökeni yüzyıllar öncesine dayanan bir fikirden söz ediyoruz.
Memleketi üçe bölmek gibi bir niyetim yok. Bu yorumu okuyan bir Tunuslu, memlekette her şey güllük gülistanlık olmasına rağmen Kağan Bahadır adlı bir kişi çıkmış, Türkçülük düşüncesini ortaya atmış ve memleketi bölmeye çalışıyor sanır.  Bahsettiğiniz memlekette İslamcılık ve Kürtçülük var oldukça Türkçülük de var olacaktır.
Ülke, içinde bu kadar düşmanı barındırıyorken, düşman her koldan içine sızmışken, iktidara gaflet uykusu basmışken, yine de duruma hümanist gözle bakmak, bu vaziyette teslim olmaktan başka bir anlam taşıyamaz. Karşındakiler sana insan gözü ile bakmıyorsa, senin olaya insancı ya da toplumcu bakman aptallıktır. Çünkü insancılık (hümanizm) insan olana karşı uygulanır. Toplumculuk (sosyalizm) ise toplum olma bilincinde olan yığınlarda kullanılır. Oysa senin karşında insan değil, otuz bin kişinin katilleri ve o katillerin destekçileri duruyor!
Yorumlara devam ediyoruz. MHP’li olduğunu tahmin ettiğim bir kişi şöyle bir yorum yapmış:
“Atsız Türkçü idi, fakat ırkçı değil idi. Irkçılık ve Türkçülük farklıdır. Türkçülük faşizm değildir. Atatürk de Türkçü idi ve Türkçü olduğunu birçok platformda dile getirmişti. Bu açıdan Atsız'ın yeniden keşfi güzel gelişmelerdir. Gerçek Atatürkçülüğe dönüştür. Ancak, Türkeş'in ve MHP'nin Türkçülüğe karşı gibi gösterilmesi çok anlamsız. Ülkücülüğün fikir babası zaten Nihal Atsız'dır. Atsız'ın "milli ülkü" söyleminden doğmuştur. MHP Türkçüleri değil, ırkçıları tasfiye etmiştir. MHP içinde Türkçüler halen bulunmaktadır. Atatürk'ün de Atsız'ın da Türkeş'in de milliyetçilik ile ilgili fikirleri paraleldir. Üçünün de Türk kavramını tanımlayışı, etnik köken üzerine değil; ahlak, kültür ve bilinç üzerinedir. Yazar bu hususları görmezden gelmektedir.”
Kimi hususları görmezden geldiğimi iddia eden bu kişinin, görmezden geldiği birinci husus Atsız’ın Türkçü ve Irkçı olduğudur. “İçimizdeki Şeytan” adlı Sabahattin Ali’ye yanıt verir mahiyetteki makalesi okunsaydı bu yanlışa düşülmezdi.
Atsız o makalede şöyle yazmıştı:
“Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için – Evet, övünerek söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için - Sabahattin Ali’nin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum”
Yorumcunun görmezden geldiği ikinci husus, MHP’nin Türkçülüğe karşı gösterilmesini anlamsız gördüğünü söylemesidir. Bahsi geçen partinin 1969’da Türkçüleri nasıl tasfiye ettiğini hepimiz biliyoruz. Ayrıca kırk yıllık Türkçülük Günü’nün nasıl milliyetçilik günü yaptıklarını da… Tatmin olmadınız mı? Yine mi Atsız’dan örnek vereyim? “Ne Yaptığını Bilmeyenler” makalesinden…
“Türkçü taviz vermez ve politika yapıyorum zannı ile “biz Yahudi aleyhtarı değiliz; çünkü onlarla hiç savaşmadık” gibi gülünç sözler söylemez. Türkçülük makam hırsı ile bağdaşmaz.
Başkanlık vasıflarından mahrum insanların başkalarını kötüleyerek liderlik davası gütmeleri, hilekâr daltabanların oyuncağı olmaları kadar acıklı durum yoktur. Başkan olacak adamın bütün ömrü dimdik geçmiş olmalı, mazisinde kendisini küçük düşürecek bir zaaf bulunmamalıdır. Vaktiyle kendisini sorguya çekenlere “Hatamı anladım. Beni affetmenizi istirham ederim” diye mektup yazanların liderlik davası Don Kişot cakasından başka bir şey değildir. Böyle liderler ilk seçimde silinmeye mahkûmdur.”
Yorumlara devam ediyoruz. Bir yorum var ki beni epey şaşırttı. Cümlelere Türkçü bir dille başlayan bu yorumcumuz, sonunda bombayı patlatıveriyor:
“Türkiye Cumhuriyeti anayasasına göre, bu vatan içerisinde yaşayan, milli duygu ve düşüncesine sahip din, dil ve örf adetlerle birbirine bağımlı olan herkes Türk’tür. Türklük, Kürtleri, Lazları, Çerkezleri, Arnavutları, Sünni, Şii, alevi.... Herkesi içerisinde barındırır. Günümüzde ki problem, Osmanlı imparatorluğunda bağımlı olan ülkeler, kendi ırklarıyla anılırdı, Türk denmezdi, zaten imparatorlukta buna denirdi. Vergisi veren ülkeler, kendi din örf ve kökenleriyle anılırdı. Sonuç itibariyle, şu anki durum, artık imparatorluk değil, cumhuriyet yönetimi bulunmaktadır. Cumhuriyet yönetimi, ülkeleri vergiye bağlayıp imparatorvari sistemiyle değil, cumhuriyetin kapsadığı vatanda ki insanlara tek kimlik tanır. Bu da Türkiye Cumhuriyeti için Türk’tür. Bu dünyada her ülke için geçerlidir. Fransa, Almanya, Amerika içinde. Özellikle Amerika için, bildiğiniz gibi kendi bir ırkı olmamakla(yerel olmayanlar için), tamimiyle Avrupa’dan göç almış kökeni de Avrupa’nın tüm ülkelerinden gelmiştir. Dolayısıyla, Amerika da içerisinden yetmiş çeşit ırk bulunmakta, ama sadece bir üst kimlik olarak tanınan Amerikalı olarak anılmaktadır. Vatandaşlık işlemlerinde ve yüz tanıma, polis belgelirinde tanımlama için kullanılan seçenek, ırkı öğrenmek için, beyaz, siyah, Latin, Meksika.... Seçenekler sadece fiziksel özellikler için kullanılmıştır. Sonuç olarak, Türkçülük diye bir tanım aslında yersiz bir tanımdır. “
Burada da epey yazım yanlışı vardı. Tarafımdan düzeltildi.
Hep bana mı soru sorulacak? Burada da soruyu ben sorayım. Bütün bu anlattıklarınıza rağmen neden Türkçülük yersiz bir tanımdır?
30.05 tarihli 05.44’de yorum yapan arkadaşa da teşekkür etmekten başka bir şey elimden gelmiyor. Keşke uzun yazısının altına imzasını koysaydı da isim vererek teşekkür edebilseydim.
Epey uzun bir yanıt oldu. Eminim yorum yazan muhataplar dışında merak edip okuyan çok az kişi çıkacaktır. Ama yanlışları düzeltmek, fikirlerimi anlatmak boynumun borcudur. Yapıcı her türlü eleştiriyi her zaman böyle değerlendireceğimin de bilinmesini isterim. Siyasi ve içtimai mezhebim Türkçülüktür. Mesleğim milli şuur tabiyesi ve topluma münevver kişiler kazandırmaktır.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #13 : 29 Aralık 2010, 15:13:44 »

Yeşeren Zehir: Osmanlıcılık

Türkçülerin arasında itilafa neden olan konulardan birisi de Osmanlı Devleti'dir. 600 yılı aşkın yaşam süren bu devlet asli ve kurucu unsuru Türkmenler olmak suretiyle Asya'dan Anadolu'ya göç eden Oğuz Türkleri tarafından inşa edildi. Ancak değişen zaman ve Osmanoğullarının belirlediği Türk düşmanlığı üzerine kurulu olan izlence neticesinde devletin kimliği ilk halinden bütünüyle soyutlanarak 360 derece döndürülmüş, Türkler kendi devletlerinde adeta dış kapının mandalı muamelesine tâbi tutulmuştur.

Bir kaç ulu hükümdarın izlediği takdire şayan yönetim anlayışından sonra başa geçen padişahların ekserisi ya kişisel tutkularının peşine düşerek ya da artan yabancı hayranlığı hastalığına kapılıp ülke içi siyasette milli varlığı tesis eden dayanakları bozguna uğratmıştır. Türklüğün horlanarak öksüz bırakıldığı o soysuz asırların izi, mazinin buğulu sayfalarında ve Türk milletinin tahteşşuurundadır.

Bizler biliyoruz ki geçmişte Türk’ün aleyhine olan birçok kötülüğün baş aktörü, kanını ve zihnini bulandırarak Türk töresinden uzaklaşan Osmanlı Devleti’dir. Türk kanına susamış Kürt İdris-i Bitlisileri, Pomak Kuyucu Muratları icad eden Osmanlı’nın Türklüğe açtığı onulmaz yaraları fark edebilmek için uzaylı olmaya gerek yoktur. Umumi tarih bilgisi buna kafi gelir.

Peki alelade insanlar olmamıza rağmen bizlerin bile bildiği bu gerçeklikleri Türkçülüğün babası sayılan, aynı zamanda iyi bir tarihçi ve Türkolog olan Nihal Atsız Ata görmemiş midir?

Türk ırkçılığı ile övünen  Atsız neden  Osmanlı’nın Türklüğe olan onlarca ihanetinden söz etmemiştir?

Bu soruları cevaplamadan evvel öncelikle şu soruyu sormak istiyorum:

Atsız'ı kaynak göstererek Osmanlıcılık oyunu oynayan kişiler acaba Atsız'ın baktığı gözler ile mi dünyayı görmekteler?

Bir yandan Türk ırkçılığı ülküsüne fikri önderlik yapıp diğer yandan Türk hariç her milletin yüzünü güldüren, ki zaten kendileri de başka soya mensup dişilerden dünyaya gelmiş olan, soyu kırık Osmanlı'ya iyi gözle bakmak Atsız’ın mizacına uygun mudur?

Şunu belirteyim, Osmanlıcılık ülküleri gereğince işlerine geldiği gibi Atsız’ı kullanan kişilerin Türkçülüklerinin önüne geçen Osmanlı sevdalarının derin sebeplerini bilemiyorum. Fakat, kan ırkçısı olan Atsız'ın türlü milletlerin gen havuzu haline gelen Osmanlı hanedanını ululayışının nedenleri farklıydı.

Her şeyden evvel Atsız Türk tarihini bir bütün olarak algılıyor, kurulan devletleri ayrı ayrı telakki etmek yerine çeşitli sülalelerin egemenliği olarak görüyordu. Ve aynı bakış içerisinde gelmiş geçmiş bütün sülalelere derin saygı ve sevgi ile doluydu. Atsız’ın maneviyat kavramının büyük bir parçasını oluşturan maziye dair kötü bir söz söylemişliği zaten yoktur.

Diğer bir yandan Atsız öyle sadık ve mütevazi bir insandı ki dün padişahla yönetilen ülke bir anda el değiştirip Cumhuriyete rejimine dönüştüğünde herkes yeni sistemi benimseyip maziyi karalarken o hiçbir şey için olmasa bile ''ahde vefa'' anlayışıyla geçmişi yerden yere vurmaktan uzak durdu. Bununla beraber yükselen Komünizmin yaratmış olduğu mazi düşmanlığı da Atsız'ın Osmanlı'ya olağandan daha çok sahip çıkmasına neden oluyordu. Maziyi inkar eden ve alaya alan Komünistlere karşı geçmişin direklerini ayakta tutabilecek birisi lazımdı. Milletin bilinçaltındaki maneviyatı diriltecek olan mefhumların kökeninin geçmişte bulunduğunu bilmek Osmanlı'nın Atsız tarafından koruma kalkanı içine alınmasını gerekli kılmıştı.

Ne var ki, Atsız Osmanlı'yı ulularken bile Türkçü geçinen mezhep kölelerinin yaptığı gibi farklı inanıştan gelen Türkleri alçaltma yoluna baş vurmadı. Çaldıran'da Yavuz ile çarpışan Safevi ordusu saflarında Osmanlı ordusunda yer alan Türk sayısından daha çok Türk bulunduğunu açıkça belirtti. Yeri geldi Fatih'in, Yavuz'un ayıplarını ortaya döktü. Edimlerini ve söylemlerini Türklük halkası dışına taşırmadan yürüttü.

Hal böyle iken ve bunlara ek olarak Atsız ''Türkçü, Türklüğün mukaddesatını yıkanları affetmez.’’ sözüyle bizleri uyarmışken asırlarca Türklüğe ket vurmuş bir hanedanı göğe çıkarmanın tevili nedir?

Gayri milli odaklara uşaklık etmekten başka bir işlevi olmayan Osmanlıcılığın yeniden palazlandırılarak milli yapımızın altına dinamit misali yerleştirilmeye çabalandığı günümüz koşullarında milli olan Cumhuriyetimiz varken Ümmetçi olan Osmanlı’ya methiyeler düzmek Türklük düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek değil midir?

Hepsi bir kenara, milletimizin ulu Başbuğu Atatürk, bizzat yaşayıp tanık olduğu olaylar sonucunda Osmanlı’nın ihanetini ve Türk düşmanlığını ifşa ederek Türk milletini uyanışa geçirmemiş midir?

Osmanlı’nın bozuk ruh halini tahlil edebilmek ve onu Türklük karşısında hak ettiği yere oturtabilmek için Nutuk’u okumak yeterli değil midir?

Yoksa sizler etnik kökene ve onun akabinde işlenen amele bakmaksızın mührü eline alıp Süleyman olana derin bağlılık ve itaat düsturuyla boyun eğme eğiliminde mi bulunuyorsunuz?

Eğer öyleyse şu naçizane sualime cevap bekliyorum:

Türk ulusunun egemenliğine 600 yıl pranga vurmaktan başka bir marifeti bulunmayan ve Türk kanından çok Slav, Acem kanı taşıyan Osmanlı hanedanını papağan gibi ağzınızdan düşürmeyen sizler, olası bir talihsizlik çağında hürriyetimize el koyup üzerimizdeki hakimiyetlerini ilan eden işgalci güçlere de aynı sempatiyi gösterir miydiniz?

Tanrı Türk’ü Korusun.

Batur Alp
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #14 : 29 Aralık 2010, 15:17:16 »

Osmanlı'da Türklük!

Osmanlı devleti, Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensup Ertuğrul Gazi'nin oğlu yabancı kaynaklarda (Ottoman - 'A(t)t(a)man') olarak geçen Osman Bey'in önderliğinde Söğüt'de bozkır töresi ile kurulmuştur. Kuruluş döneminin önemli isimleri olan Dündar Bey, Akçakoca, Konuralp, Saltuk Alp, Aykut Alp, Samsa Çavuş, Karamürsel, Akbaş, Kocaoğlan, Turgut Alp, Gündüz Alp,  Savcı Bey gibi isimler Osmanlı devletinin Türk töresine uygun olarak, bizzat Türk soylular tarafından kurulduğunun en belirgin göstergelerindendir.

Söğüt'de temelleri atılan küçük bir beylikten, yirmi milyon kilometrekare toprak sahanlığı ve üç kıtaya hükmetmesinin yanı sıra; zamanın okyanus ötesi ABD'den dahi vergi alması ile de Türk'ün ''cihan hakimiyeti mefkûresi''nin hayata geçirildiği devlet konumuna ulaşmıştır.

Türk töresine göre bozkır kültürü ile kurulan Osmanlı'nın bu göz kamaştıran başarıları etüd edildiği vakit; Osmanlı'nın idari anlamda Türk soylulardan ve gayri Türklerden oluşan iki ayrı döneminin Türk soyluların devlet içerisinde söz sahibi olduğu yılların ürünü ya da hizmetlerinin getirisi olduğu nettir.  Türk soyluların zamanla tasfiye edildikçe, hem ırki vasıfları yönünden vasat olmaları hem de etnisitesi farklı olanların kan ve soy gerektirmeyen çatı muhteviyatı taşıyan islam olan ortak paydaya kraldan çok kralcı kesilerek sarılmasının sonucu dini taassup sebebi ile gerileme dönemine girilmiş, bilim, sanat ve askeri alanda yeniliklerin takip  edilememesi ile de çöküş kaçınılmaz olmuştur. Bu tasfiye, kuruluşundan sonraki süreçte binlerce kilometre katederek bozkırın kurt soylu çocukları tarafından kan ve gözyaşları ile kurulan Türk Osmanlı, kademe kademe kuruluşundan yıkılışına kadar cephelerde kanı ve canı ile başarıları yaratan Türk'ün hiç bir erk sahibi olamadığı yapıya bürünmüş, Anadolu'da yüzyıllarca halk ozanlarının  her biri gözyaşlarının ürünü olan ağıtlarına konu olmuştur.

Türklüğün Osmanlı'dan tasfiye edilmesinin değerlendirilmesine  Orhan Bey'den başlamak gerekir. Osman Bey'den sonra ilk kez Orhan Bey'in Bizans Tekfuru'nun kızı olan Holofira'yla evlenmesi ile birlikte Osmanlı'da yabancı evliliklerin önünün açılmasının yanı sıra; Osmanlı Padişahlarının bu geleneği 700 sene idame ettirmeleri sebebi ile günden güne ırken Türklük'den çıkmalarına neden olmuş, bunun getirisi olarak da, Osmanlı devleti'nde yukarıda ismi sayılan bozkırın Türk soylu çocuklarının nesebinin devlet mekanizması içerisinde hakir görüldüğü; idari anlamda Türk kanı taşımayanların egemenliğine gireceği sürecin ilk başlangıcı olmuş ve bozkırın çocuklarının kan ve gözyaşının üzerine bina edilen devlet, bozkırın çocuklarının kutsal temelinin üzerinde devşirmelerin hoyratça tepindiği yapıya dönüşmüştür. Siyasi, askeri başarılar devşirmelere, başarısızlıklar ise Türk'ün kanıyla savaş meydanına Türk'ün hanesine yazılmıştır.

Bilimsel olarak kişi soyunu anne ve babasından eşit olarak alır. Yani, kişinin soy tespitinin anne ve babasının mensup olduğu ırka bağlanması için; ya aynı ırka mensup çiftden doğması gerekir  ya da bir kaç nesil aynı ırk ile evlenmiş çiftlerden doğup, baskın gen sebebi ile bir ırka mensup olması gerekmektedir. Orhan Bey'den sonra Osmanlı padişahları içerisinde bir kaçı harici gelenek haline gelen yabancı evlilikler, Osmanlı şehzadelerinin gen bilimi ışığında günden güne ırken Türklük'den çıkmalarına neden olmasının yanı sıra;  insan psikolojisinden kaynaklı ırken melez olmanın getirisi olarak Türklük şuurundan uzaklaşmasını da beraberinde getirmiştir. Akabinde de olay, yönetim kademesinden dışlanan Türk'ün, saray etrafına konuşlanmış dönme, devşirme ve etnisitesi karışık güruhun hakaretlerine maruz kalmasına, ırken melezleşmiş padişahların da göz yumup ve dahi ödüllendirmesine ulaşmıştır.


Soy olarak Türklük'den çıkmış padişahların büyük çoğunluğunun, sadrazamların, vezir,  ulemanın, saray ve enderun kökenlilerinin, kapıkulu mensuplarının Türklüğe karşı  bizzat yönettikleri ve de ön ayak oldukları saldırılar, zararlar saymakla bitmese de okyanusta damla sayılacak birkaç örnek ile gözler önüne sermek mümkündür. Bu tabaka Türk halkını yalnız can, kan ve mal vergileri için hatırlamışlar, onun dışında Türk olmayı bir hakaret, aşağılama, utanç vesilesi saymışlardır. Osmanlı idaresinde Türk milletinin Türklük şuuruna saldırılmış, dini sebepler ile Araplar'ın, din kardeşliği sebebi bilumum gayri Türk'ün, hoşgörü ve geçmiş gayri Türk devletlerin mirasçısı anlayışı ile de inançları farklı gayri Türklerin  imtiyazlı bulunduğu bir payitaht/ümmet kişiliksizliğinde millet ezilmiş, dışlanmış, horlanmıştır.


Soyu bozulmuş padişahlar ve devşirmeler tarafından  Araplara ''kavm-i necip'', Ermenilere ''millet-i sadıka'' denirken, Türklere; "Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler" ''etrak-ı bi idrak'' yani 'Anlayışsız Türk'' demekte beis görülmemiştir. Osmanlı şairi olan Nef'i "Tanrı, Türk'e İrfan çeşmesini yasaklamıştır" derken; Türk'ün ve Türklüğün Osmanlı'da ne anlam ifade ettiğini; ''Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok! Yürü var gel, ya Arap'tan ya Acem'den'' sözleri ile Fuzuli ifade etmiştir. Osmanlı'nın Türklüğe aidiyetini Otlukbeli savaşını ve Fatih'i dizelerinde tasvir eden Hoca Saadettin Efendi, ''Leş ve baş ile dolmuştu ordu yeri / Az bulunur çok eşyalar ele girdi / Kesti Türkmen boyunu Rum Padişahı / Kederlere düşen Uzun(Hasan) haddin bildi.'' diyerek esasında anlayana Osmanlı'nın milli mensubiyetini ifade etmiştir. Ve yine ''Türk(men) değil mi Merzifon'un eşeği / eşek değil, köpekten de aşağı'' dizeleri, Osmanlı'nın Türklüğe bakış açısının en bariz ispatlarındandır. Divan-ı Hümayun'un devşirme şairi Hafız Ahmet çelebi, ''Sakın Türk'ü insan sanma / Bir an bile olsa Türkle birlikte olma / Türk eline şeker olsa o şeker zehir olur / Türk'ün başını keserken sakın gam yeme / Babanda olsa Türk'ü öldür.'' dizelerinde Türklüğe olan kinini ve nefretini olanca hıncı ile kusmuştur.


Osmanlı padişahlarından II. Bayezıt kullanmış olduğu ''Adli'' mahlası ile yazdığı dizelerinde; ''Değme etrak ne bilsin gam-ı aşkı Adli / Sırr-ı aşk anlamaya hallice idrak gerek'' Yani, ''Türkler ne anlar aşktan Adli / Aşkın sırrını anlamaya epeyce akıl gerek'' diyerek, Osmanlının Türklüğe tavrını ve bakışını bakışını yansıtmıştır.

Türk çocuklarına ''Muhteşem uluğ Türk'' diye dayatılan Kanuni'ye Osmanlı'nın divan edebiyatının önde gelen şairlerinden Baki'nin bizzat yazıp sunduğu dizelerinde  'Her tac olmaz fahr-u fena ehline sertac, Türk ehlinüney hace biraz başı kabadır'' Yani, ''her taç yoksulluk ve yokluk ehline baştacı olmaz. Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır, sultan olma yeteneğinden yoksundur'' demiş, muhteşem(!) Kanuni'de bu dizeleri ödüllendirmiştir.

Türklüğünün övüncünde ve bilincinde olduğu yönünde anlatılan Osmanlı'nın son padişahı Vahdettin'e ait bildirilerden birisinde "Türkler dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk (kuşkulu...) ve mahlud beş-altı milyonluk cahil bir kitledir." Türkçe'si; "Türkler; dini, soyu sopu, yurdu belirsiz karmakarışık cahil bir topluluktur" sözleri yer almıştır.

Osmanlı'nın padişahlar'dan başlayarak idari mekanizmanın tamamen devşirmelerden oluşması sebebi ile; Türklüğe karşı her zaman hasmane tutum ve davranış sergilenmiş ve Osmanlı'nın resmi yazıcıları ve divan edebiyatı'nın önde gelenleri Türklüğe,  'Türk-ü sütürk' (azgın Türk), 'Türk- bed lika' (çirkin yüzlü Türk), 'Etrak-ı bi idrak' (anlayışsız-akılsız Türk), 'Nadan Türk' (kaba, cahil Türk), 'Eşirra-Etrük' (şerli çok kötü Türk), Kızılbaş-ı evbaş (kızılbaş rezili), Etrak-i na-pak (pis, murdar Türk), Ekrad-ı bi akl u din , cemaat-ı kallaş gibi şimdi aklı başında olan hiç bir Türk'ün kabul etmeyeceği hakaretler ile saldırmışlardır.

Buna karşılık Saray ve devşirmelerin zulmü altında inleyen Türklük cephesinin hislerine derman olacak halk ozanlarından gayrısı olmadığı için;  Osmanlı'nın Türklüğe, Türklüğün Osmanlı'ya bakışını Türklüğün sinesinden çıkmış halk ozanları ifade etmiştir. ''Şalvarı şaltak Osmanlı / Eğeri kaltak Osmanlı / Ekende yok biçende yok / Yemede ortak Osmanlı'' sözleri,  Türklerin kendisini can, kan ve mal vergileri için hatırlayan Osmanlıya olan isyanlarının göstergesidir. Dadaloğlu'nun ''Belimizde kılıcımız kirmani / Taşı deler mızrağımın temreni / Hakkımızda devlet etmiş fermanı / Ferman padişahın dağlar bizimdir.'' ya da ''Aşağıdan iskan evi gelince / Sararıp da gül benzimiz solunca / Malım mülküm seyfi gözlüm kalınca / Kaypak Osmanlılar size aman mı?'' dizeleri; Osmanlı'nın keyfi idaresine karşı başkaldırı ifadesini taşımaktadır. Nitekim, Türklüğü hakir gören saraya karşı, ağır vergilerin de sebep olduğu ekonomik nedenlerden dolayı çıkan Celalî isyanları, Dadaloğlu'nun sözlerinin vuku bulmasından başka bir şey değildir. Yalnız, acıdır ki; -acaba milletin derdi nedir diye sormadan bu isyanların bastırılması yine devşirmelere, isyanları bastırma da kullandığı metodlardan dolayı Kuyucu lakabını almış Hırvat asıllı Murat Paşa gibi kan emici soysuzlara verilmiş, ortaya çocuk yaşta ki Türklerin dahi katledilip kuyulara doldurulduğu acı bir tablo çıkmıştır. Kuyulara atılıp katledilen çocuklardan bir tanesi; Osmanlı'nın kuruluş aşamasında bulunan Konuralp, Samsa Çavuş, Karamürsel'in öz torunu olup olmadığını kim bilebilir ya da bunun böyle bir ihtimal dahi içermesi yüzünden olayların akışını hangi Türk evladı onaylayabilir ki?.. Ya da II. Murat'ın Karaman Beyliği'ne yaptığı seferi yorumlayan Âşıkpaşazade'nin ''o yıl doğan çocukların babası belli olmadı!..'' sözlerinde tarif ettiği Türk'e takınılan gaddar ve hasmane tavrı?..

Soy bakımından ırken Türklük'den çıkmış padişahlarını bir kenara koyarsak; Türklüğün uğradığı zulmün başlıca sebeplerinden olan ve devlet kademesinden Türklüğün uzaklaştırılmasına ön ayak olan devşirme sisteminin temellerini I. Murat atmış olmasına rağmen, Fatih Sultan Mehmed bunu devlet politikasının birincil önceliğine oturtmuştur. Devşirme politikasını sistemleştirmiş, gayri Türklere açtığı payitaht kapısını, cephede savaşmak dışında Türklere neredeyse tamamen kapatmıştır. Bilhassa kendisini yetiştiren hocaları Akşemseddin ve Molla Gürani hocaları dahi; bu duruma içerlemiş Çandarlı'nın idamı ve arkasından gelen politikalar yüzünden Fatih ile araları açılmış, bir daha eskisi gibi olmamıştır.


Osmanlı'da Türklük açısından üzüntü ve elem verici bir diğer olay da payitahtın yanı sıra Anadolu'nun kapıları fethedilen bölgelerin gayri Türk halkına açık olduğu halde; Türklere kapalı olmuştur. Orta Asya'dan dalga dalga gelen Türkmen nüfusu Osmanlı'yı var etmesine rağmen, iktidarı ve yönetimi Osmanlı hanedanlığının ırken Türk olmamaları ve de devşirme sistemi ile gayri Türklere kaptırmalarının sonucu, kendilerine ihtiyaç kalmadığında da istenmeyen konumuna düşmüşlerdir.  Süslü vaatler ve de tanınan haklar sebebi ile; belli bir kesimi devşirme hanedan yanlısı olup; Osmanlı'nın savaş gücünü oluşturmuş olsa da, esas kütle Osmanlı'nın despot ve keyfi idaresi altında yüzyıllarca ezilmiş, horlanmış ve aşağılanmıştır. Payitahtı sağlama almak ve de Türklüğü Anadolu'dan uzaklaştırmak için icat olunan ''zorunlu iskan politikası''ndan nasibini alan Türkmen feryatlarının izlerine bugün bile hala yaşamımızda rastlayabiliriz. Sözlü Halk edebiyatımızın temelini oluşturan ozanlarımızın deyişleri, Türklüğün uğradığı zulüm karşısında şekillenmiş ve bugünümüze ulaşmış durumdadır. ''Barak'' ve ''Bozlak'' diye bilinen en hüzünlü Türkülerimizin seslendirmesini oluşturan tür, içerisinde; Osmanlı'nın politikalarının vermiş olduğu yüzlerce yıllık ıztırabın hüznünü saklamaktadır. Zorunlu iskana uğrayıp kısmen yaşanabilir bölgelere sürülen Türklere göre Beğdili obalarının Rakka'ya sürgün edilmesinin yeri, zulüm ve eziyet açısından apayrıdır. Rakka çöllerine sürülüp yaşam koşullarına dayanamayan Beğdili obaları, Anadolu'ya geri gelmek istedikçe gayri Türk'e hoşgörülü olup Türk'e gaddar olan Osmanlı'yı bulmuş, çöllerde kırıldığı yetmez gibi, Osmanlı'nın devşirme idarecileri elinde kırılmış, dökülmüştür. Tarihi yazan millet olduğu için, milletin bağrından çıkmış ozanların halkın durumunu yansıtan deyişleri dönemin koşullarını ve şartlarını yeteri kadar açıklamaya yetecektir.

Rakka çöllerine dönmeleri, aksi durumda kılıçtan geçirileceklerine dair ferman çıkan Beğdili Türkmenlerinin bu duruma yorumu Dadaloğlu'nun dizelerinden farklı olmamıştır.

''Oradan geçirdi sürdü Colab'a
Seksen dört bin hane gelmez hesaba
Deve koyun insan çoktur kalaba
Susuz hayvan inileşir çöllerde''

''Muslu Beyden Firuz Beye bir selâm
Yahşiyle yamanı seçelim demiş
Düşmanı tutalım verelim ele
Gelin biz bu candan geçelim demiş
Bu kanı çöllere saçalım demiş.''

Sonucu, Osmanlı'nın devşirme idarecilerinin ucundan Türk kanı damlayan kılıçları belirlemiştir.

''Uyan Şahin Beyim dön bak ardına          
Hoyrat girdi aslanların yurduna        
                            
Rakka'da Colab'a döküldük yola        
Kesilen kelleler gelmiyor dile
Suçumuz ne idi sürüldük çöle.''      

''Badilli de katil kuvvet bezince                    
Osmanlı da fermanını yazınca                    
Yusuf Paşa suçsuzları ezince                      
Bu dertlere dayanamam ben kuğu..''

''Misis'den göçünce Irakka yolu
Anavarza üstü Bayındır eli
Perişan düştü de koca Beğdili
İstanbul belimiz kıran değil mi''

Osmanlıcı tarihçiler Osmanlı'nın zorunlu iskan politikasını ''fethedilen bölgeleri Türkleştirme'' olarak açıklasa da, padişahlarından başlayarak Türklüğe hakaret edip, hakir gören Osmanlı'nın herhangi bir bölgeyi Türkleştirmek istemesinin mantıklı izahati yoktur. Zira, varoluş nedenini ''Hilafetin yücelmesi'' olarak açıklayan Osmanlı'nın, İran ve Irak bölgesinden ard ardına göç eden kürt aşiretlere kucak açıp yurtluk ve sancak vererek  payitahtın kalbi  Anadolu'nun bir kısmını kürtleştirip fethettiği yerleri Türkleştirmek istemesinin tutarlı dayanağı yoktur.


Başlangıçta bozkırın bozkurt soylu çocukları tarafından kurulmasına rağmen yönetimi ele geçiren devşirmelerce Türklüğü hasım belleyen Osmanlı devleti ve ''Uluğ'', ''Bilge'', ''Hazret'' diye yere göğe sığdırılamayan Osmanlı padişahları ile Osmanlı'da Türklüğün durumu ne yazık ki, budur!

Unutmak tükenmek olacağı için Türk evlatları bu gerçekleri unutmayıp, aynı hatalara düşmenin Türklüğün sonu olacağının bilinci ile Osmanlı gibi belaya bir daha geçit vermemelidir!


Oğuz Şad

06.12.2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #15 : 29 Aralık 2010, 15:19:45 »

İlmi bir yazı olmayıp birkaç sorunun telmihi ve bir anlayışın tenkidinden ibarettir.


Osmanlı İmparatorluğu'na bakışın biçimi ve düşünüşün yöntemi ne olmalı?


Bir Türk Devleti'ni  tenkide ve hatta redde hakkımız var mıdır?

İlk cevap vermemiz gereken soru kesinlikle bu olmalı. Eleştirileri ölçülü ve yararlı; övgüleri yine ölçülü ve sağlıklı kılacak olan bu cümlelerin ilke edinmişliği. Yıllardır öğülmesi de yerilmesi  de Türklüğün ve Türkçülüğün aleyhine olmuş son derce ince ayrıntılara sahip bir konu Osmanlı. Çünkü bırakın şeklini, yapısını; bazı icraatleri bile bugünkü Türkçü çizgimize ters gelmekte bizi rahatsız etmektedir. Türkmenler için ''Tarihsel  bir hak arayışı'' demek olan Osmanlı eleştirisini duyunca eleştiri kaynaklarını ''Devlet- Hakim Millet- Tebaa'' ayırdını bilmemekle suçlayan kandaşlarım da ne yazık ki saray eşrafının, Osmanlı Aristokrasisi'nin, din simsarlarının sözlerini akla düşürmektedrler. Unutulmamalı ki; Türkmen köylüsü:
''Şalvarı şaltak Osmanlı,
Eğeri katak Osmanlı,
Ekmede yok, biçmede yok,
Yemede ortak Osmanlı''  
Derken ne kadar Osmanlıcıysa idraksız bir kavim olduğu, devletin en kötü şartlarında yaşayıp da yüksek vergisini  verir hale getirildiği, yörük kelimesinin bir aşağılama; Türk'ün küfür olarak kullanıldığı dönemlerde bile soyuna, inancına ve kutsal bildiği yaylağıyla kışlağına dokunulmadığı sürece devletine isyan etmeyecek kadar Osmanlıcıdır! Ana unsur, kurucu unsur, tek hakim ve fedakar unsur en çalışkan unsurken normalize edilip herhangi bir tebaa olmasında hata Türkmenler'in değilse, Osmanlı'nındır. Osmanlı, devletin sonsuza kadar süremeyeceğini, aslolanın Türklük olduğunu idrakrten uzaktı, bu yüzden hala hataları temizlenmiş millet tam bir Milli Bilinç'e ulaştırılamamıştır. Öyle ki, eğer; Ulu Türkçüler Başbuğ Atatürk ve Kazanlı Akçuraoğlu Yusuf Beğ olmasaydı belki yıkılmak üzere olan Osmanlı'yı yeni bir formda, eski gücüne, yani yine aynı şartlara getirecek unsurun elbette Türkler olmasını bekleyeceklerdi. Neticede, bugünün Türk-İslam birliği hülyası bu istekten farklı mıdır?

         Geleyim Osmanlı İmparatorluğunun Türklüğü meselesine. Bir Türkçü neye Türk der, malumunuzdur. Kan, dil ve dilek bakımından Türk olmak durumunu Türklük diye adlandırıyoruz. Osmanlı yönetiminde dilin arap-fars arası yapı karıştırılmış uydurma bir lisan, kanın zaten evlere şenlik umursanmadığı yabancı  analardan karıştığı bir kan, dileğin Türk'çe olmaktan çok uzak bir dilek olduğunu izaha lüzum görmüyorum. Osmanlı Tarihi'nin öyle satır aralarında gizli yerlerinde değil; apaçık ortasında görülüyor bunlar. Sonuç olarak bu soruya şu yanıtı verebilirim ki;
*   Osmanlı  özel bir statüye sahiptir. Kun, Göktürk, Selçuklu medeniyet ve siyasası gibi değerlendirilemez. İyi niyet esaslı bağımsız bir değerlendirme yapılmalıdır.
*   Türklerin kurduğu, yaşattığı, emek verdiği, ama bir ailenin yönettiği sonra durumu kurtaramayınca yine Türklere emanet ettiği için aile ve milleti ayrı değerlendirme hakkına sahibiz. Bu yüzden bizi eleştirecek kandaşlare önce Osmanlı ailesini eleştirmelidirler. Bu aile de devleti  Türklükle yönetmediği için, Osmanlı imparatorluğunu Türk kabul edemeyeceğimiz gibi asli unsuru sebebiyle yabancı da kabul edemeyiz.
*   Hülasa, eleştiriye haklı olduğumuz halde redde asla değiliz. Çünkü, ''Redd-i, miras bir cemiyet için en ciddi hatadır'' diyen Ossmanlıcılık sinsice yeniden bu topraklarda tabir-i caizse Türklüğü safdışı etmek istemektedir.

Osmanlı'ya taraf olmayı kesinlikle Osmanlıcılık saymalı mıyız? Osmanlı'ya muarız olmayı tarih ve milli mukaddesat düşmanlığı kabul edebilir miyiz?


           Osmanlı tarihi tartışmasının kayın validelerin evde kaç gün kalması gerektiği sorunsalı ile ne kadar alakası varsa, Osmanlı İmparatorluğuyla Bireysel Tarih Anlayışlarının o kadar alakası vardır. Bu konudaki en net ölçütümüz olan Gök Bilge kadar Osmanlıcı olabilsem bunu bir şeref ve öğünç kaynağı sayarım. Çünkü, O milli mukaddesattan, şanlı mazideki yiğitçe sayfalardan, dışarıya karşı milli çıkarı korumaktan  dolayı  asla Osmanlı'nın hatalarını görmezden gelemeyecek kadar dürüstçe bir tarih anlayışına sahipti. Türklerin Osmanlı'daki  yeri  hakkında hep iki örnek verip tartışmaları bu düzleme çekti. Hazreti Fatih ve Damat Ferit!

           Atsız Ata Yavuz'un ordusunun devşirme olduğunu söylerken,  yiğitçe belki de ilk kez Temir Bek'i savunduğunda Osmanlı Düşmanı, milli mukaddesat karşıtı mı oldu? Ya da Gök Sultan'dan söz etmek onu  (Tanrı beni bağışlasın!) rezil bir Osmanlıcı mı yaptı? O'nun tuttuğundan farklı bir yol tutmamak için yapmak gereken iyi niyet ölçüsü dahilinde kandaşlarımızı iki zıt yönde de itham etmemek.


Bir Türkçü'nün Osmanlı hakkındaki görüşleri neye dayanmalı? Dine dayanmalı mı?

            Kanımca, Türkçüler tarihi olayları sosyolojik değer temelinde  incelerken üç şeye dikkat etmeli. O dönemde Türklerin milli şereflerinin korunmuş olup olmadığı, o dönemde Türklerin iyi şartlarda yaşayıp yaşamadığı, o dönemden bu güne süren etkilerin yararlı olup olmadığı. Bilmiyorum, dini de ele almalıyız diyen kandaşım var mı ama ben diyemiyorum. Şayet varsa, bunları tartışmanın ne anlamı var ki? Tarihi bin yıllık sayarız olup biter.
*   Osmanlı dönemini ele aldığımıza göre bakalım; Osmanlılar Türklerin Türk gibi yaşamasına sanırım izin vermedi. Türkler  de kendi şerefini korumak için kişiüstü gayret sarf etti.
*   Mekke'de, Avrupa'da yapılacak köprü, çeşme için vergileri artırııyorsa, aşağılanmaya ve hakarete maruz kalıyorlarsa , uğruna öldükleri yurtlarından sürülüyor, en fedakar unsuruna Osmanlı bu kadar umursamaz davranıyorsa yaşam şartları iyiydi demek adilce gelmiyor.
*   O zamanlar, bir devlet politikası olarak, doğmuş olan Osmanlıcı-ümmetçi çizginin günümüzdeki  etkileri kendini nasıl Türkçülük düşmalığı olarak gösteriyor, tek gören ben değilimdir, eminim.

Hülasa, bu yorumların tamamı yanlışsa bile bu üç konuya iyi  niyet dahilinde yaklaşılmalı ona göre değerlendirilmelidir. Türk, Türk'e göre bakmalıdır.


Hangi Osmanlı'yı neye göre ve neye karşı savunmalı; hangisini neye ve kime karşı eleştirmeliyiz? Osmanlı düşünüşünün yönü nedir?



Osmanlı İmparatorluğu'nun yorumlanmasının, eleştirilmesinin, sahiplenilmesinin zor olduğunu belirtmiştim.  Pekiyi, Osmanlı'ya bakış ne yönde gerçekleşmeli? Ölçütü nedir? Neden ''Hazreti Fatih'' ve ''Yavuz'un devşirme ordusu?''


1)   İçe karşı Osmanlı Bakışı:

''Milleti kandırmak'' olarak değerlendirilmesinin iyi niyet göstergesi olmadığının anlaşılmasını umuyorum. Kanımca,  Osmanlı'yı içe ve dışa karşı değerlendirirken aynı yöntem ve bakış açılarını kullanamayız. Türk Milleti 700 yıldır olduğu gibi yine Osmanlı'nın ayıbını örtmeğe uğraşacaktır ancak düşman açık arar. Bu yüzden umumi ortamlarda bu konunun özenli tartışılması taraftarıyım.

*''Türkçü samimiyeti'' çok önemli.  Halka doğru samimi bir biçimde Osmanlı'yı  dilimize doladığımız ''günahıyla, sevabıyla'' düsturuyla her yönüyle anlatmalıyız. Bu yaptığımız F-Tipi yapılanmalardaki art niyetli olarak şişirilmiş, yanlı br yöntem olmaktan çok halkın içselleştirmesini sağlayacak, kalıcı; milli tarih anlayışımıza göreyse yarar bir yöntem  olacaktır.

*Halka doğru giderken Hazreti Fatih'ten bahsettiğimiz kadar Yavuz'un devşirme ordusunun yanlışlığından da bahsetmek Türkçülüğe hizmet olacaktır. Yıllardır dışa karşı tartıştığımız kardeş kavgası Şah İsmail Yavuz çatışmasının kimlerin elinde koz olduğu ortada.

*Osmanlı'yı benimsetmenin tek yolunun milletle berbar, Milletin fedakarlığını anlatarak Osmanlı'yı eleşirmek olacağı açıktır. Türk2e ve Türkçüye karşı şuursuz Osmanlı savunuculuğu sonuç vermemektedir.

2)  Dışa karşı Osmanlı Bakışı


Dışa yani, yabancılara ve Türklük düşmanlarına karşı bir zamanların şanlı baş belaları Osmanlı'yı sonuna kadar  savunma taraftarıyım. Bunun da yönteminin Hazreti Fatih, Yıldırımı Eriten demir, Katrinle acep neler yapmış olan Baltacı ve tabii ki Gök Sultan olduğunu düşünüyorum. Dışa karşı Osmanlı'yı eleştirmenin,  düşmanı  yormamak için onun yerine kendi askerini vurmaktan farklı olmadığı açıktır.
                 Hülasa, ''milleti kandırmış '' sayılmamak için tekrar belirtmeliyim ve özetlemeliyim ki; içe karşı ''Yavuz2un devşirme ordusu''(İran Türkleri Makalesi/ Gök Bilge) dışa karşı ''Hazreti Fatih'' (Davetiye) ile savaşmak taraftarıyım.


Bizim gibi düşünen ya da düşünmeyen hangi ideolojik gruplar neden Osmanlı Devleti yönetimini ya da anlayışını- savunmakta ya da reddetmektedirler?


         Türkçülük hariç hiçbir ideolojinin  Osmanlı'ya bakışının Tük Milleti adına iyi niyetli olarak değerlendirmek mümkün değildir. Kişisel çıkarlar , ihtişam özlemi, yeni Osmanlı ailesi olma isteği, Atatürk Düşmanlığı'nın kalkanı kendini Osmanlı savunuculuğu; milli değer, tarih, inanç, milli ahlak düşmanlığı kendini şuursuzca Osmanlı düşmanlığı olarak aksettirmektedir.


Osmanlı  Savunucusu Odaklara  Genel  Bakış

Kişisel çıkarlar: İstanbul Aristokrasisi, taşra yönetimi özlemi ve gerici kesim başta olmak üzere, afbuyrun, yolunacak kazlarını yitiren Osmanlı ''yiyenlerinin'' karın ağrsı olarak başgöstermekte, bir diğer biçimi de ağalık yaşamı ve Orta Çağ haline pek alışkın olan sözümona  grup önderleri olarak belirivermekte.  Milletimiz lehine gayet Türkçü olarak gerçekleşen Türk Devriminden sonra milleti sömürdükleri  kaynaklar kavm-i necip falan dinlenilmeksizin  Başbuğ tarafından kesilen kişiler bugün elbette Osmanlı özlemi çekeceklerdir. İçerisinde  azımsanmayacak kadar milliyetçi geçinenin de bulunduğu bu grup bugün adeta yanıp kahrolmaktadırlar.

Yeni bir Osmanlı Ailesi olma isteği: Yedi ceddine yetecek bir miras ve servete konmak deyimini bilirsiniz. Osman Gazi bilerek ve isteyerek yapmasa da aslında 36 ceddine yetecek kadar çalışkan Türkmen işçiler miras bıraktı. Bugün de iyilik dostu, İslam'ın yandaşı, biricik demokrasi pıtırcığı Osmanlıcılar bu servete göz dikmiş durumda. Açıkça söylemeliyim ki, Osmanlı özlemi kölelik isteğinden başkası değildir, olamaz. Ülkü Ocağı denen şer yuvasına çoktan hizmete başlayan bu niyeti bozuklar milli duyguları da sömürerek milleti millet eliyle köle yapmak yolundalar.

Atatürk Düşmanlığı'nın Kalkanı olarak Osmanlıcılık: Ruhlarını Arap'a satmış öyleler var ki, Türk milletinin ve Türkçülüğün en büyük düşmanı oldukları halde sırf Atatürk'e ve Türk devrimine de düşman oldukları için aslında dederinin kanları ve ruhları için bugün Osmanlıcıcılık oynamaktadırlar.



Şuursuz Osmanlı Düşmanlığı yapan Odaklara genel bakış:

Konuyu mezhepsel olarak ele almak gafletine düşmeyeceğim, unuttuğum sanılmasın.


Milli değer ve Tarih Karşıtları: Genelde sol örgütlerde peyda olan acayip bir grup ki, milli değer ve Tarih düşmanlıklarına Osmanlı'ya  muarız olmakla da tevhid edip etnik azınlık soykırımlar, milletisizlik, saf soyun yokluğu gibi yalan ve hezeyanlarına dayanak yaratmağa çalışıyorlar. Liberaller de Atatürk Düşmanlığına kalkan etmek için üst gruba geçmeden önce sanırım tam olarak buradaydılar!

İnanç ve Milli Ahlak Karşıtlığı:Refleksif milli rahatsızlığımız olan her şeyi inançla bağdaştırma, afbuyrun, bir dönem oğlancığın alıp yürüdüğü Osmanlı'yı din bakımından yüksek görerek inanç karşıtlığı ile Osmanlı karşıtlığını duruma göre omurgasızca birbirine gerekçe gösterme hatasına sebep olamaktadır. Bu hastalığın bir ileri boyutu oaln ahlak-din ilişkisini de işin içine sokarak milletlerinden alamadıkları ahlakı dinlerinden de  alamayanlar yetecek zekaya sahip olunca derhal Osmanlı karşıtlığına soyunmaktadırlar.

Türkçü, Türkçe bakandır!



Türkçü  bakış- Osmanlı ilişiğinden kısa bir not:
Başbuğ yeni Türk Devletini yaratırken neyi bitirdi, Akçura Beğ neyi tenkid etti, Selim Pusat ne demek istedi?


Türkçü Devrim- Osmanlı ilişliği, millet nazarında,  İnönü devrinde Osmanlı'ya yapılan haksızca muameleye kadar gayet sorunsuz, yarar temelli, iyi niyetli geçmişti. Ortası olmayan bir garip adam olan inönü tutup Osmanlı'yı yerin dibine(tek başına yeri kazıp içine girdirmek değil, devlet eliyle geçmişsizleştirme) sokunca zaten hazırda pusuda bekleyen çakal, ''ecdadımız yalnızca Osmanlıdır'' diyen milliyet düşmanı odaklar halkı da bu yolla arkalarına alarak hala süren bir yola girdiler. Şuursuz Osmanlı Düşmanlığının nasıl bir milli refllekse yol açtığı sanırım burada açık. Milliyetçi kesim bile hala vazgeçemeyerek Türk-İslam  kuruntusuna  gönül  veriyorsa sorumlusu Başbuğ'un yolunu terkedenlerdir.

Başbuğ, ne şuursuz inönü kadar Osmanlı düşmanı, ne karşı grup kadar koyu Osmanlıcıydı. Onun bitirdiği  Osmanlı'nın ne sanatı, ne bilimi felsefesi, ne de diniydi. Yalnız yönetiminde bulunan ailenin Türklüğe zarar vereceğini okuyup her Türkçünün yapması gerekeni yaptı.

Çünkü o, Akçura Beğ kadar Osmanlıcılığın ne olduğunu bilmiş olsa da Selim Pusat kadar şerefli bir eski yönetim subayıydı.



Belki de en önemlisi, ne yöne adım atarsak Türkçü çizgiden taviz vermiş oluruz? Temel ilkeler ne olmalı?



*Dini ön plana alıp Osmanlı'ya eleştiri kalkanı yapıp, her türlü eleştiriden uzak tutarsak Türkçü çizgiden ciddi bir taviz vermiş oluruz.
*Kültürü, medeniyeti ya da felsefi dayanakları tamamen redde ya da kabule kalkışırsak miras aldığımız akılcı Türkçülükten taviz vermiş oluruz.
*Olayları tek tek değil de, koca imparatorluğu bir bütün olarak ele alırsak hakim millet anlayışımzdan taviz vermiş oluruz.
*Hiçbirinin iyi niyetli olmadığını açıkladığımız ideolojik gruplarla sırf aynı fikirdeyiz diye iyi kötü ayrımı yaparsak Türkçülüğün saf yapısından taviz vermiş oluruz.

Son olarak, Osmanlı'yı değerlendirirken halkı kaynak alıyorsak, çözüm fikirlerimiz de halka doğru olmalı!




Tanrı Türk'ünü korusun.
Tanrıöğen Erlik
08.12.2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #16 : 29 Aralık 2010, 15:20:43 »

Atsızcı Türkçülük ve İmitasyonları!

Karpuz kadar kafası olup, çekirdeği kadar beyni olmayan, küfürün dik alâsını edip; pişkin, pişkin beyefendi taklidi yaparak kenara çekilenlerin tavrı, kuşku yok ki; pişkinliktir, arsızlıktır. Güya, kendileri sütten çıkmış ak kaşık, ''Birleşelim'' diyen bütün Türkçü oluşumlar küfürbaz ve sanal... Halbuki; içkiyi ağızları ile içmeyi bilmediklerine kanaat getirdiğimizden, erdemli davranarak kutsallarımıza dil uzatılmasına kadar içimize attık! Atsız'dan aldığımız feyz ile ''Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir.'' düşüncemizi; muhatapların Türkçü olmadığına kanaat edip, ''Atsızcı'' Türkçülüğü de kabullenmemeleri sebebi ile bir kenara koyarak hak edilen dil ve şiddetle cevap verdik!

İçkiyi ağzı ile içmeyenlerin tavrından doğan olumsuzlukların müsebbibi; karpuz kadar kafaları olmasına rağmen çekirdeği kadar beyin taşımayan, kutlu davaları ajite ederek derneklerde bedava çay içmekten öteye geçememiş kişilerdir.

Türk'ün ahlak ve faziletinde olması gereken mütevaziliğin zerresini üzerlerinde taşımayıp, habire kimseyi beğenmeyip böbürlenenenlerin adına faaliyet ve icraat dedikleri, bize göre; Türkçülük adına rezalet olan işler, aklı başında bir Türkçünün zaten kabul edip meyledeceği türden değildir.

Fotokopi müsveddelerinden oluşan A4 kağıdında ki kutlu isimlerin resimleri ve sözlerini çöp tenekelerine yapıştırmak, bizlere göre; saygısızlık ve terbiyesizliktir. Keza; ''iştir kişinin ayinesi'', iade ediyoruz ''söz sahibine aittir'' ''Çakallıktır''

Uluğ bilge Atsız'ı kartvizit edinerek; ''Atsızcı'' tanımlamasından ve Atsız'ın çizgilerini çizdiği Türkçülük'den rahatsızlık duymak; riyakarlık, ikiyüzlülüktür.

Türkçülük ülkülemine heves edip yüzlerine gözlerine bulaştırmak sureti ile kutlu ülkülemi yanlış tanıtan kişilerin kıt bilgilerinden kaynaklı bilmediği bir şey var ki; Türkçülük, Atsız'dan öncede vardı. Lakin; Türkçülük, kimliğini Atsız ile bulmuştur. Türkçülüğe hizmeti geçmiş bütün uluların tamamlayıcısıdır Atsız! O ki; kendisinden resmini isteyenlere; ''Size, Ziya Gökalp'in resmini gönderiyorum, biz bu ülküleme onlar kadar ne hizmet edebilmişiz ki'' diyecek kadar mütevazi bir çınardır. Oysa bizler biliyoruz ki; Türkçülük bir ağaç ise hizmeti geçen ulular o ağacın görkemli bir dalı, Atsız ise heybetli gövdesidir!

Türkçülük; kişilerin, bütün olgu ve değerlerin üstünde kutlu bir ülkülemdir. Lakin, tanımlamada hatları ve çizgileri belli, tamamlayıcılığı şüpheye mahal kalmayacak derece de net olan Atsız'ın Türkçülüğü, biat edilmiş Türkçülüğün hatlarını belirtmek anlamında ''Atsızcı Türkçülük'' olarak kullanılması; son derece yerinde ve olağandır. Atsızcı: uluğ bilgenin sözlerinde vurgu yaptığı gibi: ''Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir.'' fikriyatına biat eden kişidir.  Yani, ''Atsızcı olmayan, Türkçü olamaz mı'' ukalalığında bulunanlara verilecek tek cevap, Türk soyunun/ırkının üstünlüğünü oturup çizemiyorsa; kocaman ''HAYIR''dır.

Türkçü, Türk'den olur. Her Türkçüyüm diyen de her Atsızcıyım diyen de Türkçü olmaz. Türk'ün ahlak, fazilet ve kişilik erdemlerini üzerinde barındırmayan kişiden Türkçü olmaz. Kişisel, şahsi hırslarının esiri olup akla hayale gelmeyen benzetmelerde bulunup bir çok kişinin beyninde soru işareti oluşturmak sureti ile fitne fesat tohumları eken kişiler, Türklüğün erdem ve faziletlerinden nasiplenmediği için Türkçü falan değillerdir. Elinin yetmediği, sesinin gitmediğinin kutsallarına hele ki, namusuna dil uzatanlar, Türk'ün mertliğinden nasiplerini almadıklarından olsa gerek Türk oldukları şüpheli olduğu için nazarımızda Türkçülük iddiları da boş ve ''sinek'' vızıltısıdır.

Etrafında 10-15 tane temiz, Türkçülüğe hevesli genci görünce kendisine ''kağanlık'' kuranlar,  üzerlerinde ki postu çekip alan Atsızcı Türkçülerin varlığı karşısında çırpınmakta, çırpındıkça da batmaktadırlar. Kutlu ülkülemi şahsi ego ve kişisel menfaatleri için kullanan kişilerin bunlar son çırpınışlarıdır. Keza; ''Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir.'' diyen Atsız Ata'nın belirttiği ülküye eren her kişi ve oluşum, kapılarını birer birer yüzlerine vakti zamanı gelince çarpacaktır.


Temelini Atsız Türkçülüğünden almayan, harcını Türk'ün ahlak, fazilet ve erdemlerinden karmayan oluşumların ömrü, akşamdan sabaha kadardır. Keza, muhteviyatı ve şekli şemali belli olmayanlar, iskambilden kuleler, kumdan kaleler misali yıkılmaya mahkumdur!  Atsızcılığa burun kıvırıp ''Özgün Türkçülük'' gibi sentezden harmanlanmış ne idüğü belirsiz söylemler ile ortaya çıkanların tek muhatapları olur, o da Türkçülüğe verdikleri zarar sebebi ile hasımları olarak her zaman karşılarına çıkacak olan Atsızcı Türkçü Turancılar'dır.

Utanmadan pişkin bir eda ile bugün ahlak timsali kesilenler bilsinler ki; fitne, fesat ve iftiralarında boğulacaklardır. Atsızcı Türkçü Turancılar'ın vakur duruşunun asaletinden olduğunu, kutlu ülküleme ve hizmeti geçenlere dil uzatıldığında Atsız'ın çerileri tarafından kutsalları ile beraber her zaman ayaklar altına alınacaklarını unutmasınlar!


Nejdet Sançar'ın ''Türk'ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş. Hepsi kabul!'' sözlerini yüreğinde samimiyetle taşıyan Atsızcı Türkçülüğü şiar edinmiş bütün Türk evlatları ile elbet birgün yolumuz aynı safta kesişecek, omuz omuza kutlu dileğe yürüyeceğiz. Fakat fitne, fesat ve iftiraları ile egolarına hizmet eden, Türk'ün ahlak, fazilet ve kişilik erdemlerini mayasında bulundurmayan, ''Özgün Türkçülük'' adı altında sentezi Türkçülüğe yamamaya çalışan ahlaksızlarla Asla!

Mücadelemiz, Atalarımızın bıraktığı binlerce yıllık şan ve şeref dolu mazimizin damgasını, atî'ye vurana kadardır!

Türk Irkı Sağolsun!

Oğuz Şad/06.10.2010 Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #17 : 29 Aralık 2010, 15:22:26 »

TÜRK KIZLARININ GÜNÜMÜZDEKİ İÇLER ACISI HALİ

Hepimizin bildiği gibi TÜRK olmak bir ayrıcalıktır. Biz bu ayrıcalığı yaptıklarımızla hak etmişizdir.TÜRK adı her daim her konuda en mükemmeldir.
Şüphesiz bu yüce ırkın yavrukurtlarını doğuran, daha küçücük yaştan beynindeki düşüncelerin berrraklaşmasında önemi olan TÜRK kadını daha farklı bir özellik kazanmıştır.Şu sarf ettiğim iki cümle ile bile sorumluluk duygusunun altında ezilmesi gerekirken, günümüzde TÜRK kızlarının büyük çoğunluğu ne yazık ki kendilerine hiç yakışmayacak haldedirler.Bence biraz içlerinde bulundukları bu durumdan bahsetmeliyiz.Kimbilir belki biri utanırda ırkına layık olmaya çalışır.
Kızlarımızın büyükşehirlerde yaşayan kısımları iki farklı rüzgarın etkisine kapılmışlardır. Bunlardan bir kısmı sıkmabaş dediğimiz furyanın içinde olup; araptan daha çok arapçılık yapmaktadırlar. Bu kızlarımız kendi özgürlüklerinin olmadığından bir haber özgürlük diye yırtınmaktadırlar.
Diğer kısım ise hiç sevmesem de anacağım ''Trend'' gurubudur. Bu kesim genellikle beyninin boşluğu ile özetlenebilir.Bu kızlarımızın ağzından;'' Keremcem'in son şarkısı çok cool!,Adidas ayakkabımın üstüne sence elsi' den ( lcw) şu eşofman mükemmel olmaz mı?, Of ya kesinlikle saçımın rengini değiştirmeliyim.'' gibi saçma sapan sözleri bolca duyarız. Türkçeyi kullanırken araya ingilizce sözcükler eklemeden duramayan güruhtur bunlar. Bu iki zıt gurubun özelliği TÜRK' lükle alakası olamaması diye özetlenebilir.
Başbuğumuz ATATÜRK çağdaşlaşma derken şüphesiz bunları kast etmemiştir. Bizler tabii ki muhassır medeniyetler seviyesine çıkarken, günümüz dünyasında olan ilgi duyduğumuz şeyleri de kullanmalıyız ama bu tamamen onlara aitmişiz gibi davranmayı gerektirmez. Üstüne üstlük işler yurdumuz ve milletimiz için her geçen gün akıl almaz ölçüde kötüye giderken üstümüze düşeni yapmak için uğraşmalıyız.
Ben kendi adıma '' Vatanı sen mi kurtaracaksın!'' sözlerinden bıkmadım. Daha hiçbir şey yapmazken benim için bu sözlerin komikliğini anlatamam. Diyeceğim artık birazda gerçekleri görün ve kanınızın hatrına bir an düşünüp kendinize dönün.
TÜRK' E YAKIŞIR ŞEKiLDE YAŞAYIP, TÜRK GİBİ ÖLÜN!!!

Asena 01
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #18 : 29 Aralık 2010, 15:24:05 »

ATSIZ'IN DİNİ İNANCI (BİRİNCİ YAZI)

Hüseyin Nihal Atsız’ın Türkçü olduğunu bilmeyen yoktur.
Yalnız, kimi kişilerin hemfikir olunan inançları olduğu kadar, bilinmeyen ve görüş ayrılığına düşülen inançları da vardır.
Nihal Atsız da bunlardan biridir.
Türkçü olduğu herkesçe bilinmesine karşın, dini inancı her zaman tartışma konusu edilmiş; ülkücülerin “cami içinde vaaz dinlerken” diye yayınladıkları montaj resme Türkçü kesim büyük tepki göstermiştir.
Atsız’ı sevmeyen ve pek de tanımayan bir öbek de onun ateist olduğunu iddia eder.
Ateistlik konusunda Atsız’ın görüşleri kesindir. “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir” adlı yazsında şöyle diyor:

“Türkçüler "Tanrı"yı bir tarafa atmamıştır. Atmaz da. "Tanrı Türk'ü Korusun" sözü Türkçülerin sloganıdır. Tanrı, insan zekâ ve idrakinin kavrayamayacağı yükseklikte olduğu için ikide bir onu ortaya sürerek, üzerinde kırıcı tartışmalar yapmanın aleyhindeyiz.”

Aynı Atsız’ın Müslüman olduğu iddialarına karşın, yine Atsız’ın dilinden ve aynı makalesinden yanıt vermek gerekir.

““İslamiyet Türkler sayesinde yaşadı ve yükseldi. İslamiyet Türkleri değil, Türkler İslamiyeti yüceltti. Biz İslam olmadan önce de büyüktük. Keramet İslamiyet’te olsaydı her Müslüman millet yükselirdi.



İslam düşüncesinde sömürgecilik vardır. Ülkeler fethetmek, bu ülkeyi haraca bağlamak sömürmekten başka bir şey olmadığı gibi bütün beşeriyet de tek ümmet değildir. Peygamber "ümmetim" diyerek yalnız Müslümanları kastetmektedir ve İslam geleneğine göre mahşerde yalnız kendi ümmeti için şefaat edecektir. Herhalde Lenin'in cennete girmesi için Tanrıya ricada bulunmayacaktır ama Pasteur veya Koch'la Hasan Bağcı arasında tercih yapmak durumuna düşse ilk iki gâvuru seçeceği muhakkaktır.



Bugünün din bilgileri artık dini başka türlü açıklıyor ve Tanrı'nın bazı kimselerin yani peygamberlerin gönlüne vahiy yoluyla ilhamlarda bulunduğunu kabul ediyorlar. Din kitaplarındaki tarihi ve ilmi yanlışları da ilhamı alanın insan olmasıyla tevil ediyorlar. Zaten böyle olmasaydı din kitapları insanlığın sonuna kadar değişmeyecek hakikatlerle dolu olur, insanlığın geleceğini ve geleceğindeki tehlikeleri açıklar ve mesela zararı nispeten az olan alkol haram edilirken ondan on kat tehlikeli olan tütün ve hele eroin hakkında sükût edilmezdi. Tanrı günün birinde insanların tütünü ve eroini bulup kullanacaklarını, bunun büyük bir felaket olduğunu bilmiyor muydu? Milyarlarca yıl sonraki kıyamet haber verildi de neden birkaç yüzyıl sonra ki zehirlerden söz edilmedi?
Çünkü din, ilahi ilhamla olsa bile sosyal bir müessesedir ve her peygamber de nihayet kendi bilgisi ve görgüsü kadar düzen ve yasak koymuştur.
Kumar, içki ve her türlü fuhşiyatla yozlaşmış, karılarını değiştiren ve kız çocuklarını gömecek kadar vahşet gösteren bir toplumda Muhammed'in başka türlü davranmasına imkân yoktu. Onlara korkunç cehennem azapları gösterecek ve dünyada doğrulukla yaşayanlara da öte âlemde köşkler, Kevserler yiyecekler, güzel huri kızları vaad edecekti.
...
Yobazlara göre Tanrı, insanların ne yolda hareket edeceklerini, daha kâinatı yaratmadan önce tespit etmiştir. Bunların hepsi Levh-i Mahfuz'da yazılıdır (bu yazıların dili de herhalde Arapça olacaktır),o halde insanları cezalandırma neye? Mademki insanlar Tanrı'nın iradesiyle suç işliyorlar, akılları, fikirleri, iradeleri Tanrı'nın ezeli kararı karşısında bir işe yaramıyor, ceza neden?


Peygamberin, çevresindeki ahlak bozukluğunu görerek çareler aradığını, tedbir düşünmek için dağlara çekilip insanlardan uzakta yaşadığını ve ta eski Mısır'dan gelerek Yahudiler'e geçen "tek Tanrı" fikrini akıl ve duygusuyla kabul ederek Arap putçuluğuna karşı çıktığını görüp anlamak için yobaz olmaya, bir takım masallara inanmaya, eski Sümer'den ve Mısır'dan gelip Yahudiler aracılığı ile öteki milletlere geçen inançları ilahi hakikat diye kabul etmeye lüzum yoktur. Hele Yahudi krallarını peygamber diye Türk milletine telkin ederek milli mefahiri unutturmak suretiyle İsrailiyyatı hayat ve ahlak sistemi diye öne sürmek milli bir cinayettir.


Peygamberler de insandır. İnsan oldukları için hataları vardır. İsa aleyhinde Batıda hayli eserler yayınlanmıştır. Muhammed'in de peygamber olmadan önce Kureyş putlarına kurban kestiği ve Halife Ömer'in amcazadesi Zeyd'in kendisini bundan menettiği hakkında İbni- İshak'ın siyer parçalarında bir kayıt bulunduğu gibi (bak: İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, cilt I. s. 126) Peygamber olduktan sonraki "Garanik" meselesi de bütün İslam âleminde meşhurdur ve tevil olarak "Şeytan, peygamberin içine girerek onun adına öyle konuştu" demek gibi çocukça bir tevile başvurulmuştur. Peki, şeytan bu karganmışlığı yaparken "âlim" (= her şeyi bilen), basir (= her şeyi gören) ve habir (= her şeyden haberi olan) Tanrı ne yapıyordu? Görülüyor ki saçma sapan tevillerle beşeri zaafları örtbas etmeye imkân yoktur.
Bunları anlatmamım sebebi şudur: Tanrı insan idraki dışındadır. Kur'an, Muhammed'in talimatıdır. Bunun birçok delilleri vardır. Bir tanesi birçok yerinde aya, güneşe, fecre, atların köpüren ağızlarına yemin ve and verilmesidir. Yemini kim eder? İnsan eder ve kendisinden daha üstün bir varlığın adına eder, Tanrı yemin eder mi? Tanrı'dan daha üstün bir varlık olmadığına göre kendi yarattığı aya, güneşe neden yemin etsin? Görülüyor ki bu yeminler Muhammed'in gönlünden ve beyninden doğmadır ve hatta Araplar arasında İslamiyetten önceki zamanların usul ve adabınca edilmektedir.

Kur'an "âlemlerin sahibi olan Tanrı'ya hamdederim" diye başlamaktadır. Belli ki bu söz de Muhammed'indir. Çünkü Tanrı, kendi kendisine hamdetmez. Müfessirler her ne kadar Tanrı "böyle diyin" demek istemiştir yolunda tevillere geçmişlerse de Kur'anın sonundaki küçük sürelerde olduğu gibi, sürenin başına bir "söyle, de ki" hitabını eklemeyi Tanrı düşünmez miydi?
Muhammed'in yirmi küsur yıl süren peygamberliği sırasında bazı ayetlerin mensuh olduğu yani hükümden düştüğü malumdur. Demek ki yirmi yılda bile hayattaki bazı değişiklikler Tanrı buyruklarını değiştiriyor, Tanrı eski buyruklarını hükümsüz sayarak yenilerini gönderiyor. Peki, hayatın geç ve güç değiştiğini 14asır önceki zamanların 20 yılında bile ihtiyaçlar ve hükümler değişirken gelişmenin çok hızlandığı daha sonraki 14 asırda değişecek hiçbir şey olmadı mı?””

Atsız’dan bu kadar fazla ve geniş alıntılar yapmamın nedeni, onun dini inancını özgürce ve sorgulayarak açıkladığı bu makalesini okumamış olanların bu yazı vesilesiyle görüşlerine erişebilmesidir. Ateist, agnostik, teist ve deist sitelerin bugün hala ilham alarak yayınladıkları ve o zaman Atsız’ın Hasan Bağcı’ya sorduğu bu soruları Atsız’a Müslüman diyenlerin görmemesi olanaksızdır.
Tümü Müslümanlarca “küfür” sayılabilecek bu makalenin, 1970 yılında yazılmış olması, tıpkı bugünleri görerek yazdığı “Nurculuk Denen Sayıklama” makalesi gibi bugün dahi belirli bir kesim tarafından kaynak olarak kullanılması Atsız’ın ileri görüşlü zekasının ispatından ve onun İslam dışı bir kişi olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir.

ATSIZ'IN DİNİ İNANCI (İKİNCİ YAZI)

İlk bölümde, Nihal Atsız'ın “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir” adlı makalesinden din ve İslam ile ilgili bölümleri almıştık. Bu bölümde ise, onun diğer makalelerinden, kitaplarından ve şiirlerinden örnekler vermeyi sürdüreceğim.

Atsız'ın dilinden din hakkındaki görüşlerini dinlemeye devam ediyoruz.
“İslam Birliği Kuruntusu” adlı eserinin girişinde Atsız, İslam'ın ortaya çıkış nedenlerini değerlendiriyor.

“Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti.

Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır.

Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır.”

Makalesinin ilerleyen bölümlerinde Atsız, İslam Birliği davasını güdenleri ağır bir dille eleştiriyor ve onların görüşlerini sıraladıktan sonra kendi görüşlerini belirtiyordu.

“Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atila, Çengiz, Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler kurabilmişizdir. V.b…
...
İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandanberi Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?

Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslana’a, Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar?

Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani “İtoğullarıdır”

Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.”
Bu görüşlerinden sonra Atsız, Türklüğün yükselmesinin Müslümanlık sayesinde olmadığını, aksine Müslümanlığın Türkler sayesinde yükseldiğini “Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.” cümlesiyle belirtiyor.
Atsız'ın kendi yaşamını değiştirerek ele aldığı “Ruh Adam” adlı eserinde, Tanrı ile konuşan Selim Pusat karakteri, Tanrı'ya şöyle seslenmektedir.
“Ben kimseye kötülük etmedim. Kimse hakkında kötü düşünce beslemedim. Ümitleri kırılmış bir insan olarak avunmayı içkide ve bir güzeli düşünmede buldum. İçki fena ise üzümü neden yarattınız? Üzümden içki yapılacağını neden Levh-i Mahfuz’ a yazdın? Son peygamberin arkadaşları namaz kılarken ayetleri yanlış okumasaydı içki yasaklanacak mıydı? Çöldeki Bedevi ile bir kurmay subayın içmesi aynı mıdır? Biri sarhoş olunca her türlü herzeyi söyleyebilir. Öteki sarhoşluğun son merhalesinde bile temkinli ve iradelidir. Küçük bir kızı sevmek günahsa, son peygamber, Ayşe’yi neden sevdi de aldı? Tanrı adaletinin yürüdüğü bu mahkemede de böyle haksızlıklar yapılacaksa beni cehennemin en kötü yerine atın. Atın ki, tek içimde insanlığın erdemine ait son kırıntılar da yok olup gitmesin.”
Ve din konusunu Nihal Atsız'ın oğlu Yağmur Atsız'ın, babasını anlattığı “Atsız'a Dair” adlı eseriyle ve Nihal Atsız'ın bir şiiri ile kapatalım.

“Atsız Müslüman olarak tanımlanamazdı ama Şamanist mamanist de değildi.

Onun bu mevzûdaki konumunu bence en iyi ‘lá-dînî’ olarak tavsîf etmek yerinde olur. Evet, ‘Semávî Dinler’le pek başı hoş değildi ama ‘tanrıtanımaz/ateist’ de değildi.

Káinátı yaratan bir güce inansa da bu gücün káinátı yarattıktan sonra ‘olaylar’a müdáhale etdiğine inanmazdı. “
“Buyursunlar ... Bizim için savaş düğündür
Din arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür”


ATSIZ'IN DİNİ İNANCI (ÜÇÜNCÜ YAZI)

Hüseyin Nihal Atsız'ın dine bakış açısını ele aldığım “Atsız'ın Dini İnancı” yazılarım gerektiği ilgiyi gördü. Onaylayanlar ve kutlayanların dışında eleştiri yapanlar da oldu. Atsız'ın dinle ilgili olumlu sözlerini bana buyurarak, Atsız'ın Müslüman olduğunu iddia ettiler. Bu yüzden dini inanç konusunda üçüncü yazıyı yazmak şart oldu.
Kimsenin dini elbette ki kimseyi ilgilendirmez. Ayette de söylendiği gibi “Senin dini sana benim dinim de banadır”. Fakat burada söz konusu olan kişi, belli kitleleri peşinden sürükleyen birisi olunca ve o kişinin dini inancı montaj resimlerle yanlış olarak anlatılıyorsa bunun aksini ispat etmek boynumuzun borcu olacaktır.
Daha önce Atatürk'ün dini inancını incelediğim makalemde şöyle demiştim. “İslamı bir kere reddedersen daha önce yaptığın tüm ameller ve sözler hükmünü yitirir. Her olguda en son söylenen söz geçerlidir. “ Bu kural Atatürk'te, Atsız'da her Müslüman'da geçerlidir. Kişi on yaşındayken “Müslümanım” der otuz yaşına geldiğinde ise “Ben Müslüman değilim” derse ne olacaktır? Doğaldır ki en son söylediği söz, onun son düşüncesi olacaktır ve o kişi Müslüman değildir. Daha önce söylediği sözler onu bağlamaz.
Mustafa Kemal Atatürk'ü halka tanıtırken fazlaca kullanılan bu çarpıtma, ne yazık ki artık Nihal Atsız'da da kullanılıyor ve onun “Türkçülüğün Önemli Meseleri” adlı makalesinde dinle ilgili olumlu beyanları inatla servis ediliyor.
Nihal Atsız bu makalesinde ne diyordu:

“Milleti yapan unsurlardan biri de din olduğuna göre, Türklerin dini üzerinde de durmaya mecburuz. Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini müslümanlıktır. Eski dinimiz olan şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bununla beraber Türk olmak, için mutlaka müslüman olmaya lüzum yoktur. Çünkü bu günkü Türkler arasında birkaç yüzbin şaman, birkaçyüzbin hıristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar)de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, hıristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır.
Öyle görünüyorki bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde bütün bu şaman ve hıristiyan Türkler müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir mecburiyet yoktur.
Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusunda sünnetlik-şiilik meselesi de artık bahis konusu sayılmaz. Bunların hepsi müslüman Türktür ve müslümanlığı anlayıştaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.” (18 Ocak 1952)
Bu makalenin tarih bölümünü özellikle koydum. Çünkü Nihal Atsız'ın dini inancını en çok dışa vurduğu makale olan “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir” makalesidir ve o makale 1970 yılında yazılmıştır.
Yani, “Türkçülüğün Önemli Meseleleri”nden on sekiz yıl sonra...
Kişinin son dediği önemlidir. Son söylenen söz geçerlidir. İlk makaledeki sözler mensuh olmuş, daha önceki yazılarımda da paylaştığım dinle ilgili olumsuz beyanları nasih olmuştur.
Refet Körüklü'nün Atsız hakkında yaptığı “Müslüman” yakıştırması da ona mahsusdur ve kanıt olarak sunulamaz. Ancak yine de belirtmekte yarar görüyorum; Körüklü'nün anlattığı ve Atsız'ın “İslam'ı güzel, Müslüman Türk'ü örnek göstermeliyiz” dediğini iddia ettiği olay da 1963 yılında geçmektedir.
Yani “Yobazlık Bir Fikir Müstehasesidir”den sekiz yıl önce... Böyle konularda bir gün bile önem arz etmektedir.
Nihal Atsız'ın Türklük ve Türkçülük hakkındaki düşüncelerini anlatmayı her zaman dini inancını anlatmaya yeğlerim. Türkçülüğün Esasları'nı makaleleriyle, sözleriyle ve yaptıklarıyla adeta yeniden yazan Atsız, her zaman yüreklerdedir. İsmi Hiçbir zaman silinmeyecektir. Müslüman olan Türk kardeşlerimizin de olmayanların da böyle düşünmesi ve onu olduğu gibi kabullenip yüreklerde hak ettiği tahta oturtması gerekmektedir.



KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #19 : 29 Aralık 2010, 15:25:18 »

  
Bizim için düşman

 Görev bilincine sahip olduğunu düşünen ve Türkçü olmağa uğraşan biri olarak en sık anımsayıp benimsediğim Atsız Ata ışığı ''Türkçü'nün asli görevinin durmadan, yorulmadan çevresindeki tüm Türk soylulara Türk ırkının üstünlüğünü ve yabancı kanlıların tehlikelerini anlatmak'' anlamındaki direktifi. Önce birinciyi yapıncayı diğerin yapmağa pek zaman kalmasa da zannediyorum ki günümüz sosyal Türkçülüğünün yöntemi budur.
           Atsız Ata'yı ''siyasi ve içtimai mezhebimiz'' olan Türkçülüğün yolbaşçısı kabul ediyorsak, strateji belirlemede (Bence doğru kelime strateji olmalı. Nitekim Türkçülük doğanın en büyük hakikatlerinden savaşla hep birlikte anılan bir düşünce...) onun gösterdiği yolda düşünmek şart. Bugünkü Türkçülük savaşına bir ad koyacak yahut yöntem belirleyeceksek kendi fikirlerimiz; Türk Irkı'nın şanlı mazisinin gerçekleri ve Atsız'ın öğretilerinden sonra gelmeli.
           Amacım, kimseye bir şey öğretmek değil ki; bu haddim de değil. Yalnızca Türkçü olmayan kandaşlara karşı, asli görevimi yerine getirmeye çalışırken karşılaştığım bazı aksaklıklar beni bunları yazmağa itti. Çünkü -Tanrı'nın bir sınaması olsa gerek- artık Atsız Ata gibi bir yolbaşçı, aciz kişi ile söyleşemeyecek yerde. Yani strateji belirlemek noktasında ya onun mirasına ya da kendi fikirlerimize muhtacız. Unutulmamalı ki, Atsız'ın öğretilerini ulu yapan bir başka yön de onun şanlı mazimizi okuyup bu güne yorumlamaktaki Tanrı vergisi kabiliyetti.
 
           Türkçü olmayan arkadaşlarıma Atsız Ata'yı anlatırken onun makale, şiir ve sözlerinden bolca söz ediyorum. Bugünün tehlikesinin ''k.rtçülük, islamcılık, liberal hainler ve bunların bir birleşiği olan osmanlıcılık'' olduğu sonucunun tarihi gerçeklerden çıkarılacağını belirtiyorum. İki yıldır samimi olduğum temiz kanlı ama ne yazık ki nurculuk batağına düşmüş bir arkadaşım geçenlerde beni Ata'nın yoluna uzak düşmekle suçlayıp O'nun ''Nurculuğa karşı az sayıda yazısı oduğunu buna rağmen komünizmi daha çok eleştirdiğini, yani Türkçülüğün sola kaymağa başladığını'' söyledi. Çoğu genç kardeşimin de mutlaka böyle durumlarla karşılaştığını düşünüyorum. Bunun temel sebebi ulusalcılık oynayan eski kızıllar ve ümmetçilik oynayan eski ülkücüler.
 
           Atsız Ata, yaşamı boyunca yazdığı her yazıda, savaştığı her cephede, kavga ettiği her adamda önce Türk dedi, Türklük dedi. O günün şartları içinde asıl düşmanı ve savaşım yöntemini hep en doğru biçimde belirledi. Bunu anlamak için makalelerini kronolojik sırayla takip edip bir parça yakın dönem tarihi bilmek kafidir. Ömrünün son dönemi sayılabilecek tarihlerde yazdığı yazılar, bugün Türkçü olmayan kişiler için bile yol gösterici nitelikte. Rahatsızlığı sebebiyle -bizzat istemediği halde- bağışlandığı zaman, hapse girmesine sebep olan yazıları bugünümüze ışık tutuyor. Atsız öğretisinin aktarılmasında, bu noktalar önemli diye düşünüyorum.

           Bizim için düşman, önce Türklüğe ve Türkçülüğe; sonra Gökbilgeye düşman olan herkestir. Kimse hayal görmesin, Türkçülük hiç bir yere kaymıyor. Tarihsel süreçte düşmanlar bu yüzden değişmektedir. Soy bakımından tasnifimiz değişmeyeceği gibi, dost- düşman algımız da değişmeyecektir!

TTK.                        Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.turkcuturanci.com

Erlik Tanrıöğen
16 Ekim 2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 33
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.091 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.