Türkçü Turancılardan Toplu Makaleler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 22 Kasım 2017, 10:08:31


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 33
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türkçü Turancılardan Toplu Makaleler  (Okunma Sayısı 107612 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« : 20 Aralık 2010, 00:46:45 »

Otağdaki kandaşların istenildiği andan itibaren kısa zaman içerisinde meydana getirdikleri Türkçü Düşünceye ait Makalelerden oluşan dizidir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kırıkhan
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 304



« Yanıtla #1 : 20 Aralık 2010, 02:01:02 »

 Osmanlı Türk Cihân İmparatorluğu Denemesine Yönelik Evrimsel Bakış Açısı-1
 
Hasta adam” vâdesinin dolduğunu anladı, vârisleri olan dört torununu yanına çağırdı.

  Birinci Torun, dikkatleri üzerine çekmekten hoşlanan, saygıdan uzak, vefâdan yoksun, dünyâlık ikrâma düşkün bir kimse idi.
 
  Varoluşsal kaygı ve ürpertiden kaynaklanan gâflet içerisinde bir hayat sürerdi. Bu kişilik yapısı nedeniyle, kendisine dâimâ güçlü yöneticiler edinir, maddî güce iye olan kimselere dalkavukluk ederek hayatını sağlama alırdı.
  
   İkinci Torun ise gâyet içine kapanık, yaratıcılıktan ve derin idrâkten yoksun bir kimse idi. Bir o kadar da vefâlı olduğundan ‘kendisine öğretilen’ âdetlere uyar, ecdâda saygı duyar, lâkin gelişime kapalılığından ötürü bir ilerleme kaydedemezdi. Meselâ ölüm döşeğindeki  dedesine özenir, onun gibi giyinir, hareketlerini onun ölçüsünce ayarlar ve onu taklîd ederek yaşamını sürdürürdü.
 
   Üçüncü Torun’u betimlemek  için bir çok söz söylenebilir; lâkin “kibirlilik” onu en güzel tasvîr edecek huyu idi.
  
   İnsânların hatâlarını yüzlerine vurur, hâlden anlamazdı. Geçmişte yapılan hatâları sürekli gündemde tutarak karşısındakini kırar, onun özgüvenini yitirmesine neden olurdu. Ancak bu kişilik yapısı, en çok kendisine zarar vermişti; çünkü zamanla insânları kendisinden soğutmuş, yalnızlaşmıştı. Kibirli olduğundan, herkeste bir kusur bulmuş; örnek alacak, tutunacak bir dal bulamamış ve kendisini dar bir dünyâya hapsetmişti. Bir ihtimâl, ona yardım edip yaşamına düzen vermesi için yaklaşan kimseye “Benim düzeltilecek bir yanım yoktur! Ben hatâ içermeyecek kadar denetimli ve plânlı bir hayat yaşıyorum. Yücelmek için senin gibi bir pejmürdeden öğrenecek şeyim yok!” diye hakâret eder ve bu kimseyi kendisinden uzaklaştırırdı.

  Hasta Adam,  varoluşunu sürdürebilmek adına birçok çileye katlanmış, yorulmuş; ama bununla birlikte pek çok hatâya düşmüş, tanımadığı kimselere güvenmiş, sadâkat beklediği kimselerin ihânetine uğramış,  hattâ bâzen kendi kanından olanları, varoluş amacına ters görerek incitmiş ve kendisinden soğutup uzaklaştırmıştı.
 
  İşte artık ömür süresi tükenmiş, belli bir vâde ile memur kılınan her vesîle gibi;  kendisi de, şu dünyâdaki yerini bir başkasına bırakmaya yüz tutmuştu.

  Dört torununa dönüp: “Artık benim vaktim geldi. Mevcûdiyetimi sürdürmeye dâir, tahteşşuûrumda yer etmiş bâzı endîşelerim ve her insânoğlunda fıtren bulunan yükselme arzum, etrâfta kötü bir iz bırakmama sebebiyet verdi; lâkin bunların hiç birisi bana bir zâlim, bir gâfil olduğum nazariyle bakmanızı  haklı kılmaz. Hepimiz küllî irâdenin tecellîsinde bir vazîfe ile memur kılınmış zerrecikleriz. Hayırlara vesîle olmayı dilerken, belâya sebebiyet vermek de mümkîndir.
  
  Sizlere huzûr ve esenlik içerisinde bir mekânı , bir hayatı mirâs bırakmayı dilerdim; mamafih, bir ömür dolusu memûriyetimden elimde kalanı ve sizin nasîbinizi teşkîl edecek olanı budur.  

 Şol âciz ve hasta adamın size nasîhatı şudur ki, beni hor görmeyiniz. Size asıl mirâsım, dirliğimde başıma gelen hâdiseleri ihtivâ’ eden hâtıralarımdır. Bunları iyice dinleyip kendi dirliğinizi, nasîbiniz olanlar üzerine en sağlam şekilde inşâ etmeyi mefkûre edinin.


 Hasta Adam, nasîhat içeren  sözlerini bitirdiğinde Üçüncü Torun, her zamanki tavrını sürdürdü ve hiddetle “Benim senden öğrenecek hiçbir şeyim yok yaşlı ve hasta adam! Bir de kendini acındırıp duruyorsun.Yaptığın hatâlar yüzünden keşke sâdece kendine zararın dokunmuş olsa idi; lâkin hepimiz senin yüzünden berbâd bir hayât sürüyoruz! Senin ne mirâsını ne nasîhatını istemez. Ben kendi başımın çâresine bakarım.” diye azarladı Hasta Adam’ı.

 Hasta Adam başını eğdi; lâkin geçmişteki hatâlarının pişmânlığı ile değil, hiç beklemediği bu tepkinin hüznüyle. Çünkü hatâlarının farkındaydı; fakat şu dünyâda hangimiz mükemmeldik ki?
  
 Hepimiz memûru olduğumuz vazîfeyi yerine getirirken, yazgının kendini gerçekleştirmesinde birer vesîleden ibâret olarak solup gitmekte ve evvelce ayırdına varamayacağımız hatâlara gayriihtiyârî düşmekte değil miydik zâten?

  Hasta Adam’ın üzüntülü hâlini gören Dördüncü Torun, kendisine yakışan üslûbu bozmadan tepkisini ortaya koyar ve kardeşine dönerek:

 “Haddini bilmiyor, kendini dev aynasında görüyorsun. Hepimiz hatâlara düşebiliriz; ancak geçmişte hatâya düşenlerin yerine kendimizi koyup, onlara saygı duymazsak bizden sonrakilerden hangi hakla saygı bekleriz?” der.

   Bunun üzerine, kibirli Üçüncü Torun “Sen ne anlarsın bre ahmak! Tutturmuşsun bir  ‘vefâ’ sözü, bilmişlik taslıyorsun. Benim sizlere ihtiyâcım yok, kendi hayâtıma gene kendim karar veririm! Sizlerin ahmakça hatâlarına neden düşeyim, benim ne kadar ihtiyâtlı olduğumu bilmez misiniz?” der yanıt bile beklemeden kapıyı çarpıp gider.

  Güçlülere dalkavukluk ederek yaşamını ikame ettiren Birinci Torun da, kibirli kardeşi Üçüncü Torun’dan aldığı cesâretle “Benim de senin gibi âciz bir adamın hâtıralarına, nasîhatına ihtiyâcım yok! Pek zengin ve görgülü dostlar edindim. Onlar şüphesiz ki bana arka çıkacaklar ve beni ferâha erdireceklerdir! Senin hatâlarını da, mirâs dediğin şu yıkık virâneyi de istemez; hepsini al da başına çal. Ben çok daha konforlu olan lüks mekânlara, gösterişli kıyâfetlere, raks âlemlerine ve misk kokulu hanımlara lâyığım!” der küstâhça.
 
  Hasta Adam’ın üzüntüsü kat be kat artmıştır. Birinci Torun'a döner, göz yaşlarını zorlukla tutarak, ağlamaklı bir ses tonu ile şu sözleri dile getirir:

 Senin hâlin, başından aşağısı toprağa gömülü iken çevresindeki kalabalığı görüp sevinen ve onlardan yardım dileyen kişininkine benzer.
    

     Hâlbuki, bu kalabalık, seni toprağa gömen ve recmetmek için orada bulunan suçlular yığınıdır; ellerindeki taşlar ise, medenî bir yurdun inşâsına temel atılırken kullanılmak için değil bir zavallıya fırlatılmak içindir.
  
    Suçun mu? O kalabalıktakilerden daha büyük bir suçun olması gerekmez; zayıf olan sensin ve bu yığının ellerindeki taşlar, sana atıldığı gibi, aynı zamanda bu insân yığınının kendi iç dünyâlarındaki suçluluk duygusuna da atılıyor.  
Varlıklarını mezâlimle meşrû kılabileceklerini düşünenler, asıl suçlulardır.
 
    Onlar aslında “mevcûd bulunmanın” ve bu mevcûdiyetin sürüyor olmasının ta kendisinden kaynaklanan bir tür endîşe ve ürperti içerisindedirler, ancak şu yanılgılarını kâbullenmezler:

"Recm taşları, toprağa gömülü bir zavallıyı öldürür; lâkin fırlatanların içindeki suçluluk duygusuna can katar.”
 
  Sana evvelce uzatılan dost elini zehir, şimdi fırlatılan taşları ise ilâç belledin.

  Belli ki sen,  idrâkten uzak ve zâyıf karakterli kimse, şu dünyâda yok edilmeye memursun; onlar ise yok etmeye güdülmüşler.
 
  Sen şüphesiz ki, vicdânını satıp yüreğini sağırlaştıranlardansın.

   Bunları sözlemek, bilirim ki netîceyi değiştirmeyecek ve yazgı işlemesi gereken yolda ilerleyecek.
 
   Bil ki, ne yürek sağırları felâketi idrâke isti’dâdlı; ne de yüreğiyle görenler onun gelişini durdurmaya kâdir. “


   Lâkin, dalkavuk kişilikli Birinci Torun’un, kocamış ve zayıf düşmüş insânları dinlemeye tahammülü bile yoktu. Onun saygısı, ancak güç sâhibi olanlara idi.
 
   Hasta Adam, sürekli kendisini taklîd ederek hayatını sürdüren ve hiçbir gelişme kaydedemeyip yapmacık bir mâneviyâtın karanlığına boğulan, hem de bununla çelişki oluşturduğu hâlde, alışkın olduğu ve kurtulamadığı lükse, debdebeye  köle olmuş bulunan İkinci Torun’a döner ve şunları dile getirir:

  Hatâlarımı iz’ânla karşılamak ve onlardan ders çıkarmak yerine, onları görmezden geliyor ve beni taklîd etmeye çabalıyorsun.

 Hatâ yapmak tabiîdir ve hattâ her insânın tekemmülü, yâni pişmesi için şarttır. Asıl ahmakça olanı ise hatâyı tekrârlamaktır.
  
    Bu gittiğin hak yol değildir. Benim hayâtımın bir kısmı gözünü kamaştıracak kadar parlaktı. Lâkin sen diğer kısımları görmezden gelip, bu parlak olanı kendine bir fener edindin. Elindeki o parlak ve süslü fener gözünü öylece kamaştırmış ki; gittiğin yolun aydınlığa değil karangıya vardığını idrâk edemiyorsun. Belki de bu fenerden medet umuyor, sana yardım edeceğini düşünüyorsun.
  
  Bir rüzgâr esintisi ile sönecek olan o zayıf çerağ, seni karanlığın ortasında yeni bir ışık bekler durumda bırakacak, yeni bir imdâda mütenezzil kılacaktır. Peki bunca eziyete katlanmaya değer mi? Bunca çamurlu yolu çekmek yerine, neden aydınlık olan yola sapmıyor, neden Doğa Ana'nın sımsıcak kollarında özlem gidermiyorsun?
 
  Sana "Duru dirlik erkinliktir" diyenleri hor görüyorsun; lâkin kendine bu eziyet kâfî değil midir?”


 İkinci Torun, Hasta Adam’ın neden bahsettiğini bile idrâk edememişti. Hasta Adam’ın bu yönde bir ümîdi de yoktu zâten.

 Ancak Dördüncü Torun, hâlden anlardı. Hatâlar da dâhil, her hâdisenin oluşum sürecini zamânın ve mekânın koşullarına göre muhâkeme eder; uzunca düşünmelerin ardından yargıya varır ve her zaman bardağın dolu yanını görmeye gayret gösterirdi; bunun aksini eylemek, kişiyi karamsarlığa sürüklemekten başka neye yarardı ki?

 Onun bu iyimserliği, hiçbir zaman; kendini bilmezce bir hayalperestliğe, dünyâya tozpembe baktıran ahmâkça bir hâle varmaz, gerçeklerden uzaklaşmazdı.

 Hasta Adam, bir tek Dördüncü Torun’a büyük bir güven duyuyor ve ancak ondan iz’ân bekliyordu. Bu hislerle, Dördüncü Torun’a dönerek:

 Duygularına eremiyorlar, düşüncelerini idrâk edemiyorlar, sende birtakım gariplikler buluyorlar diye sakın ha, sıradan kimseleri hor görme; bülbülün şakıması, sanma ki güllerin duymaya istidâdındandır. Senin  de nasîbin şakıyarak, gülün kendi dikenleriyle açtığı yarayı otamak; lâkin anlaşılmaya tenezzül bile etmeden, gülün bağrında bir mekân dilemeden vazîfeni tamâm edip sessizce uçup gitmektir.
  
 “Geliyor!" dediğinde seni zavallı bir meczûb yerine koyanlar;  sebebi değil, sâdece ulağı olmakla vazîfelendirildiğin felâketi yaşıyorlarken  "Albız alsın! Biz ki yanılanlardanmışız. Acep ne büyük mezâlime ortak olduk?"  diyecekler ve senin fıtrî esenliğinden bir dem almağa koşacaklardır.

    Doğuştanlığının tek bir zerresi yüzünden bile hicâba kapılmayı bir acz bil; esâs utanılacak araz, bu zerrelerin her birinin "Yüce Dilek"e varmak için birer vesîle olacağını idrâk edememektir."

                                                                  
                                                                   ***
  
 Bâzen soğuk ve kuru akademik söylemlerle, karmaşık matematiksel denklemlerle anlatılması pek zor olan birtakım konular, bu türden edebî soyutlamalar yolu ile çok daha kolay dile getirilebilir.
 
  Millî efsâneleri, şiirleri bizim için önemli kılan da; ırkın dimağında yer etmiş hâdiseleri, gelecek nesillere mecâzlar (metaforlar), edebî temsiller (alegoriler)  yolu ile aktarmalarıdır.
  
  Burada sizlerin de tâhmîn edeceğiniz üzere; dalkavuk Birinci Torun, Kurtuluş Savaşı yıllarında; mandacılar, işbirlikçiler, vatan hainleri olarak karşımıza çıktı. Günümüzde kimleri temsîl ettiklerini söylemeye gerek bile duymuyorum.

  “Hasta Adam”ı taklîd ederek yaşamını sürdüren İkinci Torun ise geçmişte de günümüzde de aynı kimselerdir. Hattâ adları bile neredeyse aynıdır.  Osmanlıcılar, Nizâm-ı Alemciler, Türk-İslâm sentezcileri  vefâlı ancak gelişime kapalı olan İkinci Torun’un temsîl ettiği kesimlere örnek gösterilebilir.
 
  Üçüncü Torun, kibri yüzünden basîreti kapanmış, ecdâdı hatâları yüzünden hor gören,  gene kibri yüzünden dar ve çarpık bir dünyâya kendisini kapatmış olan torundur. Bana kalırsa, günümüzde kendisini “Kemalist” diye nitelendiren, ancak özünde hiçbir şey olmayan ve Türk târihini 1923 yılı ile başlatıp Türk ırkının  binlerce yıllık mâzisini inkâr eden, Türk milletini Türkiye Devleti sınırları içerisindeki her ırktan insânın toplamı imiş gibi gören, sınırların dışındaki Türklerden haberi bile olmayan, olsa da umursamayan kimseyi temsîl eder.

Türkçüler ise Dördüncü Torun olmalıdır. Türkçü, iz’ân sâhibi, vefâlı, ağırbaşlı olmalıdır.

Dördüncü Torun, “kökü mâzîde olan âtî”nin insânıdır.

Türkçü, ne gündelik yaşamın yalancılığına, dünyânın sahte keremine kanar, ne geçmişten bağlarını koparır, ne de geleceği plânlamaktan geri durur.

Çünkü Türkçü bireysel amaçlar üzerine inşâ edilmiş bir hayatı anlamsız bulur, varoluşunu anlamlı kılabilmek için millî ülküye tutunur.

   Düşündüğüm şudur ki; varoluşun, gökten zembille indirilmiş "verili" bir anlamının olmadığına ve Türk ırkının bu anlamı kendisinin yaratması gerektiğine dâir gerçek üzerinden hareket edilmelidir. Varoluşun özünde anlamsız oluşunu kâbullenmek, başlarda bir ürperti ve kaygı yaratacağından, bu durum çok uzun vâdeye yayarak benimsetilmelidir.
  
  Yaşam, kodlamasını; duygularımız, mâneviyâtımız ve sözde cüz'î irâdemize dayanan seçimlerle gerçekleştirdiğimiz bir tür  yazılım projesine benzetilebilir.

  Bu projenin devingen yapıdaki amacı ise, özünde anlamsız olan varoluşu, en azından düşünebilen ve dolayısı ile "anlam" aramaya gereksinim duyan varlıklar için anlamlı kılmaktır.
   Dolayısı ile insân, birey olarak bu anlamlandırma sisteminin bir verisi olmakla birlikte; maddî girdilerden mânevî çıktılar üreterek yazılımın yaşam döngüsüne katılımda bulunan biyolojik altyapılı bir otomat sistem olarak yazılımın baş kodlayıcısıdır.
  
  Böyle bir bakış açısından, keşkeler ve maalesefler zaman kaybıdır ve izlememiz gereken yöntem:  "Târihte (bize, şu çağdaki mükemmellik algımıza göre iyi veyâ kötü gibi görünebilecek olan) ABCD şeklinde bir hâdise meydâna gelmiştir. Yazgı ABCD hâdisesini, gelecekte Türkiye Cumhûriyeti'nin temelleri üzerine kurulacak olan Türk Cihân Devleti'nin varoluşu için nasıl bir vesîle olmakla vazîfelendirmiştir ‘acabâ?" diye düşünmek ve geleceği bu uslamlamadan elde ettiğimiz çıkarımlara göre tasarlamaktır.


Bir ülküye imân etmenin ilk koşulu, düşünce yapısını "ne yaptığından" ve kendinden emîn biçimde inşâ etmek, teferruâta takılmadan; hep netîceye, öze odaklanarak ilerlemektir.

  
  Çünkü, tasarımlarımızın içeriği bize târihî süreç tarafından verilir. Bu bilgiler ise bir sonraki Türkçü neslin mantıkî sisteminde yoğrulacak olan verileri teşkîl eder. Veri akışı yolu ile bilgi aktarımına dayanan bu döngü kendisini gerçekleştirilirken siyâsî birtakım teferruât meydâna gelir. İşte biz bunlara "gündelik siyâset" diyor ve bizi asıl "târihî şablona" odaklanmaktan uzaklaştırdığı için bunları teferruât diye nitelendiriyor, küçümsüyoruz.

   Zirâ, gündelik siyâset insânlarının sâmîmiyeti, militanı oldukları siyâsî partinin oy yüzdesi ile ölçülürken; bizim sâmimiyetimiz, Türk ırkı için bireysel olarak nelerden vazgeçebileceğimizle ölçülür. Kısacası sâmîmiyet ölçütlerimiz bile ayrı kulvarlardadır.


  Ancak, ülkü çerisi olmak ile gündelik siyâset insanı olmak da hür irâdeye dayalı birer seçim değil doğuştanlıkla ilgili bir istidâdın sonucudur; ki zâten başımıza ne geliyorsa hep bu türden bir fıtrî eğilimimiz yüzünden değil midir?
  
 Şüphesiz, Türk ırkını  Doğa Ana’nın sıcacık kollarından, doğal özünden, doğadaki dostlarından uzaklaştırıp; Arabî ağlaklığın, karamsarlığın,  Ortadoğu dedikleri kızıl tamunun içine sürüklemeye ; kısacası kendi bulundukları “esfel-i sâfilîn” konumuna itmeğe uğraşanlar gaflet içerisindedir.
    Bu gaflete artık dalâlet de eklendiğine göre; Türk evlâdı içinde bulunduğu ahval ve şerâiti düşünmeden vazîfeye atılmak daha neyi beklemektedir?

   Yarın'ın Kurultay Bozkurtları, Aksakallıları şu an Arap ve Yahûdîlerden mürekkeb Sâmî ırkın istilâsı altındaki Türk toprağı Filistin'e, Suriye’ye ve hakkımız olan öteki Türk topraklarına bir kuşatma karârı verdiğinde; Türk askeri, bu karârı uygulama hakkını, söz konusu toprakların Osmanlı'dan bize ırsî yâdigâr oluşundan; cesâretini ise damarlarında akan, Ulu Han Mete'nin askerî mirâsından alacaktır.

 

                                                                                               İmzâ ve kaynak:Sıradan bir Türkçü çeri
                                                                                               Târih:Tûrân'ın henüz resmiyet kazanmadığı herhangi bir ân.
 

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gumus Kurt
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 20 Aralık 2010, 03:03:06 »

Kırıkhan Bey,

Yazınızı önceden okumuştum. İyi bir iş çıkartmışsınız...

Dün ve bugün bir şeyler karaladım, ortaya böyle bir yazı çıktı. Daha fazla yazabilirdim; ama ne yazık ki bazı özel nedenlerimden dolayı kısa yazdım. Mazur görün.

Tehlike Altındaki Türklük

Bugüne kadar Türklüğü en çok öven, Türk  ismini en çok ağzına alan şüphesiz ki başbuğ Atatürk'dür. Bunun en büyük nedenlerinden biri ise Türk adının fazla kullanılmamasıdır. Örneğin; yabancı kaynaklarda Hun Türkleri ne yazık ki Türk olarak geçmezler ve ayrı bir ırk olarak geçerler. Cengiz Han'a dahi Türk demezler. Ayrıca Osmanlı Cihan Devleti'mizin Türklüğünü unutmasıda bunun en büyük nedenlerinden sayılabilir. Türk milleti çok büyük bir millettir, ulusların en büyüğüdür; ama gelin görün ki kendimizi ifade etmekte bazen güçlük çekiyoruz. Başbuğ Atatürk kimsenin beklemediği bir zamanda ortaya çıkmıştır ve bize tekrar Ergenekon'dan çıkış yolunu göstermiştir...

Atamız aramızdan ayrıldıktan sonra ne yazık ki Türklüğümüzü unutur olduk. Gök Bilge Nihal Atsız gibi büyük Türkçü-Turancı bir şahsiyete karşı cephe alındı ve kendileri Türkçülük-Turancılık için büyük zorluklar çekmiştir; fakat bizler onu unutmadık... Özellikle Başbuğ Atatürk'ün aramızdan zamansız ayrılışı ile CHP'de büyük değişimler olmuştur. İnönü gibi kişiler yüzünden parti giderek Türklük'ten uzaklaşmıştır. Aynı şekilde Türklüğü unutup Arap milliyetçiliğine dönen Mhp'de buna dahildir. Bu partiler yüzünden Türklük ağır darbeler almıştır, günümüzde bile almaya devam etmektedir. Bu durum sadece Türkiye Cumhuriyeti Türkleri için geçerli değildir. Orta Asya Türk Cumhuriyet'leri Rus baskısı altında mankurtlaştırlmaya başlanmıştır. Türk milleti büyük bir tehlike altındadır. Türkiye Cumhuriyeti'nde  batı hayranlığı ve din kisvesi altında her milleti kardeş bellemek moda olmuş, bunun sonucunda ise mankurt bireyler yetişmeye başlamıştır.

Günümüzde Türklük bilinci büyük bir tehlike altındadır. Acilen Türkiye, kendine çeki düzen vermelidir. Özellikle çocuklarımıza, gençlerimize Türklük aşkını aşılamalıyız. Televizyonlar dizilerinde, programlarında, haber bültenlerinde gördüğü Amerikan kahramanlarına değil, Türk kahramanlarına özenmelidir. Bunlar Oğuz Han, Atilla, Bumin Kağan gibi kişiler olmalıdır. Kürşad'ın yaptığı kahramanlık dilden dile dolaşmalıdır. Bu olayların tam tersinden ise; mankurt bir birey olurlar. Ülkemizde ne yazık ki insanlar Türk'üm demeye çekinir olmuşlardır. Türk'ün düşmanı çok olmuştur; fakat artık düşmanlar bizi savaşla değil benliğimizi kaybettirerek yok etmektedirler. Türk, her zaman dikkatli olmalıdır ve Türklüğünden taviz vermemelidir. Diğer soydaşlarını unutmamalıdır, onlarlarla sıkı ilişkiler kurmalıdır. Türkler diğer ırklar ile evlenmemelidir. Unutmayalım ki; "Ahlakın meydana gelmesinde en önemli sebep soydur. Bir toplumun ahlakı, soyunun karışması ile değişebilir. (Hüseyin Nihal Atsız)".

İnsanlara Türkçülüğü ve Turancılığı tatlı bir dille anlatmalıyız, Türkçülüğün ve Turancılığın bizim için ne kadar değerli olduğunu ispat etmeliyiz. Eğer kendimizi iyi tanıtamazsak bunun sonuçlarınıda katlanmak zorunda kalırız. Özellikle bu zamanlarda birlikte olmalı, birbirimize destek olmalıyız.


Tanrı Türk'ü Korusun!

20 Aralık 2010 Gümüş Kurt.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 20 Aralık 2010, 10:53:24 »

TÜRKLÜKTEN UTANMAK

Türkiye toprakları Osmanlı döneminden bu yana Türk olmayan unsurları da içinde barındırmış, hatta bazı dönemler onlara Türk tebaadan daha fazla ayrıcalık vermiştir.
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte devletin asli unsurunun Türk olduğu belirlenmiş fakat Türk olmak anayasada soy esasına değil vatandaşlık esasına bağlanmıştır.
Türklüğün vatandaşlık esasına bağlı olduğu Türkiye Cumhuriyeti, yine de bazı kurumlar soy esasına bağlı olmayı sürdürmüş Harp Okulları girişinde adayın “Türk soyundan olması” aranmış, subayların yabancı kadınlarla evlenmesi bir dönem yasaklanmıştır.

Günümüz Türkiye’sinde ise bu durumun ortadan kaybolduğunu görüyoruz. Bugünkü anayasanın 66. maddesi “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” maddesini içermektedir. Bu madde ile Ermeniler, Kürtler ve Rumlar da Türk sayılmaktadır. Elbette bildiğiniz gibi günümüz Türkiye’sinde bu gruplardan kendini Türk saymaya çalışan yoktur. Türk olmadığını iddia ettikleri sürece de Türklerin de bu unsurları Türk saymasına imkân yoktur.

Türklüğü ayrıcalıklılık olarak gördükleri dönemde kendilerini Türk olarak tanımlayanların, son yılların modası Kürtçülüğün etkileriyle kendilerine başka bir millet arama sevdası içine düştüklerini görüyoruz. Düne kadar Türk olmakla iftihar edenler, bugün soyağaçlarını kurcalayarak Türk olmayan unsurları çekip çıkarmakta, örneğin büyük dedelerinin gelini Çerkez diye kendine Çerkezlik ilan etmekte, eğer soyağacında Türklükten başka bir unsur yoksa da bu kaynakları değiştirerek kendisine başka bir soy addetmektedir.

Bu kişiler hiç şüphe yok ki Türk kimliğinden utanmaktadırlar. Bu duruma ya bilinçsizlikleri ya da özentilikleri neden olmaktadır. Soyca Türk olmayanlara diyecek bir sözüm yok. Ne ise o olduğunu söyleyebiliyorlar.

AKP iktidarının açılımları sayesinde “moda” haline gelen “başka milletten olma hevesi” giderek çoğalmıştır. Bilinçsiz Türklerin de desteğiyle artan Kürtçülük akımı sayesinde bütün Doğu ya Ermeni ya Kürt, bütün Karadeniz de Laz olmuştur. Farklı olma psikolojisi diye açıklayabileceğimiz bu durum sayesinde bu sefer de Türklük, farklı olma göstergesi haline gelmiştir.
Günümüz Türkiye’sinde Kürt olmanın tanımı birilerince özgürlükçü olmak olarak konuyor. Kişi kendini “Kürdüm” diye tanımlarsa ilerici ve özgürlükçü, “Türküm” diye tanımlarsa gerici ve faşist olarak lanse ediliyor. Bu manzarayı hazırlayanların içinde de ne yazık ki “Türk olup da Türklüğünden utananlar” yer alıyor.

Bu manzaranın nereye kadar gideceğini görmek için ileri görüşlülük yeteneğini çok fazla zorlamaya gerek yoktur. Dünü okur, bugünü yaşarsak yarının Türkiye Türkleri için hangi zorlukları getireceğini görmek mümkündür.
Türkiye Türkleri kişisel siyasi kaygıları, menfaatleri bir kenara bırakmalı; hepsinden önemlisi Türk olduğunu hatırlamalıdır. Olmayan soyağaçlarından olmayan cetleri kendisine mal edenler Türklüğün utanılacak değil gurur duyulacak bir özellik olduğunun idrakine varmalıdır.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 20 Aralık 2010, 19:25:07 »


ATSIZ’IN OYU

Türkçülerin bildiği bir husustur. Atsız siyaseti sevmez. Siyaseti taviz verme sanatı, iktidara geçme taktiği olarak görür. Ve makalelerinde defalarca belirttiği gibi “Türkçü taviz vermez”.
Ama her Türk vatandaşı gibi Atsız da siyaseti izlemiş ve gerektiğinde eleştirmiştir. Atsız’ın Türkçülüğü ve Türkçüyü tarif ettiği, Gökalp’tan devraldığı Türkçülük hareketini sistemleştirmek için makaleler yazdığı malumdur. Bu makaleler güncelliğini korumaya devam ettiği ve bugün daha fazla ihtiyaç duyulduğu için daha fazla okunmaktadır. Fakat bu makalelerin yanında güncel siyasi olayları da değerlendirdiği makaleleri vardır.
1905 yılında doğan Atsız ilk oyunu Yüksek Muallim Mektebi’nde iken Serbest Cumhuriyet Fırkası’na verdiği Irkçılık Turancılık Davası esnasında verdiği sorgudan anlaşılmaktadır. Atsız’ın “oy verdim” diyerek bahsettiği seçim 1930 Belediye Seçimleri’dir. Bu seçimler esnasında epey olay olmuş ve nihayetinde Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştı.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk siyasi rakibi şüphesiz ki Demokrat Parti’dir. Celal Bayar ve Adnan Menderes’in önderliğindeki Demokrat Parti; Türkçüler Derneği kurucularından “Şaman” mahlaslı İsmail Hakkı Gökhun’un anılarında geçtiği üzere kapandığı döneme kadar Atsız’a Gümüşhane Milletvekilliği teklif etmiştir. Bu bilgilerden ve Atsız’ın CHP muarızlığı da düşünülerek, onun Demokrat Parti’ye oy verdiği düşünülebilir. Elbette Atsız’ın Demokrat Parti döneminde de öğretmenlik görevinden alındığı ve her fırsatta Türkçüleri siyasetten uzak tutma çabaları da bu değerlendirmeyi yaparken göz önüne alınmalıdır.

1960 askeri müdahalesi sonrasında yapılan Anayasa Halkoylaması’na Atsız’ın hayır oyu verdiğini, seçimlere hile karıştırıldığı ve baskı altında yapıldığı iddiasını sunmasından anlayabiliriz.
Demokrat Parti’nin kapanmasından sonra Ragıp Gümüşpala önderliğinde kurulan ve kendini Demokrat Parti’nin devamı sayan Adalet Partisi de, Atsız’a milletvekilliği teklif etmiştir. Altan Deliorman’ın “Tanıdığım Atsız” adlı kitabında geçen bu ayrıntı, Atsız’ın siyasetin kapısından nasıl döndüğünü görmemiz açısından önemlidir. Deliorman’ın anılarına göre, Atsız partinin kuvvetli olduğu bölgelerden birinde aday olacaktı. Bu teklifi ciddi olarak düşündüğü, Erk Yurtsever ve Altan Deliorman’a danışmasından anlaşılabilir. Fakat neticede Atsız, varlığının meclisin huzurunu bozabileceği endişesiyle bu teklifi reddeder.
Atsız, aynı dönem Cumhurbaşkanı adayı olmayı düşünen Ali Fuat Başgil’in milliyetçilik anlayışını “Ordinaryüsün Fahiş Yanlışları” adlı bir broşür yayınlayarak eleştirir. Bu durum, olası senatörlüğü kabul etmeyen Atsız’ın “taktik siyaseti”ne bakışını ortaya koymuştur.

1965’de yapılan Milletvekili Seçimi sonucunda Adalet Partisi yüzde 52, Alparslan Türkeş’in Genel Başkan olduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ise yüzde 2 oy almıştır. Bu sonuç Ötüken dergisinin 22. sayısında şöyle neşredilmişti:

“Yeni meclisteki altı parti arasında en az mebus çıkaran milliyetçi parti olan CKMP oldu. Bu konu üzerinde tarihi bir görüşle biraz durmak istiyoruz. Öteki beş partinin aldığı oyların hepsi “sırf kendi oyları” değildir. CKMP yalnız Türkçülerin oylarını toplamıştır. Bu bakımdan üç aylık bir partinin 208.000 taraftar toplaması iyi bir başlangıçtır.”
1969’da ise bütün bu görüşler değişmiştir. Partinin adı olaylı bir kongre sonucunda “Milliyetçi Hareket Partisi”, logosu üç hilal olmuştur. Kongrede adeta bertaraf edilmeye çalışılan Türkçüler, yine de o dönem yazılan makalelerde MHP ile ilgili “şimdilik” olumsuz bir söz söylememişlerdir.
Ta ki... Ali Balseven’in öldürülmesi olayına kadar…
1975 yılında yaşanan bu olay sonrasında bu olayın Türkeş’in azmettirmesiyle yaşandığını “Ne Yaptığını Bilmeyenler” adlı makalesinde belirten Atsız’ın ömrü ne yazık ki mücadeleye yetmemiştir.
“Yüksek tepelere kartal da çıkar, bazen yılan da çıkar ama kartal yükselerek, yılan sürünerek çıkar.”

Bugünkü Türkçüler, tıpkı Atsız’ın yaptığı gibi siyasi entrikalardan uzak ama siyasetten kopmadan, sürekli izleyerek ve tenkit ederek izlemeye devam ediyorlar.
Ve Türkçülük adına yapılacak hareketleri alkışlamak üzere bekliyorlar…
Ne yazık ki değil alkışlamak, baş sallayıp onaylayacak bir olumlu hareketi dahi göremiyorlar.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tunç Yürekli
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 108


Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.


« Yanıtla #5 : 21 Aralık 2010, 13:46:03 »

                                                                        MİLLİ SİYASET

         Her milletin kendi hedefleri doğrultusunda hazırladığı bir milli siyaseti vardır. Hedefler; milletin yapısına ve kültürüne göre çeşitlilik gösterebilir ve atılan adımlar toplumu bahtiyar etmek içindir. Bir ülke, hangi şartlar içerisinde bulunursa bulunsun geleceğini düşünmek zorundadır. Söz konusu milletin geleceği ise, hedefler dikkatli şekilde seçilmeli, yararlı olacak bir plan yapılmalıdır.

         Milli kalkınma planları, sadece maddi gelişim amacına yönelik olursa sonuçlar beklenenden her zaman düşük olacaktır. Sadece maddi gelişim amacına yönelik siyaset, insanları para hırsına sürükler, insanlar arasında birliktelik zamanla yok olur. Milli hedeflerin yerini kişisel hedefler alır ve bu beladan öteye gidemez, milli kültür gün geçtikçe daha da değişir, geriler. Bunun için maddi hedeflerin yanı sıra manevi değerlerin, ülkülerin olması gerekmektedir. Milli ülküler bir milletin ilerlemesinde hayati önem taşıyan değerlerdir. Millet, milli ülküsüne ulaşmak için her türlü zorluğa karşı ayakta durmak için savaşır, kendisini geriletecek her türlü belayı yok eder. Milli ülküler toplumun birlik olup hareket etmesi için de önemli bir değerdir. Tek yürek olabilmiş milletler her zaman en sağlıklı hareket eden milletlerdir. Kimsenin kimseyi umursamadığı, hiçbir büyük ülküsü olmayan milletler ise zamanla kültürlerini kaybeder, manevi değerlerini kaybeder. Bu kaybedilen değerlerin sonu asla gelmez, gün gelir kültürünü kaybeden bu milletler başka devletlere boyun eğerler.

         Türk hiçbir zaman milli ülküsünü unutmamıştır. Aynı şekilde içeride ve dışarıda bulunan düşmanlarımız da milli hedeflerimizi unutturmak için çalışmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Yönetim, milli şuuru ayakta tutmalıdır. Milli ülkülerin gerçekleşebilmesi için milli şuurun ayakta tutulması gerekir. Milli siyaset, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığında olursa ve daima maddi hedefler koyarak ilerlerse halkının değerlerini, kültürünü kaybetmesinden sorumlu olur! Kültürünü kaybeden milletler başka milletlere boyun eğer. Milli ülkülerin peşinde koşulan vatanda, hiçbir yabancı devletin düdüğü ötmez. İşin bu noktasında Türkçülük haricinde her görüşün bu memlekete tehlike olduğu anlaşılmaktadır.

         Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra milli siyasetimiz değişmiş, maddi hedefler doğrultusunda ilerleyen, başka kültürlerden etkilenerek hareket eden bir siyasete dönüşmüştür. Her zaman dediğimiz gibi; içeride ve dışarıda çok düşmanın var Türkoğlu! Milli ülkümüzü değiştirerek içerisine dini değerler katan, farklı düşünceler ekleyen insanlar var yurdumuzda. Milli ülküler, siyasete oyun olamayacak değerlerdir. Milli ülküler, uğruna kan akıtılacak, kahramanca çarpışılacak, her türlü fedakârlığın yapılması gereken değerlerdir!

         Milli şuuru her zaman ayakta tutacak bir hükümet gereklidir. Milli ülküsünü savunacak, asla taviz vermeyecek bir hükümet sadece Türkçüler tarafından kurulacaktır. Mevcut partilerin hiçbiri bu özellikleri taşıyamayan, maddi çıkar peşinde koşan ve çoğu taviz veren oluşumlardır. Taviz vermek; bırakın particiliği, Türklüğe ters düşen bir durumdur. Milli kültürü, milli ülküyü yok etmeye çalışan hiçbir siyasi oluşuma destek verilmemesi gerekir. Türkçülük bir ülküdür, siyaset ise içerisinde her türlü olayın görülebileceği bir oyundur. Bunun için her zaman bizlerin dikkatli olması gerekiyor.

         Milli ülküsüz bir milli siyaset olamaz. Millet olarak aldığımız kararların artık hayati bir önem taşıdığının farkına varılması gerek. İşin bu noktasında en büyük görev yine Türkçülere düşmektedir. Bizlerin tek yürek olması, birlikte hareket etmesi gerekiyor. Milli şuurun ayakta tutulması için, milli ülkülerin gerçekleşmesi için her türlü fedakârlığı ve en büyük hizmeti Türkçüler verecektir. Bunun için asla durmamalı, her türlü zorlukla savaşmalı ve en önemlisi; hiçbir karşılık beklememeliyiz. Tanrı Türk’ü korusun!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

''Türk'ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş. Hepsi kabul! Türk Irkı sağolsun!''
Nejdet sançar
Gumus Kurt
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : 23 Aralık 2010, 01:00:48 »

Kaybolan Gerçekler

Okul kitaplarında genelde Türk tarihi üstü kapalı bir şekilde anlatılır. Bunun sonucunda ise Tarihimizi yanlış öğreniririz ve akibetinde içinde olan kişileride yanlış tanırız. Günümüzde Türk tarihini çarpıtmak hatta Türk’ün olmadığını, aslında bunun bir kültür olduğunu söyleyenler giderek çoğalmıştır. Kısaca Türk’lük ırki değil, kültürdür demektedirler. Özellikle herkesi kardeş belleyenler ve Osmanlı zamanında karıştığımızı söyleyen soysuzlar giderek artmaktadır. Ne hikmettir ki onun bunun boyunduruğu altında yaşamış ve hayatları boyunca hiçbir devlet kuramayan kürtler ise hiç karışmamıştır. Birde kürtlerin bize sürekli yardım ettiği yalanı vardır, bu yenilir yutulur cinsten değildir. Çanakkale’de beraber savaştığımız söylenmektedir. Bu kulliyen yalandır. Güney Doğu’dan savaşa katılanların sayısı 800 kişiyi dahi geçmemiştir. Zaten savaş katılanlardan 500 kişi civarı Gazi Antepli’dir. Her doğuluda kürt değildir. Özellikle bu zamanlarda ülkemizi bölmek isteyen ve kürtlere devlet kurdurmak isteyen soysuzlar bunun gibi yalan olan olayları gerçek gibi anlatmaktadır ve kürt sempatizanlığı yapmaktadırlar...

Herkes Anadoluya 1071 yılında geldiğimizi söyler ve okullarda bu şekilde öğretilir. Aslında biz zaten Anadolu'da vardık. Çok önceden beri...  Latin, Yunan, Fenike ve Kril alfabeleri ön Türkçe’den oluşmuştur.  Ay ve Yıldız’ın islamiyetin simgesi olduğunu ve Türk bayrağındaki Ay'ın İslamiyeti temsil ettiğini söylerler; ama bu yalandır. Ay ve yıldızı Türkler çok eskiden beri kullanıyorlardır. Özellikle Göktürk paralarında bunu rahatça görebiliriz.  Etrüskler’lerin sembolü, Kurttan süt emen çocuklardır. Etrüsklerin genetikleri  ile Türkiye’de yaşayan Türklerin genetikleri 100%98 oranında aynıdır. Kısaca biz Anadoluyu bırakın Avrupa’da dahi  çok önceden  bulunmuş bir milletiz.  Çin’de bulunan Beyaz piramitler ile ilgili  hala araştırma yapılamamıştır. Çin hükümeti araştırma yapılmasına izin vermemektedir ve bu piramitlerin boyu 300 metre civarındadır.

Avrupa’da bir Alp dağı vardır. Hiç düşündünüz mü dağın adı neden Alp dağıdır? Mustafa Kemal Atatürk neden Mu kıtasına bu kadar önem vermiştir? Neden Güneş dil Teorisin geliştirmiştir?  Özellikle şu konuyada değinmek isterim, okullarımızda Atatürk ile ilgili bazı şeyleri öğretmezler. Mesela Atatürk zamanında Türk olmayanların Askere gidememesi, Atatürk’ün  anadoluda ırkları belirlemek için kafatası ölçtürdüğü bize anlatılmamıştır. Özellikle Atatürk ve Türk’lüğün simgesi Bozkurt asla yanyana getirilmemiştir. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü dahi kendi emellerine göre açıklamaktadırlar. Atatürk’ün “ Kanını taşıyandan başkasına inanma” sözünü bilen bir kişi zaten neyin ne olduğunu kolayca kavrayabilir. Artık mankurtlaşmayı bırakalım. Aynı şekilde sürekli geçmişimiz ile övünerekte bir yere varamayız. Önemli olan onların yapabildiklerinin daha fazlasını yapmak ve onların düştüğü hataya düşmemektir.

Son olarak ise Atatürk’ün yazdığı bir şiiri sizinle paylaşmak isterim.

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa’nın Alpler'inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?


Tanrı Türk’ü korusun!

 23 Aralık 2010 Gümüş Kurt

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 23 Aralık 2010, 04:10:04 »

Komünizm filminin son perdesi: Türk Solu

Başdöndürücü hızla dünya her anlamda değişmekte, değiştikçe de insanoğlunun düşünceleri de değişmektedir. Yalnız, bu değişim çoğu zaman amaçsal olarak değil günün şartları ve de elverişli zemin gereği araçsal olarak gerçekleşmektedir. Değişen dünyanın elverişli zeminini yakalayıp araç olarak kullanmak, şüphesiz; tutturulabildiği vakit; başarının anahtarıdır.

Bugün siyasi düzlemde mevcut partilerin ve de siyasi oluşumların hiç birisinin Türkiye'nin bölücü kürt ırkçılığı kıskacına karşı söylem geliştirememiş ve de çözümler üretememiş olmaları; bu alanı kendi amaçları için araç olarak kullanmaya soyunacak her türlü siyasi söyleme sahip niyeti belirsiz oluşumlara açık kapı bırakmalarına neden olmuştur.

Bölücü çevrelerin düne kadar açık, açık dile getiremediği söylemlerin artık meclis kürsülerinden dile getirildiği, genç Türk kızların büyük şehirlerde etnik teröristler tarafından diri diri yakıldığı, şehid haberlerinin eksik olmayıp her gün geldiği, Kürtlerin etnik dayanışması ile şehirlerde Türklerin sahipsiz kaldığı ortam da, şüphesiz bu can sıkıcı durumlara değinen kişilere ve de oluşumlara sempati oluşacağını kestirmek için sosyolog veyahut da, kâhin olmaya gerek yoktur.

Modası bitmiş komünist söylemleri ile bir yere gelinemeyeceğine kanaat getiren eski tüfek komünistlerin yeni icadı işte tam da budur: Türklüğün güncel milli meselelerinde değinilmemiş noktalara değinerek ''Sol''a sempati duyulmasını sağlamak; akabinde de elde toplanan kitleleri amaca doğru yönlendirmektir.

Bahse konu bu güruhun Türklüğün bugün için varlığına kastetmiş olan siyasal İslam ve de bölücü kürd ırkçılığına karşı söylemleri; şüphesiz ''Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek'' manasından başka bir anlam taşımamaktadır.

Türk milletinin millet kimliğine savaş açmış olan liberalizm destekli demokrat maskeli siyasal islam ile eli kanlı terör yandaşı kürt ırkçılarını toplumun gözünün içine sokarak sempatisini kazanıp daha sonra da amaçlarına hizmet için fikri anlamda Türk milletini evrimleştirme çabalarının; Türk'ün öz evlatları Türkçülerin gözünden kaçması mümkün değildir. Yılanın bugün için yeşil renkteki büyük başına dikkat etmek gerektiğinin bilinci ile bugüne kadar Türkçülerin öncelikleri arasında olmayan bu güruhun kendileri için engel gördükleri Türkçülere şiddetle artan dil uzatmaları; milli kimliğe karşı hazımsızlıklarının ve de söylemlerinde samimi olmadıklarının göstergesidir.


Türk milletinin menfaatine iş yapma görünümü ile ''Kürt terörü'', ''Kürt istilası'' gibi söylemler ile ortaya çıktıkları halde; ''Vallahi apo'yu özledim'' sözlerinin sahibi kürt ırkçılığının bayraklaşmış ismi Ahmet Kaya'nın müziğini kısa süre öncesine kadar internet sitelerinde kullanan, Kürtçülüğün önde gelen isimlerinden olan Yaşar Kaya'nın anılarında Kürtçülüğe komünist cenah içerisinde yer açtığı altı çizilerek belirtilen banka soyguncusu Deniz Gezmiş'in portresine yer verme gafletinde bulunan bu güruh; Türkçülüğe ve Türkçülüğün bütün kutsal değerlerine uzun süredir taarruz halindedir.

Komünist Sebahattin Ali'nin iftiraları ile başlayan 3 Mayıs 1944 Türkçülük-Turancılık davasına müdahil olamadıkları için mahkeme dışında destek amaçlı nümayiş düzenleyen Türkçü gençleri Özgür Erdem adlı yazarları ile ''serseri'' olarak niteleyen mütereddi güruh, Türkçülük için diriliş anlamını taşıyan 3 Mayıs'ı da ''Faşist terörün başlangıcı'' olarak nitelemek gafletine düşmektedir. 3 Mayıs 1944'de cereyan eden nümayişi ''komünizm propagandasının çökertmeye çalıştığı bir toplumu 3 Mayıs 1944'te Ankara'da yapılan bir gençlik yürüyüşü uyarmış, tehlikeyi gördükleri halde ses çıkarmayanlara cesaret ve ümit vermiş, tek partili idare olduğu halde Millet Meclisi'nde de görülen heyecanla Türkiye'yi bir "içten vurulma" tehlikesinden kurtarmıştır.'' sözleri ile tarif eden uluğ bilge Atsız'ın tespitlerinin yerindeliği, bu mütereddi güruhun saldırılarının izahıne son derece kâfidir.

2 Dünya savaşının galiplerinden olan Sovyetler'e şirin görünmek için çırpınan, kızıl propagandayı damarlarına kadar yemiş İnönü'nün meydanı komünistlere teslim edeceği ve de ettiği aleni meydanda iken; bu gidişata dur diyen; 3 Mayıs ruhu ve bir kaç bin isimsiz Türkçü gençlik olmuştur. 3 Mayıs'dan bu denli rahatsızlık duyulup dil uzatılması; Söylemler değişse de amaçların değişmediğinin, tarihi bir hesaplaşmanın unutulmayıp bunun için hesaplaşma zamanı kollandığının göstergesidir. Ankara'da bir adliye mevcut olduğu gibi; 3 Mayıs'ın ruhu da Türkçülerin gönlünde hala kor olarak durmaktadır. Her gün 3 mayıs olsa vatan millet düşmanlarına Türkçüler yine geçit vermeyecektir.

Türk milliyetçiliğini dillerinden düşürmeyip de Türk milliyetçiliğinin en güzide bayraktarlarından olan Atsız'ın tarih ve ırkçılık anlayışını Ali Özsoy adlı yazarları ile ''sapık tarih ve ırk anlayışı'' olarak nitelemek, herhalde ki; bu siyasi dansözlerin ruh ve fikir dünyalarının aynada yansıması olsa gerek. Zira, milli ülkü'den rahatsızlık duyanların fikir dünyalarının mezbelelikten ibaret olduğu ispata lüzum görmeyecek kadar sabittir. İnternet sitelerinde Başbuğ Atatürk'ün resminin yanına Arjantinli serseri Che'nin resmini koyup, yanına da banka soyguncusu kızıl komünist Deniz Gezmiş'i ekledikleri vakit ''sapık''lığın doruklarında gezdiklerinin idrakinden uzak olmalarına imkan yoktur. Yanlış bir işin arkasında cehalet ya da idrak sorunu yoksa; riyakarlık olduğu gerçektir. Ceza kanununda hakaret etmek suç kapsamında değerlendirildiği halde; hakaret edilecek karaktere sahip olmanın herhangi bir yaptırıma uğramaması; böyle karaktersizlerin mantar gibi çoğalmasının başlıca nedenlerindendir.


Soner'in Yalçın'ına karşı kendilerinin ırkçı olmadıklarını izah etme uğraşında olup Soner'in Yalçın'ını gizli emellerin amaçlarına hizmet edip, toplumsal kamuoyu oluşturmakla itham eden; Türkçülüğün ulu çınarı Atsız'ı da hiç unutmadan bu işe bulaştırıp ''Olay Atsız'ınkinden bile vahimdir. O belki kendi davasına inanıyordu.'' sözleri ile Atsız'ı bulundukları aşağı seviyeden yanılsama sebebi ile küçümseme gafletine düşen Ali Özsoy'un buradan bakınca ırkçılığın tarihsel gelişimi ve de bilimsel değerlendirmeleri üzerine esaslı bilgiye ihtiyacı olduğu görülmektedir. Etnoloji ve antropoloji'nin diğer dallara nazaran daha fazla kapsadığı ırk biliminden ''Bir kere bilim her şeyden önce ırk diye bir kategori kabul etmez. Tarih ise ulusların ve medeniyetlerin mücadelesidir, ırkların değil.'' sözleri ile bihaber olduğunu gözler önüne sermesinden dolayı; Ali Özsoy'un Atsız'ın kutlu mefkûresini anlamasını tabii ki bekleyemeyiz. Bu güruhun başında ki Gökçe Fırat'ın eski Türk toplumlarında kağanların sadece Türk evdeşinden olan çocuklarının veliaht olabildiğini bilmeyip kıt tarih bilgisi ile; Türklerin ırksal anlamda hiç bir zaman ırki değerlendirmelerde bulunmadığını iddia edip buna da Çinli prensesler ile yapılan evlilikleri örnek göstermesi, milliyetçiliğin bunlara üç gömlek bol geldiğinin nişanesidir. Kendilerine tarihin tozlu sayfalarına karışmış Marx teoremlerinden kafalarını kaldırıp okuyarak kendilerini geliştirmelerini ve biraz da müspet ilimler ile meşgul olmalarını salık vermekten öte yapacağımız birşey yoktur.

1940'lı yılların Türkçülüğünü, bugünün Türk-islam sentezi ülkücülüğü ile tarihsel süreçlerden bihaber şekilde bir değerlendirip konuyu bugüne bağlayan, mesmetsiz ve desteksiz bir şekilde ''Nazi'', ''ABD taşeronu'' iftirasını atan Türk siyasi tarih bilgisi ilkokul seviyesinde ki Özgür Erdem adlı yazarları, şayet tespitlerimiz yerinde değilse sahtekardır. Atsız'ın, oğlu Yağmur'a yazmış olduğu vasiyetnamesinde Almanları ''yeni düşman'' olarak niteyip, Amerika'yı ''yarın ki düşmanımız'' olarak belirtmesine rağmen; Çınaraltı, Orkun, Bozkurt dergilerinin adını zikredip kendisine ve Türkçülüğe ''Nazi'' ve ''ABD taşeronu'' yaftası yapıştırması şüphesiz ki; cahillik değilse; iftiraya elverişli kişilik bozukluğunun tezahürü karaktersizliktir.


Uluğ bilge Akçura'nın toplumculuk anlayışını evire çevire marks temelli materyalizme uyarlamaya çalıştığı halde bunu da yüzüne gözüne bulaştırıp, hayalhanesinde yazdığı satırlarda ki çelişkiyi örtebilmek için ağdalı ve uzun anlatım yolunu seçen Emel Erginbaş adlı yazarlarının Akçura'nın "Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden biri Garb'ın amelesi ise, diğeri de Şark'ın bütün ahalisidir." sözlerinde kastettiği komünizm'in batı emperyalizmine direnmesi gerektiği anlamı değil, Türkçülüğün milli ekonomik politikasının geliştirilmesinin ışığını yakmaya yönelik olduğunu birilerinin öğretmesi gerekmektedir. Kendisinin de Akçura'nın ''Tek hatası'' diye işaret ettiği ''Milli Burjuva'' yaratılması gayesi; 86 satır ve 7 başlık'dan oluşan Türkçülük adına ahkam kesme mahiyetinde olan yazısını yazmak için boşuna yorulduğunun kendi ağzından itirafından başka birşey değildir. Türkçülük, mülkiyetin muhafazasını gözardı etmemek kaydı ile toplumcudur. Her sakallı nasıl ki dedesi olamıyorsa; toplumculuk esasını göz ardı etmeyen Türkçülerin de ezberden yola çıkarak milliyetsiz komünist olamayacağını bilmesi gerekmektedir. Ki, bundan sonra idrak sorunu yoksa şayet; öğrenmiştir herhalde...

Bir çok noktada söylemlerini değiştirdikleri halde amaçlarının önünde engel olarak gördükleri Türkçülere karşı takındıkları hasmane tavrı gözler önüne sermiş olsak da, esasında bu güruhun gökten zembille inmeyip hiç karıştırılmayan ve de es geçilen başka bir yönü daha vardır. 1999 yılında Öncü Gençlik yaz kamlarında illegal terör eylemleri tertip etme hazırlığında olduğu deşifre olunca soruşturmalardan kurtulabilmek için Perinçek tarafından İP'den ihraç edilen Gökçe Fırat, 1999 tarihinden öncesini hep sümenaltı etmektedir. Bugün kürt ırkçılığına karşı mücadele ettiğine dair yeri göğü inleten Gökçe Fırat, ''Apocu'' olmakla itham ettiği kanlı bıçaklı hasmı Perinçek'in 1999 yılına kadar ki sürede gençlik örgütlenme sorumlusu olması sebebi ile acaba Perinçek'in ''Apocu''luğunda kendisinin hiç mi katkısı olmamıştır? Perinçek'in ''Apocu''luğu ve kürtlere yönelik söylemleri doğru olmuş olsa da, bir dönem ''yoldaşlık'' yaptığı Gökçe Fırat'ın bu işlerin içerisinde ki katkısının cevabını muhakkak ki özeleştiri ile beraber samimi ikrar yaparak kendisi vermelidir.

Sovyetlerin çöküş tarihi olan 1991 yılına kadar ''komünist kürdistan'' kurma vaadi ile mücadele eden silahlı kürt terör örgütü PKK'ya komünist/sosyalist cenah her zaman sempati ile bakmış, siyasi platformlarda da ortak hareket etmişlerdir. PKK'nın siyasallaşmasında komünistlerin katkıları yadsınamaz gerçektir. Komünistlerin ve de bölücü kürt ırkçılarının kardeşliği, ABD'nin Çekiç Güç ile K. Irak'a konuşlanıp Sovyetlerin çökmesinin avantajını da kullanarak PKK'yı kontrolü altına almasına kadar sürmüştür. Komünistler için tek vazgeçilmez düşman olan ABD'nin PKK'yı yönlendirmeye başlaması, Leninist ve Maocu komünistlerin kürtçüler ile yollarını ayırıp düne kadar destek verdikleri PKK'ya ve kürtçülere karşı söylem geliştirmelerine neden olmuştur. Zira, Sovyetler çökmemiş, PKK'da ABD'nin yönlendirmesine girmemiş olsaydı; şu an ''Ulusalcı'' ''Milliyetçi Solcu'' çizgisinde ki eski tüfek komünistlerin bir çoğu hala ''ezilen kürt halkı söylemleri''ne devam edeceklerdi. İşte bu sebeple; ne Gökçe Fırat'ın ''Türk Sol''u ne de ismi lazım olmayan diğer ''Ulusalcı'' , ''Sol'' maskeli komünistlerin samimiyeti inandırıcı değildir. Unutmanın tükenmek olduğu gerçeğini hatırından çıkartmayan Türkçüler, bu ve benzeri olaylarda balık hafızalı olmayıp geçmiş-gelecek kurgusunu milli menfaatler dairesinde değerlendirerek daima ihanetin yüksek çözünürlüklü resmini milli vazife gereği Türk milletine gösterip bir çok karanlık oyunu başlamadan bitireceklerdir.

Türkçüler haklı çıkıp Türk milletinin varlığının tehlikeye düşmesini hiç bir zaman istememiş olmasına rağmen; tarih her zaman acı tecrübelerle haklı çıkartmıştır. Yüz yıla yakın milletin başına bela olmuş doğduğu yerde dahi batmış komünizm'in can havli ile tekrar dirilmeye çalıştığı yurdumuz, daha da büyük ve tehlikeli bir başka bela Osmanlı'nın ümmet anlayışına dayalı milliyetsiz toplum yaratmak gayesinde olan okyanus ötesi destekli köktendinci siyasal islam tehlikesinin şiddetli tehdidi ile karşı karşıyadır.

''Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.''

Tanrı yardımcımız olsun!

Oğuz Şad
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kagan_Bahadir
Ziyaretçi
« Yanıtla #8 : 24 Aralık 2010, 01:16:54 »


TARİHTEN BİR SAYFA VE RESMİ DİL MESELESİ

Türkiye bugünlerde çift dillilik, Meclis’te Kürtçe konuşma tartışmalarını yaşamaktadır. Demokratik Toplum Kongresi adlı, siyasi yasaklıların başkanlık yaptığı, emirleri İmralı’dan alınarak “sözde” kararlar alınan bir oluşum; devlet içinde devlet hatta Türkiye’den ayrı bir devlet gayesi gütmektedir.
Bugünkü Kürtçüler, işine gelen konularda Osmanlı’ya atıf yapmayı marifet bilmektedir. Kürtçüler her fırsatta, Osmanlı Devleti’nin ırk esasına dayanmadığını, Kürtlere imtiyazlar tanıdığını, Osmanlı’nın o dönem uyguladığı federal bir sistemin bugünkü Türkiye’de uygulanmasının gerekliliğini sürekli olarak söyleyip durmaktadır.
Tarihin odalarından kendine faydası dokunacak olanlara uğrayıp, zarar vereceği düşünülen odalardan kaçmak objektiflik değildir. Bugün benim de gerek gördüğümde eleştirmeyi görev saydığım Osmanlı’yı ne yazık ki Kürtçüler ve İslamcılar lazım gelen noktalarıyla ele almaktadır.

Çift dillilikten bahseden, Meclis’te Kürtçe konuşmayı marifet sayanlar, mahkemelerde Kürtçe konuşamıyoruz diye feryat edenlerin, söz konusu bu konu olduğunda işi Osmanlı’ya dayandıramadığını görüyoruz. Bunun en önemli sebebi, içlerinde az da olsa tarih okumuş, ufak da olsa tarih bilgisine malik kişilerin olmasıdır.
Bilmeyenler için bunun nedenlerini, naçizane tarih bilgimle, izah edeyim.
-   Osmanlı Devleti’ne resmi dil Türkçedir. Her ne kadar Arapça ve Farsça kelimelerle dolmuş, yazı bakımından güç bir dil olsa da bu böyledir. Resmi yazışmalar yalnızca o dönemin Türkçesiyle yapılmaktadır.
-   Osmanlı’da 1876’da kabul edilen Anayasa sonrasında açılan mecliste konuşma dili yalnızca Türkçedir. Türkçe bilmeyen vekillerin de bulunduğu mecliste yapılacak kanunlar tartışılırken “Vekillerin Türkçe bilme mecburiyeti” konusuna başta Arap zevatlar olmak üzere gayrı Türk mebuslar itiraz etmiştir. Bunun üzerine Ahmet Vefik Paşa; “Aklınız varsa dört yıla kadar öğrenirsiniz” diyerek Türk olmayan vekillere cevap vermiştir.
-   1876 yılında kabul edilen Kanun-i Esasi’nin 18. maddesi şudur:
“Tebaa-i Osmaniye’nin hidematı Devlette istihdam olunmak için devletin lisanı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.”

Her konuda Osmanlı’nın gövdesine dayananlar, nedense konu dil olunca susup kalmaktadır.

Kendi vekilleri, Ahmet Kaya’ları hatta “önder” kabul ettikleri terörist başları dahi Kürtçe bilmezken, ülkede çift dilli bir sistemi devreye koyma girişimine yalnızca gülünür. Ne yazık ki bugün, bu toplanan zevatların sözde maddeleri tartışılmakta, dolayısıyla bu zevatlar muhatap alınmaktadır.
Kökeni bakımından dil bile sayılmayacak Kürtçenin, ülkede kullanımının yaygınlaştırılması çabalarına, hatta resmi dil yapma çabalarına tarihsel bir dayandırma yapmaları imkânsızdır.

İşine gelen konularda, yapmak istediklerini tarihin sayfalarına dayandırarak dayatmak fazlasıyla anlamsızdır. Bütün anlamsızlığına rağmen bu dayandırmalara devam etmek isteyenlerin de, bir tarihin kesilmiş sayfalarını değil bütününü ele alması gerekmektedir.

KAĞAN BAHADIR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #9 : 25 Aralık 2010, 15:53:10 »

72 yıllık gaflet uykusu ve sorumluları

Türk milleti, Başbuğ Atatürk'ün vefatının üzerinden geçen 72 yıl boyunca arada bir silkinse de derin bir uyku halindedir.  Türk milletinin ekserisi kafasını kaldırdığında dalgalanan bayrak görüp, kulağına da ezan sesi gelip, öyle böyle karnı doyuyorsa; milli şuur'dan uzak idarecilerinin icratlarını sorgulamadan yaşayagelmiştir.

Başbuğ Atatürk'ün uçmağa vardığı 1938'den günümüze gelişen olayların bütününe bakılırsa; Türk milleti de Ulu Önder'in ardından uyanmak bilmediği gaflet uykusuna yattığı çok net görülebilir. Hatta, İnönü'nün Atatürk'den sonra ki süreçte izlediği gayri milli politikaları ve Türklüğün yegane kurtuluş yolu olan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi Türkçülüğe hasmane tutumunu sineye çekmekle, Atatürk'ün son zamanlarında yanına dahi yaklaştırmadığı halde naaşının Anıtkabir'e yerleştirilmesine göz yummakla, uykuya dalmak için çok da uzun süre beklemediğini de görebilmek mümkündür.

Milleti yapan mili şuuru kazandıracak eğitim sistemini yaratıp, yetişen nesillere aktarmayan milli anlayıştan uzak idarecilerin gafleti, son 72 yıldır Cumhuriyetimizi uçurumun kenarına defalarca götürüp getirmiştir.

1950'li yılların politikası şuursuzca Batı'ya özellikle ABD'ye yaklaşma anlayışı, günümüze değin devletimizi siyasi-ekonomik anlamda bağımlı hale getirmesine rağmen; Milli Şuur anlamında 2'nci bir Kurtuluş Savaşı başlatmayan milletin uykusunu, bazıları gibi Komünizm karşısında ki tavrını örnek göstererek aklayamayız. Zira, komünizm mücadelesi veren karşıt grupların temel söylemleri: ''iş-ekmek'' ve Türkçüler gibi ''Milli Şuur''u öne çıkaranlar olmuş olsa da ekseri olarak ''Din'' ön plana çıkmaktadır ki, Türklerin genelinin yine milli şuur anlamında gaflet uykusunda olduğunun delilidir.

Son 72 yıl içerisinde gelişen olayların analizini iyi yapan odaklar, bayrağın sembolik olarak dalgalanmasını sağlayıp, minarelerden de ezan sesini eksik etmedikleri gibi ümmet kimliği ve cemaat arasına sıkıştırdıkları halkı da karşılıksız dağıttıkları yardımlarla bağımlı hale getirip; hedeflerini birer birer gerçekleştirmişlerdir.

Hedeflerini arzulayan odaklar tecrübelerinin üzerine yenilerini ekleyerek yeni söylemler yeni taktikler geliştirdiği halde; hepsinin panzehiri olan Milli Şuur'dan uzak yaşayan halk, her seferinde oynanan oyunlara düşme yanılgısını yaşamıştır.

Geçmişin yanılgılarından ders çıkartmayan Milletin, günümüz Türkiye'sinde ''İş-ekmek'' ve ''Din'' söylemlerini aynı potada birleştirip Türklüğün bütün değerlerine taarruz eden günümüz AKP iktidarı karşısında tam bir teslimiyet yaşayıp milli uyanış sergileyememiş olması da şüphesiz hala gaflet uykusunda olduğunun delilidir.

Bu kadar derin gaflet uykusuna yatan milletin, dağıtılan kömür ve bulguru yeterli görüp, ''müslüman iktidar'' propagandasını damarlarına kadar yedikten sonra; milli bir duruş sergilemesini beklemek, geçmiş tecrübelere bakarak acı ki, mümkün görünmüyor.

Türk milleti'nin kanını ve canını ortaya koyarak yırtıp attığı Sevr Antlaşması'nın maddelerinin, bugün dolaylı yollardan vatana ihanetin nişanesini ''Aydın'' koyan zevatlarca ''Demokratikleşme'' adı altında masalarda pazarlık konusu olmasının temelinde ne yazık ki; bir kaç kilo bulgur, bir kaç torba kömür ve ''din propagandası'' vardır. Bu da şer odaklarının derslerine iyi çalışıp milletin yumuşak karnını belirleyip politika ürettikleri halde; milletin Milli Bilinç'den uzak gaflet uykusunda uyuduğunun göstergesidir.

Bitme noktasına gelmiş terörün olanca hızı ile şiddetlenmesine, verilen tavizlerle Milli kimliğe kastedilmesine, teslimiyetçi bir zihniyet ile ekonomik değerleri ya satılmış ya da ipotek edilmiş olmasına rağmen milletin, ''Ne oluyoruz'' diyerek gaflet uykusundan uyanamaması, Milli Bilinç sahibi çevreleri tekerrür eden tarihin işgal zırhlılarını İstanbul'a demirleteceği korku tüneline sokmaktadır.

Ülkemiz adına elem verici olan bu gidişatın sorumluluğunu eğitim düzeyi ilkokul seviyesinde olup yüzyıllarca ümmet kimliği ile yaşamaya mecbur bırakılmış millete kesmek de en büyük adaletsizlik olur. Millet en kötü zamanında bile devletine bağlı, vatanına sadık birey olmak gayesi ile yaşadığı halde; yumuşak karnını belirleyip ona göre politika üretenlerce bu duruma getirilmiştir ki, içinde bulunduğumuz durumun tek sorumlusu; millet'den kopuk yaşayan, kendisini konferans salonları ve sitelerin içine sıkıştırmış tehlikenin farkında olan ''Cumhuriyet Aydınları''dır. Şunu çok rahat söyleyebiliriz ki; bu durumumuz da en az sorumluluk millete aittir. Zira, bu miletin ''Milli Şuur'' gereken en zor zamanlarda hiç bir karşılık beklemeden varlığını Türk varlığına feda ettiğini unutmamak gerekir.

Cumhuriyet Aydınları artık, suçlu aramak kolaycılığından kaçınıp; zamanında vatan malıdır ıslanmasın diyerek bebeğinin örtüsünü cepheye götürdüğü cephanenin üzerine örten bu millete tehlikeyi kapı kapı, köy köy gezerek anlatmak zorundadır.

Ekonomik değerleri satılmış ya da ipotek edilen, iktidarının okyanus ötesinden icazet alan, sınırları bugün için masalarda ''Demokratikleşme'' adı altında pazarlık konusu olan ülkenin; gönderde ki bayrağının uzun süre dalgalanamayacağını millete anlatmak, tehlikenin farkında ki bireylerin görevidir. Tehlikenin farkına varmış olan siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve hatta hiç bir oluşumla organik bağı olmayan idealist bireyler vatan görevidir, Türklüğün diyetidir diyerek; usanmadan, yorulmadan kapı kapı dolaşmalı, sokakta gördüğü her vatandaşa hatta otobüste yan koltuğunda oturan kişiye tehlikenin farkına varması için aydınlatmada bulunmalıdır.


Evet, Türk milleti 72 yıldır derin bir uykudadır. Bu uykunun müsebbibi de kendi dünyasında milletden kopuk başka bir uyku alemine dalmış siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve de Cumhuriyet aydınları'dır.

Türkçüler olarak korkumuz, tarihin her zaman bizleri haklı çıkartmasıdır. Bir an evvel üzerine sorumluluk düşen herkesin; üzerine düşeni fazlası ile yapıp esasında durumumuzun ayıbımız olduğu bilincinden hareketle köklü Türk milletine millet olmanın bilincinin verilmesi için çalışması gerekmektedir.

Milletin omuzlarına yüklenmeye çalışılan bu ayıbı da temizlemek, müsebbiblerine düşmektedir.

Tanrı Türk'ünü Koruyacaktır!

Oğuz Şad
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 ... 33
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.177 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.