Demokrasinin kusuru ve hatalı işleyiş mantığı
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 24 Kasım 2017, 18:05:59


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: Demokrasinin kusuru ve hatalı işleyiş mantığı  (Okunma Sayısı 6340 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #10 : 03 Temmuz 2014, 13:49:47 »

Kim milyoner olmak ister yartışmasında bir kız yarışmacı son soruya kadar gelmiş, yanlış cevap verip elenmişti. Soru şöyleydi:

' Heredot' un yazdığı Mısır firavununun dilin kökeni deneyinde, doğunca çobana verilerek kapatılan, o dahil kimseyle konuşturulmayan çocuğun söylediği ilk kelime nedir?

Seçenekler, ekmek, su, anne, ver idi.

Bu soru bir psikoloji kitabından alınmıştı. İlk dilin ne olduğuyla ilgili bir araştırmaydı. Deney iki çocuk arasında yapılmıştı. Bebekler alınmışlar kimseyle konuşturulmamışlardı. Sonra bu çocukların kendi aralarında bir dil geliştirdiği görüldü. Bekos dedikleri duyuldu ve bunun da frigçede ekmek manasına gelmesi dolayısıyla ilk dilin frigçe olduğu iddia edilir.


Kandaşlarım bu deneyi ihtiyaçların önceliği açısından değerlendirirsek, bir kişinin ilk ne diyeceğini tahmin edebiliriz. Bunu Maslow' un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidiyle açıklayacağım ve demokrasiye bağlayacağım. Ardına da Türk' ün çocukluktan beri yetiştirilme şekliyle demokrasinin temelinin çatıştığını ve bize çok uygun bir sistem olmadığını söyleyeceğim.

Maslow' un piramidi bireyin bir ihtiyacı karşılamadan diğerine geçişin olamayacağını ve her şeyin bir öncelik sırasının varlığını açıklar. Bu piramidi beş basamağa ayırıyor. İlk basamakta fizyolojik gereksinimler, ikincisinde güvenlik, üçte aitlik, dört saygınlık, beş kendini kontrol ve yönetmeden oluşmakta.
Bir birey için ilk öncelik gıdadır. Beslenme ilk basamaktır. Bu gerçekleşmeden diğerine geçiş olamaz. Yani soruda ilk olarak birey beslenme ile ilgili bir cevabı verecektir. Çocuk daha önce herhangi bir tehlikeyle karşılaşmamıştır. Bu nedenle tanımadığı bir tehlike vardır. Bunun farkında değildir. Sadece karnını doyurma ihtiyacı hissetmektedir.
Bir bebek diyelim ki ağlıyor. Ağlama sebebi annesinin ona kızması değildir, karnı acıkmıştır ya da altını ıslatmıştır, üşüyordur ve uykusu bölünmüştür. Beslenme, uyku gibi fizyolojik gereksinimler ilk önceliklerdir.

Bu basamağı gerçekleştirmeden 2. basamağa geçilemez. 2. basamak güvenliktir. Kişi güvenliğini sağlamadan saygınlık gibi bir ihtiyaç hisetmeyecektir. Yani 2. basamak gerçekleşmeden 3. basamağa geçilemez.


Peki bu ne anlama geliyor?


Demokrasinin doğru işlemesi için bu iki basamak sağlanacak. Bu gerekli. Ama demokrasi bunu gözardı ediyor. Mesela maddi imkanı yeterli olmayan biri besinsel ihtiyaçlarını yeterli karşılayamıyorsa onun basamak 5' teki kendini yönetme, problem çözme, önyargısız olma gibi örnekleri gerçekleştirmesini bekleyemeyiz. Birinci basamakta kalmışlar, tamamen önyargılıdır. Önyargılı olan birinin, problem çözme yetisinin yetersiz olan birinin doğru karar vermesi beklenebilir mi?

Bu mantığa göre düşünmek için zengin olmak gerek, düşünmek lükstür gibi bir anlayış çıkabilir. Hem öyledir hem öyle değildir. Oy vermek zenginlere has bir şey gibi görünebilir. Benim demek istediğim bu değil. Sadece demokrasinin teorikte kusursuz bir araç olduğunu kabul ederken, uygulamada herkesin aynı basamakta olmamasından dolayı bize tam uygun bir sistem olmadığıdır. Bu sadece bizim için de geçerli değildir. Bize dayatılan bir sistem gibi de anlaşılmasın, günümüzün gereğidir. Ama ilerisinin olma garantisi yoktur.

Ülkemizde işsizlik varken, milyonlarca insan yoksul iken onların temel ihtiyaçları karşılanmamışken, onların önce besinsel, günvenlik ihtiyaçları karşılanacakken oy verme hakkını verip kendini yöneten bir millet algısı oluşturulduysa bu kusurludur.

Ülkede terör varken, doğru bir seçim mümkün müdür?

Kimileri doğuda bazı yerleşkelerde tehditle oy vermekte, kimileri oy tehditiyle oy verememekte. Mesela haberlerde görüyor, gazetelerde okuyoruz bazı köylerde pkk tehditleri yüzünden halkın bir kısmı terör partisine oy veriyor.

Ya da ülkedeki seçimin bazı yerlerde terör sebebiyle diğer yerlerden daha erken tamamlanması güvenlik basamağının aşılamadığını gösterir. Güvenlik basamağının aşılamamış olması demokrasinin doğru işlemesinin önündeki bir engeldir.
Suriye' de seçim oldu. Seçime çoğu muhalifin korkudan oy vermeye gidemediği görüldü mesela. Güvenlik halledilmeden yine yanlış bir sonuç verdi demokrasi.

Kuzey Kore' de de seçim diktayı korumakta. Peki oradaki demokrasiyi halkın egemenliği olarak nitelendirebilir miyiz? Hayır.


Kurtuluş Mücadelesinde Başbuğumuz Atatürk, hızlı hareket etmek ve kendi kararlarını uygulatmak için tüm kararı kendi elinde toplatmıştı. Orduyu geri çektiğinde meclis ona karşı çıkmıştı. Ama sonra Atatürk' ün doğru hamleyi yaptığı ve ordumuza zaman ve geniş hareket manevrası kazandırdığı görülmüştü.
O zaman çoğunluğa uyulsaydı, kaybedilecekti. Zaman zaman çoğunluk doğru kararları vermeyebiliyor. Bu demokrasinin kusurlarından biridir.


Türk için böyledir. Temel ihtiyaçların geliştirilmesinden önce demokrasi var olabilir. Ama ona kusursuz diyemeyiz. Yetiştirilme tarzımız da buna uzak zaten. Çocukken canımız pamuk şeker çektiğinde hepimiz annemize babamıza bana şeker al demiyor muyduk? Ailemiz de almıyordu. Doğru kararı onlar veriyordu. Pamuk şeker zararlıydı, biz istiyorduk ama bunun bilincinde değildik. Üç kardeş beş kardeş pamuk şeker istese anne baba çoğunluğun kararına uysa şeker alsa doğru mu olacaktı?



Günümüz için ve geçmiş için demokrasi lazımdır ama kusurlarıyla vardır. Bunu kabul etmek gerek. Kusurlu bir sistemin de ileride var olup olmayacağını bilemeyiz. İleride yeni seçenekler çıkabilir. Türk' ün yapısına hangisi uygnsa o seçilir. Belki de seçilmez, kaybederiz. Bunu bilemeyiz ama demokrasinin iyi yanları olduğunu bildiğimiz kadar kötü yanlarının da olduğunun farkında olmak gerek.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #11 : 10 Ağustos 2014, 17:34:18 »

Demokrasiyi besleyen asıl güç, partizanlık anlayışıdır. Sıradanlar bir partiye körü körüne bağlanarak, başlarında veya herhangi bir mevkide kendi partisinden kendi anlayışından birilerinin olmasını ister. Onlar için gelişim önemli değildir. Bir mevkide hak edenin olması, bir konudan en iyi anlayanın o işe getirilmesi onlar için bir anlam ifade etmez. Çünkü onlar için kıstas, bağlayıcılık körü körüne partizanlıktır. Bu yüzden de, kendine en iyi hitap eden için bir tercihte bulunurlar.

Ortaya bir anlaşmazlık atılır. Öylesine gelişigüzel bir konudur bu. Çözümlenmesi istenen bir şey yoktur. Amaç bu anlaşmazlıkta halkın tercihlerini değiştirmek, eğilimlerini tetiklemek ve particiliğe tutunmalarını sağlamaktır.

Ülkemizde aynen böyle işleyen bir düzen vardır. Siyasetçiler kendi aralarında kavga eder, birbirlerine laf atarlar. Halk bunu medya aracılığıyla devamlı izler. Mitinglerde sataşmalar ve birbirlerinin hatalarıyla eğlenme, alay etme ve rakibini aşağılama vardır.
Halk en iyi hitap edeni, en iyi gibi algılar. Konuşurken tekleyen, bir soru karşısında hazır cevap olmayan, bağırmayan halkı etkileyemez. Etkileyemeyen de yetersiz görülür.

Hitabete odaklanmış bir sistem, doğru bir sistem değildir. Gelişim için iyi hitap eden değil, işinde iyi olan, hayalgücü yüksek aynı zamanda gerçekçi, ileriyi gören, yenilikçi birilerinin gelmesi gerekir.

Bir mevkiye o konunun uzmanı, hak eden birinin gelmesi için de onu oraya getireceklerin belli bir seviyenin üstünde olması gerekir. Tüm halkın ülkenin geleceği, yönetimi için karar verici olması doğru değil. Mesela okuma yazma bilmeyen, ülke ile hiçbir bilgisi olmayan, gündemde ne var bilmeyen birinin oy kullanması ne kadar doğru olabilir?


Sadece moda ile ilgilenen bir genç kızı düşünelim. Bu yılın modası kırmızı elbiseden başka bir şey hakkında bir bilgisi olmayan, Türkiye' nin komşularını sayamayan, başbakan kimdir, cumhurbaşkanı kimdir gibi en basit şeyleri bilmeyen biri nasıl olur da ülkenin başbakanını seçebilme hakkına sahip olabilir?

Belli bir sınav, yeterlilik ile ilgili bir eleme gibi bir şey yapılamaz mı?

Böyle bir şey şimdi gündeme gelse, halkımıza sorulsa, ne düşünüyorsunuz denilse eminim ki alınacak cevap ' herkes oy kullanabilir, ayıp değil mi dışlamak' gibi şeyler olur. Milletimiz olaya duygusal yaklaşır. Ama duygusallık gelişimin önünü tıkar.

Düşünün, Birleşmiş Milletlerde bir konu tartışılacak. Sözde ermni soykırımı. Bizim politikacılarımız, öyle bir şey yok, biz yapar mıyız tarzından öteye gidemezken nasıl olur da bir savunma, karşı atak yapılabilir ki? Belki ülkemizin aleyhine bir karar çıkacak. Sırf o mevkiye halka iyi hitap eden biri geldi diye, o konudan anlamayan biri bunları savunmaya kalkacak ve başarısız olacak.

Halbuki İlber Ortaylı gibi biri savunsa, o mevkide o olsa birçok şey değişecek. Osman Pamukoğlu, Genelkurmayın başında olsa mesela, terör böyle tehdit olabilir mi ülkemiz için.

Düşünün bir kere. Bir mevkiye birini getireceksiniz ve herkese söz hakkı tanıyorsunuz. Bilmeyenler ile bilenler diye ayıralım, iki takım oluşturalım. Bilmeyen birilerinin o mevki için bir bilgisi yoksa, oraya taşıyacağı kişi için doğru karar vermesini nasıl bekleyebiliriz?
Bilmeyenlerin doğru bir tercih veremeyeceği açık ve netken neden işe duygusal yaklaşıp bilen ile bilmeyeni aynı kefeye koyalım.

Hak eden kazansın, hak eden hak ettiği yere gelsin diyerek üniversite sınavları yapılırken neden ülkeyi yönetmek için, hak eden gelsin demek için bir sınav yapılmasın ki.
Ülke ile ilgilenmeyen bu ülkede yaşasın, her nimetinden yararlansın ama ülke yönetimi için karar vermesin. İşe duygusal yaklaşmanın gereği yok. Çevremizdeki her ülke gelişirken gelişimi dışlayamayız.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #12 : 11 Ağustos 2014, 18:14:50 »

Bu sefer de sonuçlar ve durumlar arasında bağ kurup, nedeni bulmaya çalışacağız. Bakalım demokrasi bu nedenler içinde yer alabiliyor mu? Kandaşlarım bu yazım düşünce yazısıdır. Yanlış anlaşılmalara yol açılmasın. Beni demokrasi karşıtı gibi algılamayın. Ben demokrasinin iyi yanlarından bahsettiğim gibi kötü yanlarından da bahsederim.

Bir ülke düşünelim ve topraklarında çözülemeyen sorunlar olduğunu varsayalım. Bu sorunlara ister terör, ister fakirlik, ister ahlaki çöküntü, ister depremlerde kolay hasarlanan binalar ne dersek diyelim. Bunlar bizim sonuçlarımız olacak ve bunlara harf vereceğiz. Bu sorunlarla uğraşanlar da, ister kişi ister sistem, ister yöntem de bizim durumlarımız olacaktır ve sonuçlara harf verdiğimiz gibi durumları da harfleyerek kodlayacağız.


Benim burada esinlendiğim kişi Stuart Mill' dir. Onun tümevarım kurallarından uyuşma, fark ve kalıtım olanları bana demokrasinin her kusurla bağlantısı olduğu ilhamını vermiştir. Doğadaki her şeyin bir sebebi varsa, karşılaştığımız her sonuca ait durumlar ve nedenler bulunacaktır. Bizler nedeni hemen bulamayız. Durumlardan yola çıkarak nedeni bulmaya çalışırız.

Durumlarımız A, B, C harfleri olsun. Biz yöntemleri de kişileri de buna dahil edersek, herhangi bir sorunla uğraşanları, o ülkeyi yönetenleri A kabul edelim, yöntemi B kabul edelim. Tanımlayamadığımız bir durumu da C kabul edelim. Ülkedeki herhangi bir sorunu da, yukarıda isimlerini belirtmiştik. Teröre a, fakirliğe b, ahlaki bozukluğa c diyelim ve bu kadarla sınırlı tutalım.

a sonucunu çözüme kavuşturmamız için A ve B devrededir. Bunlardan ikisinin bir arada bulunup bulunmayacağı bizi ilgilendirmez. Bizim aradığımız nedenin bulunmasıdır. Aynı şekilde b için de A ve B devrededir, c için de. Çünkü bir ülkede iktidar her sonuçtan sorumludur. Bunu nereden çıkarıyoruz? Bir ülkede yol yapılırsa övünülüyorsa, yağmur yağıyor barajlar doluyorsa ( Doğadan gelenler bile övünç kaynağı oluyor, kendilerinden kaynaklanıyor deniyorsa) ve bunu geçmişle kıyaslayıp övünülüyorsa yani iyi olan kendilerine mal ediliyorsa bu demektir ki iyiden sorumlu olanlar kötüden de sorumludur. Her sonuçla bağlantısı vardır.

Mill' e göre sonuçla bağlantısı olan her durum o sunucun nedenidir. Yani bir ülkenin başındaki sorunlarının hepsi o ülkeyi yönetenlerden dolayıdır. Bu onun uyuşma kuralıdır. Fark kuralı için de geçmişe bakalım. Eğer ki bir ülkede terör geçmişe göre artmışsa, teröristler geçmişe göre daha azmış, daha çok yüz bulmuşsa, cesaretlenmişse bu artan sorunlar mevcut olandan dolayıdır. Geçmiş ile şimdiki arasındaki fark o sonucun sebebidir.

Olgumuz birinde olsun, diğerinde olmasın:

1. Durum : ABC

1. Olgu : a

2. Durum : ACD

2. Olgu : -

O halde sebep B' dir.


Bir de karşılaştırma esaslı kalıntı kuralımıza bakalım. Bu kuralı açıkladığımda, hitabete dayalı bir sistemde şikayet edenlerin şikayet etmeye hakkı olmadığını göreceksiniz.

1. Durum: ABC
1. Olgu : abc

2. Durum: B
2.Olgu: sebep b

3. Durum: C
3. Olgu: sebep c

Karşılaştırma yollu, A' nın sebebinin a olduğu bulunur. Bu kalıntı kuralıdır.

Siyasetçiler, kendilerinden öncekileri, o zamandaki sorunlarla eş tutar. Bu sayede, geçmiştekilerin suçlu olduğunun ispatını yapmaya çalışır ve aynı suçlamayı günümüzde de yaparak onlara karşı üstünlük sağlamaya çalışır. Peki aynı şey geçmişte yaşandığı gibi günümüz için de değerlendirilirse günümüzdeki sorunlarla bağdaştırılmayı günümüz siyasetçileri nasıl değerlendirecektir? Şikayet etmeye hakları var mıdır?

Aynı şekilde gelecekte de aynı sorunlar devam edecekse ve daha kusursuz olduğu düşünüldüğü günümüz için tüm sorunların nedeni sayılacaksa bu başlı başına bir kusur değil midir? Madem günümüzde sorunlu, bu sorun dile getirilmeyecek midir?


Bir sorunun çözümlenmesi için o soruna yol açan sebepler ortadan kaldırılmalıdır. Kökene inmeden hiçbir sorun çözülemez. Kusurları tanımladık, peki bir çözüm üretilmeyecek mi?

Sorunlarla mücadele eden A, belki yetersizdir. Aslında o da bir sonuçtur. Çünkü bir ülkede birileri başa geçiyorsa onları başa geçiren durumlar, olgular vardır. O da demokrasi olabilir. Çünkü kullanılan araç demokrasiyse bunda bir sorun vardır diyebilir.


Dünkü iletimde de yazdığım gibi onun yanlış kullanılan bir araç olması tüm sorunların başlı başına en büyük sebebi yapmaktadır. Şimdiye kadar bunun yanlış araç kullanılması hakkında da bir çözüm sunmuştuk. Bu sefer de sunacağız ama diğerlerinden farklı olarak. Bundan önce seçmen için bir yeterlilik sınavı istemiştim, şimdi de seçilenler için istiyorum.

Bunu, sorunların sebebi konumuna gelen demokrasinin yanlış kullanış şeklinin düzeltilmesi amacıyla dile getiriyorum.


Tabi onu diğer yorumda yapacağım, çünkü konu bağı kopmasın. Tümevarım kuralları bu konuma aittir, seçilenler için yeterlilik isteğim de bundan sonraki yazımda yer bulacaktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kara Han
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 33



« Yanıtla #13 : 11 Ağustos 2014, 22:13:23 »

Bence demokrasiye geçilirken önce halk hazır edilmelidir, halkın çoğunluğu bilinçli, okumuş ve öğrenmeye istekli insanlardan oluşmalı ki halk siyasi liderlerin kandırabileceği bir oyuncak olmasın, mantıklı düşünebilsin. Halk şimdiki gibi mantıklı düşünemiyorsa siyasi liderlerin oyuncağı olur gider AKP gibi manevi değerleri kullanan partilere verir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #14 : 17 Ağustos 2014, 17:02:08 »

Bir futbol takımı bir gün kendilerinde oynaması için alt yapısında bir çocuğu yetiştirir. Çünkü bilirler ki, çocukluktan itibaren futbolcu olarak yetiştirilen biri, daha iyi bir futbolcu olur. Çünkü amaç onun futbolcu olmasıdır, futbol eğitimi alır, futbolcularla tanışır, kendisinden büyük yaştakilerle oynama fırsatı bulur ve kendini geliştirmesi sağlanır.

Bir çocuk, küçük yaştan itibaren alınır ve tek bir şey için yetiştirilirse, yetiştirildiği konunun uzmanı olur. Böyle bir şey yoksa, okullar kapatılsın, futbol takımları altyapılarını kapatsın. Kimse çocuğunu küçük yaşta, enstürman çalmaya kurslara göndermesin. Yabancı dil öğretmek için çocuk yaşta uğraş vermesin. Çünkü her şeyin altında yatan, çocuk yaştaki eğitimdir.


Müzik enstürmanı öğretmek için çocuk yaşı seçin derler, yabancı dil için de öyle. Mesela beş yaşına kadar beyinde yeni dil merkezleri oluşabiliyor. Bunun sadece bir iki örnekle sınırlı olacağını düşünmek yanlıştır. Devlet yönetimi, toplum idaresi de bu örnekler içine girebilir ve küçük yaşta devleti yönetecek çocuk da seçilebilir, yetiştirilebilir.

Osmanlıda şehzadeler çocuk yaşta bir yerleşkeyi idare ederlerdi. Onların deneyim kazanarak, bir gün devletin başına geçtiklerinde tecrübeli, hatasız bir şekilde yönetmeleri amaçlanmıştır. Bunun için, gönderildikleri yerleşkeye ailesi, lalası da götürülüp küçük bir saray havası bile verilirmiş.


Tengiz Han örneğine bakalım. Onun, nasıl savaşçı, nasıl kararlı, nasıl acımasız olduğunu inceleyelim. Bunu daha önce de işlemiş, çaresizlik psikolojisine bağlayıp, o durumun kazandırdığı bir özelliktir demiştim. Şimdi, onlara ek olarak diyeceğim şey, onun küçük yaşta, kaldığı zor durumlarla olgunlaşıp, güçleşip tecrübeli bir idareci, komutan oluşundan bahsedeceğim.


Tengiz küçük yaşta babasını kaybetti. Ve çadırların başına gelmek onun hakkıydı. Buna engel olunacaktı. Çünkü küçük bir çocuğun hakkını yemek kolaydı. Ona düşmanlık beslediler, ailesi yokluk içindeyken o at kaçırdı. Hakkı olanını kendisinden güçlü olanlardan istedi. Herkesin, onun zayıf olduğunda düşmanı olduğunu küçük yaşta öğrendi.

Onu yakaladılar ve kang taktılar. Kandaşlar bu kang dediğimiz şey, Eski Türk-Moğollarda savaşta esir düşenlere geçirilen, gövdeyi kaplayan, kolları kapatan ve kaçmayı engelleyen tahtadan yapılma bir şeydir. Tengiz' e de bu takılmıştı. Kandaşlar bir de, Tengiz diyorum ama o onun sonradan kazandığı bir isimdir. O zamanki ismi için Timuçin' i kullanmam lazım ama alışkanlıktır biz Tengiz diyelim, fazla da konuyu bölmeyeyim.
Tengiz için iki seçenen vardı, ya ölecekti ya da bir şekilde kaçacaktı. Hayatta kalma mücadelesi vermeliydi. Kurtukta pes etmek yoktu, düşersen seni yerlerdi. O da yanında duran savaşçıya doğru yaklaştı ve kangı onun başına vurdu. Savaşçıyı yere serdi. Vücudunda kangla kaçmaya çalıştı. Kaçtı da. Daha 13 yaşındaydı. O yaşta hayatta kalmak için bir savaşçıyı öldürmüştü. Hayat mücadelesini ve acımasızlığı orada öğrendi.

Gitti ailesine kavuştu. Kimseden yardım istemedi. Babası ile kan döküp ant içen Katay Türklerinden yardım istese, tüm düşmanlarını yok edebilirdi ama yapmadı. Kimseden yardım beklemeden bir şeyler başarmak istiyordu.

Kendi çadırlarını birleştirdi. Ordusunu kurdu. Ama 17 yaşındaydı ki, bir gün önlerine kendilerinden 5 kat kalabalık bir ordu çıktı. Ani bir karar vermesi gerekiyordu. Kararını verdi savaşacaktı. Ordusuna hemen bir şekil verdi. Savaşçılarını yönetti ve savaşı kazandı. Ordu yönetmeyi de öğrenmişti.


Tengiz, ne başardıysa küçük yaşta öğrendikleriyle, tecrübe edindikleriyle başardı. Eğer o yaşta bir orduyu yönetmeseydi, ileride o kadar güçlü bir Han olmayacaktı.


Fatih Sultan Mehmet de öyle. 21 yaşında İstanbul' u fetheden komutan, küçük yaştan beri İstanbul' u fethetmek için yetiştirildi. Babası Murat, Mehmet doğduğunda bir derviş ile konuşmuş, dervişin şehzade Mehmet' i İstanbul' u fethedecek sözüne inanmış ve onu İstanbul' u fethetmesi için yetiştirmiştir. Babası o yüzden 12 yaşındaki bir çocuğa padişahlığı devretmiştir, o yüzden Fatih, 12 yaşında bir çocukken babasına 'padişah sensen ordunun başına geç, bensem emrediyorum geç' diyebilmiştir. O yüzden Fatih, gemileri karadan yürütmüş, kendi icat ettiği topları döktürmüştür. Eğer Fatih, İstanbul' u fethetmek için yetiştirilmeseydi, küçük yaştan beri, en büyük hayalim bu fetih demeseydi, çağ açıp kapatan bir komutan olabilir miydi?


Kandaşlar demem odur ki, geçmişte küçük yaştan beri yetiştirilenler, devlet geleneğini öğrenmiştir. Tecrübeli olabilmişlerdir. Günümüz için de aynısı olabilir. Demokrasi, tecrübeli olanı, başa geçeceklerin büyük gelişiminin önündeki bir tıkaç olabiliyor. İyi yönleri olmasına rağmen, hitabete dayalı bir sistem deneyimli olanı seçmiyor. Demokrasi çözümsüz olan yerlerde kullanılacak bir araç olabilir. Hatta, küçük yaştan beri devlet yönetmek için yetiştirilenler için bir tercih yapılmasını sağlayabilir. Ama tek başına, sadece çözümsüzlük getirir.


Verdiğim örnekleri şu şekilde değerlendirin. Sadece demokrasiyle bir ülke ileri gitmez. Gelişim için yeni bir şeyler üretilmesi, halkın daha çok çalışması, fabrikalar açılması, teknoloji ve bilimde ileri gidilmesi gerekir. Demokrasi, iyi bilim adamları arasından birini bir kurumun başına seçebilir belki ama herkesin içinden bir bilim adamını seçemez. Herkesin içinden devlet yöneticilerini seçemeyeceği gibi.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #15 : 17 Ağustos 2014, 17:29:39 »

En başta söyleyeyim, amacım okuma yazma bilmeyenleri küçümsemek veya haklarını ellerinden almak istemek değildir. Sadece bir değerlendirme yapmak istedim.

Bir referanduma giriyoruz, referandum kağıdının üstünde iki şey yazıyor:

EVET
HAYIR

Başka bir seçime giriyoruz, oy pusulalarının üstünde:

Bu parti
Şu parti
O parti

Yazıyor. Herkes oy kullanıyor. Bu ülkede okur yazarlık oranı yüzde 95. Okuma yazma bilmeyen bir yaşlı teyzeciğimiz, ne yazdığını okuyamadığı kağıdın üstüne damgayı basıyor. Yüzde 5' ten bahsediyoruz. Kimi bir yakınıyla girse de ne yazdığını bilmediği bir şey hakkında tercih yapıyor.



Ya okuma yazma oranımız, ellilerde yirmilerde olsaydı. O zaman ne olurdu? Nijer' de okuma yazma oranı yüzde 14. Orada da cumhuriyet var, orada da seçimler oluyor. Merak ediyorum, hadi biz neyse de onlar seçimi nasıl yapıyor? Okuyamadıkları bir kağıda nasıl oluyor da damgayı basabiliyorlar?


Konu başka yerlere de gitmesin. Demek istediklerim çarpıtılmasın. Saltanat yıkılıp seçimler yapılırken yüzde 9 okuma yazma oranı vardı o zaman da mı yanlış yapıldı diyenler çıkabilir. O zamanki şartlarla günümüz şarları başka. O zaman milli bağımsızlık ve milletin egemenliği için bir an önce halkın yönetime girmesi sağlanmalıydı. Çünkü o zaman demokrasi ya gelecekti ya hiçbir zaman gelmeyecekti. O şartlar ile günümüz şartları başkadır.


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #16 : 23 Ağustos 2014, 11:36:42 »

Dünya değişiyor ve hiçbir şey aynı kalmayacak. Yukarıda yazdıklarım zamanla tüm dünyada gerçekleşecek. Tabi hiçbiri anında olmayacak. Nasıl bir bireyin alışkanlıkları kolay değişemezse bir devlet de, bir toplum düzeni de hemen değişmeyecek. Hepsi yavaş yavaş, zaman içinde olacak.

Bunun bir örneği Rusya' da görülmeye başlandı. Küçük çocuklara okulda politika dersi verilecek. Haftada 2 saat bu eğitimin verileceği açıklandı. Açıklama olarak küçük yaşta çocukların aldığı eğitimle ileride devlet idaresinde daha politik düşünmelerinin sağlanması verildi. Daha önceden yazdığım bu olay, şimdi Rusya' da tartışılıyor. Bunun doğru olup olmayacağı konusunda eğitimciler kendi televizyon programlarında tartışmaya başladı.
Rusya' daki bu haberi sıradan bir olay olarak görmeyin. Bu büyük olayların başlangıcı olarak görülebilir. Bugün küçük, önemsiz olarak görülenler ilerideki değişimin habercisidir.

Aslında bunun temelinde, daha verimli, daha tecrübeli bir şekilde devlet idaresi ve seviyesi daha yüksek seçmen kitlesi oluşturma vardır.

Bu eğitimin verildiğini düşünelim ve 20 yıl sonra nasıl değiştiklerini düşünelim. Biz demokrasinin kusurlarından birini, devlet yönetimine karar veremeyen, kararsız, duyarsız ve doğru öngörüde bulunamayanların devlet yönetimindeki etkisini göstermiştik. Doğru karar veremeyenlerin devlet idaresine doğru kişileri seçememesi sonucunun devletin gelişimi, güvenliği için bir tehdit olduğunu söylemiştik.


Ama bu eğitim sonucu seçicilerin seviyesinin yükseltilmesi sağlanmış oluyor. Duyarsız kesim, milli konularda bilgi sahibi olmuş oluyor. Ülkelerinin gidişatı hakkında daha mantıklı tezler ileri sürebiliyor, daha iyi analiz yapabiliyor.
Bunlar da doğru kişilerin seçilmesini sağlamış oluyor.

Ayrıca, seçilecek olanlar üzerinde de önemli bir etkisi oluyor. Artık seçilenler daha tecrübeli ve milyonlarca kişi arasından o yeteneğe sahip kişiler olarak sıyrılıyorlar.

Bu gelişigüzel, rastgele bir olayı daha dar sınıra çekerek sadece etkili olabileceklerin devlet idaresine girmesi sağlanmış oluyor. Bu şekilde belli bir konu için belli uzman kişilerin seçilmesine imkan tanınıyor. Gelişim gerçekleşiyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Mergen Kurt
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 1.034


« Yanıtla #17 : 01 Eylül 2014, 22:43:01 »

Atsız Ata iyi özetlemiş aslında:

Halbuki partiler, istediği kadar demokrasinin "lâzım-ı gayrı müfariki" olsunlar, bir hadden sonra, iktidara gelme gayretinin neticesi, zararlıdırlar. Parti çatışmalarını, yalnız yurt ve millet uğruna yapılıyor gibi görmek, bunda şahsî ihtirasların ve hatta kinlerin rol oynadığını görmemek çok yanlıştır. Partiler, muhalefette iken bağırarak şikayet ettikleri davranışları iktidara geçince aynı ile yaparlar.



Bir ülkenin başına geçmek için hitap ve yalan yeterli olabiliyor. Seçmen seçtiğini tanıyamıyor, onun kendini ispat etmesini yaptıklarıyla, başarısıyla, hayalleriyle değil de tatlı sözleriyle değerlendiriyor. Durum böyle olursa da, hitabet gelişimin önüne geçmiş oluyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Attilahunturk
BAĞA TARKAN
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 311


« Yanıtla #18 : 12 Ekim 2017, 12:21:53 »

Demokrasi yunan icadıdır, ithaldir. Günümüzde dünyada kullanılabilir ama ilerde, değişen dünyanın yeni düzeninde yerinin pek olacağını düşünmüyorum. Yer altı zenginlikleri, madenler, ham maddeler tükenirken, dünya nüfusu artarken ve bu artışı besleyecek kaynaklar azalırken , iklim değişirken ülke halkları bireysel davranıyor , bu tehlikeleri görmezden geliyor. Ülke halkları bu krizleri yönetebilecek bir donanıma sahip değildir. Her ülke kendi önlemini almaya çalışırken, uluslararsı işbirlikleri de kaçınılmaz olacaktır. Demokrasi sistemlerinde halkın büyük çoğunluğu bu krizleri yönetme konusunda yeterliliğe sahip değilken , doğrudan yönetimin içindedir. Bu durumda insanlığın ihtiyaçları karşılanamayacaktır.
İşte bunun yönetimi de ileri zamandaki dünyamızda belli entelektüel, aydın, bilim adamlarının başı çektiği kurullarca yönetilecektir. Demokrasi 20. Yüzyılda var ama belki de yüzyıllar sonrasında olmayacak, ilkel olarak kabul edilecek, alternatif olan henüz bilinmeyen sistemler hakim olacaktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #19 : 12 Ekim 2017, 14:14:09 »


Büyük hedeflere ulaşmak için insanların kendi soyunu sevmesi, diline sahip çıkması, atalarından tevarüs ettiği törelere (yasalara) saygı göstermesi, kendinden ziyade mensubu bulunduğu toplumu düşünmesi, geleneklerine sahip çıkması, sağlam bir ahlaka sahip olması, her türlü teknik gelişmeyi yakından takip etmesi, yeni teknolojiler geliştirecek bilgilere sahip olması ve adalet ölçüleri içerisinde şuurlu bir demokrasiden yana olması gerektiğini "milli kalkınma programı”nda Atsız Ata dile getirmiştir.

Demokrasi, anayasa, hukuk devleti, kanun, insan hakları gibi teranelere kapılarak tedbirde kusur edenleri tarih bağışlamaz. Tarihin cezası tüyler ürperticidir. (Ötüken, 12 Ekim 1965, Sayı: 22)

Dünya sistemi bütün yönleri ile kendi tasavvurlarında değişirken demokrasinin de buna göre yeniden yorumlanması zorunluluğu yeni dünya düzencileri için hasıl olmuştur. Çünkü klasik demokrasi ilkeleri ile kendilerinin türettiği küresel yeni dünyanın yorumlanması ve yönetilmesi şansı kalmamıştır. Bu üçgenci Siyonist artıkları “küresel bir dünya yerel kurallarla idare edilemez ve tüm devletler, toplumlar bu gidişata göre konumlanmak zorunda kalacaklardır” şeklinde demokrasi kavramları geliştirmenin peşine düşmüşlerdir.

İnsan hakları, demokrasi, hak ve özgürlüklerin işlevselliği hususlarında hassaslaşmış gibi görünen uluslararası kamuoyu ve bunları etkileyen diktacı aktörler; küreselleşmenin ulvi değerleri olarak gösterdikleri liberal siyasete ve partilere dış destekler veriyor, çeşitli uluslararası parçalayıcı anlaşmalar ve projeler ile iktisadi, siyasi, ticari, iç ve dış politika alanında her türlü yaptırımları, uygulamaları sözde liderler aracılığı demokrasi havarili ile hayata geçiriyorlar.

Demokrasiyi milleti bütünleyen bir unsur olarak görmeye devam ettiğimiz sürece bir adım ileri gidemeyeceğiz. Çengiz Han, demokrasi çağı denilen bu aciz dönemden çok uzun zaman önce “Millet Meclisi” demek olan “Kurultay”ı, kendisinden de üstün tutuyordu.

Demokrasi herzevekilliği aşağıda ifade edildiği şekilde ülkümüzde temellenmiştir.

Atsız Atanın bir makalesinde ifade etmiş olduğu fikirler arasında “insanların eşitsizliği” düşüncesi bulunmaktadır. Atsız Ata, tabiatta “eşitlik” olmadığını belirtmiş ve tabiatı yaratan “Tanrı”nın canlılar arasında “eşitlik” düşünmediğini, bu durumun somut bir şekilde kanıtladığını ifade etmiştir. Atsız Atamıza göre “adalet” düşüncesi “hak” ve “hukuk” alanında hiçbir zaman eşit olamayan insanlara nispi bir eşitlik sağlamak adına geliştirilmiştir.

“Bu vatandaki millet hangi ana ilkeleri kabullenip benimsemiştir? Hiç!…. Cumhuriyetçilik, Kemalizm, lâiklik, Müslümanlık, nurculuk, sosyalizm, komünizm, Türkçülük, Anadoluculuk, demokrasi, faşizm ve daha ne varsa bu millet bunlardan bir tekinin çevresinde bile toplanmış değildir.”(Gök Bilge Atsız Ata)

Tan Hu

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.075 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.016s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.