Çi-Çi / Yazılı Anlatımlarımları
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 12:35:33


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 7
  Yazdır  
Gönderen Konu: Çi-Çi / Yazılı Anlatımlarımları  (Okunma Sayısı 11989 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #10 : 28 Mart 2014, 23:05:39 »

<< Başkaları için yaşayamayan kendi için de yaşayamaz >> (Seneca)

Anneler günü idi güneşli güzel bir gün .. Ne yapmalı? Böyle bir günde? Annemiz ile biraz gezip bir şeyler yedikten sonra diğer anneleri de hatırlamak gerekir düşüncesiyle Darülaceze'ye kucak dolusu çiçeklerimiz ile gittik bir de ne görelim en güzel giyimleri en güler yüzlü halleri ile bahçeye çıkarılmışlar kimi yatakları içinde güneşleniyordu. Hepsinin olmasa bile halini hatırını sormaya sohbet etmeye başladık elbette çiçeklerimizi de takdim ederek.

Ve var olduğumuzu nasıl biliriz az ya da çok acı çekmeden? Acı çekmeden başka türlü nasıl kendimize döner, düşünsel bilinç ediniriz. Neşelendiğimizde kendimizi unuturuz, var olduğumuzu unuturuz; başka bir varlığa dönüşürüz, yabancı bir varlığa, kendimizin yabancısı bir varlığa, kendimizin yabancısı oluruz. Ve ancak acı ile yeniden kendi kendimiz olur, kendimize döneriz.  (Miguel de Unamuno)

En çok ne istiyorlardı biliyor musunuz? Konuşmayı, dinlenilmeyi ya da aynı şey olan sevilmeyi. İçlerinde öyle hikâyeleri olanlar vardı ki doğrusu insan dehşete kapılıyor; sözgelimi, olağanüstü zengin iken birden bire eşinin vefatından sonra çocuklarının annelerini önce buraya bırakmaları, sonrasında yalnızlığa terk etmeleri gibi ..

İçlerinden biri bana - senin çocuğun var mı? Diye sordu. Ben - hayır benim çocuğum yok dedim. Kendisi de - bak benim çocuğum işte bu ayı .. Yatağının üzerindeki sevimli ayıyı göstererek iyi ki çocuğun yok çok şanslısın diyerek hayatını anlatmaya başladı. O kadar garip bir hüzün sarmıştı ki dinlerken içimde fırtınaların koptuğunu, boğazımın düğüm düğüm olduğunu hissettim. Çünkü bir zamanlar onlarda genç, güzel ve sıhhatlilerdi çevrelerinde epey ihtimam edenleri, yüzlerine gülenleri yalnız bırakmak şöyle dursun üstlerine titreyenleri vardı. Peki, ne oldu da birdenbire yalnızlığın amansız soğuk ve katı yüzüne tesadüf edildi? İnsan ömrünün talih ve talihsizliğine akıl erdiremiyor. Zira insan ne ise, ne durumda ise, eylemleri de ona göre, ona uygun olur.

Vefa yerine ihanet görmeye, hakikati bulmak yerine iftiraya uğramaya, haksızlığın kurbanı olmaya razıyız. Fakat derdimizi dökecek bir dert ortağı, başımıza gelenlerden şikâyetimizi duyacak bir can kulağı bulunsun.  (A. Ş. Hisar)

Görülüyor ki, insan psikolojik bakımdan ve bu psikolojiyi belirleyen, onu bir düzene kavuşturmakla varlık kazandıran sevgi açısından, diğer insanlara, onların sevgisine, onlar tarafından sevilmeye muhtaçtır; ruhunun ve dolayısıyla bedensel yaşamının sağlığı ve sağlamlığı, güvenliği, buna bağlıdır; ancak böylece varlığını güvencede duyumsayabilir. Doğada insanın yaşamına izin veren, onu kolaylaştıran güçler olduğu gibi, yaşamına büyük engeller koyan, onun varlığını tehdit eden güçler de vardır. Gerçekte de bu güçler eninde sonunda insanın yaşamına bir yolla son vermekte, onu bu dünyadan alıp gotürmektedir. Yaşam mücadelesini belirleyen bu yıkıcı ve yok edici güçler karşısında insan, tek başına çaresiz durumdadır.

İnsanın diğer kimselerle, bir topluma olan ihtiyacı aslında, o bir insan, içsel yana sahip bir varlık olduğuna göre, tinsel bir gereksinmedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #11 : 28 Mart 2014, 23:44:32 »

Beşiktaşlılık, Beşiktaş taraftarı olmak, Beşiktaş Spor Kulübü mensubu olabilmek, evvela milletine kendi varlığından bir şeyler vermek istemeyi deyimler. Nitekim çoğunluğun değil, aynı renklere gönül vermiş taraftarın, samimiyetle inandıkları kulüplerine olan bağlılıkları, o muhteşem ruhu yansıtır. Yaşadığı acıları, umutları, beklentileri ve küskünlükleri içinde tutkuya dönüştüğünde aşk adını alan kara sevdalarını yaşamayı, bu sevgiyi bir başka insana da duyumsatmayı ister.

İdeallerini yaşatan, ruhlarında tutuşan bu ateşli inançtır. Kartal birlikteliğin, hür ve bağımsız yaşamanın ifadesidir. Hürriyet sevgisini, atılganlık ve cesareti simgeler. Bu birlikteliğin güçlenmesi, yayılması için takibi gereken yöntemleri azim ve irade ile 1903 yılından bu yana gerçekleştiren Beşiktaş Spor kulübü, ülkesine, taraftarına pek çok kıvanç yaşatmış, kültüre, sporun gelişimine hizmet etmiş ve camiaya birçok değer kazandırmıştır. Beşiktaş taraftarı özgür bir ruha sahiptir, eşit bir ilgi ve saygı görme hakkını savunur, hak ve sorumlulukların gözetilmesini ister, görüş ve düşüncelerini kimsenin lâyık gördüğü, takdir ettiği biçimde değil serbestçe açıklar. O, kişilikli, bilgili, kültürlü, aynı zamanda sosyal sorunlara duyarlı kişilerden oluşmuş bir topluluktur. Sorumlu olmak, sevmek demektir.

Hayatta yalnız sahip olmanın temel olduğunu düşünenler, Siyah – Beyaz duygunun içe işlediği refleksi asla anlayamaz. Siyah, beyazın bir başka görünümüdür. İstenilen gibi değil, olduğu biçimde duyumsanandır. Kısıtlı bilgi, görgü ve tecrübeye sahip kişiler, geleceğe yönelik, uzun vadeli bakış açısına sahip olamaz. Oysa Beşiktaş Spor kulübü öncelikle insana yatırım yapmayı hedefler, nitelikli sporcu yetiştirilmesi için sürekli kendini geliştirir. Üstelik sadece sporcuların yetiştirilmesi değil, aynı zamanda idarî kadronun gelişmesine, her alanda yükselmesine, ilerlemesine, güçlenmesine hizmet etmekle de sorumludur. Sorumluluk hissini bütün davranışlarına temel yaparak, manevi unsurları koruyup yücelttikleri için de özeldir. Ekip işi, birlikte yapılan bir çalışmanın ürünü olduğu kadar, onu başarıya götüren yardımcı unsurların da desteğiyle imkânlıdır. Bilgi ve üretkenliğin, iyi ve ileri görüşlülüğün olduğu yerde başarı kaçınılmazdır. Bir takımın nasıl bir takım olduğunu, belirli bir amacı seçmiş olması değil, esas seçtiği amaçta nasıl yürüdüğü, bu amaca göre nasıl davrandığı belirler. İyi ve sağlam bir takım, sıkı ve içten ilişkilerin yaşandığı bir yerdir. Orada zorunluluk değil, imkân vardır.

Beşiktaşlılık, içimizdeki derin duygunun dışa yansımasıdır. O, anlamlı birlikteliğin kalplere ve zihinlere akseden en güzel halidir. Heyecanla coşan bir yürek taşır. Birlikte sorumluluk ve dayanışma ruhu hemen herkesi etkiler, etkilemiştir. İnsanları samimi, içten bir bağlılığa ulaştıracak güce sahiptir. Keyfî tutum alanların hissedebileceğinden çok uzak bir anlamdır. Orada her şeyin bir karşılığı yoktur. Sayıya indirgenemez bir nitelik, yüksek bir anlam vardır. Bunu göremeyenler, görmek istemeyenler onu algılamaktan uzaktır. Zira anlamak için ulu bir çınar, koca bir tarih, Serencebey ruhu gibi hep bir yürek olmak lâzımdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #12 : 28 Mart 2014, 23:45:39 »

Aşk sonsuz boyutta sonsuzluğa ulaşmanın yoludur. O, var olan her şeyin gelişiminden sorumlu olduğunu bilerek, ‘Bir’ e ulaşmak ister. Kendine ve başkalarına özen gösterir. Ancak bu yolla sınırdan, ölçüden, koşuldan uzak sevginin gerçekleşebileceğini bilir. Her insanın kalbinde bu yüksek iyilik alanı mevcuttur. Orada sonsuz iyinin sevgisi derinden hissedilir, kendine özgü ve eşsiz oluşun anlamı duyumsanır. Halk ve hakkın, hak ve hakikatin birliğine inanan insan, geçici yaşantı ve görünümlerden kurtulmuştur. Tanrılaşmak hırsı ile yanıp tutuşan kibir, ona asla yaklaşamaz! Çünkü o, aşk ile amildir. Sonsuz bir özlem arzusu ile yanar ve her şeyde yaratanı hisseder. Bundan böyle her zerrede Tanrı hissedilir. Yapılan ve yapılacak olan eylemlerin tümünde Tanrı’nın buyrukları vardır. Bunları gerçekleştirmek isteyen biri, insanlara iyilikle yönelir, çocukları sevindirir, ekmeğini açlarla bölüşür, hayvanları korur, bitkilere itina ile bakar ve yalnız tatlı sözler söyler. Tanrı’ya inanan Vahdet’e inanır. Bütün varlığa karşı saygılı bir tutum alır. Nitekim tüm varlığın temeli insandır ve insanların birbirine sevgi ile bağlanması Tanrı’nın hükmüdür. Tanrı’ya ulaşmanın yolu insanın kendisine ve canlı, cansız bütün varlıklara saygı duymasından geçer. Çalışır, üretir ve ancak böyle paylaşan biri olarak mutlu olduğunda, yaşamının anlamını kavrar. İnsanın iyilik ve doğruluk yolunda her davranışı güzelleşir, her düşüncesi temizlenir. Aksi halde insanın insanı dışladığı, suçlu ilan ettiği bir durumda iyiliğe değil, kine ve ümitsizliğe sürüklenmesi olasıdır. Kimsenin birbirini düşünmediği, ilgilenmediği bir yerde yaşama sevinci de olmaz. İnsan sürekli bir biçimde kendi mutluluğunu arttırmayı bırakıp, başkalarının mutluluğu ile de ilgilenmelidir. Sırf kendi bireysel varlığı ile ilgilenen biri, başka insanların iyiliğini içtenlikle dileyemez. O, devamlı acıdan kaçınıp, rahata ulaşma peşindedir. İyiliğe inanmaktan çok kötülüğe inanma eğilimi kuvvetlidir. Hâlbuki insanın insana yakınlık duyması, sevmesi, umulan çıkardan değil, varlığının kıvancına erişmek istemesinden olmalıdır. Yaşamı zorlaştıran şeylerin üstesinden gelinmesi, kişilik kazanılması bütün varlığa yönelmiş temiz bir kalbi, erdemli bir duruşu deyimler. Mutlu olmayan, kötülüğü davet eder. Tam bir insan olmak üzere gayret gösteren, kalplere sevgi eker. Alınan her nefeste, her istek ve eylemde bilir ki, mutluluğun yolu paylaşmaktan geçer.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #13 : 28 Mart 2014, 23:46:59 »

Hepimiz bir ve aynı olduğumuz halde neden bir başka insanı tanımamız, onun yaşamını sürdürmesini istememiz, sorumluluk, ilgi ve saygı hissetmemiz mümkün olmaz, olamaz? Statü, bilgi, zekâ ve kabiliyet gibi farklılıklarımız mı buna mânidir? Ya da neden sadece farklılıklarımızı görürüz? Bu soğuk, ilgisiz ve hükmedici bir ortak yaşam birliğinde daha ne kadar var olabiliriz? İnsanların birbirlerini salt gereksinmelerini karşılayan bir araç olarak gördükleri dünyada artık içimizde tüm güzellikler de yitmiştir. Herkesin ve her şeyin, yararı kadar görüldüğü dahası yalnız ne elde edilebileceğinin önemli olduğu bir anlayış takdir görmektedir. Yoğun bir birlik duygusu yerine, paylaşmaktan yoksun, emreden, sömüren ve aşağılayan bir şeyin aracı haline gelmemiz yalnız bütünlüğümüzü yitirmemize değil, aynı zamanda kendimiz olmamıza da izin vermez, veremez.

İnsanların görmeye alıştıkları halde olmaktan, olduğundan başka görünmekten, başka bir karaktere bürünmekten, düşündüğünden başka, yalnız kendine söyletilenleri söylemekten daha berbat ne vardır? Dünyada bunca ahlâksızın dürüst insan geçindiklerini görmekten daha fena ne olabilir? Olsa olsa bu kendini satışta, her türlü sahteliğe elverişli fena bir alçalma vardır. Daima birinin hilekârlığı diğerindeki sadeliği, saflığı cezalandırır ve her şey acınacak bir havada, kendi halinde biter. En dokunaklı duygular, en değerli hislere tahammül edemeyeceği bir yük yükler. Kalbin derinliklerinde dürüstlüğe karşı beslenen saygıya saldırılır, fenalık, sonunda doğruluk isteğini söndürür.

Ruhça hasta insanlarla beraber yaşayan birisi, nasıl olur da bize sevinç verebilir? İzan ve irfanı yetmeyenlerin, yavan ve perişan hükümleri ile mahkûm edilmişsek, hakikatten beklediğimiz ne olabilir, ne olmalıdır? İnsan ya ümitsizliğe ya da umuda kapılır ve bu ikisi arasında yaptığı seçim, onun yaşamını belirler. Değişen, geçici, binbir çehresi olan bu hayatta, nefislerimizle mücadele tarzlarımız o kadar birbirinden farklıdır ki, kimi gönlünde yaşayan hayalleri, hakikatlerden fazla sever. Kimi gözleri boyayan vicdanlarda rahat yaşar. Kiminin içinde kendileri hariç, çeşitli şahsiyetler vardır. Kimi kendini düşünmekten başkasını düşünemeyecek haldedir. İnsan bencillikle her şeyi elde etti mi, herkesle ve her şeyle barış halindedir. Bu, aynı şartlar içinde kaybeden oluncaya kadar devam eder. Aldanır ve aldatır.

Hâkimi olduğumuzu sandığımız bütün ömrümüz, inkâr edilen ehemmiyetimizin varlığını ispat ile geçer. Çirkefe batırılmış yüzlerin, lâyık olmadığımız halde haksız yere ithamlarından mı mutsuzluğumuz? Oysa hayat, imtihanlar halinden başka bir şey değildir. Bırakalım inkâr etsinler, bir başkasını aldatırken ona hiçbir haksızlık yapmadıklarını düşünsünler! Zira hak, onlara da adalet dağıtacaktır. Başkalarına fenalık yapmak isterken, bizzat kendi kendilerine yaptıkları fenalıkları bilselerdi, ihtiraslarında boğulmazlardı. Bıraktıkları korkunç karanlıklarda, kendimizi sürükleyecek ümitsizlikler yerine, tersine hürmete lâyık olduğumuzu biliriz. Çünkü biz, görünüşte insan olanlardan değiliz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #14 : 28 Mart 2014, 23:48:16 »

İnsan, akıl ve duygu yanına sahip, onurlu bir varlık olarak yaratılmıştır. O, bilgi edinmek ve kendini tanımak ister. İnsan olarak bu dünyadaki yerini kavramak ister. Yaşamının anlamını, ne olduğunu ve ne olacağını öğrenmek ister. Onu diğer bütün varlıklardan ayıran, asıl insan yapan şey nedir, bilmek ister. Zira aklın ve duygunun istemine saygı duyar, dikkate alır. Bilinci ile varlığa anlam kazandıran, kendini belirleyen ve kendine sahip olan kişilikli bir varlık olduğunu bilir. Tıpkı yalnız biyolojik ve psikolojik ihtiyaçların giderildiği anlamsız bir yaşam içinde olamayacağını bildiği gibi, varlığının önemini düşünür. Var olmak, var olmayı istemek, güçlü olmak, yaşam mücadelesi vermek, bireyin kendini gerçekleştirmesi, kişilik sahibi olmak ve anlamlı bir yaşam sürmek bilinçli bir varlık olan insanın her zaman sorunu olmuştur, olacaktır. İnsan varoluşuna ve insanlığın gayesine ilgisiz kalamaz, doğal güçlere, dürtü ve itkilere göre davranamaz, asıl insan yanını reddedip, ruhunu aşağılayamaz, içsel değerlerin kavranması ve gerçekleştirilmesine sırt çeviremez, kendini doğru düşünceye götürecek olan iç sesini duymazdan gelemez!

İçimizde hissettiğimiz, irademizin dışında derinlerden gelen, hiç beklenmedik bir zamanda duyduğumuz ve bizi geriye, içimize çağıran bir ses vardır. Bu ses vicdandır. O, bizim kendi kendimizi sorumlu tutmamızı ister. Asla başkalarını yargılayıp, mahkûm etme ya da bağışlamamızı değil, başkalarına ait kişiliğin tekliğini derinden derine anlamamızı ister. Nitekim insan davranışlarında iyi ve kötü birçok örge birlikte bulunmaktadır. ‘İyi’ dediğimiz ahlâkın amacı bireysel bir değerdir ve dışarıdan zorlama ile değil, kişinin kendi kendine vereceği kararlarla ilgilidir. Kişi asla doğal dürtülere göre keyfî davranarak karar veremez, vermemelidir. O halde özgür olamaz, özgürlüğünden bahsedemez. Bununla birlikte kişi, vicdana uygun verdiği kararlarında yanılıp yanılmadığını da bilemez. Rahatlıkla hatta iç dinginliği ile vicdana uygun kötülükler de yapabilir. İyi olanın ne olduğu hakkında vicdana uygun davranış sergilemede yanılabilir. Bir kimsenin ahlâki bir sorumluluğu yerine getirmemesinden dolayı üzülebiliriz ancak bu konuda zorunlu tutamayız. Kimsenin iç âlemini, düşünce ve zihniyetini bilemeyiz. Burada ahlâken sorumluluğu taşıyan kişidir. Nedir ki insanları tek bir yüzü ile tanırız ama onların başka yüzleri de vardır. Sırf bir görünümden ibaret yüzleri, kendileri olamadıkları için asla olduğu gibi görünmeyecektir.

Dağılmanın hayır getirdiği yerden haz duyanlar istek ve tutkularını ilâh edinmiştir. Onları, eğilimlerinin tatmin olması ya da olmaması belirler. İtki ve dürtülere bağlı olan bilinçleri kendini bilmez. Üstelik kendince değerli bulacakları bir şeyleri de yoktur. Kalplerindeki huzursuzluk, ruhlarında çoğalan ihtiras, kibirlerini coşturan yükseklikleri herkese, her yere sirayet eder. Mağrur, daima kör ve keyfîdir. İdealsiz, amaçsız bir yaşam, insanın kendisinden vazgeçmesidir. Hâlbuki eşsiz bir varlık olan insan, umutlarından, beklentilerinden, var edici gücünden vazgeçemez, vazgeçmemelidir. O, duyumların erişemeyeceği derinliklere sahip olan, özgür biri olarak kendi kendini belirleyen, yaşamın hakiki ve asıl anlamını oluşturandır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #15 : 28 Mart 2014, 23:49:17 »

Kendine karşı doğruluğunu kaybetmiş bir kimse esasen pek çok şeyini de yitirmiştir. O, hayatının geri kalan kısmı için her şeyde kaybedecek ve nafile yere zahmet çekecektir. Sürekli çevresindeki insanları aldattığını, kandırdığını düşünerek zevk duyar; bununla kendi kendini takdir eder. Böyle kendini herkesten daha zeki ve akıllı bulur; hatta birçok kimseyi gereksiz sayar. Lüzum ancak kafasında kurduğu, içinde çıkarlarının bulunduğu düzendir. Dünyadaki menfaat hesapları ne kadar çıkarlarına temas ederse o denli mühim; insanlar ise, alacakları bir şeyler olduğu sürece o nispette gereklidir. Konuşmaları kalplerinin fenalığına şahâdet eder gibi yalan, hareketleri derin bir zaman içindeki cehaletten gelir gibi hilekârdır. Söylediklerini söylememiş, yaptıklarını yapmamıştır. Başkalarının mukadderatı üzerine iftira etmek, onlar için yeni bir alçaklık sayılmaz. Etrafımız kendilerini alâkadar etmediği halde insanları vesveseye düşürerek, zarar vermeyi görev edinmiş epey kimse ile doludur. Başkalarının düşünme yetisi üzerine etki etmek için aldatmanın yeterli olduğu sanılır. Duyulan, sadece dinleyenin anladığından ibaret, değildir; hadiseyi nakledenin niyeti de önemlidir. İyi niyet sahibi kalbinin sesini dinler, kimsenin ziyanını istemez, isteyemez.

İnsanın kendini aldatması, bir başkasını aldatmasından farklıdır. Kendini aldatan biri dürüstlük değerinden değil, doğruluk değerinden mahrumdur. Doğruluk insanın kendine karşı samimi olmasıdır. Uydurmak ancak kandırmak maksadı ile söylendiğinde, yalan demektir. Yalan, zarar vermek üzere söylenir; orada çıkar ya da ziyan amaçtır. Bir kimsenin kendi menfaati üzere kendine yalan söylemesi aldatmaktır; o, kendi aleyhindedir. Başkasının menfaati üzere yalan söylemesi sahtekârlıktır; ziyan etmek ve harcamak isteği öne çıkar. Fenalık etmek üzere yalan söylemesi iftira etmektir; suç istinat ederek, insanların yaşamının yönünü değiştirir. Kendini aşağıdan gelen çekici kuvvetlere kaptırmıştır, hükmetmek hevesi ile esası merhametsizlik olan kinle, sadakatsizlikle, ihanetle beslenir. O, yalnız kendi lehinedir; kalbinin tapındığı mukaddes hakikat sadece menfaatleri ve daha ne kadar hâkimiyet sağlayacağıdır. Faydalı adam rolünde aldatırken, zehir saçan fesatlıkların şerrinden bile daha kara kalbi, husumet yayar. Ruhunda şeytanın telkinlerini duyar; onu kınar, bunu eleştirir, başkasını ayıplar, diğerini çekiştirir, insanları birbirine kırdırır, birilerini kışkırtır; kendini doğrucu diye nitelendiren, yalancılığın bir başka görünümü de budur. Doğrucu, kendini ilgilendiren bir meselede konuyu, menfaati doğrultusunda tamamen değiştirerek nakleder; kendine faydalı olacak şekle sokarak, başkalarının gözünde, lehine bir karar oluşturmak ister. Sözde yalan söylemeyi hiç sevmez fakat ona marifetle sahip çıkar, bütün yalanlarını titiz bir doğrulukla söyler. Tüm yaşamı fenalık ve nefret yolunda, doğru olanı söylemeden geçer. Her şeyde aldanmaktan kaçarken, büsbütün aldanır. Zira emniyetsiz olan kendisi ve yanlış olan onur anlayışıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #16 : 28 Mart 2014, 23:50:35 »

İnsanlık tarihi kadar eski olan Türk dili, sahip olduğu büyük önemini anlatım gücünün zenginliğinden, kendi dizgesel yapısı ve mantığı içinde özenli gelişiminden alır. Nitekim canlı bir olgu olan dil, kelimelerin aslının korunmasını, unutulmamasını, bununla birlikte geliştirilmesini ister. Dil bozulursa, düşünce de, anlatım da bozulur. Kelime unutulursa, yerini uydurma sözcükler alır. Böylece dil kalıcılık özelliğini yitirir, anlaşmazlık derecesine varan anlatım güçlükleri ve sakıncaları ortaya çıkar. Türk ruhunu ve duygusunu korumak, yüceltmek, geliştirmek, yaygınlaştırmak ancak Türkçeyi doğru kullanmaya bağlıdır. Türkçe iyi bilinir ve iyi konuşulursa sade, samimi, onu her alanda yücelten, ilerlemesine, güçlenmesine hizmet eden, bilinç oluşur. Binlerce yılın ürünü olan Türkçe, yabancı kelimelerin istilasından kurtarılmalı, öğrenirken, öğretilirken evvela arkasındaki kültür aktarılmalıdır. Türk kültürü bilinmeden, Türk dili öğrenilemez.

Türkçeyi gözü gibi korumak, doğru kullanılmasına önem vermek, sürekli bu hususta bilgilendirmeyi bir görev saymaktan geçer. Yabancılaşma tehlikesine karşı tedbir almak hepimizin ortak çabası olmalıdır. Türkçe eserleri seven, onları okuyan, inceleyen, üzerinde düşünen, yazı yazan, genç kuşaklar yetiştirilmeli, Türkçe okuyup, Türkçe düşünmedikçe, değerlerin muhafaza edilemeyeceği öğretilmelidir. Sonra ortaya, ‘İnsan’a ‘tane’, ‘zevk’ kelimesine ‘keyif’, ‘sözgelimi’ yerine ‘atıyorum’ gibi dilde özensizliklerle dolu, anlatım yetersizliği içinde konuşmalar çıkmaktadır. Sanki insan, fasulyedir, ‘tane’ denilen! Örnek o kadar çok ki, duymuşsunuzdur dolmuşta, arkada oturan kimse, para uzatır: İki tane alır mısınız? Ya da ‘zevk’ sözcüğü yerine sık sık kullanılan ‘keyif’ kelimesi gibi hâlbuki keyif, insanda olmaz, o daha çok güzel gözü ile meşhur bir hayvana mahsustur: Çok keyif aldık, keyif verdiniz, keyifler getirdiniz! Yahut ‘sözgelimi’, ‘sözüm ona’, ‘söz gelişi’ demek varken ‘atıyorum’, bunu söyleyen o halde gerçekten atmakta, duyan kişi böyle algılamaktadır. Sonuç olarak konuşma yanlışları haklı görülemez, görülmemelidir. Bu, yazı yazarken virgül işaretini unutmaya, kesme işaretini eklememiş olmaya benzemez. İnsan ne söylediğini, cümlesinin anlamını tartmalıdır. Güzel yazmak kadar güzel konuşmak da mühimdir. Davranış sadece eylemle değil, konuşurken de sözle olmaktadır. Konuşurken kendini beğenmek, kendini yetersiz bulmak kadar kırıcıdır. Kendini öven, her söze ‘Ben’ diyerek başlayan, karşısındaki kimsenin konuşmasını bölen, çok konuşarak gevezelik eden, başkaları ile eğlenerek alaycılık yapan, eleştirilerini yersiz çıkışlarla duyurmaya çalışan, saklanması gereken şeyleri içinde tutamayıp söyleyen, kırıcı olup, dinleyeni eşya yerine koyan, tavır ve duygularında yapmacık davranarak, hafife alan bir kimse davranış bozukluğu içindedir. Yine sürekli kendi ile övünen, dedikodu yapmak isteyen, gözdağı vererek, tehdit eder gibi konuşan, konuyu sarsarak, kişiliğe hakaretle sataşan, karşıt görüşlerini, düşüncelerini karşılıklı saygı çerçevesi içinde savunamayan ve sözü kestirip atan biri, davranışlarının bozuk olan yönlerini düzeltmelidir. Türkçeyi güzel konuşan, onu baştan savmaz, ihtimam gösterir. Böylelikle nesiller arası fikri bağ sağlam kurulmuş olur. Türk dünyasına sahip çıkmak, hazır olmayı, hazırlanmayı, manevî köprüleri güçlü atmayı deyimler.

Türkçe zedelendikçe, her şey yabancılaşır. Kalemler kiralık, fikirler satılık olur. Türk dilinin kaynakları, zengin lehçeleri, eski Türk eserleri, Türk tarihi bilinmeden, Türk dünyası birliğinin önemi anlaşılamaz. Türkçeyi etkisiz kılmak adına ‘İnsanlık ailesi dili’, ‘Dünya vatandaşlığı dili’ gibi söylemlerle ‘ortak dil’ kullanılmalıdır diyerek, seçilmiş sarsıntılarını yaşatmayı sürdürmek isteyenler, unutmayınız! Ne Türkçe, ne de Türklük ve dahi ne de Türk, köksüz değildir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #17 : 28 Mart 2014, 23:52:19 »

Fena düşüncelerin birleştiği karanlık derinlikler ‘Vatan’ kelimesinin kuru bir topraktan ibaret olmadığını iyi bilir. Nitekim bağımsız olarak birlikte yaşama arzusu olan kalplere tahammülsüzlük de bundandır. Böyle yüce bir anlamı içinde hissedemeyen kimse, başkalarının hayallerini, özlemlerini, ideallerini de duyumsayamaz. En tehlikeli akıl dengesizliği insanlığa düşman, insanlığı bölücü büyüklenmedir. Bazıları hoşgörülü olduklarını iddia eder ancak insanlığın evrensel ilkesi olan sevgiyi vermeyi, samimi davranıp, sadakat göstermeyi unutmuşlardır.

Vatan herhangi bir arazi parçası ya da kuru bir coğrafi saha değildir. Öyle olsa idi, bugün her millet için vatanseverlik en üst erdemlerden biri olmazdı. Vatana ihanet ise, her devirde her millette şiddetle kınanan, ağır cezaların verildiği bir suç olmaktan çıkardı. Ne var ki, insan olmak sorumluluk ister ve bu bilinçle insan yaşadığı yeri onurlandırır. Vatanı sadece doğa güzelliğinden ibaret toprak parçası olarak gören biri milletin yaşayışını, karakterini, duygusunu, düşüncesini, sevinçlerini, üzüntülerini, hatıralarını, mazisini, istikbalini benimsemez. Siyasi haritalar hep değişir ancak orada öyle birkaç yıl içinde değil yüzlerce yıl içinde ekonomik, sosyal, kültürel, maddi, manevî unsurların kaynaşıp harmanlandığı, toplumsal bilincin sonunda meydana gelen bir millet vardır. Orada yaşayan insanların birbirini seven, birbirini koruyan, birbirini benimseyen, birbirine güvenen yürekleri vardır. Dededen toruna ‘Dede Korkut’ gibi aktarılan hikâyeler, örülen bir kilimin ‘keçi kılı el eğirmesi’ gibi ilmeğindeki özellikler, anadan kıza gurufa denilen tahtanın üzerinde elde işlenmesi ile devam eden ‘güveç ustalığı’ vardır. Nesilden nesile geçen yedi koldan gelen madenler gibi kurşunsuz halis cevherlerin, ‘telkari tekniği’ ile işlenmesi, kulaktan kulağa geçen folklorun öğelerini oluşturan ‘tulum, lorke, horon, kasap’ gibi oyunlarımız vardır. Efsane demiri eriten ustanın alevlerden büyük sabrı, kültürümüzde köklü bir yere sahip olan yayla geleneklerimiz, şenliklerimiz vardır. Mimarî üslubu kerpiç ve ahşap malzemelerin zarif edası ile yüklük, sedir, çiçeklik gibi mimarîmizin erken örneklerinden, geleneksel konaklarımız, ‘köy odalarımız’, dekorların birbirine çivisiz bir teknikle monte edilmesi gibi mahalli hususların lirik örnekleri vardır. Daha burada saymakla bitiremeyeceğimiz manevî kültür ürünlerinin bize seslenen ilmi vardır. Günümüze kadar gelmiş olan birçok kültürel değerlerin yaşamaya, yaşatılmaya hakkı vardır. Üstelik yüzlerce yıl sevgi, hoşgörü ve barış içinde birlikte yaşamış, birlikte çalışmış, birlikte üretmiş, birlikte söylemiş, birlikte dinlemiş, birlikte paylaşmış insanların ne olursa olsun hiç sönmeyecek can ateşleri vardır. Çünkü içlerinde kökleşmiş olan amaç ve inanç birliği, daima mevcudiyeti ile manevî yanlarına etki etmiştir. Birlikten kuvvet doğacağını, dağılmanın kimseye hayır getirmeyeceğini iyi bildiklerinden birlikte yaşama kararlılığını benimsemişlerdir.

Nedir ki, kendine yabancılaşma bireyi, toplumu, insanlığın gelişimini, insanî ve insanca yaşamı tehdit etmektedir. Yalnız sahip olma arzusunun olduğu yerde insana özgü bir şey bulunmaz. Sorumluluk duygusundan uzak, dünyanın bütün nimetlerine lâyık olunduğu düşüncesi kendine yabancılaşmaktır. Kendini bilen bir kimse böyle tutum almaz, alamaz. Kendine, ailesine, ülkesine, bütün bir insanlığa yabancılaşamaz. Dünyayı sırf kendine göre gören bir göz samimiyetten bahsedemez. Kendine, maneviyatına, birlikte dayanışma ruhuna, geleceğine sahip çıkma azmine tıpkı nefes almaya muhtaç olduğu kadar ihtiyaç duyar, vatanını canından aziz bilir. Zira vatan sıhhate benzer, değeri kaybedilince anlaşılır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #18 : 06 Nisan 2014, 12:46:56 »

KAYBETTİK

İnanmak istedik, mücadele etmek istedik, yenmek istedik ama olmadı, kaybettik. Ellerimizi uzattık karanlığa doğru, yüzü olmayan mücadeleye bir yüz yapmasını istedik fakat kurallara göre oynayamadık, yenildik.

Kaybedenler susmak zorundadır!

Görünüşte hiçbir şey değişmemiştir fakat her şey değişmiştir. Kaybetmek, güç işleri altüst eder. Ortada mesele diye bir şey kalmaz. İdrakimizi, izanımızı, önsezimizi nasıl kullanacağımızı bilemedik.
 
Kaybetmek bu! Kimse haksız değil, biz haksız değiliz.

Kaybetmek, zayıflara özgü bir öğreti değildir. Çünkü o, 'kaybettim', 'sorumlu benim' der.
Kaybedildi mi, yapılan bozulmuş demektir. Kaybedildi mi, yenilgiye uğranmış demektir. Kaybedildi mi, bir ölüden daha bomboş çekip gidilmiş demektir. Kaybedildi mi, tek başına kalınmış demektir.

Kaybedenin ruhu yok oldu ise, kazanan ona ruh olmalı idi ama olmadı.

Karanlığın karanlığında manevî güç olmak istedik ama olamadık, yenik düştük. En soğuk soğuklarında üşüdük, ısıtmak istedik fakat yoksun bırakıldık. Akıntıya karşı ilerledik, yolumuz yeniden açılmamak üzere kapandı, sürüklendik.

Düş gördük, insanın her zaman insan olduğunu sandık, mağlup olduk. Kılığın değişse bile özün kalımlı olduğuna inandık ama adamsızlığa yenildik. Yaşamak, yavaş yavaş ölmek olmazdı bizim için; eğer alın yazımıza başka bir yön verebilse idik, içimizde hep kendimize rastladık, kazanan ile kaybedenin arasındaki farkı, sezemedik.

Dağılıp giden bir duygunun anlamını yakalamak için kaybettik!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #19 : 06 Nisan 2014, 12:48:33 »

Kendimiz kendimizden başka bir şey olmaya kalkıp, kendi özümüzü harap ettikçe, tarihçilerin ilerisi için hazırladıkları apayrı bir ilmî anlatı olacaktır. Hakikati unutanlar, ‘Türk’ kutlu adına lâyık olamayanlar ve yüzyıllar boyu yavaş yavaş kazanılan kültürel kalıntılar, öğretiler, bilgiler mirasına sahip çıkmayanlar suçludur. Bıkıp caymadan, usanmadan usandırmadan her şeyin içini boşaltanların hesabını, Türklüğe sahip çıkanların gayretlerini insafsızca kesip budayanların saldırganlıklarını anlarız. Onların arabozanlıklarını, maneviyat kırıcılıklarını, çıkarları ile bağlarını görürüz. Bunu yapanların neden bu işleri görev edindiklerini, bununla neyi nereye yüklemek istediklerini iyi biliriz. Ancak unuttukları; Türk’ün damarlarındaki kan kutlu, güçlü ve karakteri yüksektir. Nerede bir Türk varsa kalbi orada atar. Nerede olursa olsun Türk, tek bir bütün haline gelendir. Tarih boyunca gittiği yere hep huzur ve sükûnu, mutluluğu götürendir. Türkler bütün değerlerine, niteliklerine, meziyetlerine olan bağlardan dokunmuş birer ağdır; Türk, ‘Örülmüş’ demektir. Yeryüzünün Türkçe konuşan güzide insanları, kararlılığı öğreten, kökleri üstünde iyi duran ulu bir çınar, dostuna umut, düşmanına kaygı veren, varlığı vatanına ve Türklüğe armağandır.

Alçaklar, ‘Bozkurt’ tan korkar. Bozkurt ki, soysuzlara karşı Türk’ün zaferi, ruhu ve istikametidir. O, kendini beğenmişlerin umutsuzluklarını da aşar, Türklüğün kaynağı, Türk birliğinin anahtarı, Türk’ün utkusudur. Türklük, Tanrı’nın insana verdiği mükâfattır. Asalet tek bir yerdedir; o da kan! Kanın içindeki özü besler. İçinde ne varsa dışındaki de odur.

Bazılarının Türklükleri dillerinin ucundaki kerhen ‘Türküm’ sözü ile yalnızca nüfus cüzdanlarında bir kayıttan ibarettir. Yazık ki, Türklük sadece lafta, Türkçe konuşmak öyle fazla lüzumlu değil, Türk’e göre düşünmek ise modası geçmiş olgulardır. Oğuz Destanı, Dede Korkut hikâyeleri, Bozkurt ve Ergenekon destanları değeri olmayan sözde köhnemiş anlatımlardır. Oysa Türklük gurur ve şuuruna sahip olmayanlar, bilemez Türklüğün içimizde her zaman yaşayan temiz anlamını; zira Türklükleri, dillerinin ucunda bir sığıntı gibi 'Türküm' der ve aynı şahsiyetlerine benzer. Figüran olarak rol alanların oyunları karşısında nezaketleri de bundandır. Türklük gövdesinde açmak istedikleri yaraları, kaşımak istedikleri gündemleri olanlar, ‘Devlet’, ‘Cumhuriyet’, ‘Bayrak’, ‘Ordu’, ‘Vatan’, ‘Dil’ gibi değerlerimize saldırarak, ‘İnsan Hakları’, ‘Düşünce Özgürlüğü’, ‘Avrupa Birliği’ der, durur.

Ne Türklüğümüz farklı fikirlerin ve inançların kıyasıya çarpıştığı bir mecra haline gelecek, ne de Türkiye küresel menfaat ortaklarının keyfine bırakılacaktır. Türk’ün olduğu yerde sadakatsizlik takdir toplayamaz, vatan hainleri cesaret bulamaz. ‘Vatan’, ‘Devlet’, ‘Milliyet’, ‘Ordu’, ‘Tarih’, ‘Bayrak’, ‘Türkçe’, ‘Birlik’, ‘Gençlik’, ‘Yükselmek’, ‘Sevmek’, ‘Düşünmek’ bütün bu değerlere bağlı kalmak, gericilik addedilemez, Türk ruhu hançerlenemez. Mazisine küfreden, kendi benliğine savaş açan aydın ve önder olamaz. Alaverecinin, dalaverecinin demokrasi adına hakkı olamaz. Fakirliği istismar edilen gençlerin gelecekleri üzerinden siyaset yapılamaz. Ekmeğe muhtaç insanların çaresizliğinden, yoksulluk anlarından faydalanılamaz. Alın teri ile kazanılan ekmekte, ekmeğin yüceliğini tanımayanlar, bu ışığın niteliğini, değerini bilemezler. Ekmekteki gücün temeli Türk’ün yüzündeki soylu çizgilerin anlamıdır, ekmek hüzünlü bir inceliktir. Ekmek onda ışığa dönüşür, cihan aydınlanır, huzur bulur. Türklükten başka fikir, ideal ve amaç edinilemez. İlimde, kültürde, siyasette, ekonomi ve ticarette kalkınmayı hedefleyen, kendini samimi olarak Türklüğe adayan, her çalışmanın Türk ruhuna, Türk ülküsüne, Türk'ün çıkarlarına özel yürütülmesini ister.

Ey aydınlık gülümsemesi olan Türk, anlat nasıl Tanrı dağlarından cihana yön verdiğini, yiğitliğini, erdemini, iyiliğini, ilmini anlat, Turana nasıl yürüdüğünü ve bir Türk’ün nelere kadir olduğunu anlat; çünkü geri dönenler arasında olanlara anlatacak bir şeylerin var!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3 4 ... 7
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.067 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.