Çi-Çi / Yazılı Anlatımlarımları
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 21:34:30


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 7
  Yazdır  
Gönderen Konu: Çi-Çi / Yazılı Anlatımlarımları  (Okunma Sayısı 11993 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« : 28 Mart 2014, 22:17:55 »

ANNEMİZ

Anne ve evladı, biri söz söylemeye imkânı, diğeri artık söz dinlemeye vakti olmadığı zaman birbirlerini tanımaya başlar. Zira hayat hakkında bunca tecrübesi çok defa en doğru tespit olan anne, evladının hemen daima göstermiş olduğu saflığa sonradan acımaya mahkûm olacağını iyi bilir.

Belki de insanları göre tanıya haklarında ilk önce duydukları samimi hisler azalır ve evladının da bu hazin ve tahammül edilmez fenalıklarla yüz yüze gelmesini istemez. Vefa yerine ihanet görmesine, hakikati bulmak yerine iftiraya uğramasına ve haksızlığın kurbanı olmasına gönlü asla razı gelmez. Anne, evladını daima neşeli görmek ister. Nitekim bir evlat kaç yaşında olursa olsun, annenin daima biricik ve hâlâ korunmaya, kollanmaya muhtaç çocuğudur. Hele de o anne, üzerine titrediği evladını babasız yetiştirmekte ise işte o zaman eli öpülesi bir annedir ve yaradanın, cenneti ayaklarının altına bağladığı o anadır.

Annemiz, derdimizi dökecek bir dert ortağı, başımıza gelenlerden şikâyetimizi duyacak bir can kulağıdır. Onunla olamamak, baş döndürücü bir boşluk kenarında geçen ömür ya da bir daha bulmamak üzere kaybedeceğimiz yaşama sevinci gibi olur.

Ana yüreği, hudutları, bütün cihanı ayı, gökleri kucaklayacak kadar geniş, yüksek, derin ve büyüktür. O, her şeyi kalbindeki sevginin var edici gücünde duyumsar ve geleceğe umutla bakar. İnce yüreği her şeye katlanır. Sevgimizi vermemizi öğretir.

O, bizim mânâsız sözlere düşmemizi ya da duyduklarımıza aynı biçimde mukabele etmemizi istemez. Yaşadıklarımızı muzaffere benzetip esasen mağlubiyet almamızı istemez. Çünkü bilir, başkalarının gözlerini terbiye ve dillerini idare etmenin ne kadar güç olduğunu, insanların kendimize göre değil, yalnız kendi hesaplarına uygun düşünüp, kendilerine göre muhakeme ettiğini ve en önemlisi de bir anne, kendi yaşadığı acıları evladının yaşamasını istemez. Her mevsim değişen fakat gönlü ile daima aynı mevsim içinde sevdiği bir tek anlam vardır: Evladı, evlatları ..

Hayatımızda bize her adımda refakat eden, edecek olan annemizin tembihleri o kadar içimize yerleşmiştir ki, kendilerini kıymetli duyan ve kendi lüzumlarına pek fazla inanan kimselerin bütün tahminlerini aşar, bizi sarsılmaz bir kuvvetle güçlendirir.

Annemizle düşüncelerimizi ifade ve ömürlerimizi hikâye etsek sanırım bu, benzersiz ve ebedi olan insanın kendisi ile ilgili bir şeyi öğrenmesine yol açar. O da, dünyada insan olmaktan daha büyük bir sorumluluğun olmadığıdır.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #1 : 28 Mart 2014, 22:22:54 »

Kalplerinin içinde evvelce düşünülerek yapılmış birçok kötülük barındıranlar, kalleşlik yolunda ayaklarının altına kazılmış olan nankörlükleri konuştururlar. Kendi menfaatleri üzere küçülen ve küçüldükçe gözleri büyüyen bu süfli gayretkârlar, insanoğlunun korku ve kusurlarına sığınarak renkten renge girerler. Ancak böyle aslına rücu eder ve yeniden hayvan olmak arzusu ile dört ayakla yürüme ihtiyacı duyarlar.

Fedakârlık ve iyilik gibi yollardan gitmek bunlara göre değildir. Bunların yolu kendi türlerinden vahşilerin, yırtıcıların ve sürüngenlerin yoludur. İçlerinden geldiği gibi yaşadıkları bu yolda hiçbir netice yoktur. Hiçbir neticenin bulunmadığı yerde aranacak sebep de yok demektir. Utanmadan kendi kendilerini dostça konuşmaya ve hürmete lâyık hisseder, kendi kendilerini sözde hak etmiş oldukları gibi aziz ve şerefli zannederler. Bu kadar aptalca bir körlük ve bu kadar mânâsız bir zan içinde kalmalarına şaşmamalı! Çünkü yanlarındaki cambazların sıklıkla körükledikleri palavraları kim duysa belki de kendini böyle pirüpak zanneder. Şişirilmiş egoları tıpkı aynı kalıba dökülmüş semeresiz gayretlerin cezasıdır. Sahibi olmadıkları ruhlarını satmaları, kendi tabiatlarını soysuzlaştırmakla kalmaz, kanları ile beslendikleri masumların kalbini de söker, kalleşlik kardeşliğinin ilk kertesine kaydederler. Güya bu işte buraya kadar gelmek çok bir şeydir. Fenalığı bitirmeye ant içmişler de köklerini kazımayı es geçmişlerdir. Sökemezler! Zira bu kök bizatihi kendileridir.

Öyle insanlar vardır ki ruhları tabiatın yarattığı kadardır. Hiç ihtimam görmemiş, cahil ve beceriksiz olmaları, onları etrafa saçılan serseri mayınlar gibi insanların hayatlarını altüst etmeye mecbur kılar. Hakikatin bulunduğu tarafı değil, mutlaka kazanacakları bir mükâfatın olduğu tarafı seçerler. Zira onlar için bir hakkı korumak hiç de mühim değildir. Mühim olan tuttukları taraftan edindikleri yarar ve beceriksizliklerinin üstünü örten kurgulardır. Hakikatin bulunduğu tarafı müdafaa etmek ise ancak cesur, adil birisi olmayı gerektirir ve bu yalnızca faziletli adamlar önünde mümkündür. Hiçbir şey bilmeyen ve bilmediğinden utanç duymayan bir ahmaklar topluluğu önünde değil!

Hakikatin sustuğu menfaatlerin konuştuğu vakitler kendimizi korumamız mümkün olmaz. Ancak yine de saldırılar, intikamlar, hakaretler, adaletsizlikler, maruz kaldığımız musibetler iyidir. Neden mi? İyi niyetimiz mutlaka bize yapılan kötülüklere karşı bir kuvvet olacaktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #2 : 28 Mart 2014, 22:24:12 »

Bakıldığında çok doğru, çok dürüst görünen insanlar vardır. Ancak nasıl birer düzenbaz olduklarını, onların içyüzünü bilenler bilir. O kadar hissizdirler ki, duyuşları yüzeysel bir anlayışa, kalp gözleri ise, bir idrak ve izan körlüğüne değer. En karanlık zamanlardan kalıt huyları onlara sürekli fenalık ve hayvanlık ettirir. Faydalı bir adam rolünde ya bilmez, ya belli etmez, ya ustalıkla gizler, ya aleniyetle duyurmaz, sözde her şey meydandadır. Huylarını da yüzleri gibi daima maske ile örterler. Bir insanın ahlâkının bozulabilmesi için evvelce bir ahlâka sahip olması gerekir. Oysa bu gibi kimselerde ahlâk hiç olmamıştır.

Adeta bulundukları ortamı zehirleyen illetleri sanki bütün bir dünyayı saran adiliklerle buluşur. Üşümekten bir türlü kurtulamayan zekâları ancak hinliğe, fenalığa ve fesatlığa çalışabilmektedir. Akılları ise, ezeli bir bencilliğin mükemmel bir numunesidir. Bilgileri, muhakemeleri ne de tecrübeleri yeterlidir.

Gözleri önünde geçen hadiseler, böylece hiç gözlerini açmadan geçer. Hiçbir zaman ders almazlar. Nitekim acı tecrübeleri bizzat yaşamaları gerekir. Bir taraftan yalnız düşkünlüklerini tatmin etmek, diğer taraftan kendi sözlerine inanan kimselerle, kendilerinin sebep oldukları neticelerden ne mesuliyet kabul ederler ne de üzüntü duyarlar. Hatta kendilerine karşı, yaptıklarının fenalığı bahis edildi mi derhal onur kırmaya ve gözdağı vermeye başlarlar. Bunlar kocaman, vernik sürülmüş gibi cilalı ve parlak, oynak vücutlu fakat anlaşıldığı gibi korkak, insan görünümünde birer mahlûkattırlar. Bereket versin ki hayvan ile insan arasında bir yer yoktur. İnsan ya insandır ya da insan olmalıdır. Bir de bunların ne olduğu belli olmayan, hep kendilerini tasvip için kurulmuş, yukarıdan aşağıya doğru tasdik işareti alan dalkavukları vardır. Bunlar da tıpkı vazifesini sükût içinde gören çanak yalayıcıları gibi, pek öfkeli bir tarzda küfürler ederek adeta minnettarlıklarını kendince ifade ederler. Kendi insafsızlıklarına esir ruhları her zaman aciz ve öfkelidir. Çünkü onlar fırsatçı, zekâdan büsbütün mahrum ve edilgendirler.

Mevcudiyetlerindeki cehaletleri sözde ağırbaşlı bir hikmetten, küstahlıkları ise bilmedikleri şeyler kadar bildiklerini sandıkları malumatfuruşluklarından ileri gelmektedir. İnsanın nefesini kesecek kadar muvazenesiz, aklı şaşırtacak kadar basiretsizdirler. İrsî birtakım tavırları raflarda dizili kalaylanmış sahanlar gibi parıldar ama ne fayda! Kafalarında ve yüreklerinde haysiyetsizliğin sirayet ettiği kansızlıkları, döneklik yapmak zorundadır. Zira kanları bozuk olanlar için henüz başka bir seçenek yoktur!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #3 : 28 Mart 2014, 22:26:44 »

Tanınan o eski görünüşler, bize artık eskiler gibi o hakikatlerin ruhunu anlatmaz, anlatamaz. Artık ne tanıdığımızı sandığımız hakikatleri tanır, ne yüce olduğunu bildiğimiz duygulara inanır, ne de üstün gördüğümüz meziyetlere kanarız. Evvelce başka ışıklarla aydınlanır, sevdiğimiz, inandığımız, zarafetin bir timsali olan, güzel ve sağlam bulduğumuz o görünüşleri şimdi soğumuş, düşkün, tanınmaz ve perişan bulmak, o kadar üzücüdür ki ve ne kadar azalmış olduklarının farkına varmak gözlerimizi yaşartır. Neye benzediklerini anlamak kolay değilken neye döndüklerini görmek daha da zordur. Yıkılıp dağılmalarını da iyi seçemez ve kendi karşılarında olan hemen herkeste oluşmakta olan duyguyu ve inancı da göremezler. Gözleriyle gördükleri yalnız harabeler içinde padişahlık hülyalarıyla yaşadıkları âlemdir. Hayallerinde yeni bir google kurar, kendi açıklarını yamayamazken sözde silikon vadisini zevklerine göre döşerler. Bu emeller ve ümitlerle hezimetlerini unutmak ve avunmak için bir masal dinler gibi hep hükümdarlık hayaliyle oyalanırlar. Haremlikte ve selamlıkta hülyalarının sevdiği rüyaları görür, odaları kendince mükellef bir surette donatırlar. Kendilerini seyrettikleri dev aynaları onları şimdilik oyalar. Zira kayıtsızlıkları, alâkasızlıkları ve münasebetsizlikleri yanında bata çıka yaşadıkları ahlâksızlıkları da hudutsuzdur.

Hayal içinde yüzen insanlar kahramanlık gösterdiklerine inanarak, kendilerinin gördüklerini görmeyen gözlere daima iftira eder, kara çalar, onur kırar ve küçültmek isterler. Ancak kendilerini bu inanla kurtarırlar. Birtakım vefakârlıklar uğruna zehirlendiklerini gördüğümüz dimağları, yıllanmış bir kinle esası görmezden gelerek, nitelikli kimselere asılsız suç yükleyenleri takdire yeltenirler. Bu görmemeye çabalamanın adı olsa olsa yalnız aklın bozulması ile değil, kalbin bozulması ile açıklanabilir. Aklın bozulması çok zaman kahraman edaları takınmaya, körü körüne ve hesapsızca hareket etmeye sebep olurken, kalbin bozulması ne yazık ki soysuzluğa ve bayağılığa aracılık etmektedir. Hayâsızca hem tasvip hem de takdir edilmeyi umarlar. Tedavisiz bencillik gösterir, sürekli yerden göğe kadar haklı olduklarına inanırlar. Hep kendilerine hayrandırlar, kendi yaptıklarını daima eşi görülmemiş addederler. Hiç sıkıntıda kalmaz, başkalarından gördükleri hürmetli davranışları ve hoşgörüyü kendi haklarıymış gibi sayarlar. Her zaman istifade edebilecekleri talimli maymunları, şaşkın amigoları, paralı hokkabazları ve zilli bebekleri mevcuttur.

Menfaati icabı bazı kimselerin dümen suyuna giren bu gibi arsızlar söylemlerini değiştirseler de huylarını asla değiştiremezler. Yalnız bunların unuttukları, bir insan zekâsını kullanarak kendinden daha az zeki ancak daha güçlü olanlara karşı üstünlük sağlayabilir. Fakat gücünü kullanarak kendinden daha güçsüz ama daha zeki olanlara karşı hiçbir zaman bir üstünlük kuramaz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #4 : 28 Mart 2014, 22:31:05 »

Bir yere ait olmak, kendini orada hissetmek << zorunluluk >> kavramının çok ötesinde olmalıdır. İşte itaat edecek düzen adamları ile kendi biricikliğine inanan kişilikli bireyler tam da bu noktada ayrılır. Bir arada yaşayan insanların, temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapmaları dahası, o yerin gerçekleşmesi ve var olması için birçok yönden birbirleriyle ilişki içinde olmaları zorunlu görünmektedir. Yalnız bu << zorunluluk >> kavramının özünde temel insani ilişkilerin tümünün insanca olması, insana hizmet anlamına gelmesi için sevgiye dayanması, insanlarla kendini bir duymayı, bulunduğu yere sevgi ile yönelmeyi ister. Severek var etmek, her şeyden önce samimi davranıp, sadakat göstermektir. Ne var ki, bazı kimselerin bulundukları yere sadakat gösterme biçimleri yalnız kendi çıkarlarını temin etmek şeklindedir.

Bu gibi kimseler için, o yerdeki diğer insanların menfaatleri hiç mühim değildir. Mühim olan yalnız ve yalnız kendi menfaatleridir. Bunu elde etmek için ise, her yol akla uygundur. Kendi çıkarlarına uygun olmayan kim ve ne varsa engeldir ve bir an evvel bu aşılmalıdır. Kısıtlı bilgi, görgü ve tecrübeleri ile yalnız ve yalnız ben bilirim megalomanisi birleşince, bir de buna dalkavukluğun sağladığı menfaat eklenince, böyle bir sürgit kötülük hedefi karşısında zaten bize, Tanrı’dan başka kimse yardım edemez. Ne yapalım? Yeryüzünden silinmemiz gerekiyorsa siliniriz. Eğer bir yerde, dalkavukluğun sağladığı menfaat, dürüstlüğün sağladığı menfaatten daha verimli ise, o yer batmaya mahkûmdur.

Ahlâksızlık, yalan, riya ve çıkar hesaplarına dayalı ilişkilerin tepki görmediği, dürüst, adil ve güzel davranışların değer bulmadığı bir yerde, takdir ve tepki dengesi alt üst olmuş demektir. Bu durumda kötü kimselerin kurnaz yöntem yolu açılır, hakkaniyet kolayca harcanarak yola devam edilir. Nedir ki, yalnız şahsi menfaatlerin güdüldüğü bir yerde böyle eller daima iplerini kendileri çekmişlerdir. Zira o yerde iyilikler takdir edilmez ve kötülüklere tepki gösterilmez. Değerli olanı ise, edepsizlerin hırçın pençesinden kurtarmak imkânı kalmamıştır. Üzücü olan şudur ki, nitelikli insanların mücadeleden yılmaları, tutkuları olan cahilleri mevki sahibi yapar.

Bu durumu ancak bilgi ve üretkenliğe dayalı, kültürlü kimseler değiştirebilir. Çünkü onlar kendilerine değil, insanlığa hizmet eder ve davranışları yüksek değerlerle bezelidir.

Bir çalışma alanının önce temel hedefinin insana hizmet olduğu, o yerde bulunanlar tarafından içtenlikle kabul edilmelidir. Böyle gerçekten başarılı ise, öncelikle insana yatırım yapmayı hedefleyecektir. İnsana kalite yatırımı ile nitelik kazandırma gayesi olacaktır. Bu olmadığı zaman vaktiyle oralara girmiş, köşe başlarını tutmuş bazı kurnazlar, yeni gelen nitelikli kimselere büyük direnç gösterir. Onları, pastadan pay kapmaya gelen kişiler olarak görürler. Küçük olsun, benim olsun mantığı, asla yeni gelenlerin de orada kendilerine bir yer edinmesine izin vermez. Oysa yetkin bir birlik rant sağlamayı, sadece para kazanmayı ya da dalkavukları kullanma anlayışı içinde olmayı reddedecektir. Zaten güçlü ve yeterli olan bir birlik, dalkavuklardan hoşlanmaz ya da öyle kimseleri bünyesinde barındırmaz. Bilir ki, dalkavukluk hiçbir efendi için asla iyi olmayan bir köledir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #5 : 28 Mart 2014, 22:34:01 »

Ayrı olan iki insanın bir olması değil, bir olan iki kişinin ayrılması zordur. Zira bu ayrılık, kendisi için bir şey istemez. Önce yüreğimizde büyümeye başlar, duyuşları derin anlayışımıza değer ve sonra bir ölüm havası dinler gibi tedavisiz nihayetlenir. Bir kalbin çarpması durmuş, bunca iyilik ve anlayış birliği dağılıvermiştir.

Güzel bir ruhun parıltısı sönmüştür. Artık bundan böyle nice senelerle içimizde, bizimle birlikte yaşayacağını bildiğimiz, esasen bizim de parıldayan yıldızlara doğru beraber gitmek istediğimizdir.

Hakikatle cenk eden hayalimiz kırılmıştır. Nice insafsızları tatmin için, hayalimizin ufuklarından seyrettiğimiz arzularımız sönmüş ve bizden hiç görmemiş olduğumuz akıllara göre hissetmemiz istenmiştir. Böylece inandıklarımızı, hakikatin acımasızlığına terk etmeye razı oluruz. Fırtınalarıyla gönlümüze dolan, rüzgârlarla savrulan o sözlerin acı tatlarını duyarız. Bağrımızdan birer alev gibi çıkan bu hisler, göğün boşluğunda yanarak tekrar içimizi kavurur. Yanarak uçar, dağılır ve en sonunda duyulmaz olur.

İçimizde damla damla toplanarak durulan duygularımız, hikâye edilemez öykülere benzer. Ne yazılabilir ne de anlatılabilir. Tıpkı güneşin sıcağına elle dokunulamadığı gibi bizim de harareti içimizde yaşadığımız yangınımız paylaşılamaz.

Ehemmiyetli hakikatleri kavramaktaki aczimiz, kendimize baktığımızda bizi, kıymetleri neşesiz bakışlarla birleştirir. Bu, değerli olanı kavramak için kalbimize koşulu bir çift gözü göremeyişimizdir. Nedir ki, görebilseydik eğer, uzun, boş ve kelimelerin birbirleriyle tuhaf bir şekilde çarpıştığı, mânâsız cümleler içinde kalmazdık.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #6 : 28 Mart 2014, 22:38:52 »

Yollar zamanın değerini öğretir bize. Sonsuz bir yola sahip olmadığımızı anlarız. Yollar bize bakmayı ve görmeyi öğretir. Birbirimize bakmadığımız yollar ..

O denli yoğun uğraşlar içindeyiz ki durup birbirimize bakmak için bile zaman ayıramayız. Oysa sonsuza dek bu yolda değiliz! Her yol, binlerce yoldan yalnızca biridir. Hiçbir şey bizi o yoldan gitmeye zorlayamaz. Eğer gerçekten istediğimiz yolda gidiyorsak bunun ne bize ne de başkalarına zararı olur. Ancak o yoldan gitmek istemezsek vereceğimiz karar üzüntüden ve tutkulardan soyutlanmış olmalıdır. Geriye dönüşü olmayan bir yol olmamalıdır. İşte o anda kendimize bir soru sorarız: Bu yolun bir yüreği var mı?

Mutlaka herkesin bir yolu vardır ve pek çok yollar kendimizi bulmaya çıktığımızda başımızdan geçenlerdir. Zira başkalarının yolları bizim yollarımız olamaz. Var olmamıza, kendi kendimiz olmamıza ve gereksinme duyma sevincimize bir daha hiç yola çıkamamamız neden ise asıl ereğin yaşam denen yolculuk olduğunu unutmuşuzdur. Ne yazık! Hepimiz bu denli çok birlikte olmamıza karşın o yollarda hep yalnızız. Sonuna ulaşıp aslında hiç geçmemiş olduğumuzu anladığımız belki de son yolcuğumuzdur o yolda. Doğru yere, doğru zamanda ve doğru biçimde ulaşamadığımız yollar uçurumlarımız olduğunda dünü ve yarını değil tam o anı yaşarız. İşte böyle yollar her şeyi unutturarak hazin ve tahammül edilmez mânâsız, söylemeyi istediğimiz ancak söyleyemediğimiz son bulan yollarımızdır. Ne tuhaf! Tekrar tekrar geçtiğimiz yollar gibi ömrümüz de bizimle beraber bir hazırlanış ve bir oluş halinde bizi aynı talihe sürükler ve unutulması lâzım gelen yüreği olmayan yolları söyler.

Yoksulluklarını hatırladığımız ve asla unutmayacağımız, bir haber göndermenin ve almanın aşılmaz yerlerde kaldığı, o yolların yol verdiği yoldayız.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #7 : 28 Mart 2014, 22:47:49 »

İçimizden itimat ettiğimiz hayata birbirlerine hiç benzemeyen iki kişinin hikâyesini anlatarak başlamalıyız. Bu iki kişi, tek kişilik yalnızlığı yaşayan değil, birbirlerini çok seven, birbirlerinde kendilerini kaybeden değil, birbirlerinde kendilerini bulan iki kişinin öyküsü olmalıdır.

Biri kendisine gündüzleri ile geceleri birbirine karışmış bir nevi aceleci hayat yaratmış, gecelere de, güya sessizce, gündüzden arta kalmış bir parça huzur eklemek istemiş, idare lambaları gibi yaşamaktadır. Diğeri ise karanlıklarda, loşlukların ötesinde titrek ışıkların içinde bir mumun ışığı kadar hüzünlü bir ruhla kendini daima yalnız duyumsamakta, asla maksat ve gayelere yetişememektedir. Böylelikle günleri ve geceleri birbirine hiç benzemeyen bu iki kişi, bir gece yarısı, kendilerine hangi uykusuz hayalin dokunduğunu, Eros mu yoksa Karistas mı bilemeden aşık olurlar, birbilerini sonsuza dek isterler. Artık bundan sonra itinalı, ılımlı biraz da yarı uykularının içinde rüya gibi gördükleri hayatı paylaşmak istemektedirler.

Tecrübeli bir kaptanın yüzünde evvelden fırtınayı belirten bir işaret gibi olacakları sezmiş olmaları, birbirlerini tamamlamak istemelerinin önüne geçememiştir. İşte her şey böyle başlamış, her şey alışkın oldukları sükûnetli huylarını aşan bir arzu ile varlık bulmaya başlamıştır.

Hayatı hakikatleştiren duygular hem tasvip edilmeyi hem de takdir edilmeyi istemekte fakat bu acı ve yakıcı bir şekilde dile geldiğinde imkânların bütün idrakleri kalp üstünlüğüne yenik düşmektedir.

Çünkü aşk, en ince büyük fedakârlıklara lâyıktır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #8 : 28 Mart 2014, 22:58:29 »

Egemenlik ilkesinin açıkca ortaya konması ve en kısa zamanda toplanacak bir meclisin, meşruiyetini milletten alarak milletin geleceğinde söz sahibi olması için Mustafa Kemal Atatürk, İstanbul'dan Samsun'a hareket etmeden önce ve Samsun'a ayak basar basmaz inandığı ve uygulamasına çalıştığı temel düşünceyi Nutuk'ta şöyle açıklar:

<< Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız bir Türk Devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur >>

Mustafa Kemal, egemenlik, tam bağımsızlık ve demokrasi ilkelerine dayalı bir devlet kurmanın zorunluluğuna ve bunun tüm öteki yolların üstünde en geçerli ve tutarlı yol olduğuna inanmış, bunun için mücadele etmiştir. Görüldüğü gibi, egemenlik sorunu meşruiyet sorunu ile birlikte düşünülmektedir. İktidarın rastgele elde edilmeyip bir hakka dayandığı ölçüde meşru olması, milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır düşüncesi ile ancak mümkün olacaktır.
Bandırma Vapuru, 16 Mayıs 1919 yılında, İstanbul'dan başlayan yolculuğunda 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa ve maiyetindeki 48 kişiyi Samsun'a ulaştırdı.

Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatmaktadır:

<< Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun'a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O'nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma Vapuru'nda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanı'na yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun'da sevinç gösterileri ile karşılandı >>

Daha sonra tarihe << pusulası bozuk >> diye not düşülecek olan bağımsızlığın simgesi Bandırma Vapuru'nun Samsun'a ulaştırdığı Milli mücadele kahramanları, vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı için her yerde mitingler, toplantılar düzenler böylece ulusal çağrıya milleti de dahil ederler. Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza'ya geçer. Çalışmalarına 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün illere genelge yollayarak başlayan Mustafa Kemal Paşa, halkın bulundukları yerlerde hemen işgal olaylarını protesto etmelerini ister. Halk, beklenen tepkiyi gösterir. 21 - 22 Haziran 1919 gecesi, Atatürk, yaveri Cevat Abbas Bey'e Amasya Genelgesi'ni yazdırır. Bu Genelge, ulusal egemenlik ilkesine yer verilen ilk belge sayılır. Ardından Erzurum'da 23 Temmuz 1919'da toplanan kongreye 54 delege katılımı ile Mustafa Kemal Paşa'nın << Tarihte eşi az bulunur bir eser olarak kaydedilebileceğini >> belirttiği Erzurum kongresi'nde alınan kararlar belirlenmiştir. Bu Kongre'de ilk defa << milli egemenlik >>, << milli meclis >>, << Temsil Heyeti >> gibi kavramlar kullanılarak uzun yıllar tek kişinin yönetiminin geçerli olduğu bir ülkede millete dayalı bir kararın temelleri atılmıştır. Elbette milli güçleri etken, milli istenci egemen kılmak gereklidir.

Böyle bir girişimi, düşman işgalinin varlığı ve İstanbul hükümetinin de yürürlükte olduğu bir ortamda çok önemli saymak gerekir. Daha sonra Sivas'ta 33 delegenin katılımıyla 4 - 11 Eylül 1919 yılında egemenlik kavramı, Sivas Kongresi'nde yeniden tekrarlanarak Anadolu'da ulusal bir meclisin kurulmasını hızlandıran gelişmeleri davet etmiştir. Artık bütün Anadolu ayaktadır ve yerel kongreler devam etmektedir. 19 Eylül Nazilli, 22 Eylül Balıkesir ve diğerleri ile hareket dalga dalga tüm Anadolu'ya yayılmıştır. Sivas Kongresi sonrası milli hareketin organı olarak yapılacak işlerin millete duyurulması misyonunu üstlenen gazetenin adı << İrade - i Milliye >> dahi hareketin yönünü göstermesi açısından anlamlıdır. Daha sonra << Hakimiyet - i Milliye >> adı ile günlük yayına başlayacak olan bu gazete, o günlerde egemenliğin halka benimsetilmesi çabalarında da önemli rol üstlenecektir. Atatürk, Milli Mücadeleyi başlattığı andan beri hep, milli egemenlik, milli irade, milli meclis gibi kavramlara dayanıyor, bunları mücadelesinde bayrak yapıyor ve Türk milletine sonsuz bir güven duyuyordu.

Mustafa Kemal Paşa Sivas'tan sonra Ankara'ya gelir ve 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi'ni toplar. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurarak, Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı ile yurdumuzu düşmanlardan ilelebet kurtarır. Bizlere yaşamımızı, armağan eder.

<< Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alâkadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnızca bir egemenlik tanırlar: Milli egemenlik >> Atatürk

19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızdır. Atatürk bugünü, milletin geleceğinin teminatı dediği Türk gencine armağan etmiştir. Spor bedenin terbiyesidir, eğitimidir. Spor, yalnız bedeni geliştirmekle kalmaz, zihni de geliştirerek, sağlıklı yaşamamızı sağlar. Spor yapan kimseler hayatta daha başarılıdır. Kötü alışkanlıklar edinmezler.

19 Mayıs'ta yurdumuzun her yerinde gençler, izciler, öğrenciler spor gösterileri yaparak, bu anlamlı günü en güzel şekilde kutlar. Ve ayrıca bugünün diğer bir önemi de Atatürk'ün bir söyleşisi esnasında ifade ettiği: << Ben 19 Mayıs'ta doğdum >> demesidir. Her yıl bugün, Milli Kurtuluş savaşımızın başlangıcı, bağımsızlığımızı iade ederek bizleri onurlandıran devletimizin kurucusu Atatürk'ün de, doğum yıl dönümü olarak törenlerle anlamlandırılmaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #9 : 28 Mart 2014, 23:01:03 »

Türk milleti, Kurtuluş Savaşı boyunca Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı giriştiği çetin mücadelede ulusal egemenlik fikrine dayanmış, manevî kuvvet ve azmini bu fikirden almıştır.

Ulu Önder Atatürk'ün milli devlet ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte temelini oluşturduğu devlet anlayışında, ulusal egemenlik bir eksen kavramdır. Dahası ulusal egemenlik, tam bağımsızlık ve demokrasi ilkelerine dayalı bir devlet kurmanın zorunluluğuna ve bunun tüm öteki yolların üstünde en geçerli ve tutarlı yol olduğuna inanmış, bunun için mücadele etmiştir. Vatanın bütünlüğünü, milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin tam bağımsızlık arzusunu dünyaya duyurmak için, her türlü tesir ve denetimden uzak bir milli heyecan varlığı gerekmektedir. Ulusal egemenlik ilkesinin açıkça ortaya konması ve en kısa zamanda toplanacak bir meclisin, meşruiyetini halktan alarak milletin geleceğinde söz sahibi olması ancak böyle mümkün olacaktır. İşte bütün bu esasları 23 Nisan 1920 Cuma sabahı Ankara'da bulunan herkes milli egemenliğe dayalı yeni Türk Devleti'nin doğuşunu kutlamak üzere meclis salonunda toplanır.

Milli egemenliğe dayalı yeni Türk parlamentosunun adı da << Büyük Millet Meclisi >> olarak konulmuştur. Daha sonra bu isim, 8 Şubat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesince << Türkiye Büyük Millet Meclisi >> olarak son şeklini aldı. T.B.M.M'nin kuruluşu, Türkiye'deki anayasacılık hareketleri bakımından son derece önemlidir. Zira bu yeni meclisin toplanmasıyla birlikte Türk devlet yapısında egemenliğin kaynağı ve kullanılışı bakımından bir dönüm noktası olmuştur. << Amasya Tamimi >> ile başlayıp << Erzurum >> ve << Sivas >> kongrelerinde tekrarlanan << ulusal egemenlik >> ilkesi, artık düşünce düzleminden, oluşum ve ardından açıklanma devresini tamamlar ve somut olarak yaşama geçirilir.

<< Bütün bir cihan bilmelidir ki artık, bu devletin ve milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir >> Atatürk

Ulusal demokrasinin ideolojisi ulusal egemenlik, ana kurumu ise Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir.

<< Efendiler, bu prensiplere dayanan bir hükümetin mahiyeti, kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, milli hakimiyet esasına dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyettir >>

İlk anayasa niteliğindeki bu belge aynen kabul edilmiştir. Hemen ardından da Mustafa Kemal Paşa'yı T.B. M.M reisliğine seçilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, kurulan bu hükümetin << kuvvetler birliği >> kuramına dayandığını da ifade etmekte ve şöyle demektedir:

<< Böyle bir hükümetin kurulmasında esas, kuvvetler birliği nazariyesidir. Zaman geçtikçe, bu prensiplerin taşıdığı mânâlar anlaşılmaya başlandı >>

Atatürk, Cumhuriyet'i gençliğe armağan etmiştir ve yarının gençleri bugünün çocuklarıdır dediği küçükleri hemen her çalışma esnasında ziyaret etmiştir. Özellikle gezilerinde okullara uğrayarak, derslerine katılarak, onları dinlemiştir. Öğrencilere çeşitli sorular sorarak, yaratıcılık ve sevinci pekiştirmek istemiştir. Çünkü eğitimin özünün, beyinlere bilgi yığmak değil, bireyin kendi benzersizliğini anlamasına yardımcı olup, bunu nasıl geliştireceğini öğrenmesi olduğunu bilmektedir.
 
Ulusal egemenlik fikrini yarının gençleri çocuklara aşılamak üzere, yönetimin bayram süresince öğrencilere, Türk çocuğuna bırakılması geleneğini başlatmıştır. Bu güzel gelenek 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak her 23 Nisan günü kutlanır. Bu milli gün, aynı zamanda Atatürk'ün çocuklara bir armağanıdır. Türk çocuğu Ata'sından armağan olan bu anlamlı günü en güzel şekilde törenlerde konuşmalar yaparak, şiirler okuyarak, ayrıca diğer devlet çocuklarının da katılımı ile kutlamaktadır. Atatürk, çocuklara her zaman çok önem verir. Zira çocuklar, bir milletin teminatı, geleceğinin ümit kaynağı ve temel taşıdır. Cumhuriyet'i emanet ettiği bugünün çocukları yarının gençleri kutsal emanete sahip çıkabilmeleri ancak onun çizdiği yolda ilerlemeleri ile mümkündür.

<< Ne mutlu Türk'üm diyene >> inancı ile yetişen ve yetişecek, Atatürk'ün fikirlerinden güç alarak Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza dek yaşatacak ve yükseltecek kuşaklara.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3 ... 7
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.067 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.