Castor Rodentia
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Ekim 2019, 05:31:31


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Castor Rodentia  (Okunma Sayısı 1713 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
UralAltay
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 115



« : 05 Eylül 2017, 22:24:48 »

Bu paylaşacağım yazı dizisi, ne bir Türke iye, ne de Türkçülükle ilgili. Ne var ki beni eski neo-liberal ve humanist görüşlerimden uzaklaştırarak özüme dönmeme neden olan yolculukta attığım ilk adımlardan biri olmasının yanısıra, günümüz acununda bilmemiz ve sorgulamamız gereken önemli bilgilerle dolu olduğu için sizinle de paylaşmak istiyorum. Otağın neresinde paylaşacağımı bir türlü kestiremedim ancak en doğru yer burası olur gibi geldiği için burada başlıyorum.

Castor Rodentia (Kunduz), 2015'te yaşanan ve internet çevresinde büyük ses uyandırmasının yanısıra pek çok kişinin marksizm, 3. akım feminizm ve neo-liberalizm gibi zehirli kavramlara karşı gözlerini açmasını sağlayan Gamergate olayından bir yıl sonra, 4chan'in ABD baskısına dayanamayarak bel vermesiyle kaçan radikal sağcı/neo-nazi/volkische yanlısı grupların kurduğu 8chan'de yayınlanmış bir yazı dizisidir. Burada sizinle kendi yaptığım çevirilerini paylaşacağım. 17 parçadan oluşan bu yazı dizisinin özgün hallerini de çevirilerin altına ekleyeceğim.

Castor Rodentia - İfade özgürlüğü üzerine



İfade özgürlüğü, çağdaş ve uygar bir toplumda özgürlüğün temel bir gereksinim olarak görülür. İfade özgürlüğünün neden önemli olduğunu açıklamama gerek olmasa da, devam etmeden önce açıklayacağım.
İfade özgürlüğü bir hak olarak görülür, çünkü düşünce özgürlüğünü anıştırır. Dahası, sıradan yurttaşlara yozlaşmış önderleri gün yüzüne çıkarma gücü verir ve onları sömürüye karşı korur. İfade özgürlüğü; daha bilgili, daha iyi eğitimli ve sonuç olarak daha güçlü bir toplum yaratır.



Peki ifade özgürlüğüne ne gibi kısıtlamalar getirilmelidir? Doğal olarak, hiçbir kısıtlama getirilmemelidir: eğer ifade etmenin yasak olduğu konular varsa, ifade özgürlüğün olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Bu yüzden nefret söylemlerine ve dini değerlere küfretmeye karşı çıkan yasalar ifade özgürlüğüne aykırıdır, çünkü yozlaşmış güçlere karşı çıkanları susturmak için kötüye kullanılabilirler.
Ancak, bir tutam sağduyusu olan herkes, kimi söylemlerin gerçekten zararlı olabileceğini bilir. Bu yüzden karalama ve onur lekeleyici söylemlere karşı yasalarımız bulunmaktadır, örneğin: bir birey ya da kurumla ilgili yalanlar yaymak yasaktır. Peki eğer yalan söylemek yasaksa, baştakilerin yalan söylediğini iddia ederek ifade özgürlüğünü engellemesini ne durdurabilir?

Dahası da var. Savaş zamanında, önemli stratejik bilgilerin denetlenmesi ülke için hayati önem taşır. Toplumun bildiği bütün bilgiler, düşmanın bildiği bilgilerdir, bu yüzden ifade özgürlüğünün kısıtlanması zorunlu olur. Ama yine, yozlaşmış güçler bunu kendilerine karşı çıkanların düşmanla birlikte çalıştığını iddia ederek kötüye kullanabilirler. Büyük bir çıkmazla karşı karşıyayız. Neler ifade özgürlüğüne girer ve neler girmez?



Bunlardan dolayı, bana sorarsanız "ifade özgürlüğü" kavramından vazgeçmeli ve yerine daha belirli üç hak getirmeliyiz:

1. Eleştiri hakkı.
2. Sorgulama hakkı.
3. Nefret etme hakkı.

Bu üç hak, "ifade özgürlüğü" kavramının belirsizliğinin getirdiği sıkıntılar olmaksızın, ifade özgürlüğünün korumaya çalıştığı her şeyi kapsamaktadır. Bu sayede başkalarına aynı düşüncede olmama ve neden aynı düşüncede olmadığını açıklama, sana söylenenleri sorgulama ve bir şey ya da birinden hoşlanmama haklarına sahip olursun. Bunun yanısıra, başkalarının onurunu lekeleme ve karalamak hala yasak kalır ve önemli stratejik bilgilerin denetlenmesi törel kalır. Yakın geleceğimiz sıkıntılı, haklarımızın nasıl çalıştığı ve daha da önemlisi, bu haklara neden sahip olduğumuzu sorgulamamız önemli. Bu sayede bizim için önemli olanları daha iyi koruyabilir ve sömürüyü engelleyebiliriz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
UralAltay
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 115



« Yanıtla #1 : 05 Eylül 2017, 23:54:15 »

Castor Rodentia - Şiddetin zorunluluğu üzerine



Şiddet bütün toplumların üzerine kurulduğu temeldir ve şiddeti bastırmak toplumun çöküşüne eşdeğerdir.
Toplumların çalışabilmesi için kararlaştırılmış belli kurallar olmalıdır. Yasa adını verdiğimiz bu kurallar, hangi noktada düzeni bozan bir bireyin güç kullanarak durdurulması gerekiğini saptamamızı sağlarlar.
Doğal olarak, yasalar yalnızca bir grup sözdür. Gerek söylensin, gerek yazılsın, yalnızca sözdür. Yasalara gücünü veren, yaptırımlardır ve yaptırımlara gücünü veren de şiddet, en azından gözdağıdır. Örneğin, bir kişi hız cezasını bunun doğru bir şey olduğunu düşündüğü için ödeyebilir, ancak bunun tersine karar vermesini engelleyen zorla hapsedilme gözdağıdır. Hapisteyken düzgün davranmasını sağlayan da daha uzun süre hapsedilme gözdağıdır, bunlar da şiddetle sağlanır.
Bu yüzden şiddet olmadan, yasaların yaptırımları olamaz. Eğer yasaların yaptırımları olmazsa, yasaların anlamı da kalmaz. Eğer yasaların anlamı yoksa, bireylerin toplumun zararına davranmasını engelleyen hiçbir şey de yok demektir. Bu durumda da toplum eninde sonunda çökecektir. Bireylerin sorumluluk duygusuna iye olduğu toplumlarda bu çöküş daha uzun sürse de, eninde sonunda gerçekleşecektir. Toplumun çalışması için uğraşan bireyleri yırtıcılar ve sosyopatlardan koruyan şiddet gözdağıdır.
Bu yüzden "şiddet hiçbir şeye çözüm olmaz" düşüncesi gülünçtür. Çocuklarımıza şiddetin yanlış olduğunu ve ne olursa olsun asla kullanılmaması gerektiğini öğretiyoruz (en azından devletler öğretiyor). Bu eğitimin amacı sömürüldüğünde bile kendini asla savunmayacak köleler yaratmaktır.
Bu, köle töresidir ve kendimizi bundan kurtarmak zorundayız. Şiddet, belli durumlarda gereklidir. İstemiyor olsak da, düzgün çalışan bir toplum için şiddet yalnızca kabul edilebilir değil, zorunludur.
Aksi takdirde, elimizde insanlığın iyiliği ve gelişimi için çalışan bir toplum yerine, sosyopatik önderlerinin görkemi için çabalayan bir taklit kalır.



Bu durum batı uygarlığının giderek yozlaşmasının nedenidir. Eğer insanlığın çoğunluğunu oluşturan düzgün ve erdemli kişiler şiddetten kaçınırlarsa, düzeni bozanlar istediklerini güç kullanarak almaktan çekinmezler. Zamanla böyle kişiler güç iyesi konumlara ulaşıp yasaları çarpıtarak daha da çok serserinin yükselmesini sağlarlar ve sonunda kara budun şiddetin yanlış olduğuna inandıkları için kendilerini savunmayı reddettikleri gibi, başlarına geçmiş bir avuç psikopatın şiddet kullanarak onlara egemen olmasına da ses çıkarmazlar.



Bu noktaya bir kere ulaştıktan sonra, zekası kıt öküzler egemen kitleden kurtulmak için değil, kimse onları durdurmadığı için şiddet kullanmaya başlarlar. Erdemli kişilerse onları durdurmak için şiddet kullanmayı reddederken, baştakiler durumu umursamaz bile. Daha da kötüsü, baştakiler kara budun şiddetin sorunları çözdüğünü farkeder korkusuyla bu öküzleri durdurmak için de şiddet kullanmaktan çekinmeye başlarlar. Bu durum her yerde isyanlar çıkmasının nedenidir. Sonunda da fırsat bulan birinin gücü ele geçirmesi ya da kara budunun yeter demesiyle çıkacak olan iç savaşın nedeni olacaktır. İç savaş sona erdiğinde güce iye olanlar yeni bir devlet kurarak yeni yasalar getirecek olsalar da, bu yasaların uygar bir topluma izin verip vermeyeceği kuşkuludur.
Sonuç olarak, ben batı uygarlığının tümüyle çökmesini önlemenin tek yolunun insanlara yeniden şiddeti öğretmek olduğuna inanıyorum. İnsanlar nasıl, ne zaman ve niçin şiddet kullanmaları gerektiğini öğrenmeliler.
Unutmayın, karanlığı durduracak olan şey dualar değil, kılıçlardır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
UralAltay
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 115



« Yanıtla #2 : 06 Eylül 2017, 17:07:04 »

Castor Rodentia - İstenç üzerine



İstenç acunu ileri taşıyan güçtür ve korunması gerekir.
Ancak istenç nedir diye bir sormak gerek. Tanımını, yaratmak, geliştirmek ve başarı aracılığıyla güç kazanmak olarak yapalım. İsteci, bayağı kıskançlıktan ayırmak gerekli: kıskançlık, başkalarının iye olduklarını alma isteğidir. İstenç ise istediğini yaratarak ya da kazanarak elde etme isteğidir. İstencin önemi apaçık ortadadır: istençsiz hiçbir şey yapılamaz. En çok, çoktan yapılmış olanlar el değiştirebilir.
Ne var ki, son birkaç on yıldır, hatta son yüz yıldır istence karşı belirgin bir saldırı olduğu ortada. Başarı elde etmeye çalışan herkes bu sorunla karşılaştı: başkaları bu insanlara yaptıklarının yanlış olduğunu söyledi, onları engelledi ya da daha kötüsü, başarılarını çaldı. Böyle davrananlar iki takıma ayrılabilir: kıskançlar ve açgözlüler. Bu iki türü inceleyerek istenci, dolayısıyla da insanlığın ilerleyişini engelleyenleri anlayabiliriz.



Kıskançlar kalabalık olmalarına karşın daha az sakıncalı olanlarıdır. Onlara göre, istençli kişinin başarıları yüce değil, kendilerine karşı yapılmış aşağılamalardır. Onların benzer başarılara ulaşamamaları kendilerini aşağılık görmelerine neden olur, bu yüzden de istençli kişilerden iğrenirler. Sürekli aynı suçlamaları yinelerler: kibir, bencillik, insan düşmanlığı, açgözlülük vb. İstençli kişilerin işlerini gelişme olarak değil, kendini yüceltme olarak görürler.
Neyse ki kıskançlar genellikle erksizdir. Dört bir yana istençli kişilerden nefret ettiklerini bağırırlar, ama onları yalnızca kendileri gibi düşünenler dinler. Sonuçta, istençli kişilerin işlerini ellerinden hiçbir şey gelmeden izlemekten başka bir şey yapamazlar. Kıskançların kendi kazandıkları bir gücü yoktur, ancak onlara güç vermeye dünden gönüllü pek çok kişi vardır. Bunlar açgözlülerdir.



Açgözlülerin sakıncası büyüktür. Onlar çoktan pek çok şeye iyedir ve istençli kişilerin ellerindekileri alacağından korkarlar. Doğal olarak istençli kişiler de açgözlü olabilirler. Öyleyse birinin yalnızca istençli değil, aynı zamanda açgözlü yapan şey nedir?
Bunun yanıtı, başkalarının da istençli olmaya hakkı olmadığı inancıdır. İki istençli kişi birbirleriyle çekişebilirler, ancak yalnızca açgözlü biri çekişmenin yanlış olduğunu düşünür. Çekişmeyle karşılaşan istençli kişi daha çok çalışır ve daha çok başarı kazanmaya uğraşırken, açgözlü kişi çekişmeyi yasaklamak için uğraşır. Açgözlü, başkalarının bir şey başarmasını engelleyecek yasalar çıkarmaya çalışır. İstençli kişileri durdurmak için birlikte çalışırlar. Töreyi gerekçe göstererek istençli kişileri engellemek için kıskançları kullanırlar. Onların amacı istençli kişilerden daha iyi şeyler üretmek değildir, istençli kişilerin bir şeyler üretebilmesini engellemektir.
Açgözlüler, benliklerini doyurmak için hepimizi yok edeceklerdir.



Peki bununla nasıl başedebiliriz? Yıllar içinde açgözlüler, istençli kişileri engelledikçe engeller ve sonuçta giderek daha az gelişim yaşanır. Uygarlık düşüşe geçer ve açgözlüleri başta tutmak adına gelişim yavaşlar.
Bu sorunun çözümü iki adımlıdır: öncelikle, kıskançların sayısı olabildiğince azaltılmalıdır. İstençliler durduruldukça, daha çok kişi çalışkanlık ve istencin gereksiz ve yanlış olduğunu düşünerek kıskançların takımına katılır. Onlara gerçekleri, istencin topluma yararını ve kendi yanlışları yüzünden değil, açgözlüler ve kıskançların uğraşları yüzünden ezildiğini göstererek, onları kendi takımımıza çekmeliyiz. Kıskançların sayısı azaldıkça, açgözlülerin desteği azalacak ve sonunda güçleri tükenecektir.
İkinci adımsa daha sevimsizdir. Açgözlüler konumlarına dişleriyle, tırnaklarıyla tutunacak ve ilk adımı durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Böyle davrananlar hızla ve şiddetle yok edilmelidir. Böyle kişiler yalnızca sıkıntı olarak değil, insanlığın düşmanları olarak görülmelidir.

Bu adımlar başarıya ulaştığında, toplum açgözlülerin yeniden güçlenmesini engellemek için kesin bir yol bulmalıdır. Bunu başarmanın yolu da eğitimden geçer. Çocuklara insanlığı geliştirmenin en önemli erdem olduğu, bu erdemin de kısıtlama, çalma ve yok etmeyle değil, ancak üretim ve gelişimle gerçekleştirilebileceği öğretilmelidir. Eğer bunu başarabilirsek, insanlık bu düşüş çağından kurtularak düşleyemeyeceğimiz denli parlak bir geleceğe doğru ilerler.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #3 : 06 Eylül 2017, 17:25:19 »

Sert kuvvet, milli irade ile birlikte hareket etmelidir. Bu kavga eden canlı bir birliktelik olmalıdır. Bu birlikteliğin düşünce gücü ancak sağlam ve sıhhatli kimselerde görülebilir. Fikri tembelliği olanların tek endişesi kendi hayatlarıdır. Nedir ki mevcut en iyi şeyin korunması için gerekli olan silahları fikri kuvvet verebilir. Dünya düşünmesini bilen beyinlerden çok, mekanik hareket eden insanlar istediği için fikirlerin gerçekleştirilmesindeki eleştiri, sorgulama, sevme gibi nefret de etme hakkı tanınmamaktadır. Oysa eleştiren, düşünen, sorgulayan, bir yargı veren kimsenin kayıtsız şartsız boyunduruk altına girmesi mümkün değildir. Ancak zayıf ırklar bu şekilde köle haline sokulabilir. Direnme kuvvetinin ortadan kalkması ile saf ırk olmayan her şey yok olur. Eğer milli ülkü olmasa idi, düşünme gücünün melekeleri hiçbir zaman büyük bir değeri bulunmayan, yaratıcı bir kuvvet biçimine girmemiş, dışsal kalırdı. Görevini yerine getirmek, sadece şahsi hayatta değil topluma da hizmet etmek, (bencillikten ayırt edilen) olduğundan, topluluğun lehine feda olmalıdır. Bu da düşüncelerimizi olduğu gibi açıklamamızı, yazmamızı, belirtmemizi, konuşmamızı imkânlı kılmalıdır. Yemek içmek, eğlence, rahata ve aşırı hürriyete bağlı kalınamaz. Dünyaya gelme nedenlerimiz yüksek bir görev yapmak ise, rezaletin ve ahlâksızlığın savunmasını yapamayız. Bizlerden idare etmemiz beklenemez. Kanunlar sadece milli menfaati korumak, milleti yükseltmek için hazırlanmalıdır. Burada da yüksek kabiliyetli ve cesaretli kimseler işleri ele almalıdır. Sevmek olağan nefret etmek olağanüstü, neden? İnsanların kıymetleri mensup oldukları ırka göre takdir görmelidir. Örneğin denmekte ki, Türkçe konuşan herkes Türk'tür. Bunun böyle olmadığını kültür, bilgi ve zekâ bakımından fazlaca dolu kimseler değil, sağlam bir içgüdüsü olan kimseler iyi bilir. İfadeyi, düşünceyi yasaklamak, zehirleri, karşı görüşte olanların kendi elleri ile kendi bedenlerine zerk ettirmektir. Kabiliyet sahiplerini istemezler. Topluluğu meydana getirenler arasında, kendilerine uygun kafaları arayıp, bulurlar. Fakat bizim kendi tarihimize karşı görevlerimiz vardır. Fedakârlıklar ve mahrumiyetler boşuna değildir. Vatana karşı girişilen her durum bizleri de ilgilendirir. Kimse herkes işini yapsın diyemez. O halde kötülük, kötülük ile yok edilecektir.

Değerli paylaşımınız için çok teşekkürler UralAltay
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
UralAltay
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 115



« Yanıtla #4 : 07 Eylül 2017, 13:25:40 »

Castor Rodentia - Güç üzerine



Başlamadan önce, George R.R. Martin'in "Buz ve Ateşin Şarkısı" kitabından bir kesit aktarmak istiyorum. Bu kesit konuyla ilgisi olduğu gibi, doğruları da içerir.

"Bir odanın içinde üç güçlü adam oturuyor; bir kral, bir rahip ve bir altın zengini. Ortalarında alt tabakadan gelen, pek de zeki olmayan bir paralı asker duruyor. Büyükadamların her biri, paralı askere diğer ikisini öldürmesini emrediyor. 'Öldür,' diyor kral, 'Ben senin gerçek hükümdarınım.' 'Öldür,' diyor rahip, 'Ben tanrılar adına konuşuyorum.' 'Öldür,' diyor zengin adam, 'Bütün altınlarım senin olacak.' Bana söyleyin lordum; kim ölür, kim sağ kalır?"

[...]

"Hiç sanmıyorum," dedi Varys şarap kadehini çevirirken. "Güç dediğiniz tuhaf şeydir lordum. Handa sorduğum bilmeceyi düşünecek vaktiniz oldu mu?"
"Birkaç kez aklıma geldi," dedi Tyrion. "Kral, rahip, zengin adam... kim ölür, kim sağ kalır? Paralı asker kime itaat eder? Bu bilmecenin cevabı yok. Ya da birden fazla cevabı var. Her şey kılıcı tutan adama bağlı."
"Ve kılıcı tutan adam son derece önemsiz biri," dedi Varys. "Ne başında tacı var ne de avucunda altınları. Tanrıların gücü de onun yanında değil. Bütün varlığı keskin bir çelik parçası."
"O çelik parçası yaşamla ölüm arasındaki çizgi."
"Aynen öyle. Peki, asıl hükümdarımız eli kılıç tutan adamsa neden bütün güç kralınmış gibi davranıyoruz? Eli kılıç tutan güçlü bir adam, neden Joffrey gibi bir çocuk krala ya da onun babası gibi sarhoş bir budalaya itaat etsin?"
"Çünkü çocuk krallar ve sarhoş budalalar, eli kılıç tutan diğer güçlü adamları çağırabilir."
"O halde, bahsettiğiniz diğer güçlü ve kılıçlı adamlar gerçek gücün sahibi olurlar. Olurlar mı? Ellerinde keskin çelikleri varken neden birine itaat ederler?" Varys gülümsedi." Bazıları bilginin gerçek güç olduğunu söyler. Bazıları gücün tanrılardan geldiğine, bazılarıysa kanundan aktığına inanır. Ama o gün Baelor Septi'nin merdivenlerinde hem Yüce Rahip, hem adaletli Vekil Kraliçe, hem de bilge üstat kalabalığın içindeki herhangi biri kadar güçsüzdü. Lord Eddard'ı gerçekte kim öldürdü sizce? Emri veren Joffrey mi? Kılıcı sallayan Sör İlyn mi? Yoksa... başka biri mi?"
Tyrion kafasını salladı. "Şu lanet bilmecenin cevabını verecek misin, yoksa sadece başımı daha beter ağrıtmaya mı çalışıyorsun?"
Varys gülümsedi. "Güç, siz nerede olduğuna inanıyorsanız oradadır lordum. Ne eksik ne fazla."
"Yani, güç yanılsamadan başka bir şey değil midir?"
"Duvara vuran gölgedir," diye mırıldandı Varys. "Ama gülgeler öldürebilir. Ve bazen, küçük bir adamın çok büyük bir gölgesi olabilir."



Bundan çıkarabileceğimiz iki öğreti vardır. İlki apaçık ortadayken, diğeri gizlidir.
İlki, yazıdaki gibi açıktır: "Güç, siz nerede olduğuna inanıyorsanız oradadır." Bu bir odunun bile anlayabileceği kuşkusuz bir gerçektir. Ancak bu söylemden çıkarabileceklerimiz çok daha büyüktür. Bu, gücün zar zor elimizde tutabileceğimiz, fırdöndü bir şey olduğu anlamına gelir.
Gücü elde tutmak için kullanılan bazı yollar diğerlerinden etkili olsa da, en büyük güç kaynağı düşüncelerdir. Düşünceler, insanlara gücün orada ya da burada olduğunu söylerler. Düşünceler olmasa, yalnızca kaba güce iye birisi, bir başkası onu öldürüp yerini alana değin yönetimde kalabilirdi.



İkinci öğretiyse, gerçekten ilginç olanıdır. Gözüaçık olmayan bir okuyucunun göt yalama olarak görüp geçeceği tümcede gizlidir:
"Ve bazen, küçük bir adamın çok büyük bir gölgesi olabilir."
Bu tümcenin o günlerde vekilharçlık yapan cüce Tyrion'a karşı bir övgü olarak görülmesi gerekir. Ancak satır aralarını okuyan birisi devletlerin gölgelerinden korkmasının, her şeyi yönetmek için çabalamasının asıl nedenini Martin'in gerçekte anlatmak istediği öğretide görebilir:
Varys "Küçük bir adamın çok büyük bir gölgesi olabilir.", derken, acundaki en güçlü kişilerin krallar, zenginler, kamlar, hatta savaşçılar bile olmadığını söylemek istemektedir. En güçlü kişiler büyük olasılıkla, acunu düşünceleriyle değiştirebilen ve bu düşüncelerini yayabilme yetenekleri olan, bayağı kişilerdir.
Bunu anlamak, devletlerin neden interneti sıkıyönetime almak için uğraştığını, insanları gözetlediğini ve izlediğini, konuşmalarını yönetmek istediğini anlamaya denktir: onlar, gerçeklerin bizden çok daha ayırdındalar. Ve gerçekleri anladıkları için, bir yerlerdeki rastgele birinin bir düşüncesiyle yok edilebileceklerini biliyorlar. Belki New York'ta pek çok kişinin uğradığı bir bardaki ayyaşın tekinin söyleyip durdukları, her yerdeki herkesi etkileyecek denli çok yinelenir. Belki günlük yaşamıyla ilgili yazılar yazan kadının biri. (?) Böyle bayağı insanlar ayırdında olmasalar bile, gerçekten de "çok büyük gölgelere" iyeler.
Bunu anladığınızda, "güçlü kişilerin" gerçekte ne denli az güce iye olduğunu anlarsınız. Böylece korkularını, bilgiyi ve insanları yönetme isteklerini de anlarsınız.

Dipnot: 1 - George R. R. Martin'den olan alıntıyı Epsilon yayınevinin Kralların Çarpışması - Kısım 1 kitabından doğrudan aldım. Çevirmeni Sibel Alaş'tır.
2 - Yazar son paragrafta, günlük yaşamıyla ilgili yazılar yazan kadınla ilgili başka şeyler yazmayı düşünüyorduysa bile böyle bırakmış. Ben de bir şey eklemedim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #5 : 08 Eylül 2017, 17:47:52 »

Herkes gücü elde edebilir, ancak onu cesurlar elinde tutabilir. İnsan kendine yakın olanları koruyamazsa, hedefine ulaşamaz. Yoğun olan şeyin az yoğun olan şeye aktığı gibi, gücü olanların sorumluluğu vardır. Ona göre davranmasını bilmelidir. Hayatını değiştirme gücü insanın sevdiği kimse ile ortaya çıkar. Bu sorumluluk almak, sahip çıkmak, büyümek demektir. Pek çok kimse olumsuz taraflarını göstermeyip, çevre nasıl görecek diye yaşar. Ve hep bu nedenle göründüğünün aksi bir görüntü çizer. Düşünceler, deniz sathı gibi olduğu halde kendine sevgi ile bağlanan ve kendini tanımayı öğrenen insanın en büyük gücüdür. Nitekim insan, düşüncelerinin derinliklerinde en ağır mermilere, en fena sözlere bir sığınak kurabilir. Zira büyük güç kaynağı büyük laflardan, büyük sözcüklerden değil, büyük eylemlerden ve büyük kabiliyetlerden çıkar.

Değerli paylaşımınız için UralAltay çok teşekkür ederim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
UralAltay
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 115



« Yanıtla #6 : 15 Eylül 2017, 00:06:10 »

Castor Rodentia - Sayımlama üzerine



Akıl sağlığı, sayımlamayla ölçülmez.

George Orwell, 1984 kitabında bu sözcükleri yazmıştı. O çağda bu deyişin anlamı, bir şeyin doğru olduğuna kaç kişi inanırsa inansın, gerçekler değişmezdi. Ancak, Orwell aynı kitabında sayımlamayla ilgili şunları da yazmıştı:

Winston, Varlık Bakanlığı'nın rakamlarını yeniden düzenlerken, aslında bunun sahtecilik bile olmadığını geçirdi aklından. Bir saçmalığın yerini bir başka saçmalığın almasından başka bir şey değildi bu. Ele aldığınız bilgilerin çoğunun gerçek dünyayla en küçük bir bağıntısı yoktu; bir kuyruklu yalanın bile gerçek dünyayla daha çok bağıntısı olduğu söylenebilirdi. İstatistiklerin ilk başta verilen rakamları da sonradan düzeltilmiş rakamlar kadar uydurmaydı. Çoğu zaman onları sizin kendi kafanızdan uydurmanız gerekiyordu. Örneğin, Varlık Bakanlığı'nın o çeyrek için bot üretimi tahmini yüz kırk beş milyon çiftti. Gerçek üretim ise altmış iki milyon çift olarak verilmişti. Oysa Winston, Bakanlığın tahminini yeniden yazarken, rakamı elli yedi milyon olarak kaydetmiş, böylece belirlenen hedefin aşılmış olduğu yolundaki sava doğruluk payı bırakmıştı. Nasıl olsa, altmış iki milyon çift gerçek rakama elli milyondan daha yakın olmadığı gibi, yüz kırk beş milyondan da yakın değildi. Dahası, hiç bot üretilmemiş de olabilirdi. Kaldı ki, ne kadar bot üretildiğini kimse bilmediği gibi, zerre kadar umursamıyordu da. Tek bilinen, kâğıt üzerinde bol keseden bot üretilirken, Okyanusya halkının belki de yarısının yalınayak dolaştığıydı. Aynı şey, şu ya da bu ölçüde
her alandaki kayıtlar için geçerliydi. Her şey bir hayal dünyasında eriyip gidiyordu, sonunda yılın hangi gününde oldukları bile belirsizleşmişti.

Burada söylemek istediği, bayağı biçimde, sayımlamaya karşı gözü açık olmak gerektiydi. Ve Orwell bu konuda haklıydı. Yöneticilerin, özellikle de konudan çıkarı olanların sunduğu sayımlama verilerine büyük bir kuşkuyla yaklaşmak gerekir.



Sayımlama, gerçekliği yönlendirme aracıdır. Sayımlamayla hükümetler ve çıkarı olan takımlar anlatılar yaratır. Sayımlamayı kullanarak aka, kara dedirtirler. Sayımlama yasallık kuşağı giymiş yalanlardır.
Bu önerme, kimilerine abartı gelebilir, ancak konuyu biraz eşelersek gerçekleri kolayca görebiliriz. Sayımlamanın gerçekleri söylediğini nasıl bilebiliriz? Belli bir kişi ya da takım söyledi diye, bu veriler gerçek midir? Neden bu durum verileri gerçek kılsın? "Neden böyle bir şey yapsınlar? Kim açık açık yalan söyler ki?" diye soranlardan mısın yoksa? Evet, insanlar açık açık yalan söyler. Senin üzerinde güce iye olmak isteyenlerin, sana yalan söylemek için, gerçekleri gizlemek için, seni yanlış bilgilendirmek için apaçık bir nedeni vardır. Sen ne denli az şey bilirsen, o denli iyidir. Daha doğrusu, senin bilgilerin onların anlatısına ne denli uygunsa, o denli iyidir.
Doğal olarak, bu bütün sayımlamaların yalan olduğu anlamına gelmez. Bu denli çok sayıda sayımlama verisi olmasının gerçek nedeni budur; ilgili sayımlamaları, gereksiz sayımlamalardan bir dağın altına gömerler, ilgili olan sayımlamalarsa, çakma olanlardır. Böylece işlerine geldiğinde yalanlar atarken, yapmacıktan bir güvenilirlik kalığı yaratabilirler. Daha da iyisi, yalan söylemeyip, yanlış yönlendirirler. Örneğin, bu yüzden batı acununda paraşişkinliği değerleri hemen hemen düz bir çizgi izlese de, kiradan besine değin her şeyin değeri son on beş yılda göklere uzanmıştır. Eğer birisi bu dengesizliği gösterirse, bu bokun pazarlamacıları sayımlara belli şeylerin eklenmediğini, çünkü değerlerinin "çok değişken" olduğunu söyleyiverir.
Bütün önemli sayımlamalar ya böyle lafebelikleri ve çakma sunumlarla değiştirilmiş ya da tümüyle uydurmadır.



Peki bu durum, sayımlamaların anlamsız olduğunu mu gösterir? Hayır! Sayımlamalar ne gibi kararlar alınması gerektiği ve bu kararların etkili olup olmadığını görmek konusunda hükümetler için çok önemlidir. Suç oranı verileri, kolluk güçlerinin ne denli iyi donanması gerektiğini ve nerelerde konuşlandırılması gerektiğini görmemizi sağlar. Doğum oranları, kaç okula gerek olduğunu, toplumun çocuk bakmak için ne denli zamana gerek duyduğunu, üremeyi özendirmek gerekip gerekmediğini görmek için değerlidir. En kısıtlı ve libertarian hükümetin bile, ordunun etkinliğini ve ülkedeki sağlık sakıncalarını görebilmek için sayımlamalara gereksinimi vardır.
Peki ya sayımlamalarla oynamaya boyun eğilebilir mi? Daha önce propagandanın belli konuları bayağılaştırıp, politikadan daha önemli sorunları olan topluma sunarak ilgileri çekmek için gerekli olduğundan sözetmiştim. Ancak o yazımdaki önemli noktalardan biri, propagandanın asla yalan söylememesi gerektiğiydi. Bir konuyu bayağılaştırabilir, karışık kısımlarını kesip atabilirsin, ancak eninde sonunda doğru söylemen gereklidir, yoksa yalan olduğu ortaya çıkarak toplumun güvenini sarsabilir ve gelecekteki propaganda çalışmalarına köstek olabilir. Bu yüzden, sorumluluk iyesi bir hükümetin sunduğu sayımlamalar yanlış yönlendirici ya da yalan olmamalıdır.
Asla unutmayın: Sorgula, sorgula, sorgula. Çünkü eğer ülkende, toplumun yarısı yalınayak geziyorsa, hükümetin dediklerini sorgulaman gerektiği apaçık ortadadır.

Dipnot: 1 - George Orwell'den olan alıntıyı Can yayınevinin Bin Dokuz Yüz Seksen Dört kitabından doğrudan aldım. Çevirmeni Celal Üster'dir. İlk tümceyiyse kendim çevirmeyi doğru buldum, ingilizcesi "Sanity is not statistical" olan tümcenin, kitaptaki hali "Akıl çoğunluğa bakılarak ölçülemez."di.
2 - Castor Rodentia, son paragrafta daha önce propaganda ile ilgili bir yazısı oldunu söylüyor olmasına karşın, yazıların belli bir sırası yok. Bu kısmı çevirmemin nedeni Çi-Çi'nin sayımlamayla ilgili bir başlık açmış olması.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.317



« Yanıtla #7 : 15 Eylül 2017, 11:20:27 »

'Yalancının çektiği, başkalarının kendisine inanmaması değil, kendisinin kimseye inanmamasıdır.' filozofun dediği gibi hakikaten de sadakat, kendi içine, içindeki ülkü değerine, onlara güçlü bir biçimde sarılmayı, onları gerçekleştirmeyi sağlayan isteği hayata geçirmektir. Kendimizi bilmekle yakalayacağımız ülkü, bütün fenalıklardan ve pisliklerden arınmamızı, kurtulmamızı sağlayan büyük bir kuvvettir. Aksi kendine sadık kalmamış, kendine gerekli özeni göstermemiş, kendini sevmemiş, kendine fenalık etmiş olmak olur.

Değerli paylaşımınız için çok teşekkürler UralAltay
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.07 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.