ANALİZ ( ÇÖZÜMLEME )
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2019, 21:08:12


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ANALİZ ( ÇÖZÜMLEME )  (Okunma Sayısı 3012 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Batur Alp
Ziyaretçi
« : 05 Temmuz 2010, 00:27:35 »

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın yıkıntıları üzerine kurulmuş olan , fakat  hakimiyetin niteliği ve yönetim şekli başta olmak üzere bir çok konuda mazisinden farklı bir rotada ilerleyen bir devlettir. Benzer olduğu hususlar yok mudur? Az da olsa vardır. Şimdi, üzerine değinilmesi gerektiğini düşündüğüm örneklerden birinden yola çıkarak bazı benzetmelerde bulunacağım.

Herkesin malumudur ki Osmanlı döneminde devlet erkanını oluşturan şahısların neredeyse hepsi Türk olmayan ırklardan gelen, yani devşirilmiş kişilerden ibaretti. Yani, asli unsuru Türk milleti olan devletin idare mekanizmasında görev alan kesim, gayri Türk etnik kökene ait şahıslardan oluşmaktaydı. Tarih bilimi, bu hususun nedenlerini ve milletimiz nazarındaki vahim sonuçlarını ortaya koyarak bizlere ders alacağımız eşsiz bir kaynak oluşturmuştur.

87 yıllık cumhuriyet tarihinde de devleti yönetenlerin etnik kimliklerini incelediğimizde, Osmanlı’daki devşirme yönetici anlayışının Türkiye cumhuriyeti devletine de intikal ettiğini açıkça görebiliriz. Atatürk’ten sonra ülke yönetimine gelmiş olan başbakanların ve idarecilerin büyük bölümü gayri Türk soydan gelen kişiler olmuşlardır. Hal böyle olunca, Türkiye’nin gebelik sancısı çektiği konularda acılarının çar çabuk iyileşmesini arzu etmek, yaz günü kar yağmasını beklemekle eşdeğer düzeyde bir durumu oluşturur. Çünkü, bir milletin dertlerini ancak o millet ile müşterek kana ve müşterek değerlere haiz insanlar gerçek manasıyla anlayabilir ve çözüme yönelik hareketlerde bulunabilir.  Yabancı kandan gelen bir siyasetçi için devletin üniter yapıda olması ya da Türklüğün üst kimlik olarak kabul edilmesi hiçbir mana ifade etmediği gibi, oy toplayabilmek amacıyla dindar postuna bürünerek Türklüğün önüne gayri milli hedefler doğrultusunda taşlar koyabilmesi de çokça defa gerçekleşen bir durumdur.

Osmanlıdaki devlet yöneticileri ve nispeten de padişahlar, süregelen devlet politikası neticesinde Türklük şuurundan uzak, buna karşın ümmetçiliğin ağır bastığı bir telakki ile hareket etmekteydi. Temelini laiklik ve milliyetçilik mefhumları üstüne inşaa eden Türkiye cumhuriyeti mensupları ise,  tamamen hür iradeleri ile rey vermelerine karşın  her seçimde yabancı kandan başbakanları ve onun farklı genler birlikteliği olan bakanlar kurulunu ülkemizin başına musallat etmektedir. Türk olmayan yöneticilerin başta yer aldığı ve Türklerin ayak takımı olarak işlev gördüğü bir ülke, mutlaka ve mutlaka ulusal ereklerinden koparılarak öz değerleri tereddi ettirilen mankurtlar topluluğu haline dönüşür. Tabiki bunlardan bahsederken soyca Türk olup, fikriyatça ve amelce bize yabancı olan mümtaz(!) şahsiyetleri de atlamamak lazımdır.

Şimdi konuya politikacıların çokça kez büründükleri dindar zırhını da katarak tarihe mal olmuş 3 önemli! şahsiyetin bir çok konudaki benzer özelliklerine kısaca ve kronolojik sırayı bozmadan dikkat çekmek istiyorum.

Bunlardan ilki Demokrat Parti’nin 27 Mayıs ihtilali sonucunda idam edilen lideri Adnan Menderes’dir.

Menderes’in önderlik ettiği Demokrat Parti’nin Chp’yi alt ederek hükümeti devralmasının en önemli nedeni İsmet İnönü’nün Atatürk’le aynı liyakatı gösteremeyerek şahsi menfaatleri uğruna onun ön gördüğü politikalardan vazgeçmesi ve halkı her konuda kendisinden soğutarak istenilmeyen adam vaziyetine düşmesidir. Bununla birlikte, Menderes’in dini siyasete alet ederek Türkçe okunan ezanı tekrar Arapça’ya dönüştüreceğinin sözünü vermesi, Kürt aşiret reislerine göz kırpması ve Kürtlere yönelik özgürlükçü vaatlerde bulunması Dp’nin belli başlı kesimler tarafından desteklenmesine sebep olmuştur. Nitekim, İnönü’den bezmiş olan Türk milleti de çareyi başka kapıda arayarak Menderes’in partisine şans verme eğiliminde bulunmuş, sonucunda Dp iktidarı ele geçirmiştir. Dp’nin başa geçmesiyle;

1-   Türkçe okunan ezan tekrar Arapça’ya çevrilmiş, temelinde milli ve laik bir düsturun bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti önemli bir yara almıştır.
2-   Abd’den tedarik edilen Marshall yardımları ekonomik açıdan dışa bağımlı olmamıza yol açmış, Türk devletinin bağımsız yapısı zedelenmiştir.
3-   Menderes, Kürt ileri gelenlerini milletvekili olarak Meclis`e sokmuş, feodal yapının güçlenmesine katkı sağlamıştır.
4-   Menderes kendi ağzıyla: Bizim çözümümüz demokrasiydi. Halka vereceğimiz serbestlikle bu işe bir çözüm geleceği kanaatindeydik. O yönde hareket ettik. Böylece, halkı yönetime ve ülkeye bağlama yolunu seçtik." diyerek asıl meramının özgürlükçülük olduğunu dile getirmiştir.

Menderes’in ölümünden yaklaşık 20 sene sonra iktidara gelen ve onunla hemen hemen ortak çizgide hareket eden şahıs Turgut Özal’dır. Özal Malatyalı bir Kürt’tür. Onun iktidara gelebilmesinin başlıca nedenleriyse, sağ sol çalkantılarıyla kaynamakta olan Türkiye’de askerin yönetime el koymasının akabinde oluşmuş olan siyasi boşluk, yine dini söylemler ve Özal’ın harici odaklar tarafından seçilmiş adam olma şerefine nail olmasıdır. Özal döneminde;

1-   Abd ile temaslar azami ölçüde artırılmış, liberal politikalar izlenerek kapitalist düzen katmerlenmiştir.
2-   Saddam’ın kıyımından kaçan milyonlarca Kürt’e Türk devleti kucak açmış, zaten bir çok sıkıntıyla cebelleşmekte olan Türk milletine bir de geleceğin teröristlerinin hem maddi hem da manevi külfeti yüklenmiştir.
3-   Kendine Abd’yi her alanda örnek alan Özal onlarda var olan özgürlükçü ve çok çeşitlikçi kültür anlayışını Türkiye’ye de uygulamak istemiştir.
4-   Nitekim, geçen sene ülkemizde düzenlenen Dünya Su Konferansı’na katılan Barzani, yaptığı açıklamada: Özal, Irak Kürtlerini de içerisine alan bir konfederasyon istemekteydi’’ demiştir.

 Menderes ve Özal bir çok hususta benzer politikalar üreterek birbirlerinin tamamlayıcısı olarak Abd güdümlü gayri milli siyasetin temsilcisi olmuşlardır. Son merhalede sahneye çıkan şahıs ise Potamyalı Gürcü R.Tayyip Erdoğan’dır.

Gürcü Tayyip’in siyaset dünyasında tanınarak belli bir noktaya ulaşması hocası olan Erbakan’ın yardımları dahilinde gerçekleşmiştir. Gürcü Tayyip, Refah Partisinde aldığı görevlerin sonrasında müstakbel kurmaylarıyla beraber milli görüş(?) gömleğini çıkararak yeni bir oluşumun temellerini atmışlar ve Akp’yi kurmuşlardır.  

Ülkenin koalisyon hükümetinin izlediği yetersiz politikalar sonucunda maddi kırılmalar geçirdiği bir zamanda, kıçına dindar kuyruğunu da takarak meydanlara inen Akp 3 Kasım seçimleriyle iktidarı devralmıştır. 8 yıldır da iki defa seçilerek tek başına ülkemizi yönetmektedir. Akp döneminde Türk devleti, misallerinden bahsettiğim Menderes ve Özal hükümetlerinden katbekat daha fazla olarak Abd’nin koltuğu altına girmiştir.

Bu dönemde kısa özetleriyle:

1-   Özelleştirmeler, cumhuriyet tarihinde yapılmış olan toplam özelleştirmeleri geçmiş, özelleştirmedeki ana amaç olan kamu yararı kavramı hiçe sayılarak, sadece sıcak para akışı sağlamak amaçlı davranılmıştır.
2-   Binlerce yıllık şerefli mazisi olan Türk askerinin kafasına Abd askerleri tarafından Irak’ta çuval geçirilmiştir.
3-   Dini söylemlerle toplumdan rey koparan Akp, zinayı suç olmaktan çıkarmış; birkaç yüz binlik Filistinli için İsrail’le olan ilişkilerimizi bozarak bu konuyu bir iç politika malzemesi haline dönüştürmüştür. Buna karşın, Afganistan ve Irak’ta öldürülen milyonlarca müslümanın sesine karşı kulaklarını tıkamıştır. Çünkü, onları öldüren Abd’dir, ve Tayyip de çok iyi bilmektedir ki Abd ile şaka olmaz!
4-   2000’li yıllarda sıfır düzeyine indirilen terör, Akp’nin izlediği basiretsiz ve işbirlikçi siyaset ile tekrar hortlamış, son dönemde baş gösteren açılım safsataları ile de Kürtler aşırı şekilde şımartılarak bir şeyler koparma konusunda heveslendirilmiştir. Bunun neticesi olarak da yüzlerce vatan evladı canından olmuştur.
5-   Ab üyeliği uğruna devletin kırmızı çizgileri yok sayılmış; Kıbrıs’ta, Azerbaycan’da ve uluslar arası siyasette bir çok taviz verilmiştir.
6-   Akp, devleti ele geçirmeye kalkarak sızabildiği kurumlar içerisinde iskelet yapılar kurmaya başlamış, sızamayacağını anladığı Tsk’ya karşı büyük ve sinsi bir harekatı başlatarak ordu-millet arasındaki güçlü bağı zedeleyerek şerefli Türk askerinin itibarını lekelemiştir.

Menderes ile başlayan teslimiyetçi hareket, Özal ile ilk meyvelerini vermeye başlamış, son kertede ise Tayyip Erdoğan bu göreve talip olarak dış güçlerin taşeronluğu misyonunu devam ettirmiştir.

Bu üç benzer şahsiyetten ikisi, yani Özal ve Tayyip gayri Türk, Menderes ise genel kanıya göre Türk’tür. Kaldı ki, Menderes de izlediği siyaset ile Kürt olmasa bile Kürdofil olma şerefine nail olmuş birisidir. Bu üç şahsiyet de ülkemizdeki Kürt sorununu derinden kaşımış, ne talihtir ki bunlardan ikisi kendi eceli ile ölmemiş, ölüm fermanları başkaları tarafından yazılmıştır. Bir çok hususta birliktelikleri bulunan bu üç silahşörün bu konuda da birbirlerine kavuşmaları Türkçülerin gönlünün içinde yatan bir aslandır!

Süper üçlünün bir diğer ortaklıkları ise dindar söylemlerle halktan oy almaları ve bu yolla milli yapımızın köküne dinamit koymalarıdır. Türk milleti İslam’ı yobazlıkla kabul eden bir millet olduğu için başa gelenlerin kanındaki cevheri asliyi tahlil etmekten çok, inanç şeklini belirleyici unsur olarak görmekte, temayülünü bu yönde göstermektedir. Fakat, tarih bizlere muayyen bir biçimde göstermektedir ki, yabancı kandan gelen veyahut dini kendisine maske edinerek ortaya çıkan siyasetçilerin hareket tarzları hep ‘’ihanet’’ üzerine kurulu olmuştur.

2007 genel seçimleri öncesi ‘’seçmen konuşuyor’’ isimli programda spiker, sokaktaki bir amcaya kime oy vereceğini soruyor, amca da ‘’akp’’ diyordu. Nedenini sorduğunda ise verdiği cevap, birçok cahilin bu partiye oy atmasının gerekçesini açıklıyordu. Amca diyordu ki ‘’Ben de namaz kılıyorum, Tayyip de namaz kılıyor. Hem Müslüman adama oy vermesek Allah bizi öbür dünyada cezalandırır’’

Bu demek oluyor ki, Türk milletinin hiç de azımsanmayacak bir bölümü Akp’ye oy vererek öteki tarafta vaat edilen hayali saadete kavuşabilmek için, bu dünyasını alçak bir it gibi yaşayarak milli manevi onuru toprağa gömmeye razı olmaktadır.

Binlerce yıllık bir maziye sahip olan asil Türk milleti, İslamiyetten aldığı yüksek taassup ile asaletini yitirmekte, kan faktörünü göz ardı ederek kansız kişileri kendi başına bela etmektedir.

Türk ulusu bu kapkara ve soysuz bataktan çıkış yolunun iki ana dayanağı olan ‘’laiklik ve milliyetçilik’’ ilkelerine sıkı sıkıya bağlanmadığı müddetçe çekeceğimiz her türlü ceza bizlere müstahaktır!

T.T.K





Facebook'a Ekle
Kayıtlı
oguz sad
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : 05 Temmuz 2010, 13:48:19 »

2007 genel seçimleri öncesi ‘’seçmen konuşuyor’’ isimli programda spiker, sokaktaki bir amcaya kime oy vereceğini soruyor, amca da ‘’akp’’ diyordu. Nedenini sorduğunda ise verdiği cevap, birçok cahilin bu partiye oy atmasının gerekçesini açıklıyordu. Amca diyordu ki ‘’Ben de namaz kılıyorum, Tayyip de namaz kılıyor. Hem Müslüman adama oy vermesek Allah bizi öbür dünyada cezalandırır’’

Kalemini ve yüreğine sağlık kardeşim. Ülkemiz için yapabileceğimiz en can alıcı tespit ve analiz bu üstteki cümlendir.

Osmanlı'nın ümmetçiliğe teslim olduğu günden bu yana, çok uzun bir süre milletimiz yapacağı işlerde ve atacağı adımlar da dini inancını belirleyici kıstas olarak kullanmıştır. Ve devamında Laik Türkiye Cumhuriyeti içerisinde de aynı zihniyet devam etmiş, pusuda sinsice bekleyerek ilk fırsat bulduğunda da tekrar hortlamıştır.

Milletimizin üzerinde etkisi olup; Altı, yedi asırlık bir geçmişi bulunan bu düşünce yapısının son 500 yıldır çektiğimiz bütün sıkıntıların sebebi olduğunu, milletimize anlatmamız lazımdır.  Laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana bu düşünce 100 yıla yakın bir süredir mücadele edildiği halde; bir türlü pasifize edilemediyse sorunun doğru bir teşhisi yapılamadığındandır.  Doğru teşhis ile doğru yol bulunmalı ona göre hareket edilmeli ki sonuç başarılı olsun. Bu doğru yolda Türkçülük ülküleminden başka bir şey değildir. Bugüne kadar genel anlamda ırk vurgusu yapılarak Atatürk'den sonra ümmetçilik ile mücadele edilmemiş, aksine hem ırk bilinci kötülenmiş hem de ümmetçilik ile mücadele adı altında din düşmanlığı yapılmıştır. Milletimiz, ümmetçilik batağından din ile sorunu olan kişilerce çıkarılması mümkün olmadığı için bu millet de kendilerine itimat etmeyerek söylenen her sözü ve yapılan her icraatı dine saldırı olarak algılayarak kulak ardı edip bu güne kadar yine bildiğini okumuştur.

Biz Türkçüler sesimizi daha geniş kesimlere ulaştırdığımız vakit; ırk bilincini ön plana çıkartarak kişinin dini ile sorunumuz olmadığını, aksine derdimizin soyculuk olduğuna bu Milleti ikna ettiğimiz vakit, Osmanlı'nın bıraka bıraka başımıza bela olarak bıraktığı ümmetçiliği, bir daha ayağa kalkamamacasına bu topraklarda tarihe gömeriz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Batur Alp
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 05 Temmuz 2010, 14:29:47 »

2007 genel seçimleri öncesi ‘’seçmen konuşuyor’’ isimli programda spiker, sokaktaki bir amcaya kime oy vereceğini soruyor, amca da ‘’akp’’ diyordu. Nedenini sorduğunda ise verdiği cevap, birçok cahilin bu partiye oy atmasının gerekçesini açıklıyordu. Amca diyordu ki ‘’Ben de namaz kılıyorum, Tayyip de namaz kılıyor. Hem Müslüman adama oy vermesek Allah bizi öbür dünyada cezalandırır’’

Kalemini ve yüreğine sağlık kardeşim. Ülkemiz için yapabileceğimiz en can alıcı tespit ve analiz bu üstteki cümlendir.

Osmanlı'nın ümmetçiliğe teslim olduğu günden bu yana, çok uzun bir süre milletimiz yapacağı işlerde ve atacağı adımlar da dini inancını belirleyici kıstas olarak kullanmıştır. Ve devamında Laik Türkiye Cumhuriyeti içerisinde de aynı zihniyet devam etmiş, pusuda sinsice bekleyerek ilk fırsat bulduğunda da tekrar hortlamıştır.

Milletimizin üzerinde etkisi olup; Altı, yedi asırlık bir geçmişi bulunan bu düşünce yapısının son 500 yıldır çektiğimiz bütün sıkıntıların sebebi olduğunu, milletimize anlatmamız lazımdır.  Laik Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana bu düşünce 100 yıla yakın bir süredir mücadele edildiği halde; bir türlü pasifize edilemediyse sorunun doğru bir teşhisi yapılamadığındandır.  Doğru teşhis ile doğru yol bulunmalı ona göre hareket edilmeli ki sonuç başarılı olsun. Bu doğru yolda Türkçülük ülküleminden başka bir şey değildir. Bugüne kadar genel anlamda ırk vurgusu yapılarak Atatürk'den sonra ümmetçilik ile mücadele edilmemiş, aksine hem ırk bilinci kötülenmiş hem de ümmetçilik ile mücadele adı altında din düşmanlığı yapılmıştır. Milletimiz, ümmetçilik batağından din ile sorunu olan kişilerce çıkarılması mümkün olmadığı için bu millet de kendilerine itimat etmeyerek söylenen her sözü ve yapılan her icraatı dine saldırı olarak algılayarak kulak ardı edip bu güne kadar yine bildiğini okumuştur.

Biz Türkçüler sesimizi daha geniş kesimlere ulaştırdığımız vakit; ırk bilincini ön plana çıkartarak kişinin dini ile sorunumuz olmadığını, aksine derdimizin soyculuk olduğuna bu Milleti ikna ettiğimiz vakit, Osmanlı'nın bıraka bıraka başımıza bela olarak bıraktığı ümmetçiliği, bir daha ayağa kalkamamacasına bu topraklarda tarihe gömeriz.

Yorumun için sağ ol Şad ağabey. Senin de vurguladığın gibi, ulusumuzu ümmetçilik afyonundan arındırıp bütünüyle milli bir düşünceye sevk edebildiğimiz gün Kızıl Elma'ya doğru büyük bir adım atmış olacağız.

Tanrı, milletimizi her türlü hurafeden ve yobazlıktan uzak tutsun.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.056 Saniyede 20 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.