Ağustos Ayı'nın TÜRK Tarihi İçin Önemi. (T.M)
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 20 Şubat 2020, 04:42:32


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Ağustos Ayı'nın TÜRK Tarihi İçin Önemi. (T.M)  (Okunma Sayısı 1550 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Bozkurt58
Ziyaretçi
« : 20 Ağustos 2017, 21:07:12 »

Ağustos Ayı'nın TÜRK Tarihi İçin Önemi. (T.M)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sahib Giray
Bedizci
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 254


Millet, Vetan, Qırım!


« Yanıtla #1 : 21 Ağustos 2017, 17:28:58 »

Mercidabık Muharebesi

  Türkler'in millî kimliğinde var olan motiflerden, öğelerden biri de cihan hakimiyetidir. Biz Türkler yeryüzündeki bütün beşeri kontrol altına alıp hükmetmeden rahat edemeyiz. Bunun örnekleri tarihimizde mevcuttur. Uldız Han'ın ''Güneşin
battığı yere kadar her yeri zaptederim!''
sözü bu ülküyü tanımlar niteliktedir.

   Yavuz Sultan Selim de bu amaçla yola çıkmıştı. Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar... Fakat o yönünü atalarımızın yaptığı gibi Batı'ya doğru değil, Doğu'ya doğru çevirmişti. Hakimiyetini, o gözüpek cihan sultanımız, Doğu'ya yayacak ve Doğu'nun ganimetini eline geçirecekti.

   Macerasına babası II. Bayezid'e darbe yaparak başlayan Selim -ki bu olayın benzeri eski tarihimizde de mevcuttur ve birçok örneği daha vardır-, babasını tahttan indirirken Ayşe Hafsa Sultan'ın babası, kayınpederi I. Mengli Giray Han'dan da yardım almıştır.

   Tahta geçtikten sonra ilk olarak Safeviler'e karşı sefere çıktı ve Şah İsmail'i Çaldıran'da bozguna uğrattı. Daha sonra hakimiyetini Dulkadiroğulları ve Ramazanoğulları üzerinde sağladı.

   Asıl konumuz ve savaşımız tam da burada başlıyor. Bildiğimiz üzere tâ Fatih zamanından beri Osmanlı ile Memlükler arasında bir anlaşmazlık vardı. Yavuz'un yukarıda bahsettiğim fetih hareketleri Osmanlı-Memlük Savaşları'nın fitilini ateşledi. Yavuz'un Memlükler üzerine sefere çıkıp Osmanlı hakimiyetini oraya yayıp, oranın ganimetlerini ele geçirme vakti gelmişti. Memlükler o zamanlar sanılanın aksine Türk bir hanedan tarafından değil Burci adındaki bir Çerkes hanedanı tarafından yönetiliyordu. (Çerkesler'in bir Türk devletinin yönetimine karışıp hanedanı ele geçirmesine şaşırdık mı? Hayır. Bunun yakın tarihimizdeki örneği günümüz Türkiye Cumhuriyeti yönetim, güvenlik ve istihbarat kadrosunda mevcuttur.)

   Mercidabık Muharebesi, günümüzde Suriye sınırları içerisinde olan, ülkenin kuzeyindeki Halep'te gerçekleşti. Asker sayısındaki üstünlük Memlükler'de olmasına rağmen Osmanlı kullandığı toplar sayesinde Memlüklere nazaran çok daha az kayıp vererek savaşı kazandı. (Savaş topları süvari birlikleri üzerinde muazzam bir yıkıcı etkiye sahiptir. Osmanlı bu toplar sayesinde düşman süvarileri üzerinde üstünlük sağlamıştır. Kanunî dönemindeki Mohaç Savaşı'nda da savaş topları kullanılmış, kısa bir sürede sonuç alınmış ve savaş kazanılmıştır.)

   Yazımı Atsız'dan bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

''1514 teki Çaldıran, 1516 daki Mercidâbık meydan savaşlarını kazanan ve çelik iradesiyle devleti bölünmek tehlikesinden kurtaran Yavuz, belki de, Türkiye tarihinin Alp Arslan ile birlikte en büyük şahsiyetidir.

Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince
Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız.
Kanlarımız sebildir; akıtarak hepsini
Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız...''







 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Büyümek istemeyen bir millet küçülmeye mahkumdur."
Tanrıkut Tuna
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 25


Türk Budunu Var OLSUN


« Yanıtla #2 : 21 Ağustos 2017, 18:35:29 »

Eline sağlık kandaş,mükemmel ve çok yararlı bir yazı olmuş.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk Budunu Var OLSUN!
Sahib Giray
Bedizci
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 254


Millet, Vetan, Qırım!


« Yanıtla #3 : 21 Ağustos 2017, 18:55:50 »

Eline sağlık kandaş,mükemmel ve çok yararlı bir yazı olmuş.
Sağ olasın. Otağ'da böyle kültürel etkinlikler görmek hoşuma gidiyor. Soydaşlarımın yazılarını merakla bekliyorum.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Büyümek istemeyen bir millet küçülmeye mahkumdur."
Bozkurt58
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 23 Ağustos 2017, 22:13:11 »

Çaldıran Savaşı...

Tarih boyunca Türklerin birbirleriyle yaptığı savaşlar bitmez. Hepsi de birer kardeş kavgası, taht kavgası yani hükümranlık kavgasıdır. Soyca birbirine bağlı; fakat farklı olan hanedanların birbirine üstünlük mücadelesidir. Biz Türkler savaşçı bir ırkız. Savaş, adeta bizim bir düğünümüz, eğlencemizdir. Bugün, Çaldıran Ovası'nda olan savaşa yanlış bakanları çoğu buna karşı çıkanlardandır. Elbette atalarımızın da hataları olmuştur, onların yaptıkları hataları dile getirmemek yanlıştır. Fakat bu "hatalar" Türklüğe verilen zararlardır, mezhepsel çatışmalar değil. Her türlü mezhepçilik ayaklarımızın altındadır. Kimse bize Sünnilikle veya Şiîlikle gelmesin. Çaldıran, Türkler arasında mezhepsel çatışmaların başlangıcı, Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri ise mezhepsel çatışmaların sebebi haline getirilmiştir. Bunun aslı yoktur. Ne Çaldıran Savaşı'nın sebebi mezhepçilikti ne de Yavuz Sultan Selim bunun sebebiydi.

Her şey, Şah İsmail'in mensubu olduğu Safeviyye tarikatının Şeyh Cüneyd tarafından Şiîleştirilmesiyle başladı. Şeyh Cüneyd Anadolu'da irşad yapmak istemiş ancak nereye gittiyse geri çevrilmiştir. Şeyh Cüneyd, Canik'te ilk defa fiili gaza hareketini başlatarak Trabzon Rum İmparatorluğu'na saldırmıştır. Burada başarılı olamamış ve Akkoyunlu ülkesine sığınmıştır. Cüneyd bir süre sonra yeniden Erdebil'e giderek cihad amacıyla çerkeslere saldırmıştır. Bu durum çevresindekileri rahatsız etmişti. Cüneyd, inanç farklılığından daha çok kendilerine rakip çıkacak yeni bir güç istenmediğinden dolayı Şirvanşahlarla yapılan savaşta öldürüldü.

Şeyh Cüneyd'in başlattığı gaza hareketi Kızılbaşlarda bir hareketlilik yarattı. Cüneyd'den sonra gelen Haydar, Akkoyunlular tarafından zararlı görüldüğü için öldürüldü. Sonrasında Akkoyunlu tahtında iktidar kavgası başladı. Bu kavgadan üstün çıkan Rüstem Bey, Şirvanşahlar'a sığınan Baysungur'a karşı güçlü olmak için, Şirvanşahların düşmanı olan önceden hapsettikleri Haydar'ın çocuklarını serbest bıraktı. Bu savaş sonrası Kızılbaşların güçlendiğini görüp korkan Rüstem Bey, Sultan Ali, İsmail ve İbrahim'i yeniden göz hapsine tıktı. Ancak Kızılbaşlar Sultan Ali'yi ziyaret etmeye devam etti. Bu olaylardan sonra Sultan Ali ölürken İsmail ve İbrahim kaçmayı başardı. Artık Şeyhlik sırası İsmail'e gelmişti.

İsmail, yıllarca süren takibatta çocuk yaşta olmasına rağmen hala ayakta kalmıştı - Rüstem Bey, sonradan af çıkartmıştır- ayaklandığı zaman Akkoyunlu tahtında olan kavgalar İsmail'in iyice güçlenmesine olanak sağlamıştır. Şah İsmail, Kızılbaş Türkmenleri toplamak için Erzincan'a gelmişti. Bu sıralarda Erzincan Akkoyunlu hakimiyetindeydi. "Şah İsmail'in hizmetine giden Türkmenlerin Osmanlı yönetiminden rahatsız oldukları, yerleşik hayata geçmeye zorlandıkları; buna bütün güçleriyle direndikleri için baskı ve zulme uğradıkları, bu yüzden de Şah İsmail'i tercih ettikleri yolundaki yaygın görüşün de cidden gözden geçirilmesi gerekmektedir. "

Şah İsmail, kendi ordusunun 2 katı büyüklüğünde olmasına rağmen önce Şirvanşahlar'a ardından Akkoyunlular'a karşı galip gelerek Tebriz'e yerleşti. Bundan sonra Tebriz'de yapılan katliamlar tamamen mezhepçilik duygusuyla yapılmıştı. Azerbaycan'da pek çok kişi Sünni olduğu gerekçesiyle öldürüldü. Şah, ortalığa bir dehşet saçmıştı. Bu olayların, tebaasının büyük bir kısmı Sünni olan Osmanlı Devleti'ni etkilemeyeceğini kim söyleyebilir?

Şah İsmail 1510 yılında Özbeklerin başında bulunun Şeybek Han'ı yendi. Başı kesilerek kafa derisi yüzülüp içine saman dolduruldu ve Osmanlı padişahı II. Bayezid'e gönderildi. Bunun anlamı, bana karşı çıkanın sonu böyle olur demek değil midir?

Daha sonrasında Osmanlı Devletinde Şahkulu (Şeytan kulu olarak da geçer) ayaklanması oldu. Bunlar Osmanlıya karşı isyan edip Şah'a gitmek isteyen, on ilâ on beş bin kişi olan Kızılbaş Teke Türkmenleriydi. Bunlar Şah İsmail'in hizmetine girmek isteseler de Şah, sebepsiz yere ticaret kervanına saldırdıkları gerekçesiyle reislerinin tümünü öldürtmüştür.

Şah İsmail, Dulkadir seferi sırasında Osmanlı topraklarından izinsiz olarak geçti. Resmen savaşa kışkırtıyordu. Tüm bu olaylar karşısında II. Bayezid'in sessiz kalması şehzadeler arasında bir taht kavgası yarattı. Ve nihayet Yavuz Sultan Selim babasına darbe yaparak padişah oldu. Bu karışıklardan yararlanmak isteyen Şah, 1512'de Nur Ali Halife'yi Osmanlı topraklarına göndererek Kızılbaşları hareketlendirip, toplamasını istedi.

Şah İsmail'in, II. Bayezid'i sık sık aşağılaması ona Şeybek Han'ın başını göndermesi, Nur Ali Halife'nin sınır boylarını tahrip etmesi, Dulkadir seferi sırasında Osmanlı topraklarına izinsiz girilmesi Osmanlı-Safevî savaşının nedenleri sayılabilir. Buna rağmen kasıtlı bozguncular bu savaşın Şiîliğe karşı yapıldığını ısrarla öne sürüyorlar.

Yavuz Sultan Selim, İsmail'e karşı sessiz olmadı ve seferi başlattı. Yavuz Sultan Selim, Safevî topraklarına girdiği halde İsmail hala ortalıkta yoktu (Bu durum orduda bulunan Yeniçerileri rahatsız da etmiştir. Yeniçerilerden bir grup, Yavuz Sultan Selim'in çadırını kurşunlamıştır. Fakat Yavuz, bu sorunu heybetini göstererek halletmiştir) Yavuz Sultan Selim, rakibine mektuplar göndererek İslam'a davet etmiş, savaşacaksa çakal gibi değil aslan gibi karşısına gelmesini istemiştir. Hatta Şah İsmail'e, karşısına çıkmadığı için "Sende azıcık yiğitlik varsa gelip askerime karşı koy!" deyip, kadın giysileri yolladı. Şah İsmail ise mektuplarında afyon göndererek alay etmiştir. Nihayet iki ordu 22 Ağustos gecesi Çaldıran sahrâsında karşı karşıya geldi ve 23 Ağustos'ta cenge tutuştular.

Bundan sonraki sözü Yılmaz Öztuna'ya bırakıyorum:

"Osmanlı ve Safevî Türklerinin fecir vakti karşı karşıya gelen orduları, yeryüzünün münakaşasız şekilde en kudretli askerî kuvvetlerini teşkil ediyorlardı. Başlarındaki başkumandanlar ise, asırlarının değil, bütün askeri tarihi en seçkin şahsiyetleriydi. Her iki ordunun da muhârip kısımları 100.000'er kişiydi. Her iki tarafta da asker, fevkalâde teçhiz edilmişti ve çok bakımlı idi. Teçhizat bakımından Osmanlılar daha zengin idiler. Fakat Safevî Türkmenleri, daha dinçtiler ve Tebrîz'den, yani çok kısa bir mesafeden gelmişlerdi. Osmanlı askeri gibi yorgun değildiler. Safevîler'in hafif ve ağır zırhlı süvarileri, esas kuvvetini teşkil ediyordu ve zaferin bu atlı tümenlerle elde edileceğini sanılıyordu. Fakat gerçek üstünlük Osmanlılar'da idi ve Şah İsmail, münakaşa kabul etmez askerlik dehasına rağmen, bu üstünlüğü küçümsemek hafifliğinde bulunmuştu. Bu üstünlük, Osmanlı topçu birlikleri ve tüfekle teslih edilmiş azablar (hafif piyade) idi. Ağır piyade tümeni olan 10.000 Yeniçeri, Yavuz'un etrafında delinmez saflar teşkil etmişlerdi. Şah İsmail'e göre top bir kale silahı idi; müstahkem mevkileri düşürmek için -Fatih'in İstanbul muhasarasından sonra- artık başlıca Avrupa ve Asya devletlerinde klasik silah olarak kabul edilmişti. Yalnız Otlukbeli'nde Osmanlı ropçusunun rolü mühim olmuştu.

Çok şiddetli geçen ilk saatlerden sonra Osmanlı ordusu, hilal şeklinde açıldı. Hafif toplar, Safevî atlılarını iyiden iyiye yıpratmıştı. Darmadağınık olan Safevî birlikleri, saflarını tamamen muhafaza eden Osmanlılar tarafından imhaya başlandı. Kahraman Safevî süvarisi, daha Osmanlılar'a yaklaşıp ok atımı mesafesine gelemeden, azabların tüfek ve topçunun hafif top ateşi ile perişan oluyordu. Şah İsmail'in Osmanlı birliklerinin konuşu hakkında da hiçbir bilgisi yoktu keşif yaptırmadan muhabereyi kabul etmişti. En zayıf sandığı noktalarda, dehşetli bir Osmanlı mukavemeti ile karşılaşmıştı. "

Bu muharebeler sonucu Türkmen Safevî birlikleri, Türk olan Osmanlı askerleri tarafından bozguna uğratıldı. Şah İsmail savaş meydanından kaçtı. Kaçarken de ardında pek çok ganimet bıraktı. Savaşın şiddetinden dolayı her iki tarafında kaybı fazladır.

Kendine Türkçü diyen bazı güruhlar utanmadan bunları görmezden gelerek, Yavuz Sultan Selim Hazretlerine hakaretler eder. Onlara göre Başbuğ Yavuz, Türkmen katili ve Türk düşmanıdır. Evet utanmadan bunları söylerken Yavuz Sultan Selim'in, Gürcüler üzerine sefer yapıp kazandığı ganimetleri yasalara karşı gelerek Türkmenlere verdiğini ve bahsi geçen "Kızılbaş katliamının" olmadığını bilmezler. Eğer ki o Türklerle savaştı diye Türk düşmanı oluyorsa Şah İsmail'e ne demeli? Ya Cengiz Han'a, Bilge Kağan'a veya Timur'a ne demeli? Bu kafa yapısına göre bunlar da mı Türk düşmanı?

Çaldıran savaşı bir kardeş kavgası olduğu gibi tarihimizde şanlı bir satırdır. Bunu inkar eden de gafildir.

"1514'teki Çaldıran, 1516'daki Mercidâbık meydan savaşlarını kazanan ve çelik iradesiyle devleti bölünmek tehlikesinden kurtaran Yavuz, belki de, Türkiye tarihinin Alp Arslan ile birlikte en büyük şahsiyetidir."

"Türk tarihi denilen kahramanlık şi'rini
Yeniden yazmak için harcayacağın kandır
Mısraların içinde en güzel ve derini
Batıda 'Niğebolu', doğuda 'Çaldıran'dır "

Baturgan
23.08.2017
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sahib Giray
Bedizci
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 254


Millet, Vetan, Qırım!


« Yanıtla #5 : 24 Ağustos 2017, 02:16:25 »

Kalemine, eline, emeğine sağlık. Kaliteli bir yazı olmuş.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Büyümek istemeyen bir millet küçülmeye mahkumdur."
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.056 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.