Kam - Şaman Makaleleri
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Şubat 2020, 07:26:52


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 7
  Yazdır  
Gönderen Konu: Kam - Şaman Makaleleri  (Okunma Sayısı 28352 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« : 27 Mayıs 2011, 10:52:21 »

Bugün 27 Mayıs yani Adnan Menderes’in ihtilal yolu ile devrilmesini sonucunda yargılanmasına ve nihayetinde asılmasına giden yolun başlangıcının yıldönümü. Ne talihsizliktir ki asılarak kahraman haline getirilmiştir. Bende bir kahraman olmadığını gözler önüne sermeye gayret edeceğim.

Menderes aleyhine veya lehine yazanlar, konuşanlar genel olarak ülke içi politikaları baz alarak savlarını öne sürerler. Oysaki İkinci dünya savaşı ve sonrasında özellikle NATO ve Amerika güdümünde iç ve dış politikalar geliştirilmesi nedeni ile dünya konjonktürünü de göz önüne almadan yapılacak her yorum şüphesiz eksik olacaktır!

Tabi Amerikan güdümüne girişi yalnız Menderes’e bağlamakta yine haksızlık olacaktır. Bu İsmet İnönü zamanında başlamıştır ve yönetimi ondan sonra devralmış olan Adnan Menderes’te benzer politikalar sürdürmüştür, fakat İnönü’den çok daha fazla ileri gittiğini de söylemek doğru olacaktır.

Bugün oluşan Askeri Vesayet tartışmaları nedeni ile sürekli 27 Mayıs ihtilali bir askeri darbe olarak yansıtılmaktadır! Bu çok vahim bir hatadır, hatta yanlış bilgilendirmedir. Evvela 27 Mayıs bir emir – komuta zincirine bağlı olmaksızın genç subaylar tarafından gerçekleştirilmiştir, Cemal Gürsel ise ihtilalin ardından başa geçirilmiştir! Emir – komuta zincirine bağlı olmadan gerçekleştirilen bir olaya askeri darbe demek yanlıştır! Bugün malum çevreler yine Menderes’in ardına sığınarak askere saldıracak ve kendi saçmalıklarını halka dikte edeceklerdir!

Adnan Menderes’e dönecek olursak siyasi hayatına Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda başladığını belirtmekte fayda var. Parti her ne kadar iyi niyetle kurulmuş ise de sonra Cumhuriyet düşmanı ve Hilafet, Saltanat taraftarlarının buluştuğu, hatta Cumhuriyet devrimini tehdit eden bir yapıya kısa sürede ulaştı. Aydın ilimizde bu partinin önemli yöneticilerinden biri de şüphesiz Adnan Menderes’ti. Fakat oluşan bu tehlikeli havadan ötürü kısa bir süre sonra parti kapatıldı.

Menderes daha sonra CHP çatısı altına girdi. Fakat 40’lı yılların sonuna gelindiğinde ise CHP’nin özellikle Toprak Reformu Yasasına karşılık ciddi bir muhalefet ile karşılaştı. Muhalefetin başını Celal Bayar çekiyordu ve Adnan Menderes’te önde gelenlerdendi. Nihayetinde Demokrat Parti’yi kurmaya karar verdiler ve 7 Ocak 1946 yılında resmen kuruldu. Tabi Demokrat Parti dışında önceden kurulmuş başka partilerde mevcuttu. Örneğin Milli Kalkınma Partisi (Nuri Demirağ), Millet Partisi (Fevzi Çakmak, Sadık Aldoğan, Hikmet Bayur).

Özellikle o dönemde batı benzeri bir model benimsendiği için Demokrasi ortamı yaratılmaya çalışılıyordu. 1946 yılında seçim sistemi değiştirildi ve tek dereceli seçim sistemi uygulandı. Bununla birlikte oylar gizli kullanılacak fakat sayımlar açık yapılacaktı. Demokrat Parti kısa zamanda yükselişe geçti. Özellikle Toprak Reformuna karşı gösterdikleri mücadeleden dolayı ciddi bir potansiyelleri oluşmuştu. Demokrat Parti yeni bir parti olmasına karşın 1946 seçimlerinden 64 milletvekili çıkarmayı başarmıştı, artık mecliste idiler.

1946 önemli bir tarihtir. Zira bu tarihten sonra Amerikan egemenliği dünya üzerinde kendini göstermeye ve hissettirmeye başladı dönemlerdir. Amerikan Başkanı Roosevelt ile başlayan “büyük sopa“ politikası ile Amerika artık dünya hakimiyetine oynamaya başlamıştı. Doğal olarak bu süreç Türkiye’yi de derinden etkilemeye başlamıştı. Bu sebeple çok partili hayata geçiş hızlıca sağlanmaya çalışılmış ve batı tarzı bir demokrasi uygulaması için can ve başla çalışılıyordu. Bu sürecin Türkiye açısından dönüm noktası sanırım 5 Nisan 1946 olsa gerek. Bu tarihte ABD elçimiz Münir Ertegün Missouri zırhlısı ile Türkiye’ye getirilmişti. Bu aynı zamanda Sovyetler’e karşı bir gövde gösterisi şekline dönüşüyordu. Dünya artık iki kutuplu hale gelmişti ve tarafların birinin başında Amerika, diğerini başında ise Sovyetler vardı.

1947 yılına gelindiğinde meşhur Amerikan Başkanı Truman’ın 12 Mart’ta kongre’de okuduğu ve kendi adı ile anılacak doktrin ile birlikte soğuk savaş başlamıştı. Truman doktirini ile öngörülen komünizm tehdidine karşı Yunanistan, Türkiye gibi ülkelere mali ve askeri yardım yapılması öngörülüyordu. Ardından 1948 yılında devreye sokulan Marshall Ekonomik Planı ile Türkiye’ye 100, Yunanistan’a ise 300 milyon dolar yardım yapılması uygun görülmüştü. Tabi bu yardım CHP zamanında değil Demokrat Parti zamanında alınacaktı!

Yine 1948 yılında Max Westen Thornburg başkanlığında bir Amerikan araştırma heyeti Türkiye’ye gelmişti. Bu heyet devlet mekanizmasını, iktisadi, tarım ve ticaret konusunda geniş bir araştırma yapmıştı. Bu da yetmezmiş gibi Cumhurbaşkanı İnönü ile görüşüp yabancı sermayenin ülkeye girmesi için bir kanun çıkartılması gerektiği, bu sebeple devletçilik ilkesinden vazgeçilmesi gerektiği ve kendisinin menfaati için bunun gerekli olduğunu telkin ediyor ayrıca Marshall yardımının gelmesi için bir ön şart olduğunu ileri sürüyordu.

İşte böyle bir süreç içerisinde Demokrat Parti parlamaya başlamıştı. Halka sunulan vaatler ise oldukça talep görüyordu. Birkaç örnek vermek gerekirse;

  • Daha fazla hürriyet
  • KİT’ler(Kamu İktisadi Teşebbüsleri) özelleştirilecekti
  • Laiklik esasından tavizler verilmesi
  • Ezan’ın yeniden Arapça olarak okunması

Partinin kuruluş amacı olarak dile getirilenler ise şunlardı;

“Siyasi hayatımızın, birbirine karşılıklı saygı gösteren partilerle idaresi lüzumuna inanan Demokrat Parti, Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasinin geniş ve ileri bir anlayışla gerçekleşmesine ve umumi siyasetin demokratik bir görüş ve zihniyetle yürütülmesine hizmet maksadıyla kurulmuştur.”

Nihayetinde 1950 seçimlerinde “Yeter Söz Milletindir” sloganı ile oyların % 53.3’ünü alarak seçim sisteminin de çarpıklığından dolayı 487 milletvekilliğinden 408’ini almayı başarmıştı. CHP % 41 oy almasına karşın 69 Milletvekili çıkarmış, Millet Partisi ise 1 ve 9 da bağımsız milletvekili çıkmıştı. Artık Demokrat Parti tek başına iktidar olmuştu!

Bu durumdan sonra Demokrat Parti’nin başkanı olan Celal Bayar Cumhurbaşkanlığına, Adnan Menderes ise Başbakanlığa geçmiş oldu ve 10 yıl sürecek iktidar saltanatı başlamış oldu. Demokrat Parti iktidara geldiğinde Merkez Bankası’nın 280 milyon dolarlık döviz rezervi bulunmakta idi!

Demokrat Parti’nin gelişi ile hemen ithalat serbest bırakıldı. Bunun üzerine çok çeşitli nitelikte mallar, makineler, otomobil ve kamyonlar ülkeye girmeye başladı. Tarım’da insan faktörü ortadan kalkmaya başlayarak makineleşmeye gidildi.

Fakat yine 1950 yılında patlak veren Kore Harbi çok şeyi değiştirecekti. Kayıtsız şartsız batı bağlılığı sebebi ile 17 Ekim 1950’de Türkiye meclise dahi sorulmadan 5.000 kişilik bir tugay askeri Kore’ye gönderdi. Fakat bu savaşın Türkiye’ye vereceği zarar yalnız askerimizin kaybı değil aynı zamanda yükselen hammadde ve tarım ürünleri nedeni ile enflasyona da yol açacaktı. Türkiye’yi savaşa sokan bu süreç İnönü tarafından ciddi derece de eleştirilmişti.

Demokrat Parti hızlı bir giriş yapmıştı ve dengeli bir politika izlemek şöyle dursun alelacele bir sürü değişiklik yapmaya başlamıştı. Atatürk devrimlerini ikiye ayırıyordu. Halk’a mal olan ve olmayanlar. Halk’a mal olmadığını düşündüklerini değiştiriyorlardı. Örneğin Ezan’ın Arapça okunması, İnönü zamanında oluşturulan İmam Hatip kurslarının değiştirilip okul haline getirilmesi, Hukuk dilinin Osmanlıcaya dönüştürülmesi ve anayasa adının değiştirilerek Teşkilat-ı Esasiye olması gibi bir takım değişimler ardı ardına geliyordu.

Soğuk Savaş zamanında özellikle komünizm ile mücadele açısından Amerika’nın benimsediği taktik şüphesiz dinlerin kullanılması ve kökten dinci akımların geliştirilmesi idi. Menderes’te kayıtsız Amerika bağlılığından ötürü Türkiye’nin kuruluş ve kökleşme ilkeleri olan Atatürk devrimlerine ihanet ediyor ve ülkenin yapısı kökten dinci mahiyette değiştirilmeye çalışıyordu. Bununla beraber Atatürk tarafından kurulan Halkevleri ve Halkodaları devletleştirilmeye başlanırken kendi partisinin yandaşları ile dolduracak ve mevcut sistematiği bozacak şekilde dizayn edilmeye başlanmıştı.

Nihayetinde Ahmet Emin Yalman’ın uğradığı suikast ile Türkiye’de yeşeren bir kökten dinci yapılanmanın ve irticanın ayak sesleri duyulmaya başlanmıştı. Bu ister istemez milleti de kutuplaşmaya ve taraf olmaya itiyordu. Artık Alevi – Sünni ayrımının temelleri atılmaya başlanıyordu ve sağcı olarak nitelendirilen Amerikancı bir dinci örgütlenmeye karşı Aleviler sol kutuba doğru itiliyordu! Kardeş kavgası artık belirmeye başlamıştı.

1952 yılında Menderes ve ekibinin üstün çalışmalarından(!) dolayı Türkiye NATO’ya girmeyi başarmıştı. Bununla birlikte Gladio genel adı ile bilinen yapılanma Türkiye’de oluşturulmaya başlanacaktı. Her şey Amerika’nın istediği gibi gidiyor, Sovyet komünizm’i tehdidi ile Türkiye korkutuluyor ve güdüme sokuluyordu, buna ”ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” de denebilir.

Türkiye NATO’ya girdikten sonra bütün uluslararası olayları bu ittifakın özellikle de ABD’nin perspektifinden değerlendiren tek yönlü, tek boyutlu bir dış politika izlemeye başlamıştır. Dolayısıyla Atatürk döneminde izlenen çok yönlü dış politika terk edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra dünyada meydana gelen önemli gelişmelerden birisi de kolonizasyon hareketleri sonucu Asya ve Afrika’da yeni bağımsız devletlerin kurulmasıdır. Türkiye, NATO’ya girdiği sırada, ittifakın Avrupalı üyelerinin bir kısmını en fazla uğraştıran sömürgelerinin bağımsızlık istekleriydi. Bu ülkeler özellikle Birleşmiş Milletler Antlaşmasının kendilerine verdiği imkânlardan faydalanarak, bağımsızlık kazanmak çabası içindeydiler. Türkiye NATO dayanışmasına o kadar çok önem vermiştir ki Birleşmiş Milletlerde bu konularda yapılan oylamalarda Batılı müttefiklerinden farklı yönde oy kullanmaktan dikkatle kaçınmıştır. Bunun en çarpıcı örneği Cezayir’in bağımsızlığı konusunun Birleşmiş Milletlerde görüşülmesi sırasında Cezayir’in bağımsızlığını ve self-determinasyon hakkını destekleyici bir tutum almaktan kaçınması ve çekimser kalması teşkil eder.

Aynı şekilde Türkiye, yeni bağımsızlığına kavuşan Asya ve Afrika devletlerinin başlattıkları bağlantısızlar veya üçüncü dünya hareketine de cephe almıştır. Nitekim 1955 yılında Bandung’da yapılan bağlantısızlar hareketinin toplantısına katılan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu burada özellikle komünizm tehlikesi üzerinde durmuş, tarafsızlığı kınamış ve NATO’yu genellikle de Batı blokunu savunmuştur. Böylece Türkiye konferansta her türlü bloklaşmanın aleyhine olan, tarafsızlığı kendilerine dış politika ilkesi olarak kabul eden devletlerin karşısına çıkmış bulunuyordu. Konferansta Bağlantısızlar Türkiye’yi Batının sözcüsü olarak görmüşler ve bundan büyük rahatsızlık duymuşlardır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #1 : 27 Mayıs 2011, 10:52:45 »

1953 yılında ise CHP’nin varlıklarına el koymak maksadı ile haksız intisap denilerek hazineye geçiren bir yasa çıkartıldı. 1954 yılına gelindiğinde ise işin boyutları daha vahim bir hal almıştır. Köy Enstitüleri klasik ilköğretmen okullarına dönüştürüldü. Muhalefete olan tahammülsüzlükten ötürü Atatürk ve devrimlerinin aleyhinde olduğu gerekçesi ile Millet Partisi kapatıldı. Diktatörleşen Menderes bununla da kalmıyor 1954 seçimlerine doğru yaklaşırken hükümeti eleştiren basına karşı çok ağır cezalar içeren bir yasa çıkardı. Hatta öyle bir duruma getirildi ki mahkeme önüne çıkartılan gazetecilerin savlarını ispatlamasına bile izin verilmiyordu!

Bu tarz uygulamalar Demokrat Parti içinde bile isyana yol açtı ve ispat hukuku için savaşan 19 Demokrat Partili vekil Menderes’in alaycı şekilde olaya yaklaşması nedeni ile partiden istifa ederek Hürriyet Partisini kurdular.

1954 yılında bir önemli husus daha vardır. İktidarı devraldığında 280 milyon dolar olan rezerv’in üzerine 100 milyon dolarlık Marshall yardımı ile birlikte 380 milyon dolar olmuştu fakat dengesiz harcamalar ekonomik olarak sarsılmaya doğru götürmeye başlamış ve nihayetinde 1954 yılında rezervler sıfırlanmıştı. Bundan ithalat konusunda ciddi bir politika izlememeleri ve dış ticaret cari açığının çoğalması önemli etken olmuştu. Bu durumdan onu kurtaran bir şey vardı, Kore harbi ile patlayan tarımsal ürünlerin fiyat artışından kaynaklanan bir durumdan ötürü millet bu bunalımı hissetmiyordu. Fakat mevcut durumun sürdürülebilir olmadığı da açıktı.

Bu durum ithalatın yapılmasının önüne geçiyordu. İthalat olmayınca kaçakçılık ve karaborsa yükselmeye başladı. Normalde döviz rezervi olsaydı elbette istediği ürünü ithal edebilmek lüksüne sahip olabilirdi ama yürütülen politik hataların sonucu çok daha kötü bir ortama doğru sürüklendi.

1954 seçimlerinde yine Demokrat Parti birinci olarak çıkmıştı. Hem de bu sefer oyların % 57’sini almayı başararak. Tabi bunun demokratik yollarla kazanılmış bir zafer olduğunu söylemek veyahut kapatılan partiler, engellenen propagandaları ele aldığınızda millet iradesi demek mümkün değildir! Zaten Celal Bayar’ın seçimden sonra “Bundan sonra ince demokrasiye paydos edilecektir” diyordu. Hatta seçimde Demokrat Partiye oy vermeyen Kırşehir il durumunda iken cezalandırılmak maksadı ile ilçe haline getiriliyordu!

1954 yılında imzalanan “Askeri Kolaylıklar Antlaşması” ile Türkiye’de bir Amerikan stratejik hava üssü (İncirlik) kurulmasına, ABD uçaklarının belli başlı Türk hava alanlarından, Amerikan gemilerinin de belli başlı Türk Limanlarından yararlanmalarına izin verilmiş, çeşitli tesisler kurulması için de ABD’ye Türkiye’de arazi tahsis edilmesine yol açan bir süreç başlamıştır.

Fakat bu dönem aslında Demokrat Parti’nin ufak ufak çözülmeye başladığı dönemdir. Kıbrıs politikası ve Hürriyet Partisinin kurulmasına giden uygulamalardan dolayı parti içi muhalefet oluşmaya başlamış ve Menderes’e karşı bir hoşnutsuzluk baş göstermiştir. CHP ise bu durumu fırsat bilip sert bir muhalefet yapınca Demokrat Parti savunmaya geçmiş ve yeniden Adnan Menderes etrafından toplanmaya başlamıştır. Tabi bu durum Menderes’in daha da küstahlaşmaya başlamasına neden olacak ve günün birinde “Ben istersem odunu bile milletvekili seçtirebilirim” diyecektir!

Ülke içerisinde bir karmaşa ortamı vardır ve Menderes elindeki gücü kullanarak bu siyasi darboğazı yeni bir hükümet kurarak aştı. Fakat yapılan yatırımların rastgele ve siyasi hesap maksatlı oluşu, örtülü ödeneklerden keyfi harcamalar yapılması Menderes’i ve ülkeyi zora sokacak bir duruma yol açmaya başladı. Buna karşın yine de Menderes iktisadi planlamaya karşı çıkıyor ve hatta dalga geçiyordu. Darboğazı aşmak için Amerika’dan 300 milyon dolar kredi istendi, fakat istediğini alamadı. Üst üste gelen bu sıkıntılardan sonra Demokrat Parti’nin iktidarı ele almasından sonra askıya alınan ve muhalefetin baskısı sonucunda yeniden Milli Korunma Kanunu’nu 1956 yılında yürürlüğe koymak zorunda kaldı.

Bu kanunu kendi lehine kullanmak isteyen Demokrat Parti istemediği Yargıç ve Yargıtay üyelerini emekliye ayırdı. Üniversiteler ve sendikalar üzerinde sert bir baskı unsuru kurdu. Muhalefete karşı artık şiddet kullanılmaya bile başlanmıştı. 1957 seçimleri sırasında işbirliği yapmak isteyen muhalefet partilerinin önünü kesmek için seçim kanununda değişiklik yapıldı. Seçim bir yıl öne alındı ve çok sert bir seçim süreci yaşandı. Seçim sonucunda;

  • Demokrat Parti % 47.7 ile 424 Milletvekili
  • Cumhuriyet Halk Partisi % 40.8 ile 178 Milletvekili
  • CMP % 7.1 ile 4 Milletvekili
  • HP % 3.8 ile 4 Milletvekili çıkardı.

Yine Demokrat Parti önde idi. Fakat buna karşın ülke sürekli kötüye gidiyordu. Nitekim Milli Korunma Kanunu’ndan beklenen olmadı ve ekonomide canlanma gerçekleşmedi. Dolar resmi olarak 2.80 TL iken karaborsa’da 15 TL’na kadar çıktı. Ne de olsa ülkede rezerv yoktu.

1958 yılına geldiğimizde Türkiye artık almış olduğu borçları ödeyemez duruma gelmişti. Aynı yıl % 320 devalüasyon oldu ve enflasyon alıp başını gitti, Dolar 2.80 TL’den 9 TL’ye yükseldi. Bu durum en fazla işçi, memur ve subaylar için sıkıntı oluşturuyordu. Eğitim sistemi ise Cumhuriyet döneminde ilk kez gerileme yaşamaya başlamıştı. Muhaliflere karşı sert tavır daha da sertleşerek sürüyordu.

Demokrat Parti o kadar Anti-Demokratik davranıyordu ki en ufak eleştirel bakışı bile şiddetli cezalandırıyordu. O dönem 238 muhalif yazar, muhalefet içeren yazılar yazdıkları için mahkum ediliyordu. Açık bir diktatör rejimi içerisinde yönetiliyordu ülke. Radyo hükümetin kontrolünde idi ve muhalefetin bundan faydalanmasına müsaade edilmiyordu. CHP genel sekreteri 6 aylık bir mahkumiyet almış ve hatta 1957 seçimleri sırasında CMP genel başkanı Bölükbaşı da cezaevine atılmıştı!

Ekonomik istikrarsızlık yüzünden hükümet dış borcu ödeyemeyecek duruma geldiklerini ilan etti. Bunun üzerine IMF ile stand by anlaşması imzalamış ve IMF, Dünya Bankasının aracılığı ile istikrarsızlaştırma operasyonlarına bir yenisi katılmıştı. Elbette akabinde Milli Korunma Kanunu yürürlükten fiilen kaldırılmıştı. Bu resmen ülkenin işgali ve teslimiyeti anlamına geliyordu. Enflasyonun durdurulması için KİT ürünlerine zam yapılıyor ve gelir elde etmek maksadı ile özelleştirmenin önünün açılmasını sağlamaya çalışıyorlardı.

Fakat tüm bunlara karşın Demokrat Parti tutumundan vazgeçmiyordu. Hatta bu sebeple Recep Peker T.B.M.M. kürsüsünde Menderes için “psikopat ruhun ifadesi” diyecek ve Celal Bayar için de “Halkı isyana kışkırtmak” ile suçlamada bulunmasına neden olmuştu. Tabi bu olaylar durmayacak ve daha da şiddetlenecekti.

1958 yılında Irak’ta darbe oldu ve ordu yönetimi ele aldı. Irak’ta olan bu olaydan dolayı Menderes’i bir korku sardı ve Fransa’da bulunan yarı başkanlık sistemini dillendirmeye başlayarak şöyle diyordu: “Devlet görevlilerine baskı yapılırsa demokrasiye paydos denecektir.” Elbette bu duruma muhalefet sessiz kalmıyordu fakat bu durumda Demokrat Parti’de tavrını sertleştiriyordu. Nihayetinde muhalefeti “kin ve husumet cephesi” olarak tanımlamış ve buna karşı bir “vatan cephesi” oluşturulması çağrısında bulunmuştur! Bunun akabinde toplum yeni bir kutuplaşmanın içerisine itiliyor ve iktidar tarafından bizden olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrıştırılmaya başlanıyordu. Vatan cephesi yurdun dört bir yanında hızla örgütlenmeye başladı. Aslında bu soyut bir organizasyondu, normalde Demokrat Parti’ye üye olmuş olarak vatan cephesine katılmış sayılıyordu ve her gün radyoda yeni katılımcıların isimleri okunuyordu. Tabi Menderes tayfası işi abartmış ve hayali isimleri de okuyarak 30 milyonluk ülkede neredeyse 300 milyonluk vatan cephesi üyesi bulunuyordu Gülümseme

Bu süreç içerisinde 16 Temmuz 1958’de İncilik üssü, ve 13 Temmuz 1959 ise Trabzon’da Amerika için üsler tayin edildi. Bu Orta doğunun kaynayan kazana dönmesine de neden oluyordu. Amerika Orta doğu üzerindeki planlarını gerçekleştirmek ve aynı zamanda Sovyetleri de izlemek ve hatta gerekirse nükleer silah kullanmak için bu üsleri kullanmaya başlamıştı. 1958 yılında imzalanan ikili antlaşma ile Türkiye’de bir füze üssü kurulmuş, ancak bu füze üssü 1962 Küba bunalımı sonucu Washington ile Moskova arasında yapılan pazarlığa bağlı olarak kaldırılmıştır.

Bu anti – demokratik uygulamalar neticesinde HP ve CHP birleşme kararı almak zorunda kaldı. 12 Ocak 1959'da toplanan CHP'nin 14. Kurultayı, İlk Hedefler Beyannamesi adlı metni kabul etti. Beyannamedeki esaslar CHP'nin iktidara ilk geldiği yasama döneminde gerçekleştirilecekti. Bunlardan başlıcaları, sosyal devlet, basın özgürlüğü, grev ve sendika kurma hakkı, ikinci meclis, anayasa mahkemesi, seçimde nispi temsil usulü, üniversite özerkliği, yüksek yargıçlar kurulu, devlet yayın araçlarının yansızlığı idi. Bunlar, daha sonra 1961 Anayasası'nın temelini oluşturacak esaslardı.

Zaman ilerledikçe Demokrat Parti muhalefet için kökten bir çözüm bulmaya karar verdi ve 12 Nisan 1960’ta yayınladığı bildiri ile “silahlı tertip ile ayaklanma hazırlamak“ ile suçladı ve bu konuda muhalifleri soruşturacak bir Tahkikat Komisyonu’nu 18 Nisan’da oy çokluğu ile kurdu. 15 kişiden oluşan komisyon ilk olarak;

  • Partilerin tüm etkinliklerini
  • Komisyon etkinlikleri ile ilgili yayın yapılmasını
  • T.B.M.M.’n de komisyon ile ilgili görüşme ve yayın yapılmasını

Yasakladı. Demokrat Parti bu kadar ileri gidince tüm yasaklara rağmen Ulus ve Demokrat İzmir gazetelerinde durumla ilgili bilgiler verilmeye başlandı. Bunun üzerine Menderes İhtilal yapmak istiyorlar diyerek daha da baskıcı yollar izlemeye başladı. Tahkikat Komisyonuna 27 Nisan’da olağanüstü yetkiler tanıyan bir yasa çıkartıldı ve kabul edildi. Yasanın çıkmasının ardından İstanbul Üniversitesi öğrencileri büyük bir gösteri düzenledi ve gösteri sırasında yer yer çatışmalar yaşandı. Bu durum diğer üniversitelere de sıçramaya başladı. Acilen hükümet üniversiteleri tatil etmeye başladı ama gelişen süreç her geçen gün hükümet aleyhine işliyordu ve üzerinde baskı oluşuyordu. Ali Fuat Başgil, Menderes’e istifa etmesini önermişti ama buna karşılık Menderes: “Hayır. Şimdi tenkit zamanı değil, tenkil(cezalandırma) zamanıdır” diyordu!

Emekliye ayrılmak maksadı ile izine çıkan Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Cumhurbaşkanı ve Hükümetin değişmesi gerektiğini söylemiş ve ardından da Harp Okulu öğrencileri Atatürk Bulvarında yürüyüş yapmıştı. Artık hükümet sıkışıyordu ama inatla Menderes anti – demokratik tutumundan vazgeçmiyordu. Bu inat üzerine Milli Birlik Komitesi adı verilen ve genç subaylardan oluşan komite 27 Mayıs 1960 günü ihtilal yaparak yönetime el koydu!

Esasında görüldüğü gibi ihtilalin yapılmasının meşru nedenleri vardır ve benim kanaatimi sorarsanız gerekli idi! Çünkü Demokrat Parti hem ülkenin kuruluş ilkelerine ihanet etmiş, hem ekonomisini yerle bir etmiş, hem de bizi Amerikan güdümüne ciddi şekilde bağlamış, omurgasız bir siyaset çizgisi izlemiştir. Öyle ki muhaliflerine olmadık işler yapmaktan bile geri durmamıştır.

İşte bize demokrasi yıldızı diye sunulan kişiler bunlardır! İşte bugün demokrasi ve özgürlük diyerek aynı çizgiyi izleyenlerin esasında nasıl bir yönetimin özlemini duyduğunun kanıtı bu yazıdadır! Bugün yapılan işlemler ve konuşulan söylemler ile 1950 – 1960’lı yıllarda yaşananların ne kadar benzerlik içerdiğini artık siz takdir ediniz.

Asılmasına üzülüyor musun? Diye bir soru gelirse buna kesin cevabım hayır olacaktır. Kardeş kavgası başlatmış, iktidar hırsı ile her şeyi mübah görmüş ve bu gücü elinde tutmak için her türlü tavizi vermiştir. Böyle birinin asılmasına üzülmek mümkün değildir. Menderes’e demokrasi havarisi ünvanını verenler yine aynı yerden beslenenlerdir ve aynı emeller ile aynı amaca hizmet ettikleri için onu terk etmeleri, yermeleri veya haindir demeleri mümkün değildir. Fakat Menderes eğer hain değilse Vahdettin dahi hain değildir demek anlamına gelir, zira Menderesten çok daha farklı siyaseti olduğunu söylemek mümkün değildir!

27 Mayıs 2010
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #2 : 01 Haziran 2011, 15:20:22 »

Kürt hareketinde liderlik çatışması

Kürt hareketinde insanlarımızın pek de farkında olmadığı ama uzun zamandır bir liderlik çatışması yaşandığı gerçektir. Özellikle İmralı iti Apo’nun yakalanması sürecine giden ve bu süreçten sonraki zamanlardaki hareketlenmeler Kürt hareketinin önderliğini ele geçirme çatışmalarına sahne olmuştur ama Türklere karşı büyük bir birlik havası verilmek istendiği için bu çatışma ancak bu konularda uzman olan kişilerin dikkatini çekebilmiştir. Bu sebeple siz değerli kardeşlerimle bazı bilgileri paylaşmak ve önemli noktalara da dikkatinizi çekmek istiyorum.

Bilindiği üzere Kürt hareketini finanse eden batılılardır, yöneten, lojistik ve askeri destek veren batılılardır. Fakat gözden kaçırılan nokta ise batılıların aslında kendi içerinde çıkar çatışması yaşadıkları ve Kürt hareketine yön vermek konusunda kendileri tarafından kullanıma açık kişilerin başta tutulması önemli bir husus olmuş bu da liderlik için çeşitli aktörlerin piyasaya sürülmesine neden olmuştur. Bazı aktörler ise daha geri planda kalmış ve dikkat çekmemiştir. Şimdi size olayın detaylı sürecini aktarmaya gayret edeceğim.

Kürt hareketinde önderlik yapması için öne sürülen ilk aday olarak Leyla Zana’ya bakacağız. Leyla Zana aslında cahil ve kendi halinde bir militandır. Kocasının siyasi geçmişi ve kürt hareketine katkılarından dolayı ön plana çıkma şansı olmuştur. Diğer taraftan kendisinin medya yolu ile fikir ve ırkından ötürü hapse atılmış bir kahraman havası estirilmesi sebebi ile de bu vizyon güçlendirilmişti. Kuklacı için iyi bir aday olduğunu söylemek yerinde olur.  Fakat bu günlerde eski gücünde olmadığı, eskisi kadar ön plana çıkamadığı görülüyor, acaba neden?

Şimdi asıl ayağının kaydığı noktayı söylemek gerekiyor. Sanıyorum 2004 yılında idi, birkaç batılı gazetede Kürtlere özerklik talebi ile alakalı metin yayınlanmıştı ve altında Leyla Zana’nın da imzası bulunmakta idi! O zamanlar hatırlayacaksınız özerklik talebi dile getirilmezdi, daha çok dilimizi kullanamıyoruz, dilimize özgürlük istiyoruz cinsinden bir siyaset yürütülüyordu. Ortaya çıkan bu durumdan sonra Zana geri adım attı ve metnin içeriğini reddettiler. Bu da kürt hareketinde önderlik yapabilme vasfını yitirmelerine neden oldu! Peki bu metni aslında yazan kimdi? Bu İsim Kendal Nezan’dı.

Kendal Nezan uzun zamandır Fransa’da yaşıyor ve Fransız desteği ile Kürt Enstitüsünü kurmuştur. Kürt hareketine yön vermek konusunda bu enstitü yolu ile aktif olarak liderliğe oynamaya çalışmaktadır. Kendisi nükleer fizikçidir ve aynı zamanda bayan Mitterand’ın eski sevgilisidir. Oldukça akıllı olduğunu ve derin ilişkilere sahip olduğunu da söylemekte fayda var. Kürt hareketinin liderliğine geçtiğinde İmralı iti Apo’dan daha tehlikeli olacağını söylememize gerek yok sanırım.

Kendal Nezan konusunda bir anektod daha aktarayım. İmralı itinin yakalanıp paket edilmesinde aktif rolü olmuştur. Apo bilindiği gibi seksomanyaktır bu sebeple özgürce dolaştığı dönemlerde yanında 5 – 6 kadından oluşan gezici bir haremle dolaşmaktaydı. Bu haremin önemli bir görevi daha vardır, Apo’nun cinsel isteklerini karşıladıkları gibi aynı zamanda korumalığını da yapmaktaydılar. Apo Suriye’den çıktıktan sonra Ermenistan’a gitmeyi planlıyordu fakat işler planladığı gibi gelişmemiş ve CIA’in de yönlendirmesi ile bir yerden başka bir yere gitmek zorunda kalmış, sonunda da kendini Kenya’da bulmuştu.

Apo Kenya’da ikamete başlayınca Kenya istihbaratından oldukça güçlü bir istihbaratçı Albay ile MİT ve CIA görüşmeler yapmış ve Apo’nun ele geçirilebilmesi için koruma ekibinden arındırılarak teslim alınması için 5 milyon dolar rüşvet verilmişti. Bu Kenyalı Albay’ın Apo’yu teslim edebilmesi aşamasında ise başka bir aktör devreye girmişti, o da Kürt hareketinin başına geçmek isteyen Kendal Nezan’dı. Kendal Nezan Kürt hareketinde önemli bir yere sahipti ve Apo’nun tuzağa çekilmesi ve ayrıca koruma ekibinin yanından ayrılması için ikna edici şahsiyet olmuştu. Böylece Apo ortadan kalkacak ve Kendal Nezan için liderliğinin önünde bir engel kalmayacaktı!

Apo her ne kadar yakalandıktan sonra Kürt hareketindeki etkinliğini biraz kırsa da yine de örgüt içerisinde kendisine bağlı olan kuvvetlerin yardımı ile denetim mekanizmasını elde tutmayı başarmış, örgüt içindeki bazı kişiler tasfiye edilmiş ve hatta örgüt parçalanma sürecine girmişti. Fakat çıkarlar konusunda sıkıntı yaşayan batılı unsurların da desteği ile Kendal Nezan’ın da önü tıkanmış ve Apo Kürt hareketinde yine etkinliğini kurmayı başarmıştı.

Bu durumda beklenmesi gereken bir durum var. O da Apo’nun öldürülmesi sonucunda Kendal’ın daha aktif olarak öne çıkacağı. Üstelik Apo’yu kendine kalkan olarak kullanması ve Kürt hareketini organize edebilme ve ateşleyebilme potansiyeline de sahip olacaktır. Apo Kürtler için bir kahraman haline getirilecek ve Kendal’da bu kahraman üzerinden siyasetini yerine getirebilecektir. Bu sebeple Apo’ya bir suikast yapılması da mümkün olmakla beraber mevcut durumda bunu yapamayacakları ve dışarı çıkması gerektiği de ortadadır. Eğer böyle bir durum olursa iç karışıklığın boyutlarını da düşündüğümüzde tablonun ne kadar vahim sonuçlar doğuracağı da ortadadır.

Kürt hareketinde hala liderlik savaşları verilmektedir fakat bunu Türklerin dikkatinden kaçırarak incelikli olarak yapmaktadırlar. Ola ki bu savaşların farkına varılırsa ve ciddi yeni aktörler devreye sokulursa hareketin parçalanması ve dağılması söz konusudur. Fakat maalesef ki bu ortamı değerlendirebilecek bir lider ve siyasi irade ortada gözükmemektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #3 : 01 Haziran 2011, 15:33:06 »

Hakkınız var elbette rant bu birlikte hareketin asıl noktası yani Apo önde gözükse de bu şu an için ortamın buna elverişli olmasından kaynaklanıyor. Birde batılıların sürekli gündeme getirdiği bir husu vardı, Kürtlerin bir Atatürk'ünün olmaması. Bu mesajı alanlar da bir Kürt atası yapmaya çalışacaklardır ki bunun için en iyi aday Apo olsa gerek. Apo'nun yaşamından çok ölümü işlerine yarayacaktır. Bu durumu iyi değerlendirmek ve örgütü kendi içinde ciddi parçalamak gerekiyor. Fakat başımızda bu taktik ve stratejiye uygun hareket edebilecek biri bulunmuyor, en büyük handikapımız da bu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #4 : 01 Haziran 2011, 15:58:07 »

Apo ile Kürt hareketi Şeyh Said'den sonra en ciddi tırmanışını yaptığı muhakkak. Fakat gelinen durum ve konjonktür PKK'nın silahlı mücadele yönteminden çok Rızgari gibi silahsız ve siyasal mücadele zeminine kaymıştır. Fakat Kürtlerin Apo'ya olan bağlılıklarından ötürü henüz bu gruplar etkinliğini kullanabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple Kürt hareketinin daha siyasal bir zemine kayması gerekiyor. Apo'ya rağmen bunu yapamayacakları ve Apo'nun da bir aralar "CIA beni öldürmek istiyor" tarzındaki açıklamalarının ardındaki neden de budur. Apo'nun tasfiyesi için kahramanlaştırılarak yerine yeni aktörlerin konması gerekiyor ki mevcut Kürt hareketi parçalanma sürecine girmesin, çünkü bu tür bir ivmeyi yeniden kazanmak, yeniden böyle bir örgütlenme ağı kurmak kolay olmayacaktır. Önümüzdeki süreç önemli sonuçlara gebe olacaktır.

Değerli katkılarınızdan ötürü teşekkür ederim.

Ulu Kök Teñri Türk'ünü korusun!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #5 : 02 Haziran 2011, 13:25:09 »

Sevgili Kandaşlarım;

Size dünyanın en eski savaş sanatı olan Hun Boksu’ndan bahsetmek istiyorum. Savaş sanatı dememin bir özelliği var. Esasında günümüzde çalışılan do sporları bu savaş sanatlarının zararsız, işe yaramaz ve beceriksizce yapılmış halleridir. Birçok insan savunma maksatlı bunları çalışır ama esasında hiçbir işe yaramazlar. Sokakta kendilerine karşı yapılacak ciddi bir saldırıya cevap veremezler, en fazla teke tek mücadelede bir üstün sağlaması mümkün olabilmek ile birlikte çoğunluğu bunu bile beceremez. Zaten şu kendini savunmak deyimi beni hep sinirlendirmiştir. Savaş sanatında savunma diye bir şey yoktur! Savaş Sanatı’nı en bilimsel yapanlar günümüzde Japonlardır ve Sen do sen (Saldırıya karşı saldırı) felsefesine sahiptir! Yani savunma yoktur, saldırıya karşı geliştirilmiş başka bir saldırı tekniği ve stratejisi ile cevap verilir. Bunu anlatmamın sebebi Hun Boksunun ve ondan türemiş tüm bu sistemlerin savaş sırasında etkin kullanımından doğduğunu anlatmak ve kesinlikle savunma diye bir mantığı taşımadığının altını çizmektir. 24 yıllık çalışmam sanırım bu konuda bana söz söyleme hakkı veriyor.

Evet, şimdi Hun Boksuna gelelim. Bu konuyu ilk kez çocukluğumda görüştüm. TRT 1’de Türk tarihi ile ilgili bir belgesel izlemiştim ve Hun Boksu bahsini ilk o zaman duymuştum. Yanılmıyor isem Başbakanlık arşivinde yer alıyordu ve bazı tekniklerini anlatan metinleri ve resimler de vardı. Dünya da kurulmuş tüm savaş sanatlarının dayandığı yer Çin’dir. Japonlar bugün en bilimsel ve iyi yapanlar olmalarına karşın onlarda bunun Çinlilerden etkilenerek geliştirdiği bilinir. Yani bize ve herkese bu böyle anlatılır. Aslı ise bundan farklıdır.

Çin tarihinde Kung-fu savaşçılarının efsaneleri, mistik ve doğaüstü güçleri konu edilir. Bunların kazandıkları zaferler dile getirilir. Bugün vizyonda ki birçok sinema filmine de bu konu taşınır, müthiş görsel şölen halinde sunulur. Bu Kung-fu savaşçıları önüne hangi millet çıkmışsa dümdüz edivermiş, herkesi yenmiştir! Fakat bu tarihsel belgelerin hiçbirinde Türkler ile karşılaşan Kung-fu savaşçılarının kazandığı bir zaferden bahsedilmez Gülümseme Çünkü savaş sanatını bizden öğrendikleri gerçeğini tüm gizlemelere rağmen satır aralarında bulunmaktadır.

Savaş sanatlarının icra edilmesindeki temel mantık savaşçılarını en üst kademeye çıkarmaktır. Şimdi do sporlarında yapıldığının aksine bir savaş sanatı kendi bünyesinde çeşitli çalışma sistematiklerini barındırırlar. Örneğin Kılıç ile kesme, kılıcı hızlı çekme, zırhla yüzme, ip bağlama, bıçak teknikleri, ata binme, at üstünde silah kullanma, ok atma, silahsız savaş teknikleri vb… birçok tekniği bir arada çalıştırır. Yani bir bütündür. Bugün do sporları kılıç ve benzeri objelere karşı geliştirilen saldırı teknikleri olmasına karşın kılıç yolundan bir haber öğretilmektedir ve bu yüzden hiçbir işe yaramamaktadır, çünkü altında yatan stratejiyi kavraması mümkün değildir. Neyse konumuza dönelim.

Çin’in ünlü filozof ve savaş sanatı otoritesi Sun Tzu (Sun Zi, Sun-tzu, Sun Tse, Ssun-ds, Sun Tzu, Lao Tsu)’dur. Savaş Sanatı adlı değerli bir eseri vardır ki hem iş hem de birçok alanda o felsefeler uygulanmaktadır. Kendisi M.Ö 500 de yaşamıştır. Türkler, Çin tarihinde ve Çin’de etkin oldukları dönem olarak M.Ö 1050 ile M.S 220 yılında etkindir. Türkler ve Çinliler çok fazla savaşmış ve bu savaşlarda Türklerin galibiyeti ise tartışmasızdır. Hatta Çin’de bir dönem Hükümdarlık yaptığımız da göz önüne alındığında Çinlilerin yaşamlarına ne kadar çok katkıda bulunduğumuz gerçeği ortaya çıkar.

Yukarıda da belirtmiş olduğum gibi Çin tarihinde önemli yer tutan Kung-fu savaşçılarının Türklere karşı bir tek bile zafer kazanamadığını görüyoruz. Bu derece önemli ve neredeyse yarı tanrı pozisyonunda görülen bu efsane savaşçılar acaba neden Türklere karşı hiçbir zafer elde edememiştir? Özellikle M.Ö 206 ile M.S. 220 yılları arasında ciddi bir Türk akını söz konusu olmuştur. Bu dönem aynı zamanda T-Sin ailesi ile başlayan han sülalesinin egemenlik zamanıdır. Hatta Çin adının da bu aileden geldiğine inanılır. Bu dönem aynı zamanda Kung-fu’nun en popüler olduğu ve geliştiği dönemdir.

Çin ve Türk tarihi karşılaştırıldığında (yine en eski kaynaklardan biri Çin tarihidir) bizlerin onların savaş sanatlarına yaptığımız etki açıkça görülmektedir. Hatta Türklerle baş edemedikleri, Türkler gibi savaşan atlı birlikler kurmaya çalıştıklarını da biliyoruz. Doğal olarak bizleri yenmek için bizlerin yöntemlerinden yararlanan Çinlilerin Kung-fu’sunu Hun Boksu’ndan kopyaladığı gerçeği ortaya çıkar. Örneğin Kung-fu’nun Hun-gary diye bir stili vardır. Savaş sanatlarına olan incelemelere bakıldığında da judo ve onun atası olan ju-jutsu’nun Türklerin Kuraş’ın alınması gerçeği ortaya çıkar, çünkü temel tekniklerin birçoğu Kuraş’da bulunmaktadır. Aslında bu çokta şaşılacak bir iş değildir. Zaten savaşçı bir milletin buna sahip olmasından daha doğal bir şey de yoktur.

İşin vahi kısmı ise bu sanat hakkında elde neredeyse yok denecek kadar az veri bulunmasıdır. Bu konuda inceleme yapmak isterdim ama arşivlerde araştırma yapmak için izin almak aşırı eziyetli olduğu için bunu ancak geniş bir zamanım olduğunda veya buna sahip bir araştırmacının katkıları bulunursa çok memnun oluruz.

10 Nisan 2009
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #6 : 02 Haziran 2011, 16:14:40 »

Bizim ecdadımızın en büyük eksiği bu tür üstünlük alanları hakkında yazılı eser bırakmayışıdır veya bırakıldı ise de bize ulaşmamıştır. Türkler savaş sanatı husunda dünya ordu sistemlerinin gelişmesinde de öncü olduğundan strateji ve beceri konusunda yeterli kaynağımızın olmayışı maalesef acı vericidir. Bu sebeple de bize ait olan birçok unsur başkalarına mal edilebilmiştir.

Şu an savaş sanatı açısından çok uzun süredir liderliği japonlar yapmaktadır. Japon savaş sanatları tartışmasız olarak diğerlerine oranla büyük üstünlükler göstermektedir. Japonların ise bu konudaki başarısı uygulanan her strateji ve yöntemin özenle kayıt altına alınarak sistemin zaman içerisinde mükemmelleşmesini sağlamıştır.

Tabi Japon savaş sanatı derken Karate gibi sporlardan bahsetmiyorum, geleneksel samuray sanatından bahsediyorum. Zaten samuray kılıcı olarak bilinen Katana yada diğer ismi ile Dai to Türklerin eğimli kılıçlarından esinlenilerek yapılmıştır. Bunun sebebi ise kesme ve öldürücü yara verme konusundaki başarısından kaynaklanmakta idi.

Çinliler korkak bir millet olduğu için savaş sanatı icrasından Japonlar kadar başarı sağlayamamıştır. Japonlarda Kılıç kutsal kabul edilir tıpkı Türklerdeki gibi. Samurayların en büyük özelliği ise Türkler gibi korkusuz, savaşta düşmanına karşı merhametsiz olmaları ve savaşın yolunun kutsal kabul edilmesidir.

Öyle sanıyorum ki tüm bunlara da şüphesiz bir Türk katkısı olmuştur!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #7 : 02 Haziran 2011, 17:12:45 »

Son yıllarda, okadar çok gizlenen Türk Tarihi ortaya çıktı ki, ben atalarımın yazılı eser bırakmadıklarına artık inanmıyorum. Tengiz Kandaşımızın, otağımızda belirli aralıklarla eline geçtikçe yayınladığı Taşlar üzerindeki yazıtlar, hiç bilmediklerimizi öğretiyor bize. Çin de gizlenen piramitler henüz tam anlamı ile açığa çıkmış değil. O PİRAMİTLERDE mutlaka yazılı belgelerde var bana göre. Bütün bunlar Türk'ü yok etmek, tarihinde savaştan başka bir şeye aklı ermeyen barbar kimliğini üzerimize yapıştırmak için batının ve Türk düşmanlarının uyguladığı planlı bir algı bence. Gelecekte tüm yüreğimle inandığım Türkçü bir iktidarda, Türkçü arkeologlar sayesinde bu eksiğimizi gidereceğiz. Bizim zaten bildiğimiz Türk ırkının dünyadaki en muhteşem medeniyetleri yarattığını bütün dünya da öğrenmiş olacak. İletim Hun Boksu ile pek ilgili olmadı ama bu tespiti yapmak istedim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #8 : 04 Haziran 2011, 22:12:15 »

Evet, bir önceki yazımda dünyadaki özel kuvvetler ve gizli birimler hakkında bir dizi yazılar yazacağımı söylemiş ve Rus Spetsnazlarla başlamıştım. Şimdi sırada Grup 13 var. Grup 13 İngilizlere ait bir birim. Oldukça gizli çalışan bu birim hakkında bilgi edinmek pek mümkün değil, yalnızca hakkında sızmış bilgilerden yola çıkarak görevlerinin suikast yapmak olduğu tespit edilebiliyor.

Eski bir polis ajanı olan ve “Devlet Düşmanı” isimli bir kitabı da bulunan Garry Murray Grup 13 hakkında bir kitap yazmaya karar vermiş ve araştırmalarına başlamış. Bir gün yolda yürürken Murray Transit marka bir aracın içine sürüklenmiş ve kafasına dayanan bir silahla araştırmalarından vaz geçmesi söylenmiş. Tabi Murray mesajı net olarak almış ve işin kendisi için pek de hayırlı olmayacağını gördüğü için kitap projesini rafa kaldırmış.

Grup 13’ün kökü 1970’li yıllarda Kuzey İrlanda’da görev yapan bir grup SAS (Special Air Service) komandosu ve operasyonel istihbarat elemanlarına dayanıyor. O dönemde IRA’nın etkinliğini kırmak için İngiltere böyle gizli bir örgütlenmeye başvurmuş ve görevleri de önemli liderlere suikast yapmak olarak belirlenmiş. Fakat ilginçtir ki genel olarak istihbarat birimleri arasındaki çatışmadan İngiltere’de nasibini almış ve çeşitli birimler karşı birimin elemanlarını IRA’ya yem etmiş, bazen de birbirlerini bombalayarak suçu IRA’ya ihale etmişler Gülümseme Bu sebeple Grup 13 gibi gizli bir birime ihtiyaç duyulmuş ve bazı liderlerin yok edilmesinde aktif bir rol oynamışlar.

1970’li yılların İngiltere açısından dikkate değer bir yanı daha vardır, o da sol akımların İngiltere’de oldukça yaygınlaşması. Bu durumda çeşitli mekanizmalar oluşmaya başlamıştı. Bunlardan biri de PROC (Direniş ve Psikolojik Operasyonlar Komitesi). PROC, GLADIO tipi bir örgütlenmedir ve temel felsefesi bir Sovyet işgali söz konusu olduğunda stratejik yerlerin ele geçirilmesine engel olmak, suikast ve sabotajlar yapmak, halk örgütlenmesi yaparak direniş cepheleri oluşturmaktı.

Diğer bir yapılanma da GB75’dir. GB75’in kurulmasındaki unsur ise 1974 seçimlerinden İşçi Partisinin zaferle çıkmış olmasından kaynaklanıyordu. Sağ ve Sol gruplar arasında çatışmalar baş göstermeye başlamış ve bir askeri darbe dedikodusu ortalıkta dolaşmakta idi. İngiliz Milliyetçileri de Solcuların iktidarda olmasından dolayı endişe duyuyor ve ülkelerinin Moskova’nın bir uydusu haline gelmesinden korkuyorlardı. Bu sebeple GB75 gizli örgütlenmesine gidildi. GB75’in kurucusu aynı zamanda SAS’ı kuran kişi olan David Sterling’di.

Bu örgütlenmeler doğal olarak SAS’ın ve İstihbarat teşkilatlarının da gizli desteğini almakta idi. Bu kaotik ortam her tür gelişmeye ve gizli örgütlenmeye uygun bir zemin hazırlamaktaydı. Bu örgütlenmelerin elbette en belirgin ve ortak noktası istihbarat elde ederek gerekli gördükleri kişilere ve gruplara suikast düzenlemekti.

Grup 13’ün oldukça başarılı suikastlar yaptığı sızan bilgiler arasında, bu sebeple İngiltere’de en korkulan birim durumundalar. Hatta bildiğiniz gibi 13 sayısı batı kültüründe uğursuz sayılan ve korkuyu da depreştiren bir sayı. Yani psikolojik olarak da birime seçilen isim gerekli korkuyu ve ciddiyet mesajını vermektedir. Bilinen suikastlardan biri de 1980’li yıllarda bir IRA timinin Cebelitarık’da yok edilmesidir.

Grup 13’ün yaptığını düşündüğüm bir başka suikastta Yvonne Fletcher suikastı. Fletcher bir polis memuresi ve 1984 yılında Libya Kültür Ateşeliği önünde uzaktan bir sniperla öldürülmüştür. Bu suikast Libyalılara ihale edilmiş ve İngilizlerde Libya düşmanlığına yol açmıştır. Zira o dönemde Amerika ve İngiltere Libyayı düşman olarak görüyordu ve bunun için kamuoyu oluşturmaya çalışıyordu. Bu sebeple de çok önemli bir ayrıntı gözlerden kaçırılıyordu, o da Fletcher’ın “Ölümcül Sürat” adı verilen ve SASlar tarafından kullanılan bir sniper tekniği ile vurulmuş olmasıydı!

Gelelim başka bir ayrıntıya. Eski bir CIA ajanı olan Gene (Chip) Tatum emekli olduktan sonra hatıralarını kaleme almıştır. Batılı istihbarat görevlilerinin bizdekinin aksine böyle bir geleneği vardır ki birçok olayın aydınlanmasına da yardımcı olduğunu söylemek gerekiyor. Tatum anılarında PEGASUS isimli uluslararası bir suikast ekibinden bahsediyor. Tatum’un söylediğine göre PEGASUS 20 yıl içinde dünya çapında pek çok politikacı ve iş adamına suikastlar düzenlemiş. İşin ilginç kısmı ise PEGASUS’un İngiltere ayağındaki biriminin isminin 13 olduğunu yazmıştır. Bu da olsa olsa Grup 13 olabilir diye düşünüyorum.

Anılarından faydalandığımız bir başka isim de Ranulf Fiennes. Fiennes eski bir SAS komandosu. Anılarını yazmış olduğu “The Feather Men” isimli kitabında kendisinin emekli olduktan sonra kiralık bir grup tarafından öldürülmek üzere anlaşıldığı ve grubun peşine düştüğü bilgisi Fiennes’in kulağına çalınıyor. Fakat kısa bir süre sonra SAS’dan bir arkadaşının kendisini aradığı ve peşindeki grubun yok edildiğini haber verdiğini yazıyor. Bundan sonra Fiennes’in araştırmaları sonucunda SAS askerleri ve ailelerini korumakla görevli çok gizli bir birimin var olduğu bilgisine ulaştığını yazıyor, fakat bunun isminden bahsetmiyor. Sanıyorum bunun arkasında da Grup 13 bulunuyor.

İşte ulaşabildiğimiz bilgiler ışığında Grup 13, ortaya çıkanlar çok az fakat gizlenen çok önemli suikastlar olduğunu yukarıdaki bilgilerden çıkarmanız zor olmasa gerekir.

28 Ağustos 2004
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Kam - Şaman
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 217


Bozkurt


« Yanıtla #9 : 08 Haziran 2011, 16:31:35 »

Bugün gazeteleri takip edenler görmüştür ki CSIS (Center For Strategic And International Studies) tarafından yapılan bir seçim tahmini koyuldu önümüze. Aslında buna tahmin değil de malumun ilanı demek daha doğru olur Gülümseme CSIS buyurmuş ki Tayyip Erdoğan seçimi rahat kazanacak, aksi çok sürpriz olur! CHP’de %30’u aşacakmış.

Biliyorsunuz benim görüşüm AKP’nin işlerliğini kaybettiğini düşündüğüm için yerine daha özgürlükçü ve demokrat gözüken, kürtlerin kendisine daha yakın durmaya başladığı, Türklerin ise dürüstlük özleminden ötürü dürüst bir profili olan Kemal Kılıçdaroğlu küresel sermaye için daha uygun bir aday diye çok kez söylemiştim. CSIS’de anlaşılan bunu ihtimal dışı bırakmamış ve Tayyip Erdoğan’ın kaybedebileceği ihtimalini de aslında dile getirmiş.

Eğer birini yenmek istiyorsanız onun rahatlamasını sağlamalısınız ki öldürücü darbenizin farkına varmasın. Aksi halde daha temkinli olursa refleksleri ani durumlara yerinde tepkiler verebilir. Tayyip Erdoğan o kadar ciddi bir baskı altındaki onun biraz ipleri gevşetmesi için istediği yönde mesajların verilmesi gerekiyor. Zira CSIS açıkladığı raporda Tayyip Erdoğan’ın sistemi değiştirmeye ve 12 yıllık bir güçlü başkanlık iktidarına da göz diktiği belirtilmiş. Burada mesaj açıkça verilmiş aslında. Bir gerçek var ki AKP oldukça organize, şu an her kademeye hükmedebildiği için sonuçları rahatlıkla kendi lehine döndürebilir. Bu sebeple verilen mesajlar temkinli ve gurur okşayıcı olmalıdır ama bir sürprizi beklemek de ihtimal dışı değildir.

CSIS Tayyip Erdoğan’ı yakından tanır, zira ilk seçimlere müdahil olduğu 2002 seçimlerinden önce Tayyip Erdoğan Amerika’ya gitmiş, CFR ve CSIS gibi küresel sermayenin sözcüleri ile görüşmüştür. Bu tip görüşmelerden sonra da kendisi Başbakanlık koltuğunu ilk seçimde oturmayı başarmıştır! Tarihimizde Turgut Özal gibi Amerikan hizmetkârından sonra ilk defa bir başka hizmetkârda ilk seferde koltuğa oturmayı başarmış ve üzerlerine düşen görevi yerine getirmiştir. Ama bu tür saltanatları 9 – 10 yılı geçmemiştir. Zira Türk milleti geçte olsa bunların iç yüzünü her zaman görmeyi başarmıştır, bu sebeple de baştakilerin belli aralıklarla değişmesi gerekmiştir ki AKP’de, Tayyip Erdoğan’da bu tarihi doldurmuştur.

Tayyip Erdoğan seçimden zaferle çıksa dahi seçim hilesinin altından kalkamaz, ayrıca bir iç savaş kaçınılmaz olarak başlar. İç savaş aslında gelmemizi istedikleri nokta fakat NATO karargâhının İzmir’i üs edineceğini düşünürsek ve küresel sermaye İstanbul’a oturacağını hesaplarsak bu yüzyılın ilk yarısında Türkiye’nin dünya liderliğine oynayacağı hesaplarını da gözden geçirmek lazım. Bu durumda küresel sermaye iç savaştan ziyade sessiz geçiş yapan bir sistemi daha çok tercih eder diye düşünüyorum. Tabi yükselen anti Amerikancılığı ve dolayısı ile küresel sermaye düşmanlığını aşağı çekmek zorunda, bunun içinde Tayyip Erdoğan pek yerinde bir aktör olmayacaktır diye düşünüyorum.

Evet, 13 Haziran günü durumu net olarak anlamış olacağız, bakalım kimler ne karar verecek ve hangi piyonlar satranç tahtasında ne pozisyon alacak! Şimdi de biraz CSIS’i tanıyalım isterseniz.

CSIS yaklaşık 40 yıldır Amerikan dış politikasına yön veren bir düşünce kuruluşu. Bu sebeple yönetenleri ve kuranları iyi tanımak lazım.

İlk tanıtacağım kişi CSIS’in kurucularından David M. Abshire. Abshire 1959 yılında West Point Askeri Akademisinden mezun. Kore savaşına müfreze komutan olarak katıldı ve birçok madalya sahibi oldu. Askerlik yaşamından sonra Georgetown Üniversitesi’nde akademisyen olarak hayatına devam etti. 70’li yılların başında Amerikan Dış İşleri Bakanının yardımcısı olarak görev yapmaya başladı. 1980’lere geldiğimizde ise Abshire dönemin Amerikan Başkanı Ronald Reagan tarafından kurulan Milli Güvenlik Çalışma grubunda istihbarat bölümünde görev aldı. 1983 – 1987 arasında Amerika’nın NATO temsilciliğini yaptı. Bu dönemde Avrupa ülkelerini çeşitli şekillerde "ikna" ederek bütün Avrupa’yı Nükleer başlıklı Pershing ve Cruise füzeleriyle doldurmayı başardı. Bu hamle ile Sovyetlerin Amerika ile masaya oturmasında büyük etkisi oldu. Bu başarısından dolayı Abshire Savunma bakanlığınca bir sivile verilen en büyük madalyaya hak kazandı. 1987 senesinde Başkan Reagan ile istediği zaman baş başa kalarak ona bilgi verebilen bir kaç insandan biriydi. Abshire aynı zamanda CFR ve Yuvarlak Masa adlı çok etkin bazı kurumlarında kurucularından.  David Abshire siyasetin dışında uzun süre BP ve Procter and Gamble gibi dev şirketlerede "danışmanlık" hizmetleri verdi.

Sırada Samuel Nunn var. Nunn Yahudi asıllıdır. Nunn CSIS’nin mali finansörlerinin başkanıdır, yani kurumu yönlendiren insanların başında gelir! 1972 – 1996 arasında toplam 24 yıllık Georgia eyaleti senatörlüğünü yaptı. Bu uzun hizmet dönemi boyunca Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi ve İstihbarat Çalışma Komitesi gibi çok önemli komisyonlarda görev yaptı ve Amerika’nın yakın tarihindeki pek çok askeri ve istihbarat operasyonlarında müdahil oldu. Bu dönemde geçenlerde Türkiye’yi Irak konusunda ikna etmeye gelen Senatör Richard Lugar ile birlikte Sovyetlerin çöküşünden sonraki silahsızlandırılmasına nezaret etti. Samuel Nunn Uluslararası İlişkilerde o kadar büyük bir isim yaptı ki kendi eyaletinde Georgia Üniversitesinde adına bir Uluslararası İlişkiler Fakültesi açıldı. İnsanın yaşarken böyle onurlandırılması için kim bilir ne büyük hizmetler (!) yapması gerekir onu sizin takdirinize bırakıyorum.

Samuel Nunn siyaseti bıraktıktan sonra ise hayatına yeni bir yön çizdi. Kendisi aynı zamanda son derece yetenekli bir avukat.  King & Spalding hukuk bürosunun ortaklarından ve bu büronun uzmanlık alanı Global firmaların adli sorunları. Global Amerikan firmalarının başları yabancı ülkelerde derde girdiği zaman ilk koştukları hukukçulardan biri Samuel Nunn tabii ki.

Nunn aynı zamanda son derecede zengin bir insan. Hayatı siyasetle geçmiş bir insanın nasıl zengin olabileceğini merak edebilirsiniz. Bunun cevabını bilmiyorum ama size Samuel Nunn'un yönetim kurulu üyesi olduğu şirketleri sayabilirim.

  • The Coca-Cola Company
  • Dell Computer Corporation
  • General Electric Company
  • Internet Security Systems, Inc.
  • Scientific-Atlanta, Inc.
  • ChevronTexaco Corporation ve Total System Services, Inc.

Sıradaki şahsiyet Anne L. Armstrong. Mahlası Çelik Kadındır. CSIS’in yöneticilerinden biri. Teksas’ın büyük toprak ağalarından ve Bush ailesinin yakın dostu Tobin Armstrong’un karısıdır kendileri. Başkan Nixon ve daha sonrada Başkan Ford’un danışmanlığını yapan Armstrong resmi olarak bir Amerikan başkanına danışmanlık yapan ilk kadındır. 1976-77 arası İngiltere Büyükelçiliği yapmış ve 1981-90 arası da başkanın özel İstihbarat Danışma kurulu üyeliği yapmıştır. 1987 senesinde verdiği "özel" hizmetler nedeni ile Başkan Reagan tarafından "Özgürlük madalyası" ile ödüllendirilmiştir.

Bayan Armstrong’un iş yaşamı da çok başarılıdır. American Express ve bugün Irakta almadık ihale bırakmayan Halli Burton şirketlerinin yönetiminde yer almıştır. Şu anda ise General Motors Şirketinin yüksek maaşlı danışmanları arasındadır.

Şimdi de John J. Hamre’yi tanıtalım. Hamre "Görünürdeki"  CSIS yönetim kurulu başkanı.  1972 senesinde Politik bilimci olarak mezun oldu daha sonra ise  Harvard İlahiyat fakültesinde Rockefeller bursuyla uzun çalışmalar yaptı. Bu çalışmaları sırasında "bir ilahi din üzerinde" uzmanlaştı. Hangisi olduğunu siz tahmin edin size ipucu Y ile başlıyor. 1978-84 arası Kongre Bütçe bürosunda çalıştı daha sonra 10 sene kadarda Senato Silahlı Kuvvetler Komisyonunda uzman olarak görev yaptı. En son görevi Amerikan Savunma Bakanlığı Müsteşarlığıydı. Emekli olduktan sonra kendisini bir anda CSISın yönetim kurulu başkanlığında buluverdi.

Son tanıtacağımız şahsiyet Bülent Ali Rıza. O bizden biri. Afganistan ve Irak savaşları sırasında televizyonlarımızda Amerikan aksanlı Türkçesiyle demeçler ve hükümetimize akıllar veren Bülent Ali Rıza CSIS’in Türkiye masasının şefi. London School of Economics ve Oxford gibi İngiltere’nin en ünlü iki okulunu da bitiren Bülent Ali Rıza Oxford üniversitesi Ortadoğu Merkezinde Türk Dış politikası üzerine çalıştı.

Bu merkez taa Arabistanlı Lawrence zamanından beri İngiliz İstihbaratına hizmet veren bir merkezdir onu da belirteyim.

Kendisinin Uzmanlık alanı Petrol. CSIS bünyesinde çalışan Hazar Denizi Enerji projesini de o yürütüyor. Amerika’nın Avrasya’daki petrole yönelik niyetlerini politikaya döken belli başlı uzmanlardan.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türk'ün yüreği çelikten kuvvetli, aklı kılıçtan kesindir. Türk orman gibi sessizdir fakat öfkesi ateş gibi yakıcıdır. Türk dağ gibi ağır ve sarsılmazdır fakat saldırışında rüzgâr gibi hızlıdır! Yeryüzünde Türk'ün bir eşi daha görülmemiştir...
Sayfa: [1] 2 3 ... 7
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.075 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.