M. Can Kibritoğlu  Makaleler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 19 Kasım 2017, 08:09:46


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 [2] 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: M. Can Kibritoğlu  Makaleler  (Okunma Sayısı 435277 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #10 : 08 Aralık 2014, 23:31:17 »

   Hermann’a göre, değerlendirilen bireylerin bu 7 kişisel özellik bakımından ilgili grubun standart sapmasından farklı skorlar elde ettiği değerler onlar için ayırt edici özellikler olmaktadır. Bu değerler, büyük veya küçük olmalarına bağlı olarak davranış beklentilerini saptamaktadır.
   Tony Blair, bu yedi değerden üçünde, ayırt edici kabul edilebilecek ölçüde standart sapmanın dışında skorlar almaktadır. Elbette ortalamada kalan kişilik özellikleri de kararlar üzerinde etkili olsa da bireysel analizin ilkesi farklılıklar üzerine odaklandığından bunlar hakkında beklentiler oluşturularak değerlendirmeler yapılacaktır.
 
Olayları Kontrol Edebileceğine Dair İnanç (Yüksek)
   Araştırmaya göre Tony Blair’ın olayları kontrol edebileceğine dair inancı, 51 politik lider ve 12 İngiltere başbakanının standart sapmasının üzerinde çıkmıştır. Bu kişisel özellik bireylerin politik çevre üzerindeki unsurları kontrol dereceleriyle ilgili geliştirdikleri sübjektif algılar olarak tanımlanmaktadır.
   Olayları kontrol edebileceklerine dair inançları yüksek olan liderler kendilerini politik çevreyle ilişkilerinde etkili bireyler olarak görmektedirler. Aynı zamanda ülkelerini de dünya politikasında önemli aktörler olarak kabul ederler. Önleyici politika yönelimi gösterip hukukî, idari ve ilkesel sınırları ‘’aşılabilir’’ olarak kabul etme eğilimindedirler. Hermann, bu özelliğin güce duyulan inançla birleştiğinde hangi liderin uluslararası sistemin sınırlarını daha fazla zorlayacağının tahmin edilebilir olduğunu belirtmektedir. Yani sınırların aşılabilir olduğu şeklindeki inançla güç ihtiyacının bileşkesi, uluslar arası sistemin sınırlarını zorlayıcı etkilere neden olacaktır.
   Preston’a (1996-1997) göre sıkça hareket yansıtan fillerin kullanılmasıyla (‘’… yaptım, …başlattım vs.’’)tespiti daha mümkün hale gelecek bu özelliğin yüksek olduğu liderler proaktif politika çözümlerini ve daha az tartışılan karar süreçlerini tercih etme eğilimindedirler. Blair’ın da bu nedenle proaktif politika sergileme ve karar sürecinde çevresel kısıtlamaların etkisinde daha az kalma eğiliminde olması beklenmektedir.

Kavramsal Karmaşıklık Seviyesi (Düşük)
   Kavramsal karmaşıklık; aktörleri, yerleri, fikirleri, durumları tanımlayıp değerlendirirken bunların çevre ile ilişkilerini çok boyutlu olarak ayırt edebilme kapasitesi anlamındadır.
   Kavramsal karmaşıklık seviyesi yüksek olan liderler daha ayrıntılı bakış açısına sahip ve diğer kişiler hakkındaki imajlarını daha karmaşık yapıda ifade edilen kişilerdir. Ele alıp ilgilendikleri kararı geniş bir dizi faktörler olarak değerlendirmektedirler. Daha düşük seviyedeki kavramsal karmaşıklığa sahip bireyler ise olaylara ve kişilere basit dikotomik şekillerde bakmaktadırlar. Siyah-beyaz net ayrımlara ve biz-onlar gibi karşıt ifadelere yönelirler. Karar alma süreçleri önemli faktörlerin nispeten kısıtlı analizine dayanmaktadır. Kavramsal karmaşıklık seviyesi bilgiye açıklık bakımında da önemli ipuçları sunmaktadır. Bu anlamda yüksek kavramsal karmaşıklık seviyesini bilgiye açıklıkla, düşük seviyeyi de kısıtlı bilgiyle karar alma ile özdeşleştirmek mümkündür. Hermann’a göre kavramsal karmaşıklık seviyesi dış politika çıktılarıyla da anlamlı bağlantılar vermektedir. Buna göre düşük kavramsal karmaşıklığa sahip liderlerce alınan kararların daha agresif özellikler taşıması beklenmelidir.
   Kavramsal karmaşıklık seviyesinin politika yapım sürecindeki etkileriyle ilgili olarak Preston, düşük seviyede kavramsal karmaşıklığın daha kararlı bir politika yapım sürecine yol açtığını iddia etmektedir. Yine bu düşük seviyenin daha kısıtlı bilgiye ihtiyaç duyduğu şeklinde açıklama yapmaktadır.
   Blair’ın kavramsal karmaşıklık seviyesi standart sapmanın dışında ve düşük bir skorda çıkmaktadır. Bu nedenle Blair’ın daha basit bilgi edinme süreçlerine ihtiyaç duyduğu savunulabilir. Yani Blair, bilgi arayışını kısıtlı tutmalıdır. Yine genel ifade tarzında ikili kategorizasyonlar ve sert biçimde birbirinden sınırlanan dikotomiler yer almalıdır. Ayrıca içsel tartışmalarını kısıtlı tutma ve kararlı davranışlar gösterme eğilimi ile karakterize olan bir karar yapım süreci geçirmelidir. Karar yapım süreci sonunda önemli politik noktaları yeniden düşünme eğiliminin zayıf olması da yine Blair’den bu skor nedeniyle beklediğimiz davranışlardandır.

Güce Duyulan İhtiyaç (Yüksek)
   Liderlerin güç kazanma, gücünü sürdürme ve kendi konumlarını koruma eğilimi olarak tanımlanabilecek güç ihtiyacı da Blair’da iki standart sapma değerinden de yüksek çıkmaktadır.
   Güce duyulan ihtiyaç değeri yüksek olan liderler politika yapım sürecinde kendi katılımlarını önemsemektedirler. Kişisel kontrolleri altında alınmasını istedikleri kararın uzlaşmacı grup kararından çok kendi tercihlerini yansıtır nitelikte olmasını beklerler. Bu değerin düşük saptandığı liderler ise bilakis sonucu kişisel beklentilerine tercih etmektedirler. Hermann’a göre güce ihtiyacı yüksek olan bireyler elde edilen sonuçların kendi tercihlerini yansıttığından emin olmakta çok yeteneklidirler. Güce duyulan ihtiyacın davranışlara etkisini inceleyen Preston ise bu unsura büyük önem atfetmektedir. Ona göre liderle danışman grubu arasındaki ilişkileri şekillendiren temel unsur liderin güce duyduğu ihtiyaçtır. Bu değerin yüksek olduğu liderler politika formülasyonunda; karara ve uygulanmasına sabit katılımlarını tesis ederek danışma süreçlerini şekillendirirler. Güce olan ihtiyacı düşük olan liderlerse, daha az aktif liderlik stilleri sergilemektedirler.
   Güce duyduğu ihtiyacın yüksek olduğunu daha önce belirttiğimiz Tony Blaır’la ilgili bu değer nedeniyle bazı öngörüler geliştirebilmekteyiz. Öncelikle Blair’ın ağırlık olarak dış politika formülasyonunun bütün yönlerine ve karar almanın bütün aşamalarına etkin katılım göstermesi beklenmektedir. Ayrıca danışma grubunu özenle seçmiş ve karar alma sürecini iyi planlamış olması gerekmektedir.


Karar

        Irak Savaşı üzerinden geçen 11 yıl ve çalışmamıza konu olan tarafların (Saddam rejimi ve Bush-Blair ikilisi) artık görevlerinde bulunmamaları nedeniyle araştırmacılar daha çok kaynağa ulaşma şansı bulmaktadırlar. Savaş kararı ve sürecine bütüncül bakma şansını artıran bu kaynaklar Irak politikasının yapım sürecindeki tartışmalara yeni boyutlar kazandırmıştır. Şimdi biz de yeni veriler ışığında yukarıdaki kişilik analizi ile oluşturulmuş liderlik profilinden yola çıkarak, metodolojik beklentilerimizin Irak kararı yapım sürecinde karşılığını bulup bulamadığını değerlendireceğiz.

         Olayları kontrol edebileceğine olan inancı nedeniyle Blair’dan proaktif politika yönelimi ve yüksek olayları şekillendirme etkinliği algısı beklediğimizi belirtmiştik. Gerçekten de Blair’ın dış politika anlayışı Irak konusunda olduğu gibi çoğu başka konuda da aktivist müdahaleci temel üzerine şekillendirilmiştir. John Kampfner’ın Irak müdahalesinden bahsettiği ‘’Blair’s War’’ adlı kitabında aktardığına göre, Blair, 8 yıl içinde 5 durumda güç kullanarak İngiltere tarihinde rekor bir orana ulaşmıştır. Güç kullanma eğilimi ve aktif-müdahaleci dış politika anlayışını açıkça ortaya koyan bu veri beklentimizi haklı çıkarmaktadır.
Blair’ın aktif-müdahaleci anlayışı aslında daha önceleri, Chicago konuşmasında ortaya çıkmıştır. Blair Nisan 1999’da ‘’Yeni Uluslar arası Topluluk Doktrini’’ni açıkladığı konuşmasında değerlere dayalı nedenlerle güç kullanımının etik yönünü tartışmıştır. Uluslar arası toplum olarak tanımladığı güçler için, başka devletlerin iç işlerine karışmama ilkesinin ne kadar aşılmaz olduğunu sorgulamıştır. Vardığı sonuç, ‘’müdahale etmeme’’ şeklindeki ilkelerin aşılmaz olmadığını, değerler karşısında önemsenmeyebileceği olmuştur. (Ralph, 2005) Uluslar arası güçlere mevcut durumdaki en acil dış politika sorununun müdahale edilmesi gereken çatışma alanlarını tanımlamak olduğunu söylemiştir. Kendi halklarına özgürlük ve demokrasi vermeyen diktatör rejimlerin müdahale edilmeme haklarını kaybettiklerini belirttiği bu konuşmasında Blair, Irak müdahalesinin savunmasını yaptığı Avam Kamarası konuşmasından çok uzakta görünmemektedir. Dört yıl arayla yaptığı bu iki konuşma müdahaleci dış politika anlayışına etkin kanıtlar oluşturabilecek niteliktedir. Kendisi de otobiyografisinde bu iki konuşma arasındaki benzerliğe özellikle dikkat çekmiştir (Blair, 2012, sf:480).

          Blair’da kontrolün içsel algısı bakımından yapılan değerlendirmelerde genellikle onun olayların seyrini değiştirecek birkaç hassas konuyu rahatça şekillendirebileceğine inandığı görülmektedir. Blair, savaşın zamanı ve şekli için Bush’u, savaşmak için İngiltere halkını ikna edeceğine; BM’den savaş yetkisi alacağına ve kabinedeki şüpheleri yok ederek savaşın gerekli olduğu konusuna onları inandıracağına başta emindir. Ancak (Avam Kamarası eski lideri ve önceki dış ilişkiler sekreteri) Robin Cook, (2004) Bush’un ilk çözüm yolu BM’de araması üzerine ‘’İngiltere etkisinin ABD’nin Irak politikasında bir farklılığa neden olmadığını’’ belirterek Blair’ın yanıldığını ortaya koymuştur. Blair’ın ikna kabiliyetine duyduğu bu derin inancı haksız çıkaracak başka bir örnek daha BM desteği konusunda yaşanmıştır. 2003 yılının Ocak ayı boyunca, gerekli BM desteğinin alınabilirliği kesinlikten uzak görünürken Blair parlamentoda  ‘’Bütün olası durumlarda BM muhafazasını alacaklarından’’ emin olduğunu söylüyor ve ekliyordu: ‘’Bana güvenin, yolumu biliyorum.’’ Bu örneklerden anlaşılabileceği gibi Blair ikna kabiliyetine ve durumlar karşısındaki etkinliğine çok güvenmesine rağmen başarısızlığa uğramıştır. Bu durum öngörülerimizle uyuşmaktadır.
   
          Olayları kontrol edebileceğine dair inancı yüksek olan liderlerin kendilerini ve ülkelerini önemli aktörler olarak değerlendirme eğiliminde oldukları şeklindeki önermeyi değerlendirmek için Blair’ın otobiyografisinde Irak kararı sürecini anlattığı birkaç alıntıyı ele alalım (Blair,2012, sf:427 ):
‘’…bu değişimin farklı bir özelliği olacaktı…demokrasi ve özgürlüğü getirecektik. Halka güç verecektik. Daha iyi bir gelecek kurmaları için insanlara yardım edecektik. Farklı bir efendiler takımı getirmeyecek ama bizim halkımız gibi, onlara da kendi efendileri olma şansını verecektik.
   Bu idealizmin gerçekten ulaşılabilir olduğunu göstermemiş miydik zaten? Afganistan’da ilk seçim hazırlığı yapılıyordu ve o dönemde Taliban ortadan kaybolmuş gibiydi. İktidarımızın ilk döneminde Mloseviç’i devirmiş, Balkanların çehresini değiştirmiştik. Sierra Leone’de elmas savaşlarının tahribatından sonra demokrasiyi kurtarmış ve güçlendirmiştik. Britanya ve diğerlerinin dışında Amerikan gücü vardı arkamızda. Saddam’ın bize direnmesi olanaksızdı, savaşı kaybedecek ve zorla gönderileceğini bildiği için de kendisi gidecekti.
   Ancak işler böyle gitmedi…’’
   Bu yazısından da açıkça görüleceği gibi başta eski başarılarından hareketle ABD-İngiliz ortaklığını ‘’çok güçlü ve etkin bir unsur’’ olarak değerlendiren Blair, Saddam rejimin de bu sayede kolayca son bulacağını düşünmektedir. Yine biyografisinin ilerleyen sayfalarında (sf:449) İngilizlerin kendisini her zaman sadece ulusal bir lider değil aynı zamanda bir dünya lideri olarak gördüğünü düşündüğünü belirtmektedir. Tüm bunlar önermemizi haklı çıkarmaktadır. Sonunda çeşitli başarısızlıklara da uğrasa Blair kendisini ve ülkesini etkili aktörler olarak görmeyi tercih etmiştir.
   Blair, dış dünyaya dair sınırların aşılmaz, değişmez unsurlar olmadığına inanmaktadır. Ona göre hukuki, geleneksel, algılanabilir sınırlar bu cinstendi. Yeterli uğraşı verirse dış dünyayı değiştirmede başarılı olabileceğini düşünmüş ve otobiyografisinin çeşitli yerlerinde bunu açığa vurmuştur (Blair, 2012, sf:452) :
   ‘’(Irak rejimini değiştirmek)… Yeni bir Irak, yeni bir Ortadoğu inşasına yardımcı olabilir miydi? Bunun mümkün olduğuna inanıyordum.’’
   Blair emin olduğu bu etkinliğiyle ne kadar başarı sağladığı tartışılır olsa da bizim argümanlarımıza başarı sağladığı açıktır.
   Kişilik analizimizin bir diğer veri dayanağı olan düşük kavramsal karmaşıklık skoru nedeniyle Blair’dan karşılaştığı durumları net siyah-beyaz çerçevelemelerle değerlendirmesini beklemiştik. Politik çevreye bu özelleşmiş bakış açısıyla yönelecek olan Blair, karar verme sürecinde görece kısıtlı düzeyde bilgiye ihtiyaç duyacak ve karar yapım süreçlerine geri dönecek yeniden düşünmelere kapalı bir tutum sergileyecektir. Irak kararının oluşum sürecinde Blair’ın bu çalışma şekliyle düşündüğüne dair kanıtlara bugün sahibiz. Saddam rejimini ve kendi çevresini siyah-beyaz net çerçevelerle ele alan Blair, durumu basit ifade şekillerine dökebilmiştir: Bir yanda kitle imha silahları barındıran tehlikeli bir rejim, diğer yanda demokrasi ve barışın güvencesi batılı güçler. Saddam’ın bir canavar olduğuna inanan Blair (Blair, 2012, sf:464) neden her bilgiye açık olsundu ki? Yeni yeni olgunlaşan genel kanı Blair’ın karar yapım sürecindeki politik nüanslara yeterli dikkati vermemiş olduğu yönündedir. Bu görüşe göre Blair ne BM Güvenlik Konseyi üyelerinin ne de İngiliz Hükümeti’nin yaşadığı tartışmaların çeşitliliğine eğilebilecek bir bakış geliştirmiştir.
   Aslında Blair’ın genel siyaset anlayışının karakteristiği de kısıtlı zamanda net ve hızlı kararlar alma ilkesiyle uyumludur. Blair yine otobiyografisinin çeşitli yerlerinde bu konudaki düşüncelerini ifade etmektedir (Blair, 2012, sf: 89, 412, 432)
   ‘’Ben onun için (Gordon) tamamen yeni tip bir insandım… Bende analizden çok içgüdü vardı.
   …Bugün politikalar, şekillenen, hızla katılaşan ve sonra da hemen hemen karşı çıkılamaz hale gelen fikirlere göre çalışıyor. İnsanların düşünmek, dikkate almak için fazla zamanları yok; sorunlar hızlı değerlendiriliyor, neler olduğuna fazla dikkat edilmiyor, kararlar acele ve ciddi bir şekilde verildiği için daha ihtiyatlı düşünme elden kaçabiliyor… Günümüz dünyasında denge yabancı bir kavram, net ve hızlı fikirler istiyor.
   …Çok fazla acı çeken, çok uzun süre düşünen, seçenekleri düşünmesi kendi içinde bir sonuca ulaşan liderler vardır. Harekete geçmeden önce düşünmek şüphesiz iyidir ama düşünme süreci sınırlı olmalı ve arkasından hareket gelmelidir.’’
   Blair’a ait kavramsal karmaşıklık seviyesi düşük liderlere özgü tanım niteliğindeki bu sözlerin anlamı, onun karar alma sürecinde analizden çok içgüdülerle yani rasyonel olmaktan çok duygusal, acele ve net kararlar verme eğiliminde olduğudur. Çok fazla düşünmenin, yani çokça bilgiye açık olup bunları analizden geçirmenin çağımıza uygun bir davranış olmadığına inanan Blair, kişilik analizi skorunun genel yapısıyla uyum göstermektedir. Karar sürecini tanıklarından dönemin dış ilişkiler sekreteri Clare Short Blair’ın detaylara fark edilir şekilde dikkat eksikliği gösterdiğini belirtirken yine Blair’ın tavsiye aldığı Irak konusunda bir uzman onun karmaşıklıklığı anlamlandırma konusundaki yeteneksizliği ile sendelediğini iğneleyici bir dille ifade etmektedir. Blair, var olan sorunu fazla kişiselleştirmiştir: kötü niyetli Saddam Bush ve Blair’e karşı. Bu kişiselleştirme önemli bir farkındalığa uzun süre engel oluşturmuştur, Blair Irak’ın çeşitli bileşenlere sahip kompleks bir yapı olduğunu göz ardı etmiştir. Söylem ve değerlendirmelerinde konunun detayları üzerindeki temel ilkelerden hareket ederek verilere karşı seçici dikkat göstermeye başlamıştır.
   Blair’ın bilgi karşısındaki tutumunu gözler önüne seren en çarpıcı olay Temmuz 2004’te Lord Butler başkanlığındaki komisyonca hazırlanan Butler raporudur. 1991 Körfez Savaşı bitiminden başlayarak 2002 yılının başından itibaren Irak kararını ilgilendiren konular ağırlıklı olmak üzere siyasi organlara iletilen istihbaratları değerlendiren rapor, kamuoyunda büyük yankı bulmuştur.
   Butler raporu, dönemin istihbarat raporlarında kasıtlı tahrifatlar yapılmadığını belirtse de verilerin sunulması ve analizlerinde ciddi hatalar yapıldığını kaydetmektedir. Bu hataların sorumluluğunu tek bir kişiye yüklemeyerek iyi niyetli kolektif hatalardan bahsetmektedir. Rapor açıkça Blair’ın ayrıntılara önem vermeyen yönetim anlayışının sağlam bilgilere dayanan kolektif siyasi kararlar üretilmesini zorlaştırdığı sonucuna varmıştır. Elde edilen verilerin kaynakları bakımından zayıflıklar gösterdiği savunulan raporda kaynakların çeşitlendirilmemesinden şikâyetçi olunmuştur. Ayrıca gündemde uzun süre yer tutan ‘’45 Dakika’’ iddiasını olağan dışı zayıf olarak nitelendirmekte ve istihbarat raporlarına girmesini garipsemektedir. Buna göre Saddam’ın Kıbrıs’taki İngiliz askeri üslerini 45 dakika içinde vurabilecek kabiliyette olduğu iddiasının somut bir delil olarak raporlara girmesi kötü niyet göstergesi olmasa da bu bilginin yeri istihbarat raporları değildir. Butler raporu ayrıca istihbarat servislerince Saddam Hüseyin yönetimi ile El Kaide örgütü arasındaki bir ilişkinin varlığının hiçbir zaman tespit edilemediğini belirtmiştir. Ayrıca Irak’ın diğer başka ülkelerden daha tehlikeli olduğuna dair bir bilgi bulunmadığını ifade etmektedir. Rapor yayınlandıktan kısa bir süre sonra Blair Irak’ın nükleer silah üretmek ve nükleer silah programını yeniden başlatmak yönündeki isteğini ‘’sınırlı istihbarat verisi’’ olarak gören ve kendisinin ‘’iyi niyetle hareket etmediğine dair kanıt bulunmadığını’’ belirten rapordaki hataları üstlenmiştir. (BBC Turkish, 15 Temmuz 2004)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #11 : 08 Aralık 2014, 23:33:43 »

   Oysa Blair’ın Eylül 2002 tarihli rapora yazdığı önsöz hata ihtimaline değinmemektedir. MI6 ve diğer başka istihbarat kuruluşlarının şerh düştüğü bu metne, ‘’Saddam rejiminin elinde tehlikeli kitle imha silahları olduğu’’ şeklinde bir giriş yazan Blair bu durumdan en ufak bir şüphe duymamaktadır. (BBC Turkish, 18 Mart 2013)

        Butler Raporu’ndan çıkan sonuca göre Irak konusunda gelen çok sayıda istihbarat Blair’ın zihnindeki kurgu ile uyumlu olduğu sürece güvenilirliği test edilmeden kabul edilmiştir. Her ne kadar raporda yer almasa da yaygın inanç 45 dakika iddiasının konuyu realize etmek adına medyatik bir söylem olarak geliştirildiği şeklindedir. Durum böyle olmasa bile Blair’ın mantık sınırlarını aşarak belirsizlikler içeren bu iddiaları doğru kabul etmiş olması; Saddam rejimi hakkındaki olumsuz istihbarata duyarlı ancak çevresindeki ikazlara daha kapalı bir tutum sergilediğini göstermektedir. Nitekim raporu kabul ettikten sonra ‘’Kimsenin yalan söylemediği ama neticede Saddam rejiminin sona erdiğini’’ (Deutsche Welle, 14 Temmuz 2004) açıklaması bu tutumunun sürdüğünü göstermektedir. Bu genel çerçeve kavramsal karmaşıklık seviyesi düşük liderler ait özellikleri kapsamaktadır.

        Düşük kavramsal karmaşıklık değeri, ahlaki değerlere olan yüksek vurguya da açıklamalar getirmektedir. Savaşa karşı olanların geleneksel tutumuna karşı ahlaki bir tutum olarak müdahaleyi savunan (Blair, 2012, sf:465) Blair, bu nedenle vicdani rahatlıkta bu kararı aldığını söylemektedir. Aslında dini ve vicdani referansları kullanmak İngiliz başbakanlarını inceleyen araştırmacılar için garipsenecek bir durum olsa da bazı İngiliz gözlemcilerin değerlendirmelerinde yer alan Bush ve Blair arasındaki dindarlık bağının kararı açıklayabilecek bir unsur olup olmadığı tartışılmaya başlanmıştır. Dindarlık unsuru tek başına dış politika anlayışını açıklamada yetersiz olsa da Paul Hogget’in (2005) ifadeleriyle Blair’ın dindarlığı seküler küresel politika alanında kendine bir ifade ve yol bulmuş olabilir.

        Doğrudan dinin ulvi gerçekleriyle değil onun zihindeki yansımalarıyla ele alındığında daha rahat açıklanabilecek bu duruma olgusallık bakımından eleştiriler getirmek mümkün olsa da Blair’ın inanç ve politika hakkındaki düşüncelerini aktardığı bir pasaj nesnel tavır almamızı kolaylaştıracak cinstendir. Blair bu yazısında Hıristiyanlığın sahip olduğu katı kuralların yargılayıcı bir nitelikte olduğunu belirtmektedir. Hıristiyanlıkta kötü ve iyinin net olarak tanımlanmış olması gibi siyaset yapıcıların da dünyaya bugün bu yargılayıcı bakışla bakmaktan çekinmemeleri gerektiğini savunmaktadır. Bu açıklamalara göre ve dinlerin genel olarak barışçı politikalar izlemesine dayanarak Irak kararının Blair’ın dini tavrı ile alakalı olduğu şeklindeki savı değiştirerek kabul edebiliriz. Blair, kavramsal karmaşıklık seviyesi düşük olduğu için din konusunu ele alırken de dikotomik siyah-beyaz keskin yargılarla hareket etmekte, bu inancına uyumlu bir dış politika tarzı uyarlamaktadır. Bu kararın Hıristiyanlık dininin doğasıyla alakalı olup olmadığı bu çalışmamızın konusu olmasa da açık olan Blair’ın öznel din algısına dayanarak bu kararı almış olabileceğidir. Bu durumu da düşük kavramsal karmaşıklık seviyesiyle açıklamak mümkündür. Örneğin, sava kararının sıkı bir destekçisi olan William Shawcross’a göre, (2003) Blair’ın karar yapımı dinden uzak olsa da İngiltere dış politikasına doğru ve yanlış eksenli değerlendirme ölçütünü kazandırmıştır.
Kavramsal karmaşıklık düzeyiyle ilişkilendirilebilecek bir diğer unsur liderlerin dünyadaki mevcut durumu değerlendirirken kullandıkları çerçevelemelerdir. Blair’ın her zaman İngiltere siyaseti ile ABD siyasetini aynı eksende güç birliği içinde yürütme eğiliminde olduğu bilinen bir şeydir. Robin Cook’a göre, (2004) Blair’ın dünya görüşü ‘’sabit kutup’’ olarak nitelendirilebilecek kadar ABD siyaseti müttefikidir. Hatta sadece müttefik değil, İngiltere ABD için bir numaralı müttefik olmalıdır. Blair’ın ABD ile ilişkileri için başka bir pozisyonu hiç düşünmemiş olması olasıdır. Ona göre tam destek dışında herhangi bir karar bu müttefikliği tehlikeye atabileceğinden kaçınılması gereken durumlardır. Blair, bugün bile Britanya’nın ABD’nin yanında yer almamasının mümkün olmadığını söylemektedir. (Blair, 2012, 475)

        Seldon’ın (2004) Blair’a ait kabinedeki bir soruya verdiği cevap olarak aktardığı bilgi durumu açıklamaktadır. Blair, Amerika’nın yanında olmazlarsa onların yaptıklarını şekillendirmede etkisiz kalacaklarını savunmuştur. Bunun üzerine dış ilişkiler sekreteri Jack Straw, iç politikada kaynaklanması olası zorluklar ve uluslar arası kamuoyunun müdahaleye yönelik isteksizliği nedeniyle İngiltere’nin ABD’ye bağlılığını politik destek vererek ifade etmesi gerektiğini belirtmesinden memnun olmayan Blair bu teklifi reddetmiştir.

        Blair, Britanya siyaseti ile ABD siyasetini aynı çerçeveye alarak başka veri ve önerilere kapalı bir düşünce mekanizması kurmuştur. Irak kararını etkilediği kuşkusuz olan bu durumun da düşük kavramsal karmaşıklık nedeniyle oluşturduğumuz beklentilere uygun olduğu saptanmıştır. Genel olarak kavramsal karmaşıklık ifade eden durumlar Blair’ın Irak kararıyla uyum gösteren bir nitelikte gelişmiştir.
   
        Blair’a ait bir diğer ayırt edici özellik güce duyduğu ihtiyacın yüksek olmasıdır. Bu ayırıcı özelliğin en net karakteristiği, dış politika durumu ile ilk karşılaşmadan politik çıktı olarak kararın ortaya çıktığı sürece kadar yüksek kontrolü koruma eğilimidir. Karar alma birimi olarak daha dar çalışma grupları (karar alıcı küçük gruplar, kıdemli bakanlarla özel görüşmeler) ile sıkı kişisel kontrol de beklenti oluşturacağımız diğer unsurları oluşturmaktadır. Bütüncül anlamda Blair, dış politika yapımına yüksek katılım göstermiştir. Hatta yakın danışmanı Philip Gould, onun tercih ettiği operasyon modu için tek emirli, komuta kademesi benzeri bir yapı ifadesini kullanacaktır. (Rentoul, 2001). Yine katılım derecesine ‘’Napolyonik’’ yakıştırması dahi yapılmıştır. (Hennessy, 2001)
   
        Irak kararı süresince Blair çoğunlukla kişisel danışmanlarından oluşan ve yakın çevresi olarak adlandırılan bir grupla politika üretmiştir. Kıdemli bir bakanın gözlemlerine göre Blair açık tartışmalardan kaçınmaktaydı. Ona göre Blair bir konuyu iş arkadaşlarıyla tartıştığını söylediğinde bile aslında durumun kontrolü dışında seyretmesini istememektedir. Bunun yerine bazı kıdemli ‘’arkadaşlarıyla’’ ikili görüşmeler yapmayı ve informal küçük gruplarla politika yapımını tercih etmektedir. Örneğin, politika yapıcı ana grubun dışında olmaktan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirirken Clare Short, ( 2004) Avam Kamarası dış ilişkiler komitesine politik çıktıların Blair ve onun seçtiği bakan olmayan danışmanlar ve diğer kişilerin eseri olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu karar mekanizmasının kapalı bir çevre oluşturan bir takımdan ibaret olduğunu belirterek her zaman beraber hareket eden bu grubun ileride savaş kabinesini oluşturduğunu da sözlerine eklemektedir.
   
        Karar sürecinde, Denizaşırı Politika ve Savunma kabine komitesiyle Blair’ın özel savaş komitesinin birbirine karşı durumu da tartışılan konulardan biri olmuştur. Teoride, tüm sürecin idare mercii olarak komite etkin olmalıyken iddiaya göre Blair bu komiteyi çok resmi ve yetersiz bularak (Seldon, 2004) geri planda bırakmıştır. Öyle ki, birlikte çalıştığı gayrıresmi yakın çevreyle bu komite hiçbir doğrudan görüşme yapmamıştır. Bu nedenle planlama olarak yakın çevrenin kabineden daha önde olduğu görülmektedir. Blair’ın özel grubunun Temmuz 2002 tarihli toplantı tutağında savaştan çok emin bir görüntü çizilmektedir: Buna göre, kaçınılmaz olarak görülen askeri hareketta İngiltere savaşa katılacağı varsayımı ile hareket etmelidir. Bu tutanağa rağmen Blair’ın Ağustos 2002’de Irak konusunun konuşulması için kabineye yaptığı baskılar mantıklı gelmemektedir. Bu durumdan kabine ile Blaiır cephesinin ortak karar paydasına gelmediği anlaşılmaktadır.
   
        Anthony Seldon, Blair’ın genel politika stiliyle ilgili görüş bildirirken, bunun bir tür ‘’denokrasi’’ (İngilizce mağara anlamına gelen ‘’den’’ sözcüğü ile oluşturulmuş bir ironi) hüviyetinde olduğunu bildirmektedir. Bu yakıştırmayı kendisine yakın danışmanlarıyla mağa sayılabilecek bir yerde çalışması nedeniyle ortaya attığı açıktır. Yine 30 gün kitabının yazarı gazeteci Peter Stothard, (2004) Irak Savaşı’na giden süreçte Blair’ın kendi yakın çevresine nasıl ulaştığını anlatmaktadır. Ona göre Blair kendini bir anda birçok önemli kararın alındığı seçilmiş bir ekiple tamamen çevrelenmiş halde bulmuştur. İşin ilginci, bu ekibin üyeleri Blair’la bakış açıları ve çalışma alışkanlıkları bakımından önemli benzerliklere sahiptir. Öte yandan, Blair’ın Dışişleri Bakanlığı gibi devlet kurumlarına karşı genel bir güvensizlik hali de göze çarpmaktadır. Genellikle dış politikayı kişisel danışman ağlarıyla yürütmeyi tercih eden Blair, dönemin ABD’deki İngiltere büyükelçisi Christopher Meyer’in (2005) çeşitli tespitlerine maruz kalacaktır. Meyer, sonraları yaptığı bir açıklamada, Blair’la veya onun kıdemli yardımcısı Sir David Manning’le konuşmak yerine nadir olarak Dışişleri Bakanlığı’nı rahatsız ettiğini açıklamıştır. Ona göre 11 Eylül ile Emekli olduğu Şubat 2003 arasında Dışişleri Bakanlığı ile tek bir sürekli politika tartışması olmamıştır.


        Bu iddialar o kadar üst telden seslendirilmiştir ki, Blair, otobiyografisinde konuya yer vermekten kendini alamamıştır (Blair, 2012, sf: 487):
‘’… Bazı Kamu Hizmetleri yetkilileri tarafından desteklenen bir söylentiye göre, büyük Kabine’de yeterince tartışılmadığı için, Irak’ta hatalar yapılıyordu. Aslında tamamen saçmalıktı bu. Ben 2. Dünya Savaşı’nda ya da Falkland sorununda yoktum ama Winston Churchill ya da Margaret Thatcher’ın, her şeyi kabine toplantılarına getirmediklerinden eminim. Bu da hayattaki herhangi bir yürüyüşe benziyor. Kalabalık halk toplantılarında kararlar alamazsınız. Bu yoldan konuşabilir, tartışabilir ve görüşleri dinleyebilirsiniz, ama bir savaş, organizasyonu ya da şirketi böyle yönetemezsiniz.’’

        Blair burada konunun kabinede tartışılmak yerine doğrudan daha dar ‘’daha az kalabalık’’ ortamlarda tartışılmasının daha verimli olacağını düşünmektedir. Metnin ilerleyen kısmında böyle davranarak hata yapmış olabileceğini belirtse de hayatın da böyle yürüdüğüne olan inancı bu durumun kişiliği ile özdeşleştiğine yani güç ihtiyacı ile ilgili beklentilerimizi karşıladığına işaret etmektedir.
Bu şekildeki operasyon stilinin en beklenilesi sonucu, kabinenin Irak politikası kararlarıyla karşılaştığında bilgilendirme ve seçenekler hazırlama ve bunları döngüsel olarak ulaştırma gibi yasal süreçleri nadiren takip etmesidir. Nitekim en kilit kararlar Blair ve yakın çevresi tarafından daha önceki toplantılarda bir şekilde alınmıştır. Kabinede karar başbakan veya Dışişleri Sekreterinin önceden paketlediği karar bağlamında tartışmaya açılmaksızın kabinenin onayını almak amacıyla sözlü temsile sunulmuştur.
Savaş kararının yasal nedenlere dayanıyor olması o dönem için büyük önem arz ediyordu. Genelkurmay Başkanı Michael Boyce, Blair’dan BM tarafından verilmiş müdahale yetkisi yokken güç kullanımının yasallığını korumasını istemiştir. Blair da, görüşlerini almak üzere Başsavcı Goldsmith’e giderek yasallık arayışına girişmiştir. Goldsmith’in 7 Mart 2003’te Başbakan’a ilettiği kişisel not, önemli ikazlarla doluydu. Ancak kabine, yasal durumu değerlendirmek için 17 Mart’ta toplandığında bu belge erişilebilirliğini onlar için yitirmiştir. Metnin aslı yerine kısa biz özeti, parlamento sorusuna yanıt olarak sunulmuştur. Üstelik özette orijinal metinde yer alan ikazlar da kaldırılmıştır.

        Clare Short, sadece başsavcının garantilerine dayanan bu kararı hemen imzalamadığını belirtirken günlüğüne de şunları kaydetmektedir: ‘’Tartışmaya başlamayı denedim; neden yasal düşünce bu kadar gecikmişti? Goldsmith’in şüpheleri mi vardı? Goldsmith BM’nin 1441 sayılı kararının yeterli ve gerekli yasal temeli oluşturduğunu düşünüyordu.’’ (Short, 2004, sf: 186). Short, o günü anımsadığında ise, Goldsmith’in 17 Mart günü bulgularını yüksek sesle kabine ile paylaşırken konuşmasının Blair tarafından kesildiğini belirtmektedir. Blair’ın ısrarla, bakanların metni kendi kendilerine okumaları gerektiğini; Goldsmith’e soru sorma teşebbüsleri olduğunda ise bu tartışmalar için zamanın yeterli olmadığını söylediğini vurgulamaktadır. Blair yasal düşünce temellerinin çok net ve açık olduğunu söylemiştir. (Kampfner, 2004-2, sf: 21-23) Blair’ın sonraları Başsavcı’nın daha önce kabinede bulunup düşüncelerini sözlü olarak paylaşmasını gerekçe göstererek savunduğu bu durum  Butler raporu da göz önünde bulundurulursa sadece resmi yapıları katılımını kısıtlayan oldukça merkezileşmiş ve gayrıresmi politika yapım merkezi haline gelmiş kuruluşların etkinliği göstermesi bakımından bile oldukça önemlidir.

        Özetle, diğerleri gibi bu kişisel özelliğin de Blair’ı Irak kararı yönünden etkilediği anlaşılabilmektedir. Blair, kontrol algısını yöneten güçlü içsel konumuyla müdahaleci ilkelere dayanan proaktif bir politika biçimi oluşturmuştur. Blair, çevresel kısıtlamaları bu ilkelerle aşabileceğine inanarak hareket etmiştir. BM’den müdahale için yasal dayanak alacağına, İngiltere kamuoyunu savaşa ikna edeceğine dair güçlü bir inanç geliştirmiştir. Düşük kavramsal karmaşıklığı Saddam rejimini siyah-beyaz çerçevelemesine, Irak’ta bulunduğuna inandığı kitle ima silahları nedeniyle askeri önlemlere yönelmesine, ABD ile kendi ülkesini aynı çerçeveye almasına neden olmuştur. Güce duyduğu yüksek ihtiyaç ise onu benzer fikirlere sahip ve özenle oluşturulmuş dar gruplarla çalışmaya itmiştir. Karar yapım sürecinden dış işlerindeki ve kabinedeki kimseleri izole etmesi de yine bu son sebeple açıklanabilecek bir durumdur.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #12 : 08 Aralık 2014, 23:36:00 »

Kişilik Analizi Sonuç Bölümü
   
       Çalışmamızın kişilik analizi bölümünde adını zikrettiğimiz veri kaynaklarından alınan verilerle, Tony Blair’ın kişilik özelliklerinin İngiltere’nin Irak kararı üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Uzaktan kişilik değerlendirmesi yaklaşımı ile Blair’ın Avam Kamarası’nda dış politika konusunda sorulan sorulara verdiği cevapları toplamak suretiyle elde edilen bu verilerden, Blair’ın proaktif politika yönelimine, olayları şekillendirmede gücün içsel konumuna duyulan yüksek bir inanca, ikili bilgi süreçleri ve çerçeveleme alışkanlıklarına sahip olduğu tespit edilmiştir.
   Baştaki önermeye tekrar döndüğümüzde edindiğimiz veriler, İngiltere’nin Irak’taki tercihi ve bunun oluşum sürecinde Blair’ın etkisi göz önünde bulundurulduğunda aktöre yönelik faktörlerin dış politika yapımındaki önemini tekrar hatırlatmaktadır. Özelde; Preston, Kowert, Hermann ve diğer araştırmacıların çalışmalarında tespit ettikleri kişiliklerle Blair’ın izlediği politik yapım süreci arasında anlamlı benzerlikler göze çarpmaktadır. Özellikle Hermann tipolojisindeki kişilikler ile Blair gözlemleri değerlendirilerek oluşturulan beklenti tablolarının çok büyük oranda uyum göstermesi Hermann tekniğinin güvenilirlik ve geçerliliğine güçlü bir kanıt oluşturmuştur. Bu teknik dış politika davranışlarını öngörüp açıklamada önemli kanıtlar sunmaktadır.
   Baştaki güçlü inançlarımızdan biri de İngiltere ve ABD arasındaki tarihsel bağlar ve güçlü müttefikliğin tek başına karar davranışını açıklamada yeterli olmayacağı yönündeki tahminimize olandı. Verilerimizden görmekteyiz ki, Blair, Bush yönetimi malum Irak politikasını geliştirmeden önce de Saddam karşıtı bir harekât planlamaktaydı. Nitekim, tarihsel müttefikliğin inandırıcılığı çoğu zaman çıkar çatışmasına kadar sürmektedir. Bugün ABD ve İngiltere’nin Falkland ve Süveyş krizlerinde ters düştüğünü görebilmekteyiz (Richardson, 1996). Ayrıca Harold Wilson’un İngiliz Birliklerinin Vietnam savaşına katılmaları için ABD Başkanı Johnson’dan gelen ısrarlı çağrıları her seferinde reddettiğini pek çok araştırmacı belirtmektedir (Colman, 2004), (Ellis, 2004). Müttefikliği etkileyen, devre dışı bırakan bazı faktörler; politika yapım sürecini başka faktörlerden etkilenmeye hazır hale getirmektedir.
   Elbette kişilik analizi dış politika analizinde kullanılan tek yöntem veya gücü her bilginin izahına yetecek bir veri kaynağı değildir. Yeni bilgilere ulaşılıp değerlendirmeler yapıldığında alternatif açıklamalar da geliştirilebilecektir. Ancak mevcut durumda tatmin edici bir öngörü kaynağı olduğuna inanmaktayız. İngiltere kamuoyu, aydınlar, kabine ve güçlü Avrupa ülkelerinin savaşa karşı olduğu bir durumda alınan bu karar, durumu kişilik etkilerinin değerlendirmesine uygun bir hale getirmiştir.
   Burada belirtmemiz gereken bir uyarı, bulguların genelleştirme ve uygulamalarının limitsiz bir güce sahip olmadığıdır. Bu metodun geçerliliğinin tespit edilmiş olması her duruma doğrudan uygulanabileceği anlamına gelmemektedir. Özetle, kişilik analizi yöntemi dış politika çıktısını ele alarak oluşum süreci üzerindeki bireysel faktörleri değerlendirmektedir, çevresel ve durumsal değişkenlerin göz ardı edilmesi güvenilirliği için tehdit oluşturabilecektir.


Tony Blair’ın Psikolojik Özellikleri ve Irak Kararı’na Etkileri
   
          Birey düzeyinde gerçekleştirilen dış politika analizinin uğraş alanına, karar alıcının psikolojik yapısı da girmektedir. 1950’li yıllardan sonra dış politika analizinin sonuçtan çok sürece yönelmesi ve siyaset biliminde psikolojik araştırmaların artmasıyla birlikte (Komisyon, 2012, sf:26) bireylerin psikolojik özelliklerinin de dış politika yapımı ve karar alma süreçleri üzerinde etkili olduğu düşünülmeye başlanmıştır. Sönmezoğlu(Sönmezoğlu, 1995, sf:169), karar alıcının kişiliğinden; mizacının, psikolojik durumunun, sahip olduğu değer ve inançlarının anlaşılması gerektiğini belirtmektedir. Ona göre ‘’Örneğin, kişinin çocukluk deneyimlerinin olgunluk dönemi kişiliğine yansımasından genel ruhi durumuna kadar bir dizi psikolojik faktör bu açıdan önem kazanabilmektedir.’’ Hatta Uluslararası Politikada Algılama ve Yanlış Algılama (Perception and Misperception in International Politics)İsimli çalışmasında Jervis, psikolojiyi uluslar arası ilişkilerin merkezine yerleştirmiş ve analitik vurgusunu liderlere ve onlar›n karakterleri üzerine kurmuştur. Bu çalışma, çevresel ve devlet odaklı yaklaşımın dış politika kararlarını izah etmekte eksik kaldığını savunmuştur. Bu kitapta yazar, liderlerin, kendi algıları doğrultusunda nasıl karar aldıklarını ve psikolojik ögelerin lider davranışlarında ne denli etkili olduğunu ispatlamıştır. (Komisyon, 2012, sf:27)
Karar alma davranışının doğası üzerine araştırma yapan psikologlar, bu bilişsel sürecin çeşitli psikolojik unsurlarla etkileşimi üzerinde durmuşlardır. Bireyin geçmiş yaşantıları, kalıpyargıları, tutumları gibi spesifik hususlar ile doğum sırası gibi evrensel geçerliliği olduğu düşünülen özellikler de karar alma davranışı üzerinde etkili olabilmektedir. Çevresel etkilerle psişik süreçler arasındaki yelpazede; içsel olana yapılan vurgu arttıkça bu özellikler de önem kazanmaktadır. Örneğin psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, bütün davranışların deterministik olarak geçmiş yaşantılardan kaynaklı olduğunu düşünmekte (Ewen, 2003) bu anlamda davranış üzerindeki bilinçdışı etkiye büyük önem atfetmektedir. Her davranışın geçmiş bir yaşantının etkisiyle meydana geldiğini savunan bu görüşe göre, bir yaşantı kaydı tutularak gelecekteki olası davranışların yordanabileceği savunulmakta, yaşam öyküleri kişilik analizlerinde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışmamızın bu bölümünde İngiltere Başbakanı Blair’ın psikolojik yapısı hakkında bir değerlendirme yapılarak bunun Irak kararı üzerindeki etkileri irdelenecektir. Çeşitli psikolojik kuramlara göre değerlendirilecek özelliklerden yola çıkılarak kararın kestirilebilirliği tartışılacaktır.
   
         Bireysel Psikolojinin kurucusu Alfred Adler, çocukluk yaşantılarının ve özelde çocukların kardeşleriyle olan ilişkilerinin psikolojik özelliklerini belirlemede önemli bir rolü olduğunu savunmaktadır (Yazgan ve Yerlikaya, 2013, sf: 48). Buna göre çocukların yaşam hedefleri ve üstünlük çabalarının oranı, çocukluk dönemindeki yaşantılarla belirlenmektedir. Ayrıca kardeşlerin dünyaya geliş sırası da bazı psikolojik genellemelere konu olabilmektedir. Bu durum kaçınılmaz olarak belirli sıralarda doğan çocukların aynı tür davranışlar sergileyeceği anlamına gelmese de (Adler, 1969) belirgin kişilik özellikleri bakımından paralellikler gösterebilecekleri şeklinde yorumlanmıştır.
   
          Blair, kendisinden yaşça büyük bir kardeşe sahip olduğu için Adler’in bu sınıflandırmasında ikinci çocuğa karşılık gelen grupta yer almaktadır. Adler’e göre, (Adler, 1931) ‘’ikinci çocuk’’ doğduğu andan itibaren kendisinden güçlü bir rakiple karşı karşıya olduğundan atik davranışlar sergilemek zorundadır. Bir rekabet ortamı içine doğan çocuğun yarışmacı ve hırslı olduğu görülür. İkinci sırada doğan çocuklar genellikle gerçekçi olmayan hedefler oluşturma ve sonunda başarısız olma eğilimindedirler (Yazgan ve Yerlikaya, 2013, sf: 55). Çocukluk dönemindeki bu doğal yaşantılar ileriki yıllarda da benzer şekilde kendilerini gösterebilir. İkinci çocuk olarak doğan birey bir konuyu değerlendirirken zihninde bunu bir rekabet haline getirebilir.  Bir sorunla karşılaştığında bunu acele edilmesi gereken bir yarışma veya çabuk karar alması gereken bir mücadele olarak değerlendirebilir. Küçükken genelde yarışıp kaybettiğinden, hedef oluşturma konusunda fazlaca cömert davranıp başarısızlığa uğrayabilir. Ancak tüm bu durumların çeşitli olasılıktaki varsayımlar olduğu unutulmamalıdır.
   
          Çocukluk yaşantıları konusunda öğrenme odaklı psikolojik yaklaşımlar da önemli açıklamalar yapmaktadır. Radikal Davranışçılığın kurucusu Burrhus Frederic Skinner, ortaya attığı Edimsel Koşullanma kuramıyla çalışmamıza konu olabilecek örneklere kapı aralamaktadır.
   
          Edimsel Koşullanma kuramına göre, bir uyarıcı karşısında bir davranış gösteren birey; bu davranış sonunda ödüllendirilirse benzer uyarıcı karşısında aynı davranışı gösterme eğilimindedir. Yine davranışı karşısında ceza alan bireyin bu davranışı tekrarlama olasılığı azalacaktır. Bahsedilen ödül bireyde hoş duygular uyandıran bir etkenin ortama girmesi gibi rahatsız edici bir etkenin ortamı terk etmesi de olabilir. Edimsel koşullanma, davranışların tekrar edilme olasılığını öğrenme kuramlarıyla belirleme gayretindedir.
   
          Tony Blair, çocukken yaşadığı bir olayı –hatırlıyor olmasına şaşırarak- şu cümlelerle anlatmaktadır (Blair, 2012, sf:50):
   
          ‘’Çocukken, serseri çocuklar oyun alanında üstünüze geldiğinde ve canınızı yakmaya çalıştıklarında önce cesaret ve korkuyu öğrenirsiniz. Sonunda dayanamaz, döner ve kavga edersiniz. Bunu yaşadığım anı hâlâ hatırlıyorum: Yaklaşık on yaşındaydım, şehre ilk geldiğimde yaşadığımız, Norman döneminin ihtişamını yansıtan güzel ve tarihi Close Katedrali yakınındaki eski SPCK kitapçısı ve 18. Yüzyıl evlerinin olduğu bölgede buluna Durhann Koro Okulu’nun kapısının önündeydim.
   
           İri bir çocuk değildi. Beni korkutacak bir tip olamazdı. Adını da hatırlıyorum. Haftalardan beri rahatsız ediyordu beni. Onunla aynı yerde, aynı sınıfta bulunmaktan nefret ediyor, ondan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyordum. Bir gün durup dururken birden önüme çıktı ve bana sataştı, buna devam ederse ona vuracağımı söyledim. Gözlerimden ciddi olduğumu anlamış olacak ki sataşmaktan vazgeçti…’’
   
          Bu anıda Blair, kendisini tehdit eden, rahatsız edici bir uyarıcı karşısında bir davranışta bulunmuş böylece bu uyarıcının ortamı terk etiğini görmüştür. Skinner’in ikinci tip ödül dediği bu durum karşısında Blair, tehdide tehditle karşılık vermeyi öğrenmiş; benzer durumlarda kullanabileceği bir yöntem edinmiştir. Otobiyografisinde daha fazla örneğe yer vermediğinden buna benzer olaylar karşısındaki davranış örüntülerini tespit etmek mümkün olmasa da uzun yıllar boyunca hafızasında yer etmiş olduğundan önemi yadsınamayacak bir yaşam öyküsü olduğu anlaşılmaktadır.
   Öğrenme ilkelerine dayanan bir diğer kişilik kuramı da, Albert Bandura tarafında ortaya atılan ‘’Model Alma Yoluyla’’ sosyal öğrenme kuramıdır (Cüceloğlu, 2012, sf:426). Ünlü psikolog Bandura, davranışların başka insan davranışlarının sübjektif etkileri izlenerek öğrenilebileceğini iddia etmiştir. Bu kurama göre birey önem atfettiği bir başka bireyin davranışlarından etkilenmeye ve benzer davranışlar sergilemeye güdülenebilir. Birey sosyal ortamda şahit olduğu ödüllendirilmiş veya cezalandırılmış davranışları bilişsel süreçlerle değerlendirerek bunları edinme veya bunlardan kaçınma davranışları gösterebilecektir.
   Başkan Blair, otobiyografisinin ‘’Çırak Lider’’ adını verdiği bölümünde genç bir işçi partiliyken tanıştığı Avukat Derry Irvine ile ilgili izlenimlerini aktarmaktadır. Onunla olan ilişkisini ‘’yaşam değiştiren arkadaşlık’’ olarak tanımlayan Blair, Irvine ile ilgili görüşlerini şu cümlelerle anlatmaktadır (Blair,2012, sf:51):
   ‘’Benim hocam olarak sertti Derry ama bununla birlikte bir dehaydı…
   …Derry yasal bir sorunla karşılaştığı zaman ağzında kemiği olan bir cins köpeğe benzerdi. Sorunu adeta kemirir, inceler, gömer, sonra tekrar çıkarır ve tekrar ona bakardı… Birkaç kez geleneksel yöntemle bakıldığında umutsuz görünen birkaç davanın farklı bir analizden sonra umut verdiğini hatırlıyorum.
   Zihinsel meselelerde Derry tamamen anlaşılmaz bir adam olur, kimseyi dinlemezdi… Ondan korkardım ama ona hayrandım; aynı zamanda ona müteşekkirim.’’
   Blaır’ın Derry Irvine’den bahsettiği bu cümlelerde hayranlık duyduğu özelliklerinin; geleneksel analiz yöntemlerinin dışına çıkarak ‘’yasal boşlukları bulabiliyor olması’’ ve karar verirken kimseyi dinlememesi olduğunu görebiliyoruz. Blair’e göre Irvine’nin başarısının nedeni olan bu özellikler onun teşekkür etmesi gereken özelliklerdir.
   Model alma yoluyla öğrenme kuramına göre Blair büyük önem atfettiği Irvine’in bu gibi davranışlarını dikkatle incelemiş ve bunların başarı getiren ve hayranlık duyulacak davranışlar olduğu kanaatine varmıştır. Bu nedenle Blair’ın, bu davranış kalıplarını öğrenmiş olması ve sorunlar karşısında buna benzer davranışlar göstermesi beklenebilir hale gelmektedir.
   Bir grup veya kişiye dair kararlarımızı etkileyen bir diğer önemli unsur da, kalıpyargılardır. Kalıpyargılar bir grup hakkında sahip olduğumuz bilgilerden çıkarımlarla elde ettiğimiz kristalize düşüncelerdir. Cüceloğlu’na göre, (Cüceloğlu, 2012, sf:543) bir kişiye veya gruba karşı edindiğimiz olumsuz duygu kalıpyargı ve önyargıların temel nedenidir. Bu hazır yargılar kararlarımız için bir temel oluşturmaktadır. Literatürde hep olumsuz tutumlar anlamında kullanılmayan kalıpyargı kavramı genel ve doğal bir duygu durumudur. Her iletişim süreci bir kalıpyargı ile başlamaktadır.
   Ünlü Türk Sosyal Psikolog Prof. Çiğdem Kağıtçıbaşı,  -karar alma- davranışının ‘’alışkanlıklar’’ ve ‘’sonuç hakkındaki beklentiler’’den etkilendiğini söylemiştir(Kağıtçıbaşı, 2013, sf:138). Birey karar alma davranışında bulunmadan önce zihnindeki kalıpyargılardan yola çıkarak sonuç hakkında beklentiler oluşturmakta bu beklentiler kalıpyargıları ve kararı üzerinde yeniden etkili olmaktadır. Yine Kağıtçıbaşı’na göre güçlü ya da çok güçlü tutumlardan(kalıpyargılardan) davranış tahmini yapmak mümkün olabilmektedir.
   Başkan Blair’ın otobiyografisinde yer alan Saddam Hüseyin hakkındaki doğrudan yargıları incelemek bize, başkanın Saddam hakkındaki kalıpyargıları ve bunların gücü hakkında bilgi verebilecektir (Blair, 2012, sf:426, 427, 439, 446, 452, 471):
   ‘’Bölgeye baktım ve sürekli gelişme şansını iyi olmadığını gördüm. Saddam iktidarda kalsaydı hiç kuşkusuz durum daha kötü olacaktı…
   …Sevilmeyen, istenmeyen, sorun çıkarma eğiliminde olan bir rejim varsa o da Saddam rejimiydi.
   Ben o ana kadar (Nisan 2002) düşünmüş ve kararımı vermiştim: Saddam’ı devirmek, dünyaya ve özellikle Irak halkına hizmet etmek olacaktı…
   …Gerçek şu ki biz Saddam’ın aktif bir kitle imha silahları programı olduğuna emindik. Geçmişine bakarsak, buna inanmamız için yeterince neden vardı.
   …Saddam’ın bilinen geçmişine baktığınızda, bir istikrarsızlık kaynağı olmaktan başka bir şey değildi…güçlenirse eski oyunlarına başlayacaktı.
   …Saddam’ın geçmişte yaptıkları ona güvenilmeyeceğinin kanıtıydı.’’
   
   Blair sürekli olarak Saddam’ı güvenilmez ve değişmez biri olarak tanımlamakta ve geleceğe dair emin olduğu yargılarla hareket etmektedir. Ona göre Saddam rejiminin ‘’düzelme’’ ihtimali yoktur ve nesnel kanıtlar bunu her zaman işaret etmese de geçmişteki davranışları yüzünden Saddam’ın sakladığı kitle imha silahlarının var olduğu düşünülebilir. Buradan hareketle Blair’ın Saddam ve rejimi hakkında olumsuz kalıpyargılara sahip olduğu belirtilebilir. Blair çok az içsel muhasebeye girerek bunları belirtmektedir. Bu da güçlü kalıpyargılarla hareket ettiği düşüncesine neden olmaktadır.
   Jervis, uluslar arası politikada algılamanın rolüne değindiği yukarıda zikredilen eserinde önemli bir kavramı da literatüre katmıştır. Aslında sosyal psikolojik bir kavram olan Bilişsel Tutarlılık kavramını kullanarak karar alma süreci ve sonucu üzerinde bireyin tutarlı olma eğiliminin etkisinden bahseden Jervis’e göre bu (Komisyon, 2012, sf:32 )  karar alıcıların tutumlarıyla ve inançlarıyla uyumlu olan verinin kararlar üzerindeki ağırlığının artırılmasına kıyasla uyumsuz olan verinin de kararlar üzerinde bilakis etkisizleştirilmesidir.
   Birçok araştırmacı ve kuramcı insan davranışını temelinde tutarlı olma gereksinmesinin ya da güdüsünün olduğunu varsaymışlardır (Kağıtçıbaşı, 2013, sf:161). İnsanın mantıksal yönü ve genel psikolojik hali denge ile seyretmeye eğilimlidir. Ancak çeşitli nedenlerle bazen bu denge hali bozulabilir. Başarısız karar alma süreçleri sonunda oluşan bilişsel dengesizlikler araştırmacılar tarafından bilişsel tutarlılık kuramları ile açıklanmaktadır. Bu kuramlar karar alma davranışının süreç ve sonucuna dair önemli ipuçları verebilmektedir.
   Rosenberg ve Abelson’un bilişsel dengeleme kuramına göre bireye iki ayrı mesafede bulunan iki obje ile bireyin bunlara dair öngörüsü arasındaki ilişki mantıksızsa, birey bilişsel çelişki yaşayacaktır. Örneğin Blair, ilk baskısı 2010 yılında –yani savaş kararı üzerinden belirli bir zaman geçtikten sonra- yapılan otobiyografisinde mevcut durumda El Kaide ile Saddam rejimi arasında bir ittifak olmadığından emindir. Rosenberg ve Adelson’un kuramına göre, bu iki unsura karşı da olumsuz duygular barındıran Blair, bunlar arasındaki olumsuz yönlü ilişki nedeniyle bilişsel çelişki yaşayacaktır. Bu çelişkisini gidermesinin yollarından biri ‘’reddetme’’ yöntemidir, bu yöntemi bilinçdışı düzeyde kullanan Blair El Kaide ile Saddam rejimi arasındaki olumsuz ilişkiyi reddetmeye giderek bilişsel denge haline ulaşmaya çalışmakta ve olası karar için psikolojik alt yapı sağlamaktadır (Blair, 2012, sf:424):
   ‘’Bazı açılardan El Kaide ile Saddam rejimi gibi rejimlerin karşı taraflarda olduğunu söylemek doğruydu tabii. El Kaide, hükümetleri ve çoğu zaman da Arap dünyasındakileri hedef alıyordu. Hükümetler –ve özellikle diktatörlükler- kendi etkileri dışında çalışanları sevmez, onlara güvenmezler… Bu her zaman doğruydu ve böyle olmaya devam edecektir.
   Ama daha derin bir şeyler görebildiğimi düşündüm; yüzeyin altında, belirli bir derinlikte başıboş, yasa tanımaz devletlerle terörist gruplar arasında bir ittifak oluşmaya başlamıştı…’’
   Başlangıçta, Blair’ın zihinsel imgelemesine göre Saddam rejimi ile El Kaide arasında (-) yönlü bir ilişki ve Blair’ın kendisi ile bu ikisi arasında ayrı ayrı (-) yönlü ilişkiler varken bu durumun oluşturduğu bilişsel çelişkiyi gidermek için Blair ‘’derinlerde’’ aslında rejim ile teröristler arasında (+) yönlü bir ilişki olduğunu düşünmeye başlamıştır. Bu sayede savaş kararı almış olmasının kolaylaşabileceği beklenebilir. En azından kararını artık daha tutarlı bulacağını düşünmek mümkündür.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #13 : 08 Aralık 2014, 23:37:10 »

Sonuç ve Değerlendirme
   
          Tony Blair’a ait genel kuramsal psikolojik açıklamaları, yaşantı ve davranışlarını esas alarak yaptıktan sonra, şimdi bunların Irak kararı üzerindeki etkilerini değerlendirmek yerinde olacaktır. Kısıtlı veri kaynakları ve analiz imkânları nedeniyle daha fazla tafsilata girişmeksizin elde etiğimiz verileri değerlendirerek hem bu kuramsal çerçevenin hem de karar ile ilişki oranının saptanması için incelemelerde bulunacağız.
   
          Psikolojik veriler gerçeği net olarak saptamaktan çok öngörüler ve tahminler oluşturmaya yaramaktadırlar. Bu verilerden yola çıkarak oluşturduğumuz sınıflandırmaların içine dâhil ettiğimiz bireylerle ilgili yapılan tahminler her zaman gerçekle uyuşmayabilmektedir. İnsan sosyal çevresi ile etkileşim halinde bulundukça veya alacağı karar üzerinde rasyonel akıl yürütmeler yaptıkça bilişsel süreçlerin karar üzerindeki etkisi azalmaktadır. Karar üzerindeki tek etkili unsur liderin psikolojisi olmadığından bu çok yönlülük hali göz ardı edilmemeli psikolojik verilerin gerçeğe uygunluğu denenmelidir. Bu anlamda yapılacak yeniden değerlendirme önem taşımaktadır.
   
          Acaba Adler’in doğum sırası teorisinin Irak kararı üzerinde etkisi var mıdır? Adler’in beklentisi hırslı ve rekabetçi bir davranış örüntüsüyken Blair karar alma sürecinde hırslı davranışlar gösterse de dünya kamuoyu karşısında yarışmacı davrandığını düşünmek doğru olmaz. Birleşmiş Milletler kararını uzun süre beklemiş ve kıta Avrupa’sı devletlerinin desteğini almak için ikna çalışmaları sürdürmüştür. Savaş kararını ABD’nin müttefiki olarak ve onların açtığı yolda almış olması bu konudaki teoriyi haklı çıkarmamaktadır. Blair yarışmacı olmaktan çok işbirliği ifade eden bir tavır almıştır. Söylemlerinde sürekli ‘’Batı dünyası’’ ve ‘’biz’’ vurguları göze çarpan Blair’ın savaş kararında yarışmacı kimliğin etkilerine rastlamak güçtür. Öte yandan, Blair’ın hedef ifade eden sözleri Adler’i haklı çıkaracak cinstendir. Blair, bu savaş sonucunda sık sık terörizmi bitirmeyi, Ortadoğu’ya barış götürmeyi ‘’kolayca’’ Saddam rejiminin etkinliğini sona erdirmeyi planladığını belirtmiştir. Oysa gerçekçiliği aştığı kabul edilebilecek bu hedefler büyük olasılıkla başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Gerçekçi olmayan hedeflerin karar üzerindeki etkileri dikkate değer orandadır.
   
          Çocukluk yaşantılarının karar alma davranışı üzerinde etkili olduğu varsayımı Adler’in teorisine göre daha akla yatkın gelmektedir. Skinner’ın teorisine göre Blair’ın bu çocukluk yaşantısı ona tehdit karşısında tehditle karşılık vermeyi ‘’öğretmiş’’ bir yaşantıydı. Bu nedenle ileride de bir tehditle karşılaştığında aynı karşılığı verme eğiliminde olacağı düşünülmüştür.
   
          Blair’ın Irak kararının savunmasını yaptığı konuşmalarında terörizm tehdidi vurgusu önemli bir yer tutmaktadır. Blair Ortadoğu’daki silahlı grupları ve Saddam rejiminin sahip olduğunu varsaydığı kitle imha silahlarını Batılı devletler için birer tehdit unsuru olarak tanımlamıştır. 11 Eylül saldırılarıyla somut bir boyut kazanan bu tehdide karşı –onu ortamdan çıkarmak için- tehdide başvurduğu tarihsel bir gerçekliktir. Hatta tehdit aşamasında kalmayarak fiziksel şiddete dönüşen bu durumun kanıt niteliği Edimsel Koşullanma kuramının açıklamasını bu konuda haklı çıkarmaktadır.
   
          Model Alma Yoluyla Öğrenme Kuramı’nın açıklamasına göre Blair; Irvıne’den fazla katılımcı olmadan karar almayı ve yasal boşlukları arayıp bularak kullanmayı öğrenmiş olmalıdır. Savaş kararını alma sürecinde Blair’ın etrafındaki karar alıcı grubu kısıtlı tuttuğu ve itirazlara karşı sürekli ikna yolunu kullanarak bireysel ağırlıklı kararlar aldığı yaygın bir iddiadır. Ancak yasal boşluklar bulma konusunda ısrarlı davranacağı şeklindeki önerme doğrudan kabul edilebilecek cinsten değildir. Blair, bunda başarısız olmadan önce uzun süre Birleşmiş Milletler’den yeni bir karar çıkması için çaba göstermiştir. Ellerindeki 1441 sayılı kararı yeterli olduğuna dair inanca sahip olsa da bu çabayı göstermiş olması salt yasal boşluk arama eğilimiyle açıklanamayacak bir davranıştır.
   
            Blair’ın Saddam rejimi ve Ortadoğu coğrafyasına ilişkin sahip olduğu önyargılarla ilgili yaptığımız tespitler sonuçları itibariyle kararın doğasına uyum göstermektedir. Gerçekten de Blair tüm barış girişimlerine karşın Saddam’ın normalleşmeyecek bir siyasi karakter olduğunu düşünmüştür. Sürekli Saddam’ın saldırmaya hazır bir terörist olduğu ve kitle imha silahları bulundurduğu varsayımı ile hareket ettiğinden algısını bazı bilgilere kapatmış, bu önkabuller nedeniyle sabit sonuçları olan değerlendirmelere girişmiştir. Aynı durum ve belgeler başka bir yönetici Irak’ında veya başka bir devlette bulunsa, önyargılarla hareket etmeyecek olan Blair, belki de bu minvalde karar vermeyecektir. Bu durum Irak Kararı üzerinde Blair’ın kalıpyargılarının etkisini göstermektedir.
   
          Bilişsel Dengeleme kuramı açıklamasını, Blair’ın ağır bir karar alma sürecindeyken bu süreci kolaylaştırıp kendi bilişsel çelişkilerini sonlandırmak için El Kaide ve Saddam rejimi arasındaki olumlu bir ilişkiye kendini inandırdığı şeklinde yapmaktadır. Bu önerme teorik olarak akla yatkın görünse de kanıtlanabilirlik bakımından zayıftır. Nitekim Blair bu açıklamaları kalabalıkları ikna etmek için de yapmış olabilir. Her iki durumda da karar alma sürecini kolaylaştırdığı düşünülse de bu olgusal ölçütlerle saptanamayacak bir durumdur. Bu nedenle bu açıklamaları değerlendirme dışı bırakmak gerekmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #14 : 08 Aralık 2014, 23:37:40 »

Kaynaklar:



Adler, Alfred. 1969, The Science of Living, New York: Anchor Books
Adler, Alfred. 1931, What Life Should Mean To You, New York: Greenberg
BBC Turkish, 15 Temmuz 2004, Butler Raporu Neyi Değiştirecek? Haberi, (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapınşim Tarihi: 03.05.2014)
BBC Turkish, 18 Mart 2013, Irak’ın İşgalinde İstihbarat Yalanları Haberi, (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
Blair, Tony.2012, Bir Yolculuk, (İngilizceden Çeviren: Enver Günsel), İstanbul: Pegasus Yayıncılık
Cüceloğlu, Doğan, 2012, İnsan ve Davranışı: Psikolojinin Temel Kavramları, İstanbul: Remzi Kitabevi
Colman, Jonathan, 2004, A Special Relationship? Harold Wilson, Lyndon B. Johnson and Anglo-American Relations ‘’At the Summit’’ 1964-48. Manchester: Manchester University Press
Cook, Robin. 2004, The Point of Departure, Londra: Pocket Books
Deutsche Welle, 14 Temmuz 2004, Butler Raporu: Hatalı İstihbarat haberi, (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapını-istihbarat/a-2526316 Erişim Tarihi: 03.05.2014)
Ellis, Sylvia, 2004, Britain, America, and The Vietnam War, Westport: Praeger
Ewen, R.B., 2003, An İntroduction to Theories of Personality, New Jersey: Lawrance Erlbaum Associates İnc., Publishers
Hennessy, Peter, 2001, The Prime Minister: The Office and its Holders Since 1945, Londra: Palgrave
Hogget, Paul, 2005, Iraq: Blair’s Mission İmpossible, British Journal of Politics and İnternational Relations 7:418-428
Kağıtçıbaşı, Çiğdem, 2013, Günümüzde İnsan ve İnsanlar: Sosyal Psikolojiye Giriş , İstanbul: Evrim Yayınları
Kampfner, John. 2004-2, War and Law: The İnside Story. New Satesman 17: 21-23
Komisyon, 2013, Dış Politika Analizi, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları
Meyer, Christopher, 2005, Playing to the Crowd,The Guardian, Londra, 7 Kasım 2005
Naughtie, James, 2004, The Accidental American: Tony Blair and the Presidency, New York: Public Affairs
Preston, Thomas, (1996)The President and his Inner Cırcle: Leadership Style and The Advisery Processin Freign Policy-making, Doctoral Dissertation, Ohio State University, Columbus, OH.
Preston, Thomas, (1997)  Following The Leader: The İmpact U.S. Presidential Style Upon Advisery Group Dynamics, Structure, and decisiob. In Beyond Groupthink: Group Decision-Making in Foreign Policy. Düzenleme: Komisyon University of Michigan pres
Ralph, Jason, 2005, Tony Blair’s ‘new doctrine of international community’ and the UK decision to invade Iraq, Polis Working paper,
Rentoul, John, 2001, Tony Blair: Prime Minister, Londra: Warner Books
Richardson, Louise. 1996, When Allies Differ, Anglo-American Relations During the Suez and Falklands Crises. New York: St. Martin’s Press
Shawcross, William, 2003, Allies: The U.S., Britain, Europe, anda the War in Iraq. New York: Public Affairs
Seldon, Anthony, 2004 Blair, Londra: Free Books
Short, Clare. An Honourable Deception? New Labour, Iraq, and the Misue of Power, Londra: Free Press
Stothard, Peter, 2004, Thirty days: An İnside Account  of Tony Blair at War, Londra: Harper
Sönmezoğlu, Faruk, 1995, Uluslar arası Politika ve Dış Politika Analizi, İstanbul: Filiz Kitabevi
Yazgan, Yerlikaya; Banu İnaç, Ercüment Esef. 2013. Kişilik Kuramları. Ankara: Pegem Akademi

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #15 : 24 Ocak 2015, 00:35:48 »

Bazılarını nefreti değil, yüzeysel duyu ve duyusallığı kemirir içini; zira nefret, değişken olmayıp daha derinlerdedir. Her şeyi küçülten duyusal bir sancı nefret duygusu ile ilgili değildir. Onursuzca bir boyun eğmedir. Gittikçe kendi uçurumlarına inen alıngan sinsiler bunu iyi bilir.

Değerli paylaşımınız için çok teşekkürler turkcuturanci.com
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #16 : 13 Şubat 2015, 23:15:39 »

Giriş
      
          İnsanlar çeşitli nedenlerle yaşamlarını doğdukları ülkelerin dışında sürdürmektedirler. Kişilerin kendi istekleriyle veya bir zorlama karşısında doğdukları ülkelerden başka ülkelere doğru yer değiştirmeleri uluslararası göç çalışmalarının ilgi alanına girmektedir. Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) verilerine göre bugün dünyada 220 milyonu aşkın insan, doğduğu ülke sınırları dışında yaşamaktadır(Hugo, 2013). Bu göç hareketliliği pek çok nedene dayanırken insanların çoğunlukla insan hakları bakımından daha az korundukları ülkelerden daha iyi korunacaklarını varsaydıkları ülkelere doğru göç ettikleri görülmektedir.  İnsani gelişim endekslerinin sıralamalarıyla göç alan ülkelerin isimleri anlamlı ölçüde uyuşmaktadır. Yine her yıl gelişmiş ülkelere yönelen yasadışı göç yolları daha çok insanın yaşamını yitirdiği yerler olmaktadır. İnsanlar yalnızca diktatörlerden, savaş ve soykırımdan değil; daha basit insan hakları ihlallerinden de kaçmaktadırlar. Düşünce hürriyetini daha iyi koruduğu düşünülen ülkelere her yıl çok sayıda aydın ve öğrenci göç etmekte, mülkiyet ve ticaret haklarına dair çekinceleri olan girişimciler daha güvenli ülkelerde yaşamayı tercih etmektedirler.
   
          Uluslararası göç pek çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Temelde uluslararası sistemin göç kavramına yaklaşımı uzun süredir tartışılagelen bir konudur. Göçmenlerin korunması konusundaki çalışmalar devletlerin geliştirdikleri reflekslerle çelişebilmektedir.  Zaten devletlerce oluşturulan göç politikalarının ortaya çıkardığı sosyal ve ekonomik sonuçlar insan hakları bakımından daha iyi korunan bireyler oluşturmak bir yana, yeni insan hakları ihlallerine bile yol açabilmektedir.
   
          Bu çalışmada gelişmiş ülkelere göç eden bireylerin insan hakları konusundaki beklentilerinin gerçekte yaşamlarına ne kadar yansıdığını saptamak amaçlanmıştır. Bu bireylerle yapılan görüşmeler değerlendirilmiş; Batı’da artan ayrımcılık ve yabancı karşıtlığı iddiaları göz önünde bulundurularak bir göç nedeni olarak insan haklarının önemi üzerinde durulmuştur.  Elde edilen veriler göç alan devletlerin göçmen politika ve anlayışları hakkındaki güncel gelişmelerle desteklenmiştir.

İnsan Hakları Göç İlişkisi
   
          Güvenliği ilgilendiren ve kalıcı nitelikte olanlar başta olmak üzere her türlü insan hakları ihlalinin uluslararası göç için neden oluşturacağı bilinmektedir. İnsanın hakları bakımından farklı devletlerde aynı oranda korunmuyor oluşu bazı devletleri yaşamak için daha cazip hale getirmektedir. Özellikle bilişim çağında dünyanın dört bir yanıyla sürekli iletişim halinde olan insan için başka devletler hakkındaki farkındalık arttıkça göç üzerindeki hareketlilik de artmaktadır.
   
          OECD’nin 2014 yılına ait Uluslararası Göç Görünüm Raporu, dikkat çekici veriler sunmaktadır. Son yıllarda sürekli artış eğiliminde olan göç oranının bu yıl da artmış olduğu kaydedilmiştir. 2009-2012 arası da dahil olmak üzere yıllık göç ortalamasına göre en fazla göç alan ülkeler sırayla ABD, Fransa, Almanya, İsveç, İngiltere, Kanada, Belçika, İtalya, İsviçre, Türkiye ve Avusturya olarak açıklanmıştır. Yine nüfusuna göre en fazla göç alan ülke İsveç’tir.
   
          Norveç merkezli bir başka kuruluş olan Küresel Haklar ve Gelişme Ağı ise insan hakları düzeyini ölçtüğü bir rapor açıklamıştır. 21 ayrı başlıkta değerlendirdiği insan haklarına ilişkin puanları karmaşık matematiksel yöntemlerle değerlendiren örgüt, insan haklarına en saygılı ülkeyi tespit edeceği bir sıralama yapmayı amaçlamıştır. Bu sıralamada ilk dördü Norveç, İsveç, Avustralya ve Lüksemburg oluştururken İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD gibi devletler de ilk 20 ülke arasında yer almışlardır. (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.zaman.com
, 19 Ekim 2013) Küresel Haklar ve Gelişme Ağı’nın çalışması kadar merkezî bir yere yerleştirmese de insan haklarının değerlendirme kıstasları arasında bulunduğu İnsanî Gelişim Endeksi’nden elde edeceğimiz veriler de bu sıralamalara paralellik göstermektedir. İnsanî Gelişim Endeksi, Pakistanlı ekonomist Mahbub-ul Haq tarafından geliştirilen ve her yıl Birleşmiş Milletler Gelişme Programı tarafından ölçülerek belirlenen bir sıralamadır. İçinde okuryazar oranından çocuk haklarına kadar pek çok ölçütü barındıran endeks oldukça itibar görmektedir.
   
          İnsanî Gelişme Endeksi’nin 2013 raporuna göre, OECD’nin en çok göç alan ülkeler içinde saydığı ABD 3., Fransa 20., Almanya 5., İsviçre 8., İngiltere 26., Kanada 11., Belçika 17., İsviçre 9., İtalya 23. ve Avusturya 18. sırada yer almaktadır. Görüldüğü gibi ikisi hariç bu devletlerin tamamı en yaşanabilir ilk 20 ülke arasında değerlendirilmektedir. Küresel Haklar ve Gelişme Ağı örgütünün yalnızca insan hakları bakımından yaptığı sıralama kadar olmasa da bu durum göç üzerinde insan haklarının etkisi konusunda önemli veriler sunmaktadır.
   
          Bu değerlendirmenin dışında göç kararının her zaman rasyonel bir değerlendirme sürecinin sonunda gerçekleşmediği unutulmamalıdır. Medya başta olmak üzere çeşitli iletişim kanalları planlı ve isteğe bağlı göç üzerinde etkili olurken bazı ekstrem durumlarda göç öznesi görece en uygun karara yönelebilmektedir. OECD’nin raporunda Türkiye’nin görünümünü bu durumla açıklamak mümkündür. Türkiye’nin göç yolları üzerinde oluşuna bağlı jeopolitiğinin yanı sıra son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerin de bunda etkili olduğu düşünülebilir.
   
          Arap Baharı sürecinde siyasal suçlular, yerleşim yerlerini sıcak çatışmalardan dolayı terk edenler ve savaş tehlikesinden uzaklaşmak isteyenler gibi pek çok grup Ortadoğu’dan hızla uzaklaşmıştır. Türkiye özellikle Suriye’deki savaş nedeniyle göç edenlere karşı uzun süre açık kapı politikası uyguladığından Türkiye’ye gelen çok sayıda göçmen istatistikleri anormal biçimde etkilemiştir. Ancak bu durum da insan haklarının göç üzerindeki etkisi hakkındaki tezimizi doğrulamaktadır. En temel insan hakkı olan yaşama hakkının ihlal edilmesi riskine karşılık en mantıklı tercihi yapmak zorunda olan göçmenler insan haklarına görece daha saygılı bir ülke olan Türkiye’yi tercih etmişlerdir.

İnsan Hakları ile Özelde Göçmen Haklarının Tarihsel Gelişimi ve Korunması
   
          İnsan haklarına dair temelleri antik Yunan felsefesine kadar dayanan düşünceler son üç asırda sistematik olarak tanımlanmaya başlamıştır. Her ne kadar Magna Carta’da keyfi sürgünü yasaklayan madde gibi modern göçmen hakları kavramının içeriğine dâhil edilebilecek söylemler varsa da bunların oldukça kısıtlı kaldığı iddia edilebilir. Daha genç İngiliz insan hakları metinlerinden Bill of Rights’ta veya ABD’de kabul edilmiş 1776 Virginia sözleşmesinde doğrudan göçmen haklarını ilgilendiren metinler aramak konjonktürel olarak anlamsız olsa da örneğin Virginia’daki eşit yurttaşlık vurgusunun insan haklarının gelişiminde oldukça önemli bir basamak olduğu söylenebilir. 17. ve 18. yüzyılda insan hakları konusundaki bu hızlı gelişme dönemi 1789 Fransız İhtilali’nin ardından yayınlanan İnsan ve Yurttaş Hakları bildirisiyle zirvesine ulaşmıştır. O güne kadar olan metinlerin neredeyse bir özü kabul edilebilecek metin, geniş bir çerçevede döneminin en ilerici insan hakları olayı olmuştur. İnsan haklarına dair bu ulusal metinlerin etkinliği ve işlevselliği üzerine eleştirilerde bulunmak mümkün olsa da uygulanacak en akılcı yöntem bunları uluslararası korumaya giden yolda önemli basamaklar olarak görmektir.
   
           Erdoğan’a göre (2007, sf:96) bu hızlı gelişim 1815-1930 yılları arasındaki dönemde ciddi bir duraksamaya girmiştir. Avrupa’da yükselen işçi sınıfı hareketleri ve ulusalcılık ile bunlara bağlı olarak gelişen totaliter rejimler insan hakları bakımından büyük sıkıntıların yaşandığı bu dönemin başlıca nedenleridir. Bir dünya savaşının tamamına diğerininse hazırlık ve kutuplaşma evresine denk gelen bu yıllarda bozulan savaş ekonomisi, kitlesel göçler ve ideolojik kamplaşma gibi pek çok nedenle insan hakları askıya alınmış hatta geriye götürülmüştür. Ulus devletlerin birbirleriyle yarış halinde oldukları bu dönemde vazgeçtikleri ilk masraf insan hakları olmuştur. Ulus hakları insan haklarından ön plana alınmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllara kadar süren bu duraklama evresi uluslararası sistemin bünyesinden insan hakları kurum ve yasaları çıkarmasıyla son bulmuştur.
   
          İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan insan hak ve onurunu hiçe sayan durumlar dünya kamuoyunda büyük bir şok etkisi ve nefrete yol açmıştır. Yaşanan büyük acılar sivil toplum ve uluslararası sistemi daha etkili mücadele yollarına girişmeye yöneltmiştir. Standardize olmuş ve devletlerin ortak onayına dayanacak bir uluslararası hukuk sistemi oluşturmak için harekete geçen ülkeler 1945’te Birleşmiş Milletler Anlaşması ile ilk adımı atmışlardır (Kapani, 1991, sf:23). İnsan haklarının çok taraflı olarak tanındığı en etkili anlaşma olan bu belgeye göre dünya barış ve huzurunun başlıca şartı, insan haklarının dünya ölçüsünde sağlanmasıdır. Bu anlaşmayla insan hakları ilk defa uluslararası hukuk alanına çıkmış ve evrensel bir değer olarak tanınmıştır. Metinde geçen yaptırım ifadesi, insan haklarına ve temel özgürlüklere yönelik saygıyı teşvik etmek olarak belirlenmiştir. Anlaşma insan haklarını evrensel bir değer olarak ortaya koyma amacı taşıdığından insan haklarının tanımlanması ve sıralanması belirlenmesi kısa süre sonra İnsan Hakları Evrensel Beyannamesiyle mümkün olacaktır.
   
          Teknik olarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun aldığı bir karar hükmünde olan İnsan Hakları Evrensel Bildirisini, bildiriyi hazırlayan hukukçuların içinde yer alan Rene Cassin, ‘’Birleşmiş Milletler Anlaşması’nı tamamlayan ve yorumlayan bir belge’’ olarak tanımlamaktadır (Kapani, 1991, sf: 29). Birleşmiş Milletler Anlaşması’nda önemi belirtilse de ne olduğu açıklanmayan insan haklarını bir liste olarak ortaya koyan bildiri 1948 yılında 48 kabul ve 8 çekimser oyla kabul edilmiştir. Klasik özgürlüklerle yeni sosyal ve ekonomik özgürlükleri sentezlemekle kalmamakta ulusal bildiri ve anayasalarda yer almayan hakları da formülize etmektedir.
   
          Bildiride özellikle göçmen hakları bakımından değerli olan kölelik yasağı ve eşitlik ilkesi gibi temel haklarla başka ülkelere yerleşme hakkı ile sığınma ve mülteci muamelesi görme hakkı gibi özel durumlar da tanımlanmıştır. Göçmenleri ilgilendiren bu hakların toplu halde bulunması yönüyle önem arz eden bildiri aynı zamanda bazı değiştirilen ve oluşturulan anayasalara da kaynaklık etmiştir. Bu anlamda göçmen hakları standardı oluşturmak konusunda işlevsel olduğunu söylemek yerindedir.
   
          İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, çekince koyan ülkelerin maddeleri gerçekçi bulmaması bir yana en çok eleştiriyi teknik yönden almaktadır. Bildiri imzalayan devletleri bir yükümlülük altına almamakta, onların bir niyet beyanı veya ahlakî taahhüdü olarak kalmaktadır. Bildiride yer alan ilkelerin iç düzenlemelerde gözetilmesi bir temenni olarak belirtilmektedir. Uygulama ve denetim mekanizması hakkında bir bilgi yer almamaktadır. Bu durum uluslararası sistemi yeni düzenlemeler hazırlamaya yöneltmiştir. İnsan haklarının eksiksiz hukuk metinleri olmasını bir süreç olarak gören görüşlere göre denetleme ve uygulama, sonraki aşamalarda gerçekleşecektir.
   
          Birleşmiş Milletler’in çok ciddi dirençle karşılaşmadan Anlaşma ve Bildiri’yi üye ülkelere kabul ettirmesinin ardından etkin denetleme ve uygulama mekanizmaları oluşturacak yeni düzenlemelere ihtiyaç duyulmaya başlanmıştır. Artık bir ilkeler bildirisi ve haklar dizisinden çok devletleri yükümlülük altına alacak bağlayıcı bir sözleşmenin hazırlanması gerekmiştir. Bunun üzerine 1966’ya kadar olan süreçte hazırlanmış iki bildiri Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme bu yılda kabul edilmiştir. Üye ülkelerin de istekleri doğrultusunda acilen ve tamamen uygulanması gereken insan haklarıyla aşamalı olarak gelişecek olanları iki anlaşma biçiminde ortaya koyan bu metinler iki hak grubu için farklı düzeylerde denetleme de gerektirmektedirler. Kabul edilmesi ile yürürlüğe girmesi arasında uzun bir süre geçen ‘’ikiz sözleşmeler’’ insan haklarının uluslararası korunumu sürecinin en önemli basamaklarındandır.
   
          Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan insan hakları metinlerinin beraberinde getirdiği kurumlar BM Şartı ile oluşturulan İnsan Hakları Komisyonu ve BM İnsan Hakları Sözleşmeleri ile oluşturulan İnsan Hakları Komitesidir. Komisyon insan hakları alanındaki sorunlarla doğrudan ilgilenen Ekonomik ve Sosyal Konsey’in altında kurulmuş bir değerlendirme birimi gibi çalışmaktadır. 1947’de kurulmuş olup belirli ülkelerde veya belirli konular hakkında gerçekleşen insan hakları ihlalleri üzerine raporlar hazırlamakla görevlidir. BM’nin harekete geçmesi gerektiği varsayılan konular hakkında araştırma yapan (veya yaptıran) komisyon kendi önerileriyle beraber bunları Konsey’e sunmaktadır. Komisyonun işlevi bu anlamda doğrudan soruşturmadan çok uzaktır.
   
          Birleşmiş Milletler’in bu konudaki daha yetkin kurumu şüphesiz İnsan Hakları Komitesidir. Yılda üç defa üye ülkelerden seçilen 18 uzmanla çalışmalar yürüten Komite; taraf devletlerin Genel Sekreterlik kanalıyla ilettikleri raporları değerlendirmek, devletlerin birbirini şikayet etmeleri halinde araştırmada bulunmak ve bireysel başvuruları karara bağlamakla görevlidir. Bu anlamda komite ciddi bir uluslararası izleme komitesi hüviyetine kavuşmuştur. Komite yalnızca birincil hakları ifade eden Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne dair çalışmaların organıdır. Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi için daha az sıkı bir denetleme sistemi öngörülmüştür. 1987’de kurulan Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi taraf devletlerin raporlarının değerlendirilmesiyle sınırlandırılmış görevleri yerine getirmektedir.
   
          İkiz sözleşmelerin göç ve göçmen haklarıyla ilgili getirdiği en önemli değişiklik Bildiri’de yer alan sığınma hakkı, başka ülkelerde serbestçe dolaşabilme ve yerleşme hakkı gibi izaha muhtaç kavramlar yerine Kişisel ve Sosyal Haklar Sözleşmesi’nde yer alan self-determinasyon ile ulusal ve ırksal ayrımcılığın engellenmesi yöndeki ifadelerdir. Ayrıca devletler arası şikayet seçeneği yerleştiği ülkede kimliği tanınmayan göçmenler için olumlu sonuçlar doğurabilecek bir durumdur. Yine de komitenin yargısal niteliğinin olmaması ve sözleşmede yer alan hakların ihlal edilip edilmediğini saptama ve açıklama yetkisinin bulunmaması hukuk-güç dengesi konusunda karamsar fikirler vermektedir. Devletler yargı yetkileriyle donanmış uluslararası bir kurumun varlığını egemenlik haklarına tehdit olarak algılayabilmektedirler. Öyle ki, hem Rusya hem de –doğrudan olmasa da- ABD bu konuda benzer görüşler bildirmektedir (Kapani, 1991, sf:39). Bu durum insan haklarının sağlanması önündeki en büyük engelin devletler olduğu şeklindeki görüşü haklı çıkarır niteliktedir.
   
          BM’ye bağlı temel sözleşme ve organların dışında kabul edilen bazı diğer önemli belgeler de vardır. Her Çeşit Irk Ayrımı’nın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme, Kölelik ve Angaryaya İlişkin Sözleşmeler (1951, 1955, 1957, 1959)ve Kendi Kaderini Belirleme Hakkına İlişkin Sözleşmeler (1960, 1962) bu ilkesel sözleşmelerden başlıcalarıdır.
   
          İnsan haklarını koruma motivasyonuyla çalışan Birleşmiş Milletler’in yanı sıra bazı yerel örgütler de aynı doğrultuda çalışmalar yürütmektedir. Bu çalışma kapsamında ele alınacak bir diğer metin, insan haklarının yerel düzeyde korunması kapsamına giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’dir. BM’de insan hakları standardının oluşumunda yaşanan gecikmelerin harekete geçirdiği Avrupa Konseyi üyesi devletler koordinasyonları daha fazla ve refah ile insan hakları gibi konularda ortalama seviyeleri daha yüksek olduğundan daha erken bir tarihte bir araya gelerek AİHS’ni oluşturmuşlardır. Aralarındaki uyumun anlaşmalarını kolaylaştırdığı bu devletler 1953 yılında ‘’her insanın insan haklarından yararlanma hakkı olduğu’’ ön kabulüyle sözleşmeyi ortaya koymuşlardır. Evrensel Bildiri’de geçen temel hak ve özgürlüklerin geniş ve somut şekillerde açıklandığı bir metindir. Bu geniş ve somut yapısı uygulamaya dönük oluşturulmuş olması ve denetimi mümkün olacak şekilde yazılması istendiğinden kaynaklanmaktadır. Sözleşmenin beraberinde getirdiği en önemli kurum 11 no.lu ek protokolün yürürlüğe girmesinin ardından İnsan Hakları Komisyonu ile birleşen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir.
   
          AİHM, ulusal yargı makamlarının ardından ikincil görevleri üstlenmektedir. AİHM’İn tamamlayıcı ve denetleyici gücü kaynağını doğrudan iç hukuka uygulanabilirliğinden almaktadır. Kişilerin AİHM kararları ile iç hukukta hak iddia etmeleri mümkündür. Kişisel başvuru hakkıyla yetkileri artan AİHM’in bu özellikleri insan haklarının korunması konusundaki yetkinliğinin de kanıtıdır. AİHS’ne ek olarak ikili sözleşmedeki duruma benzetilebilecek olan bir diğer belge, Avrupa Sosyal Şartı’dır. 1965’te yürürlüğe giren anlaşma sosyal ve ekonomik hakları geniş şekilde tanımlaması bakımından önemlidir. Yine ikili sözleşmedekine benzer biçimde daha az sıkı denetleme gücü bulunan Avrupa Şartı göçmen hakları konusunda önemli bir içeriğe sahiptir.
   
          Avrupa Sosyal Şartı’nın 19. Maddesiyle taraf devletlere yüklediği sorumluluk ‘’Çalışan Göçmenlerin ve Ailelerinin Korunma ve Yardım Hakkı‘’dır. Bu maddeden yola çıkarak göçmenleri ilgilendiren bir konuda Fransa’nın haksız bulunması Şart’ın önemi bakımından dikkat çekici olabilir. Fransız yasalarını belgesi olmayan göçmenlerin çocuklarına acil, hayatî ve tıbbî konular haricinde koruma altına almaması nedeniyle haksız bularak şikayet eden bir sivil toplum örgütünün lehine karar çıkmıştır. Raporda geçen ‘bir Taraf Devlet sınırları dahilinde yabancı ülke vatandaşlarına tıbbi yardım sağlanmasını reddeden bir mevzuat veya uygulama bulunması, bu şahıslar orada yasadışı yollarla bulunuyor dahi olsa, Şart’a aykırıdır’  ifadesi yaptırım gücü olmasa da şartın insan haklarına katkısını ortaya koymaktadır. (De Schutter, 2010)
   
          Özetle, insanlığın bireysel insan hakları mücadelesi son yarısında kolektif bir mücadele halini almıştır. İnsan haklarını korumak üzere organize olan uluslararası sistem, devletin bazı haklarını insanlara vermek için giriştiği mücadelede önemli yol kat etmiştir. Yine de devlet politikaları, uluslararası ve yerel örgütlerde söz hakkını ellerinde bulunduran güçlü devletler ve bazı çıkar gruplarının hala bu gelişimi geriye götürmeye yönelik davranışlar gösterdikleri açıktır. Uluslararası sistemin insan haklarını tam anlamıyla koruyabilecek duruma gelmesi için daha uzun bir süre olduğu düşünülmektedir. Günümüzde artık göçmen hakları konusunda (yerleşme, çalışma, sağlık, eğitim vs.) alınan kararların ilkesel olmaktan çıkıp yaptırım gücü olan yasalara dönüşmesi gerekmektedir.
   
          Öte yandan iyi niyetle yaklaşıldığında uluslararası sisteme ait enstrümanların göçmen haklarını korumak için yeterli olacağını savunan düşünceler de vardır. Bunlara göre, kanunlar ne kadar çok ve çeşitli olursa olsun uygulayıcıları ve yerel hukuka aktarım biçimleri birbirinden farklı gelişeceğinden insan faktörü hukuksal düzenlemelerden daha ön plandaki bir etkendir. Aynı anlaşmalara imza atıp aynı kuruluşlara üye olan devletlerde göçmen haklarının farklı düzeylerde korunuyor oluşu bu düşünceleri kanıtlasa da egemenlerden kısıtlanacak güçlerin insana ve onun haklarına aktarılacağı unutulmamalıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #17 : 13 Şubat 2015, 23:17:11 »

Almanya
   
          Almanya göç literatüründe adı en çok geçen devletlerden biridir.  II. Dünya Savaşı’nı takip eden yıllarda yaptığı ekonomik atılımlar için duyduğu yüksek miktarda işgücü ihtiyacı Almanya’yı sistematik olarak işçi göçmen alımına yöneltmiştir. Sanayide çalışacak vasıfsız işçiler Almanlar’ın yapmak istemediği işlerde çalışacaklardı. Çeşitli ülkelerin işçi gönderme taleplerini değerlendiren Almanya  İtalya ile 1955, İspanya ile 1960 ve Yunanistan ile 1960 yıllarında işgücü anlaşmaları yapmıştır. Buna rağmen işgücü açığı kapatılamayınca Türkiye (1961), Fas (1963), Portekiz (1964), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) da göçmen işçi gönderimi için Almanya ile masaya oturmuştur. Bugün 81 milyonu aşan nüfusuyla Avrupa Birliği’nin en büyük ülkesi olan Almanya ABD’nin ardından dünyanın en çok göç alan ikinci ülkesi durumundadır. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na göre Almanya göçmen nüfusun en fazla olduğu üçüncü ülkedir. Alman nüfusunun %12’sini oluşturan göçmenler 10 milyona ulaşan nüfuslarıyla Dünya’daki tüm göçmenlerin %5’ini oluşturmaktadırlar. Yalnızca göçmenler değil, onların aile birleşimi yoluyla gelen akrabaları ve göçten sonra doğan çocuklarla da eklenince oldukça heterojen bir nüfus örüntüsü ortaya çıkmaktadır.
   
          Başlangıçta sanayi işçileri alımı için başlatılan göçte oldukça geçirgen bir politika izleyen Almanya 2000’li yıllara yaklaşırken göçmenler konusundaki seçiciliğini artırmaya başlamıştır. Hala iltica başvuruları ve toplam göç bakımından Avrupa ortalamasının hayli üstünde bulunsalar da kıtada son dönemde ortaya çıkan ekonomik darboğazın yol açtığı işsizlik tehlikesi Almanya’da da diğer ülkelere benzer uygulamaların başlatılmasına yol açmıştır. Örneğin daha 1983’te geri dönüş teşvik yasası çıkmış, ülkelerine kesin dönüş yapan göçmenlere mali destek sağlanmıştır. (Şen, 1993)Göçmenlik için dil sınavının gerektiği Almanya’da hükümet göçmen kalitesini artırmayı amaçlamaktadır. Bu politika sonuç vermiş eğitim ve ticaret amaçlı göçler de işçi göçlerinin yanında ön plana çıkmaya başlamıştır. Göç ve göçmen politikaları Almanya’nın siyasal gündeminde eskiden beri varlığını koruyan bir konudur. Almanya göçün en yoğun olduğu dönemde bile sistematik bir politika gütmekten vazgeçmemiştir. Almanya’daki göçmenlerin insan hakları bakımından görece iyi bir yerde oldukları savunulabilir. Bunda kalabalık nüfuslarının etkisi büyüktür. Almanya’daki geniş göçmen kitlesi örgütlü hareket ederek seçim sonuçlarına etkileyebilmektedir. Parlamento’daki göçmen sayısı ve etkinliği azımsanmayacak düzeydedir. Göçmenler hükümetlerin olumlu politikalar geliştirmesine neden olmaktadırlar.
   
          Almanya’ya giden göçmen işçilerin ilk sorunu kimlik meselesi olmuştur. Başlangıçta göçmenler için Gastarbeiter terimi kullanılmıştır. Konuk işçi anlamına gelen sözcük uzun süre hem devlet hem de kamuoyu tarafından kullanıldıktan sonra yerini ‘yabancı işçiler’ ve ‘göçmen işçiler’ kavramlarına bırakmıştır. Göçmen işçilerden bir kısmı çalışıp ülkelerine geri dönerken bir kısmı da ailelerini Almanya’ya götürünce kimlik problemi kendini iyiden iyiye belli etmiştir. Örneğin, 1973-74’te tüm Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan Türk işçi sayısı 711.302 iken bu nüfus eş ve çocukların gelmesiyle 1.765.788’e çıkmıştır (Abadan Unat, 2010) .Büyük kısmı Almanya’da yaşayan bu kalabalığı artık geçici misafir olarak görmenin imkansız olduğu anlaşılınca günümüzde de kullanılan "yabancı vatandaşlar" (Ausländische Mitbürger) ifadesi literatüre girmiştir. Günümüzde göçmenlerin Alman vatandaşlığına geçmeleri mümkün ama zor süreçleri içermektedir. Alman İstatistik Dairesi’nin verilerine göre Türk vatandaşlarının 620 bin kadarı bugüne kadar Alman vatandaşlığına geçmiştir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.starkibris.com
, ?).
   
          Almanya’nın insan hakları karnesi göçmenler dışındaki konularda geçer notlarla dolu olsa da Alman hükümeti sıkça uyarılara kulak tıkamakla suçlanmaktadır. Örneğin her yıl hükümetin federal meclise sunduğu insan hakları raporu içerik bakımından sert eleştirilere maruz kalmaktadır. 3 bölümden oluşan raporda bu bölümler Almanya devletinin insan hakları politikasının esasları, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların insan haklarının korunması konusundaki rolü ve Dünya’da yaşanan insan hakları ihlallerine ayrılmıştır (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.dw.de
09.10.2008.). Görüldüğü gibi bunların arasında artan ayrımcılıkla mücadele ve göçmen sorunları gibi konular yer almamaktadır. Uluslararası Af Örgütü Almanya Bürosu Genel Sekreteri Barbara Lochbihler de bu duruma değinerek Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi kurumların uyarılarının raporda yer almamasını ciddi bir eksiklik olarak değerlendirmiştir. Ayrıca BM İşkenceyle Mücadele Komisyonu’nun insan haklarına yönelik uyarısının raporda yer almayışından duyduğu rahatsızlığı aktarmıştır.
   
          Almanya’ya göçmenler konusunda yapılan bir diğer güncel uyarı BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan raporda yapılmıştır. Raporda yabancıların, sığınmacıların, Yahudilerin, Sinti ve Romanların eğitim, barınma, iş ve sağlık gibi temel insan haklarına ulaşmada yaşadıkları haksızlıklar anlatılarak bu gruplara yönelik artan ayrımcı hareketlere işaret edilmiştir. Almanya Devleti’nin ırkçı propagandayı engellemekte yetersiz kaldığının açıklandığı raporda kadına yönelik şiddete yönelik önlem alınması da istenmiştir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.dw.de
, 01.11.2012). Buna benzer açıklamalar Berlin merkezli Amedeu Antonio Vakfı tarafından hazırlanan bir raporda da zikredilmiştir. ‘’Alman hükümeti artan aşırı sağ hareketleri önlemek için ne yaptı?’’ sorusuna cevap arayan raporda şiddetin önemsenmediği ve ayrımcı şiddetin basit şiddete yorulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Alman devleti tarafından ayrımcı şiddetin kurbanına suçlu muamelesini yapıldığının belirtildiği raporda devletin ayrımcılığın üzerine gitmek yerine ırkçılığın görünen yüzü olan siyasi parti ve derneklerle mücadele ettiği iddia edilmiştir. Ayrıca hükümetin ayrımcılıkla mücadele etmek için yeterince kaynak ayırmayışı yine konuya gereken önemin verilmediğine kanıt olarak gösterilmiştir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.dw.de
, 15.08.2012)
   
          Alman hükümetinin ayrımcı hareketlerin örgütlenmesini engellemekte yetersiz kalması güncelliğini koruyan bir sorundur. En son Dresden kentinde örgütlenen  "Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar" (PEGIDA) adlı hareket tehlikeli olabilecek bir potansiyele sahiptir. Her hafta pazartesi günleri toplanarak Alman hükümetinin fazla olumlu buldukları göçmen politikasını eleştiren topluluk 17.500 kişiye ulaşan sayılarıyla yeni sorunlara kaynaklık edecek gibi görünmektedir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.aljazeera.com.tr
, 26.12.2014) Alman hükümeti grubun internet üzerindeki örgütlenmesine engel olmamakla suçlanmaktadır.
   
          Alman devletinin ayrımcılık konusundaki tavrının basit bir göz ardı etmeden daha ciddi olduğunu iddia edenler de vardır. Alman medyasında biraz da küçümsenerek ‘’Dönerci cinayetleri’’ olarak anılan olayda 2000-2006 yıllarında Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü(NSU) tarafından 10 kişinin katledilmesi üzerine Alman istihbarat örgütü ile NSU arasındaki bağlantı iddiaları gündemi uzun süre meşgul etmiştir. Uzayan yargılama süresi, bazı delillerin yok edildiği iddiası ve sanık sandalyesine gülünç oranda az kişinin oturmasıyla temellendirilen bu iddia üzerine TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu da bir rapor hazırlamıştır. 2000-2006 Yıllarında Almanya’da Neo-Nazilerce İşlenen Cinayetler Hakkında İnceleme Raporu adını taşıyan belgede bu konudaki çekincelere yer verilmiş ‘’Cinayetlerin görünen yüzü yanında derinlerdeki destekler de ortaya çıkarılmalıdır.’’ ‘’Neo-Nazi cinayetlerinin engellenememesinde istihbarat ve polis teşkilatının ihmali veya kastı olduğu konusunda kuvvetli iddialar ve yaygın bir kanı mevcuttur.’’ ‘’Özellikle istihbarat teşkilatlarının neo-Nazilerden muhbir devşirme uygulamasında kontrol kaybedilmemelidir.’’ gibi ifadeler kullanılmıştır. Alman hükümeti bu konuda başta insan hakları örgütleri olmak üzere kamuoyunu tatmin edecek bir açıklamayı henüz yapmamıştır. Az sayıda kişinin ceza aldığı bu olay üzerindeki sır perdesi aralanmış değildir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.tbmm.gov.tr
, 2012)
   
          Göçmenlerin sıkça karşılaştığı bir diğer sorun alanı eğitim ve ona bağlı istihdam problemleridir. Alman eğitim sistemi katı ve karmaşık bir şekilde yapılanan çeşitli okul düzeylerinden meydana gelmektedir. Okullar arasında geçiş; sınavlar, öğretmenlerin insiyatifi ve genel başarı durumlarıyla belirlenmekte ve bu değişimler oldukça zor gerçekleşmektedir. Göçmen aileler çocuklarının ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar Alman kökenli öğretmenler tarafından ayrımcılığa uğrayarak daha düşük düzeydeki okullara devam etmek zorunda kaldıklarından yakınmaktadırlar. Ayrıca Almanca bilgisinin okul seçiminde önemli bir rol oynaması da göçmen çocuklar için bir dezavantajdır. Ayrımcılığın bununla kalmadığını iddia eden aileler iş başvuruları konusunda da Almanların kendilerini daha az tercih ettiğini belirtmektedirler. OECD’nin yaptığı bir araştırma yabancı kökenlilerin işe girebilmek için Almanlar’dan ortalama 5 tane daha fazla CV göndermeleri gerektiğini ortaya koymuştur. Yine yapılan başka bir araştırma kapsamında rastgele düzenlenmiş aynı özellikteki Türk ve Alman isimlerin yer aldığı CV’lerden Almanlara ait olanların %14 oranında daha fazla tercih edildiği saptanmıştır (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.dw.de
, 12.02.2010).
Almanya’da göçmen haklarına ilişkin en güncel rapor; Göç, Mülteciler ve Uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Aydan Özoğuz tarafından tanıtımı yapılan ve 2012 Haziran ile 2014 Mayıs dönemini kapsayan 10. Yabancılar Raporu’dur. Yabancıların entegrasyonu konusunda çeşitli kıstaslarda değerlendirme yapılan rapora göre özellikle eğitim ve istihdam alanında sorunlar yaşandığı kaydedilmektedir. SPD Genel Başkan Yardımcısı Ralf Stegner’in bu rapor hakkında yaptığı yorum Alman devletinin göç politikaları tarihini özetler gibidir:  "Kimse başarılı bir göç ülkesi olduğumuzu inkar edemez. Ancak gerçek bir uyum toplumu olmak için daha çok çaba sarf etmemiz lazım.’’(Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.ntvmsnbc.com
, 30.11.2014)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #18 : 13 Şubat 2015, 23:19:41 »

İngiltere
   
          Demokrasi ve hukuk geleneği bakımından Avrupa’nın sayılı devletlerinden olan İngiltere uluslararası göç için önemli cazibe merkezlerindendir. Uzun yıllar en yaşanabilir şehir unvanını koruyan Londra faktörü başta olmak üzere çoğu ekonomik olan çeşitli nedenler İngiltere’yi önemli bir göç durağı haline getirmiştir. Geçmişte göçmenlere yönelik politikalarını genel olarak olumlu bir çizgide ilerleten İngiliz hükümeti son yıllarda Akdeniz’deki arama kurtarma çalışmalarına yönelik tutumu ve ülkede artan ayrımcılığa karşı etkili mücadele yöntemleri nedeniyle sert eleştirilere maruz kalmaktadır. 
   
          Başta ülkedeki insan hakları kuruluşları olmak üzere çok geniş kesimlerin tepkisini çeken açıklama Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Joyce Anelay’dan gelmiştir. Lordlar kamarasında konuyla ilişkili bir soruya cevap verirken AB tarafında Akdeniz’de yürütülen arama kurtarma çalışmalarına değinen Anelay, göç esnasında zor durumda kalan kişilere yapılan yardımın ‘’istemsiz olarak çekim unsuru yarattığını’’ belirterek bunun yerine kaynak ve transit ülkeler üzerine yoğunlaşmak gerektiğini söylemiştir. İnsan haklarıyla bağdaşmayan bu açıklama kamuoyunda tepkilere neden olsa da hükümet önemli bir geri adım atmamıştır(Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.euractiv.com.tr/
,  28.10.2014). İnsanların kurtarılmasından ‘cesaret bulan’ daha çok insanın göç etmeye karar vermesini engellemek için onları kurtarmama kararı gündemi hala meşgul etmektedir. Bu açıklamaya en sert tepki BM’den gelmiştir. Birleşmiş Milletler'in Göçmen Haklarından Sorumlu Özel Raportörü Francois Crepeau, İngiliz hükümetinin "ülkenin göçmenlerden dolayı tehdit altında olduğu" görüşünün, "gerçek dışı ve saçma" olduğunu belirtmiştir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.trthaber.com
, 03.12.2014). Ayrıca arama kurtarma çalışmalarına verilen desteğin çekilmesinin insanların ölümüne göz yummak demek olduğunu ifade etmiştir.
   
          İngiltere’nin geçmişe dönük çok eleştirilen bir diğer göçmen politikası göçmen köyleri uygulamasına dair tasarılardır. Ülkeye gelen göçmenler için her biri 750 kişiyi alacak şekilde kurulması planlanan köylerde çocukların ayrı okullarda ayrı bir eğitim alacağını bizzat dönemin İçişleri Bakanı David Blunkett açıklamıştır (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.ntvmsnbc.com
, 15.05.?.).
   
          İngiliz hükümetine artan ayrımcılığa karşı değişmeyen nefret yasaları nedeniyle de eleştiriler yöneltilmektedir. Bürokrasi ve kamuoyunda Doğu Avrupalılar’ın sorunların kaynağı olarak görüldüğü şeklinde yaygın bir algı vardır. Yine siyahîlerin günlük yaşamda yolda yürürken bile polislere sık sık kimlik göstermek zorunda olduğu düşünülmektedir. Ayrıca yabancıların kanunlara göre kamu kuruluşlarında çalıştırılmaması ve 21 yaşından önce evlenememesi insan haklarıyla bağdaşmayan uygulamalar olarak görülmektedir. Öte yandan İngiliz kanunlarına göre nefret söylemi ve hakaretin tek başına bir suç ifade etmeyişi insan hakları odaklı hukukçuları düşündüren bir konudur. Kanunlara göre, İngiltere’de, hakaret yalnızca hakaret edilen kişi veya çevredekiler bununla beraber bir tehdit algılarlarsa suç olmakta ve cezaî işlem gerektirmektedir. Buna rağmen içinde ayrılıkçı ifadelerin geçtiği bir hakaret ağırlaştırıcılık unsuru olmaktadır. Yani tehdit suçları normal ceza mahkemelerinde görülürken etnik, cinsiyetçi veya dinsel ayrılıkçı ifade içeren suçlar yüksek mahkemelerde görülmektedir. Kanunlarda oluşan bu durumun böylece giderilmesi olumlu karşılanmaktadır (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.avrupagazete.com
, 17.05.2013).
   
          İngiltere’nin uluslararası alanda eleştirilere maruz kaldığı bir diğer önemli konu göçmen işçi haklarıdır. İnsan hakları izleme örgütü ‘’İngiltere’de Göçmen İşçilerin İstismarı’’ adlı raporunda İngiltere’yi ‘’savunmasız göçmen işçileri korumak konusunda hiçbir şey yapmamak’’la suçlamaktadır. Raporda her yıl 15 bin işçinin basit ev işlerinde çalışmak için göç ettiği İngiltere’de göçmenlik yasalarındaki değişimin istismar ve kötü muameleyi artırdığı belirtilmiştir. (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.haberler.com
,  31 Mart 2014)
    
          Mevcut durumda göç eden işçiler yalnızca geldikleri işveren için çalışabilmektedirler. Bir istismar halinde işveren ve ev değiştirmeleri oldukça zorlaştırılmıştır. Örgüt, tüm bu konulara dikkat çektiği raporunda bu kanunların iyileştirilmesi yönünde çağrılar yapmaktadır.
   
          İngiltere’de son yıllarda insan hakları alanında yaşanan gelişmelerden en dikkat çekicisi 2000 yılında çıkan bir kanunla Avrupa İnsan Hakları Anlaşması’nın yerel hukuka aynen aktarılması olmuştur. Örneğin, Türkiye’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulunmak için iç hukuk yollarının tükenmesi gerekirken bu uygulamayla İngiltere’de bu düzeyde hukuka doğrudan ulaşmak mümkün olmuştur. Bu durum göçmen hakları konusuna da yansıyarak daha standardize olmuş uygulamalara kapı aralayabilecektir.

Amerika Birleşik Devletleri
   
          Amerika Birleşik Devletleri; kadim yerli halkı, Avrupa’dan gelen topluluklar ve onların Afrika’dan getirdikleri siyahî köleler tarafından oluşturulmuş bir göç toplumudur. 4 Temmuz 1776’daki bağımsızlığın hemen öncesinde 2,5 milyonluk nüfusun %5’ini Afroamerikalılar oluştururken geri kalan kısımda İngilizler, Almanlar ve İskandinavlar çoğunluk oluşturmuştur. Bugün 320 milyona ulaşan nüfusun bu anormal artışındaki en önemli kaynak uluslararası göçtür. Kurulduğu günden bu yana geniş topraklarında ekonomik ve kültürel gelişimini sağlarken çok miktarda göç alan ABD bugün hem Dünya’nın en çok göç alan ülkesi hem de hala en önemli cazibe merkezidir. Ülkede 12 milyonun üzerinde kaçak göçmen olduğu tahmin edilmekte her yıl bir milyon kadar kişi göç yoluyla vatandaşlığa kabul edilmektedir. Çoğu insana göre dünyanın en özgürlükçü ülkesi olan ABD güney komşusu Meksika ile arasındaki sınır sorunları nedeniyle buradan gelen yasadışı göçlere engel olamamaktadır. Yine de güçlü ekonomisi ve yerleşmiş adalet sistemi ile bu güçlü göç hareketliliğiyle başa çıkabilmektedir.
   
          ABD’nin başının üzerindeki özgürlük ve demokrasi halesine neden olan temel unsurun ABD anayasası olduğunu söylemek fazla iddialı olmayacaktır. Kişi hak ve hürriyetlerini esas alan ve meşhur ‘’We, the people’’ söyleviyle başlayan anayasa metni, 1791’de İnsan Hakları Beyanname’sinin eklenmesiyle mevcut halini almıştır. ABD’yi bir göçmen cenneti haline getiren yasal düzenlemelere kaynaklık eden metin hala dünyanın en demokratik kanun topluluklarından biri kabul edilmektedir. Ancak ABD bu duruma bir anda ulaşmamıştır. Geçmişte, Kuzey Amerika’ya ilk yerleşimlerin başlamasıyla birlikte Amerikan yerlileri en temel yaşam haklarından mahrum bırakılmıştır. Siyahî köleler için özgürlük mücadelesi kanlı ve uzun olmuş, ABD’nin güney komşuları ile giriştiği siyasi mücadelenin etkisi bölge halkı için uzun sürmüştür. Hala ülkede yaşayan Afroamerikalılar ve Latinler ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. ABD’nin demokratikleşme tarihi insan hakları ve demografik hareketlilik konusunda önemli dersler içermektedir.
   
           Kıtaya ilk gelen topluluklardan olan İngilizler göç tarihinde alışkın olmadığımız bir aksi durumla Amerikan yerlilerini –ki bu çalışmada tamamını Kızılderili olarak zikredeceğiz- en temel haklarından mahrum bırakacak bir şekilde belirli coğrafyalarda sıkışıp kalmalarına neden olacak uygulamalara girişmişlerdir. 1600’lerin ikinci yarısında başlayan bu uygulamayla Kızılderililer uçsuz bucaksız bozkır yerine her birine ayrılan 50 dönümlük arazilerde yaşamaya mecbur bırakılmışlardır. Bu uygulama zamanla meydana gelen genişlemelere uyum sağlayamayınca Kızılderililere ‘’lütfedilen’’ bu topraklar da ellerinden alınacak ve 1850’de 110-150 bin arasında olduğu tahmin edilen nüfuslarının 1880’e gelindiğinde 20.000’e inmesine neden olacak kıyımlara girişilecektir. (Şenel, 1993) Bugün az sayıdaki Kızılderili topluluğu hala toplumdan dışlanan ve potansiyel suçlu gözüyle bakılan bir grubu oluşturmaktadır.
   
          Amerika Birleşik Devletleri’nin göç kavramına ilişkin tarihi zorunlu göçün önemli bir örneğini içermesi bakımından da önemlidir. 1600’lerin başında yani Avrupalılar’ın kıtaya yerleşiminin ilk döneminde onlarla beraber pek çoğu zincirlere vurulmuş halde Afrika’dan getirilen köleler, uzun yıllar sürecek özgürlük mücadelesinin öznesi olacaklardır. En temel insan haklarından mahrum bırakılan siyahî köleler 19. Yüzyıl’ın son dönemine kadar eşit olmayan zorunlu göçmenler olarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. 1883’e kadar bazı eyaletlerde farklı renklerde insanların evlenmesine olanak vermeyen Amerikan kanunları çoğu zaman devletin çıkarlarını insan ve göçmen haklarından ön planda tutmanın örneklerine sahne olmuştur. 1776’daki ABD Bağımsızlık Bildirgesi’nde geçen köleliği yasaklama maddesi çıkarlara aykırı bulunarak sonradan metinden çıkarılmıştır. Yine 1875’te federal anayasadaki eşitlik maddesini ‘’eşit ama ayrı’’ olarak yorumlayan ve Jim Crow yasaları olarak anılan düzenlemeler hukukî ayrımcılık olarak değerlendirilmektedir. (Şenel, 1993) Bugün utanarak incelediğimiz dönemin ‘’ayrı toplu taşıma araçları, ayrı eğitim kurumları, ayrı hastaneler ve hatta ayrı su sebilleri’’ uygulamaları hep Jim Crow yasalarının hukukî zemininden kaynaklanan durumlardır.  Köleliğin son dönemlerine kadar kendi kiliselerinde bile ibadet edemeyen siyahîler için bu yasal değişimler bile önemli kabul edilmiştir. Ancak köleliğin başlangıcından günümüze ulaşan süreçte siyahî zorunlu göçmenlerin durumuna en iyi açıklamayı 1963 yılında İş ve Özgürlük İçin Washington’a Yürüyüş adlı geniş katılımlı eylemde Martin Luther King yapmıştır: ‘’Kölelik 100 yıl önce bitti ama siyahlar hala özgür değiller! Irkçılık ve ayrımcılık prangalarına vurulmuş biçimde yaşıyorlar!’’(Yılmaz-Elmas, ABD’de Siyah İsyan)
   
          Siyahîlere yönelik etnik ayrımcılık sorunu güncelliğini hissedilir biçimde korumaktadır. 9 Ağustos günü Missouri’ye bağlı Ferguson’da silahsız bir siyahî genç olan Michael Brown’un polis tarafından 6 kurşunla öldürülmesiyle başlayan sokak olayları tüm dünyanın dikkatini bölgeye ve soruna yeniden odaklamıştır. Obama yönetiminin azınlıklara verdiği vaatleri yerine getirmek bir yana polisin yetkilerini artırdığı şeklindeki iddialar bu olayla yeniden destekçi kazanmaya başlamıştır. Ferguson olayları sürerken Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığını ortadan kaldırma Komitesi (CERD) ülkedeki azınlıkların ayrımcılığa maruz kaldığını en net biçimiyle ifade etmiştir. CERD’in yaptığı açıklamada azınlıkların temel haklarına ulaşamamasından kaynaklanan toplumsal sorunlara polisin önyargılı ve eğitimsiz tavrının eklenmesiyle ortaya çıkan durumun telafisi için Amerikan hükümetine önemli görevler düştüğünün altı çizilmiştir. (Yılmaz-Elmas, age.) Mevcut hükümetin politikalarının sorunun çözümü için yeterli olmadığı açıktır. İnsan haklarının ulusal çıkarlardan ön planda olmadığı toplumlarda göçmenlerin diğerleriyle tam entegrasyonu mümkün görünmemektedir.
   
          ABD’de insan hakları ihlallerine uğrayan göçmen azınlıklar siyahîlerle sınırlı değildir. Latin Amerika kökenli göçmenler de polis tarafından genellikle sorunların kaynağı olarak görülmekte ve ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır. Özellikle kayıtdışı işlerde kendini gösteren Latinler oldukça ciddi bir nüfus kitlesi oluşturmaktadırlar. 2005 verilerine göre kayıtdışı işçilerin %56’sını Meksika’dan, %22’sini diğer Latin Amerika ülkelerinden gelen işçiler oluşturmaktadır. Latin Amerikalı göçleri özellikle iki dünya savaşı arasındaki yıllarda hız kazanmıştır. Siyasal gerilimden dolayı bazıları ülkelerine dönmek zorunda kalsalar da her yıl 800.000-1,5 milyon arasında bir ortalamayla Latinler ABD’ye göç etmeyi sürdürmektedirler.
   
          1980’lerden sonra hem bölgede suların durulması hem de tarafların neoliberal siyasi ortak paydada bir araya gelmesi nedeniyle yasal göç de oldukça artmıştır. 1980-84 yılları arasında Meksikalı göçmen ortalaması 40.000 kişiyken bu sayı 2000-2004 arasında 485.000’e ulaşmıştır. Ancak hala yasadışı göçmen sorunu insan hakları açısından ciddi bir endişe kaynağıdır. Latin Amerikalı işçiler sigorta, sendika ve oy hakları olmaksızın kayıtdışı olarak çok düşük ücretlere çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Obama yönetimi göçmenlere verdiği sözleri tutmamakla sıkça eleştirilmektedir.
   
          Latin göçmenlerin yaşadığı bunca ciddi ihlalin üzerine Nisan 2010’da Arizona’da SB1070 adıyla bilinen bir yasa tasarısının ortaya çıkması ciddi eylemler yapılmasına zemin hazırlamıştır. Latin göçmenler düşünülerek çıkarıldığı izlenimini oluşturan kanun teklifine göre polise şüphelileri sorgulama yetkisi ve tüm göçmenlere yanlarında belge taşıma zorunluluğunun getirilmesi amaçlanmıştır. (habersoL.org.tr, 31.07.2014) Ekonomik krizin sebebi olarak Latin göçmenlerin görülmesi üzerine bir intikam niteliği taşıdığı öne sürülen düzenleme demokratik mücadeleler sonucu iptal edilmiştir. Ancak Latin işçileri yaşam şartları düzeltilmeden zor şartlarda çalışmaya devam etmektedirler.
   
          Amerika Birleşik Devletleri’ndeki göçmenlerin genel durumu kuruluşun ilk yıllarında buraya gelen angarya işçilerinin durumuna benzemektedir. Avrupa’dan göç etmek isteyen çok fakir kişiler göç eden zenginlerle anlaşma imzalayarak göç masrafları karşılığında aylar belki de yıllar boyunca bu efendilerinin yanında ücretsiz çalışmışlardır. Günümüzde de göç eden eski zenginler, süren olumsuz işçi göçünden memnun bir şekilde kendilerine çalışan bulmaktadırlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #19 : 13 Şubat 2015, 23:21:08 »

Danimarka
   
          Yüksek ekonomik koşulları nedeniyle İskandinavya coğrafyası göçmenler için elverişli ülkelerden oluşmaktadır. Danimarka da hem ekonomik koşulları hem de insan hakları ve özgürlükler konusundaki saygın konumu nedeniyle göç etmek için en iyi ülkelerden biri olarak görülmektedir. Her yıl başta işçiler olmak üzere çok sayıda göçmenin yerleştiği Danimarka az sayıdaki nüfusu nedeniyle bazı entegrasyon problemleri yaşamaktadır. Son yıllarda ayrımcılık eğilimlerinde önemli artışlar görülen Danimarka’da göçmenlerin yerleşim ve korunmalarını zorlaştıracak yasal düzenlemeler de dikkat çekmektedir.
   
          Danimarka’da çeşitli sorunlara kaynaklık edeceği düşünülen yasal düzenlemelere karşı 2003 yılında dönemin Kopenhag Büyükelçisi Fügen Ok önemli açıklamalarda bulunmuştur. Ok, Türkleri hedef aldığını belirttiği ve insan haklarını ihlal eden yasal düzenlemeler hakkında Danimarka hükümetini uyarmıştır. Aile birleşimi için 28 yıl Danimarka’da yaşamayı şart koyan, akrabaların birleşim için evlenmesine izin vermeyen ve en basit şiddet-taciz iddiasında birleşimi iptal edecek yasal düzenlemelerin insan hakları ve tahammül sınırlarını aştığını belirterek bunun ayrımcılık kapsamında bir suç olduğunu ifade etmiştir. Aynı dönemde  Danimarka Irkçılık ve Ayrımcılıkla Mücadele ve Dökümantasyon Merkezi Başkanı Niels Erik Hansen de bu tasarının yasalaşması halinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulunacaklarını belirtmiş (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.abgs.com.tr
, 22.09.2003) ancak yine de büyük oranda engel olamamışlardır.
   
          Özellikle bu yıllardan sonra ivme kazanan ayrımcı hareketler, 2004’te Iraklı bir aileye düzenlenen saldırıya kadar varmıştır. Bu yılda Danimarka’nın Soro kasabasında 35 ırkçı gencin saldırısına maruz kalan Iraklı bir genç ve ailesi olayda ağır şekilde yaralanmıştır. Bu olaydan sonra yalnızca 4 kişinin şiddet ve yasadışı silah taşımak suçlarından ceza alması ülkede geniş tepkilere neden olsa da en üst düzey tepki olaydan 8 yıl sonra Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığını Yok Etme Komitesi’nden gelmiştir. Komite, Danimarkalı yetkililerin Iraklı aileyi ırkçı ayrımcılıktan etkin biçimde korumada başarısız olduğunu belirterek saldırının ırkçı mahiyeti üzerinde durulmamış olmasını eleştirmiştir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.gazetevatan.com
, 16 Nisan 2012). Ayrıca ülkede faaliyet gösteren Danimarka Halk Partisi, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun 2000-2006 Yıllarında Almanya’da Neo-Nazilerce İşlenen Cinayetler Hakkında İnceleme Raporu adlı raporunda aşırı sağ partilerden biri olarak zikredilmiştir. Raporda parti hakkında verilen bilgiler ‘’2011 seçimlerinde 430 bin oy ile %12,3 oranında oy alan Danimarka Halk Partisi aşırı sağcı bir parti olarak tanımlanmaktadır. Yabancı karşıtlığını açıkça dile getiren parti, çok kültürlü topluma karşı çıkmakta ve yabancıların asimile edilmesi gerektiğini savunmaktadır.’’ Şeklindedir (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.tbmm.gov.tr
, 2012)
               
          Bu olayda bir yıl sonra Danimarka’nın İslam Coğrafyası ile ilişkilerinde bir kopma noktası oluşturacak karikatür krizi meydana gelmiştir. 2005 yılında Danimarka’da bir gazete İslam Peygamberi’nin yüzünün açıkça çizildiği ve terörist imasının yer aldığı bir dizi karikatür yayınlamıştır. Bunun üzerine verilen uluslararası diplomatik tepkilere kulak tıkayan hükümet, Müslüman göçmenlerin infialine engel olamayınca kısa sürede Avrupa’nın diğer bölgelerine de yayılan eylemler başlamıştır. Aynı karikatürleri tekrar basan ülkelerin bayraklarını yakılması, elçilik binalarına yapılan saldırılar ve doğrudan şiddet eylemleri olarak kendini gösteren bu hareket güçlükle kontrol altına alınabilmiştir. 140 kadar kişinin hayatına mal olan eylem sürecinin sonunda Avrupa’nın her yanında radikal İslamcı hareketler ve yabancı düşmanlığı birbirini artırarak devam etmiştir.
   
          Mevcut durumda Danimarka göçmen ve göçmen haklarına yönelik kısıtlamaları oldukça artırmış durumdadır. Danimarka’nın göçmen politikası göçmenlerin ülkelerindeki mal varlıklarını sıkı şekilde takip etmek, aile birleşimi için Danimarka Kültürü sınavları yapmak ve emekli göçmenlerin kendi ülkelerindeki tatil haklarını kısıtlamak gibi pek çok önlemle bir anılır olmuştur.

Çin
   
          Dünya’nın nüfusça ve yüzölçümü bakımından en büyük ülkelerinden olan Çin, bu iki özelliği nedeniyle nüfus ve göç politikaları alanlarında sürekli sorunlar yaşamaktadır. Sert nüfus planlaması önlemleriyle iddialı ekonomik hedefleri arasında aradığı denge siyaseti, kısa periyotlarda değişen ve birbiriyle çelişiyor gibi görünen bazı uygulamalar ortaya çıkarmaktadır. Dünya’nın sayılı ekonomilerinden olma yolunda ilerleyen Çin, kendi ülkesindeki nüfusun artmasından endişe ederken dışarıdan olabildikçe çok sayıda kalifiye elemanın ülkesine göç etmesini sağlamak istemektedir.
   
          Çin 1,4 milyara yaklaşan nüfusu ile Dünya’nın altıda birine ev sahipli yapmaktadır. Ülkenin yüzde 90’ını oluşturan Han Çinlileri ile beraber yaşayan Uygur Türkleri ve Tibetliler gibi azınlıklar arasında zaman zaman sıcak çatışmaya dönüşen etnik gerilime çözüm olarak Çinli yetkililerin kullandıkları etnik yöntemler, dünya kamuoyunun tepkisini çekmektedir. Han Çinlileri’nin ülke içinde ‘’etnik denge’’ sağlamak için göçe teşvik edildikleri bilinmektedir (Nogayeva, 2011, sf:261). Öte yandan Çin’in nüfus politikasının ana ekseni nüfus kontrolüdür. Çok sayıda çocuk sahibi olan ailelere verilen yüksek cezalar Çin’in nüfus dengesi için aldığı önlemlerin başlıcasıdır. Nüfusun istenmeyen bir yönde daha fazla artışa yönelme ihtimali Çin için ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. Olası bir ağır ekonomik bunalımın, yakın coğrafyada meydana gelecek bir savaşın veya Kuzey Kore’nin dağılmasının Çin’e yönelecek geniş çaplı bir göç dalgası oluşturabileceği düşünülmektedir. Bu durum zaten kalabalık nüfus nedeniyle karşılanması zor olan gıda, barınma, güvenlik gibi temel ihtiyaçlar bakımından ülkenin ciddi bir kriz yaşaması anlamına gelecektir. Çin’in bölgesel politikalarını bu endişenin etkilediğini düşünenler vardır. (Çolakoğlu, 2009, sf: 191)
   
          Uluslararası Göç Organizasyonu tarafından yayınlanan 2013 Dünya göç raporu Çin’li yetkililerin endişelerinde haksız olmadıklarını göstermektedir. Rapora göre 2000-2010 yılları arasındaki on yıllık dönemde Çin’in aldığı göç %35 oranında artmıştır. Raporun yayınlanmasının ardından organizasyonun genel koordinatörü William L. Swing yaptığı açıklamada karşılaştıkları bu durum karşısında diğer ülkelerin uzmanlıklarından yararlanmak zorunda olduklarını ifade etmiştir. Swing ayrıca Çin hükümetinin iki temel endişesinin “düzensiz göç ve göçmen yönetimi” ile “nitelikli göçmen eksikliği” olduğunu belirterek kaygılarını dile getirmiştir. Çin ekonomik olarak güçlenirken daha çok basit kol gücüne dayalı sanayisi gelişmektedir. Bu durum çevre ülkelerden beklenilenden daha az nitelikli göçmenlerin gelmesine yol açmaktadır. (Trttürk Haber Sitesi)
   
          Çin’e gelen göçmenlerin genel profili bu şekilde oluşurken Çin’den ayrılanlar çoğunlukla öğrenciler olmaktadır. ABD’de eğitim gören Çinli öğrenci sayısının Çin’de eğitim gören ABD’lilerin 12 katı olması yetkilileri daha fazla öğrenciye cazip imkanlar sunmak için harekete geçirmektedir. 1970’li yıllardan bu yana Çin’den dışarı çıkan 2 milyon öğrencinin ancak 800 bin kadarı geri dönmüştür. Ayrıca yatırım yapmak isteyen Çinli işadamlarının Batı’da çok olumlu karşılandığı bilinmektedir. Tüm bu etkenler Çin’in istemediği göçmenlere yönelik tutumu konusunda akıllara soru işaretleri getirmektedir.
   
          Çin ifade, basın, hareket ve din özgürlüğü başta olmak üzere insan hakları konusunda dünyadaki ilgili tüm kurumların tepkilerine maruz kalmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşların raporlarında Çin her zaman oldukça fazla yer kaplamaktadır. Geçmişte Komünist idarenin çeşitli uygulamaları nedeniyle hedefte olan Çin her ne kadar kapitalist sisteme eklemlenmekte olsa da eleştirilerin odağı olmayı bu çalışmanın kapsamını aşacak düzeyde sürdürmektedir.
   
          Çin ekonomik atılımını ucuz işgücü ve yüksek üretim temelleri üzerine kurmuştur. Dünya üzerinde ek çok şirket ücretlerin çok düşük çalışma saatlerinin yüksek olduğu bu ülkede fabrika kurmaktadır. Çin işçi hakları bakımından korkunç raporlara konu olmaktadır. Çin’de günlük çalışma saatleri çoğu işletmede 10 ila 16 saat arasında değişmektedir ve bu süreler üzerinden haftada altı gün çalışılmaktadır. Ancak, günlük çalışma süresinin 18 saate kadar yükseldiği ve üretim faaliyetinin haftanın yedi günü devam ettiği işletmelerin varlığı da sıklıkla rapor edilmektedir. Ayrıca iş kazaları ve iş hastalıkları ile karşılaşmaları halinde yeterli tedavi olanağı sağlanmamakta, şirketler sağlık sigortası ödemesi yapmaktan kaçınmaktadırlar. (Gökten, 2012/4) Çin’in çevre ülkelerden aldığı göçler genellikle bu işlerde çalışmak için gelen işçilerden oluşmaktadır. Görece daha iyi şartlarda yaşamak için Çin’e gelen göçmenler devlet koruması bir yana, devletin ekonomik politikaları için en temel insan haklarından mahrum kalmaktadırlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: 1 [2] 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.106 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.