M. Can Kibritoğlu  Makaleler
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 08:09:22


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
Gönderen Konu: M. Can Kibritoğlu  Makaleler  (Okunma Sayısı 435312 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Erlik Tanrıöğen
Ziyaretçi
« : 04 Eylül 2010, 11:22:39 »

 
        M. Can Kibritoğlu  Makaleler


17. YY. Osmanlısı'nda az bilinen bir ermeni hareketi üzerine deneme

 Ortalama bir tarih okuyucusunun da pekala bildiği gibi 17. yüzyıl Osmanlı için Batıcı manada akımların baş gösterdiği, devlet yönetimi içinde Hammer Purgstall'ın tabiriyle ''Bazı yumuşama'' ve ıslahatların yaşandığı, yönetimde yabancı kanlıların yoğunlaşıp kadrolaşarak koca bir imparatorluğu yıkıma, sefalete ve felakete doğru elbirliği ile sürükledikleri Türklük için rahatsızlık verici bir dönemdir.

          Bazı Türk nazırların ve bilhassa Yörük Köprülü ailesinin kişiüstü çabaları olmasa bu dönemin daha ağır travmalara sahne olacağı ve devleti daha o dönemden kaybetme tehlikesi oluşabileceği açıktır. Ancak ne var ki dini sömürü ve ihtirasları sayesinde sarayda epey nüfuz elde etmiş arap bir aile ilerde yaşanacak cizvit ve ermeni hareketlerine sessiz kalacak hatta cezalandırılacakları kurtarmaktan geri kalmayacaktır.

          Bahsedeceğim bu isyancı-dinsel hareketler 18. YY.'a denk gelse de 17. YY'dan itibaren incelemek daha faydalı olacaktır.

          Dönemin en kudretli devlet adamı şüphe yok ki büyük entrika ve ihtiras uzmanı arap Feyzullah Efendiydi. Ünlü vaiz Şeyh Vani Efendi'nin damadı olan Feyzullah Efendi; kayıbabası ile birlikte 1670'li yılların sonunda Erzurum'dan İstanbul'a gelerek yerleşmiş, kısa sürede kayınbabasının şöhretini kendi yalakalığı ile birleştirince sarayda saygı görmeğe başlamıştır. Birkaç kez kendisini tersleyen bir Nazırı Şeyhülislam olunca saraydan göndermesi ona sarayda özellikle Türkler tarafından duyulan nefretin biraz daha artmasına yol açmıştır. Soyunu peygambere dayandırıyor, mevki-makan hırsıyla yalan söyleyip başkalarının dini kaidelerini çalmaktan geri kalmıyordu.

          Neredeyse tüm ailesini önemli görevlere yerleştiren Feyzullah Efendi hakkında tarihçi Paul Lucas şu notu düşüyor(troisieme Voyage, paris 1751):
         ''İlminden ziyade entrikaları onu önce 2. Ahmet ve hemen peşinden 2. Mustafa dönemlerinde İslami hukukun en yüksek mertebesine çıkardı. Manevi işlerin başına gelince, değerleri bilinen ilim adamlarının hakkını yiyerek, o zamana kadar yürürlükteki bütün ilerleme kaidelerini ayaklar altına alarak, aile mensuplarına en kazançlı mevkileri sağlamak için tahttahi sultanüzerinde bütün nüfuzunu kullandı.''

        Gerçekten de görev aptığı süre boyunca;
        En büyük çocuğunu ''Nakib-ül Eşraf'' yani emirler başı ilan ettirdi. Bu makam onu peygamber sülalesinin önderi yapıyordu. Ama doyumsuz arap yetinemedi. Bu oğlu için Şeyhülislamlık talep etti ve bunu temin etti.
        Diğer çocuğu Ahmed Anadolu kazaskeri payesiyle Bursa kadısı oldu.
        Üçüncü oğlu Mustafa, Anadolu kadılığını aldı.
        Oğlu İbrahim efendi veliahd şehzade Mahmut'un öğretmeni oldu.
        İbrahim'in amcası Ahmed mekke kadılığını aldı.
        Akrabası Esseyid Mehmet Rumeli ordusu kadılığına oturtuldu.

         İşte böyle bir adam olan Feyzullah Efendi her fırsatta Yenileşme hareketlerini desteklediğini ve ülkede kalıcı huzurun sağlanması gerektiğini söyleyerek ülkedeki tüm müftü ve imamlara yazdığı mektuplarla dini bir reforma gitmeğe hazırlandığını bildiriyordu. Eğer hayatı trajik bir biçimde Erzurum'a sürgün edilip sonra idam edilerek bitmese belki bunu başaracaktı. Tanrı kendi yasası üzerine yasa istememiş olacak!

         Bu dönemdeki ermeni hareketinin başlangıcı olarak iki olay göze çarpıyor. Birincisi Patrik supi'den Ermeni kiliselerinde Türkçe vaaz verme yetkisi almış cizvitlere karşı Katolik olmayan Ermenilerin duyduğu öfke ve ikincisi Dönemin Katolik ermenilerinin ruhani yöneticisi Patrik Avilettis'in kendini bizansta hissederek yaptıkları. Avilettis efendi sarayın ve sultanın izni olmaksızın dini yöneticileri olduğu Ermenilere işkence ediyor hatta bazılarını öldürüyordu.

          Hristiyan cizvit ve ermeniler aralarındaki bu olaylardan sonra padişah ve Bab-ı Ali otoriteleri karşısında sorguya çekilmiştir. İçişleri nazırı ''Bir domuzun beyaz ya da siyah olmasının önemi yoktur. Domuz domuzdur. Bab-ı Ali bir ermeni ile bir katolik veya rafızi hristiyan arasında fark gözetmez.'' diyerek sorumlu herkesin hapse ya da sürgüne gönderilmesi yönünde fikir beyan edince takdir toplaması Feyzullah Efendi'yi ve egosunu rahatsız etmiş olacak ki padişahın aklını çelerek sorumluların affını sağlamıştır. Sonraları bu affedilen güruhun devamı niteliğindeki  patrick avidick Erzurum'da bir okul kurarak daha sonraki aşamalarda gerçekleşecek Ermeni hareketleri için kendisine sağlanan imkanlarla (!) rahatça propagandasını yapmıştır.

          Şimdi de buna benzer bir tehditle karşı karşıyayız. Dinci-gerici kesim tarihten de tecrübe ettiğimiz gibi şahsi menfaatleri için müslüman olmayanlarla pekala ilişki kurabiliyor onları dost edinebiliyor. Bu yaklaşık bir yıl önce hazırladığım bir denemeydi sümela manastırında yapılan ayin bir kez daha hatırlayıp bulmama sebep oldu. Eksik ve hatam muhakkak vardır cahilliğime verin. Dini sömürü düzenlerinden binlerce yıldır çektiklerimiz bize yeterince ders olmalı. Çevremizdekilere bu insanların dinle, kitapla alakası olmadığını anlatmalı tarihten örnekler vermeliyiz. Yoksa bu düzenler biteceğe benzemiyor.

TTK.
        
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Gülertekin
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 209



« Yanıtla #1 : 04 Eylül 2010, 11:37:15 »

Çok güzel bir deneme olmuş, Bilgilendirici ders niteliğinde başarılı bir çalışma, Emeğiniz ve yüreğiniz varolsun Erlik anda. TTK
Facebook'a Ekle
Kayıtlı


BU KAYNAKTAN SU İÇENİN YÜREKLERİ TUNÇ OLUR,
TÜRKE KEFEN BİÇENİN

ÖLÜMÜ KORKUNÇ OLUR.

ATSIZCI
Boran
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : 04 Eylül 2010, 11:40:23 »

   Ne hatası kandaşım emeğine sağlık. Bak bir şerefsiz daha tanıdık. Feyzullah Efendi . Adı batsın , soyu sopu kurusun Türk düşmanı piç kurusunun. Kalan akrabaları tez zamanda geberir umarım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Yürekli-kam
Ziyaretçi
« Yanıtla #3 : 04 Eylül 2010, 11:54:04 »

Erlik, beni yanıltmadın gardaşım, çok güzel bir deneme olmuş. Tarihimizde bizi kimlerin nasıl içten kemirdiklerini anlatarakta Milletimize gerçekleri göstermek babında tadından yenmez bir yazı hazırlamışsın.Çalışarak ve düşünerek her şeyin açığa çıkarılacağını bu yazından öğrenmiş bulunmaktayız.
Devamınıda bekliyoruz GENÇ BOZKURT.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Ziyaretçi
« Yanıtla #4 : 04 Eylül 2010, 11:59:42 »

       Yazmağa çalıştıklarımızda kalemimizdeki kudretin Ozan Çuçu'dan, Süleyman Paşalar'dan, Atsız Ata'dan, Ziya Gökalp'ten, Namık Kemal'den; onların kutlu tinlerinden geldiğinin bilincinde olursak Türkçülüğün eğitimci işlevini başarmak için çok fazla levazıma ihtiyaç kalmıyor. 
       Beğendiğinize sevindim. Umarım bunlardan  en azından bir Türk faydalanır da, boşa kürek çekmemiş oluruz.
Teşekkür ederim. TTK.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #5 : 08 Aralık 2014, 23:01:46 »

Özet

          İsrail Devleti’nin kurulup devletlere özgü örgütlenmesini tamamladığı 20. Yüzyıl’ın ortalarından bu yana, Filistin halkı, İsrail yayılmacılığına karşı direniş refleksleri geliştirmiştir. Soğuk Savaş şartlarında başlayan direnişçi hareket o yıllarda bölgeyi antiemperyalist mücadelenin odağı haline getirmişken özellikle birinci intifadadan sonra etkinleşen radikal İslamcı gruplar uluslararası kamuoyunda direnişin meşruiyetiyle ilgili kaygılara neden olmaya başlamıştır. Her ne kadar Arap Baharı’nın ardından direnişçi gruplar ortak hareket etme kararı almışlarsa da yaşanan uzun süreli ayrılığın Ortadoğu’da barışı geciktirdiği açıktır. Filistin bölgesinin kültürel demografyasındaki çeşitlilik ve direnişçi grupların İsrail karşıtı devletlerden farklı olarak 50 yılı aşkın süredir aralıksız devam eden mücadeleleri bölgeyi küresel ölçekli değişimlerin etkilerini incelemek için uygun bir hale getirmektedir. Bu çalışmada başlangıcından bugüne direnişçi grupların gelişimi ele alınarak bunların evrilmesi üzerinde uluslararası güç dengelerinin etkileri aranacaktır.


Giriş

          Filistin bölgesinde İngiliz mandasının sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de David Ben-Gurion İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ettiğinde ortada müstakil bir Filistin Devleti bulunmadığından ilk tepkiyi tarihe Birinci Arap İsrail Savaşı olarak geçecek savaşın saflarında yer alan Mısır, Ürdün, Irak ve Suriye vermiştir. Resmi kuruluşunun üzerinden bir gün bile geçmeden İsrail, üç tarafından saldırıya geçen Arap Birliği ülkelerini kesin bir yenilgiye uğratarak hem 700.000 Filistinliyi topraklarında sürmüş hem de önemli ölçüde prestij kazanmıştır. Bu tarihten sonra Arap Devletleri ortada doğrudan kendilerini ilgilendiren siyasi nedenler olmaksızın yalnızca Filistin halkının uğradığı hak gaspına karşı nedenlerle İsrail’e karşı neredeyse hiç mücadele etmemişlerdir. Humeyni Devrimi’nden beri İslam Dünyası’nın lideri olma amacını taşıyan İran, söylemlerin ötesinde hiçbir doğrudan İsrail müdahalesine katılmamıştır.  BAAS tipi Arap Milliyetçiliğinin en revaçta olduğu yıllarda bile yaygın inanç Suriye’nin Golan Tepeleri, Mısır’ın -1967’den sonra- Sina Yarımadası, Ürdün’ün Batı Şeria konuları nedeniyle İsrail karşıtı politikalar benimsediği halini almıştır. Öyle ki, Mısır’ın 1979 İsrail Mısır Barış Antlaşmasıyla bu konuyu çözümleyerek İsrail ile neredeyse zımni bir mutabakata vardığı savunulmaktadır. Nitekim Mübarek rejimi İsrail’in Filistin üzerindeki ablukasının en yoğun olduğu zamanlarda bile Refah sınır kapısını kapalı tutarak bu politikayı destekler bir görüntü çizmiştir.

          Hal böyle olunca İsrail, Arap ülkeleri arasında denge siyaseti uygulayarak bir yandan etkinlik alanlarını sürekli artıracak fırsatlar bulmuş diğer yandan uzun yıllar boyunca Arapların yeniden toplu halde üzerine gelmesine engel olmuştur. Böylece Filistin üzerindeki baskılarını artırmak için çekineceği bir şey kalmamıştır. Bu durum karşısında Filistin halkı kendi başına örgütlenme yoluna giderek çeşitli direniş örgütlenmeleri oluşturmaya başlamıştır. Ancak uzun yıllar İngiliz mandası altında sindirilen Filistinliler bunu sağlamak için Mısır kaynaklı uluslararası bir İslami direniş örgütü olan Müslüman Kardeşlerin pratikteki becerilerine ihtiyaç duymuşlardır. Müslüman Kardeşler tecrübesi tüm Filistin direniş tarihini etkileyen özelliklere sahiptir.
 
          Müslüman Kardeşler batılı güçlerin işgali karşısında İslamî değerler geri dönüşün kurtuluş vesilesi olacağı düşüncesiyle kurulan ılımlı bir İslamî örgüttür. Modern anlamda siyasal İslamcılığın, Osmanlı pratiğinin ardından, ilk ve en önemli temsilcisi olarak pek çok diğer hareketi de bünyesinde barındırmış veya şekillendirmiştir. Genelde eğitim faaliyetleri ve siyasi etkinlikleri ön planda olsa da silahlı örgütlerle de bağlantıları bilinmektedir. İşgal altındaki Müslüman ülkelerde yoğun bir faaliyet programı bulunan İhvan-ı Müslümin’in kurucu lideri Hasan El Benna 1935 yılında o zaman İngiliz manda bölgesi olan Filistin’e gelerek burada bir şube açmış ve Filistin halkının örgütlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.


Soğuk Savaş Şartlarında Antiemperyalist Bir Şemsiye: Filistin Kurtuluş Örgütü

          Filistin’de kitlesel direniş örgütlerinin kurulduğu yıllarda Ortadoğu’daki en önemli siyasi figürlerden biri de Cemal Abdülnasır’dı.  1954’te Mısır Başbakanı olan Nasır, sıkı bir Arap milliyetçisi ve sosyalistti. Göreve gelişinin hemen ardından tek partili bir sistem kurmuş ve içteki en önemli muhalif unsur olan Müslüman Kardeşler’i zayıflatmıştır. Süveyş Kanalı’nı ülkesindeki Asvan Barajı’nın inşasına mali kaynak sağlamak için milleştirmesi nedeniyle ortaya çıkan Süveyş Bunalımı esnasında hem Arap Dünyası’nın hem de Sosyalist devletlerin takdirini kazanarak 1962 yılında Arap Sosyalist Birliği’ni kurmuştur.  Kruşçev’in de katıldığı Asvan Barajı’nın temel alta töreni gibi pek çok konuda Sovyet desteği alan Nasır Filistin’de ortaya çıkan direniş örgütlerinin birleşmesi için de çalışmalar yürütmüştür.

          Filistin’deki direnişçi örgütlerin üzerinde Müslüman Kardeşler’in etkinliğinin farkında olan Nasır, hem gittikçe radikalleşen örgütleri kontrol altında tutmak hem de süregelen mücadelenin antiemperyalist yönünü daha çok vurgulayabilmek için 1964’te toplanan Arap Birliği Zirvesi’ne ‘’Filistin Kurtuluş Örgütü’’nün kurulmasını kabul ettirmiştir. Tüm direnişçi grupları kapsaması için Arap ve Müslüman olma şartının bulunmadığı belirtilen bu yapıya bağlı olarak bir de ‘’Filistin Milli Fonu’’ kurulunca zaten mali sıkıntılarla boğuşan örgütlerin toplu halde katılımını sağlamak zor olmamıştır. Arap ülkelerinde FKÖ ofisleri açılarak ve ‘’Filistin Kurtuluş Ordusu’’ adıyla askeri bir yapının da temelleri atılarak direniş kurumsallaştırılmaya çalışılmıştır. Çok sayıda örgütü içinde barındıran FKÖ içindeki en önemli grup El Fetih grubudur. 1969 yılından beri örgütün liderliğini bu grup yapmaktadır.

          Doğrudan Filistin sorunu için kurulan örgütlerden ilki ve en önemlisi olan El Fetih, eski bir gerilla olan efsanevi Filistinli lider Yaser Arafat tarafından 1958-1960 yılları arasında zorunlu ikamette bulunduğu Kuveyt’te gizli bir toplantıda kurulmuştur. 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda Müslüman Kardeşler’le beraber savaşmış olsa da bu gruba üye olmayan Arafat, Müslüman kardeşler üyesi iki arkadaşı (Salah Halef ve Halil El Vezir) iki arkadaşı ile beraber ‘’Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’’ adıyla bir yapı kurmaya karar vermiştir. Ancak örgüt her zaman Arapça adının tersten okunuşu olan El-Fetih şeklinde anılmıştır. Ona göre Filistin sorununa müdahil olan diğer Arap Devletleri’ne bağlı olmak onlara baş eğmek anlamına gelirdi. Bu öncelikle Filistin Halkı’nın bir sorunuydu ve ancak bağımsız bir Filistin kurulduğunda çözüme ulaşmış olabilirdi. Ortadoğu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Filistinlilerden yardım istiyor, onun dışında diğer gruplardan veya devletlerden gelecek yardıma yanaşmıyordu. Örgütün kurulmasından 1964’e kadar olan süreçte çok az gelişim gösterebilmişlerdir. Filistin Kurtuluş Örgütü kurulduktan sonra ekonomik olarak iyi duruma gelen El Fetih, Arafat’ın yetenekli hamleleri sayesinde adı direnişle beraber anılan bir grup durumuna gelmeye başlamıştır.

          Nasır-Sovyet yakınlaşması ve çözümlenemeyen Süveyş Gerilimi; Ortadoğu’yu Soğuk Savaş’ın en sıcak merkezlerinden biri haline getirmişken, 1966 yılındaki El Fetih saldırısı gibi birçok bahane ile İsrail, Haziran 1967’de Mısır’a saldırmıştır. Araplar adına utanç verici şekilde biten 6 Gün Savaşları’nın sonunda İsrail, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı işgal etmiştir. Üç devlete karşı savaşan İsrail savaş sonunda topraklarını iki buçuk katına çıkarmış ve varlığını bir nevi garanti altına almıştı. Nasır önderliğindeki Arap grubu yenilmiş olsa da bu savaşla ilk kez örgüt düzeyinde bir temsilin yapılmış olması El Fetih için yeterince önemli bir durumdu. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün mali kaynakları için bu yenilginin bedeli ağır olmuştur. Yenilgiden altı ay sonra FK֒nün ilk lideri olan Şukeyri istifa etmiş yerine Yahya Hammuda geçmiştir. 6 Gün Savaşları’ndaki etkinliğinden dolayı Arafat’a FK֒ye katılım çağrısı yapan Hammuda, FK֒ye eski gücünü kazandırmayı amaçlamıştır. 6 Gün Savaşları, Arafat’a daha uzağa sıçramak için geriye çekilmesi gereken mesafeyi sağlamıştı, artık Nasır tarafından ‘’Filistinlilerin Lideri’’ ilan edilmişti.
Arafat’ın Arap Dünyası kadar dünya kamuoyu tarafından da tanınması 6 Gün Savaşları’ndan bir yıl sonraki El Karameh Kampı Savaşı’nda gerçekleşmiştir. O tarihte Ürdün toprakları içinde yer alan El Karameh Kampı’nda Filistin Kurtuluş Ordusu’na bağlı savaşçılar yer alırken İsrail Ordusu’nun bir roket saldırısına misilleme yapacağı yönünde istihbarat edinilmiştir. Sayıca az ve ekipman bakımından yetersiz olan grupların bir kısmı bu istihbarat ulaştığında diğer bir kısmı da İsrail müdahalesi başladığında bölgeyi terk etmişlerdir. Ancak Arafat ve El Fetih grubu kesinlikle geri çekilmeyi reddederek çok büyük bir risk almışlardır. Başta yalnızca ‘’Savaş büyük çaplı bir hal alırsa’’ müdahale edeceğini söyleyen Ürdün, El Fetih yalnız ve zor durumda kalınca müdahale sinyalleri vererek İsrail’in bölgeden çekilmesine neden olmuştur. Savaş sonunda yirmi kadar İsrail ve otuz kadar Ürdün askeri hayatını yitirirken yüz ellinin üzerinde El Fetih militanı ölmüştür. Bu olayı dünya kamuoyu da yakından takip etmiş, 13 Aralık 1968 tarihli Time dergisine Arafat kapak olmuştur. Bu durum El Fetih’e yapılan bağışları ve katılımları oldukça artırmıştır. Hemen birkaç ay sonra 3 Şubat 1969’daki Filistin Ulusal Konseyi’nde Hammuda yerine liderliğe seçilen Arafat Filistin için olabilecek en meşru lider olarak uzun yıllar bu görevi yürütmüştür.

          Filistin Kurtuluş Örgütü içinde yer alan yerel ve bölgesel gruplardan bir diğer önemlisi de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’dir. Milliyetçi Arap Sosyalizmi’nin en revaçta olduğu Nasır’lı yıllarda Hristiyan asıllı olan Dr. George Habaş tarafından kurulan örgüt 1967 yenilgisinin ardında kendisini Marksist olarak nitelendirerek ortaya çıkmıştır. Dünyadaki sol örgütlerle sıkı bağları bulunan FHKC, bölgede Filistinli Müslüman ve Hristiyanlarla İsrailli Yahudilerin beraber yaşayabilecekleri laik ve demokratik bir devlet öngörmektedir. Yıllar içerisinde FHKC’den ayrılarak kurulan Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi (FDHKC) ve Kara Eylül gibi gruplar da silahlı mücadeleyi tercih etmişlerdir.



Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #6 : 08 Aralık 2014, 23:05:05 »

Arafatlı Yıllar ve İlk Barış Çabaları

          Arafat, El Fetih’in yanı sıra Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlı diğer grupların da liderliğini üstlendiği ilk yıllarda İsrail’den çok iç sorunlarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Aşırı sol grupların Ürdün ve Lübnan’da neden olduğu sorunlarla Münih’te giriştiği eylem dünya kamuoyunun yoğun tepkisine neden olmuştur. Dünya kamuoyunda edinilen meşru görüntüyü, Filistin halkının tepkisini çekmeden korumak için yoğun çabalar harcayan Arafat, bir yandan da uluslararası güçleri kendi yönetiminde dengelemeye çalışmıştır.
El Karameh zaferinden sonra Ürdün’de güçlenerek sayılarını artıran FK֒ye bağlı gruplar burada yerel otorite ile çatışma durumuna gelmişlerdir. Genelde aşırı sol grupların başına buyruk tavırları yol kesip vergi almaya kadar varınca Ürdün Kralı Hüseyin bunlara karşı bir takım önlemlere girişmiştir. Bu önlemler yeterli olmadığı gibi 1970 Eylülünde FHKC’ne bağlı bir grup beş uçağı kaçırarak bunları Ürdün’ün başkentine yakın bir yerde yakmıştır. Bütün Arap Dünyası’nın ve ABD’nin tepkisini çeken bu olayın ardından Arafat uçak kaçırmaları kınayarak FHKC’nin eylemlerini bir süreliğine askıya aldığını açıklamıştır. Ürdün’deki olaylar buna rağmen dinmeyince ve Arap devletlerinin arabuluculuğu da işe yaramayınca Kral Hüseyin direnişçi gruplara saldırma kararı almıştır. Arafat’ın başında bulunduğu Filistin Kurtuluş Ordusu bu çatışmalarda ağır kayıplar vererek çekilmek zorunda kalmıştır. Bu olay ABD’nin FKÖ içerisindeki sol gruplara ilk tepkisini ortaya çıkarmış ve FHKC’nin daha da radikalize olmasına neden olmuştur.

          Aynı yıllarda benzer bir şekilde Lübnan’da da FK֒ye bağlı çeşitli gruplar barınmaktaydı. O dönem Lübnan’daki otorite boşluğundan yararlanarak FKÖ güvencesi altında bölgede bulunan çoğu sol örgüt gibi Filistin kaynaklı olan Kara Eylül örgütü de etkinlik merkezi olarak burayı seçmişti. 1972’de Viyana’ya giden bir uçağı kaçırarak İsrail’deki Ben Gurion Havaalanı’na indiren örgüt bu uçaktaki yirmi dört sivili Japon Kızıl Ordusu ile yaptığı ortak eylemde öldürerek adını hatırlatmıştır. Yine aynı örgüt 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’na katılacak on bir İsrailli sporcuyu da öldürünce gelen tepkilerden endişe duyan Arafat 1973’te Kara Eylül’ün faaliyetlerini yasakladığını açıklamıştır. Aynı açıklamada FK֒nün geriye kalanındansa Batı Şeria ve Gazze Şeridi dışında şiddet eylemleri yapılmamasını istiyordu.

          1974’te Filistin Ulusal Konseyi İsrail’le bir uzlaşma taslağı ortaya koymuştur. Buna göre, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’den çekilmesi durumunda barışın sağlanacağı öngörülmüştür. Bu durumun İsrail’in tanınması demek olduğunu savunan FHKC ve FDHKC gibi örgütler red cephesi oluşturmuşlardır. Ancak aynı yıl toplanan Arap Birliği Arafat’ı ve FK֒yü ‘’Filistin halkının tek yasal temsilcisi’’ kabul ederek ona olan inancını ilan etmiştir.
     
          Arafat, 13 Kasım 1974’te bir hükümet temsilcisi olmadığı halde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşma yapan ilk kişi olurken Siyonizm’i kınayarak yaptığı barış çağrısı ile dünya kamuoyunun tekrar dikkatini çekmiştir. Her zaman meşru olmanın verdiği mücadeleye yarar sağlayacağına inanan Arafat bu nedenle bir yıl sonra baş gösteren Lübnan İç Savaşı’na katılmaktan çekinse de FKÖ içindeki bazı grupların (FHKC gibi) baskıları nedeniyle Filistinli mültecilerin yüzde 35’ini oluşturduğu Lübnan’daki savaşa dahil olmak zorunda kalmıştır. Sosyalist Lübnan Ulusal Hareketi’nin yanında katıldığı savaşta zor durumda kalan Arafat ABD’nin arabuluculuğunda Tunus’a sürgün edilmesi karşılığında savaştan çekilebilmiştir. Uzun süren savaş boyunca yıpranan ve çalışmalarını sürdürebilmesi için gereken bağışları bir süre alamayan FKÖ, 1993’e kadar Tunus merkezli olarak kalmıştır.

          1988’in sonlarında FKÖ, bağımsız Filistin Devleti’ni ilan etmiştir. Aynı yıl Arafat BM Güvenlik Konseyi’nin 22 Kasım 1967 tarihli ve 242 sayılı ünlü kararını kabul ederek 1949 ateşkes sınırları içinde bir İsrail Devleti ile Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir Filistin Devleti şeklinde iki devletli bir çözümü makul bulmuştur. Bu FK֒ye bağlı bütün grupların kabul ettiği İsrail’in tamamen ortadan kaldırılması şeklindeki görüşe aykırı bulunarak gruplar arasındaki gerilimin daha da artmasına neden olmuştur. Buna rağmen Filistin Ulusal Konseyi 1989’da Arafat’ı yeni Filistin Devleti’nin başkanı ve temsilcisi olarak seçmiştir. Artık herkes tarafından başlaması beklenen barış görüşmeleri Soğuk Savaş şartları sona ermeye başladığından başarılı olamayacaktı. 1990’daki Körfez Savaşı, Filistin İsrail ilişkilerinde yeni bir dönem ve anlayışın habercisi olmuştu.

          İran Irak savaşı sona erdikten sonra Saddam Hüseyin, Kuveyt’in Irak’a ait petrollerden haksız kazanç elde ettiği gerekçesiyle Ağustos 1990’da bu ülkeyi işgal etmiştir. Çok önemli petrol kaynakları bulunan Kuveyt’i ‘’Irak’ın 19. vilayeti’’ ilan ettikten sonra başta Suudi Arabistan olmak üzere küresel petrol piyasalarında payı bulunan ülkeler bu işgali protesto etmişlerdir. Saddam rejimi bu işgalde ısrar edince başta ABD, Fransa, Mısır ve Suudi Arabistan’ın bulunduğu 28 devletli bir koalisyon Irak’ı bir müdahale ile mağlubiyete uğratarak 1991 yılında Kuveyt’in yeniden bağımsız olmasını sağlamıştır. Bu savaş süresince Arafat, Irak’ın yanında olduğunu açıklayarak herkesi şaşkınlığa uğratmıştır. Savaş sonunda yanlış ata oynamış olan Arafat, Batı kamuoyunda oluşturduğu barışsever imajıyla Suudi Arabistan ve Mısır gibi devletlerden gördüğü desteği yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır. Üstelik bu destek ileride FK֒nün sert bir mücadeleye gireceği Hamas’a yönelerek Filistin direnişindeki bölünmüşlüğün artmasına neden olmuştur.



Ortadoğu’da Değişen Dengeler ve Hamas’ın Doğuşu

          Mısır’da Nasır iktidarı sona erdikten sonra göreve gelen Enver Sedat, 1973 Arap İsrail Savaşı’na kadar eski dostu Nasır’a benzer bir siyaset gütmüştür. 1973 yılında dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’la beraber İsrail’e saldıran Mısır, ABD’nin yoğun desteği karşısında Yom Kippur adıyla da bilinen bu savaştan başarısızlıkla ayrılmıştır. Enver Sedat, savaş süresince Sovyetler’den beklediği desteği alamadığı için uzun süredir iki ülke arasında devam eden stratejik ortaklığı askıya almıştır. 1977 yılında, İsrail’e gidip herkesi şaşırtan bir hamleyle dört yıl önce savaş açtığı devletin parlamentosunda konuşma yaparak İsrail’i tanımıştır. 1978 yılında ABD’nin öncülüğünde yine İsrail’le Camp David Sözleşmesi’ni imzalayarak barış antlaşmasına temel hazırlamıştır. Bu antlaşmadan yalnızca üç yıl sonra Müslüman Kardeşler tarafından uğradığı bir silahlı saldırıda hayatını kaybeden Sedat döneminde Sovyetler Ortadoğu’daki en önemli müttefikini ve buna bağlı olarak etkinliğini kaybetmeye başlamıştır.

          Körfez Savaşı’ndan sonra FKÖ yerine İslamî cemaate yönelen Arap sermayesi, 1979 İran Devrimi’nin etkileriyle birleşince Birinci İntifada’dan kısa bir süre önce 1987’de Müslüman Kardeşler’in Filistin Teşkilatı olarak İslami Direniş Örgütü Gazze’de kurulmuştur. Şeyh Ahmet Yasin ve Abdülaziz El Rantisi tarafından kurulan örgüt kısa adı olan Hamas olarak tanınıp kısa sürede geniş halk kitlelerinden destekçi bulmuştur. Başlangıçta doğrudan İran desteği almış olsa da zamanla Müslüman Kardeşler’le olan bağını koparmayan örgüt bu desteğini İslami Cihad adlı benzer yapıdaki bir örgüte kaptırmıştır.
Müslüman Kardeşler’in genel yapısında olduğu gibi sosyal bağları çok güçlü olan Hamas, örgütlü milis güçleri ve siyasi partisinin yanı sıra bir sivil toplum örgütü gibi faaliyetler de göstermektedir. Halkın içinden geldiği iddiasında bulunan örgüt bayındırlık faaliyetlerinde de bulunarak halkın desteğini kazanmıştır. 1988’de Arafat’ın BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararını kabul etmesine gösterdiği tepki ile muhalif bir yapıya bürünmüş ve El Fetih’in mücadeledeki başarısızlığını bozulmuş ve batı desteği almış olmasına bağlamışlardır. 18 Aralık 1988 tarihli bir beyannamede bölgedeki batılı devletlerin ve laikliğin reddi ile özgür bir İslam devleti kurma konusundaki kararlılığı dile getirmiş, İsrail’i tanımanın değil yok etmenin çözüm sağlayacağını belirtmişlerdir.

          Birinci İntifada tecrübesi, topyekûn direniş konusunda Hamas’a önemli veriler sağlamıştır. Hamas’ın teorisyenleri sokak savaşı yöntemlerini 1987’de başlayan olaylarda test etme imkanı bularak eylemlerinin genel yapısını belirlemişlerdir. El Fetih grubu başta meşruiyet kaygılarıyla intifadayı kontrol altında tutmaya çalışsa da 1988’de Halil El Vezir’in Tunus’ta öldürülmesinin ardından genel kontrolü tamamen red cephesine bırakmıştır. İntifada sona erdiğinde Filistin meselesinin bilinirliği ve direnişçi grupların özgüveni artmıştır. Barış çabaları bu dönemden sonra yoğunluk kazanmış barışın ancak İsrail ve Filistin tarafları arasında yapılabileceği fikri hâkim olmaya başlamıştır. Ancak Filistin tarafında olumsuzluk hanesine yazılabilecek en önemli durum El Fetih ve Hamas arasında tırmanan gerilimin neden olduğu belirsizlik halidir.

          1990’dan itibaren Oslo’da El Fetih yönetimi ile İsrailli yöneticiler birtakım gizli görüşmeler gerçekleştirmişlerdir. Bu görüşmelerde dönemin İsrail başbakanı ve ılımlı bir lider olan İzak Rabin, Arafat’a, şiddet eylemlerini kınaması ve İsrail’i resmi olarak tanıması karşılığında meşru temsilci olarak Filistin Ulusal Konseyi’ni tanıyacağını söylemişti. Bu şartlar sağlandıktan sonra 1993 yılında Oslo İlkeler Antlaşması olarak kabul edilen şartlar gereği Batı Şeria ve Gazze’nin bazı bölgeleri Filistin’e bırakılacak ve Filistin hükümetine bağlı güvenlik güçleri buralarda bulunabilecekti. Antlaşmanın tarafları bu görüşmeler nedeniyle Nobel Barış Ödülü almış olsalar da İsrail ve Filistin’deki aşırı gruplar rahatsızlıklarını bildiriyorlardı. İki taraf da kendi liderlerini taviz vermekle suçlamışlardır. Nitekim İzak Rabin 1995’te İsrail’de Ortodoks bir militan tarafından öldürülmüştür. O dönemde mali sıkıntılar yaşayan El Fetih yönetimiyse Batı Şeria ve Gazze’de anlaşmada bahsedilen kurumsallaşmaları sağlayamamıştır. El Fetih artan mali kriz sonrası iflas durumuna gelmiş olsa da Arafat tarafından güçlendirilen bürokrasi 1996 seçimlerine kadar durumu idare edebilmiştir. 1996 seçimlerine Hamas ve diğer muhalif örgütler katılmayınca Arafat yeniden Filistin Ulusal Konseyi başkanı olmuştur. Aynı yıl İsrail’de yapılan seçimlerde başbakanlığa seçilen Netanyahu döneminde ise barış havası yerini yeni anlaşmazlıklara bırakmıştır.
Oslo İlkeleri Antlaşması çeşitli nedenlerle büyük oranda uygulanamayınca taraflar 1998 Wye Nehri ve 2000 Camp David görüşmelerinde tekrar masaya oturmuşlardır. İsrail’in genellikle Kudüs’ü elinde tutma şartıyla sunduğu anlaşmalar Arafat tarafından kabul edilemez görülmüştür. Arafat liderliğinde en son Ocak 2001’de başlayan görüşmeler, muhalif direniş gruplarının İsrail’e yaptığı intihar saldırıları ve Ariel Şaron’un kışkırtmalarıyla başlayan İkinci İntifada süreci nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Ariel Şaron ile George Bush’un beraber yürüttüğü müzakerelerde Arafat hep barışın önünde bir engel olarak görüldüğünden yeni bir yüze ihtiyaç duyularak Mahmud Abbas’ın yetkilendirilmesi yönünde baskılar kurulmaya başlanmıştır.



Mahmud Abbas Dönemi ve Çatışmaya Dönüşen Gerilim

          Batı tarafından ılımlı ve uzlaşmacı olarak tanınsa da Filistinli grupların hep şüphe ile yaklaştığı Mahmud Abbas, 1961’de Katar’daki tanışmalarından sonra Arafat’ın en yakınındaki kişilerden biri olmuştur. Baştan beri iki devletli çözüm üzerinde dursa da Arafat’la ilk kez Oslo Görüşmeleri sürecinde görünür fikir ayrılıklarına düşmüştür. Abbas; Ariel Şaron ve Bush tarafından yapılan baskılar sonucu Arafat tarafından Mart 2003’te oluşturulan Özerk Filistin Yönetimi başbakanlığına atanmıştır. 29 Nisan 2003’te güvenoyu alan Abbas yönetimi, 30 Nisan’da ABD, Rusya, İngiltere ve BM’den oluşan ‘’Dörtlü’’ adlı grubun üç kademeli yol haritasını kabul etmiştir. Bu yol haritasına göre 2005’e kadar üç aşamalı bir çalışmayla iki devletli çözüm gerçekleşecekti. Aynı yol haritası 25 Mayıs tarihinde İsrail tarafında da kabul edilerek görüşmelere başlama kararı alınmıştır.

          Başlarda Yol Haritası’ndan memnun görünmeyen Hamas ve İslami Cihad gibi gruplar tasarının İsrail meclisinde de kabul edilmesi üzerine üç aylık ateşkes ilan etmişlerdir. Buna rağmen içinde yetiştiği El Fetih dahil bütün gruplar, İsrail’le bu kadar yakınlaştığı için Abbas’a karşı cephe alınca oluşan hoşnutsuzluk ortamı Abbas’ın El Fetih’ten istifasına kadar varmış ancak komite bu istifayı kabul etmemiştir. Aynı yılın Ağustos ayında Hamas liderinin yapılan füze saldırısı sonucu hayatını kaybetmesiyle ateşkes bozulunca 6 Eylül 2003’te barış için uygun şartların oluşmadığı gerekçesiyle istifa eden Abbas’ın yerine Ahmet Kurey atanmıştır.

          Yaser Arafat’ın ölümünden sonra Filistin Kurtuluş Örgütü liderliğine geçen Abbas, Ocak 2005’teki Hamas’ın katılmadığı seçimlerde El Fetih lideri olarak Filistin Devlet Başkanı seçilmiştir. Seçildikten sonraki ilk açıklamasında silahlı direnişin sona ereceği yönündeki açıklamasını eleştiren Hamas direnişi bitirmeyeceğini açıklamıştır. 2006 yılında yapılan erken seçimlerse ilk defa seçime katılan Hamas’ın zaferiyle sonuçlanmıştır. Batı’nın terör örgütleri listesinde yer aldığı için kabul göremeyen Hamas karşısında aldığı dış desteklerle de cesaret bulan El Fetih hala iktidarda gibi davranmayı sürdürmüştür. Suudi Arabistan’ın destekleriyle kurulan koalisyon hükümeti de uzun ömürlü olmayınca Hamas 2007 Haziranı’nda Gazze Şeridi’ndeki El Fetih ofislerini dağıtarak kendi hükümetini oluşturmuştur.  Mahmud Abbas’ın görev süresinin dolduğu gerekçesiyle başkanlığını tanımayan Hamas’ın Gazze’deki; Batılı devletlerin tek meşru temsilci olarak gördükleri El Fetih’in Batı Şeria’daki hükümetleri iç çatışmalara doğru sürüklenen bir Filistin görüntüsü çizmeye başlamıştır.

         Arap Baharı’na kadar yer yer sıcak çatışmalara varan bu ayrılık, Hamas destekçisi ülkelerdeki rejim değişikliklerini de beraberinde getirince oluşan güvensizlik ortamında iki tarafı da güvenli bir ortak arayışına itmiştir. Zaten BM’de devlet olarak kabul edilme başvuruları başta olmak üzere çoğu görüşme talebinde her iki tarafa da temkinli yaklaşılması işleri oldukça zora soktuğundan artık bu mücadeleyle zaman kaybetmek istemeyen Hamas, FKÖ çatısı altına girmeyi kabul etmiştir. 4 Mayıs 2011’de Hamas lideri Halid Meşal ile El Fetih lideri Mahmud Abbas Kahire’de uzlaşma anlaşmasını imzalamak için Kahire’de buluşarak atmış yılı aşkın direniş tarihindeki en büyük bütünleşmeyi sağlamışlardır(Çevikalp, 2012).


Sonuç

          Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında İsrail Devleti kurulduğu zaman genel kanı bunun ABD’nin Ortadoğu’da yayılan Sosyalist düşüncelere karşı kendisine bir etkinlik sahası açma gayreti olduğu yönündeydi. Gerçekten de –bunda İsrail diplomasisinin etkisi yadsınamaz olsa da- kurulan İsrail Devleti’ni ilk tanıyan devletlerden biri ABD olmuştur. Zaten Balfour Deklarasyonu’ndan bu yana adı hep emperyalizmle bir anılan İsrail’in bölgedeki varlığı o dönemde en çok Sosyalist Blok ülkelerini rahatsız etmiştir. Buna bağlı olarak kurulan ilk direnişçi gruplar hep dönemin sosyalist ülkelerinin desteğini almışlardır. Filistin Devleti, sosyalist örgütler için bir eğitim ve harekat merkezi haline gelmiştir. Örneğin; Japon Kızıl Ordusu adlı örgüt 1971 yılında Lübnan’da kurulmuş, Türkiye’de faaliyet gösteren silahlı sol örgüt liderlerinden Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan FHKC kamplarında eğitim görmüş, Çakal Karlos lakaplı ünlü Venezüellalı devrimci İsrail’e karşı savaşmak için Filistin’e gelmiştir. Bugün hala Kuzey Kore ve Küba İsrail’i tanımamaktadır. Dönemin en önemli Arap destekçilerinden Esad Ailesi ve Abdülnasır, yine sosyalist kökenli BAAS geleneğine bağlı aktörlerdi.

          Arafat döneminde direnişçi gruplar büyük oranda FKÖ içinde birleştiğinde ise, FK֒nün meşru kabul eksenli politikaları nedeniyle temel ayrışmalar meydana gelmiştir. Arafat hem gerilla geçmişine hem de Müslüman Kardeşler tecrübesine sahip bir lider olduğundan denge halini Körfez Savaşı’na kadar koruyabilmiş mücadele algısında önemli yol kat etmiştir. Ancak ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi ve daha çok komplo teorisyenlerince dillendirilen Filistin direnişini bölme gayretleri zamanla İslami grupları desteklemeye yöneltmiştir. Arap sermayesinin yöneliminin üstüne Sovyetler’in dağılması da eklenince ünlü Filistinli kadın gerilla Leyla Halid’in deyimiyle ‘’Filistin öksüz kalmıştır.’'

          Mısır’daki Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın nispeten daha rahat hareket imkanı bulduğu tarihlerde kurulan Hamas, işte böyle şartlarda hızlı bir gelişim göstererek Filistin yönetimine kadar ilerlemiştir. İlk silahlarını İsrail İç Güvenlik Birimi olan Shin Bet’ten satın aldığı1 kadar hakkında çeşitli iddialar bulunan Hamas örgütü barış çabalarına engel olmakla suçlanmaktadır (Chehab, 2009). Ayrıca halkla iç içe olmasının yanı sıra özgürlüklere verdiği ve savaş hukuku konusunda gösterdiği önem tartışmalara neden olmaktadır.
Filistin meselesi baştan beri sadece bölge ülkelerinin değil küresel ölçekli güç merkezlerinin ilgi odağı olmuştur. Filistin adına en istikrarlı yıllar olan Arafat dönemi boyunca, yurt dışında yaşayan zengin Filistinliler hariç genel olarak hiçbir gruptan yardım almama politikası mücadelenin dış etki olmadan sürdürülebilmesini sağlamıştır. Mahmud Abbas’ın 2005’te ABD ve Kanada hükümetlerinden aldığı yardım sözünün bile neden olduğu sorunlar düşünülünce bu politikanın haklılığı anlaşılabilir. Arap Baharı’nın ardından gelen birleşme haberi mücadelenin yeniden kabul ve başarı kazanmasına neden olacak gibi görünmektedir. Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması için gereken sağduyu ve meşruiyet bu haliyle sağlanırsa Filistin halkı kendi kaderini tayin edebilecektir.


Chehab, Zaki, Hamas, İkarus Yayınları, İstanbul 2009, Arka Kapak Yazısı
Çevikalp, Mesut. (6 Şubat 2012) Arap Baharı El Fetih ve Hamas’ı da dönüştürdü, Aksiyon, 896



M. Can Kibritoğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #7 : 08 Aralık 2014, 23:09:05 »

Özet

          Birçoğunun kökeni Aydınlanma Çağı’nın özgür düşünce ortamına kadar dayandırılabilen siyasi ideolojiler, bugün yenilenme hızlarında ivme kaybederek siyasal düşünce sisteminin sıradan bir aygıtı durumuna gelmişlerdir. Bu aygıt 20. Yüzyıl’daki toplumsal olaylarda mensuplarını ‘’tek tip’’leştirip kontrol altında hareket ettirmeye yararken, günümüzde demokratik temsil gücünün etkin kullanımına bile engel olabilecek riskli bir faktör olarak algılanmaktadır. Soğuk Savaş’ın ardından radikal olanlarını terk eden modern insan bugün neredeyse hiçbir ideolojiye gerek duymayacak duruma gelmiştir. Yenilik çağının özgün özgürlüğüne uymayan ideolojik tutumlar yerini özgürlük vurgularına bırakmıştır. Bu makalede ideolojilerin tarihinden bahsedilerek modern insanın neden ideolojisiz düşünme yöntemlerine yöneldiğine değinilecektir.



Giriş

          İlkçağ filozofları toplumu yönlendiren birer öğretici niteliğinde olduklarından ve bilgiyi bütün olarak ele aldıklarından siyasetin nasıl olması gerektiğiyle de ilgilenmişlerdir. İdeal devlet, devlet adamı ve vatandaş portreleri çizerek etik ve siyaseti iç içe değerlendirmişlerdir. Filozofların siyaset üzerine düşünmeleri felsefe ile yaşıttır. Platon ve Aristoteles’in demokrasi ile paralel gelişen bu düşüncelerinin yerini Yunan şehir devletlerinin yıkılması ile Epikürosçu birey temelli felsefe almıştır. Epikürosçu felsefe iyi yaşamın gerçekleştiği toplumsal düzenin hangisi olduğuyla ilgilenmediğinden (Günay, 2010, sf: 150) ahlak felsefesi ve siyaset felsefesi birbirinden ayrılmıştır. 
 
          İlkçağ filozofları arasındaki uyumlu ve birbirini tamamlayan siyaset düşünceleri Avrupa’daki kilise-skolastisizmi döneminin verimsiz ve örtük felsefe yaşamının da etkisiyle aydınlanma çağına doğru birbirinden ayrık biçimlerde uyanabilmiştir. Daha sonra siyasi ideolojilere kaynaklık oluşturacak felsefi düşünceler genellikle Fransız İhtilali’ne yakın tarihlerde oluşmuştur. İdeoloji’nin tanımı da ilk kez yine bir Fransız filozof olan Antonie Destutt de Tracy tarafından ‘’Düşünceler Bilimi’’ olarak bu yıllarda yapılmıştır.(Can, 2009: 1-10)

          Doğu toplumunda ise devlet, yine tek gerçekliğin din içerisinde olduğunu düşünen bir bakışla ideolojilerin yayılmasını uzun süre engellenmiştir. Hatta bugün din bağlarından bağımsız ele alamadığımız Osmanlı toplumunda da İslamcılık düşüncesi 19. Yüzyıl’ın sonlarında Sultan Abdülhamid’in özel gayretleri ile bir ideoloji halini almıştır. İlk kez bu dönemde anılan İslamcılık, diğer ideolojilere karşı bir görüş olarak ortaya sürülüyor olsa da Fransız İhtilali’nden çok ayrışık bir karaktere sahip değildi. Alman tipi yerine Fransız tipi millet tanımını savunan bir siyaset geliştiriliyordu.

          Birinci Dünya Savaşı bireyci ve milliyetçi fikirlerin galibiyetiyle sona ererken imparatorluklar çağı da yerini ulus devletlerin hâkimiyetini bırakmıştır. Ulus devletler de, toplulukları bir arada tutmak için milli ideolojiler pompalayınca iki savaş dönemi arasında bir yandan da Faşizm ortaya çıkmaya başlamıştır. Savaş sürerken Rusya’da Marksist işçi sınıfı hâkim olurken dünya en sert ideolojik mücadelelerden birine hazırlanıyordu. Bir yandan 19. Yüzyıl’da doğmuş birey odaklı Liberal-Demokrasi ve Sosyalizm fikirleri geniş halk kitlelerine yayılırken diğer yandan kaynağını daha geçmişten almış olsa da 20. Yüzyıl’ın ideolojisi olan Faşizm destekçi buluyordu. Revizyonistler, yıkmaya Fransız İhtilali’nden başlıyorlardı. Naziler ‘’Fransız Devrimi’ni iptal ettik!’’ derken Faşistler İtalya’da ‘’Düzen, Otorite, Adalet!’’ sloganı atarak Fransız Devrimi’ndeki orijinal slogana karşı çıkıyorlardı.


İkinci Dünya Savaşı ve Kitlesel Motivasyon Kaynağı Olarak İdeolojiler

          Salt ideolojik mücadelelere dayanan uluslararası çatışmalara en iyi örnek İkinci Dünya Savaşı’dır. Marks ve Engels’in (daha öncesi için Hegel’in) düşüncelerini temel alan Komünistler bir devrimle Rusya’yı yönetmeye başlamışlardı. Sosyal Darwinizm’den etkilenen Naziler Almanya’yı, Machiavelli ekolünden realist Faşistler de İtalya’yı yönetiyorlardı. Sınıfları, işçileri veya Arî ırkı; adı ne olursa olsun toplulukları yeni bir savaşa ikna etmeliydiler. Propaganda yöntemleri ile halkı bu ideolojilere bağlıyorlardı. Uğrunda ölünecek idealler oluşuyordu. İdeolojiler devlet tarafından kullanılan başka silahların yerini almıştı.

          Bu dönemde yalnızca bu savaşın tarafı olan devletlerde değil, tüm dünyada toplumlara ideolojiler öğretilmiştir. Dünya yeniden saflara ayrılırken devletler de bulundukları konuma uygun şekilde propaganda yapıyorlardı. Bu o yılların seçim afişlerinde rahatça görülebileceği gibi devletlerin iç politikasında da görülebilir. Örneğin, 1940’ların başında Türkiye’deki meşhur Irkçılık-Turancılık davası bunun bir örneğidir. O dönem siyaseten Doğu Bloğuna daha yakın olan Türkiye, kendi içindeki Turancılara karşı takındığı tutumla dünya kamuoyuna bir mesaj verme gayretindeydi. Yine bu yıllara denk gelmese de, 6-7 Eylül olayları devletin ‘’İdeolojik Kültürleme’’ gayretlerinin bir sonucu sayılabilir.

          İkinci Dünya Savaşı büyük felaketlerle sona ererken Komünistlerin ve Faşistlerin kendi toplumları içinde yaptıkları da tartışma konusu oluyordu. Hitler; ideolojisi gereği Yahudi, Çingene ve engelli Almanlardan oluşan çok sayıda insanı öldürerek bazı amaçlara ulaşmaya çalışıyordu. Stalin ise emriyle kaç kişinin sürgün edilip öldürüldüğü bilinmese de akıllara ‘’Bir kişinin ölümü dramatik, birkaç insanın ölümü trajiktir. Ama milyonların ölümü sadece istatistiktir.’’ sözleriyle kazınacaktı. İnsanlığın kurtuluşu, yeni bir dünya vaatleriyle ortaya çıkan siyasal ideolojiler daha büyük felaketlere yol açmıştı. Marks’ın veya Machiavelli’nin felsefi görüşleri değil, bunların siyasal uygulamaları kişisel ihtirasların da etkisiyle dünya tarihini değiştirecekti.

          Aynı durumu fundamentalist gruplarda da görmek mümkündür. Muhammed Peygamber’in Arap toplumunu dönüştüren başarılı öğretisi şimdilerde terörle beraber anılmaktadır. Temelinde hümanizm, eşitlik ve adalet gibi evrensel insan hakları yasaları barındıran bu öğretiyi bugün uyguladıklarını iddia edenler İslamî terör örgütleridir. Tıpkı diğer felsefî görüşler gibi İslam dini de insan hakları ekseninde ortaya konulup daha sonra siyasi ideoloji haline getirildiğinde olumsuz sonuçlara neden olabilmiştir. Yöneticiler bu örnekte de kitleyi ideolojik yöntemlerle motive etmişlerdir.

          Adam Smith, bir düşünür olarak, insan doğasına en uygun sosyo-ekonomik modelin serbest piyasa ekonomisi olduğunu düşüyordu. Ona göre devletin müdahalesi olmaksızın girişimde bulunacak bireyin başarısı sayesinde toplum da gelişme gösterecekti. Smith’in ardından Liberal ekonomi politikaları bazı devletler (ki bunlara kapitalist devletler diyeceğiz) tarafından benimsenmiştir. Üretim fazlası ve pazar ihtiyacı gibi nedenlerden Soğuk Savaş’tan bu yana neredeyse bütün çatışmalar kapital sahibi güçler arasında yaşamıştır. Vahşi Kapitalizm; dev şirketler, iş-siyaset ilişkileri; toplumsal gelir adaletsizliklerine ve ekonomik sömürülere neden olmuştur. İnsan ve çıkar faktörü bilimsel-felsefî bir görüşü ideolojileştirmiş, onu ‘’insan için’’ olmaktan çıkarmıştır.

          Özgürlük ve otoritesizlik vurgusu en üst telden duyulan Anarşizm bile savunucuları eliyle Bakunin’i ‘’tartışılacak bir otorite’’ haline getirerek fraksiyonlara bölünebilmiştir. İdeolojiler tarihinin belki en ironik olayı bu otoriteleşmedir.



Türkiye Özeline Bir Bakış: 1980 Müdahalesi ve Değişen İdeoloji Algısı

          Türk Modernleşmesi, siyasal ideolojilerle, batıya bakan yüzü olan Jön-Türk geleneği sayesinde tanışmıştır. Coğrafi ve kültürel bağları sayesinde Osmanlı’nın Avrupa’daki toprakları Fransız İhtilali’nin etkileriyle daha önce karşılaşınca Osmanlı İmparatorluğu –belki de süreci yanlış okuyarak- bu değişimleri dengelemek için Avrupa örneğine yönelmişti. Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gönderilen öğrenciler buradaki özgür düşünce ortamı içinde eğitim alarak ideolojileri yakından tanıma fırsatı bulacaklardı. Zaten ekonomik ve askeri yönden bir çekim alanı haline gelen Avrupa bu genç öğrenciler için bir özgürlük merkezi olarak da tanımlanmaya başlamıştı. ‘’Asya kökenli, Ortadoğu’da yaşayan Avrupalılar’’ tartışmasız otoritelere karşı insanı esas alan ideolojik yaklaşımlarla düşünmeye başladılar. Toplumun aydın kesimi olduklarından yenilikleri sürükleyecek olan sanatçılar da uygulayacak olan bürokratlar da bu öğrenciler içinden çıkacaktı. Bu dönemin onlar adına olan ürünü dönüşümcü Osmanlıcılık fikrine statik İslamcılık ile yanıt verecek olan da artık tartışmaya açtıkları otoriteydi.
II. Abdülhamid devrinde hem Osmanlıcılık fikrine bir denge getirmek hem de tebaaya bir alternatif sunmak adına onları kontrol edebilecek ümmet ve hilafet kavramlarından dinamik bir düşünce kaynağı oluşturuldu. Müslümanların aynı devlette yaşamalarının dinin bir emri olduğu (İttihad-ı İslam) şeklindeki ideolojik yaklaşım devlet eliyle Müslüman gruplara anlatılıyordu. Çünkü Vahhabilik gibi oluşan uyanışçı hareketler dış ilişkilerde, ayrılıkçı Arap hareketleri ise devletin bütünlüğü açısından sıkıntılar doğurmaya başlamıştı. Dini önderleri kullandığı yeni söylemle yanına çeken Sultan, Müslüman ülkelerdeki kültürü de ortak bir noktaya çekmeye yarayacak adımlar atıyordu.

           Aynı yıllarda İstanbul’da edebi-bilimsel bir grup da ilk defa Türkçülük fikrini dillendirmeye başlayacaktı. Başta yalnızca edebiyat ve bilimle birlikte anılan Türkçülük fikri; İslamcılık ideolojisi Abdülhamid iktidarının sonu ve Osmanlıcılık ideolojisi Birinci Dünya Savaşı ile etkisini yitirince oluşan boşlukta bir ideoloji biçimini alacaktı. Osmanlı’daki kültürel-milli gruplardan en son Türkler ulus olma bilincine erişecek gelecek bir asrı buna göre kurgulayacaklardı. Her ne kadar Osmanlıcı ve İslamcı fikirler bunu geciktirmek için gayret göstermiş olsalar da, Abdülhamid’in İslamcı siyaseti nedeniyle İstanbul’a gelen Rusya Müslümanları Türkçülük fikrinin gelişiminde etkin rol oynayacaklardı. Yeni devletin kurulması için gereken milli bilinç eşiği aşıldığında yeni bir ideolojik kültürleme dönemi başlamıştı.

          Yeni Türk Devleti kurulduktan sonra kurucu kadroların beklediği toplumsal değişimi sağlamak için uygun kadrolarla II. TBMM oluşturulmuştur. Eski devlete ait ideolojiler yeni devletin yapısına ve değişen dünya siyasetine uygun olmadığından değişimi (inkılapları) sağlayacak düşüncelerin de bir araya getirilmesi gerekli görülmüştür. Zaten Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra milletten kabul bulamayarak İttihatçı kadrolarla beraber ortadan kalkan Osmanlıcılık düşüncesiyle beraber Milli Mücadele devrinde kendilerine ihtiyaç duyulan İslamcı kadrolar da bu dönemde tasfiye edilmiştir. Tüm bunlara savaş yıllarında alınan Bolşevik yardımı nedeniyle Türkiye’de gelişmesinden korkulan komünizme bir alternatif oluşturma gerekliliği de eklenince, tüm ideolojik geçmişin üzerine Kemalizm’in inşa edilmesi gerekecekti. Bu yeni ve özgün ideoloji milletin ekonomik gerçekleri ile Fransız İhtilali’nin devrimci ruhlarını bir arada sunarak ulus devletlere özgü ideolojik siyasetin tipik örneklerinden birini gösterecekti.

          Kemalizm, dünyada yayılmakta olan sağ ve sol eğilimlerin ikisini de bünyesinde barındırması ve muzaffer bir komutandan ismini alacak kadar onunla özdeşleşmesi nedeniyle yapay bir ideoloji için oldukça geniş kitlelerden destek bulmuştur denebilir. Bunda Halkevleri gibi bir propaganda merkezinin ve uygun eğitim politikalarının etkisi yadsınamaz olsa da halk nezdinde refah ve ilerlemenin Halk Fırkası’nın (dolayısıyla Kemalizm’in) adıyla bir anılır olmasının da payı büyüktür. İki Dünya Savaşı arasındaki yıllarda bir uluslararası denge halinde ve heyecanlı destekçilerinin katkılarıyla gelişim gösteren Kemalizm, Mustafa Kemal’in ölümü ve dünya genelinde kızışan ideolojik mücadele nedeniyle 1940’lı yıllara önemli bir mental değişiklikle girmiştir. Mustafa Kemal’in pragmatik yorumları ve yeniliğe açık tavrının yerine dogmatik bir kimliğe bürünen bu ulusal ideoloji, uluslararası siyasete de uyum sağlamak maksadıyla kendisiyle çelişen dallanmalar göstermiştir. Toplum üzerindeki etkisinin iyice azaldığı yıllarda antidemokratik uygulamaları bile eski gücüne kavuşmasına yetmeyince İkinci Dünya Savaşı ve ertesinde Türkiye’ye çok sayıda yeni yabancı ideoloji girebilmiştir. Fırka içindeki farklı sesler yeni siyasetler oluşturmak amacı ile ideolojik söylemler geliştirmeye başlamış bu da çok partili yaşamı gerekli kılmıştır. Yeni siyasal partiler oluşmasının Türk Siyaseti açısından bu kadar evrimsel kabul edilmesi ideolojik çeşitliliği bu kadar artırmasındandır.
Türk Siyaseti’ndeki ideolojik çeşitlilik evrelerini; Kemalist dönem, çok partili yaşam ve 80 sonrası dönem olarak ele almak gerekirse en az hareketli kısmı Kemalist dönem oluşturur diyebiliriz. Devlet; bu dönemde ideolojiyi, eski refleksleri gereği toplumu dış etkilerden koruma hedefinin yanı sıra değişimi kolaylaştırıcı bir etken olarak kullanmıştır. Tek Parti dönemini, toplumsal değişimlerin en hızlı yaşandığı dönemlerden biri olarak görüp bu siyasetin başarılı olduğu savunulabileceği gibi dönemi özgür düşünce ortamlarının kısıtlanması yönü ile eleştirmek de mümkündür. Devletin bir ideolojik tavra sahip olmaması gerektiğini savunan görüşlere göre Türk Siyaseti’nin ve insan haklarının hala çözüm bulamadığı sorunların kaynağı bu dönemde aranmalıdır. Kişisel hak ve özgürlüklerin ideolojik siyaset gereği bu dönemde kısıtlandığı düşünülmekte özellikle Tek Parti iktidarının ikinci devresinin yeni fikirlere açıklığı tartışma konusu yapılmaktadır.

          Değişim için ortaya çıkan bir ideolojinin artık değişimlere kapalı bir hale dönüştüğü gerekçesi ile beraber bazı ekonomik sebeplerle Fırka’da ilk ciddi ayrışmalar yaşandığında yeni söylemin önderi Menderes bile artık sosyo-ekonomik bir ideolojinin kendi adıyla anılacağını tahmin edemezdi. Bu yıllarda Fırka toplumsal kabulünü yeniden sağlamak ve değişen dengelere ayak uydurmak amacıyla ‘’Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’’ ile ekonomik bir hamlede bulunuyordu. Tarımdaki tekelleşmenin önüne geçmek için gayet meşru bir devletçi politika olan bu durum yeni oluşmaya başlayan sermaye-siyaset ilişkilerini engelleyecek sonuçlara gebe görüldüğünden kendisi de bir toprak sahibi olan Menderes’in tepkisine neden olmuştu. Liberal fikirleriyle tanınan Menderes üç arkadaşıyla beraber Prens Sabahattin ekolünde sosyo-ekonomik alanda özgürlükçü yeni bir parti kurmak için CHP’den ayrıldı.

          Dünyadaki güç dengeleri de lehine değiştiğinden Menderes –bir demokrasi mücadelesinin sonunda da olsa- hak ettiği Demokrat Parti iktidarını kurdu. Ancak Ordu içindeki ve bürokrasideki ideolojik tutum ve alışkanlıklar, iktidarı meşru kullanma hakkını ve uygulayacağı siyaseti engelliyor; ona gelişim hakkı tanımıyorlardı. Bu durum Menderes’i sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasal yönleri de olan bir sistem kurmaya yöneltti. Sadece ekonomide değil, din ve inançta da özgürlük vaadinde bulunması; CHP’nin icraatlerinden çok ideolojik yönüne vurgu yapmasına neden olarak bir bakıma kendi ideolojisini oluşturmasına neden oluyordu.

          60 İhtilali’ne kadar süren Menderes devri iki ideolojik grubun mücadelesi şeklinde geçmiştir. Ordu, bürokrasi ve medyada süren statükoya karşın yasama değişim gayretinde ısrarcı davranmıştır. Bu iki grup birbirlerine denk güçlere yaklaştığı zaman halka yönelen ideolojik kültürle toplumsal kutuplaşmalara neden olmuştur. Gerginleşen siyasi havayla baş etmek ve daha önemlisi muhalif hareketleri engellemek için antidemokratik uygulamalara başvuran Menderes, kendi hazin sonuna doğru adımlar attığından habersizdi.
Menderes döneminde uluslar arası gündemi belirleyen en önemli konu Türkiye’nin NATO üyeliğiydi. Tek Parti iktidarı boyunca uzun süre uluslar arası ideolojik mücadelede tarafsız kalan veya denge siyaseti izleyen Türkiye, Kore Savaşı’na verdiği desteğin ardından 1952’de NATO’ya üye olarak bir alışkanlığını daha aşıyordu. Ancak uzun süre ulusal ideolojinin koruyuculuğu görevini üstlenmiş Ordu için bu karar hoş karşılanabilecek gibi görünmüyordu. Silahlı kuvvetler, kendi içinde bunun tartışmasını yaparken oluşan gruplar, Ordu içinde de ideolojik bir mücadelenin işaretiydi. Tüm bunların üstüne Menderes’in üniversiteler ve medya üzerine kurduğu baskılar ile muhalefeti denetleme kurumları gibi çalışan Tahkikat Komisyonları’nın kurulması eklenince Ordu için bir müdahale zemini oluşmuş oluyordu. Özgürlük vaadi ile ortaya çıkıp özgürlük özlemlerini kullanan bir ideoloji özgürlükleri engellediği gerekçesiyle yerini bir başkasına bırakmaya hazırlanıyordu.

          27 Mayıs Müdahalesi’ni gerçekleştiren kadrolar 24 Anayasası’nın yapı itibariyle çok partili siyasal düzene uygun olmadığını düşünmüşlerdir. 24 Anayasası Tek Parti yönetimine göre hazırlandığından çoğunluğa ulaşan grupların diğerleri üzerine tahakküm kurmasını mümkün kılan hükümlere sahipti. Demokrat Parti tecrübesi, hükümetlerin yetkilerine sınırlar çizilmesi gerektiğini düşündürmüş, 62 Anayasası’nda çoğulculuğun hakim olmasını sağlamıştır. Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıyla hukuk devleti garanti altına alınmış, temel hak ve özgürlükler anayasal tanım ve güvenceye kavuşmuştur. Bu özgürlük ortamı, başka askeri ‘’hareketlenmeler’’ ile kesintiye uğrayacak olsa da 80 öncesi dönemdeki ideolojik çeşitliliğin en belirgin nedeni olacaktır. Öyle ki, Avrupa’da 1968 yılındaki devrimci işçi-sınıf hareketleri Türkiye’de –terörize olmuş aşırı örnekler hariç- anayasal koruma altında ve ‘’edinilmiş hakların korunumu’’ mahiyetinde gerçekleşmiştir.

           1980 öncesi dönemde ideolojiler daha önce olduğundan farklı şekilde, halk kitleleri tarafından benimsenip üst yönetim kademelerini yönlendirmeyi amaçlayan araçlara dönüşmüştür. Bu durum bireyin salt ideoloji çıkmazından kurtulup özgürleşmesi olarak değerlendirilebilecekken dünyadaki güç dengelerinin mücadelesi de işin içine girince toplumdaki ağır travmatik bölünmelere yol açmıştır. Sol çok sayıda –ve bazen birbirinden uzak- fraksiyonlara bölünüp bürokrasiye karşı da mücadele verirken; ‘’Komünizmle Mücadele Derneği’’ gibi adından da genel kapsamlı olduğu anlaşılabilen yapılar buna karşı-propaganda geliştirmişlerdir. İkisi de birbirini ‘’dışarıdan destekli’’ olmakla suçlayan bu gruplar silahlı mücadeleye de girişerek ülkeyi trajik bir döneme sokmuşlardır. Yaygın kullanımıyla ‘’kardeş kavgası’’na dönüşen bu mücadele ideolojik saplantıların tepe noktasıydı. Bilimsel ve felsefî fikirlerin savunucusu olan gençler militanlara dönüşerek yeni bir askeri müdahalenin ve kısıtlanacak yeni özgürlük alanlarının nedenleri oluyorlardı. Yerlerine ideolojilerden korkan veya onlara inanmayan bir nesil gelecekti.

          1980 Darbesi’nin doğrudan gençlerin apolitizasyonunu amaçladığı şeklindeki yaygın kanıyı spekülatif bulup kabul etmesek bile bu dönemde yaşanan olayların bugün bile insanların ideolojilere yaklaşımını etkilediği gözlemlenebilir bir gerçektir. Bugün bile, o dönemin canlı tanıklarından çok azı bir ideolojiye bağlı olarak düşünmekte hatta bulundukları ortamda ideolojilerden söz edilmesine tahammül edebilmektedirler. Hem müdahaleye giden süreçte yaşananlar hem de müdahale sonrasındaki askeri rejim insanlarda ideoloji korkusu yaratmaya yetmiştir. İdeolojilere dair imge ve işaretler hala onlara kötü çağrışımlar yapmakta, askeri rejimin ideolojisiz yaşam çağrıları hafızalarındaki tazeliğini korumaktadır.

          Bu durumu, yine aynı kuşağın siyasi tercihlerinde de görmek mümkündür. Birkaç yıl önce ideolojik sebeplerle cinayetler işleyen üyeler barındıran bir toplumun darbeden sonraki ilk seçimde ‘’dört eğilimi uzlaştıracağını’’ söyleyen Turgut Özal’ı seçmesini tesadüfle açıklamak güçtür. Yine 80 sonrasının en etkin simalarından olan merhum Ecevit de aşırılıklar yerine ‘’ortanın solunda’’ yer alacağını ifade etmiş bir siyasetçidir. Türk Toplumu’nun 80 sonrasında aşırı uçlar yerine bütünleştirici/stabil siyasetleri tercih ettiğini anlamak için Tayyip Erdoğan örneğine bakmak bile yeterli olabilir. ‘’Milli Görüş gömleğini çıkararak’’ ‘’70 Milyonun başbakanı’’ olacağını söyleyen ideolojisiz siyasetçi Erdoğan, tarihi kayıtlara 2000’li yılların Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak geçmiştir. İdeolojisizlik vaadi, 80 sonrası Türk Siyaseti’nin karakteristik bir başarı faktörü sayılabilir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #8 : 08 Aralık 2014, 23:11:33 »

İdeoloji Parantezinde Demokratik Tercihin İmkânı

          De Tracy’nin ‘’fikir bilimi’’ şeklindeki ideoloji tanımı üzerinden geçen iki yüz yıldan uzun zamanda bu kavramın kullanılışına en çok Marksist literatürde rastlanmaktadır. De Tracy, zamanla ‘’biyoloji ve zooloji gibi’’ bir bilim dalı haline geleceğini düşündüğü bu fikri ortaya koyduğunda bugünkü kullanım formuna ulaşacağını tahmin etmiş miydi bilinmez ama siyasal ideolojiler tarihine kısa biz göz atışın ardından bugün bizim o tanımı kullanamayacak olduğumuz kesindir.

          Siyasal ideolojiler, bilimsel-felsefi düşüncelerin, bazı siyaset uygulayıcıları tarafından bir düşünce kalıbı biçimine getirilmiş şekilleridir. Tamamen özgür düşünen filozoflar –bazılarından etkilenmiş de olsalar hiçbirine körü körüne bağlı kalmayarak- tüm felsefi ekolleri görerek kendi düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Doğruluk, mutluluk ve erdem gibi değerler etrafında ortaya koydukları fikirlerin kişiler, gruplar veya devletler tarafından kültürlenmesini beklemeden disipliner-tutarlı kaideler belirlemişlerdir. Genel nihaî hedefleri tüm insanlığın esenliği olmuş olsa da bunların dikte edilmesini beklediklerini söylemek dürüstçe olmaz.

          Ancak bu düşünceler insan faktörünün katılımıyla ideolojileşerek bağlayıcılık kazanmaya başlarlar. Yani özgür düşüncelerin dolaylı ürünleri olan ideolojiler yeni özgür seçimlerin önünde artık bir engeldir.
İdeologların görüşleri, ideoloji uygulayıcıları tarafından, mensuplarını bir arada tutmak için ‘’tartışılmaz, evrensel, sonsuz’’ doğrular kabul edilmeye başlanmıştır. Bir ideolojiyi tamamen kabul eden birey artık durumlar karşısında tutumlarını ideolojisinin beklentisi şeklinde geliştirecektir. Dolayısıyla özgür karar ve demokratik tercih imkânsızlaşacaktır.

          Günümüzde parlamenter demokrasinin beklendiği gibi uygulanamamasının önündeki en önemli etkenlerden biri ideolojik saplantılardır. İdeolojik tercihin bireysel karar alma üzerindeki etkisi şöyle dursun, karar alıcıların toplu hareket etmeleri özgür tercihi neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Genel kurullarda siyasi partiler bloklar halinde oy kullanmakta, karşıt fikirler –ortaya çıkabilirse- ağır şekilde cezalandırılmaktadır. Her karar alma sürecinden önce parti liderleri vekil sayısı hesabı yapmakta çoğunluğu ellerinde bulunduranlar ‘’gizli oy usulü’’nün önüne geçmek için çaba sarf etmektedirler. Yakın zamanda yaptığı bir açıklamada Türkiye Başbakanı’nın, gizli oy usulüyle yapılan bir oylamada kendi düşündüğünden farklı yönde oy veren vekiller için söyledikleri bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Partilerin kapatılmasını engelleyecek kanunun teklifinin oylamasında, üç vekilin partiden farklı yönde oy verdiğini belirten Erdoğan, bu vekillerin kendisine ihanet ettiğini ve şu anda farklı partilerde olduğunu söylemiştir. Türkiye’nin en üst karar alma organında durumun böyle olması bürokrasinin diğer basamakları için olumlu bir tablo çizilmesini engellemektedir.



90’lar Kuşağı: İdeolojilerin Sonu Mu?

          İdeolojilerin eski ve güncel tanımlarını inceledikten sonra geleceğiyle ilgili öngörülerde bulunmak için öncelikle 90’lar kuşağını ele almak gerekmektedir. Eski paradigmalarla açıklayamadığımız davranışlarını Wall Street işgali, Arap Baharı, Gezi Parkı eylemleri gibi kitlesel gösterilerde gözlemleyebildiğimiz artık hafife alınamayacak bu genç kitlesini anlamak ideolojilerin yarını hakkında aydınlatıcı olabilecektir.

          Son birkaç yıla kadar dünyadaki 90’lar kuşağı algısı Türkiye’dekinden farksızdı. İdeolojiler bu büyük kitlenin önemli bir kısmından destekçi bulamayınca tamamını ‘’tarihten habersiz, apolitik, bencil ve sosyal ağlara bağımlı’’ olarak tanımlamıştı. Gerçekten de bu gençler geçmişin ideolojik hesaplarıyla ilgilenmiyor bugünkü siyasetle uğraşmayı beyhude buluyorlardı. İnternet çağının ilk nesli olduklarından kendilerine sosyal bir deney düzeneği gibi yaklaşılıyor internet aracılığıyla pratik düşünmeyi ve kendilerini çabucak ifade etmeyi öğrendiklerinden ukala bulunuyorlardı. Ancak her bilgiye ulaşma fırsatları vardı ve her gelişmeyi ilk elden alabilecekleri uluslararası çok sayıda arkadaşa sahiptiler. Bilgileri öğrenmeyip görüyor, ideolojik karartma ve spekülasyonlara maruz kalmıyorlardı. Kendilerinden büyüklerin ideolojik saplantılarına alaycı bir şekilde yaklaşabiliyor onlarla aynı telden konuşmakta güçlük çekiyorlardı. Bencil yakıştırmasının nedeni, ideolojik bağlam dışındaki siyasi yorumlara inanmayanların, onların bağımsız düşünmesini anlamakta zorlanmalarından başka bir şey değildi. Bu gençler sanal ağlarda çokça vakit geçiriyorlar oradaki ortak kanaatleri eski söylemlere tercih ediyorlardı. Lider veya doktrinlere ihtiyaç duymaksızın bir araya gelerek çok büyük eylemlere imza atıyorlardı. Arap Baharı’ndaki etkinlikleri özgürlük, Wall Street eylemlerindeki tavırları direniş ve Gezi Parkı’ndaki yaklaşımları ideolojisizlik ile açıklanabilir olsa da özellikle İspanya ve Yunanistan’daki ekonomik nedenli eylemleri de aynı noktayı gösteriyordu: değişimleri sürükleyecek güç olmaya adaydılar.

          Ortadoğu’daki totaliter yönetimlere yönelen demokratik mücadeleler içinde Arap Baharı sürecinin özel bir yeri vardır. İlk defa geniş halk kitleleri aralarındaki farklılıkları gözetmeksizin bu kadar ısrarlı ve topyekûn bir mücadele göstermişlerdir. Her ne kadar demokratik devrimlerin ardından belli başlı ideolojik gruplar hâkimiyet kurarak devrimleri sahiplense de bir süreç olarak Arap Baharı’na sadece özgürlüğün hedeflendiği ideolojisiz eylemler bütünü olarak bakmak doğrudur.

          Tahrir örneği, Arap Baharı’nın genel karakteristiğini iyi yansıttığından süreç hakkında bilgi verebilir. Mısır’da gençler, daha önceki İran denemesinde (sadece belirli ideolojik gruplara yönelik olduğundan) başarısız olan yöntemle, sosyal medya aracılığıyla örgütlenerek Tahrir Meydanı’na inmişlerdir. Daha sonra İslamcı grupların çoğunluğu oluşturmasıyla fark edilemez hale gelmiş olsa da din, etnik aidiyet ve ideoloji farkı olmaksızın; Tahrir, tüm özgürlük beklentilerinin merkezi haline gelmiştir. Öyle ki, internet aracılığıyla verilen destekler hesaba katıldığında, en yoğun sivil aktivist katılımının Mısır Devrimi’nde görülmesi mümkündür. Tahrir, gençlerin beklentilerine cevap vererek en uzun ömürlü totaliter rejimlerden birinin sonu olmuştur.

          İhtilal’den sonra ideolojileşmeye gerek duymayan gençler yeni iktidarın ilk antidemokratik uygulamasında yine meydana inmeyi bilmişlerdir. Yıkılmayan statüko büyük değişimlere engel olsa da özgürlük düşüncesinin bu kadar yalın haliyle olgunluğa erişmiş olması tüm 90’lar kuşağına özgüven ve umut katmıştır.

          Mısır’daki hareketliliğin başlamasından yalnızca aylar sonra ABD’de bir grup genç gelir dağılımındaki adaletsizlikleri protesto etmek amacıyla ünlü finans merkezi Wall Street’te ‘’İşgal et!’’ sloganı ile ciddi bir eyleme girişeceklerdi. Mısır’daki yöntemlerle ABD’ye demokrasi getirmek istediklerini çekinmeden belirten bu gençler, internet üzerinden yaptıkları çağrıda ‘’farklı renk, cinsiyet ve politik inançlar’’ vurgusu yapıyorlardı. ABD kamuoyu bu olanları tanımlamak için uygun bir terminoloji geliştiremiyordu çünkü olaylar ne anarşist ne de sosyalist argümanların yeterince kullanıldığı bir seyirde ilerliyordu. Wall Street eylemleri beklenilen doğrudan/efektif sonuçları sağlamasa da ideolojisiz direniş alışkanlığının oluşmaya başladığını göstermesi bakımından önemliydi. 90’lar kuşağının tavrı evrenselleşiyordu.

           Türkiye kamuoyu bu iki tecrübenin ardından 2013 yazının başında Gezi Parkı eylemleri ile tanışmıştır. İstanbul Taksim Meydanı’nda bulunan doğal bir alana belediye tarafından yapılmak istenen bir dizi proje nedeniyle oluşan tepki kitleselleşip genelleşerek, İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 80 ilde sivil direniş eylemleri haline gelmiştir. Başta yalnızca sosyalist bir eylem gibi görünen bu hareketler polisin sert müdahalesi sonucu tüm halk kitlelerine yayılarak sosyal medya üzerinden örgütlenen gençlerin ilk günlerde gösterdiği katılımın da etkisiyle ideolojisiz bir sivil aktivist hareket halini almıştır. Katılımcılar bir süre sonra bir araya gelişlerindeki amaç çevre hassasiyetleri olsa da topluluğu uzun süre meydanlarda tutan gücün özgürlük beklentileri olduğunu belirtmişlerdir. Özel hayata müdahale iddiası, ideolojilerin üzerine çıkarak yeni dönemin bir özetini gözler önüne sermiştir.

          Eylem alışkanlıkları ön planda olan anarşist ve sosyalist örgütler kadar; kendilerini ülkücü ve Atatürkçü olarak tanımlayan sağ yapıların da eylemlerin ikinci gününden itibaren dahil oldukları süreçte pek çok siyasi parti yöneticisi ya eylem alanlarından uzaklaştırılmış ya da siyasi parti adı zikrederken susturulmuştur. Adı eylem süreciyle özdeşleşen bazı figürler hariç hiçbir ideolojinin direnişte etkin payı olduğu söylenememektedir. Eylemlerin amaca uygunluğunu artırmak için örgütlenmeler bile ya ‘’Dayanışma Platformu’’ ya da ‘’Gezi Parkı İnsiyatifi’’ adlarını almıştır. Eylem boyunca atılan sloganlar da çoğunlukla ‘’Ne sağcıyım ne solcu’’ şeklinde başlayan ritimlerden ibarettir.

         Doğu ve batıdaki birer örneğinin ardından 90’lar kuşağınca yapılan en efektif eylem Gezi Parkı eylemleri sayılabilir. Dönem olarak ele alınırsa yaygın tabiriyle ‘’apolitiklerin’’ süreçten ayrılışına kadar yaşananlarda gözlenen, eylemlerin ideolojilerden önce özgürlük beklentileriyle ortaya çıktığıdır. 90’lar kuşağının en önemli özelliği sonraki hamlesinin niteliğinin anlaşılamaması olsa da bundan sonra ideolojisiz eylemlere daha çok rastlayacağımız tahmin edilebilmektedir.



Sonuç

           Devlet kurumu, görevlerini; Fransız İhtilali’nden sonra sosyal yaşamın düzenlenmesine indirgeyerek kısıtlamıştır. Birey ve özgürlük temelli fikir akımları siyasi düşünceleri şekillendirmede en önemli kriterler olmuştur. İşte ideolojiler böyle bir dönemin özgür düşünce ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak ideolojilerin devlet yöneticileri tarafından benimsenip devlet eliyle uygulanmaları halinde genelde devletler özelde ise gruplar arasında gerilimlere yol açtığı görülmektedir. Ayrıca yine devlet veya gruplarca uygulanması dışta karşıt görüşlere içte psikolojik nedenlerle özgür karar almaya engel olduğundan bazı sakıncalar içerdiği açıktır.

          Modern insan, iki Dünya Savaşı ve ardından tanık olduğu Soğuk Savaş tecrübelerinin ideolojik nedenlere dayandığını düşündüğünden özellikle milenyumla beraber ideolojilere duyduğu ihtiyacı sorgulamaya başlamıştır. Enformasyon çağının sınırsız dünyasında ideolojik kalıplara sıkışmak istemediğinden olaylara kaşı doğrudan kendi bilimsel-felsefi süzgecini kullanmayı yeterli görmektedir. Özellikle 90’lar kuşağı denilen jenerasyon tüm dünyada bireysel hak ve özgürlüklere verdiği önemi ‘’yazılmış kurallara’’ vermemeyi tercih etmektedir. İlerleyen yıllarda gençlerin siyasal yaşama katılımı da arttıkça mevcut siyasal yapılar onlara alternatifler sunmak zorunda kalacaktır. Bu da ideolojik devletlerin ve ideolojik kültürlemelerin dönüşümlerine neden olacak süreçlerden biridir.



GÜNAY, Mustafa, Metinlerle Felsefe’ye Giriş, Adana, 2010: Karahan Kitabevi
CAN, Nevzat, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2009, 13



M. Can Kibritğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Erlik Tanrıöğen
Türkçü - Turancı BOZKURT

ileti Sayısı: 878


Nur'dan Rıza aldık.


« Yanıtla #9 : 08 Aralık 2014, 23:24:11 »

   Çeşitli düzeylerde yapılan dış politika analizi, karar almanın süreci ve yapısı üzerine odaklanmaktadır. Bir süreç olarak karar almada bürokratik yapılar ve devlet gelenekleri kadar bireysel özellikleri de temele oturtan görüşe göre; karar alma sürecinde özne; karakter, mizaç ve psikolojik özelliklerinden soyutlanarak düşünülmemektedir. Karar alıcı birey rasyonel bir aygıt gibi durumları hesaplayarak çıktılar vermekten çok kendisi de olayların şahidi ve tetikleyicisi olarak süreci ve sonucu etkileyecek bir yapıya sahiptir. Bu nedenle dış politika analizi de karar alıcı liderin kişilik özellikleri ve psikolojik durumuna yönelerek açıklamalarını bu boyut üzerinde de yapmaktadır. Basit bir akıl yürütmeyle liderlerin dış politika yapımı üzerindeki etkileri daha iyi görülebilecektir. Dar zaman aralıklı lider değişimlerinden sonra devletler ve sistem yapısı aynı şekilde devam etse de dış politika algıları önemli değişikliklere uğramaktadır. Liderler tek başlarına dış politika yapım sürecine etki edebilecek niteliktedirler.
   
          Liderlerin dış politika yapımı üzerindeki etkisi, henüz dış politika konusu ortaya çıktığı anda görülmektedir. Her lider bireysel özellikleri nedeniyle çeşitli konularda daha fazla uyarılmakta o konulara özel tutumlar geliştirebilmektedir. Ortaya çıkan birden fazla konudan birini önem sırasına göre öne alarak ona daha iyi bir sıra ve daha uzun bir süre ayırabilmekte, bir konuya diğerine oranla daha rasyonel yaklaşabilmektedir. Tüm bunlar karar alma sürecini etkilemeye tek başına muktedir olduğu halde durum karşısındaki bilgiye açıklık oranlarını etkilemek gibi dolaylı etkilere de sahiptir. Dış politika konusu ortaya çıktığı anda eğer lider katı bir tutum geliştirmişse gelen bilgilerin önem ve değerini yeterince anlamlandıramayabilir. Çevresel etmenler gibi dış uyarıcılara açık olma da yine geliştirilen ilk tutumun etkisiyle gerçekleşmektedir.
   Durumla ilk karşılaşmanın ardından veri işleme süreçlerinin seyri de doğrudan veya dolaylı olarak liderin bireysel özelliklerinden kaynaklanan değişiklikler göstermektedir. Katılımcı karar alma stiline yatkın liderler bilgilerin daha verimli işlenmesine neden olurken, tekil karar alma mekanizması geliştiren devletlerde karar alma doğrudan lider inisiyatifine bırakılmaktadır. Yine kimi durumlarda bilginin işlenmesi için yeterli zaman ayıran liderler rasyonel kararlar alınmasında etkili olurken aceleci davranılan durumlarda tepki ve kararlar duygusallaşmaktadır.
    Tüm bu nedenler dış politika analizinde lider odaklı kişilik incelemelerini zorunlu kılmıştır. Liderler çeşitli tekniklerle karakter, mizaç ve genel psikolojik durum bakımından incelenerek çeşitli sınıflandırmalara dahil edilmektedirler. Aktif, mücadeleci, tepkisel vs. gibi genel sınıflandırmalar dışında bireylerin özgün yaşam öyküleri de karar üzerinde etkili olabilecek bir unsur olarak değerlendirilerek incelenmekte bu etkilerin varlığı ve derecesi test edilmektedir.
   2002 yılının ortalarında Irak’a ABD müdahalesi dedikoduları ayyuka çıktığında dünya kamuoyunun en çok ilgilendiği noktalardan biri de İngiltere Başbakanı Tony Blair’ın çoğu kıta Avrupa’sı devletinin aksine müdahaleyi destekler bir tavır takınmasıydı. 18 yıl süren muhafazakâr iktidarlardan sonra İşçi Partisi lideri olarak girdiği ilk seçimlerde iktidara gelen ve o yıllarda ikinci iktidar dönemini yaşayan Blair tartışılan bu kararından vazgeçmeyecek, Saddam rejiminin kitle imha silahları bulundurduğuna emin olarak 2003 Mart’ında başlayan savaşa ABD saflarında katılacaktır. Peki, bu yalnızca rasyonel metotlarla alınmış siyasi bir karar mıydı? İngiltere devletinin ABD müttefiki olarak tanımlanan devlet geleneğinden ve bunu içeren küresel sistemden başka bir etkenden kaynaklanmakta mıydı? Blair’ın böyle bir karar almış olmasında bireysel özelliklerinin etkileri var mıydı?
   Rasyonel karar-duygusal karar spektrumunda liderler dış etkenler nedeniyle farklı noktalarda davranışlar gösterebilirler. Çalışmalar, dış politikadaki rutin olmayan ve ekstrem durumlarda (savaş ve kriz anları) davranışların duygusal karara yakın, yani yüksek bireysel etki altında sergilendiğini göstermektedir. Buradaki kısıtlı zaman ve yoğun stres faktörünün neden olduğu bu durum dış politika analizleri için önem arz etmektedir. Irak savaşı da Blair’ın kişilik etkileri incelemek adına verimli bir kaynak sunmaktadır.
   Bugün olduğu kadar kararın ilk zamanlarında da Irak savaşı sıkça bu tercih dolayısıyla ‘’Blair’s War’’ olarak tanımlanmıştır. Hem İngiltere hem de dünya kamuoyunda Blair’ın liderlik stilinin karar üzerinde etkili olduğu düşüncesi yaygındır. Bir İngiliz kıdemli kabine bakanının ‘’Başka herhangi bir lider olsa biz Bush’un yanında savaşa girmiş olmazdık.’’ (Naughtie, 2004, sf: 144) şeklindeki tahmininin paylaşanlar oldukça fazladır. Yine azımsanmayacak bir kesim bu kararın İngiltere ile ABD arasındaki özel tarihsel ilişki nedeniyle meydana geldiğini düşünse de çeşitli argümanlar aksi yönde düşünecek kuvvetli kanıtlar oluşturur. Öncelikle Bush yönetimi Blair’a ittifak konusunda ciddi bir baskı yapmamıştır. Ayrıca yakın bir danışmanın aktardığında göre en az 6-7 kez çeşitli kritik anlarda savaş kararında vazgeçme ihtimali varken Blair bunu tercih etmemiştir (Naughtie, 2004, sf: 79). Ayrıca Blair’ın savaş gündemde değilken de Irak’a müdahale konusunda düşünceleri olduğu bilinen bir durumdur. Blair 1998’den itibaren çeşitli şekillerde açık veya gizlice Saddam rejimi karşıtı bir politika izlemiş, kitle imha silahları krizi sürerken Saddam hakkındaki düşüncelerini onu ‘’değişmez, gaddar’’ bir adam olarak tanımlayarak dile getirmiştir. Sıkça onun yeni oyunlar oynamaya hazır olan ve durdurulması gereken bir kuvvet olduğunu ifade etmekten çekinmemiştir.



Uzaktan Kişilik Değerlendirmesi, Hermann Yöntemi ve Metodolojisi

        Liderlerin karakterlerini değerlendirmek için kullanılan yöntemlerden olan uzaktan kişilik değerlendirmesi, son yıllarda araştırmacıların sıkça başvurduğu bir araç halini almıştır. Temel varsayımı liderleri sözlü ifadelerinin işlenmesi yolu ile dünya görüşleri ve karakterleri hakkında bilgi edinerek bu sayede karar stilleri hakkındaki verileri de açığa çıkarmanın mümkün olduğudur.
   Çeşitli tekniklerle gerçekleştirilebilen uzaktan kişilik değerlendirmesi yönteminin en çok başvurulan tarzı Margaret Hermann’ın liderlik özellikleri analiz çerçevesidir. Kişilikle politika arasındaki ilişkiyi sorunsallaştıran bu yöntem liderlerin 7 kişisel özellik bakımından sınıflandırılmasından ortaya çıkar. Bu 7 temel karakter grubu (Ömer Ak, Liderlik Profili Analizi ve Dış Politika: Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan makalesinden uyarlamıştır) :

1-   Liderin olaylar ve gelişmeler üzerinde etki ya da kontrol sahibi olabileceğine ilişkin inancı: Liderin dünyayı kendisinden etkilenebilecek bir çevre olarak algılamasıdır. Lider, kendisini ve devletini etkili aktörüler olarak görmesidir. Bu değişken için hazırlanan göstergelerde fiillere ya da eylem anlatan kelimelere odaklanılmaktadır. Bu göstergeler belirlenirken, lider ya da liderin içinde bulunduğu grup (siyasi parti, hükümet, ülke, vb.) tarafından gerçekleştirilen eylemlerin göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Örnek: yaptım/k, ortaya koydum/k, başlattım/k, vb.

2-   Liderin güç ve etki sahibi olmaya yönelik istek ya da beklentisi: Göstergeler yine fiiller ve elem belirten kelimelerdir. Ancak burada liderin kendisine güç sağlamak, gücünü sürdürmek ya da yeniden sağlamlaştırmak istiyor olması önemlidir. Liderin muhatabına sözlü saldırıda ya da suçlamada bulunması veya karşısındakini kınaması, bu değişken için bir gösterge olarak kullanılabilir. Ayrıca liderin kendisinden yardım talep edilmemesine rağmen, yardım önerisinde bulunması, muhataplarının tutum veya davranışlarını şekillendirmeye yönelik önerilerde bulunması, insanları etkilemeye, ününü artırmaya veya konumunu korumaya yönelik çıkışlarda bulunması da bu göstergeler arasında sayılabilir. Örnek: Karşılarında bizi bulurlar, eğilmeyiz, uyarıyorum vb.

3-   Lideri bilişsel kapasitesi (Liderin çevresindeki kişi ve olayları algılama ve değerlendirmekteki beceri düzeyi): Bazen kavramsal karmaşıklık düzeyi olarak da ifade edilen bu değişken analiz edilirken, liderin olayların farklı yönlerini görebilme kapasitesine ilişkin göstergeler aranır. Liderin hayata ve olaylara siyah beyaz mı yoksa farklı bir gözle mi baktığı önemlidir. Hem siyah beyaz bakışı ifade eden göstergeler (hiç kuşku yok, şüphesiz, imkansız, vb.) hem de yüksek bilişsel algılama kapasitesini ifade eden göstergeler (bunun yanında, muhtelif, bir başka yönü vb.) ayrı ayrı analiz edilerek, bu iki göstergenin bir arada değerlendirilmesiyle, liderin bu liderli değişkenine durumu belirlenir.

4-   Özgüven (Çevreyle baş etme yeteneği açısından kendi öneminin kişisel inancı): Bu değişken için en temel göstergeler ‘ben’ ve ‘biz’ zamirleridir. Ayrıca liderin kendisini ne kadar önemli gördüğünü ifade eden diğer göstergeler de kullanılabilir.

5-   Liderin çalışmalarında sorunları çözmeye ve başarılı olmaya mı (başarı odaklılık) yoksa kendi içinde bulunduğu grubun (siyasi parti, ülke, vb.) bütünlüğü koruyarak çevresindeki kişilerin düşünce ve hassasiyetlerini dikkate almaya mı (ilişki odaklılık) odaklandığı (Görev Yönelimi): Başarı odaklılık göstergeleri belirlenirken ‘’başarı, mücadele, hedef’’ gibi bir hedefe ilişkin olarak kullanılan kelimeler göz önünde bulundurulur. İlişki odaklılık göstergeleri ise ‘’dayanışma, hep beraber, diyalog’’ gibi grubun bütünlüğüne ve hassasiyetlerine yönelik kelime ve kelime grupları arasından seçilir.

6-   Liderin sahip olduğu iç-grup önyargısı: Bu değişken için kullanılan göstergelerde, liderin kendi içinde bulunduğu gruba yönelik olarak kullandığı yüceltici sıfatlar (büyük, başarılı, aziz, vb.) ve grup bütünlüğüne yönelik kelime ve kelime grupları (devleti ve milletiyle bölünmez bir bütündür, kırmızıçizgiler, ülke olarak, vb.) göz önünde bulundurulur.

7-   Liderin başkalarına (siyasi rakipler, diğer ülkeler, vb.) karşı ne kadar güvensiz ve şüpheci olduğu: Şüphe, kışkırtma, komplo, hain, vb. kelimeler, bu değişken için göstergeler olarak kullanılabilir.
Olarak şekillenmektedir. Bu 7 sınıflandırma, belirli kelimelerin liderlerin konuşmalarındaki oransal dağılımına bakılarak belirlenmiştir. Liderlerin bu özellikler bakımından kimliği sözlü çıktılar taranarak belirlenmektedir.
   Hermann ve ekibi bu teknikle pek çok lideri değerlendirmeye alarak çalışmalar yapmışlardır. ABD başkanları, Sovyet Politbüro üyeleri, İran devrim liderleri, BM ve AB yöneticileri gibi pek çok liderin konuşma ve karakterleri arasındaki ilişkileri saptamışlardır. Bu saptamalarda kişisel karakterlerden bilgiye açıklık, karar süreci, danışmanların çalışma üzerindeki katılımları gibi birçok faktöre bağlı olduğu tespit edilmiştir. Hermann ve ekibinin çalışmaları sayesinde uzaktan kişilik değerlendirmesi üzerindeki gelişmeleri değerlendiren Kille ve Scully, liderlerin ayırt edilebilen kişilik özelliklerinin onları belirli durumlara önceden hazırladığı şeklindeki argümanların artık daha güçlü olduğunu belirtmişlerdir.
   Çalışmamızda verilerinden yararlandığımız yazar Stephen Benedict Dyson, Blair’ın kişilik özelliklerini bu yöntemle ortaya çıkarmak için 5 Mayıs 1997’den 2003 yılına kadar dış politikayla ilgili soru önergelerine Blair’ın verdiği yanıtları derleyip değerlendirmiştir. Ayrıca Blair tarafından yapılan spontan ve hazırlanmış konuşmalar da değerlendirme için geniş bir materyal desteği sağlamıştır. Çalışmanın sonunda Blair tarafından kullanılan 140.000’den fazla kelime işlenerek bir profil çıkarılmıştır.
   Hermann’ın liderlik analizi yönteminin pek çok lidere kişilik profilleri oluşturmak için uygulandığını belirtmiştik. Tüm bu verilerden anlamlı bir ölçme aracı oluşturmak için dünyadaki farklı sistemlerden gelen farklı liderlerden alınan örnekler arasından bir değerlendirme mekanizması kurulmuştur. Benedict Dyson, Michael Young’dan (Automating Assessment At-a-distance adlı çalışma) aldığı 51 lidere dair kişilik verisiyle 1945’ten sonraki 12 İngiltere Başbakanı’nı da değerlendirdiği yöntemle Blair’a ait verileri, elde edeceği sistemle karşılaştırma olanağı bulmuştur.



Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1] 2 3
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.085 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.