TÜRK DÜNYASINDA KÜLTÜREL ASİMİLASYON POLİTİKALARI
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Kasım 2019, 03:41:42


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRK DÜNYASINDA KÜLTÜREL ASİMİLASYON POLİTİKALARI  (Okunma Sayısı 2360 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 21 Eylül 2015, 20:57:26 »

Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanmalarının onuncu yılını kutlamaktadırlar. Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında hiç beklenilmediği bir zamanda, bağımsızlıklarını kazanmış bulunmaktalar. Orta Asya Türk cumhuriyetleri bu bağımsızlığa hazırlıksız yakalanmışlardır. Bağımsızlığın şafağındaki şaşkınlığı on yıl zarfında üzerlerinden yavaş da olsa atmaya, şaşkınlıktan sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Bağımsızlıktan sonra bugün yaşanılan gerçeklerle yüz yüze kaldıklarında birinci derecede milletleşme ve kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi başlamış bulunmaktadır. Milletleşme sürecini henüz hiçbir Orta Asya Türk cumhuriyeti istenilen seviyeye getirememiştir. Bu on yıllık zaman içerisinde getirmeleri de beklenmemeli. Çünkü, kolay değil. Tam 74 yıllık bir esaretten sonra önemli olan emin adımlarla sağlam ve sağlıklı olarak bu safhayı tamamlamak, çünkü Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarında sadece kültürel asimilâsyon yapılmamış ekonomik, siyasal, sosyal ve stratejik olarak da asimilâsyona tâbi tutulmuşlardır. Biz konumuz olan kültürel asimilâsyondan bahsedeceğiz.

Bu çalışmamızda “Türk” adının ne anlama geldiğine, Türk adından ne anlaşıldığına bir bakalım. “Türk” adını soy “ırk” adı olarak kullanacağız. Türk kelimesi hakkındaki görüşler, daha doğrusu bu kelimeye verilen mânâ meselesinde Türkiye ile bunun dışındaki ülkelerde değişik mülahazalar mevcuttur. Türkiye’de ilmî görüşe göre Türk veya eski söyleniş şekliyle “Türük” kelimesi dar manasıyla aldığımızda, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan T.C. vatandaşı olan topluluk için kullanılmaktadır. Ve genelde bu topluluk devletin resmî dili de olan Türkçeyi kullanmaktadır. Bu kelime daha geniş bir manada kullanıldığında ise; dünyadaki bütün Türk soylulara teşmil edilmektedir, yani başka bir ifade ile bu soydan gelen bir Türk dünyanın hangi ülkesinde, isterse Çin’de, isterse Amerika’da olsun nerde yaşarsa yaşasın Türkiye’de Türk diye kabul edilmektedir. Bu adla adlandırılmaktadır. Türk kelimesinin bu şekilde kullanılması soy birliğini belirtmeye yaramaktadır. Bu şekliyle Türk kelimesi hem milliyeti hem de ırkıyeti yani soy mensubiyetini belirtmektedir. Kelimenin bu şekilde yorumlanması ise bütün Türklerin ancak soy yönünden de birleştirici bir faktör olarak kabulüne yol açmaktadır.[1]

Bugün Türkiye’nin dışında yaşayan Türkler bulundukları coğrafî bölge, yaşadıkları siyasî sistem , bazılarının Türkiye ile asırlardan beri olan kopuklukları, bu şartlar içinde geliştirdikleri yazılı edebiyat ve hatta zamanın akışı içinde gelişen ve değişen örf ve âdetler sebebiyle kendilerine has özellikler gösterirler. İşte bu çeşitli faktörler genelde Türkiye dışındakilerin kendilerini Türk diye adlandırmayarak kendi boylarının adını millet adı olarak almalarına sebep olmuştur. Onlar Türk adını Türkiye’de yaşayan Türklere has olarak kabul etmişler ve etmek zorunda bırakılmışlardır. Bir Özbek, bir Kazak, bir Tatar veya Azerî önce boy ve kabile adını söyler. Kabile ve boy adının kendi milletinin adı olduğunu sanır.[2] Çünkü 1917 Rus İhtilâli Özbek, Kazak, Tatar, Türkmen, Azerî, Kırgız boy adlarının yaygın bir şekilde kullanılmasını istemiştir. Bu boyların soy birliği olan Türk kelimesini lügatlerden silmek için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Bunda da başarılı oldukları söylenebilir. Tabiî kültürel asimilâsyonu gerçekleştirmek için çeşitli metotlar uygulamaya konulmuştur. Sovyetler Birliği, bunların en önemlisi olan kültür ve eğitim ile çok oynamıştır. Türk topluluklarının birbirleriyle bağlarının kesilmesi, birbirlerini tanımamaları için önce eğitim ve alfabe ile işe başlamıştır.

Sovyetler, iki uzmanın metodundan yararlanmışlardır: Prof. Khun ve Prof. İlminski. Çarlık döneminde (1822-1891) yaşamış olan İlminski’nin ölümünden sonra Khun[3] Türklerin asimilâsyonu konusundaki projelerini daha da geliştirdi. Sovyetler, Khun vasıtasıyla Türkler arasındaki birlik ve beraberlik duygusunu yıkabilmek için yeni bir çalışma yürütmeye başlamışlardır. Khun önderliğinde oluşturulan bir komisyon Türk boylarını ayrı milletler ve bunların şivelerinin de bağımsız diller olduğunu delilleri ile ortaya koymaya çalışmıştır. Ayrıca Türk lehçelerini ayrı bir dil olarak kullanabilmeleri için Rusça deyimler ve bazı teknik terimler de katmışlardır. Yalnız Sovyetlerin bu faaliyetleri çok geçmeden Türk aydınlarını Türkçeyi savunmaya yöneltmiştir. Bu da Soyvet Rusya’yı başka arayışlara itmiştir. Bunun sonucu Sovyetler bütün okullarda Rusça öğrenimini zorunlu hâle getirmiştir.[4] Ayrıca Sovyet yönetimi bütün propaganda araçlarını kullanarak kültürel asimilâsyonu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu arada Türk dünyasında birlik ve beraberliğe gitmese de aydınlanma ve millî şuurlanma çalışmaları da başlamıştır. Bu çalışmalardan bazılarını burada zikredelim.

Asya Türklüğünün millî uyanış düşünürlerinden olan Abdünnasır Kursavî (1771-1812) Kazanlıdır. Gaspıralı’dan bir asır öncedir. Türk dünyasının aydınlanması için seferber olan bilge lider İsmail Gaspıralı’nın hizmetleri ve çabası takdire şayandır. Bu çabalarından bazıları eğitim reformu, dil ve kültür alanında Türklerin birleşmeleri, millet hâline gelmelerinin sağlanmasıdır. Türklerin dilde, fikirde ve işte birlik prensibiyle hareket etmesini istiyordu. Ancak o zaman Türk dünyasının siyasî, ekonomik ve kültürel alanda istedikleri konuma gelebileceklerine inanıyordu. Anadolu Türklerinin derlenip toparlanmasında, birliğinin tesisinde ünlü düşünür Ziya Gökalp büyük rol oynamıştır. İhtimal ki bizde de istikbâlde Türkçülüğün iktisadî ve siyasî merhaleleri başlayacaktır. Fakat bugün Türkçülüğün yegâne gayesi harsî birlikten ibarettir. Binaenaleyh bugün hiçbir Türkçü, Kafkas Azerbaycan’ını, Kırım’ı yahut diğer bir Türk ülkesini memleketimize ilhak tasavvurunda değildir. Türkçülerin bu ülkeler hakkındaki temennisi bunların müstakil devletler hâlini alarak tam bir istiklâle nail olmalarıdır.[5]

Anadolu Türklerinin derlenip toparlanmasında, birliğinin tesisinde büyük lider Atatürk’ün dehası ve ufkunun genişliği, aydın ve entelektüelinin etrafına toplanması, kaybolmaya yüz tutmuş millî şuuru şahlandırması, Türklüğe ve Türk dünyasına ve mazlum milletlere ışık ve rehber olması için Türk dünyasında bir kültür birliği meydana getirmek arzusu ve kararındaydı. Tıpkı Gaspıralı İsmail Beyin yapmaya çalıştığı gibi. Türk dünyasının aydınlanmasında yukarıda saydığımız aydın ve liderin dışında daha birçok Türk aydını ve entellektüeli çaba sarfetmiştir. Bunlardan Ali Merdan Topçubaşı, Yusuf Akçura, Sadri Maksudî Arsal, Fatih Kerimî, Hüseyin Zade Ali Bey, Zeki Velidî Togan ve daha isimlerini sayamadığımız Türk aydınları. Ocaklardan Türk Derneği ve Türk Ocağı, dergilerden Yeni Hayat ve Türk Yurdu, Türk dünyasının aydınlanmasında büyük gayretler sarf etmişlerdir. Önemli hizmetler görmüşlerdir.

Bazı özel sebeplerden dolayı Türk dünyası 20. yüzyıl başında istenilen birlik ve beraberliği sağlayamamıştır. Sadece Türk dünyası değil, İslâm dünyası da birlik ve beraberliği sağlayamamıştır. Birlik ve beraberliğin sağlanması için birçok çaba sarf edilmiştir. Bugün ise, Türk dünyasının birlik ve beraberliği için çaba sarf edilmeli, oluşan dünya konjoktürünü iyi değerlendirmeli, bu fırsatı ve şansı iyi kullanmalı. Soyağacına bir göz atacak olursak örf ve âdetler kısmen değişikliğe uğrasa bile, şeklen birbirinden ayrı olsa bile kalben bir olan Azerî, Türkmen, Kazak, Kırgız, Tuva, Altay, Balkar, Karayim, Kumuk, Kırım, Nogay, Tıva, Yakut, Saha, Kaşkay ve Ahıska Türkleri hepsi Türklük çınarının dalları, hepsi Türklüğün şerefli mensuplarıdır. İnancımız odur ki, Türk dünyası ve Türk toplulukları en kısa zamanda eğitim, kültür ve ekonomi sorunları hâllolmuş demokratik ve lâik, refah düzeyi gelişmiş dünya milletleri içinde hak ettikleri şerefli yerlerini almaları, gelişmiş topluluklar seviyesine yükselmeleri için Türk dünyası ve Türk toplulukları eski alışkanlıkları olan boy ve kabilecilikten sıyrılmalı, Türk’ü üst kimlik olarak almalıdır. Birbirleri arasında birlik ve beraberlik sağlayarak feodal yapıyı kırmış, ilimde, fende, sanatta ilerlemiş, dünyaya açık toplumlar olduklarını göstermelidir. İnsanları kültürel kalkınmanın, şehirleşmenin ve eğitimin gelişmesiyle mahallîlikten millîliğe sosyolojik deyimle, milletleşmeye yönelmelidir.

SONUÇ

Türk cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarında milletleşme süreci tamamlanmamıştır. Bu sürecin tamamlanmasına çalışılmalıdır. Demokratikleşme ve milletleşme sürecine her Türk topluluğunun katkıda bulunması gerekir. Bu topluluklar, aşiretten, boydan ve kabilecilikten süratle sıyrılıp milletleşme kimliğine kavuşmalıdır. Türklük ve millî şuur, demokratikleşme geliştikçe Türk cumhuriyetlerinin önündeki engellerin de aşılacağına inancımız tamdır. Yeter ki, geçmişten ders çıkartarak geleceğe daha güvenle ve daha sağlam olarak bakabilmeli. Orta Asya ve Türk cumhuriyetlerinde ve Türk topluluklarında yaşayan Türk dünyasının farklı ve özel coğrafî alan kabile ve boy isimleriyle anılan Türk dünyası, şanlı Türk dünyası üzerine şu değerlerini bina etmelidir. Barış, sevgi, kardeşlik, hoşgörü. Bunlar, Türk dünyasının ideali olmalıdır. İşte o zaman 21. asır Türk asrı olacaktır.

Turan CAN
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 21 Eylül 2015, 20:58:57 »

20’nci asır, Anadolu Türklüğünün en sıkıntılı, Türk dünyasının da en karanlık asrıdır. Anadolu Türklüğü bu coğrafyada var olma mücadelesi verirken, Türkistan coğrafyası ve Türklük darmadağın edilmiştir.

Kazan Hanlığı’nın, 1552’de Ruslar tarafından ele geçirilmesinden sonra Türkistan coğrafyasındaki kırılma 20’nci asırda tamamlanmıştır. Türk dünyasındaki kesin bölünme gene bu asırda son bulmuştur. Yine bu asırda Türkistan’ın Sovyetleştirilmesi sistematik bir şekilde yürütülmüştür. Sovyet yöneticiler, eğer günün birinde Sovyetler dağılır da ellerinde sımsıkı tutukları Türk toplulukları istiklallerine kavuşursa, Türkiye ile birleşmemeleri için Türk topluluklarının özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutlarından uzaklaştırmak için başta Kırım Türkleri, Kafkasya’daki Karaçay, Nogay, Balkar ve Kumuk Türkleri ile Doğu Anadolu’nun doğusunda bulunan Sovyet sınırındaki Ahıska Türkleri, bir tek fert kalmamacasına binlerce yıllık vatanlarından Stalin tarafından sürülmüşlerdir

Rus stratejisi gereği sadece Türkiye’nin etrafı Türklerden boşaltılmakla yetinilmemiş, Türk toplulukları çizilen siyasi sınırlarla da birbirlerine düşürülmüştür. Türkistan’da büyük Türk toplulukları her zaman potansiyel tehlike görülmüş, daha küçük topluluklara bölünmek suretiyle böl yönet hükmet stratejisi uygulanmıştır. Rus yetkilileri sadece içinde bulundukları zamanı değil, mümkündür ki bu günleri de düşünmüşler, çizdikleri siyasi, hudutlarla Türk topluluklarının sürekli birbirleriyle kavga ve didişmelerini mümkün kılacak şekilde, iktisadi hedefler de dikkate alınarak ve birbirleriyle husumet doğuracak şekilde bir stratejiyi uygulamaya koymuşlardır.

Siyasi coğrafya parçalanma bakımından yeterli görülmemiş olacak ki, Türklerin birliğini sağlayan en önemli vasıtalardan biri olan, Türk dilinde de bozulma yoluna gidilmiştir. Bunun için de, özellikle Atatürk’ün, Türk topluluklarından bazılarının Latin alfabesi kullandığını düşünerek Türkiye’nin de Latin alfabesine geçmesinin akabinde, bu kez Sovyetler Birliği Kiril alfabesini Türkler için uygulamaya koymuştur. Bu alfabe, bir normal Rus Kiril alfabesi olarak Türklere kabul ettirilmemiş, tam 30 çeşit farklı türde Kiril alfabesi hazırlanarak, her bir Türk boyu için ayrı bir Kiril alfabesi kabul ettirilmiştir. Dünyada hiçbir dilin kesinlikle birden fazla alfabesi yoktur; ne Arapçanın, ne Rusçanın, ne Farsçanın, ne Fransızcanın, ne de İngilizcenin. Bu uygulama sadece tarihte Türk toplulukları için uygulamaya konulmuştur

Uygulamaya konulan Kiril alfabesi, Kazakçada bir sese tekabül eden harf, Kırgızcada başka bir sese tekabül ettirilmiş, Saka dilinde ise daha başka bir sese tekabül ettirilmiş. Böylece tam, 30 çeşit Kiril alfabesiyle okunup-yazılan bir Türkçe karşımıza çıkmıştır. Önceleri Türkçenin, müşterek yazı ve anlaşma dili olduğu halde, zaman içersinde Türkçenin müşterek yazı ve anlaşma dili olmaktan tamamen çıkartılarak. Onun yerine Rusça müşterek yazı ve anlaşma dili olarak tatbik edilmiştir. Bu çalışmayla istenilen hedefe varılmıştır. Rusların dil ve milliyetler meselesinin tatbik sahası bilindiği üzere Türkistan coğrafyası ve Türk toplulukları olmuştur.

Ruslar Çarlık döneminde alfabeyi, Hıristiyanlaştırmada, 1917 ihtilalinden sonra ise Bolşevikleştirme ve Ruslaştırmada bir araç olarak kullanmışlardır. Rusların yayılma ve Türkleri Ruslaştırma işinde alfabeyi bir silah olarak nasıl kullandığı ayrı bir makale konusudur.

Türk Dünyasının Parçalanışı ve Türk Dilinin Muhafaza Çabaları

Rus Knezliğinin 1552 Kazan Hanlığına son vermesi ile başlayan Orta Asya’daki Rus yayılmacılığı, Çarlık devrinde epey hızlanarak yol almış ve 1860–1864 tarihleri arasında Türkmenistan’ın da zaptından sonra, bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin idaresi altında bulunan Doğu Türkistan dışındaki bütün Türk dünyası Rus hâkimiyeti altına girmiştir.

Sovyetler, ilkin iki uzmanın metodundan faydalanmışlardır; Prof. Khun, ve Prof. İlminskiy, Rusya’daki Türkleri Ruslaştırmak ve Hıristiyanlaştırmak için büyük gayret sarf eden Nikolay İlminskiy, 25 Mayıs 1876’da, çeşitli işaretlerleri ihtiva eden, Rus alfabesinin Müslüman Türklere ve lehçelerine uygulanmasını teklif etti. İlminskiy, Tatar ve Kazak aydınlarına tesir ederek onlara da kendi boy dillerinde gramerler, alfabeler ve eserler yazdırttı.

Çarlık döneminde 1822–1891 yaşamış olan İlminskiy’nin ölümünden sonra Khun, Türklerin asimilasyonu konusundaki projelerini daha da geliştirdi. Sovyetler Khun, vasıtasıyla Türkler arasındaki birliği parçalamak için yeni bir çalışma yürürlüğe koymuştur. Khun, önderliğinde oluşturulan bir komisyon mevcut Türk boylarını ayrı milletler ve bunların şivelerinin de bağımsız diller olduğunu uyduruk delillerle ortaya koymaya çalışmıştır.

Türkistan’da bulunan Mikola Ostoumov, ise Özbekçeyi yazı dili haline getirmeye çalışıyordu. XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyıl başlarında, Rusya’da iki akım birbiriyle çarpışma halindedir. Bunlardan İlminskiy, Khun ve Ostroumov gibi doğubilimcilerinin öncülük ettiği ve Kazan, Başkurt, Özbek, Kırgız, Türkmen, Kazak vb, Türk boylarının konuşma şivelerini her birini birer edebi dil haline getirme şeklindeki Rus politikasıdır. Diğeri ise İsmail Gaspıralı’nın öncülük ettiği Türkçenin ve Türk birliğinin var olma politikasıdır.

Ömrünü Türk dünyasının birliğine adamış bir Türk büyüğü ve aydını olan İsmail Gaspıralı, o dönem Türk dünyasında etkin olan Arap alfabesinin ıslahı ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Gaspıralı Arap alfabesindeki sıkıntıları gidermek ve Arap alfabesinin iyi bilinen kısıtlılığının ve onun Türk lehçelerine uygulanmasının doğurduğu zorlukların üstesinden gelineceğine inanıyordu. Gaspıralı’nın parolası “dilde, fikirde, işte birlik”ti. Gaspıralı’ya göre dilde birlik yazıda birlikten geçmekteydi ve bütün çabasını bu birlik uğrunda sarf etmekteydi. İsmail Gaspıralı ömrü boyunca Osmanlı Türkçesini bütün Türklerin umumi edebi dili haline getirmeye çalıştı. Fakat onun istediği yabancı unsur ve kaidelerle dolu bir Osmanlıca değil, halk tarafından anlaşılmayan yabancı unsurlardan temizlenmiş sade bir Osmanlı Türkçesi idi. Kendisi de ömrü boyunca Tercüman’da ve bütün eserlerinde böyle sade bir Osmanlı Türkçesi kullanmıştır.

İsmail Gaspıralı, çıkardığı Tonguç ve Şafak gazeteleri dışında, özellikle Bahçesaray’da çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesinde “dilde, fikirde, işte birlik” sloganı ile ortak yazı dili davasını işliyor; Türk dünyasının ilerleyebilmesi için İstanbul Türkçesine yakın bir ortak yazı dili kullanılmasını şart görüyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda aynı görüşün savunucuları vardı. Şemseddin Sami, Necip Asım ve Mehmet Emin (Yurdakul) gibi Türkçüler, Türk dünyasındaki dil birliği üzerinde durmuşlardır.

Azerbaycan’da da Osmanlı Türkçesinin ortak bir edebi dil olarak yaygınlaşması görüşünü benimsemiş olanlar vardı. Hatta uygulamaya geçilmişti bile, Kırım’da ise 1475’ten beri yazı dili olarak Osmanlı Türkçesi kullanılıyordu.

Ne var ki, 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra durum büsbütün değişmiş ve Sovyet Rusya’daki Türk Cumhuriyet ve toplulukları biri birinden ayrı Sosyalist halk cumhuriyetleri ve özerk bölgeler haline getirilmiştir. Bu siyasi parçalanma, Türk dünyasındaki kültür parçalanmasını daha da hızlandırmıştır. Bunu cumhuriyetler arasındaki alfabe ayrılıkları ve dil kopukluğu izlemiştir.

Sovyet Rusya’daki Türk topluluklarında kullanılmakta olan Arap alfabesi 1926 yılına kadar sürmüştür. 1926 yılından sonraki gelişmeler bazı dalgalanmalar ile 1928 yılında Orta Asya Türkleri ile Türkiye ve İran Türkleri arasındaki etki bağını koparmak için olacak, Sovyet rejimi, Sovyet Rusya’daki bütün Türkler için Latin harflerini kabul etmiştir. 1930 ‘dan sonra, Stalin’in milliyetler politikası ile Türk cumhuriyet ve topluluklarında Kiril alfabesi temelinde birbirinden farklı birer Rus alfabesinin kabulü, durumu daha da kötüleştirmiştir. Böylece Altay, Azeri, Başkurt, Tatar, Özbek, Kazak, Kırgız, Türkmen vb, lehçeler, yazıları ve dil yapıları ile birbirinden koparılmış olup, bu politika ile bin yıldır ortak bir yazı diline bağlı olan Doğu Türkleri bir dil ve kültür parçalanmışlığına sürüklenmiştir.

Bilindiği gibi Türkçemiz VIII-XIII. Yüzyıllar arasında bölge, tarih ve devlet ayrılığına rağmen tek bir yazı dili halinde yol almıştır. XI. ve XIII. Yüzyıllarda başlayan göçlerin yol açtığı coğrafi yayılmalara, siyasi, sosyal ve kültürel şartlara bağlı olarak birbirinden ayrı lehçe ve yazı dilleri oluşmuştur. Böylece, genel olarak Doğu, Batı ve Kuzey Türkçeleri diye ayırabileceğimiz üç ana grup oluşmuştur. Bunlar, Türk dili tarihindeki tabii gelişme şartlarına bağlı dallanmalardır. Fakat Türk yazı dili XIX. yüzyıla kadar Doğu ve Batı Türkçeleri temelinde iki ana yazı dili halinde süregelmiştir. Ancak, XIX. yüzyılda Batı Türkistan’ın Rusların, Doğu Türkistan’ın da Çinlilerin eline geçmesi ve 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra Sovyet Rusya’da kendini gösteren politik düzenlemeler, Kafkas, Orta Asya da Türk Cumhuriyet ve topluluklarında birbirinden farklı alfabe ve lehçelere bağlı yeni Türk yazı dillerinin oluşturulmasına yol açmıştır. Böylece, XIX. yüzyıla kadar Doğu Türkçesi temelinde yol alan klasik, ortak yazı dili parçalanma sürecine girmiştir. Ayrıca, bu cumhuriyet ve topluluklarda Rusça, resmi dil ve iletişim dili haline getirilmiştir. 18. asrın ortalarına kadar Türk dünyasında umumiyetle Arap alfabesi kullanılmaktaydı. Rus Kiril alfabesini ilk defa Orta Asya’da kullanan Türk topluluklarından Çuvaş Türkleri olmuştur. 1769 yılında Rusların Hıristiyanlaştırma siyasetinin bir parçası olarak görülmüştür.

Türkler Tarafından Kullanılan Başlıca Alfabeler

Türkler tarihte en çok alfabe değiştiren milletlerden biridir. Bu değişiklikler siyasi ve sosyal sebeplerle gerçekleşmiştir. Orhun Kitabelerinden başlayarak günümüze kadar Türkler Göktürk Alfabesi, Uygur Alfabesi, Arap Alfabesi, Latin Alfabesi ve Kiril Alfabesi olmak üzere toplam beş alfabe kullanmıştır.

Göktürk Alfabesi: Türklerin icat etmiş olduğu bir alfabedir. Bu alfabede 38 harf vardır. Bunlardan 34’ü ünsüz, 4’ü ünlüdür. Bilim çevrelerinde Orhun Alfabesi veya Eski Türk Runik Yazısı olarak bilinir. Türk yazı dilinin ilk yazılı belgeleri bu alfabe ile yazılmıştır.
Uygur Alfabesi: Türklerin Budizm dinini kabul ettikten sonra kullanmaya başladıkları bir alfabedir. Bu alfabede 24 harf vardır. Soğut alfabesinin değişik bir biçimi olan Uygur alfabesi soldan sağa doğru yazılan bir alfabedir.
Arap Alfabesi: Türklerin İslam dinini kabul ettikten sonra kullanmaya başladıkları bir alfabedir. 26 harfli Arap alfabesine Türkler 7 harf daha ekleyerek 33 harfli bir alfabe elde etmişlerdir. Türklerin en uzun süreli kullandığı bir alfabedir. Sağdan sola doğru yazılır.
Latin Alfabesi: Türkler, 20. yüzyılın ilk yarısında bu alfabeyi kullanmaya başlamıştır. Latin alfabesini ilk önce Azerbaycan Türkleri, sonra diğer Türk boyları ve Türkiye Türkleri kullanmaya başlamıştır. Orta Asya Türkleri siyasi sebeplerle Latin alfabesini bırakmak zorunda kalmışlardır. İsmail Gaspıralı’nın Kırım Bahçesaray’da çıkardığı Tercüman Gazetesi İstanbul’da, Kaşgar’da, Kahire’de ve bütün Türk coğrafyasında okunabiliyordu. Alfabe birliğinin bozulması Türkler arasında haberleşmeyi ve toplumsal düşünmeyi olumsuz yönde etkilemiştir.
Kiril Alfabesi: Sovyetler Birliği’ne dâhil olan Türk cumhuriyetleri ve Özerk Türk topluluklarında kullanılmıştır. Ruslar 1930’lardan sonra her Türk boyuna kiril alfabesine dayalı ayrı ayrı alfabe oluşturarak zoraki kullanmalarını sağlamıştır. Her Türk boyunun değişik alfabe kullanması, amaçlanan dilde birlik fikrini yok etmiş; ağızların ses ve yapı özelliklerine dayalı yeni diller oluşmasını da kolaylaştırmıştır. Sovyetlerin bu gayretlerinde kısmen de olsa başarılı olduğu söylenebilir.
Ortak Alfabe İçin Ortaya Konulan Öneriler

1991 yılında Komünizmin çökmesi ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’nin dağılması üzerine, Orta Asya Türk cumhuriyetleri’nde kendini gösteren yeniden yapılanma hareketi, Türk dünyasında ortak bir iletişim ve yazı dili konusunu yeniden gündeme getirmiştir. Bu konu kongre ve sempozyumlarda birkaç kez özel olarak tartışıldığı için, biz burada ayrıntılara girmeden sadece temel hedefi belirtmekle yetineceğiz.

Ortak bir yazı dili yaratmanın güçlükleri elbette olacaktır. Bu nedenle ortak yazı dili konusundaki tartışmalar sırasında konuyu karşılıklı etkileşmelerin ve zaman içindeki gelişmelerin tabii akışına bırakma görüşünde olanlar olmuştur. Buna karşılık, yönlendirici bilimsel ve pratik tedbirlere başvurarak Türk dünyasını daha kısa bir sürede ortak bir iletişim ve yazı diline kavuşturma görüşünü ileri sürenlerde bulunmuştur.

Ancak, belirtmek istediğimiz husus, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki “dilde birlik ve beraberlik” ilke ve bilincinin bütün Türk dünyası için de geçerli olduğudur. Ayrı coğrafyalarda ayrı siyasi birlikler halinde yaşayan fakat aynı kaynaktan beslenen ortak Türk kültürünün sağlıklı devamı, Türk yazı dili birliğinin yeniden kurulabilmesine bağlıdır. XI-XIII. yüzyıllar arasındaki göçlerle Türkistan kaynağından beslenerek gelişen ve gürleşen kültürümüz, bugün Türkiye cumhuriyeti sınırları içinde zengin bir tarihi birikime sahiptir. Bu birikime dayanılarak bu kez de Anadolu’dan Türkistan coğrafyasına doğru bir dilde birik ve beraberlik meşalesini uzatma öncülüğü her halde Anadolu’daki Türklere düşen asil bir görev olmalıdır.

Böyle bir parçalanmışlığı dünyanın hiçbir dilinde bulmak mümkün değildir. Yazı ve edebiyat dili olarak İngilizce her yerde tek bir dildir. Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Almanca da öyledir. İspanya’da konuşulan İspanyolca ile Güney Amerika ülkelerindeki İspanyolca arasında bir dil kopukluğu görülmez. Ama Sovyet Rusya’da biribirleriyle dip komşu olan Özbek, Kazak, Kırgız ve diğerlerindeki bu yazı ve dil kopukluğu kültür yıkma ve parçalama politikasının tipik bir örneğidir. Şimdi de bütün Türk dünyasında çözüm bekleyen kapsamlı bir sorun halindedir.

Birkaç yıldan beri çağdaş dünyadaki hızlı gelişmeler ile Asya Türk dünyasının başlattığı yeniden yapılanmaya bağlı gelişmeler, bugün bağımsız Türk Cumhuriyetlerinde ortak yazı dili sorununu gündeme getirmiştir. Çünkü dil, kültür birlik ve bütünleşmesinin temel taşı ve perçinleyicisidir. Konunun taşıdığı önem dolayısıyla, bu sorun Türk Dil Kurumu ve Kültür Bakanlığınca düzenlenen kongreler ve bazı üniversiteler tarafından düzenlenen sempozyumlarda tartışılmaktadır. İlk hatıra gelen soru da üzerinde durulan ortak dil yalnız bir iletişim dili mi olacaktır? Yoksa bütün Türk dünyasını kapsamı içine alan bir yazı dili, bir edebi dil mi olacaktır ve hangi yollarla bu amaca ulaşılabilecektir? Bu konuda, bazı Azerbaycan bilim adamları başta olmak üzere, bir kısım bilim adamı, biz şimdiye kadar nasıl hem kendi lehçelerimizi hem de ortak bir iletişim dili olarak Rusçanın yerine Türkiye Türkçesini koyabiliriz görüşündedirler. Bir kısmı da tek bir ortak edebi dile doğru yol almanın daha doğru olacağını ileri sürmüşlerdir. Buna karşılık, ortak yazı dili sorununun çözümünü zaman içindeki değişmelerin doğal seyrine bırakmak isteyenler de yönlendirici bilimsel önlemler alınmasını önerenler de olmuştur.

Bizce, Türk dil birliği konusunda her türlü vasıtadan yararlanılmalı, Türkiye Cumhuriyeti ile diğer Türk Cumhuriyet ve toplulukları arasındaki ilişkilerin ortaya koyduğu pratik bağlantı, bilimsel yollarla yönlendirilip beslendiği takdirde, zaten daha sağlıklı bir gelişme başlayacaktır.

Bağımsızlıktan sonra başlayan Türkiye Cumhuriyeti ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve toplulukları arasında başlamış olan siyasi, kültürel, ticari ve sınaî ilişkiler ile eğitim alanındaki karşılıklı mübadeleler, açılan dil kursları, aslında bu yöndeki gelişmenin pratik dışı etkenler yolunu açmış bulunmaktadır. Öyle görünüyor ki, bu dil ortaklaşmasının başlangıcında dil dışı etkenler epey rol oynayacaktır. Ancak; dikkatli, ayrıntılı ve sistemli bir yönlendirmeye ihtiyaç olduğu da şüphesizdir. Bu bakımdan izlenecek yöntem çok önemlidir. Bizce, Türk dünyasındaki ortak yazı dili sorununun uzunca bir vadede çözüme götürülebilmesi ve beklenen amaca ulaşabilmesi, ana konunun daha kısa vadeli ve ayrıntılı hedefleri içeren sağlıklı bir çalışma programına bağlanmasına bağlıdır. Konuya bilimsel ölçüler ile yaklaşıldığında ele alınması gereken hususlar şu noktalarda özetlenebilir:

Bütün Orta Asya Türk Cumhuriyet ve topluluklarında Latin alfabesi temelinde ortak bir Türk alfabesinin geçerli kılınması.
Bütün Türk Cumhuriyet ve topluluklarında ortak yazı dili bilincinin oluşturulması. Tarihi devirlerde Çağatayca’nın Farsça, Anadolu’daki yazı dilinin Osmanlıca yolu ile uğradığı yıkım, aydınların bu konudaki kayıtsızlığı ve Türkiye Türkçesi’nin bugün karşı karşıya bulunduğu bazı dil sorunları göz önünde bulundurulursa, bu bilinci oluşturmanın gereği daha iyi anlaşılır.
Ortak yazı dilini oluşturmak üzere, başlangıçta, iletişim dili olarak ve devreye girmiş bir yazı dilinin temel alınması ve zamanla bu yazı dilinin öteki lehçelerden alınacak kelime ve ek malzemesi ile zenginleştirilmesi.
Karşılıklı geçişleri ve kolay anlaşmayı sağlayacak pratik ve bilimsel amaçlı gramer ve sözlüklerin hazırlanması.
Türkiye Türkçesinde kullanılıp diğer lehçelerde kullanılmayan, buna karşılık diğer lehçelerde kullanılıp Türkiye Türkçesinde kullanılmayan kelime kadrosuna yer veren sözlüklerin hazırlanması.
Ortak kelimelerde lehçeden lehçeye değişen ses yapısı ayrılıklarının temel alınan yazı dilindeki ölçülere uydurularak normalleştirilmesi.
Lehçeler arasında kelime hazinesi bakımından baş gösteren anlam ayrılıklarının tespiti için, eş ve zıt anlamlı kelime ve deyimlere dayanan sözlüklerin hazırlanması.
Çeşitli bilim ve teknik alanlarında bir terim birliğinin sağlanabilmesi için, Türkiye Türkçesine Batı dillerinden, Türk Cumhuriyetlerine Rusçadan geçmiş olan yabancı kelime ve terimler ortak karşılıklar aranması veya bu konuda birkaç lehçe arasında ortaklık gösteren kelimelerden yararlanılması.
Her Türk lehçesi için edebiyat antolojilerinin hazırlanması, önemli edebi metinlerin karşılıklı olarak okul kitaplarına alınması.
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde şimdiye kadar iletişim dili Rusça olduğu için, resmi yazışmalarda Türkçeye dayalı bir gelenek oluşturulamamıştır. Bu nedenle Türkçe resmi yazışmalar kitabının hazırlanması.
Bilindiği gibi, Türkler, tarih sahnesine çıktıkları ilk devirlerden başlayarak günümüze kadar süregelen siyasi ve sosyal varlıklarında çeşitli alfabeler kullanmış bir kavimdir. Devlet kurdukları coğrafyaya, bu coğrafyada hâkim olan siyasi, sosyal ve kültürel şartlar ile bağlı bulundukları din ve medeniyet alanlarının gereklerine uyarak Run, Uygur, Mani, Brahmi, Süryani, Arap, Ermeni, İbrani, Got, İslav, Latin alfabesi gibi çeşitli alfabeleri kabullenmişler; bu alfabeler ile kültür tarihimize binlerce bırakmışlardır. Ancak, bunlar içinde yaygınlık ve süreklilik bakımından en önemlileri Orhun, Uygur, Arap, Latin ve Kiril alfabeleridir. Diğerleri devamlı olamamışlar; belirli zümreler tarafından belirli sınırlar içinde kullanılan alfabeler olarak kalmışlardır.

Metinlerini Milattan sonra V. yüzyıldan beri takip edebildiğimiz ilk Türk alfabesi Göktürklere ait olan Orhun Alfabesidir. Bir süre Uygurlar arasında da revaç bulmuş olan bu alfabe, X. yüzyıla doğru kullanılmış alanını daraltarak yerini Uygur alfabesine bırakmıştır. Soğot kökenli Uygur alfabesi, Uygurların hâkimiyet alanı olan Doğu Türkistan ve Kuzeybatı Çin’de IX. ve X yüzyıllarda kullanılmış; Kaşgar’dan Çin’e kadar uzanan bölgelerde XV. yüzyıla kadar devam edebilmiş olan bir alfabedir. Her iki alfabede Türkçenin İslamlıktan önceki Eski Türkçe devrinin bugün artık tarihe mal olmuş alfabeleridir.

X. yüzyılda İslamiyetin Türkler arasında toplu olarak kabulünden ve Türklerin İslam medeniyeti alanına girişinden sonra, Arap alfabesi bütün Türk devletlerinde hızla yayılarak, XIII. yüzyıldan sonraki yeni Türk yazı dillerinin ortak alfabesi olmuştur. Kısmen de günümüze kadar uzanmıştır. Bugün Türk dünyasında yaygın olarak kullanılan üç alfabe vardır. Bunlar Arap, Latin ve Kiril harflerine dayanan alfabelerdir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 21 Eylül 2015, 20:59:41 »

Türkiye Cumhuriyeti’nin Latin Alfabesine Geçişi

Latin alfabesi temelindeki Türk alfabesi, bu konudaki sistemli çalışma ve araştırmalar sonunda, asıl Türkiye Türklerinin milli alfabesi olmuş ve Arap alfabesinin yerine geçmiştir.

Türkiye 1923 yılında Cumhuriyetin ilanından sonra, Mustafa Kemal Atatürk tarafından, Türkiye’yi çağdaş medeniyetin gerekli kıldığı gelişmeye ayak uydurabilecek bir düzeye yükseltme hamlelerinin ifadesi olan inkılâplara başlanmıştır. Bu inkılâplar, doğrudan doğruya Türk milletinin kendi tarihi, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarından kaynaklanan ve tarih şuuru ile olgunlaşmış bulunan köklü yenilik hareketleri idi. “Yazı inkılâbı” da bunlardan biridir. Yazı inkılâbının Atatürk inkılâpları arasındaki yerinin iyice kavranabilmesi için, bu inkılâbın da öteki inkılâpların dayandığı temel felsefe ve ulaşmak istendiği ana hedefler açısından değerlendirilmesi gerekir.

Milli eğitim ve kültür alanındaki gelişmenin ilk yapı taşı olarak 28 Ağustos 1928 tarihinde uygulamaya giren yazı inkılâbının dayandığı gerekçe, Arap yazısının Türk dilinin ihtiyaçlarını karşılayamaması ve bundan doğan öğrenme güçlülüğünün yol açtığı gelişme tıkanıklığıdır. Okuma yazma oranının çok düşük kalmasıdır.

Arap Alfabesi ve Türk Dili

Duygu ve düşüncelerin kâğıt üzerinde belirli işaretler ile ifadesi demek olan yazı, çeşitli kavramların karşılığı olan kelime kalıplarını söyleyişe en yakın biçimde aksettirebildiği oranda mükemmeldir. Çünkü bir dilin yapı ve işleyişi ile o dilin yazısı arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu karşılıklı ilişkinin dengede tutulabilmesi de ancak “imla” dediğimiz yazı kuralları ile mümkün olabilmektedir. Eğer bir alfabe sistemi, o sistemi benimsemiş olan topluluğun konuştuğu dil yapısına aykırı özellikler taşıyor ise, o zaman, o dilde çeşitli imla sorunları ortaya çıkmakta ve yazıdan beklenen sonuçlar verimsiz kalmaktadır. Arap alfabesi ile Türk dili bu yönden karşılaştırıldığında Arap alfabesinin Türkçenin gramer yapısına asla uygun düşmediği açıkça görülmektedir.

Osmanlı Devleti’nin batılılaşma hareketine yöneldiği Tanzimat devrinden başlayarak ta Cumhuriyete kadar uzanan 80 yıl içinde, imlanın ıslahı ile ilgili birçok girişimler olmuş; uzun tartışmalar yapılmıştır. Çare olarak ileri sürülen görüşler, genellikle ya Arapça, Farsça kelimelerin imlasına dokunmadan, Türkçe kelimelerde imlaya yeni işaretler ekleyerek yazının okunduğu gibi yazılmasını sağlamaktır. Yahut da Latin alfabesini kabul etmek şeklindedir. Bunlardan birincisi, ilk zamanlarda kabul görmediği halde, sonraları denenmiş ve uygulama alanına da girmiş; ancak, bu şekilde de çok külfetli bir imla ortaya çıktığı için tercihe değer görülmeyerek yaygınlaşmadan terk edilmiştir.

Latin yazısını kabul etmenin dinle hiçbir alakası bulunmadığını fark edemeyen bazı aydınlar da sırf dini bir görüşle veya eski kültür eserlerinin unutulup kaybolacağı endişesi ile buna yanaşmamışlardır. Ancak unutmamak gerekir ki, bir milletin geçmişteki kültür birikimleri kadar geleceği de ihmal götürmez bir önem taşır. Her devrin çağdaş gelişme şartlarına ayak uydurmayan ve bunun için gerekli önlemleri alamayan milletler sonunda çökmeye ve kaybolmaya mahkûmdurlar.

Günümüz dünya milletleri artık kendi kabuklarından çıkmış, coğrafi uzaklık ve yakınlık gözetmeden birbirleri ile türlü ilişkilere girişmişlerdir. Yaşadığımız 21. yüzyılda dünya inanılmaz teknolojik ve bilimsel gelişmelerin odağındadır. Hem bu bakımdan hem de batı dünyası ile olan siyasi, kültürel, ticari ve ekonomik ilişkiler açısından, Latin alfabesi temelindeki Türk alfabesi Türk dünyasında pratik bir kolaylık sağlayacak niteliktedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği asırlık tecrübe ve birikimlerden yararlanarak Orta Asya Türk Cumhuriyet ve toplulukları dünya şartlarını ve yarınki nesilleri de düşünerek birlik ve beraberliğin bir güç olduğu günümüzde, Latin yazısı temelinde birer alfabe hazırlayabilirler. Bu Cumhuriyet ve toplulukların Türk alfabesi üzerinde kendi ihtiyaçlarına göre yapacakları küçük ayarlamalar ile ortaya koyabilecekleri Türk dünyasında milli bir alfabenin kabulü, bizce bu ihtiyaca cevap verebilecek en isabetli tedbir olacaktır.

Dilde Birliği Oluşturan Unsurlar

Şimdi, dilde birlik nedir? Nasıl korunur konusuna geçmeden önce, dilin ne olduğunu, günlük yaşamımızda, sosyal yapımızda ve kültür varlığımızda ne anlam taşıdığını kısaca belirtmeye çalışalım;

Bilindiği gibi dil kelimesi, birbirinden farklı kavram ve anlamlara karşılık olan bir kelimedir. Dil ve konuşma bir fizikçi için bir fizik olayı bir tıp uzmanı için biyoloji olayıdır. Bir dilci, bir kültür bilimcisi ve bir sosyolog içinse, onun bir anlaşma aracı olarak toplumsal değeri ağır basmaktadır. Bu nedenle bizde burada bu farklılıklara girmeden, konumuzla olan bağlantısı dolayısıyla, onu yalnızca bir iletişim ve anlaşma aracı olarak ele alıyoruz.

Dil, en genel ve basit tanımı ile insanlar arasında toplumdan topluma, milletten millete değişen ve belirli kurallara bağlı olan bir anlaşma aracıdır. İnsanın dili ile duygu ve düşünceleri arasında sıkı bir bağlantı vardır. Bu da demektir ki, dil ile düşünce iç içe girmiştir. Öte yandan insana toplum içinde sosyal kişilik kazandıran da dildir. Çünkü insanoğlu çocukluğundan başlayarak kendi çevresinin ve toplumunun etki alanına girmekte, dünyayı yavaş yavaş öğrendiği dil ile tanımakta, karşısındaki insanlar ile ilişkisini bu dil ile kurmakta, dolayısıyla toplum içindeki sosyal varlığını ve kişiliğini dil ile şekillendirmektedir.

Türk dili alanında yeni şartlarının ortaya koyduğu gerçekler doğrultusunda Türk dünyasında gerçekleştirilmesi arzu edilen ortak bir iletişim yazı dili konusudur. Bilindiği gibi Türk dili bölge, zaman ve siyasi kuruluş ayrılıklarına rağmen, XIII. yüzyıla kadar yazı ve edebiyat dili olarak tek bir kol halinde ilerlemiştir. Bundan sonra da dil tarihinin tabii gelişme şartlarına bağlı olarak Doğu ve Batı Türkçeleri halinde iki ana kol olarak yol almıştır. Ancak, XIX. yüzyılda Batı Türkistan’ın Rusların, Doğu Türkistan’ın da Çinlilerin eline geçmesinden ve 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra da Sovyet Rusya’da kendini gösteren politik ve siyasi düzenlemeler, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri’ne bağlı Türk Cumhuriyet ve topluluklarında birbirinden farklı alfabe ve lehçelere dayanan, yeni Türk yazı dillerinin oluşturulmasına yol açmıştır. Böylece, XIX. yüzyıla kadar Doğu Türkçesi temelinde yol alan klasik ortak yazı dili parçalanmış; bunun yerine Rusça resmi iletişim dili haline getirilmiştir.

Sonuç

Burada hemen hatırlatmak isteriz ki, böyle kapsamlı bir sorunun çözümü her şeyden önce Türk dünyasında Latin alfabesi temelinde ortak bir alfabenin kabulüne bağlıdır. Esasen Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan Cumhuriyetleri bu konuda başı çekmiş durumdadırlar.

1990’ların başında Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla Türk Cumhuriyetleri ve topluluklarından bir kısmı kiril alfabesini terk ederek Latin Alfabesine geçmeye başlamışlardır. Ne yazık ki geçen zaman zarfında Türk dünyasında alfabe sorunu çözülmüş değildir.

1991 yılında komünizmin çökmesi ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinin dağılması üzerine, Kafkasya’da ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde kendini gösteren yeniden yapılanma hareketi, Türk dünyasında ortak bir iletişim ve yazı dili konusunu gündeme getirmiştir. Bu cumhuriyetlerle Türkiye Cumhuriyeti arasındaki karşılıklı siyasi, diplomatik, ticari, sınaî kültürel ilişkiler ve eğitim alanındaki işbirliği, esasen bu gelişmeyi pratik yoldan başlatmış durumdadır. Üzerinde durulacak husus, bu pratik gelişmeye ek olarak alınması gereken yönlendirici bilimsel tedbirlerdir.

8–10 Mart 1993 tarihlerinde 6 bağımsız Türk Cumhuriyetinin devlet temsilcilerinin Ankara’da toplandığı Alfabe-İmla Konferansı ve 34 Harfli Latin esasındaki alfabeyi “Ortak Türk Alfabesi” olarak kabul eden bu Konferans’tan çıkan “Alfabe İmla Konferansı Sonuç Bildirisi” “Ortak Türk Dünyası Alfabesi”’nin ilk adımını oluşturan planlamanın ilk merhalesini oluşturan alfabe imla alanında Türk devletleri düzeyinde atılan ilk ciddi adım olmuştur.

Geçen 20 yıl zarfında oluşturulan, bütün Türk toplumlarından alanlarında uzman 93 bilim adamının bir “Proje Çalışma Merkezi” çatısı altındaki Ortak Türk Alfabesi, Alfabe-İmla çalışması, bu projenin günümüzdeki faaliyetti ve akıbeti hakkında ne aşamada olunduğu konusunda bilgi sahibi değiliz.

Türk dünyası ve Türk coğrafyası 21. yüzyılda yeni gelişmeler ve şekillenmeler dolayısıyla, Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarının 20. yılında hala iletişim dillerinin Rusça üzerinden yapılıyor olması ve bazı cumhuriyetlerin Latin harflerine geçmemiş olması, ilk başlardaki heyecan ve çabanın kaybolması, Türkçe konuşup, Türkçe yazamamanın, Türkçenin, Türk cumhuriyet ve Türk topluluklarında ortak bir iletişim ve yazı dili haline getirilmeme konusundaki düşüncelere kısaca temas ederken biliyoruz ki, Türk dünyasında yapılan kültürel asimilasyon politikaları sadece dil ve alfabede değil, Din’de de olmuştur. Sosyal ve siyasal alanlarda da olmuştur. Ama en fazla tahribat dil ve alfabede meydana gelmiştir. Takdir edilir ki birkaç asırda yapılan tahribatı bir makaleye sığdırmak kolay değildir. Biz sadece dil ve alfabe konusuna kısaca temas etmek istedik.

 Turan CAN

TİKA-Araştırmacı

KAYNAKÇA

♦ Ahmet Temir, Dış Türklerde Dil ve Yazı, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını Ankara 1976
♦ Ahmet Bican Ercilasun, Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri, Kültür Bakanlığı Yayını Ankara 1996
♦ Ahmet Bican Ercilasun, Gaspıralı ve Fikirleri, Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Ankara 1993
♦ Bilal Şimşir, Türk Yazı Devrimi, Türk Tarih Kurumu Yayını Ankara 1992
♦ Bilal Şimşir, Azerbaycan’da Türk Alfabesi, Tarihçe, Türk Dil Kurumu Yayını Ankara 1991
♦ Bilgehan A. Gökdağ, Alfabe ve Siyaset, Atatürk’ün Harf Devrimi ve Türk Dünyasına Yansımaları Sempozyumu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Yayını Trabzon 1999
♦ Mehmet Saray, Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey, Ankara 1987
♦ Hasan Eren, Dilde Birlik Yazıda Birlik, Dil ve Alfabe Üzerine Görüşler, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayını. Ankara 1991
♦ Turan Yazgan, Türk Dünyasına Genel Bakış, DTP Konferanslar Dizisi-VII. Ankara 2002
♦ Nadir Devlet, İsmail Bey Gaspıralı, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1988
♦ Milletlerarası Çağdaş Türk Alfabeleri Sempozyumu, Orta Asya Türk Dünyasındaki Alfabe Sorunu ve Değişmeleri, Marmara Üniversitesi Yayını İstanbul 1992
♦ Nadir Devlet, Çağdaş Türk Dünyası, Marmara Üniversitesi Yayını İstanbul 1989
♦ Turan Can, Türk Dünyasında Kültürel Asimilasyon Politikaları, Orkun Dergisi, Sayı 47 Ocak 2002
♦ Turan Can, Türk Dünyasında Ortak Yazı Dili Problemleri, Türk Yurdu Dergisi, Cilt 30, Sayı 273 Mayıs 2010
♦ Zeynep Korkmaz, Türk Dünyası ve Ortak Yazı Dili Konusu, İkinci Türk Dil Kongresi Bildiriler Kitabı, TDK. Yayını, Ankara 1995
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.131 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.007s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.