TÜRKÇÜ GENÇLERE
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 21 Şubat 2020, 13:30:19


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: 1 ... 4 5 [6] 7 8
  Yazdır  
Gönderen Konu: TÜRKÇÜ GENÇLERE  (Okunma Sayısı 70996 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #50 : 21 Şubat 2010, 00:28:54 »

SAĞCI KİMDİR?

Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karşısında olanlara da “sağcı” demek âdet olmuştur. İktisadî bakışla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmış. Sol taraf, çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmiştir.
Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her şey gibi bu tâbirler de müptezel olmuş, sağ ve sol birbirine karışmıştır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, aşırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüştür.
Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birleştikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düşünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir.
Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî şuur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.
Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna ölenlerdir” demiş. Şimdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayış kıtlığı, hem de gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüşe göre sosyal adalet düşüncesi bugün hemen herkes tarafından beninmiş olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüşe göre sıralamak asla doğru değildir.
Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıştı. Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmış ve iktidara geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düşmanlık güttüğünü ispat emişti.
Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.
Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı yahut düşmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî ümmetçiler, İslâm beynelmileli düşüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına kapılmış olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar.
Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlış, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düşünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih şuurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılış hâsılasıdır.
Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var oluşu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vuruşu yalnız millî karakteriyle mümkün olabilmiştir. Türklüğün büyüklüğünü veya var oluşunu Türklüğün dışındaki şu veya bu faktöre bağlamak asla doğru değildir.
Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolaşan “aşırı sağ” deyimi yanlış olarak kullanılmaktadır. Çünkü aşırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi şeriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmış ve başlarında bir Arap bulunan bir grup “aşırı sağcı” diye vasıflandırılmıştır.
Şimdi soğukkanlılıkla düşünülsün: Türk milletinin üstünlüğüne inanmış ve bütün Türklerin birleşip tek devlet halinde toplanmasını ülkü edinmiş Türkçülerle bu yobazlar aynı grupta nasıl toplanabilir? Yalnız Türklerden mürekkep bir devlet kurmak isteyen Türkçülerle, Müslümanları bir devlet yapıp resmî dilin Arapça olmasını isteyenler bir tutulur mu? Türk devletinin büyük makamlarında yarımkan Türklere bile tahammülü olmayan Türkçülerle başkanlarını Araptan seçen kişiler aynı kazanda kaynar mı?
Demek ki aşırı sağ veya sağ tabirleri yanlış kullanılmaktadır. İdeoloji bakımından “sağ” milliyetçiliği, “sol” beynelmilelciliği temsil ettiği için sağda Türkçüler, solda da beynelmilelciler vardır. İster dünya beynelmilelcisi, ister İslâm beynelmilelcisi olsun, Türklüğü başa geçirmeyen, ihmal eden veya yok sayan bütün düşünceler soldur. İktisadî bakımdan devletçi , sosyalist, komünist olmanın sağ ve solla ilgisi yoktur. Netekim İkinci Cihan Savaşı’ndan önce Japonya’daki “Milliyetçi Komünist Partisi”, ardından da anlaşılacağı üzere milliyetçi yanı sağcı olduğu gibi, bugünkü İngiltere’nin “İşçi Partisi” de adına ve iktisadî ilkelerine rağmen milliyetçidir.
İktisadî doktrinler çabuk değişir. Değişmeyen prensipler milliyetçilik ve beynelmilelciliktir. “Milliyetçilik” derken bu kelimenin asıl anlamını kasdediyorum. Yoksa son zamanlarda İslâm beynelmilelcileri, siyasî ümmetçiler ve kozmopolit beynelmilelcilerle dünya vatandaşı sosyalistlerin, Moskofçuların kasdettiği milliyetçiliği elbette düşünmüyorum. Aslında bunların hiçbiri milliyetçi olmayıp aksine milliyetçilik düşmanı iseler de, herhangi bir tereddüt ve şüpheye meydan vermemek için, karıştırılmasına asla imkân olmayan “Türkçülük” kelimesini Türk milliyetçiliği olarak kullanıyorum...
Sağcı biziz: Türkçüler. Sosyal adaletçi olmamız, vatanın nimetlerini turistlere değil de soydaşlarımıza üleştirmek istememiz, gerçek ah ahlâkın gerektirdiği adaleti sağlamayı dilememiz, solcu olmamızı gerektirmez. Türkiye’nin solcuları daha ortada yokken, Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul o basit şiirleriyle Türk milleti için sosyal adalet istiyordu. Bu fikir onun Türkçülüğünden doğmuştu. Kendisinden yıllarca sonra, “sömürü” nakaratına başlayan plâklar gibi, bu fikri Yahudi Marks’tan almış değildi.
Milliyetçilik, yalnızca vatandaşlık şuurundan ibaret değildir. Milliyetçilik siyasî sınırların dışında kalan soydaşları da kavrayan bir şuurdur. Bunun Türkiye’deki en açık delili Kıbrıs Türklerine karşı duyulan ilgilidir. Bu ilgi yarın Moskof, Çin, Acem, Arap ve diğer milletlerin pençesindeki Türklere de yönelecektir.
Milliyetçilik, “ben bu milletin sömürülen fertlerini düşünüyorum” demekle de olmaz. Bir milletin sömürülen fertlerini başka milletlerin merhametli insanları da düşünebilir.
Milliyetçilik Zenci Lumumba’ya Viyet-Kong’a destan yazıp da Özbekler‘i , Tatarlar’ı, Kazaklar’ı, Kırgızlar’ı, Azeriler’i, Başkurtlar’ı, Türkmenler’i, Tarançılar’ı, Uygurlar’ı, Karakalpaklar’ı, Çuvaşlar’ı, Yakutları’ı, Karaçaylar’ı, Balkarlar’ı, Kumuklar’ı, Kırımlılar’ı, Kerkükler’i diğer Türkleri esgeçmek değildir.
Milliyetçilik, Bolivya dağlarında öldürülen Arjantinli maceracı serseri Guevera için zırlayıp da sıra Kazak kahramanı Osman Batur’a gelince susmak hiç değildir.
Milliyetçi insan, eğer insansa, kendi milletinin kahramanlarına, hürriyet savaşçılarına bakar, yanar, ağlar. O zaman “sağcı” olur. Bunu yapmayıp mazisi meçhul, gayesi belirsiz, şahsiyeti karanlık insanlara sempati gösterdi mi o insan, insan değildir. En aşağısından sinir ve ruh sistemi bozuk bir hastadır.
Sözün kısası: Türkçüler sağcı olduğuna göre sol uçta komünistler vardır. Bu ikisinin arasındaki yerleri millî fikre veya beynelmilelciliğe olan yakınlık veya uzaklıklarına göre ötekiler doldurur.
Ancak bunlar, kavramların ideolojik mânâlarına göredir. Meselenin en doğru ve hiçbir tereddüde meydan vermeyecek şekli, Türk milliyetçiliğini sadece “Türkçülük” kelimesiyle dile getirmektir.


( Ötüken, 50. Sayı, Şubat 1968 )
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #51 : 28 Şubat 2010, 21:04:57 »

ARAPLAŞAN TÜRKLER

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilân edildiğinde Mustafa Kemal Atatürk, kırk iki yaşındaydı. Aynı yola baş koymuş arkadaşları da hemen hemen aynı yaşlardaydı. Ve o güne kadar bugün büyük övüncümüz olan Türkiye Cumhuriyeti'nde yetişmiş olan herkes aslında henüz Osmanlıdır.
      29 Ekim 1923 yılından sonra doğanlar ise yeni Türkiye Cumhuriyet'i kimliklilerdir.
      Mustafa Kemal Atatürk, fiilen olmasa da kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni 10 Kasım 1938 saat 09.05!e kadar yönetmiştir. Onun aydınlık ruhunun varlığı ile de bugüne kadar gelmiştir. Kısaca, Mustafa Kemal'in bırakmış olduğu ilkeler kurmuş olduğu Cumhuriyeti ayakta tutmuştur.
      Ve açıkca söyleyelim ya da uyaralım: Atatürk'ün Cumhuriyeti son günlerde çok büyük bir tehlike altındadır. Ne yazık ki bu emaneti "koruma" ve "kollama" altında olanlar çok çeşitli nedenlerden dolayı sessiz kalmaktadır.
      Çağdaş Türkiye'nin dün de, bugün de en büyük düşmanı "gericilik"tir. Hattâ, Osmanlı'nın son günlerinde yapılan yenilik hareketlerinde bile Osmanlı'yı köstekleyen işte bu gericilerdir.
      Gericilik hareketi çağdaş Türkiye'nin en tehlikeli düşmanıdır, çünkü gericiliğin arkasında "din" vardır, "müslümanlık" vardır. Hiç kimse yanlış anlamasın İslâm dini felsefinde "gericilik" yoktur. Müslümanlık geri kalmışlığın nedeni asla ve asla değildir. Ancak, İslâm dini, diğer dinler gibi her boyutuyla tartışılamadığından hâlâ tam olarak öğretilmemiştir.
      Hiç bir din insanlara yalnız "ibadet" öğretmek için kurulmamıştır. Din kitaplarında insanları sosyal bir varlık yapma yolunda öğretiler vardır. Felsefe, bilim, tarih vardır.
      İslâm dünyası ne yazık ki, son peygambere, son kitaba ve son dine sahip olduğu halde, en geri kalmış insanlardan oluşmaktadır.
      Türkler 10.yy'dan itibaren İslâm dinini kabul etmeye başladıklarında aslında kazanan İslâm diniydi. Çünkü, Türkler, Arap tipi müslüman yaşam tarzından bambaşka bir tarzla İslâmiyeti yaşamaya başlamışlardır. Türklerin bu yaşantısı Beylikler devrinde de aynıydı, Anadolu Selçukluları devrinde de aynıydı, Osmanlı Devleti'nde de aynıydı ve 1980'li yılların Türkiye Cumhuriyeti'nde de aynıydı. Diğer Arap ülkelerinde yönetimde bulunanlar tarafından yobazca, bağnazca uygulanan İslâm kuralları bütün Türk devletlerinde, Kuran-ı Kerim'e bağlı kalınarak uygulanmıştır. Fakat bu bir şeriat değildir. Türk devletleri halkın gündelik yaşamında, inanç yöntem ve şekillerini kutsal kitaplarından almıştır. Devlet işlerine dini karıştırmamıştır. (Her ne kadar ulemalara danışılsa da son söz yöneticinin olmuştur.)
      Türklerin dünya üzerinde her zaman farklı bir yeri vardır. Lütfen bunu bir ırkçılık olarak yazdığımı düşünmeyin. Ama, gerçekleri görebilmemiz için söylenmesi, yazılması gereken şeyler vardır. Örneğin Türkler varolduklarından beri bağımsızlık onların en büyük karakterleri olmuştur. Her zaman yeniye, doğruya, iyiliğe, bağımsızlığa, eşitliğe, bilime, edebiyata doğru koşmuşlardır. En büyük düşmanlarını kendilerine haksızlık edenlere, topraklarına göz dikenlere karşı sürdürmüşlerdir. İşte bu saydığım nedenlerden dolayı da diğer Arap müslümanlarından farklı bir müslümanlık yaşamışlardır.
      Haydi özetleyelim: Türkler 10.yy'da kabul ettikleri İslâmiyeti, Arap gibi yaşamamıştır.
      İşte, geçmişte ve günümüzde yaşanan çelişki budur: Bir yanda "Türk" gibi İslamiyeti yaşamak isteyenler, öbür tarafda "Arap" gibi İslamiyeti yaşamak isteyenler. Gericilikle savaş dediğimiz de işte bunun savaşıdır.
      Arap biçiminde İslamiyeti yaşamak tamamen bir değişimi getirir. Bu değişim günümüze kadar Türk yaşam tarzıyla hiç bir şekilde uyuşmaz. Yani, Arap yaşam tarzındaki İslamiyet, Türklere uymaz. Bu nedenle de zaman zaman alevlenen "Türkiye'ye şeriatı getireceğiz" söylemleri büyük bir yanılgıdır ve büyük bir cahilliktir. Ola ki böyle bir şey denendiğinde elbise bedene uymaz ve elbise patlar. Türkiye ve Türkler kendi içlerinde tarihinin en büyük savaşına girmiş olur.
      Türklerin İslam dinini bir başka değerler zinciriyle yaşadıklarının en büyük kanıtı Mustafa Kemal'in yanında yer alan Osmanlı halkı olmamış mıdır? Ülkenin bazı yerlerinde ortaya çıkan bir avuç gerici ve yobaz dışında Mustafa Kemal'in davasına ve sonra devrimlerine karşı çıkan halk olmuş mudur?
      Olmamıştır, çünkü, halkın derin köklerinde "bağımsızlık" her zaman "dinden" önce gelmiştir. Dinini kendi içinde yaşayan birey, devletinden hiç bir zaman olumlu ya da olumsuz müdahale istememiştir. Dini inanç her zaman ve ortamda kendi kaynağında akıp sürmüştür. Ve hiç bir zaman yobazlığa, gericiliğe prim vermeyen Türkler, Mustafa Kemal'in çağdaş, bağımsız Türkiye'sine destek vermişlerdir.
      Günümüzde de çağdaş Türkiye'nin en büyük korkusu "gericilik" olarak gösterilmektedir. Ve bu kez gerçekten tehlike kapıdadır. 1950'li yıllarda başlayan Türkleri Araplaştırma sevdası giderek başarı kazanmaktadır. Önce düşünce yapısı olarak insanlarımızdan "Ne mutlu Türk'üm diyene" inancı silinmeye başlandı. İslâmiyetin, dinin her şeyden üstün olduğu yayıldı. Ne olduğu bilinmeyen, ilk okul mezunu imamlar devlet eliyle teşvik görüp, camilerde, televizyonlarda bangır bangır propaganda yaptı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ne olmadık küfürleri, bu ülkenin milletvekilleri etti. Devletin istihbarat kuruluşları elden giden Türk değerlerini ateşlemek için karşısına Kürt milliyetçiliğini çıkardı. Kısa dönemde bu işe de yaradı. Bir baktık ki Türk milliyetçiliği tehlikeli boyutlarda "ırkçılığa" dönüştü. Ondan geri dönüldü. Bu kez, yaratılan Kürt milliyetçiliğin üzerine yaratanlar gitmeye başladı. Ama, insanımızı Araplaştırmayı kimse durduramadı. Türklük kavramı insanımızdan tamamen çekip alındığında, bugünün gericileri amaçlarına ulaşacaktır.
      Amaca ulaşmak için dış destekli yönetimlerin ne yazık ki 12 Eylül askeri darbesini bile kullandıklarını düşünürsek, işin ne kadar tehlikeli boyutlarda olduğunu görürüz. Bu bir "komplo teorisi" değildir. Elli yıllık yüz yıllık gelişmiş planlar düzenleyen Amerika gibi ülkelerin "bağımsızlığına" düşkün bir Türk halkına tahammülü yoktur. İşte bu nedenle de bu düşkünlüğü ortadan kaldıracak tek şey bu halkı değiştirmektir. Ve ne yazık ki bu halk giyimiyle, konuşmasıyla, yazısıyla, her türlü söylemleriyle değişmiştir. Asırların ardından gelen Türk yaşam gelenek ve görenekleri büyük bir hızla Araplaşmaktadır.
      Ne yazık ki bugün yönetimde olanlar da bunları sağlayan maşalardır.
      Bugün içinde yaşadığımız sancı Türklükten, Araplığa geçiş sancısıdır. Bunu durdurmanın yolu bence seçimlerle yönetime geleceklerin ellerine bırakılmamalıdır. Çok daha radikal kararlar alabilecek belki de "teknokrat", çağdaş, Atatürkçü, bilimden yana yöneticilere acilen ihtiyacımız var. Aksi durumda, Ortadoğu'yu yeniden biçimlendiren Amerika Birleşik Devletleri'nin Araplaştırdığı ve "dini" uğruna "bağımsızlığını" feda eden çağdışı bir ülke olarak yaşamımızı sürdüreceğiz.
      Türkiye Cumhuriyeti'ni de tarihin yapraklarına terk edeceğiz.
      Evet, Türk insanına dikilen Arap elbisesi dar gelip patlamaktadır, ama bunu ısrarla giydirmeye kalkanlara karşı durmak hepimize düşer. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma görevi yarın çok daha değişik boyutlara ulaşabilir. Bu da iki dünya görüşünün eli silahlı savaşımı demektir.
 
 
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Boran
Ziyaretçi
« Yanıtla #52 : 28 Şubat 2010, 21:32:51 »

Emeğine sağlık bu yazıyı paylaşacağım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #53 : 09 Nisan 2010, 07:10:59 »

DEĞİŞEN TÜRKİYE VE GENÇLİK

Dünya insanı şaşırtacak denli hızla değişmekte ve değişen dünyanın siyasal ve sosyal anlayışı iktidarı sadece siyasi partilerin tekeline bırakmamaktadır. Yeni anlayışa göre toplumu, hatta dünyayı doğrudan ilgilendiren önemli konularda iktidarın ve sivil toplum kuruluşlarının "toplumun her kesiminin temsil edildiği" bir platformda ortak çalışması ve uzlaşması istenmektedir.
Sivil toplum kavramının gün geçtikçe önem kazandığı bir dönemde Türkiye'nin çağı yakalama stratejisi,henüz tam anlamıyla uygulayamadığı katılımcı demokrasi anlayışına takılmaktadır.
Türkiye'nin temsili demokrasisi, katılımcı demokrasisi ile denge kurmakta zorlanıyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri, hiç şüphesiz ki toplumun en büyük kesimini oluşturan genç nüfusun yönetime,dolayısıyla sorun çözme ve çözüm üretme sürecine katılımının sağlanamamasıdır.Gerek siyasi iktidarlar, gerekse sivil toplum kuruluşları güçlerini genç nüfustan almayarak yenilenmeyi,dolayısıyla büyümeyi adeta reddetmekte ve kısır bir döngü içerisinde yapay gelişim göstermektedirler. Büyük bir genç nüfus oranına sahip olmakla övünen Türkiye,gençliği toplumsal sorunların çözümünde ortak olarak görmediği gibi,bu tutumuyla gençliği "sorun" haline getirip çözmeye çalışarak zaman kaybetmektedir.Ciddi yapısal değişiklikler yaşayan Türkiye'de seçilebilme yaşının geçte olsa 25'e düşürülmesi olumlu bir adımdır. Ancak bu gençliğin katılımının sağlanmasında ve sorunların çözümünde uzun bir yolun ilk adımıdır.
Genç bir nüfusa sahip olmak ilk başta kulağa çok hoş gelsede,gençliğin beklentilerini karşılayacak politikalar üretme zorunluluğunu da beraberinde getirir. Dünyanın her yerinde gençliğin sorunları eğitim,iş,psikolojik,biyolojik,sosyolojik anlamda ortak özellikler göstermektedir. Ancak özelde her kültürün ve sosyal yapının kendine özgü sorunları vardır. Bu anlamda Türkiye'nin gençler için neler yapması gerektiği üzerinde duracak olursak;
a- Özellikle katılımcı demokrasi konusunda Türkiye "gelişmekte" olan bir ülkedir. Bu anlamda, etkin bir katılımın sağlanması için, eğitimin verildiği ilk yer olan aile kurumundan işe başlamak gerekir. Çünkü ülkemizde gençler baskı altında yetişmektedirler.Sosyal hizmetler kapsamında , "devlet-üniversite-sivil toplum kuruluşları" işbirliği içerisinde çocuk yetiştirmede görülen davranış bozukluklarını gidermeye yönelik çalışmalarla başlayan eğitim sürecinin, aileye demokrasi kültürünü de kazandırması gerekir. Aileden sonra okul demokratik tutum ve davranışların kazandırıldığı, sınandığı yer olmalıdır. Eğitim sisteminde fırsat eşitliğini sağlamak, ezbercilik yerine yaratıcılığı ve kalıcı öğrenmeyi sağlamak, devletin görevidir.
Bu sayede, değişime kapalı, otoriter, hatta şiddete eğilimli bireyler yerine, demokrasiyi benimsemiş, ufku açık ve hoşgörülü bireyler yetiştirilebilir.
b- Türkiye'de gençlerin yönetime katılması amacıyla yeni uygulamalara ihtiyaç vardır. Örneğin, siyasi parti,dernek,oda..vb sivil toplum kuruluşlarının tüzük-yönetmelik değişiklikleriyle, genel kurul sırasında oluşturdukları kurullara "gençlik kotası"
uygulaması başlatmaları yararlı olacaktır..Böylece, gençler oluşturulan kurullarda görev alabilirler. Bu uygulama ile, sürekli susturulduklarından ve önemsenmediklerinden şikayetçi olan gençler için iyi örnekler olaşacak ve zamanla yönetime katılım oranı artacaktır.
Bu çerçevede gençler için "söz sizde" "haydi yönetime" ...vb sloganlarla medya destekli (reklam-afiş-bildirge) kampanyalar başlatılabilir.
c- Çağımızda bilgi ve iletişim teknolojileri ulusal kalkınmayı etkilediği kadar,kültürler arası etkileşiminde en önemli aracı olarak ön plana çıkmaktadır. Toplumsal ve teknolojik gelişmeler gençliğin gelecek konusundaki alternatiflerini de yeniden belirlemektedir. Bu anlamda Türkiye, bütün imkanlarını kullanarak gençlerle bilgi-iletişim araçlarını (bilgisayar) buluşturmalıdır.Bilgiye ulaşmanın yolunu açmak için, bilgisayar kursları, bilgisayar edinme kampanyaları ve internet erişimine kolaylık gibi etkinliklere ihtiyaç vardır. Çünkü değişim, iletişimle başlar.
d-Gençliğin büyük bir kısmı devletin bazı kurumlarına,politikacılara ve medyaya güvenmemektedir. Öncelikle bu güven bunalımını aşmak gerekir. Bu anlamda az önce değindiğimiz iyi örnekler, sorunlar üzerinden yeni sorunlar yaratma alışkanlığındaki gençliğin tutumunu değiştirecektir. Burada doğrudan gençliğe hitap edecek, gençliğinde içinde olduğu alternatif yayın organları üzerinde durmak gerekir.
e- Türkiye'de sosyal haklar ve güvence konusunda gençlik sıkıntı içindedir. Eğitim almayan gençler vasıfsız ve ucuz işgücü olarak sömürülmektedir. Gençlerin sosyal güvence olmadan çalışmasının önüne geçilmeli, onlara nitelik kazandıracak meslek edindirme kursları açılmalıdır.
f- Üniversite - sanayi işbirliği geliştirilmeli ve teknik eğitim alan gençler,niteliklerine uygun iş bulmalıdırlar. Belirli bir yaş grubunun altındaki girişimci gençlere kolaylık sağlayacak vergi muafiyeti veya kredi olanakları sağlanmalıdır.
g- Belediyeler 5393 sayılı yeni Belediye Kanunu'nun getirdiği yetkiler çerçevesinde bulundukları yerlerde "Gençlik Bilim-Kültür Araştırma Merkezleri" açmalıdırlar. Buralarda ,bilimsel projelere sahip özgün fikirleri olan veya bir sanat dalında başarı gösteren gençlerin tespit edilmesi,maddi manevi desteklenmesi sağlanmalıdır. Aynı şekilde spor tesisleri,geziler ve gençlik kampları düzenlenmelidir.
Peki gençler Türkiye için neler yapmalıdır?
a. Gençlik Türkiye'nin bütün sorunlarının çözüm sürecine ortak olarak katılmalıdır. Bunun için temel hak ve özgürlüklerin farkına varmalı,bunların getirdiği tutum ve davranışları sergilemeli, katılımcı demokrasinin hayata geçmesi için "ben de varım" diyebilmelidir.
b. Devlet, doğa ve insan kaynaklarını,üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte verimli kullanmanın yollarını araştırıp uygulamaya koyduğu an,gençlik çok kritik bir noktada görev alacaktır. Yaratıcı düşünce ve dinamizmayla gençlik tüm uygulamaların öbeğinde yer alacaktır. Örneğin; kültürler arası etileşimde ve entegrasyon sürecinde gençler başrolü oynamalıdır. Unutmamali ki, gençler farklı kültürleri anlatacak ve taşıyacak en iyi unsurlardır.
c. Gençler Türkiye'nin sorunları üzerinde her zamankinden daha fazla durmak zorundadırlar. Bu anlamda, enerjilerini kullanarak Türkiye'de birçok projenin gerçekleşmesinde, etkinliğin yaratılmasında öncülük yapabilirler. Çözüm önerisi getirmek, sorunun kaynağına gitmek,insanlarla birebir iletişim içine girmek bugünün koşullarında büyük zahmetler istemesine rağmen, gençlik bunu kaldırabilecek enerjiye sahiptir. İyi örgütlenmenin ve yardımlaşmanın sonucunda elde edilen ürünün tadına varmak, gençleri daha büyük organizasyonlar için teşvik edecektir. Bu anlamda kitap kampanyaları, üniversite hazırlık kursları,dil kursları,ziraat alanında kurslar,uyuşturucu,alkol karşıtı kampanyalar gençlerin dayanışmasıyla yapılabilecek ilk etkinlikler olabilir.
d.Gençliğin sosyal değişimdeki rolü yadsınamaz. Gençlik, bilgisayar çağına geçişte ve sanal uygulamaların yerleşmesinde Türkiye'nin işgücü olabilir.
e.Tüketim yerine üretimi savunan bir gençlik Türkiye'de pek çok sorunun çözüm sürecine ortak olmuş demektir.Çünkü tüketim alışkanlığı, tıpkı mal ve hizmetler olduğu gibi, zamanı,sevgiyi,hoşgörüyü ve güven ortamını tüketmeyi de beraberinde getirir. Üretimi savunan gençler, işsizliğin azalmasından özgüvenin artmasına,kültürel-sanatsal etkinliklerin yaygınlaşmasından geleceğe dair ideallerin gerçekleşmesine kadar bir çok alanda olumlu göstergeler yaratmış olacaktır.
f. Siyasi parti veya derneklerde görev alan gençler yaşıtlarının da yönetim sürecine katılmaları için uğraş vermek zorundadırlar.
Gençlerin Türkiye için yapabilecekleri çok şey var. Ancak,bunları yapabilmenin önündeki engellerin kaldırılması ve gençlik konusunda daha somut adımların hükümet,üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları tarafından atılması gerekmektedir.
Sonuç olarak; 21.yüzyılda gençliğe her zamankinden daha fazla iş düşmektedir. Varoluş nedenimiz Cumhuriyetimizin laik,demokratik,sosyal-hukuk devleti kimliğini korumanın yanında O'nu daha ileriye taşımak biz gençlerin görevidir.Anadolu'nun büyük bilgesi Homeros: " ülkenin yaratıcı gençleri toplumdan dışlanınca kendilerini toplumda yeri olmayan yabancılar gibi görmeye başlarlar" demektedir.Gençliği toplumdan ve gelişmelerden soyutlamamak,onlara toplumda yeri olmayan yabancılar konumuna getirmemek için bugünden başlayarak çok çalışmak zorundayız.
Tarih ve günümüz gerçekleri Türkiye'ye bunu öğütlemektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #54 : 25 Nisan 2010, 08:42:20 »

7.Sınıfa giden küçük ama yürekli bir Türk genci yazısında:




Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin 13 milyon nüfusu vardı. Halk savaştan çıkmış yoksul, aç ve hasta. Ama onuruyla yaşayan bir ülkenin vatandaşı olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Bugün, 12 milyonu bulan Türkiye’nin genç nüfusunun büyük bir kısmı işsizlik, ekonomik kriz, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin yol açtığı yoksulluk, eğitimdeki eşitsizlikler, ilköğretimde SBS’lerle başlayıp, üniversite sonrası KPSS sınavlarına dek, neredeyse ömür boyu süren sınavlara rağmen bitmeyen bir gelecek kaygısı yaşıyor.

2025 yılında Türkiye, dünyada genç nüfusu en kalabalık ülke olacakmış. Ama bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Her ne olursa olsun, biz Türk gençleri, 5.asırda, “Avrupa’nın tabiriyle Tanrı’nın kırbacı Atilla” ile “11. asırda, Selçuklular” ile “16. asırda, cihan hâkimi Osmanlı İmparatorluğu” ile dünyaya yön vermiş bir milletin çocukları olduğumuzu unutmamalıyız.

Bizler, Roma’da Atilla, Malazgirt’te Alparslan, Anadolu’da Yunus Emre, Mevlana, İstanbul’da Fatih, Bizans surlarında Ulubatlı Hasan, Viyana önlerinde Kanuni, Çanakkale’de, Kurtuluş Destanı yazmış Atatürk ve binlerce isimsiz kahramanlarımızla Dünya’ya insanlığı, kardeşliği, sevgiyi, hoşgörüyü, adaleti, dayanışmayı, inancın zaferini ve bilimi öğreten, örnek olmuş milletin gençleriyiz.


Yüzyıllardır bu topraklarda etle, tırnak gibi olmuşuz. Atamız bir, vatanımız bir, bayrağımız bir, dilimiz bir, devletimiz, bir. Biz izin vermedikçe bunu kimse değiştiremez, bizi kimse ayıramaz, bölemez!

Coğrafi koşullar bazı farklılıklar yaratsa da, farklı kültürel öğelerimiz ve düşünce farklılıklarımız olsa da, tüm bunlar bizi ayıran değil, birbirimize daha çok bağlayan zenginliklerimizdir.

Ulu önder Atatürk’ün ; “Türkiye Cumhuriyetini kuran, Türkiye halkına, “Türk milleti denir” ve “Ey Türk Gençliği! ; Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur” sözleri yaşamımız boyunca kılavuzumuz olmalıdır.

Bu güzel vatanın evlatları olarak aldığımız mirası daha ileri taşımak için daha çok okumalı ve öğrenmeli, bilimin gösterdiği yoldan ayrılmadan, tüm öğrendiklerimizi ülkemiz ve insanlık yararına kullanmalıyız.

Bunları başarabilecek kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!

Ey bu vatanının şanlı bayrağı;

Süzül dilediğin gibi, yayıl gökyüzüne şimdi,

Göreyim şimdi o coşkun halini.

Bende haykırayım sana her baktığımda hiç durmadan,

Önce vatan,sonra vatan

Kumaşının bedeli tenim olsun,

Renginin bedeli kanım olsun,

Ay yıldızıma varlığım feda olsun..

Ne mutlu Türküm Diyene…



Ne mutlu bize ki, her şeye rağmen, vatanına, milletine, cumhuriyete ve ulusal değerlerimize sımsıkı bağlı evlatlarımız, gençlerimiz yetişiyor.

Biz onlara layık olabildik mi?

Biliyorum ki, Onlar var oldukça, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #55 : 09 Mayıs 2010, 11:34:01 »

ATSIZ ATA'NIN KARDEŞİ NECDET SANÇAR(1.MAYIS.1910-23.ŞUBAT.1975)
Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın

                  FOTOĞRAF NEJDET SANÇAR VE ATSIZ ATA
   
  Nihâl Atsız'ın kardeşi Nejdet Sançar 1 Mayıs 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi. Soyadlarının aynı olmamasının sebebi, 1934 yılında soyadı kanunu çıktığı zaman Nejdet Sançar'ın askerlik görevinde bulunmasından ötürü birbirleriyle haberleşemedikleri için farklı soyadlar kayıt ettirmeleridir.

Nejdet Sançar'ın hayatı ağabeyi Nihâl Atsız ile birçok yönden benzerlik gösterir. O da bir edebiyat öğretmeniydi; 3 Mayıs 1944 sonrasında tabutluklarda ve zindanlarda en ağır işkenceleri çekti, Türkçülük dâvâlarında yargılandı.

Sançar Beğ, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ile Türk Ocakları'nda görev yaptıktan sonra, Atsız Ata'nın genel başkanlığında İstanbul'da kurulan fakat sonradan merkezi Ankara'ya nakledilerek adı Türkiye Milliyetçiler Birliği'ne çevrilen Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını devraldı.

1960 yılında tek evladı, 15 yaşındaki oğlu Afşın'ı kaybedince üzüntüden felç geçirdi ve uzun tedavilerden sonra ancak kısmen iyileşebildi.

Türkçü dergilerde çok sayıda makalesi yayınlandı; ayrıca "Türklük Sevgisi", "Irkımızın Kahramanları", "Tarihte Türk-İtalyan Savaşları", "Afşın'a Mektuplar" ve "İsmet İnönü İle Hesaplaşma" adlarını taşıyan beş tane kitabı vardır.

Sançar Beğ'in de ömrü ağabeyi gibi tabutluklara, zindanlara, işkencelere, mahkemelere, sürgünlere, baskılara ve mahrumiyetlere göğüs gererek Türkçülük yolunda uğraş vermekle geçti. Hayatını Türklüğe adamış bu büyük Türkçü, 1975 yılının 22 Şubat günü, Atalarının önünde yağız yere diz vurmak üzere Uçmağa vardı.

1944 Türkçülük Dâvâsı'nda, mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın son cümlesinde haykırdığı gibi:

"Türk Irkı Sağolsun!"


NEJDET SANÇAR'IN 1944 TÜRKÇÜLÜK DÂVÂSI SAVUNMASI


"Beni beraat ettirin demeyeceğim çünkü benim için suç olarak gösterilen şey bu toprakları, bu ırkı sevmekten başka birşey değildir. Yurdumu ve ırkımı seviyorum. Bu sevginin manasını anlamayanlara sözüm yok. Eğer bu günahsa beni mahkum ediniz. Bu mahkumiyeti övünçle kabul ederim, şeref sayarım. Sizden adalet bekliyorum da demeyeceğim çünkü bu mahkeme adil değilse, o zaman büsbütün manasızdır. En büyük mahkeme olan tarihin huzurunda alnı açık bir Türk oğlu olarak, hiç endişem yok. On ayı doldurmakta olan ve büyük kısmı tahta masalarda yatmakla geçen hürriyetsizliğimi, millet yolunda çekilmiş, şerefli bir felaket olarak sayıyorum. Duvarlar, ezilmiş hayvanların kan lekeleri ve rengini kaybetmiş, köpeklerin bile yatmayacağı pis hücrelerde geçen haftalarım içinde bir ışık sızacak kadar küçük deliği olmayan, tavanı basık bir inde, hayır bir in değil, mezarda, ışığa güneşe ve hayata hasret çekerek geçirdiğim günlerim, uykusuz gecelerim, yarın benim için acı fakat övünçlü hatıralarım olacaktır. Bunlardan yılmış değilim. Bilakis bahtiyarım. Yuvamın dağıtılmış olmasına, eşimin bir Türk anası olmak şerefini kazanacağı günlerde çektiği dayanılması güç ızdırapları ve akıttığı gözyaşlarını unutmamış olmama ve bugün hayat kavgasında minimini yavrusuyla tek başına kalmış olmasının ruhunda yarattığı fırtınalara rağmen bahtiyarım. Türk'ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş. Hepsi kabul! Türk Irkı sağolsun!"Nejdet Sançar


NEJDET SANÇAR(01 Mayıs 1910- 23 Şubat 1975) / Necmettin SEFERCİOĞLU

01 Mayıs 1910 günü İstanbul'da doğan Nejdet Sançar, Bayburt ili Torul ilçesinin Midi Köyü’ndeki Çiftçioğlu ailesinden Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey ile Zehra Hanım’ın oğlu; ünlü Türkçü Atsız Bey’in kardeşidir. Evdeşi Reşide Sancar, fizik öğretmeni idi.


1935 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirerek edebiyat öğretmeni oldu.


Sivas Erkek İlk Öğretmen Okulu ile Balıkesir Lisesi’nde çok değerli öğrenciler yetiştirdi. Balıkesir'de görevli iken, 1944 yılı Mayıs ayında Türkçülüğe karşı başlatılan devlet terörü sırasında, yirmi üç ülküdaşı ile birlikte tutuklandı.


Atıldığı zindanda işkencelere uğratıldı. Bir yıla yakın tutuklu kaldı. Uzun süren yargılamalar sonunda aklandı. Fakak, görevine başlatılmadı. Beş yıl boyunca evdeşi Reşide Sançar'ın öğretmenlik yaptığı Zonguldak'ta meslek dışı işlerle uğraştı; özel bir lisede dersler verdi Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine, ancak 1950 yılında atanabildi.


Ardından, Edebiyat Fakültesi'nden sınıf arka­daşı olan Adnan Ötüken'in çabaları ile onun müdür olduğu Millî Kütüphane'de çalışmak kaydıyla, Ankara Atatürk Lisesi’nin kadrosuna alındı. Orada 1953'ten 1965 yılına kadar çalıştı.


O dönemde, Sivas Öğretmen Okulu’ndan öğrencisi olan Veli Soysaldı' nın müdür olduğu sıralarda, Gazi Lisesi’nde dersler verdi; böylece öğretmenlik özlemini biraz olsun giderebilmek fırsatını buldu; 1965'te de bu lisenin aslî öğretmeni oldu.


Tek çocuğu olan Afşin'i, Kasım 1960'ta 16 yaşında iken yitirmesinin verdiği acı ile 1961 Şubat’ında geçirdiği felci, azmi ile kısmen yendi. 1973 yılında emekliye ayrılarak doğum yeri olan İstanbul' a yerleşti.


Fakat bu dönem uzun sürmedi. Yayınlanma­sının ardından İtalya Büyük Elçiliği'nin isteği üzerine hükümetçe toplatıldığı için yaygın olarak tanınmayan Ta­rihte Türk-İtalyan Savaşları (1942) adlı eserinin genişletil­miş ikinci basımı üzerinde çalıştığı sırada, yazı makinesi başında geçirdiği kalb bunalımından kurtulamayarak 23 Şubat 1975 günü sabaha karşı, henüz 65 yaşında iken uçmağa vardı.


Karacaahmet Mezarlığı’nda vatan toprağına kavuştu. Daha sonra ağabeyi Atsız da yanına gömüldü.


Nejdet Sançar, yüreği Türklük ve Türkçülük aşkıyla çarpan büyük bir ülkü eri idi. Hayatının anlamı saydığı ülküsüne öz ağabeyisi Atsız Bey’in telkin ve özendirmesi bağlandığını daima, iftiharla söylerdi.


Bu kutlu dâvanın "çetin yollar"ını hep el ele, omuz omuza, gönül gönüle aynı kaderi paylaşarak1 aşmaya çalıştılar. Ülkü yolunda Sançar Bey daima ağabeyisinin destekçisi ve yardımcısı oldu.2 Özellikle yayın çalışmalarında bu yardım ve destek­, ayrı şehirlerde yaşamalarına rağmen aksamadan sürdü.3


O, öğretmen olmanın yanında çetin bir 'mücadele adamı' idi. Yaşadığı yılların en büyük millî tehlikesi olan komünizm ve komünistler ile millî olmayan akım ve kişilere karşı amansız mücadeleler vermişti. Eserlerinin ve yazılarının pek çoğu bu konuda idi.


Nejdet Sançar Bey, enerji dolu, hareketli bir insandı. Bu yüzden resmî görevleri dışındaki hayatı büyük bir ha­reketlilik içinde geçti.


Türkçülük ile ilgili olanlar başta ol­mak üzere çeşitli toplum çalışmalarına aktif olarak katıl­mış, gönüllü kültür kuruluşlarının etkinliklerine, özellik­le yayın alanında, büyük özverili katkılarda bulunmuştu.


Onun Zonguldak'ta bulunduğu sırada Zonguldak Komünizmle Mücadele Derneği'nin kuruluşuna ve çalışmaları­na katıldığını, az sayıdaki gönüldaşı ile bu işçi merkezin­de çok yararlı etkinlikler gösterdiğini, bizzat kaleme aldı­ğı bir dizi broşürün ve Komünizme Karşı Türklük adlı bir ga­zetenin çıkarılmasına öncülük ettiğini ve Bucak adlı der­ginin yayınlanmasına yardımcı olduğunu biliyoruz.


Ankara'ya geldikten sonra da Millî Kütüphane'nin toplum çalışmalarına önemli katkılarda bulundu. Millî Kütüphane’ye Yardım Derneği ile Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yönetim kurullarında uzun süre görevler aldı. Özellikle Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni adlı mes­lek dergisinin yazı işleri sorumluluğunu yıllarca taşıdı.


Ankara'da bulunduğu yıllar içinde başkenti Türkçü etkin­liklerin odağı konumuna getirmeyi de başardı. İstanbul' da kurulup bir süre bitkisel hayat yaşamış olan Türkçüler Derneği'nin merkezini Ankara'ya taşıtarak "Türkiye Mil­liyetçiler Birliği" adı ile çok verimli çalışmalar yapmasını sağladı.


Ankara'da etkin olduğu kuruluşlardan biri de Türk Ocağı idi. Bu tarihî kuruluşun merkez heyetinde de güzel çalışmalar yaptı ve Türkçülüğe gönül veren bir­çok gencin yetişmesine vesile ve yardımcı oldu. Türk Ocağı'nın yayın organı olan Türk Yurdu'nun 1960'lı yıllar­da çıkan sayılarında da gençlere yol gösterici yazıları ya­yınlandı.


Sançar Hoca' nın büyük bir istekle ve özverilerde bulu­narak katıldığı ve katkılarda bulunduğu Türkçü toplum çalışmaları, düzenlenen geziler ile başka şehirlere de taşırılırdı.


O, gidilen yerlerde verdiği konferanslar ile, sohbet toplantılarında yaptığı coşkulu, nükteli, bilgi ve birikim yüklü konuşmalarla, yöre gençlerinin Türkçülük ülküsüne ilgi duymasına, hatta bağlanmasına vesile olur­du.


Nejdet Sançar, başarılı bir öğretmen, değerli bir ülkü ve düşünce adamı olmanın yanında titiz bir araştırıcı, yorulmak bilmeyen verimli bir yazardı.


Ülkenin her yerindeki Türkçü yayın organlarının yazı isteklerini geri çevir­mez, gücünün yettiğince onlara yardımcı olmaya çalışır­dı.


Sürekli olarak yazdığı Orhun, Çınaraltı, Orkun, Millî Yol, Ötüken gibi dergiler dışında ülkü ve inançlarına uygun dergi ve gazetelerin hemen hepsinde yazıları yayınlanmıştı.


Kitaplarında ve yazılarında adı, çoklukla, Çiftçioğlu Nejdet Sançar biçiminde yer alırdı. Kendi adı yanında Okçuoğiu, Çiftçioğlu, Ahmet Tuğcu ... gibi eğreti adlar da kullanırdı. Bu yüzden, yayınlanmış yazılarının tam sayısı­nı bilmek, onlara ulaşmak çok zordur, hattâ mümkün değildir.


Kitap yayıncılığına da büyük önem verirdi. Türkçülüğün kuşaktan kuşağa ancak kitaplarla sürdürülebileceğine inanırdı.


Bu inanç ile çok genç yaşında yitirdiği oğlu­nun adını taşıyan ‘Afşin Yayınları’nı kurmuş, bir dizi kitap çıkarmıştı. Türkçü kuruluşlar için hazırladığı imzasız ki­tapçıklar yanında on da kitabı yayınlandı. Tabiî onlar, ülkü, düşünce ve mücadele çilesinin verimi olan canlı, coşkulu, akıcı bir üslûpla yazılmış eserlerdi:


Tarihte Türk-İtalyan Savaşları (1942), Irkımızın Kahramanları (1943, 1997), Hasan Âli ileHesaplaşma (1947), Türklük Sevgisi (1952), Türk, Moskof ve Komünist (1959), Afşın' a Mektuplar (1963), Türk Kahramanları (1965), Gizli Komünist Belgeleri (1966), İsmet İnönü ile Hesaplaşma (1971), Nâzım Hikmet Masalı (1975), Türkçülük Üzerine Makaleler (1976).


Bu kitaplar, hem sundukları bilgiler ve işledikleri konular hem de Türkçe'mizin güzel örnekleri olmaları bakımından gençlerimizin mutlaka okuması gereken, değerli ve ya­rarlı eserlerdir.


Nejdet Sançar Hoca ile Ankara'ya geldiği 1951 yılında tanıştım. 1959-62 yıllarında da Millî Kütüphane'de bir­likte çalıştık. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphane­cilik Bölümü’nün son sınıfında iken kütüphaneye onun delaleti ile girmiştim. Orada çalışma odalarımız bitişikti ve birbirinden ortasında kapı bulunan bir camekân ile ayrılıyordu. Yani aynı odada çalışıyor gibi idik.


Bütün gün onu her an görebilme ve kendisi ile görüşme şansım var­dı. Ayrıca kütüphane ile aynı sokakta bulunan evine tek­lifsizce gidebilme ayrıcalığım da var idi. Öylesine sevgi ve güvenini kazanmıştım.


Böylece Türkiye'nin dört bir ya­nından kendisini ziyarete gelen Türkçüleri görmek, tanı­mak şansını da elde etmiştim. Birçok ünlü Türkçü ile o sayede tanıştım.


Bu yakınlık bana onun huy, karakter ve niteliklerini gözlemlemek, öğrenmek fırsatını da vermişti. Buna daya­narak onun herkesçe bilinen cana yakınlığı ve şakacılığı yanında alabildiğine kibar, nazik, çevresine saygılı, al­çak gönüllü bir İstanbul efendisi olduğunu belirtmek du­rumundayım.


Dostlarına karşı özverili ve vefalı, çalışmalarında titiz, azimli ve gayretli idi. Çok da yardım sever­di. Yüz sayfayı aşkın bir metin olan lisans tezimi daktilo etmiş oluşunu unutamıyor, daima minnetle anıyorum.4


Kimsenin ardından dedikodu yapmaz, beğenmediği tutum ve davranışları onları yapanların kendisine söyler­di Onun bu güzel davranışından kimileri hoşlanmaz, olumsuz tepki gösterir, hatta ona darılırdı.


O onlara alınmaz, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi. Hoşgörüsüz davrandığı, hatta kabalaştığı çok nadir zamanlar, Türkçülüğe, dürüstlüğe ve ahlâk değerlerine aykırı davranışlarla, sözlerle karşılaştığı zamanlardı.


Öyle tutum, davranış ve sözlerin sahiplerini, en yakını olsalar bile hoş görmez, bağışlamaz ve tepkisini en ağır biçimde göster­mekten kaçınmazdı.


O uğurda karşılaşacağı her güçlüğü, tehlikeyi ve sıkıntıyı göze alır, tevekkülle karşılardı. Ha­yatı da, zaten, bir sıkıntılar ve çileler yumağı idi.


Çektiği dayanılmaz sıkıntılara ve çilelere, katlanmak zorunda bırakıldığı acı ve işkencelere rağmen hayat dolu idi. Hiçbir şey ona yaşama sevincini ve neşesini kaybettirememişti. Onun katıldığı sohbetlerde kahkahalar eksik olmazdı.


Biricik oğlu Afşin'i hekimlerin ihmali yüzünden yitirmiş olmanın onulmaz acısı ile bacakları felç olmuş, o menhus illeti büyük bir irade, azim ve gayret ile, bastonsuz yürüyecek derecede yenmişti.


Neşeli görünümünü bu korkunç, dayanılmaz acılar bile bozamadı. Acılarını içine gömdü ve hep bilinen Nejdet Sançar olarak görünmeye çalıştı.


Fakat her dokusu böyle acılarla yüklü olan yüreği onlara ancak 65 yıl dayanabilmiş, o ağır yüklerin altında ezilerek, ansızın durmuştu.


Nejdet Hoca dinimize de saygılı idi. Ramazanlarda oruç tutmayı ihmal etmezdi. Kendisini ziyarete gelen gençlere Türklükle islâmlığın et ve tırnak gibi birbirinden ayırılamaz kutsal değerler olduğunu söylerdi.


Nejdet Sançar'ın başka bir özelliği de hayatı boyunca hiç şiir yazmamış olması idi. Hemen hemen bütün yazar­lar yazı hayatına şiir denemeleri yaparak girdikleri ve ağa­beyi Atsız Bey de iyi bir şair olduğu halde, o buna hiç heves etmemişti.


Bunu kendisinden birçok kez duydum. Ama hikâye denemeleri, birkaç da yayınlanmış hikâyesi bulunduğunu biliyorum.


O, aynı zamanda iyi bir futbolcu idi. Fenerbahçe Kulübünde, en alt sıradan başlayıp adım adım ilerleyerek birinci takım oyunculuğuna kadar yükselmişti.


Fakat öğretmenlik hayatı başlayınca İstanbul’dan ayrı kaldığı için futbolu bırakmak zorunda kalmıştı. Spor hayatını sürdürebilse, tanınmış bir futbolcu olması ihtimali yüksekti. Çünkü çok azimli ve gayretli bir insandı.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #56 : 09 Mayıs 2010, 11:37:44 »

KARDEŞİ (NECDET SANÇAR)'ın ÖLÜMÜ ARDINDAN ATSIZ ATA'nın YAZDIĞI YAZI
Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saflardakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir.


Gerçek insan için hayat, savaştır. Biz bu dünyaya hayvanlar gibi zevketmeye değil, bir görev yapmaya geldik. Bu görev, dirliğimiz boyunca, son günümüze ve gücümüze kadar sürecek Türkçülük savaşıdır. Ölenleri toprak ananın kucağına, tarihin şeref yaprağına, Tanrı'nın esirgenliğine bırakarak Kızılelma'ya doğru ilerlemek olan Türkçülük savaşı..


Nejdet Sançar böyle öldü. Öldüğü gün, yazı makinesinde, ikinci ve geniş basımını hazırlamakta olduğu "Tarihte Türk-İtalyan Savaşları"nın bir sayfası takılıydı.


Belki kimsenin bilmediği acılar içinde yaşayan, yoksulluk devirleri geçiren Nejdet Sançar'ın kaybı benim için bir kardeş kaybından daha ileri, bir ülküdaş kaybetmenin ızdırabıdır.


Afşın, Nejdet Sançar'a karşı sırayı bozduğu gibi, Sançar da bana karşı sırayı bozdu. En büyük kanun ölüm sıra diye bir şey dinlemiyor.


İkinci, üçüncü saftakiler ilerdeki yerlerini çabuk alsınlar. Zaman çok azaldı.


Artık yalnız kaldığımız zamanlardaki bazen ciddi ve kederli, bazen şaka ile karışık konuşmalar bitti. Şimdi ben ona arasıra içimden hitap ediyor, fakat cevabını alamıyorum.


Şu satırları, 1944 davasında Sançar'ın yaptığı savunmanın son cümlesiyle bitireyim:


Türk Irkı Sağolsun....


NİHÂL ATSIZ, Ötüken Dergisi, 11 Mart 1975
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #57 : 09 Mayıs 2010, 11:44:01 »

GENÇ TÜRKÇÜ'LERE

Türk olup, vicdan ve kalb sahibi olup da: büyük kahraman, asil fakat talihsiz Türk soyunun siz bugünkü delikanlıları ile övünmemek mümkün mü?
Çoğunuz bu sahipsiz, bu bakımsız ata armağanı yurdun bir köşesinden, öğrenim emeliyle büyük şehirlere gelmiş Türk çocuklarısınız. Çoğunuz, en tabii bir hak olan bu emelinizi, binbir türlü maddi ve manevi sıkıntıları göğüslemeye çalışarak gerçekleştirmek için çalışıyorsunuz. Bu yolda emek harcarkende, bulunduğunuz büyük denilen şehirlerde, devletimizi temelinden dinamitlemek gayesiyle girişilip ürütülmekte olan haince, alçakça, düşmanca hareketlere karşı çıkmayı en tabii bir millet vazifesi sayıyorsunuz. Ve bu büyük vazife için, kendinizi yetiştirme emelinizi bir kenara itip, şuurunuzun ve vicdanınızın sizleri sevkettiği yolda bozkurtlar gibi mücadele ediyorsunuz.
Giriştiğiniz mücadele, bu topraklar üstünde yaşayan birçok okur yazar işlemez kafaların sandığı gibi, elbette ki, bir basit “komando!!” luk hikâyesi değil. Siz bugünkü kahbeleşmiş dünyanın, insan ve millet hürriyetlerini kan selinde boğmak isteyen dünya çapındaki vahşet kampanyasında, kendi yurdunuzdaki ihanet şebekesine karşı, vatan müdafaası yapan yiğitlersiniz.
Karşı koymaya çalıştığınız kuvvet, tarihin, iki büyük Türk düşmanı olarak kaydettiği Çinli ile Moskof’un ordularına öncülük yapan birliklerden farksız. Ve o kuvvet, böyle bir mücadele için gerekli bütün imkânlara sahip: Silâhları var, paraları var, propaganda imkânları var. Sizlerin tek silâhınız ise, damarlarınızda dolaşan Türk kanı ile iman dolu kalblerinizdeki o ilahî büyük ateş!
Irkınızı ve vatanınızı korumak için büyük bir fedakârlıkla mücadele ediyorsunuz. Küçük görünüşlü maddî varlıklarınızı, vatanınızı hançerlemek isteyen nâmert ellere karşı çelikten bir duvar gibi dikiyorsunuz. Ona sıkılan kurşunlar için göğüslerinizi kalkan gibi kullanıyorsunuz. Ve kızıl kurşunlar kalbinizi delip de Tanrı’nıza kavuştuğunuz zaman, midenizin bilmem ne kadar zamandan beri boş olduğunu görenler, bu örnek fedakârlık karşısında hayretlerini ve hayranlıklarını gizleyemiyorlar.
Siz, ey tarihi kahramanlık destanları ile dolu büyük soyun bugünkü yiğit oğulları! Siz, ey, Türk milleti için gündüz oturmadan, gece uyumadan, ölesiye, bitesiye çalışan ebedi Gök Türklerin onlara lâyık kahraman torunları! Siz, ey XX. Yüzyıl Türk tarihinin gazi ve şehit yeni Kül Tegin’leri, yeni Kür Şad’lar: Türk olup, vicdan ve kalb sahibi olup da sizlerle övünmemek mümkün mü?
Sizin büyük fakat talihsiz yaptığınız o küçük görünüşlü maddi varlıklarınızı, yıkmak için sade hainler değil; gafil kelimesi kendileri için bir şeref madalyası sayılabilecek birtakım âdî yaratıklar da uğraşıyorlar. Bırakın uğraşsınlar, çırpınsınlar, boş kafalı kalıplara yaranmak için yılanlar gibi kıvrılsınlar, bükülsünler. Bir koca tarih boyunca, bütün bir düşman dünyasının yıkamadığı Türk kalesini üç buçuk hainle bir avuç alçak mı çökertebilecek?
Genç Türk! Genç Türkçü! Tarihin şu tehlikeli döneminde, kara bulutlar ile örtülü Türk göklerinin altında, senin, ırkını dize getirmemek, vatanını kirli ayaklara çiğnetmemek için giriştiğin mücadeleyi, o vatanı yaratmak ve ayakta tutmak için kanlarını akıtan mülyonlarca şehidin ruhu, muhakkak ki, gurur ve gıpta ile takip etmektedir. Sen de, Akif’in:
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Diye seslendiği o efsanevi Çanakkale kahramanlarından farksızsın. Bir bakıma senin mücadelen onunkinden de güç. Çünkü Çanakkale’de göğüslerini vatanları için siper yapan genç kahramanlar, sadece, sadece, karşılarındaki düşmanla boğuşmuştular. Sen ise, karşındaki hainlerden gayrı, seni arkandan hançerlemek isteyen alçaklar ile de mücadele etmek zorundasın.
Seni, Moskof’un ve Çinli’nin silahlarıyla vuranların ağızlarından düşürmedikleri bir “ikinci kurtuluş savaşı” tekerlemesi var. Aslında, henüz gerçek savaş meydanlarından uzaklarda, böyle bir ikinci kurtuluş savaşını yapmaya çalışan ve hattâ yapan, sensin. Çünkü Türkiye adlı kutsal kaleyi düşürmek isteyenlere karşı, maddi bakımdan küçük, fakat mânâ olarak gıpta edilecek kadar büyük olan varlığını büyük bir cömertlikle ortaya koymuş olan sensin. Sevgili genç Türkçü!
Tarihin her tehlikeli anında, içinden yol gösterici bozkurtunu çıkararak selâmet erişmesini bilmiş Türk soyu, bugünkü tehlikeli dönemeci de elbette ki aşacaktır. Ve onun içindir ki, tehlike büyüdükçe, kurtuluş günü de yaklaşıyor demektir. Türk dünyası, sade hainlerin değil, alçakların da kaçacak delik arayacakları o mutlu güne muhakkak kavuşacaktır.
Vatanımızın bugünkü serdengeçti bekçileri genç Türkçüler!
Hayatlarının en renkli ve ateşli yıllarında, aşk oyunları ile dolması hak sayılan temiz kalblerini, vatana sıkılan kurşunlara siper yapan asil yiğitler:
Selâm size! Üstünüzde bütün bakışlar!
Bir gün olur tarih sizi elbet alkışlar!

NEJDET SANÇAR
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
GökTürk.çe
Normal Üye
*
ileti Sayısı: 62


Deli Kurt


« Yanıtla #58 : 25 Ekim 2010, 23:05:28 »

Ben farklı bir yolu değilde atamın yolu olan Türkçülüğü seçtiğim için Tanrı'ya hergün teşekkür ediyorum. Şimdi küçük kardeşime de yavaş yavaş birşeyler okutmaya başladım. Lise'ye başladı artık yavaş yavaş Türkçülüğü öğrenmesi lazım.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Vatan ne Türkiyedir Türkler\'e, ne Türkistan; vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #59 : 20 Kasım 2010, 00:33:43 »

Günün ilk ışıkları ilk kez Anıtkabir'e vuruyor.

Oradan yansıyıp yayılıyor dalga dalga görkemli şehrin üzerine...

Moru sarıya

Hayat veren bu ışıkların ilk düştüğü yerde

Bir başka hayat veren yaşıyor...

Tutsak

İnsanlıktan uzak yaşama terkedilmiş bir ulusu silkeleyen

Onu şerefli geçmişine yakışır bir yaşam ortamına çeken

Ona bağımsızlığını tattıran

Ona özgürlüğün kutsallığını öğreten

Ona insan olmanın en yüce onuruyla

Bir başka hayat veren yaşıyor...

Güneş dediniz mi ilikleriniz ısınır

Ağaçlara su yürür

Dallar baharlanır

Cansızlar canlılaşır...

Anıtkabir'de yatanın adını andınız mı da öyle olur işte.

Atatürk dediniz mi uyanırsınız;

Uygarlığa doğru

İnsanı insan eden ilkelere doğru

Aydınlık yarınlara doğru koşarak canlanırsınız...

İkisi de can verendir..

İkisi de hayat verendir..

Biri doğada

Diğeri düşünde yurt sevgisinde..

Ne zaman güneşten yoksun kalsanız önce ürperir

Daha sonra sararıp solarsınız...

Çarpıtır sizi güneşsiz olmak...

Hasta olursunuz.

Benliğinizin usul usul yok olduğunu

Kemirildiğini

İskeletinizin çöktüğünü hissedersiniz...

Atardamar atmaz

İşleyen yürek işlemez

Gören gözler görmez olur.

Yaşayamazsınız güneşsiz bir dünyada...

Bu öteki için de böyledir. Atatürk için de..

Onun ilkelerinden uzaklaştıkça

Aynı toprakta yaşayan

Aynı bayrağın kutsal sevincini taşıyanlar

Binlerce

On binlerce

Yüz binlerce şehit kanı ile sulanmış olan

Bu toprakların gerçek değerini bilmez olurlar;

Ayyıldızlı bayrağın kutsallığındaki tada varamaz

Düşman kesilirler..

Durur damarlarındaki asil kan;

Akmaz olur...

Muhtaç olduğu kudret

Onu bu ihanetten dolayı terkeder gider...

Soluk alıp verişinde özgürlüğü değil

Sömürülmeye yönelişi

Tutsaklığa zincirlenişini yaşar..

Gören gözlerinde alabildiğine uzanan

Kendi yurt toprakları değil

Ona göz dikmiş olanların

İçeridekilerle işbirliği yaparak yangın yerine çevirdikleri

İşgal altında bir yıkıntıdır.

İçmek için uzandığı tertemiz suda gördüğü

Kirli alçak bir düşman çizmesinin yansımasıdır..

Atatürk ilkelerinden uzaklaştıkça

Bu gaflet ve dalalete düştükçe

Görebileceğiniz manzaralar

Duyabileceğiniz şeyler bunlardır işte...

Karınız

Sevdiceğiniz size ait değildir.

Evim diyeceğiniz eviniz

Malım diyeceğiniz malınız

Yurdum diyeceğiniz toprağınız

Denizim diyeceğiniz deniziniz

Özgürlüğüm diyeceğiniz özgürlüğünüz

Tarihim diyeceğiniz tarihiniz

Dinim diyeceğiniz dininiz

Tanrım diyeceğiniz Tanrı'nız

Bayrağım diyeceğiniz bayrağınız yoktur..

Bu nedenledir ki;

Nasıl güneşsiz bir dünyada yaşayamazsınız

Atatürk ilkelerinden yoksun bir dünyada da

Türk ulusu olarak yaşayamazsınız...



Atatürk doğalı bir yüzyıl olmuş öyle mi?

Ya öleli?...

Öleli mi?

Ölür mü insanı onuru biraraya getirenler?

Bunlardan yoksun yaşayanlara taze kan akıl ve irade gücü verenler ölür mü?

Mustafa Kemal'ler ölmez;

Atatürk olup ölümsüzleşirler...

Türkü öldürmeden Atatürk'ü;

Atatürk'ü öldürmeden Türkü öldüremezsiniz evrende...

Bu söz gerçeğin ta kendisidir...

Bizim içerdeki ya da dışardaki düşmanlarımız

Ne zaman başkaldıracak olsalar

Önce Atatürk'e dil uzatırlar...

Onu küçük düşürmeye

Yeryüzünde benzeri olmayan başarısını

Devrimlerini kötülemeye çalışırlar.

Bunda başarıya ulaşsalar

Türkü de silerler haritadan..

Ama böyle davranan dilleri koparacak

Böyle düşünen talihsizlere

Hak ettikleri dersi verecek kuşaklar yetişmiştir çok şükür...

Onu rahat uyutan

Onun Cumhuriyeti emanet ettiği gençlerdir..

Bu gençler

Bazan yetmişinde..

Yaşları ne olursa olsun

Yüreklerinde ve kafalarında

Atatürk meşalesi yandığı için gençtirler...



Atatürk uyumaz..

Su uyur Atatürk uyumaz..

Nitekim

Son yıllarda yaşadığımız acı olaylar da göstermiştir ki

Gerçekten de Atatürk uyumuyor..

Yurdunu

Ulusunu

Tüm içerdeki ve dışardaki düşmanlara karşı

Tek başına

Bir fikir olarak

Bir ideal olarak

Bir yaşam felsefesi olarak bekliyor...



Güneşten uzaklaşmayınız

Ölürsünüz...

Atatürk ilkelerinden uzaklaşmayınız

Çökersiniz

Tutsak olursunuz

Benliğinizi yitirirsiniz

Susuz havasız kalırsınız..

Atardamarınız atmaz

İşleyen yüreğiniz durur olur.

Ananız bayrağınız olmaz.. Bunların hiçbiri kalmaz elinizde.

Bırakmazlar size namusunuzu

Yaşam için gerek duyduğunuz şeyleri...

Hiçbirini bırakmazlar size!..

Biliniz ki Türk'ün en büyük ve tek dostu yine Türktür..

Türkü Atatürk'le Atatürk'ü Türkle yaşatınız..

Bu görev sizin...



Sabiha GÖKÇEN 1981 (Atatürk’le Bir Ömür)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: 1 ... 4 5 [6] 7 8
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.092 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.012s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.