Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini

TÜRK TARİHİ ve EDEBİYATI => Türkçü Öğreti, @KİTAP => Konuyu başlatan: K A L K A N üzerinde 24 Ekim 2009, 20:24:08



Konu Başlığı: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: K A L K A N üzerinde 24 Ekim 2009, 20:24:08
TÜRKÇÜ GENÇLERE


  Soyunuza, yurdunuza ve devletinize en verimli hizmetin Türkçülük Ülküsü ile sağlanabileceğine inandığınız için bu yolda yürümekte olan gençlersiniz. İnsan hayatının en romantik çağlarında, genç ruhları büyüleyen zevk verici, çekici, şahsi faydalar sağlayıcı bir çok maddi ve manevi imkanlara sırt çevirip, böyle çetin bir yolda yürümeyi göze almanız, şüphesiz, takdirle karşılanacak bir milli şuur hareketidir.


  Bu yolda yürümeye karar verirken, Türkçülüğün, ona gönül verenler için bir ateşten gömlek olduğunu elbette biliyordunuz. Bunu örnekler ve tecrübelerle gördükten sonra da Türkçü kalmanız, muhakkak ki, damarlarınızda dolaşan kanın büyüklüğünü içten duymanızdandır.
Evet, Türkçülük, son yüzyıllarda çeşitli hadiselerinde ortaya koyduğu gibi gerçekten, bir ateşten gömlektir. Türk topraklarında Türk Ülküsünü  Türk’ler için böyle bir ıstırap haline getirenler, bu büyük ırkın malum düşmanlarıdır.
Düşmanlığın kaynağı yurdumuzun dışında, onu Türkiye’ye bin bir kalıba sokmak suretiyle sinsi sinsi yürütmeye çalışanlar ise içimizdedir. Kızılı, masonu, nurcusu, Kürtçüsü gibileri başta olmak üzere bunların çoğunu biliyorsunuz. Ancak, bunlarla birlikte bilmeniz gerekli bir grup daha vardır. En belirsiz ve sinsileri oldukları için, Türklük düşmanlığını en rahat yapabilen bu grup, son imparatorluğumuzun Türkiye Cumhuriyeti’ne en kötü mirası olan “imparatorluk artıkları” dır.
Bu düşmanlık, 1938’den sonraki yıllarda, zaman zaman, Türkiye çapındaki hadiseler şeklinde de görülmüştür. Bunun neticesi olarak, Türkçülük, milli iradenin apaçık bir şekilde çiğnendiği korkunç yıllarda olduğu gibi, milli irade yıllarında da karşısında, her zaman salyalı dişler görmüştür.

  Türk Ülkü’sünün Türklüğün kaderine hakim olacağı günlere kadar, bunun böyle sürüp gideceği muhakkaktır. O mutlu güne kadar Türklüğü sadece kanında değil, kanıyla birlikte ruhunda, vicdanında, kalbinde ve kafasında bulup duyan bütün Türkler, yani Türkçüler, bu yoldaki mücadelelerine ara vermeden devam edeceklerdir.

  Türkiye’deki bu Türkçülük düşmanlığı, insan mantığını donduracak derecede korkunç bir hadisedir. Dünyanın hangi ülkesinde o yurdun sahibi milletin milliyetçiliği, devletin yüksek makamlarında bulunan kimselerin başı çektiği hareketlerle ezilmeye çalışılmıştır? Bu talihsizliği 1944’te ve 1953’te iki kere uğrayan ülke, bizim Türkiye’mizdir.

  Almanya’da Almancılığın, İngiltere’de İngilizciliğin, Fransa’da Fransızcılığın, yani o milletlerin milliyetçilerinin, devletlerinin kaderine hakim bulunan         Almanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından ezilmek istenmesi gibi bir çılgınlık görülmüş müdür?

 Hatta bu büyük çaplı cemiyetler bir yana, komünizmin pençesine geçmek gibi bir büyük felakete uğramamış hangi dünya ülkesinde, o yurdun sahibi milletin milliyetçiliğine karşı girişilmiş böyle bir hareket gösterilebilir?

 Türkiye, dünya üzerinde, bu durumda tek ülkedir. Ve hadiselerin bizi ulaştırması gereken neticeye göre, Türk Ülküsü’nün Türkiye’nin kaderine hakim fikir olacağı günlere kadar, bu böyle devem edip gidecektir.Bunda dolayı bu günkü –ve beklide yarınki– Türkçü nesilleri, büyük vazifeler beklemektedir. Bunların en mühimlerinden birisi, Türk Ülküsü’nün Türkçüler için bir ateşten gömlek olmaktan kurtarılmasıdır.
Bunun çok çetin, çok güç bir vazife olduğu muhakkaktır. Ama bu çetinlik ve güçlük, vazifenin yapılması için bir engel sayılmaz. Çünkü Türk, çetin engellerle boğuşmak için yaratılmış bir soydur. Onun için siz bugünkü Türkçü nesiller, soyunuza has bu tarihi güçle, ne bahasına olursa olsun, bu engeli aşmaya mecbursunuz.

Hangi yaşta bulunursa bulunsun, bu gün her Türkçü, Türklük Ülküsü yolunda  kendisini nelerin beklemekte olduğunu iyice bilmelidir. Sürülmek, işinden olmak, maddi ve manevi sıkıntılara boğulmak, hürriyetsiz bırakılmak gibi sıkıntılar, dertler ve belalr, bu yoldaki Türkler için göğüslenmesi gereken hususlardır. Bu sıkıntılar, dertler ve belalar başkaları için çok ağır, candan bezdirici, kahredici olabilir. Fakat, uğramakta olduğu haksızlıkların, karşısına dikilen belaların ana kaynaklarını, sebebini ve manasını bilen Türkçü için bunlar, kahır değil; aksine kendine tarihi ve ırki vazifesini ihtar eden uyandırıcı kırbaçlardır ve öyle olması lazımdır.


Hadiseler ve tecrübeler şunu ortaya koymuştur ki, Türkçü; yürekli, sabırlı ve planlı olmaya mecburdur.

Yürekli olmayan bir genç, Türkçülüğün engelli ve ıstıraplarla dolu yolunda uzun zaman yürüyemez. Bu hep böyle olmuştur. Ama dökülen dökülmüş, yorulan durmuş, fakat yürekliler yollarına devam etmişlerdir.
Türkçü sabırlı olmaya da mecburdur. Çünkü bir yandan düşmanlar, diğer taraftan imkansızlıklar önüne Çin Setti gibi dikildikçe, bu gibi çetin engellerin aşılabilmesi için sabır, en büyük yardımcıdır.

Plan ise, başarı kapısını açacak anahtardır. En büyük teşekküllerden en küçük gruplara kadar her Türkçü topluluk, esasları tespit edilmiş bir plan ile hedefe yürümelidir. Ve imkan bulunursa veya imkanı hazırlayıp, Türkçü kuruluşlar tek plan üzerinde yürümeye çalışmalıdırlar.

Yine hadiseler göstermiştir ki, Türkçü, Türkçüden başka kimseden yardım göremez. Bu gerçek genç Türkçüleri iktisadi imkanlara sahip olma fikrine gotürmeli ve hatta bu hırsla doldurmalıdır. Eski nesillerin seslerini büyük kitlelere duyuramayışlarının en mühim sebeplerinin birinin de bu iktisadi imkansızlıklar olduğu unutulmamalıdır. Bu günün genç Türkçülerinden bir grubun bu yolda bir adım atmış olmaları sevindiricidir. Bu ilk adımı başkaları
takip etmeli ve imkanlar hazırlanıp, bu yoldaki teşebbüsler birleştirilip büyük bir güç meydana getirilmeye çalışılmalıdır.

Türkçülük aynı zamanda bir ahlak yolu olduğu için, genç Türkçüler, Türk Ülküsü dışında bulunan kişilerle münasebetlerinde ( ve şüphesiz onların ahlak kavramını hiçe saymaları sebebiyle) çok kere aldanmaktadırlar. Bu yolda devamlı aldanmaların daha çok sürüp gitmemesi için de birtakım esaslar tespit edilmesi, karşı cephedekilerin ne gibi oyunlarla neler elde etmek istediklerinin tespiti; kısacası, düşmanların oyununa gelmemek için tedbir alınması da lazımdır.
Genç Türkçü !

Şu kahpelikler ve kahpeler dünyasında; soyuna yurduna ve devletine hizmet aşkıyla dolu kalbinle giriştiğin mücadelede en büyük gücün Tanrı’nın sana müstesna bir bağışı olan damarlarındaki kandır. O kan üç bin yılı aşkın tarihindeki ölüm meydanlarında kazanılmış eşsiz zaferlerden, yaşadığın toprakları süsleyen mimari eserlere; minyatür, yazı şiir vesaire gibi sanat ürünlerinden yiğitlik, azim, fedakarlık, erdem, namus, haysiyet vesaire gibi en büyük insanlık meziyetlerine kadar bütün büyüklüklerin ve ululukların temelidir. Türk’ü, eski yüzyıllarda, dünyanın birinci milleti yapmış olan o kandı. Yarın, o eski şanlı hayatına kavuşturacak da yine o kan olacaktır. Çünkü o kan ile yapılamayacak iş, erişilemeyecek hedef yoktur.

Türk’ü er meydanlarında yenemeyenler, onu, içinden kemire kemire yok etmek yoluna sapmışlardır. Son çağlarda, bilhassa Tanzimat sonrası yıllarında Türk’ü kökünden kopartmak, onu sadece adı ile Türk kalacak hale getirmek için akla hayale gelmeyen en namert, en sisi oyunlara başvurulmuştur. Bu oyunlara hala devam etmektedir. Ve ne kadar acı ki, düşmanlar, bunda haylide başarı kazanmışlardır.
Fakat bu hain emellerine asla ulaşamayacaklardır. Çünkü Türk artık uyanmıştır. Uyuyan Türklüğün en şuurlu bölümü olan genç Türkçüler hızla çoğalmaktadır. Bozkurt soylu Bozkurtluğunu ruhunda duymaktadır. Bu ruh, bir gün bütün yurdu ilahi bir ateş gibi saracak ve Türk Ülküsü, Türk’ün kaderini çizecek hakim fikir olacaktır.

Bu büyük ve tarihi vazifede en büyük yük senin omuzlarında olacaktır, genç Türkçü !
Eşsiz soyuna böyle büyük ve kutlu bir hizmet yapabileceğin için ne mutlu sana !..

KAYNAKÇA
TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE MAKALELER - NEJDET SANÇAR, DEVLET- TÖRE YAYINEVİ 1976


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: ATTİLABİLGEHAN üzerinde 24 Ekim 2009, 21:11:04
 :Turkiye:Değerli Kandaşım, bu paylaşımın için teşekkürlerimi iletiyorum. Bu değerli paylaşım genç kardaşlarımıza olduğu kadar bizlerede esin veriyor. Esen kal.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 25 Ekim 2009, 11:55:09
TÜRK GENÇLİĞİ NASIL YETİŞMELİDİR?
 


Dünya bir devler ve kahramanlar ülkesi olmağa doğru gidiyor. Bir yandan çok nüfuslu, akraba milletleri de kendi topluluğu içine alan devletler kurulurken bir yandan da kendi illetlerinin şan ve şerefi uğrunda hayatlarını hiçe sayan, bile bile yüzde yüz ölüme atılan kahramanların çoğaldığını görüyoruz. Artık ferdi hürriyet içinde biraz gayri ahlaki ve oldukça gevşek bir hayat yaşayan fertlerden mürekkep millet örneğine dünyada yer kalmıyor. Yüksek ahlaklı, döğüşçü, disiplinli ve fedakar milletlerin devri başlıyor. Milletlerde insanlar gibi bazen tembel, bazen verimli zamanlar geçirebilirler. Fakat fertlerin hayatında olduğu gibi milletlerin hayatında da en doğru hareket tarzı, çalışarak, döğüşerek, fedakarlık yaparak bir ülkü ardında koşarak geçirilen hayattır.

Biyoloji bakımından hayat, bir savaştır. Tarihde hayatın milletler arasındaki çarpışmadan ibaret olduğunu ve medeniyetin ilerlemesine de savaşların sebep olduğunu ve medeniyetin ilerlemesine de savaşların sebep olduğunu kati olarak ispat ediyor. O halde yaşamak isteyen millet döğüşmeyi göze alacak demektir. Bizim milletimiz döğüşçülük bakımından talihin iyiliğine uğramış bir millettir. 25 asırlık tarihi hayatımızın başlangıcından bugüne kadar tarihimiz iki büyük savaşla geçmektedir. Biri milletlere karşı savaş, biri de tabiata karşı savaş. En eski zamanlardan beri nüfusun azlığına rağmen Türk milleti hem kalabalık milletleri yenmiş; hem de çorak, kurak yerlerde, tabii afetlere karşı da çarpışarak bugüne kadar varlığını korumuştur.

Fakat bugün, artık durum değişiyor. Bugün “teknik” denilen yeni bir amil de milletler arasındaki savaşta rol almağa başlamıştır. O halde tekniği geri ve nüfusu az olan milletler ne yapacaklardır ? Kalabalık ve ileri teknikli milletlere karşı hangi kuvvetle döğüşeceklerdir ? Cevap basittir; ahlaki ve manevi kuvvetlerle...

Manevi ve ahlaki değerleri üstün olan milletler sayı ve teknik bakımdan olan geriliklerini örtebilirler. İnanmış kahramanlardan mürekkep bir milleti yenmeğe imkan olmadığını eski ve yeni örnekler ile hepimiz biliyoruz.

Biz Türkler bugün 60 milyonluk bir millet olduğumuz halde henüz birleşmiş değiliz. Türk birliği meydana gelinceye kadar da ancak müstakil Türkleri ile iş görmeğe, hesaplarımızı bu kadroya göre yapmağa mecburuz. 18 milyon nüfuslu (1942'deki nüfumuz)Türkiye, bütün nüfusu Türk olsa bile, az nüfuslu milletlerdendir.

Teknik bakımdan da geride olduğumuz malumdur. Demek ki milletler arasındaki savaşta ancak üçüncü silahımız, yani manevi ve ahlaki tarafımızın olgunluğuna güvenebiliriz. Böyle yüksek bir genç nesil yetiştirmek için acaba ne yapıyoruz ?

Türk gençliği acaba yeni harikalar yaratabilecek bir kabiliyetle mi yetişiyor? Bunlara düşünmeden cevap verebilecek durumda değiliz. Türk gençliği bugün yeniden bir Sakarya ve hatta yeniden bir Çanakkale yaratabilir. Fakat bu son yılların icapları öyle kahramanlıklar ve kabiliyetler istiyor ki Sakarya ve Çanakkale mucizelerini yapan nesilden daha üstün bir nesle malik olmadıkça bu işleri başarmağa imkan yoktur.

Kahramanlık terbiyesi beşikten başlayıp yüksek tahsilin sonuna kadar devam etmelidir. Evlerimizde, savaşlarda şehit düşmüş babaların ve dedelerin hikayeleri belki bir dereceye kadar bu terbiyeyi verebilir. Bu kafi olmamakla beraber şimdilik buna yetişir diyelim. Fakat ilkokulda, orta okulda, lisede ne yapılıyor? Kahraman yetiştirmek için bir kımıldama var mıdır? Buna hayır diye cevap vereceğiz. Kahramanlar, ancak kahramanlığa inanmış öğretmenlerin telkini ile yetişir. İlkokul öğretmenlerinin yüzde kaçı kahramanlığa inanmıştır? Ben, “çocuklara harb aleytarlığı aşılıyorum” diye öğünen ilkokul öğretmenleri biliyorum. Bundan başka biz öyle sistemler kuruyoruz ki çocuk ister istemez orada kahramandan başka her şey olmağa mahkumdur.

İlkokullarda çocuklara dans öğretiliyor. Ben kendim balet oynanan ilkokul temsillerinden bizzat bulundum. Çocuklarımız aktörlük de öğreniyor. Fakat hiçbir ilkokulda çocuklara güreş öğretildiğini görmedim. İnsaflı düşünelim: Bir Türk çocuğuna güreş mi yakışır, yoksa aktörlük mü? Bize askerlik terbiyesi mi gerek, yoksa Güzel sanatların Tiyatroculuk şubesi mi? Birinciyi bırakıp ikinciye ehemmiyet vermek aç insana süslü elbise giydirmekten farksızdır.

İlkokullarda çocuklara hiçbir şey öğretilmiyor. Bizim zamanımızda tarih dersi ikinci sınıfta başlardı. Biz İlk Osmanlı kahramanlarını, Sırpsındığını, Kosovayı, Niğeboluyu, Varnayı, Mohacı ikinci sınıfta öğrenirdik. Bize bu savaşları anlatan fedakar öğretmenimiz bizde milli şuuru kamçılardı. Şimdi ilkokulların ilk üç yılında havaiyattan, şarkı söylemekten başka bir şey öğretilmiyor. Talebe gevşek alıştırılıyor. İstikbali temin edilmemiş ilkokul öğretmeni de cemiyete karşı kırgın olduğu için fazla gayret göstermiyor. İlk mektepte çocuğu doğru yola getirecek bir müeyyide yoktu. Dayak gayri insani (!) olduğu için kaldırılmıştır. Okuldan koğmak da yok. Bu yüzden ilkokulların bazıları haşarat yuvası haline geliyor ve bizim asri pedagojimiz (!) bunu normal buluyor.

Biz ilkokulda çocuklarımız yorulmasınlar, hiçbir güçlüğe uğramasınlar prensibi ile yürüdükçe, ilk tahsil bitirecektir diye ahlaksızları okuldan koğmadıkça, icapettiği zaman dayak da dahil olmak üzere ceza müeyyidesini koymadıkça ilkokullarımızda kahramanlık tohumları atılmaz. Çünkü kolay şartlar altında, kendini zora sokmadan büyüyen çocuklarda en güç iş olan kahramanlığa karşı istidat kalmaz.

Orta okullara liselere gelince; burada yüklü programlardan başka hiçbir şey yoktur. Talebeye milliyet aşkı ve kahramanlık duygusu verecek olan Türkçe, edebiyat, tarih, yurt bilgisi, coğrafya derslerinin kitaplarına bakmak kafidir. Bu kültür derslerinden asıl maksat talebeye milletini sevdirmekiken bizim okullarımızda bunlar birer angaryadan başka bir şey değildir. Mesela dokuzuncu sınıflarda okutulan 400 sahifelik tarih kitabında Türklere ait kısmın ancak 30 sahife tutması da dersin ne kadar manasız olduğunu göstermeğe kafidir.

Ortaokulların okuma kitaplarındaki ise insani çileden çıkaracak bir kayıtsızlık ve milli kültüre yabancılık göze çarpar. İçindeki parçaların çoğu manasız şeyler. Başka dillerden tercüme olunmuş çoğu saçma hikayeler, insani şiirden tiksindirecek kadar bayağı manzumeler yanında Türk çocuğuna milli kin, milli ruh aşılayacak hiçbir parça yoktur. Mehmet Emin’in, Ziya Gökalp’ın o pek terbiyevi ve milli ruhlu manzumelerini yer verilmiştir. Yahya Kemal’in “Akıncılar”ı durdururken sanki kasten yapılmış gibi “Açık Deniz” manzumesi alınmıştır. Sekizinci sınıf talebesi’nin bu manzumeyi anlıyamıyacağı hiç düşünülmemiştir. Hececilerin vatani şiirlerinden hiç biri alınmamıştır. Buna mukabil neler alınmıştır bilir misin?.. Ben söylemekten utanıyorum. İsterseniz siz o kitapları alıp bir bakın da hükmünüzü verin...

Genç nesil kahraman yetiştirmek için ona iyi öğretmen kolay bulunmaz ama iyi kitap vermek lazımdır. İyi öğretmen kolay bulunamaz ama iyi kitap yazmak daima kabildir. Bunun için de kitap müsabakası açarak birinciden beşinciye kadar binlerce lira mükafat vermeğe lüzum yoktur. Bu iş menfaat beklemeyen bir öğretmene havale olunursa bir yılda en mükemmel kitap elden edilmiş olur ve talebeler ister istemez kitabın tesirinde kalacakları için de kahramanlık tohumu kısmen atılmış olur.

Eğer Türkiye’de para menfaati beklemeden kitap yazacak öğretmenler yoksa okulları katıp öğretmenliği kaldırmalıyız. Çünkü bu kadar maddileşmiş bir öğretmen ordusu ile cehalet ve ülküsüzlük gibi sarp düşmanları kaldırarak işe başlamalı ve kitap yazmayı bezirganlık halinden çıkarmalıyız. Yıllarca gençliğe sunduğumuz kitaplardan nasıl bir nesil hasıl olduğu gün gibi meydandadır. Siz “Deli Petrol sultan Mustafanın oğludur” diyen bir onuncu sınıf talebesi gördünüz mü? Avusturalyada yapılan Moçan muhaberesine İngiliz donanmasının iştirak ettiğini” söyliyen bir son sınıf talebesine ne dersiniz? Biz dokuzuncu sınıf talebesi “Avrupada üç millet vardır. Biri Amerikalılardır.” derse inanır mısınız? Bütün bunlar gevşeklik, fena kitapların, cezasız mektup hayatının sonuçlarıdır.

Bence Türk gençliğinin kahraman yetiştirmek için maarifte bazı değişiklik yapmak lazımdır. Fikrimce bunların ana çizgileri şunlardır:

1- İlkokullardan başlayarak yüksek tahsil müstesna olmak üzere bütün okullardan muhtelif tedrisatı kaldırmalıyız küçük sınıflarda kız ekseriyeti arasında kalan bazı erkek çocukların erkeklik ruhlarını kaybettikleri ve kısmen avareleştikleri muhakkaktır.

2- İlkokulların programları bizim talebelik zamanımızda olduğu gibi olgunlaştırılmalı, ikinci sınıfta başlayarak her yıl biraz daha mufassal olmak üzere Türk tarihi ve grameri gösterilmelidir.

3- İlkokul talebesine verilen sınırsız hürriyet derhal kaldırılacak çocuk sıkı bir disiplin muhiti içine alınmalı ve hayatta disiplin denilen bir şeyin varolduğunu daha pek küçükken idrak etmelidir.

4- Ceza bütün şiddetiyle okullara girmeli ve kötü aile muhitlerinde yetişen veya şahsen fenalığa istidatı olan çocuklar yaptıkları hareketlerin mukabelesiz kalmadığını görmeli ve iyi çocukların da bozulmasının önüne geçilmelidir.

5- İyilerin ahlakını bozacak kabiliyette olanlar derhal okullardan çıkartılmalı ve bir kişi kazanmak için 40 kişinin önünden fena örnek bulunmasının önüne geçilmelidir.

6- Bütün oyunlar, ders kitapları, vazifeler, kahramanlar, Türkçülük, fedakarlık aşılayacak şekilde olmalıdır.

7- Kadın öğretmenler erkek talebeye ders vermemelidir. Bütün öğretmenler sade kılıkları ile talebeye örnek olmalıdır. Boyalı veya bob-stil hocalar derhal meslekten uzaklaştırılmalıdır.

8- Ortaokullarda askerlik dersi nazari ve ameli olarak çoğaltılmalı ve ciddi tutulmalıdır. Talebe askeri kanunlara ve cezalara tabi olmalı ve mektep üniformasını giymeğe mecbur edilmelidir. Ortaokullara girerken kendisinden ortaokul usullerine tabi olacağına dair imza alınarak söz ve mesuliyet ne demek olduğu kendisine anlatmalı ve nizamata aykırı gidenler tahsilden men edilmelidir.

9- Gramer, Türk tarihi, Türk coğrafyası, yurt bilgisi dersleri ortaokulun her üç sınıfına biraz daha genişletilmek üzere gösterilmelidir. Tekrar edilen derslerin ne kadar iyi öğrenildiği malumdur.

10- Ortaokulda milli sporlar başlamalı, kılıç, güreş, cirit gibi ananevi sporlar, yüzücülük, kürekçilik vesaire gibi savaşa yardımcı sporlar birinci mevkii tutulmalıdır.

11- Askerlik dersler ile sporlar en mühim dersler haline gelip her birinden ayrı not verme usulü konulmalı, gösteriş izciliği, caka resmi geçitleri kaldırarak yerine hakiki ve sert askerlik konulmalıdır.

12- Ortaokullarda hiçbir faydası görülmeyen, boşuna zaman, emek ve para harcamaktan başka bir şeye yaramayan ecnebi dili dersleri tamamen kaldırılarak bunun yerine askerlik ve spor dersleri konulmalıdır.

13- Lisenin ilk sınıfından itibaren edebiyat ve fen kolları ayrılarak yalnız bir tarafa istidatı olan pek çok değerli talebemizin parlak istidatlarının körleşmesinin önüne geçilmelidir.

14- Gramer ve yurt bilgisi dersleri bilhassa liselerde devam ederek talebenin kendi dilini ve memleketin kanunlarını kavraması temin edilmelidir. Geçen yıl liselerde okutulan gramer derslerinden benim aldığım iyi netice gramerin muhakkak liselerde de okutulması lüzumunu bana ispat etti. Böylelikle ilkokuldan itibaren gramer okumuş talebe liseyi bitirirken kendi diline tamamen hakim olacak ve artık memlekette “Kuyu sokak, Nur apartmanı” diyecek edebiyat öğretmenleri ve dil mütehassısları kalmayacaktır.

15- Askerlik ve spor liselerde daha sıkı olarak devam etmeli ve talebeler silahla toplu bir halde talime, hakiki süngü ve kılıçlarla hakiki mübarezeler yapmağa alışmalıdır. Zarar yok, aralarında tehlikeli yara olanlar bulunsun... Bu yaralar sinemaların, baloların yaptığı tahribat kadar zararlı değil; talebeyi tehlikeli azımsamağa alıştırmak bakımından faydalıdır.

16- Ortaokul ve liselerden en ufak ahlaki ve zaaf tartla ceza görmeli ve bu talebeler başka hiçbir okula alınmamalıdır.

17- Talebenin başına daima otoriter, seciyeli ve Türk öğretmenler getirilmelidir. Bizim talebemiz hatta kız talebemiz, gayri Türk öğretmenlere tahammül edememektedir.

18- Okullar birer kışla haline gelmeli, hatta liselerin müdürleri yüksek rütbeli subaylardan olmalıdır.

19- Okullar birbiri ile futbol gibi manasız ve voleybol gibi kadınca müsabakalar değil, askeri ve milli müsabakalar yapmalı. Türk kılıcı, okçuluk gibi milli sporlarımız ihya olunarak liselere sokulmalıdır. Bir stadyumda iki okulu temsil eden 22 gencin lastik top ardında koşması ile iki okulu temsil eden 200 gencin başlarında tulgalar, göğüslerinde zırhlar olduğu halde, hakiki kılıçlar veya süngüler çarpışmaları arasındaki farkı düşünür.

20- Bütün okul kitapları mütehassız ve fedakar öğretenlere, milli ve askeri ruh gözönüne alınmak şartile yeniden yazdırılmalı ve öğretmenler bu işin şerefi ile kanarak maddi kazanç beklememelidir.

21- Liselilerin fen kollarında laboratuvar çalışmaları arttırılmalı ve talebe yurt için yaratıcılık kabiliyeti daha bu sıralarda inkişaf ettirilmelidir.

22- Askerlik ve spor derslerinde liyakat gösterenler için eski ananelerimizde olduğu gibi alplık ve batırlık unvanları, bilgide başarı gösterenler için bilgelik ve danışmanlık unvanları ihdas olunarak hakkaniyet dairesinde talebelere verilmeli, sıkı mücazat olduğu gibi büyük mükafaatlar da bulunmalıdır.

                                                             ***

Böyle sıkı şartlarla okullarımızda yeni bir ruh yaratmazsak yüksek kabiliyetli gençlerden ve kahramanlardan ümidimizi kesmeliyiz.


Çınaraltı Dergisi, 21 Mart 1942, Sayı:35



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: ATTİLABİLGEHAN üzerinde 25 Ekim 2009, 12:34:42
            Paylaşımlarınla sen de bizlere eğitim veriyor, katkı yapıyorsun Kandaşım. umarım bu bilgilerden TÜRK Çocuklarını yararlandırabilir, bu sayede sağlıklı gelecek yetişmesinde katkıda bulunabiliriz. Emeklerin için varol KANDAŞIM.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 27 Ekim 2009, 22:50:11
Adalar Denizinden Altayların daha ötesine kadar bütün Türk gençliğine....
 



Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
Sen bütün varlığına yurdumuzun malısın.
Sen bir insan değilsin; ne kemiksin, ne de et;
Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.

Iztırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da, bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.

Ezilmekten çekinme... Gerilmekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.

Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkuresinden başka her varlığı unutan
Kahramanlar gibi sen, ebedi kalmalısın...

Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
Ne de sıska bir göğüse takılan bir çiçeksin;
Senin de bu dünyada nasibin var: Savaşmak!..
Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.

Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla
Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova, yayla...
Hayata ne biçimde geldinse bir borayla
Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.

Kızıl Elma uğrunda kılıç çekince kından
Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından;
Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.

Yüz paralık kursunla gider "Hayat" dediğin;
"Tanrı Yolu" uzaktır; erken kalk, sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
Güzel Kızıl Elma’na varmadan öleceksin.

Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
Işıksız kulübende boranın esişini
Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.

Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca
Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...

Hayatin kamçısıyla sızar derinden kanlar,
Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını Paris'e, Moskova'ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına.

Hey arkadaş! Bu yolda ben de coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim.
Seninle bu hayatin gel beraber gülelim
Ölümüne, gamına, tipisine, karına...

Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
Savaş..... Bunun tadını ey Türk sen bulamazsın,
Ne sevgili yanında, ne baba ocağında.

Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara;
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara...
Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
"Çanakkale" ufkunda, "Sakarya" toprağında.

Siyasette muhabbet... Hepsi yalan palavra...
Doğru sözü "Kül Tegin" kitabesinde ara...
Lenin’den bahsederse karşında bir maskara
Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.

Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar!
Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar...
Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
Ruhlarımız buluşur elbet Tanrıdağı'nda...

Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin,
Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
Varsın bütün ömrünce bir an nasip olmasın
Yorgunluğunu gidermek serin bir su başında.

Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak'tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.

Bir çığ gibi yürürsün bir lahza durmaksızın,
Bir ilahi kaynaktan geliyor çünkü hızın.
Duygular ölmüştür... Tapınılan bir kızın
Bir füsun bulamazsın gözlerinde, kaşında.

Iztırabı kanına katta göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar, bir iki piç...
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç
Bir şeyin olmayacak... Hatta mezar taşın da... 
(http://www.yukleresim.com/images/87243628lb13oumvc9rm.jpg)


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: Türkoğlu erol üzerinde 28 Ekim 2009, 22:45:58
HEP ATALARIMIZIN YAPTIĞI KAHRAMANLIKLARLA ÖĞÜNÜYORUZ,GURURLANIYORUZ, BİZ NE YAPIYORUZ !!???????


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 31 Ekim 2009, 22:51:22
   BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABESİNİN ANLAMI                                                                                                                                                                     EY TÜRK GENÇLİĞİ! :Atatürk Türk Gençliğine yüksek, içten bir edayla sesleniyor. Atatürk Türk gençlerine ‘Türk’ ifadesiyle seslenerek, gençlere kimliklerini, mensup oldukları ulusun kökenini, tarihini, kültürünü hatırlatıyor.

BİRİNCİ GÖREVİN; TÜRK BAĞIMSIZLIĞINI, TÜRK CUMHURİYETİNİ, EBEDİYEN
KORUMAK VE SAVUNMAKTIR. : Atatürk Türk gençliğine seslenmeye devam ediyor. Atatürk Türk gençliğinin öncelikli görevinin Türk Milletinin bağımsızlığının Türk devletinin yönetim biçiminin korunulması ve savunulması olduğunu vurguluyor, hatırlatıyor. Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı kaybedilirse ve yönetim biçimi değişirse geriye korunulması gereken bir mevzi doğal olarak kalmaz. Öyleyse Türk gençliğinin hayatlarındaki önem sırasına göre öncelikli ilk görevleri Atatürk’ün vurguladığı gibi bağımsızlığımızın iç ve dış düşmanlara karşı, Cumhuriyet rejiminin iç ve dış düşmanlara karşı korunulması ve savunulmasıdır.

VARLIĞININ VE GELECEĞİNİN BİRİCİK TEMELİ BUDUR. : Bu cümlede bundan önceki cümlede vurgulanan konu başka bir ifade ile tekrar hatırlatılıyor. Özgür ve bağımsız yaşayabilmemizin Türk kimliği ile bu topraklardan varlığımızı sürdürebilmemizin tek yolu Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının savunulması ve yönetim biçiminin korunulması şartıdır.

BU TEMEL, SENİN, EN KIYMETLİ HAZİNENDİR. : Türk Milletinin var olabilmesinin temeli Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının savunulması ve Devletimizin yönetim biçiminin korunulmasıdır. Türk kimliğiyle bu topraklarda özgür ve bağımsız olarak yaşayabilmemizin temeli Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlığının savunulması ve yönetim biçiminin korunulmasıdır. Öyleyse en değerli hazinemiz bağımsızlığımız ve Cumhuriyet tarzı yönetim biçimimizdir. Bu hazineyi kaybedersek her şeyimizi onurumuzu, şerefimizi, hayatımızı da kaybederiz. Yakın coğrafyamıza baktığımız zaman Bosna’da, Çeçenistan’da, Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da yaşanılan emperyalist düşman işgalleri,
işgallerin işgal edilen ülkelerin halkları üzerinde ne gibi etkiler doğurduğunu yakinen görebiliriz. O ülkelerin halkları işgaller yüzünden onurlarını, şereflerini, hayatlarını kaybetmişlerdir.

GELECEKTE BİLE, SENİ, BU HAZİNEDEN, MAHRUM ETMEK İSTEYECEK, İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARIN OLACAKTIR. : Bu cümlede yukarıdaki paragraflarda vurgulanan hazineden tekrar söz ediliyor. Gelecekte bile bu hazineden bizi mahrum etmek isteyecek iç ve dış düşmanların var olacağını hatırlatırken anlatılmak istenen şey Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin 20 Ekim 1927’de Atatürk tarafından yazılmış olduğunu hatırlarsak o tarihte kurtuluş savaşı kazanılmış 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edilmiş 24 Temmuz 1923’de Lozan Barış anlaşması imzalanmış Türkiye cumhuriyetinin varlığı bağımsızlığı barış anlaşmasıyla düşman ülkeler tarafından tescil edilmiş yönetim biçimiz TBMM tarafından kabul edilip ilan edilmiş olmasına rağmen ileride bile yurt içinde ve yurt dışında Türkiye Cumhuriyetinin Bağımsızlığını ortadan kaldırmak yönetim biçimini değiştirmek isteyecek odakların, şahısların, devletlerin var olacağı hatırlatılıyor, vurgulanıyor.

BİR GÜN, BAĞIMSIZLIK VE CUMHURİYETİ SAVUNMAK ZORUNDA KALIRSAN, GÖREVE ATILMAK İÇİN, İÇİNDE BULUNACAĞIN DURUMUN OLANAKLARINI VE KOŞULLARINI DÜŞÜNMEYECEKSİN! : Atatürk bu cümlede Türk Gençliğine seslenmeye devam ediyor. Her koşulda her halde Türk Gençliğinin görevi Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığını savunmak, Türkiye Cumhuriyetinin Yönetim biçimini korumaktır. İleride bir gün Türk Gençliği bağımsızlığımızı ve yönetim biçimimizi korumak ve savunmak zorunda kalırsa göreve başlamak için Türk Gençliği, içinde bulunduğu ülke şartları ve kendi öznel koşullara bakmaksızın, düşünmeksizin, korkmadan göreve atılmalıdır. Açılamaya çalıştığımız cümlenin anlamı budur.

BU OLANAKLAR VE KOŞULLAR, HİÇ MÜSAİT OLMAYAN BİR DURUMDA KENDİNİ GÖSTEREBİLİR. : Bu cümle üstte açıklamaya çalıştığımız cümlenin devamı niteliğindedir. Yakın anlam bağları vardır. Türk Gençliği Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı ve yönetim biçimine yönelebilecek tehditlerde yapması gereken şey mazeretlere sığınmadan içinde bulunulan koşullara ve imkânlara bakmaksızın bu koşul ve imkânlar çok sınırlı dahi olsa vatanı korumak ve rejimi savunmak için derhal harekete geçmesi gerekir. Atatürk Türk gençliğine bu konuyu bu cümlede önemle hatırlatıyor ve anlatıyor.

BAĞIMSIZLIK VE CUMHURİYETİNİ YIKMAK İSTEYECEK DÜŞMANLAR, DÜNYA TARİHİNDE BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ BİR GALİBİYETİN SAHİBİ OLABİLİRLER. : Bu cümlede Atatürk Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmak isteyecek, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin rejimini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek isteyecek iç ve dış düşmanlardan söz ediyor. İç ve dış düşmanların dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde iş birliği yaparak hedeflerine ulaşabilecekleri, bu tehlikenin her zaman var olduğu hatırlatılıyor, anlatılıyor. Tekrar vurgulayalım, bu cümlede Kurtuluş Savaşı kazanılmasına rağmen Lozan anlaşması imzalanmasına rağmen cumhuriyet ilan edilmesine rağmen bir yeniden işgal tehlikesinin gelecekte de var olacağı önemle vurgulanıyor.

ZORLA VE ALDATICI DÜZENLERLE AZİZ VATANIN, BÜTÜN STRATEJİK SİYASİ KURUMLARI TESLİM ALINMIŞ, BÜTÜN STRATEJİK EKONOMİK İŞLETMELERİ ELE GEÇİRİLMİŞ, BÜTÜN ORDULARI TERHİS EDİLİP DAĞITILMIŞ VE YURDUN HER KÖŞESİ TAMAMEN İŞGAL EDİLMİŞ OLABİLİR. : Bu cümlede Atatürk Türkiye Cumhuriyetini işgal etmek isteyecek düşmanların hangi yöntemleri kullanacaklarını ayrıntısıyla anlatıyor.Düşman ülkelerin zor kullanarak, baskı kurarak, hileli yöntemler izleyerek hedeflerine ulaşabilecekleri hatırlatılıyor, anlatılıyor.Düşman ülkeler hedeflerine ulaşabilmek için önce stratejik siyasi kurumları teslim alacaklar, zapt edecekler daha sonra stratejik ekonomik kuruluşları ele geçirecekler yani düşman yabancı sermaye kamu iktisadi teşebbüslerimizi, önemli şirketlerimizi önemli ekonomik varlıklarımızı ele geçirecek -ki ekonomik bağımsızlığını kaybeden bir ülkenin varlığı,birliği ve güvenliği tehlikeye girer.- ve en sonunda bağımsızlığımızın güvencesi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin koruyucusu, kollayıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetlerini terhis edip dağıtacaklar ve bu şekilde düşman ülkeler ve içerdeki hainler hedeflerine ulaşacaklardır, düşman ülkeler böyle bir yol izleyeceklerdir. Atatürk düşman ülkelerin izleyebilecekleri işgal stratejisinin nasıl olabileceğini bu cümlede ayrıntısıyla anlatıyor. Son olarak bu cümle için belirtmek istediğim bir diğer şeyde orijinal gençliğe hitabe metnin de yer alan ‘Tersane’ kelimesinin ekonomik işletmeler manasına geldiğidir. Makalenin sonunda ‘Tersane’ kelimesinin anlamı ‘Atatürk’ün Gençliğe hitabesindeki tersane kelimesinin anlamı’ bölümünde ayrıntısıyla verilmiştir. Orijinal Gençliğe Hitabedeki ‘Tersane’ asla gemi yapılan tersane anlamına gelemez, çünkü düşman yabancı sermayenin gemi yapılan tersaneleri ele geçirmesi ile ulusal güvenliğin tehlikeye girmesi arasında mantıklı bir bağ kurulamaz.1950’den sonra başlayıp özellikle 1980 yılından sonra ve 3 Kasım 2002’den sonraki hükümet döneminde yaygınlaşan özelleştirmeler, yabancı sermaye girişleri ve stratejik ekonomik kuruluşların çok ucuza ve tehlikeli bir şekilde yabancı sermayeye verilmesi Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki uyarının hiç dikkate alınmadığını ve anlaşılamadığını kanıtlar niteliktedir. Korkarım ki belki 3 Kasım 2002’den sonraki hükümet 2002’den sonraki hükümet ve geçmişteki kimi hükümetler de Gençliğe Hitabede vurgulanan gaflet ve dalalet ve hatta ihanet içindeki iktidar sahipleridir. Belki 3 Kasım 2002’den sonraki hükümet döneminde ve geçmişteki kimi hükümetlerdeki kimi isimler şahsi çıkarları için batılı ülkelerle gizli gizli iş birliği bile yapmaktaktadırlar, yapmışlardır. Bütün bu durumlar Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir insan olduğunun kanıtıdır. Hatırlatmakta yarar vardır ki ekonomik bağımsızlığını kaybeden ülkeler siyasi ve askeri bağımsızlıklarını da kaybederler. Birçok gelişmiş batılı ülkede ekonomi % 51 ya da bu orana yakın devlet ağırlıklıdır, yani gelişmiş batılı ülkeler devletçidirler. Hal böyleyken Atatürk’ün ‘Devletçilik’ ilkesinden neden vazgeçildiği ve uygulanmadığı anlaşılır şey değildir.

BÜTÜN BU KOŞULLARDAN DAHA ACIKLI VE KORKUNÇ OLMAK ÜZERE, ÜLKEDE, İKTİDARA SAHİP OLAN HÜKÜMET VE DEVLET ADAMLARI GAFLET VE SAPKINLIK VE HATTA İHANET İÇİNDE OLABİLİRLER. :Atatürk bu cümlede ülkemizin kendisinden sonra ya da kendisi zamanında içine düşebileceği durumu özetlemeye devam ediyor. Atatürk ‘iktidara sahip olan hükümet ve devlet adamları gaflet ve sapkınlık içinde olabilirler’ derken yönetici sınıfın yeteneksiz, yönetme görevi için ehil olmayan şahıslar olabileceklerini kastediyor. Düşman ülkelerin hedeflerine ulaşırken diğer yandan içerdeki hainlerin düşmanlarla yukarıdaki paragraflarda anlattığımız sahnelerden daha dramatik bir şekilde iş birliği yapabileceği anlatılıyor, vurgulanıyor.

HATTA BU İKTİDAR SAHİPLERİ KİŞİSEL ÇIKARLARINI, İŞGALCİLERİN SİYASİ AMAÇLARIYLA BİRLEŞTİREREK DÜŞMANLA İŞBİRLİĞİ YAPABİLİRLER. : Bu cümlede bir önceki cümlede anlatılan korkunç durumdan daha korkunç bir durumun daha gerçekleşebileceği anlatılıyor, vurgulanıyor. İçerideki ihanet içinde olan iktidara sahip devlet ve hükümet adamlarının kişisel çıkarları için işgalci düşman ülkelerle işbirlikçilik yapabilecekleri önemle vurgulanıyor, Türk Gençliği bir kez daha bu cümlede uyarılıyor, Türk Gençliğinin uyanık olması salık veriliyor.

MİLLET, YOKSULLUK VE ***INTI İÇİNDE EZİK VE BİTKİN DÜŞMÜŞ OLABİLİR. : Bu cümlede Atatürk Ülkemizin işgal edilmesi halinde halkımızın içine düşebileceği ekonomik, sosyal durum özetleniyor. Ancak yoksulluk ve sıkıntı içinde bir ülke işgale uğrayabilir. Atatürk olası bir işgal durumunda ya da öncesinde halkın içine düşebileceği ekonomik ve sosyal durumu ince bir ifade tarzıyla anlatıyor. Halkın içine düşebileceği ekonomik ve sosyal durumu yoksul, sıkıntı içinde, ezik, bitkin kelimeleri çok iyi bir şekilde anlatıyor.

EY TÜRK GELECEĞİNİN EVLADI! :Atatürk Gençliğe Hitabenin başında Türk Gençliğine ‘Ey Türk Gençliği’ diye sesleniyordu. Bu cümlede de yine çok yerinde bir ifade tarzı ile sesleniyor. Gençlerin, Türk gençliğinin Türk Milletinin geleceğinin umudu olduğu Atatürk tarafından ifade ediliyor.

İŞTE, BU DURUM VE KOŞULLAR İÇİNDE BİLE GÖREVİN, TÜRK BAĞIMSIZLIĞINI VE CUMHURİYETİNİ KURTARMAKTIR! : Atatürk Türk Gençliğine vasiyetine son verirken Türk gençliğine görevini bir kez daha hatırlatıyor. ‘İşte’ ifadesiyle yazısına son vermeye başlıyor. Bütün Gençliğe Hitabe boyunca anlatılan korkunç şartlara rağmen Türk
Gençliğinin görevinin Türkiye Cumhuriyeti bağımsızlığının ve rejiminin korunması, kurtarılması olduğunu bir kez daha anlatılıyor vurgulanıyor.

MUHTAÇ OLDUĞUN GÜÇ, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA BULUNMAKTADIR! : Atatürk bu cümlede yine Türk gençliğine seslenmeye devam ediyor. Bütün Gençliğe Hitabe boyunca anlatılan tüm olumsuz koşul ve durumlarda dahi Türk Gençliğinin görevi vatanı kurtarmaktır. Türk Gençliğinin bir işgal durumunda ihtiyaç duyacağı güç ‘Damarlarındaki Asil kanda mevcuttur.’ ‘Asil kan’ ifadesiyle anlatılmak istenen şey Türk Milletinin şeref ve başarı dolu tarihidir. Yoksa, değilse Atatürk ırkçılık yapıyor olamaz. Atatürk birçok ifadesinde ırkçılığı reddettiğini belirtmiştir. Atatürk’ün Eylemlerinden ve açıklamalarından bunu açık bir şekilde anlayabiliriz.
Aşağıdaki ‘Atatürk’ün Gençliğe hitabesindeki kelimelerin anlamı’ bölümünde
Atatürk’ün Gençliğe hitabesindeki ‘tersane’ kelimesinin anlamı ayrıntılı olarak verilmiştir. 
     


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: ATTİLABİLGEHAN üzerinde 01 Kasım 2009, 00:33:13
                 Değerli paylaşımların sürüyor Kandaşım sağol gerçekten. Ben ATAMIZIN soycu olmadığı konusuna takıldım. Ben öyle düşünmüyorum. Birçok sözünde bu düşüncesi seziliyor.

                        MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDA Kİ ASİL KANDA MEVCUTTUR !

                        BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR !

                        NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE !

                  Daha bunun gibi bir dolu konu var. DTCF'de antropoloji çalışmaları 'da bunu gösteriyor. Ben O'nun sıkı bir soycu olduğunu düşünüyorum. Esen Kal Kandaşım Kalkan.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 01 Kasım 2009, 14:51:43
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             (http://www.yukleresim.com/images/qknwqkorco7u4x5hxsmp.jpg)


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: ATTİLABİLGEHAN üzerinde 01 Kasım 2009, 15:52:57
             Bu soy ağacını kesinlikle saklamalıyız Kandaşlar. Kalkan bu değerli Paylaşım için sağol Anda.  :)




 :Turkiye: :GokTurk: :kurt:


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 02 Kasım 2009, 22:41:17
Atatürk ve Türk Gençliği(BÖLÜM I)XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde zayıflamış, girdiği savaşların çoğunda mağlup olmuş, bunun neticesinde ülkenin bazı yerleri işgal edilmiş veya bazı bölgeleri ayrılmaya yüz tutmuştur. Devlet, iktisadî, malî ve siyasî bağımsızlığını büyük ölçüde kaybetmiş, adeta yarı sömürge haline gelmiştir. İşte Mustafa Kemal Paşa bu ortamda yetişmiştir. Mustafa Kemal, ülkenin kötü kaderini değiştirmek için, tarihî sorumluluğunu çok genç yaşta iken idrak etmiştir. Manastır’da askerî lise öğrencisiyken ülkenin yönetimi ve siyasetindeki aksaklıkları arkadaşlarına da anlatmak, bu husustaki düşünce ve görüşlerini yaymak için gençler arasında okunmak üzere, el yazısı ile gizli bir okul gazetesi bile çıkarmıştır. Harp Akademisi yıllarında iken, Osmanlı İmparatorluğumun kurtuluş umudunun olmadığını görmüştür. Bu nedenle Osmanlı ıslahatçıları gibi, imparatorluğu kurtarmak için yüzeysel işlerle uğraşmamıştır. Amacı, sarsılmaz ve sonsuz bir inancı olan Türk milletine dayanarak, bağımsız, güçlü, çağdaş, enerjik ve modern bir Türk devleti kurmaktır.

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Türk milletinin kanı ve canı pahasına kazandığı Çanakkale Zaferi’ne veya Doğu Cephesi’ndeki başarılarına rağmen, Birinci Dünya Savaşı’ndan, müttefikleriyle birlikte yenik çıkmıştır. Osmanlı Hükümeti, 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı Mondros Mütârekesi ile İtilâf Devletleri’ne “kayıtsız, şartsız” teslim olmuştur.1 Büyük Harb’in uzun seneleri zarfında, milletimiz yorulmuş ve fakirleşmiştir. Devlet ve milletimizi savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarının endişesine kapılarak ülkemizden firar etmişlerdir. İstanbul’daki Padişah ye Hükümet aciz bir hale düşerek galiplerin denetime girmişlerdir. Bunların varlıkları da sadece sözden ibaret kalmıştır. Osmanlı Devleti, artık “devlet olma” özelliğini kaybetmiştir. İtilâf Devletleri, ordumuzun elinden silâh ve cephanesini almış, düşmanlar ülkemizi işgale koyulmuş, memleketimizdeki Hıristiyan unsurlar, kendi emellerine ulaşabilmek üzere, kilise ve diğer teşkilatlarıyla devletin bir an önce çökmesi için sürdürdükleri faaliyetlerini arttırmışlardır.2 Bundan dolayı 1918 yılı, karanlığın hakim olduğu ve umutların eridiği bir yıldır. Bu karanlıklar ve umutsuzluklar ortamında, Mustafa Kemal Paşa için tükenmez inanç kaynağı, yüreğini kaplayan derin millet sevgisi ile Türk gençliğine duyduğu sonsuz güvendir. Birinci Dünya Savaşı’nın felâketli sonuçlar doğurduğu, en ateşli vatanseverlerin güçsüz kaldığı ve umutlarının söndüğü günlerde bile O, Türk Milleti’nin ve Türk gençliğinin başaracağına dair inancını kaybetmemiştir. Atatürk’ün Türk gençliği ile ilgili görüşlerini açıklayan en eski belge, 1918 yılının Mayıs’ında, bir fotoğrafın üzerine kendi el yazısıyla yazdıklarıdır. Burada Atatürk, gençliğe olan inancını ve duygularını şu sözlerle ifade etmiştir:

“Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imam yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız (sonsuz) muhabbetim değil; bu günün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya (ışık) serpmeye ve aramağa çalışan bir gençlik gör düğümdendir.” 3

Atatürkçülükle Türk gençliğine güven sonsuzdur ve Türk gençliği ile övünülür. Nitekim Atatürk, gelecek kuşakların, büyük sorumluluklar üstleneceğini, eserini baştacı yapacağını, onu yaşatacağını, unutturmayacağını ve gençlerin geleceğin ümidi olduğunu Millî Mücadele’nin başında görmüştür, hissetmiştir. Herkesin umudunu kaybettiği ve gelecek kaygısı içine düştüğü 1919 yılında:

“Zaten her şey unutulur. Fakat biz, her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki, hiç bir şeyi unutmayacaktır, geleceğin ümidi, ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.” diyerek bu hususu açıkça belirtmiştir.4
Prof. Dr. Afet İnan’ın bir hatırasına göre, Atatürk, uzun süren belge toplama ve yorucu yazma çalışmalarını bitirince, yakın arkadaşlarına: “şimdi beni dinleyin” diyerek “Gençliğe Hitabe”yi çok hissi bir şekilde okumuştur. Okumayı tamamlayınca bakışları Ankara ovasının derinliklerine dalmış, gözlerinden Türk gençliğine duyduğu güven ve sevginin ifadesi olan birkaç damla yaş süzülmüştür.5

Aynı akşam arkadaşlarına:

“Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyete inananlara, koruyanlara ve yaşatanlara emanet etmek lâzımdır” 6 değerlendirmesini yapmıştır.

Gençliğe bu derece güvenen ve inanan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan ve büyük inkılâplarını başardıktan sonra, millî mücadeleyi başlatmak üzere, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü, gençliğe “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak armağan etmiştir.7 Samsun’dan Havza’ya geçerken kendisinin de coşkuyla söylediği “Dağ Başını Duman Almış” marşını ise “Gençlik Marşı” olarak ilân etmiştir. Zaten Millî Mücadele’ye destek veren Türk gençliği, yaptığı işlerle, gösterdiği fedakârlıkla, çağdaş düşüncesiyle, böylesine görkemli bir bayramı ve anlamlı bir marşı hak etmiştir.8

Atatürk, Sivas Kongresi’nde manda idaresini savunanlara karşı çıkan tıbbiye öğrencisi Hikmet’e ve O’nun millî duyguları güçlü olan Türk gençliğine kuşkusuz sonsuz güven duygusuyla bağlanmıştır. Sivas Kongresi’nde manda düşüncesinin, hararetli sözlerle savunulduğu ortamda, hatta Mustafa Kemal Paşa’nın en yakın bazı arkadaşları tarafından da benimsendiği sırada, İstanbul’da askerî tıp öğrencisi olan Hikmet adındaki genç, kongre salonunda söz alarak coşkulu bir sesle sanki ateş ve heyecan kesilmiş olarak şu konuşmayı yapmıştır:

“Paşam! Murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsun, şiddetle red ve takbih ederiz (ayıplarız). Farz-ı muhal manda fikrini siz dahi kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i (vatan kurtarıcı değil, vatan batına) olarak adlandırır ve tel’in ederiz...”

Umudunu kaybedenlere rehber ve örnek teşkil eden, millî heyecan ile millî ruhu belirten bu konuşma üzerine kongrede bulunanlar duygulanmış, gözyaşlarını tutamamışlardır. Mustafa Kemal Paşa da çok duygulanmış ve aynı heyecanla şu karşılığı vermiştir:

“Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk Milleti bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin”. Bu arada Paşa, Hikmet Bey’e dönerek:

“Evlât, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz ekalliyette kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklâl, Ya Ölüm” demiştir.

Hikmet Bey yerinden fırlamış ve “Varol Paşam.” sözleriyle Mustafa Kemal Paşa’nın elini öpmüştür. Türk gençliğinin olduğu gibi, daima ileri ve inkılâpçı düşüncelere bayraktarlık etmiş ve tıbbîyenin askerî üniformasıyla kongreye katılmış olan bu gencin, Mustafa Kemal Paşa da alnından öperek şunları söylemiştir:

“Gençler, vatanın bütün ümid ve istikbâli size, genç nesillerin anlayışı ve enerjisine bağlanmıştır”.9 Bu olay dahi Atatürk’ün Türk gençliğine güveninin nereden geldiğini anlatmaya yeterli bir örnektir.

Mustafa Kemal Atatürk, her şeyden önce gençliğin dinamizm demek olduğunun bilincinde idi. İşte bu nedenledir ki, Millî Mücadele’deki kadrosunu seçerken, özellikle gençler üzerinde durmuş, kadrosunda gençlere ağırlık vermiş, aynı zamanda genç fikirli yazarlardan da faydalanmıştır. O, diyaloga açık bir yöntemle meydana getirdiği kadro içinde bulunan gençler ve genç fikirlilerle ülkenin kurtuluş meselesini tartışmış, onların değişik fikirlerinden çağdaş bir senzezi kafasında oluşturmuş ve değerlendirmiştir.10 Aslında, Mustafa Kemal ve Millî Mücadele’nin ön safındaki liderler de genç sayılırlardı. Çünkü Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktığında, eriştiği rütbelere ve taşıdığı büyük sorumluluğa göre yaşça gençti, sadece 38 yaşındaydı. Her şeyden önce, düşünce tarzı, heyecanı ve enerjisiyle gençti. Ömrü boyunca bulunduğu davranışlarıyla ve yarattığı eserleriyle genç kalmayı bilecek yapıya sahipti.11

Atatürk’ün, Amasya’daki fikir arkadaşları (Rauf Orbay, Refet Bele), Millî Mücadele’yi ilk günden itibaren yürütenler (Kâzım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy ve diğerleri), hep 37-38 yaşlarında genç insanlardı. Sonradan Batı Cephesi Komutanlığı ve Lozan Baş Delegeliği görevlerini yapacak olan ismet İnönü, onlardan da gençti. Meydan savaşlarında büyük birliklerin başında bulunan komutanların ekseriyeti 40 yaşına gelmemişti. Silâhlarıyla olduğu kadar kalemleriyle de Millî Mücadelemizi baştan sonuna kadar destekleyen aydınlarla yazarların büyük çoğunluğu da bu genç kuşaktandı. Falih Rıfkı (Atay), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Ruşen Eşref (Ünaydın), Yahya Kemal (Beyatlı) gibi vatansever kalem sahiplerinin çoğu 25-30 yaşlarında gençlerdi.12

Bu “altın kuşak”, II. Meşrutiyet’i ve onu izleyen çeşitli buhranları görmüş, Trablusgarp Savaşı mağlubiyetiyle Balkan Savaşları’nın felâketlerini yaşamış, Birinci Dünya Savaşı’nın ateş çemberinden de geçerek bunlardan gerekli dersleri almış, memleket acısıyla yürekleri yanmış, genç yaşta büyük tecrübeler edinmiş ve olgunlaşmıştır.13

42 yaşında Cumhuriyet’i ilân eden, 44 yaşında şapka ve kıyafet inkılâplarını gerçekleştiren, 48 yaşında yeni Türk alfabesini yürürlüğe koyan Büyük Atatürk, taşıdığı düşünce yeniliği, ruhundaki enerji tazeliği sebebiyle hayatının her çağında gençti. O’na göre, genç olmanın ölçüsü sadece yaş değil, yaşın yanında belirlediği ilkelere, başardığı inkılâplara inanç ve bağlılıktır. Örneğin bir toplantıda Atatürk, “Gençlik nedir?” sorusunu sordu. Çeşitli cevaplar verildikten sonra, kendisi Türk gençliğinin tarifini şöyle yaptı:

“Benim anladığım gençlik, Türk İnkılâbı’nın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip, gelecek nesillere aktarabilecek kimselerdir. Benim nazarımda yirmi yaşındaki bir yobaz ihtiyardır, yetmiş yaşındaki bir idealist de, ter-ü taze bir gençtir. İşte benim anladığım Türk genci.” 14

Atatürk, gençlik kavramının, genel anlamda belirli bir yaş dilimini kapsamakla beraber, zaman zaman biyolojik anlamını aşarak idealist olmak anlamına da geldiğini belirtmiştir. Atatürk, “Genç fikirli demek doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir” l5 ifadesini bu anlamı açıklamak üzere kullanmıştır. Bu yüzden Atatürk’ün, Türk gençliği ile ilgili ifadelerinde, gençlik sözünü, sadece belirli bir yaş grubundakilerle sınırlamamak lâzımdır. Daha geniş anlamda yani bir fikir gençliği, bir ideal gençliği, Atatürk îlke ve înkılâpları’na bağlı olanları, Cumhuriyet’i sonsuza kadar devam ettirmek azminde bulunanları anlamak gereklidir.

Mustafa Kemal Paşa, ülkenin içinde bulunduğu olumsuzluklara rağmen, Türk milletinin bağrından çıkan genç ordusuna ve genç aydınlarına güvenerek Millî Mücadele’yi başlatmış, sürdürmüş, başarıya ulaştırmıştır. Kurmuş olduğu Cumhuriyet’i de hiç tereddüt etmeden, sarsılmaz bir güven ve inanç beslediği Türk gençliğine emanet etmiştir. 17 Ekim 1922’de Bursa’da kendisini karşılayan geleceğin gençleri olacak çocuklara yaptığı bir konuşmada şöyle seslenmiştir:

“Küçük hanımlar, küçük beyler!

Sizler hepiniz atinin bir gülü, yıldızı, bir nûr-ı ikbâlisiniz (mutluluğun ışığısınız). Memleketi asıl nura gark edecek sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek, ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!” 16

Atatürk’ün, iki büyük nutkunu Türk gençlerine seslenerek bitirmesi büyük önem taşımaktadır. Bunlardan birincisi, 30 Ağustos 1924’te Büyük Zafer’in ikinci yıldönümünde, Dumlupınar’da, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kazanıldığı alanda yaptığı tarihî konuşmadır. Bir hitabet şaheseri olan bu özlü konuşmada Atatürk, zaferle sonuçlanan Bağımsızlık Savaşı’nı anlatmış, mutlaka kazanılması gereken yeni savaşın, uygarlık savaşı olduğunu belirtmiş ve “son sözlerimi özellikle memleketimizin gençliğine yöneltmek istiyorum”17 diyerek konuşmasını gençliğe olan güvenine, gençlerin büyük fedakârlıkla kurulan Cumhuriyet’i yücelterek daimî kılacaklarına ve devleti arzu edilen hedeflere ulaştıracaklarına emin olduğunu şu sözlerle tamamlamıştır:



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 02 Kasım 2009, 22:46:32
Atatürk ve Türk Gençliği(BÖLÜM II)

“Gençler!

Cesaretinizi takviye ve idâme eden (devam ettiren) sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile, insanlık meziyetinin, vatan muhabbetinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız.

Ey yükselen yeni nesil! istikbâl sizindir. »Cumhuriyeti biz te’sis ettik; onu i’lâ (yükseltecek) ve idâme edecek (devam ettirecek) sizsiniz.”18

İkincisi, Büyük Nutuk’tur. Atatürk 1927 yılında Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında, 6 gün içinde, 36 saat süre ile Büyük Nutku’nu okumuştur. Burada Millî Mücadele Destanı’nın askerî, siyasî ve diğer bütün yönlerini belgelerle ortaya koymuştur. Büyük bir imparatorluğun nasıl çöktüğünü, onun enkazından genç Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl doğduğunu anlatmış ve Türk înkılâbı’yla çağdaşlaşma hareketinin amaçlarını açıklamıştır. Nutuk’ta:

“Bugün vasıl olduğumuz netice, asırlardan beri çekilen millî musibetlerin intibahı (uyanışı) ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir. Bu neticeyi Türk gençliğine armağan olarak emanet ediyorum.” 19 ifadesiyle, ulaşılan neticenin, yani bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, asırlardan beri çekilen millî felâketlere karşı bir uyanışın, büyük bir mücadelenin, aziz vatanımızın her köşesinin şehitlerimizin kutsal kanlarıyla sulanmasının bedeli olduğunu ve bu neticeyi de Türk gençliğine armağan olarak emanet ettiğini bildirmiştir. Bu sözlerin devamında ve Büyük Nutuk’un sonunda ise, Atatürk’ün Türk Gençliği’ne Hitabesi yer almaktadır. Burada Millî Mücadele ile elde edilen bağımsızlık, bu bağımsızlığın simgesi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve savunmak şerefi ile sorumluluğu Türk gençliğine bırakılmıştır. Atatürk, Türk gençliğine hitab ederek düşüncelerini şu anlamlı sözlerle dile getirmiştir:

“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbâlinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbâlde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî, bedhahların (kötülük isteyenler) olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmiyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir (ortaya çıkabilir), istiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahîm olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin (istilacıların) siyasî emelleriyle tevhid edebilirler (birleştirebilirler). Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbâlinin evlâdı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!20

Görüldüğü gibi, Atatürk, Türk gençliğine seslenirken anlattığı durum ve çizdiği tablo, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetiyle birlikte ortaya çıkan karanlık manzaradır. Hitabede bu karanlık günlerin, Türk Milleti’nden alınan güçle aydınlığa dönüştürüldüğünü, bu aydınlığın sürekli kalmasını sağlayacak ve Türk milletini daha güzel yarınlara kavuşturacak gücün de Türk gençliğinin olduğunu belirtmektedir. Ancak, Atatürk burada haklı olarak gelecek için bazı uyarılarda bulunmaktadır. Öyle ki, her zaman Türk istiklâlini ve Cumhuriyeti’ni yok etmek isteyen iç ve dış güçlerin ortaya çıkabileceğini, zorla ve hile ile aziz vatanımızın önemli kurum ve kuruluşlarının ele geçirilebileceğini, hatta memleketimizin her tarafının bilfiil işgal edilebileceğini, iktidara hakim olanların gaflet ve dalâlet, hatta hıyanet içinde bulunabileceklerini, ya da bazı yetkililerin şahsî menfaatlerinin düşmanların siyasî emelleriyle birleşebileceğini hatırlatmaktadır. Ayrıca bu durum ve daha zor şartlar içinde dahi, Türk gençliğinin en önemli görevinin, Türk istiklâl ve Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar korumak ve savunmak olduğunu açık bir tarzda bildirmektedir. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek için gerekli kudretin, Türk gençliğinin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu ifade ederken, Türk gençliğine olan sarsılmaz inancını ve Türk milletinin tarihî derinliklerinden gelen gücünü, büyük bir hitabet örneği olarak ortaya koymuştur.

Son yıllarda devletimizin aleyhine sürdürülen çeşitli zararlı faaliyetlerin artması, yaşanan soğuk ve sıcak savaşların tırmanması, bölgemizdeki huzursuzlukların had safhaya ulaşması gibi hususlar, Atatürk’ün, Türk gençliğinin, dış düşmanlara hatta ülkemizde gaflet, dalâlet ve hıyanette bulunanlara karşı uyanık olması gerektiğini, millî birlik ve beraberliğimizin son derece büyük önem taşıdığını belirtirken, ne kadar haklı olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Bu yüzden Atatürk’ün gençliğe hitabesi, sadece geçmişle ilgili belirli bir süreyi kapsamamaktadır. Bugün ve gelecek için de geçerli olan ve bütün Türk milletinin ders alması gereken canlı bir belge niteliği taşımaktadır.

“Atatürk’ün, cumhuriyet ve bağımsızlığımızın korunması gibi son derece önemli görevleri neden Türk gençliğine verdiği veya hitabeyi neden gençliğe atfettiği” tarzındaki sorulara ise: “Atatürk’ün gözünde Türk gençliği milletin “dinamik kesimi”, “geleceği”, “taze gücü”, “asil kanı”, “özsuyu”, “hayat kaynağı”dır. Gençlik idealisttir, çıkar peşinde koşmaz, daima iyiyi, güzeli, doğruyu arar, hakkın, doğrunun yanında yer alır, açık düşünceli, açık sözlü, dürüst ve yapıcıdır.” 21 cevabı verilebilir. Ayrıca Atatürk, Türk gençliğini yakından tanımakta ve ondaki vatanperverliği çok iyi bilmektedir. O gençlik ki; Trablusgarp’ta, Balkanlar’da, Yemen’de ve daha bir çok yerde kanlarını sebil etmiş, Sarıkamış Dağlarında, karların ak örtüsünü üzerine kefen yapmış, Çanakkale’de düşmana karşı göğsünü siper etmiş, Anadolu’nun bir çok yerinde vatan ananın kucağında ebedî uykusuna yatmış olmanın hazzını tatmıştır. Atatürk, işte bu önemli özelliği ile Türk gençliğinin vatan ve milletini her zaman ve ne pahasına olursa olsun, sonsuza kadar koruyacağını bilmektedir.

Atatürk’e göre millî eğitim, bağımsızlık savaşı kadar önemlidir. O, bunu Yunanlıların Kütahya-Eskişehir üzerinden Ankara’ya doğru saldırıya geçtikleri günlerde ispat etmiştir. Düşman bütün gücüyle saldırıya geçtiği sırada, 16-21 Temmuz 1921 tarihleri arasında, Ankara’da, millî eğitim-öğretim seferberliğini de başlatmıştır. Bu hareketiyle hem eğitim-öğretime verdiği önemi göstermiş, hem de iç ve dış kamuoyuna Türk ordusunun başarıya ulaşacağına emin olduğu imajını vermiştir. Bu dünya tarihinde hiç bir ülkenin yapmadığı, hiç bir devlet adamının düşünmeye cesaret edemediği bir harekettir. Atatürk, o tehlikeli günlerde, 16 Temmuz 1921 tarihinde, Ankara’da Maarif Kongresi’ni açarken, yaptığı konuşmada düşüncelerini şöyle dile getirmiştir:

“... Gerçi bugün maddî, manevî ve menâbi-i kuvvamızı (kuvvet kaynaklarımız), hudud-ı milliyemiz dahilindeki memleketlerimizde müstevli (istilacı) bulunan düşmanlara karşı isti’mal etmek (kullanmak) mecburiyetindeyiz, İrfan-i memleket için tahsis edilebilen şey müstakbel maarifimize mâbihilistinad (dayanmaya vesile) olacak bir temel kurmaya kâfi değildir. Ancak vâsi ve kâfi şerait ve vesâite mâlik oluncaya kadar geçecek eyyâm-ı cidalde (mücadele günlerinde) dahi kemâl-i dikkat ve itina ile işlenip çizilmiş bir millî terbiye programı vücude getirmeye ve mevcut maarif teşkilâtımızı bugünden müsmir (sonuç veren) bir faaliyetle çalıştıracak esasları ihzar etmeye hasr-ı mesaî eylemeliyiz...” 22

Daha sonra ise öğretmenlere şöyle hitap etmiştir :

“... Milletimizi yetiştirmek gibi mukaddes bir vazifeyi deruhde eden heyet-i mübeccelenizin (yüce heyetinizin) bugünün vaziyetini nazar-ı itibara alacağından ve her müşkülü iktihâm (göğüs germe) ile bu yolda gayet metinâne yürüyeceğinden şüphem yoktur. Vazifeniz pek mühim ve hayatîdir. Bunda muvaffak olmanızı Cenab-ı Haktan temenni ederim.” 23

Eğitim sisteminin millilik ilkesine dayanması prensibi, Atatürk’ün ana hedeflerinden birini teşkil etmektedir. Bu yüzden Atatürk, 1 Mart 1924’te T.B.M.M.’nin açış konuşmasında, eğitim sisteminin her bakımdan millî nitelikli bir siyasetle belirlenmesi talimatını şu sözlerle vermiştir :

“Türkiye’nin terbiye ve maarif siyasetini her derecesinde, tam bir vuzuh ve hiç bir tereddüte yer vermeyen sarahat ile ifade etmek ve tatbik etmek lâzımdır. Bu siyaset, her manasıyla, millî bir mahiyette belirtilmelidir.” 24
Başka bir konuşmasında da şunları ilâve etmiştir :

“Millî ahlâkımız, medenî esaslarla ve hür fikirlerle beslenmeli ve takviye olunmalıdır. Bu çok mühimdir.” (1925)

“Bir millet irfan ordusuna mâlik olmadıkça, muharebe meydanlarından ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin payidar neticeler vermesi ancak irfan ordusuyla kaimdir.” (24 Mart 1923). 25

Ulu Önder Atatürk, hayatı boyunca eğitime ve eğitimcilere önem vermiş, yeni Türkiye’nin kurulmasında kendisine en yakın yardımcı olarak öğretmenleri görmüş, her fırsatta öğretmenleri ve öğretmenlik mesleğini yüceltmiştir. Atatürk, öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmalarda esas itibarıyla yeni nesilleri yetiştirecek olan cumhuriyet öğretmenlerinin görevleri üzerinde ayrıntılı olarak durmuştur. Örneğin, Atatürk, 25 Ağustos 1924’te, Ankara’da, toplanan Muallimler Birliği Kongresi’ne katılan üyelere, yeni Türkiye’nin biçimlenmesinde ve yeni nesillerin yetiştirilmesinde en önemli görevin öğretmenlere düştüğünü aşağıdaki sözlerle açıklamıştır :

“Muallimler,

Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbileri, sizler yetiştireceksiniz. Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip (orantılı) bulunacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu evsâf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. Mümtaz vazifenizin ifasına âli himmetlerle hasr-ı mevcudiyet edeceğinize asla şüphe etmem.” 26

Görüldüğü gibi, Atatürkçülükle gençlik, gençliğin yetiştirilmesi, devletin geleceğinin güvence altına alınması ve millî ülkünün gerçekleştirilmesi yönlerinden önemli bir yer tutar. Çünkü ahlâklı, kültürlü, memleket meseleleri ile ilgili, millî karakteri temsil eden, çalışkan ve vatansever bir gençliğin yaratılması Atatürk’ün gayesi olmuştur. O, “Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda kalmayacak.” derken işte bu gençliği kasdetmiştir.27

Atatürk’e göre gençlik çağı, olumsuz ve verimsiz bir taşkınlık çağı değildir. Yılmayan bir azimle ve coşkuyla, canlılıkla, milletin daha güzel yarınlara kavuşması için çalışma çağıdır. Onun gözünde Türk gençliği, akılcı, bilimsel metodu benimsemiş, millî menfaatleri her şeyin önünde tutan, Türk İnkılâbı’nı ve Cumhuriyet İlkeleri’ni savunan, yaşatma mücadelesi veren dinamik bir güçtür. Büyük Nutku’nda Türk gençliğine olan inancını dile getirirken bu hususlara da değinmektedir. Türk gençliği Atatürkçülük’ün akılcı yolundan ayrılmayacak, akıl dışı hareketlere ve yabancı ideolojilere sapmayacaktır. Dünyada her şey için, uygarlık için, hayat için en gerçek yol göstericinin “ilim ve fennin” olduğunu asla unutmayacaktır. “Hayatta en hakiki rehber ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak gaflettir, delâlettir, cehalettir” diyen Atatürk, gençlerin ilim ve fennin yolunda ilerlemelerini ve bunu kendilerine rehber olarak almalarını istiyordu. Onun bu sözleri aynı zamanda millî meselelerin çözümünde de en önemli unsur olan sosyal ve fen bilimlerin gereğini kanıtlamaktadır. 28

Atatürk gençlere bilgi sahibi olmayı, ilim, fen ve teknolojide çağdaş devletlerin seviyesine çıkmayı, hatta onları geçmeyi hararetle tavsiye ederken, diğer taraftan da millî seciye, millî geleneklere, Türklük duygusuna, ülkü birliğine, ülke bütünlüğüne, millî birlik ve beraberliğe önem verdiğini şöyle vurgulamıştır :

“Bir ülkenin en değerli varlığı yurttaşlar arasında millî birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık, duygu ve kabiliyetlerin olgunluğudur... Bu sebeple Türk Milleti’nin idaresinde ve korunmasında, millî birlik, millî duygu, millî kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.” 29

Atatürk, 27 Ekim 1922 tarihinde, Bursa’da öğretmenlere hitap ederken sınıf, cins, kültür farklılığının ortadan kaldırılarak millî birliğin sağlanması gerektiğini şu sözlerle yeniden hatırlatmıştır :

“Hanımlar, Beyler!

Kat’iyyen bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, marîzdir (hastalıklıdır).” 30

Atatürk, gençleri, ülkeyi dört bir taraftan saran, hatta uzaklardan bile onun varlığını, bütünlüğünü parçalamaya çalışan ve dün olduğu gibi, bugün de ülke içine sızan düşmanları iyi tanımayı, onları kendi silâhlarıyla tesirsiz hale getirmeyi, milletlerarası platformda sürdürülen mücadeleyi yürütebilecek tarzda yetiştirmeyi planlamıştır. Batı’nın ilmine, fennine, teknolojisine açık olmasına rağmen Atatürk, yakın komşularımızın haris emellerine dikkat çekmiş, hayatı boyunca bütün yabancı ideolojileri veya yurt dışından idare edilen teşkilâtları reddetmiş, Avrupa devletleri gibi ABD’nin de siyasî, iktisadî ve askerî tahakkümüne, mandasına, liderlik iddialarına asla müsaade etmemiştir. Yabacıların ülke üzerinde söz sahibi olmak istemelerine karşı çıkmıştır. Bu konudaki hoşgörüye, vurdumduymazlığa, hiç müsaade etmemiş ve gençlerle halkın son derece duyarlı hareket etmesini tavsiye etmiştir :

“Millî terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafâtından (boş inançlarından) ve evsâf-ı fıtriyemizle (yaratılışımızdaki özelliklerle) hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirden tamamen uzak, seciyye-i millîye (millî karakterimiz) ve tarihiyemizle mütenâsip (uygun olan) bir kültür kasdediyorum. Çünkü dehâ-ı millîmizin inkişâf-ı tâmmı ancak böyle bir kültürle temin olunabilir. Laalettayin (gelişigüzel) bir ecnebî kültürü şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin muhrip (tahrip edici) neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür (haresât-ı fikriyye) zeminle mütenasiptir. O zemin, milletin seciyesidir.” 31

Kararlı, azimli, hiçbir şeyden yılmadan ve ülke çıkarları için son derece hassas olan Atatürk, Konya Türk Ocağı’nda 20 Mart 1923 tarihinde yaptığı konuşmada dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak öncelikle kendi benliğimize, milliyetimize sahip çıkmamız, millî varlığımıza düşman olanlarla dostluk kurmamamız, millî benliğimize, bağımsızlığımıza ve geleceğimize kastedecek güçleri zararsız hale getirmemiz, hatta bu mücadelede tek başına kalsa dahi, millet ve memleketimiz aleyhinde faaliyette bulunanları kendisinin yok edeceğini şu sözlerle ifade etmiştir :

“... Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef al (uğraş) ve harekâtımızla gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikârıdır (avıdır).

Mevcudiyet-i milliyemize düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi,

(karşı duvardaki levhayı işaret ederek)

‘Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi’ diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, mefkuremize, istikbâlimize yan bakan her ferdi düşman telâkki ettiğimiz gün, millî benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her haili (engeli) derhal devirdiğimiz gün, halâs-ı hakikiye (gerçek kurtuluşa) vasıl olacağız. Ve sizler gibi münevver, azimli, imanlı gençler sayesinde bu halâsa vasıl olacağımıza emin olabiliriz...”

“Şüphe yok ki arkadaşlar, millet birçok fedakârlık birçok kan pahasına, en nihayet elde ettiği umde-i hayatiyesine (hayat prensipsiplerine) kimseyi tecavüz ettirmeyecektir. Bugünkü hükümetin, meclisin, kanunların, Teşkilâtı Esâsiye’nin (Anayasa’nın) mahiyet ve hikmeti hep bundan ibarettir.

Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim. Farzı muhal eğer bunu temin edecek kanunlar olmasa, bunu temin edecek meclis olmasa, öyle menfi adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.” 32

Türk Milleti, Atatürk’ün gösterdiği yüce hedefe doğru ulaşmak üzere, uzun mesafeler katetmiş, bir çok büyük engeli aşmıştır. Bugünün 70 milyonluk Türkiye’si, 1920’lerin 10-12 milyonluk Türkiye’sinden, mukayese edilemeyecek tarzda büyük ölçüde ilerlemiştir. Fakat henüz Atatürk’ün millî ülkü olarak benimsediği hedefe ulaşmış değiliz. Bu hedefe ulaşmak için Atatürkçülük, gençlerin ilmî eğitim-öğretimlerinin yanısıra, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine bağlı olarak millî bir ruhla yetiştirilmelerini öngörmektedir. Gençlerin kazanacağı eğitim, her şeyden önce, millî ahlâka uygun olacak, manevî vasıflarla donatılacak, bağımsızlık, vatan ve millet sevgisi ile pekiştirilecek, sağlam aile yapısına dayanacak, millî birliği ve beraberliği temin edecektir. Cumhuriyeti iç ve dış tehlikelerden korumayı en büyük görev saymak, bu duygularla birbirlerine kenetlenmek, Atatürkçü gençliğin temel niteliklerindendir. 33 Atatürk, eğitim ve öğretim sisteminin her kademesinde bu hususlara uyulmasını isteyerek gençleri yetiştirecek olan öğretmenlere şu direktifleri vermektedir :

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa mevcudiyeti ile, hakkı ile, birliği ile tearuz eden (ters düşen) bilûmum yabancı anasırla (unsurlarla) mücadele lüzumunu ve efkâr-ı millîyeyi kemâl-i istiğrak ile (millî duyguya dayanan düşünceleri büyük bir olgunlukla) her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârlıkla müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvâ-yı ruhiyesine (manevî gücüne), bu evsaf (özellik) ve kabiliyetin zerki (aşılanması) mühimdir. Daimî ve müthiş bir cidal (mücadele) şeklinde tebarüz eden (beliren) hayat-ı akvamın felsefesi (milletlerin hayat felsefesi), müstakil ve mesud kalmak isteyen her millet için bu evsafı (özelliği) kemâl-i şiddetle (büyük bir arzu ile) talep etmektedir.” 34

Atatürk’e göre Türk genci, “göreceği öğrenimin sınırı ne olursa olsun, ilk önce ve her şeyden önce”, Türk milletinin bütünlüğüne, bağımsızlığına, millî geleneklerine yönelen tehlikelere karşı mücadele gereğini öğrenmelidir. Bunun için dayanacağı en önemli temel manevî unsurlardır. Manevî unsurlar arasında ise, vatan sevgisi, millet sevgisi, bayrak sevgisi, çalışmak, büyükleri sevmek, muhtaçlara yardım etmek vs. hususlar yer almaktadır. Bu konuda Atatürk şöyle seslenmiştir :



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 02 Kasım 2009, 22:49:30
Atatürk ve Türk Gençliği(BÖLÜM III)

“Efendiler!

Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ananat-ı millîyesine (millî geleneklerine) düşman olan bütün anasırla (unsurlarla) mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir (alkışlar). Beynelmilel vaziyet-i cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez (dünyada milletlerarası duruma göre, böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip) olmayan ferdlere ve bu mahiyette ferdlerden mürekkeb cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur.”

Atatürk’ü anlamak, O’nu yaşamak ve yaşatmak ancak O’nun işaret ettiği yolda, millî birlik ve beraberlik içinde yürümekle olur. Yıllar boyunca Atatürk’le Atatürkçülük, iç ve dış düşmanlarımız tarafından unutturulmak istenmiş, gerçek hedeflerinden saptırılmaya çalışılmıştır. Bunda başarılı oldukları ölçüde boşalan dimağlara, ülkemize ve milletimize büyük zarar veren yabancı ideolojileri yerleştirmek istemişlerdir. Bu acı deneyimleri görerek yaşamış olan gençlerimizin bugün her zamankinden daha çok tecrübeli ve daha bilinçli olarak geçmişten gerekli dersi almış olduklarına inanıyoruz. Gençlerimiz, Atatürk’ü anlayabildikleri ve O’nun düşünce sistemini bütün boyutlarıyla kavrayabildikleri oranda, her türlü bölücü ve yıkıcı akımlara karşı koyacak gücü kendilerinde bulacaklardır.

Gençlerimiz bugün, her zamankinden daha fazla, Atatürk’ün direktiflerini yerine getirmek mecburiyetindedirler. Çünkü Türk milletinin Millî Mücadele ve sonraki yıllarda büyük imkânsızlıkların üstesinden geldiğini ve çetişli engelleri aşarak makus talihini yenip başarıya ulaştığını her zaman hatırlamaları gereklidir. Türk gençliği, Türk hayatına, Türk istiklâline kasteden Mondros ve Sevr’in ağır hükümlerini de asla unutmamalıdır. Gençlik, Türk toplumunun tarihî, sosyo-kültürel, iktisadî, siyasî, hukukî gelişimi içinde, Atatürkçülük hareketinin yerini ve önemini belirlemelidir. Her türlü katı dogmalardan, modası geçmiş doktriner düşüncelerden ve yabancı ideolojilerden uzaklaşarak gerçek Atatürkçülük anlayışına sahip çıkmalıdır.36

Cumhuriyetimiz, Atatürk’le arkadaşlarının önderliğinde, Türk milletinin büyük çaba ve fedakârlıklarıyla kurulmuştur. Ama onu yükseltecek ve devam ettirecek olanlar yeni nesillerdir. Bunlar, kendilerine bırakılan manevî emaneti, her türlü güçlük karşısında yılmadan sonsuza kadar yaşatmalı ve takip etmelidirler. Türk gençliği, Atatürk’ün yolunu izlemelidir. Böylece Türk gençleri, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin en değerli örneği olacaklardır. Onun içindir ki, “yorulmadan Ulu Önderlerinin yolunu takip edeceklerine dair söz veren” Bursa’daki gençlere Atatürk, heyecanlı ve mutlu olarak şöyle seslenmiştir.

“Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey, yorulmadan değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikalarda da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahluk için tabii bir halettir. Fakat insanda yorgunluğu yenecek manevî bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları, dinlendirmeden yürütür. Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Ben bu akşam buraya bunu size anlatmak için gelmiş bulunuyorum. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim idealimize durmadan yorulmadan yürüyecektir. Biz de bunu görmekle bahtiyar olacağız.” 37

İşte Atatürk gibi bir Ulu Öndere ve yüce Türk milletine böyle bir gençlik, böyle özverili bir gençliğe ve şerefli Türk milletine de Atatürk gibi büyük bir devlet adamı yaraşır.

“Maksat bizim yaşamamız değil, maksat milletin yaşamasıdır.” diyen Atatürk, sadece Türklüğü yaşatmakla yetinmemiş, büyük bir inkılâpçı olarak ölünceye kadar fikirleri uğruna mücadele etmiştir. O’nun ilkeleri ve inkılâpları sayesinde Türklük gelecekte de yaşamasını devam ettirmek üzere yeni bir itici güce kavuşmuştur. Bu gücün temsilcileri ise, her dönemde Türk gençleri olacaklardır. Gençlerimiz, Atatürk’ü yaptıkları ile değerlendirdikçe, düşüncelerini ve ilkelerini anladıkça ve bunları uyguladıkça Atatürk’ün işaret ettiği gibi: “En medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmek”, “Millî kültürümüzü medenî milletlerin seviyesi üzerine çıkarmak” 38 hedefine ulaşılacaktır.




--------------------------------------------------------------------------------
1 Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Ankara 1983, s. 16-17.
2 Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, C. I, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü,İstanbul 1981, s. 1-2.
3 Cem’i Demiroğlu, “Atatürk ve Gençlik”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. II, Sayı: 6, Ankara, Temmuz 1986, s. 603; Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, III. Basım, Ankara 1984, s. 162; Akın tikin, “Atatürk ve Gençlik”, t.Ü. Atatürk tikeleri ve İnkılâp Tarihi Yıllığı I, İstanbul Ağustos 1986, s. 94.
4 Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük-Atatürkçü Düşünce Sistemi, 3. Baskı, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1984, s. 164.
5 Burhan Göksel, “Atatürk’ün Eğitim Konusunda Görüşleri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. I, Sayı: 3, Ankara 1985, s. 949.
6 Akın tikin, “Atatürk ve Gençlik”, t.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yıllığı I, İstanbul 1986, s. 95.
7 Utkan Kocatürk, “Atatürk’te ‘Gençlik’ Kavramı ve Atatürkçü Gençliğin Nitelikleri”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992, s. 877.
8 Vehbi Tanfer, “Atatürk ve Türk Gençliği”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 6, Sayı: 18, Ankara Temmuz 1990, s. 698; Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, Birinci Kitap, İstanbul 1954, s. 89.
9 Vehbi Cem Aşkun, Sivas Kongresi, 2. Baskı, İstanbul 1963, s. 143; Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet, Ankara 1970, s. XI-XII; Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. I, TTK Yayını, Ankara 1966, s. 248; Vehbi Tanfer, a.g.m., s. 699-700.
10 Vehbi Tanfer, A.g.m., s. 700.
11 Önder Göçgün, “Atatürk ve Gençlik”, Türk Dili, Sayı: 401, Ankara Mayıs 1985. s. 440.
12 Turhan Feyzioğlu, “Atatürk ve Gençlik”, Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1992, s. 868-869.
13 Turhan Feyzioğlu, A.g.m., s. 869.
14 Utkan Kocatürk, A.g.e., s. 165; Aynı yazar, A.g.m., s. 877-878; Vehbi Tanfer, A.g.m.. s. 704.
15 Utkan Kocatürk, A.g.e., s. 7.
16 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 45-46; Vehbi Tanfer, A.g.m., s. 700.
17 Turhan Feyzioğlu, A.g.m., s. 870-871.
18 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 188; Vehbi Tanfer, A.g.m., s. 700; Akın tikin, A.g.m., s. 95, 97.
19 Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, C. II, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, İstanbul 1981, s. 897.
20 Mustafa Kemal Atatürk, A.g.e., s. 897-898.
21 Turhan Feyzioğlu, A.g.e., s. 872.
22 Söylev ve Demeçler, C. II, s. 19.
23 Hâkimiyet-i Millîye, 21 Temmuz 1921’de yapılan mülakat; Söylev ve Demeçler, C. II, s. 21; Azmi Süslü, Atatürk ve Gençlik, Ankara 1986, s. 10.
24 Kemay Aytaç, “Atatürk’ün Eğitim Görüşü”, Atatürkçülük (II. kitap), Ankara 1983, s. 109.
25 Azmi Süslü, A.g.e., s. 10.
26 Galip Karagözoğlu, “Atatürk İnkılâbının Yerleşmesinde ve Gerçekleşmesinde Eğitimin Rolü ve Yeri”, Atatürkçülük (II. kitap), Ankara 1983, s. 131; Kemal Aytaç, A.g.m., s. 111-112.
27 Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük..., s. 161.
28 Vehbi Tanfer, A.g.m., s. 702.
29 Hurşit Ertuğrul, “Atatürkçülük Evrensel Boyutlu Bir Düşünce Sistemidir”, Atatürk Haftası Armağanı, Atatürk Dizisi, Sayı: 23, Ankara 10 Kasım 1990, s. 2.
30 Kemal Aytaç, A.g.m., s. 108.
31 Azmi Süslü, A.g.e., Ankara 1986, s. 9-10.
32 Hâkimiyetti Millîye, 26 Mart 1923’de yayınlanan mülakat; Söylev ve Demeçler, C. II, s. 147, 150; Azmi Süslü, A.g.e., s. 11-12.
33 Hurşit Ertuğrul, A.g.m., s. 2.
34 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 20; Genelkurmay Başkanlığı, Atatürkçülük..., s. 162; Saim Sakaoğlu, “Türk Gençliğinin Kültür Problemleri ve Atatürk”, Atatürk Gençlik ve Kültür, Konya 1990, s. 19.
35 Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. I, s. 246; Fethi Naci, “Eğitim, Öğretmenler ve Gençlik”, Atatürk’ün Temel Görüşleri, 6. Baskı, İstanbul 1989, s. 98.
36 Vehbi Tanfer, A.g.m., s. 703.
37 Vehbi Tanfer, A.g.m., s. 704.
38 Cem’i Demiroğlu, A.g.m., s. 605-606.
----------------------
* Trakya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi -
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 38, Cilt: XIII, Temmuz 1997

Doç. Dr. İlker Alp
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 38, Cilt: XIII, Temmuz 1997



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 03 Kasım 2009, 21:45:25
KÜR-ŞAD VE 40 ÖLÜMSÜZ BOZKURT
Türk tarihi, dünyanın en hamasî şiiri, Türk kahramanları da o şiirin berceste mısralarıdır. Bir zafer şehrâhını dolduran heykeller gibi 26 asrı süsleyen bu ölmezler tümeni arasında bir teki bir millete şeref verecek ne büyük faniler gelip geçti.

        Türk tarihi, dünyanın en hamasî şiiri, Türk kahramanları da o şiirin berceste mısralarıdır. Bir zafer şehrâhını dolduran heykeller gibi 26 asrı süsleyen bu ölmezler tümeni arasında bir teki bir millete şeref verecek ne büyük faniler gelip geçti. Tanrın Türk Tanrısı olduğuna, mavi gökle kara toprak arasındaki insan oğullarının yalnız Türklerden ibaret bulunduğuna, kendi ırklarının başkalarına hâkim olarak yaratıldığına inanan atalarımız için kahramanlık bir tabiat, fazilet bir huydu...

       Şimdi büyük adını saygı ile andığımız Kür Şad işte o kahramanlıkla faziletin şahlanmış örneği olan büyük Türk kahramanıdır.

       Millî ızdırapların şahlandığı ve şahsî ızdıraba karıştığı son yıllarda, ölmezler tümeninin zafer ve şeref şehrâhında hayalen çok dalaştım. Yarı masallaşmış çehresiyle Alp Er Tunga'dan, kahraman kadın Tomiris'ten başlayarak Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa'ya, Edirne kahramanı Şükrü Paşa'ya ve kurtuluş savaşının meçhul, fakat meşhur şehidine kadar bütün ölmezlerin önünden ihtiramla geçtim. Eskiden olduğu gibi yine Kür Şad'ı hepsinden büyük buldum. Çünkü o birçok büyüklerde görülen bazı küçüklüklerden uzak, birçok büyüklerde rastlanan menfaat duygusundan sıyrılmış, bazı büyüklerde bulunan yanlış hareketlerden beride kalmış kaya gibi aşılmaz bir devdi.

       Kür Şad, tarihimizde alevlerin, ışıkların, mehtapların ve yanardağların yanında gerçi parlamasıyla sönmesi bir olmuş geçici bir şahap gibidir. Fakat o geçici ışık tarihin gidişini değiştirmiş, kısa aydınlığında bize en büyük hakikati görebilecek fırsatı vermiştir. Bu hakikat ezeli ve ebedi kahramanlıktır.

      Tarih acayip bir ihtiyardır. Bazılarına tam hakkını verir. Bazı değersizlerden çok bahseder. Bazı büyükleri hiç anmaz. Bazılarından da yalnız bir kaç kelime söyler. Kür Şad bu sonuncularındandır. Onun hakkında bütün bildiğimiz: Türk milletini kurtarmak ve esir olan yeğenini Türk kağanı yapmak için kendisi gibi esir 40 arkadaşıyla birlikte Çin imparatorunun sarayına saldırdığı, fakat pek nispetsiz bir savaştan sonra can ve baş verdiğidir.

      Bu muhteşem saldırışın muhteşem kahramanlarını bilip tanısaydık ne hoş olurdu! Adlarını bile bilmediğimiz bu örneksiz fedailer acaba nasıl insanlardı? Kaç yaşlarında idiler? Hangileri hangi savaşlardan arta kalmışlardı? Anaları, babaları yaşıyor mu idi? çocukları var mıydı? Seviyorlar mıydı? Karıları, sevgilileriyle son defa neler konuşmuşlar, neler düşünmüşlerdi? Yazık, hiçbirini bilmiyoruz. Bildiğimiz yalnız şu:

     Yanardağ ruhlu, çelik iradeli kahraman Kür Şad... Bozkurt hanedânından yani kağanlar soyundan olduğu halde yeğenini tahta çıkararak Türk milletini diriltmek için kılıca sarılan Kür Şad... Bu nispetsiz çarpışmada zaferi sağlayacak tek yola giderek, yani düşmanın kalbine saldırarak ruh ve irade kuvveti kadar muhakeme gücüne de sahip olduğunu belirten Kür Şad... Başarılamayan bir ihtilâle rağmen düşmanın yüreğine korku ve dehşet salarak ırkı mahvolmaktan kurtaran Kür Şad... Sonra onun 40 şanlı arkadaşı...

       Bir hareketin değeri, verdiği sonuca göre ele alınırsa Kür Şad'ın hareketi Türklüğü yok olmaktan kurtardığı için Kür Şad büyüktür. Yapanın fedakarlığı ve kahramanlığı ile ölçülürse Kür Şad yine büyüktür. Velhasıl o çok büyüktür. Hiçbir kıskançlığın erişemeyeceği kadar büyük...

       Biz, bugünün Türkçüleri bu "kaybolmuş güneş"imizi 13 asrın karanlıklarından çekip çıkararak başımıza taç ettik. Şimdi o, büyük yarınımızı aydınlatıyor. Onun boşa gitmemiş okları 13 asrın ötesinden bize 41 kahramanın selamlarını getiriyor. Ve onların ruhları kendilerine doğru çelik ve kan tufanlarıyla yapılacak büyük bir yürüyüşü bekliyor.

     1300 yıl önce dökülen Kür Şad'ın kanı ırkımızı yabancılar arasında erimekten kurtarmıştı. Bugün de onun hatırası Türklük ruhunu eriyip sönmekten kurtaracaktır. Vaktiyle onun at koşturduğu yerlerdeki meçhul mezarlardan bize gelen sesler "daha ne kadar bekleyeceğiz?" diye sorarken bizim yayladan "yakında geleceğiz" diye yükselen haykırışlar onlara karşılık veriyor...

     Sefil ihtirasların ve baykuş seslerinin söndüğü yarınki Türkelinde Kür Şad için ulu bir anıt düşünüyorum. Gösterişsiz, sade fakat metin, kayadan bir anıt... O anıtın önünde Kür Şad'a ve arkadaşlarına saygı olarak börk ve çizme giymiş, kılıç ve sadak takmış Türk gençlerinin, birbirine perçinlenmiş sarp bir yığın gibi dik adımlarla geçit resmi yaptığını düşünüyor ve 1300 yıllık gençler olan Kür Şad'la arkadaşlarının da, yaralarından hâlâ dinmeyen kanlar sızdığı halde, kendilerine çevrilen başlara gülümseyerek selam aldıklarını görür gibi oluyorum...

                                                                                                 H.Nihal ATSIZ

                                                             KAHRAMANLIK

 


                                             Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
                                             Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
                                             Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
                                             Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

                                             Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
                                             Koşar adım gitmeli onların arkasından.
                                             Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından
                                             İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.

                                             Yırtıcılar az yaşar... Uzun sürmez doğanlık...
                                             Her ışığın ardında gizlidir bir karanlık.
                                             Adsız sansız olsa da, en büyük kahramanlık;
                                             Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir.

                                             Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
                                             Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
                                             Bunun için ölüme bir atılış gerekir.
                                             Atıldıktan sonra bir daha dönmemektir...

                                                                                   H.N ATSIZ



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 03 Kasım 2009, 21:52:31
GENÇLİK ve AHLAK
Milletlerin temeli ahlâktır. Ordu, bilgi, teşkilat gibi şeyler ahlâktan sonra gelir. Gerek Türk milleti olsun, gerek başka milletler olsun, ahlâkça yüksek oldukları zaman büyümüşler, ahlâk sağlamlıkları bozulduğu zaman da çürüyüp dağılmışlardır. Roma, İran, Bizans, İspanya’daki Gotlar, Araplar ahlâklarının bozukluğu yüzünden battılar. Dünkü Fransa, ahlâk bozukluğu yüzünden devrildi. Türk tarihinde geçirilen sarsıntıların baş sebebi de ahlâkın gevşemesidir. Her ne kadar bu gevşeme Türkümsüler, Dönmeler ve Devşirmeler yüzünden olmuşsa da, yine aynı sebepler ve aynı sonuçlar apaçık görülmektedir.

 

Bir milletin, özellikle gençliğin ahlâkı önemlidir. Çünkü milletin mukadderâtı söz konusu olduğu yerlerde, onlar iş görecekler, kan dökeceklerdir. Gençlik, kendini saran maddî ve manevî çevrede ahlâk disiplini, ahlâk örnekleri görürse, ahlâksızlığın daima ezileceğinden gençlik, kendisine sözle ahlâki telkin yapıldığı halde rüşvet, iltimas, dalkavukluk, haksızlığın hâkim olduğunu görürse, işte o zaman onda ahlâk buhranı başlar.

 

Gençler, en çok öğretmenlerini örnek diye alırlar. Öğretmen gevşek veya ahlâksız oldu mu, gençte ilk tepkiler başlar ve bu tepkiler her şeyi inkara kadar gider.

 

Öğretmen, ahlâk bakımından mükemmel bir insan olmalıdır. Yani seçkin bir zümreden olmalıdır. Halbuki bizde herkes öğretmen olmuştur. Ne ilkokul öğretmenleri için, ne de ortaokul ve lise öğretmenleri için bir karakter seçimi yapılmamıştır. Yalnız gerektiği zaman bir yoklama yapılmış, onda da çok kere haksızlık olmuştur. Kim daha çok veya kuvvetli tavsiye mektubu getirmişse sınavı o kazanmıştır. Öğretmen olacak gençleri soy, karakter, aile bakımından gözden geçirmek gerekmez mi? hattâ öğretmen olacak bir gencin soyu, bilgisinden daha önce gelmez mi? işte bu önemli nokta tamamiyle ihmâl olunmaktadır. Askerî okullara girecek öğrencilerin nasıl Türk soyundan olması şartsa, öğretmenlerin de Türk soyundan olması öylece şart olmalıdır. Bundan başka, ahlâki özellikleri nedir, bazı zayıf tarafları var mıdır, öğrenci gözünde gülünç bir tip midir, bütün bunlara da dikkat edilmelidir. Halbuki bunlara hiç dikkat olunmuyor ki, sonucun ne olduğu meydandadır.

 

Gençlik, ahlâki bir çevre içinde yaşamalıdır, dedim. Gençlik okulda, hayatta, sinemada, kitapta, plajda, sokakta, vapurda, tramvayda daima ahlâkın hakim olduğunu görmelidir. Gevşek bir öğretmen, kötü bir filim, zararlı bir kitap, bir plaj kepâzeliği, sinsi bir yazı bazan herhangi bir gencin bu toplum için kaybolmasına sebep olabilir.

 

Türk gençleri, millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini görmelidir. Türk gençliği ata yadigârı olan sebilerde rakı satıldığını , sinemalarda şehvet uyandıran filimler gösterildiğini, sağlık koruma yeri olan plajlarda türlü kepâzelikler yapıldığını görmemelidir. Mefâhiri inkar eden, yalancı ülkülerin propagandasını yapan, âileyi baltalayan yazı, roman, makale okumamalıdır. Yoksa, yalnız telkin vermekle, öğüt vermekle iş bitmez.
Millî ahlâkın mezbahası olan bar, meyhâne, balo gibi yerler ve güzellik kıraliçesi seçimi gibi rezâletler Türkiye’de yasak edilmelidir. Medeniyet bunlar değildir. Bunlar medeniyetin kanalizasyonlarıdır.

 

İstanbul’un seyyah şehri olmasını isteyenler, bunun ahlâkımıza da açacağı yaraları düşünemiyorlar. Seyyah şehri demek, bir alay yabancı ve ahlaksız zenginin keyfini yapmak için açılmış sefâhât ve fuhuş yuvaları ile dolu şehir demektir. İstanbul’a para vermek, sefâhat ve ahlâksızlık yapmak için bir sürü budala milyoner değil, eski tarih eserleri görmek için ciddi bilim adamları gelmelidir. Yabancı milyoner sefâhât yaparken kaç tane Türk genci onları kıskanarak kendisini girdaba atacaktır, hiç düşünülüyor mu?

 

Sözün kısası: Kendimize dönelim. Ahlâk, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, görenek, gelenek ve her şeyde milli olalım.

 

Milliyetçi dergiler ortalığı kapladıktan sonra, o paçavra gibi komünist şiirleri(!) ortalıkta azaldı. Bir de şu caz denilen zenci musikisi, balo denilen Avrupa rezaleti, bar denilen Amerikan kepâzeliği kalksa, hele şu tercüme kanunlar yerine millî örf ve ahlâkımızdan alınmış yasalar yapılsa, yani tam manasıyla milli olsak ne olur biliyor musunuz?

 

Yine dünyanın birinci milleti oluruz.

 

Bozkurt, 7. Sayı, 2 Temmuz 1942


 

(Hüseyin Nihal ATSIZ)


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 04 Kasım 2009, 07:53:03
Ey TÜRK Kızı ..., GENÇ KIZLARIMIZA ÇAĞRIHer sosyal yapı, kadın ve erkek dediğimiz iki cinsin birbirini tamamlamasıyla var olmuş bir bütündür. Tek başlarına düşünülemeyen bu bireyler, birlikte yaratıcı bir güç kazanırlar. Erkek, kadınla beraberken daha bahadır, daha erdemli ve daha bilge olmak zorunluluğunu duyar.Kadın da bir erkekle birlik olunca daha soylu, daha ince ve daha içlidir. Türk milletinin sosyal yapısını incelerken de Türk kadını ile Türk erkeğinin birbirini tamamlayan bir bütün oluşu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Eğer yurt ve millet işlerinde kadın, gücünü erinin gücüne kalmışsa başarı elde edilmiş; tersine kadın, umursamaz olmuşsa her şey yarım kalmıştır. Bu gerçeği bilen Türk milliyetçileri, daha savaşın başında, Türk kadınını - bilhassa genç kızlarımızı - kendi aralarında görmenin büyük mutluluk olduğunu inanıyorlar. Onun için de sizleri kendi yanlarına, savaş alanına çağırıyorlar.

Ey genç Türk kızı; Atillalar, Alpaslanlar, Osman Beyler, Timurlar yaratıcı güçlerini hep sizin kucağınızda kazandılar, İbni Sinalar, Kaşgarlı Mahmutlar, Uluğ Beyler, Fuzuliler ve Barbaroslar sizden emdikleri sütün kudretiyle Türk tarihinin birer parlak yıldızı oldular.

Siz, her çağda Türkçülük davasına kucak açıp süt verdiniz.

Genç Türk kızı, Kurtuluş Savaşı yıllarında İnebolu'dan Ankara'ya dek uzanan yolları dolduran kağnı kafilelerinin bütün insanları cinsdaşlarınızdı. Yamalı yorganını çıplak çocuğunun değil, nem kapmasından korktuğu, mermi sandıklarının üstüne örten sizin veya benim anam veya bacımdı. O savaşın kadın Mehmetçikleri, tarihimizin birer adsız bahadırıdır.

Ey genç Türk Kızı, Türk tarihinin büyük anıtlarında da sizin adınız, sizin ruhunuz var. Dünyanın en ince sanat eserlerinden biri olan Tac-Mahal sizden biri için yaratılmadı mı?

Fuzuli veya Nedim'in şiirlerinde her biriniz kendinizi bulmuyor musunuz? Ankara'nın Zafer Anıtındaki mermi taşıyan kadın da yine sizden biri değil mi?

Bugün Türk tarihinin yeni bir hamle çağı başlarken, sizleri aralarında görmek, sizlerden ışık, sizlerden inanç, sizlerden heyecan istemek Türk milliyetçilerinin en doğal haklarıdır.

Türkçülüğün; sosyal, ekonomik ve kültürel yönlerde kalkınmak için çadırlarını toplamış ve yeni ufuklara doğru göç hazırlığına başlamış damarlarınızdaki kanı ülkü yolunda karşı cinsin çabalarını katmak zorundasınız. Sizler de, Ankara'ya sırtında mermi taşıyan adsız dişi bozkurtlardan biri olunuz. Sizler de adı Zerrin Taç olan Kazvin'li Türk kızı gibi, inançlarınız uğruna, yüzünde tatlı bir gülümseme ile ateşe doğru erkek bir bozkurt gibi yürümesini biliniz.

Bir kocamış kurt, delikanlı Türk'e olduğu kadar -ve hatta belki de ondan fazla- siz genç Türk kızlarının yaratıcı atılışlarına inanan bir kişidir. Sizler isterseniz, toplulukları göz kırpmadan ateşe ve Ölüme sürebilirsiniz. Sizler isterseniz o toplumları kalkındırmak için yapılan her savaş kolay ve rahat bir savaş olur. Sizler isterseniz önünüzde eğilmeyecek baş ve devrilmeyecek kudret düşünülmez.

Ey Genç Türk Kızı, yarının mutlu ve büyük Türkiye'sini kendine ülkü edinen insanlar senin gücüne, senin inancına, senin desteğine muhtaçtırlar. Bu çetin yolda karşı cinsi - her zorluğu göze almış delikanlı Türk - yalnız bırakmamak sadece Ödevin değil, boyun borcundur da... Sen ona yardımcı oldukça tarihimiz yücelecek, sen, yüceleceksin...

Ey genç Türk Kızı, istedikten sonra her şeyi başaracağına inanıyorum. Çünkü: "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur."
ATSIZ ATA'DAN
ey Türk kızı hayatının her safhasını öylesine dolu yaşa ki ve öyle bir karakter çiz ki, her an mensubu bulunduğun büyük milleti ve yüce dini hakkıyla temsil edebilesin.. sen TÜRK KIZI hayatı ve saadeti pahalı elbiselerde, loş ışıklı mekanlarda arayanlar gibi vurdumduymaz, nemelazımcı olamazsın.senin için en güzel moda, senin asaletine en çok yakışan şekildir.sen öyle bir şahsiyete sahip olmalısın ki; insanlar senii imrenerek örnek diye gösterebilsin.. sen Allah Resulü'nün lanetlediği, erkekleşmek hevesinde olanların, kulaklarında valkman dünyadan bihaber tepinenlerin izinde değil, bir kız ve müstakbel bir hatun olarak cenneti ayaklarinin altında bilenlerin yolunda olmalısın. taşıdığın değerin farkında ol, yüksek idealler ve kutlu ülküler için yaratıldığını unutma...seni maziden ve hakikatten uzaklaştıran her düşünce ve hareketin felaketin davetçisi olduğunu bil ve tavrını göster..ve şunu bil ki yeni fatihler, mustafa kemaller doğuracak ve yetiştirecek yine sensin.......!
selam saygı ve dua ile..


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 10 Kasım 2009, 08:18:45
                                                     
                                      Ata'nın Tutulmayan Son Nasihati




Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk de her canlı gibi bir gün ölümü tadacağını çok iyi biliyordu. Atatürk için de kaçınılmaz bir sondu ölüm… Dünyadaki hayatın sonlanması anlamındaki ölüm, zaman zaman Atatürk'ün de aklına gelirdi.

Ölümü iç dünyasında hissettiği anlarda, düşünceleri sonsuzluğa yelken açardı. Tüm bedenini yine böylesi duyguların kapladığı bir sonbahar günü Atatürk, Ankara Orman Çiftliği'nin yanından geçerken, en yakın arkadaşı, Münir Hayri Egeli'ye; hayata gözlerini kapattığı zaman defnedilmek istediği yeri vasiyet etti.

Atatürk, sadece ebedi istirahatgahının yerini değil, aynı zamanda nasıl bir mezar istediğini de vasiyet etti. Atatürk'ün vasiyeti, şimdiki Anıtmezarının bulunduğu Anıttepe değildi. Arzuladığı mezar, büyük ,üstü kapalı bir mezar da değildi. Yüce Atatürk, daha mütevazi, üstü açık ve gelen geçenin yoğun olduğu Orman Çiftliği'ne defnedilmek istemişti.

Atatürk'ün vasiyetini en yakın arkadaşlarından Münir Hayri Egeli'den dinleyelim: “Mevsim sonbahardır. Ankara'da Orman Çiftliği'nde idare ortasındayız. Çiftlik müdürü Tahsin Bey, yanında Alman mimarı ile birçok yeni inşaat projeleri hakkında izahat veriyorlar…       

Çiftliğin büyütülmesi plânları ele alınıyor, sıra karşıdaki bir tepeciğe geldi. Orada bilmem hangi cinsi tavuklar için bir tesis yapılması düşünülmüş, Atatürk durdu, sonra 'olmaz, bu tepe için benim başka bir düşüncem var' dedi. Sonra bana döndü 'benim için nasıl bir mezar düşünüyorsunuz?' diye sordu.         

Hepimizin dili tutulmuştu, zannedersem Afet Hanım söze atıldı 'böyle güzel bir günde, böyle şeyler nasıl aklınıza geliyor?' gibi bir cümle söyledi.
Atatürk, güldü. O gün bilhassa neşeli, yüzü sıhhat ışıklarıyla nurlanmıştı. 'ölüm beşeriyetin değişmez kaderidir, marifet unutulmamaktır' dedi.

Sonra uzun bir süre pencereden dışarı bakarak ilâve etti, 'şu tepeye bana küçük ve güzel bir mezar yapılabilir, dört yanı ve üstü kapalı olmasın, esen rüzgârlar bana yurdumun her yanından haber getirir gibi kabrimin üzerinde dolaşsın, kapısına Gençliğe Hitabe'm yazılsın, o tepenin olduğu yer yol uğrağıdır, her geçen, her zaman dua okusun!...'

Orada bulunan herkes susuyordu…

Kimsenin bir kelime söyleyecek mecali kalmamıştı. Alman mimar da önüne bakıyordu…
Atatürk 'Mamafih bütün bunlar benim fikrim… Türk milleti elbet bana münasip göreceği şekilde bir yer yapar' diyerek hüzünlü konuşmayı bitirdi.

Aradan yıllar geçti o tepenin adı Hâtıralar Tepesi olarak öylece bomboş kaldı. Türk milleti ebedî atasına lâyık olduğu Anıtkabir'i dikti (…) İnsan ihtiyatsız… Acaba diyor, Hâtıra Tepesi'nde de bir taş dikilip üstüne Gençliğe Hitabe'si yazılsa.”

Atatürk'ün vefatından sonra, nasıl bir anıt mezar tartışması başladı

Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk vefat edince nereye defnin edileceği tartışma konusu oldu. Atatürk'ün aziz hatırasına yakışan bir anıtmezar yapılabilmesi için hükümet özel bir komisyon oluşturdu. Mezarın yeri ve biçimi konusunda karar verecek komisyon, yerli ve yabancı mimarlar, özel ve tüzel kurumların düşüncelerini aldı.

Bu arada, o sıralarda yurdumuzda çalışan ve Ankara'nın ilk bayındırlık projesini yapan ünlü şehircilik uzmanı Prof. Jansen'e, yeni Büyük Millet Meclisi'nin mimarı Prof. Holzmeister'e, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mimarı Prof. Taut'a ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde Prof. Belling'e de başvuruldu.

Yapılacak anıt mezar için, Çankaya, Etnografya Müzesi, Büyük Millet Meclisi'nin arkasındaki tepe (Kabatepe), Ankara Kalesi, Bakanlıklar (Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan arsa), Eski Ziraat Mektebi, Gençlik Parkı, Altındağ (Hıdırlıktepe), ve Gazi Orman Çiftliği gündeme geldi.

Gazi Orman Çiftliği

Atatürk, Gazi Orman Çiftliğine defnedilmek istiyordu. Atatürk'ün vasiyetini bilenler, Anıtmezar'ın Gazi Orman Çiftliği'ne yapılmasını savundular. Çiftliğin yeşilliğini, gezi yeri oluşunu ve Atatürk'ün, kendisi tarafından kurulan bölgeye defnedilmesi halinde, yaşadığı zamana ait anılarının içinde mutlu olacağı savunuldu.

Ancak, bu görüşe karşı olanlar da vardı. Karşı görüştekiler, Gazi Orman Çiftliğinin, gazinoları, bahçeleri ve türlü eğlence yerleri ile Ankara halkının belli başlı bir gezi yeri olduğuna dikkat çekerek; “Atatürk'ü buraya gömmek, burada kaynayan neşeli hayatı söndürebilir. Gerçekten bir hayat kaynağı olan ve ölmüş sanılan bir ulusu canlandıran Atatürk'ün ölüsü, daha sessiz bir yere yatırılmalı. Çünkü Ata, Orman Çiftliği'ni bir mezarlık değil, bir dinlenme ve eğlence yeri olarak yaptırmıştı.” görüşünü savundu.

Altındağ

Atatürk için düşünülen diğer bir yer ise bölgenin en yüksek tepesi olan Altındağ'dı. Tepe, şehrin her yerinden ve çok uzaklardan görünmesi bakımından bir anıt yapmaya elverişliydi. Ancak, Altındağ'ın çok dik tepe olması ve vatandaşın bu tepeye çıkmasının zorluğu göz önüne alınarak, Altındağ'dan da vazgeçildi. Atatürk gibi bir büyük devlet adamının şehrin ortasındaki bir tepeye gömülmesi, gelenek dışı görülerek Altındağ fikri de elendi.

Ziraat Mektebi

Atatürk'ün anıtmezarı için Ziraat Mektebi de düşünüldü. Ancak, yapılacak anıt, ne kadar büyük olursa olsun, tepeler arasında istenilen gösteriş, ululuk sağlanamayacağı düşüncesiyle sıcak bakılmadı. Tek sebep de bu değildi. Şehre de uzaktı. Ziraat Mektebi'ni isteyenler, Atatürk'ün Ankara'ya gelişini bir başlangıç olarak düşünmüştü. Oysa, ölümü, bir “son” değildi. Çünkü Atatürk, yeni Türkiye'yi ölmez değerler, düşünceler üzerine kurmuştu. Ölen, Atatürk'ün sadece 'fani vücudu' idi. O'nun ortaya koyduğu ilkeler, ölümsüzdü.

Kabatepe

Anıtkabir için, yeni Büyük Millet Meclisi'nin arkasındaki Kabatepe de teklif edilmişti. Burayı ileri sürenlerin başında Büyük Millet Meclisi'ni yapan ünlü Mimar Prof. Holzmeister geliyordu. Bu ünlü mimar, Atatürk'ün sağlığında Çankaya Köşkü'nü yapan sanatçılardan biriydi. Fakat Kabatepe fikri, komisyonda tutulmadı.

Bakanlıklar

Anıtmezar için o zamanlar, şimdiki Milli Eğitim Bakanlığı'nın bulunduğu arsa da düşünüldü. Komisyona, Anıtkabir'in bu arsaya kurulması da teklif edildi. Fakat bu yer, şehrin ortasında ve günlük hayatın en işlek bir alanı olduğu için uygun görülmedi.

Ankara Kalesi

Atatürk'ün anıtmezarı için, Ankara Kalesi de komisyonun üzerinde düşündüğü yerlerdendi. Burada yapılacak anıt, çok uzaklardan da görülebilirdi. Kale, başkentin sembolüydü. Kurtuluş Savaşı'nda Ankara Kalesi, halk türkülerine bile girmişti. Bundan başka, kale, şehrin tarih bakımından ünlü bir anıtıydı. Atatürk'ü bu tarih hazinesine yatırmak, O'nun yüce kişiliğine çok uygun düşerdi.

Karşı düşüncede olanlar, Türk Ulusunun kurtarıcısı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Atatürk'ün, yeni bir çağ açmış olan bir başkan olduğunu ileri sürüp; “O, Türk Ulusunun geçmişinden çok geleceğini temsil eder. O'nun koyduğu ilkeler, gelecekte daha mutlu olmamız için yapacağımız işlerde bize ışık tutar. Bundan ötürü Atatürk'ü görevini tamamlamış tarihî, eski bir anıtın içine gömmek doğru değildir. O, tek başına bir değerdir. Başka bir tarihî desteğe ihtiyacı yoktur.” düşüncesini savundu.

Çankaya

Atatürk için düşünülen diğer bir yer ise, Atatürk'ün, uzun yıllar oturduğu Çankaya'ydı. Çankaya, O'nun anıları ile doluydu. Ata, Çankaya'yı da çok severdi. O, “Benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya'dır.” sözünün bir vasiyet sayılmasını bile istedi.
Çankaya'yı isteyenler, Türk Ulusunun Kurtuluş Savaşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu, daha sonraki inkılâpların plan ve programlarının burada hazırlandığına vurgu yaptı. “Anıtkabir Çankaya'da yapılmalı; Ata'nın anıları canlı tutulmalıdır” görüşü dile getirildi. Bu teklifi, birçok fikir adamları ve bu arada birçok yazar destekliyordu. Anıtkabir'in Çankaya'da yapılmasına karar verilmek üzereydi.

Mithat Aydın, Rasattepeyi önerdi

Anıtkabir'in kurulacağı yerin kesin olarak tespiti için Büyük Millet Meclisi'nde 17 kişilik bir üst komisyon kurulmuştu. Başbakanlıktaki komisyona, bu konuda gelen teklifler, dosyalar hâlinde düzenlenmiş, Büyük Millet Meclisi'ne gönderilmişti. Komisyon üyeleri, dosyaları incelemişti.

Anıtkabir'in ya Çankaya'da ya da Etnografya Müzesi'nin bulunduğu yerde kurulmasına karar verilmek üzereydi. Toplantıda Komisyon Başkanı “Teklif edilen yerleri incelediniz. Üye arkadaşlar başka yerler de arayabilirler” dedi. Anıtkabir Komisyonu üyelerinden Mithat Aydın, ileri sürülen yerlerin hiçbirini uygun bulmuyordu. Ertesi gün Ankara'nın birçok yerlerini bu amaçla gezdi, inceledi.

Aydın Milletvekili olan Yüksek Mühendis Mithat Aydın, otomobili ile çıkamadığı yerlere yayan tırmanıyordu. Etlik, Keçiören, Cebeci, Altındağ'ı gezdi. En son, o zamanlar üzerinde birkaç küçük yapı bulunan Rasattepe'ye çıktı. Bu tepe, şehrin ortasındaydı. Çevresi boştu. Burada yapılacak Anıtkabir, çok uzaklardan görülebilirdi.

Mithat Aydın, komisyonun son toplantısında, Anıtkabir yeri olarak Rasattepe'yi önerdi. Tepenin özelliklerini anlattı. Fakat daha önce Çankaya üzerinde düşünce birliğine varmış olan üyeler, kararlarından dönmüyordu.

Özgeevren'in, “Türkiye'nin başkenti olan Ankara şehri, kollarını açmış Atatürk'ü kucaklamış olacaktır” sözleri komisyonu ikna etti Aynı gün yapılan ikinci toplantıda, birçok üyeler söz aldı.

En son Süreyya Özgeevren söz aldı. Rasattepe'nin Anıtkabir için çok elverişli özelliklerini anlattı ve sözlerini şöyle bağladı:
“Rasattepe'nin bunlardan başka bir özelliği daha vardır ki, hayali genişçe olan her kişiyi derin bir şekilde ilgilendirir sanırım. Rasattepe, bugünkü ve yarınki Ankara'nın genel görünüşüne göre, bir ucu Dikmen'de, öteki ucu Etlik'te olan bir hilal (yarımay)'in tam ortasında, bir yıldız gibidir. Ankara, hilalin gövdesidir. Anıtkabir'in burada yapılması kabul edilirse, şöyle bir durum ortaya çıkacaktır; Türkiye'nin başkenti olan Ankara şehri, kollarını açmış Atatürk'ü kucaklamış olacaktır. Atatürk'ü böylece bayrağımızdaki yarımayın (hilal) ortasına yatırmış olacağız.       

Atatürk, bayrağımızla sembolik olarak birleşmiş olacaktır! Ben bu açıklamayı, birçok aydın kişilere ve bu arada Hüseyin Cahit Yalçın'a da yaptım. Bu büyük fikir adamı, Atatürk'ün yatacağı yerin böyle açıklanmasında, gelecek nesilleri teşvik etmek bakımından büyük faydaların olacağını söyledi. Atatürk Anıtkabir'i için Rasattepe'ye oy verecek olanlar, Atatürk'e olan minnet borçlarını ödeme yolunu tutmuş olurlar!”

Süreyya Özgeevren'den sonra İçel Milletvekili Emin İnankur söz aldı ve bir anısını anlattı. Emin İnankur, eski bir öğretmendi. Atatürk, onu çok severdi. Ata çok defa O'nu yanına alır, şehri birlikte gezerlerdi. Gene bir gezide yolları Rasattepe'ye düşmüştü. Atatürk, şehrin buradan seyrettikten sonra Emin İnankur'a dönmüş ve: “Bu tepe ne güzel bir anıt yeri…” demişti.

Emin İnankur'un ve Süreyya Özgeevren'in bu açıklamalarından sonra, Rasattepe'yi beğenenler çoğunluğu sağladı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılması, büyük çoğunlukla kararlaştırıldı. Karar, hükümete bildirildi. Rasattepe 15.6.1939'da bedeli ödenerek kamulaştırıldı.






























Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 10 Kasım 2009, 19:37:50
                                                    Türk Gençliği



           [Herşeye rağmen muhakkak bir nûra doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız, aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdür. ( 1918 )

Gençler için vatanî işlerde ölmek söz konusu olabilir. Ama korkmak asla! ( 1919 )

Gençler! Vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır. ( 1919 )

Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz ve daha doğrusu milletin arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanış nedeni olmalıdır. Zaten herşey unutulur. Fakat biz herşeyi gençliğe bırakacağız, o gençlik ki hiçbir şeyi unutmayacaktır; geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir. ( 1919 )

Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak. ( 1923 )

Bizim halkımız çok temiz kalpli, çok asil ruhlu, ilerlemeye çok kabiliyetli bir halktır. Bu halk eğer bir defa karşısındakilerin samimiyetle kendilerine hizmet ettiğine inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin herşeyden önce millete güven vermeleri lazımdır.

Sayın gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır. Galip olmak, mağlup olmak. Size, Türk gençliğine terk edip bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima galip olacaksınız. Milletin yükselme neden ve şartları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle tereddüt etmeyin. Milleti o yükselme noktasına götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mani olacağız. Bunun için beyinlerinize, irfanlarınıza, bilgilerinize, gerekirse bileklerinize, pazularınıza, bacaklarınıza müracaat edecek, fakat netice mutlaka ve mutlaka o gayeye varacağız... Bu millet, sizin gibi evlatlarıyla layık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır. ( 1923 )

Gençler!
Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz eğitim ve kültür ile, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaksınız.
Ey yükselen yeni nesil! İstikbâl sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz. ( 1924 )

Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir. Milletin egemen amaçlarının görüş noktası budur. Hepimiz ona uymak zorundayız. ( 1925 )

Asla şüphe yoktur ki, Cumhuriyet'in gelecekteki evlâtları bizden daha çok rahata kavuşmuş ve daha mutlu olacaklardır. ( 1927 )

Sizi günlerce meşgul eden uzun ve detaylı söylevim, en sonunda geçmişte kalmış bir dönemin hikâyesidir. Bunda, milletimin ve gelecekti evlatlarımızın dikkatini dikkatini çekebilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem, kendimi mutlu sayacağım.

Bu söylevimle, milli hayatı sona ermiş varsayılan büyük bir milletin; bağımsızlığını nasıl kazandığını ve bilim ve tekniğin en son esaslarına dayalı, milli ve modern bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.

Bugün ulaşmış olduğumuz sonuç, asırlardan beri çekilen milli felaketlerden alınan derslerin ve bu aziz vatanın, her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, Türk Gençliği'ne emanet ediyorum. ( 1927 )

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulama alanına konulduğu zaman Türk Milleti yükselecektir. ( 1930 )

Türk çocuklarının kısmeti her başarılı hamleden hep sevinç veren neticeler almaktır. Türk çocukları; yürüdünüz, yürüyorsunuz, yürüyünüz! Yaptığınız hamleler sizi yüksek ideale ulaştırmak üzeredir. Durmayın, yürüyün...

Mutluluk, refah, sevinç ve hepsinden sonra dünyaya karşı yüksek bir gurur seni bekliyor.

Türk çocukları! Son sözümün son kelimesine dikkat!..

Gurur, büyüklük, sende zaten vardır. Bunu gösterme! Onu kendi yüksek enerjinin harimine ( kutsal yerine ) sakla! Gerekirse büyük alçak gönüllülüğünü göster. Fakat yine gerektikçe göster ezici yumruğunu!

İşte bu niteliklerinle ispat edebilirsin ne olduğunu!..

Benim bugünkü ve yarınki Türk çocukluğundan beklediğim nitelik bu şekilde belirmelidir. ( 1936 )

Türkiye Cumhuriyeti'nin, özellikle bugünkü genliğine ve yetişmekte olan çocuklarına hitap ediyorum:

Batı senden, Türk'ten çok geriydi. Anlamda, fikirde, tarihte, bu, böyleydi. Eğer bugün Batı nihayet teknikte bir üstünlük gösteriyorsa, ey Türk çocuğu, o kabahat senin değil, senden öncekilerin affedilmez ihmalinin bir sonucudur.

Şunu da söyleyeyim ki; çok zekisin! Bu belli, fakat zekânı unut! Daima çalışkan ol! ( 1936 )

Siz, genç arkadaşlar, yorulmadan beni takibe söz vermişsiniz. İşte ben bilhassa bu sözden çok duygulandım.

Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman dahi durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her mahlûk için tabiî bir haldir. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.

Sizler, yeni Türkiye'nin genç evlâtları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. ( 1937 )

Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir. ( 1937 )

Türk Milleti ve onun küçük ve büyük yaştaki çocukları çelikten yapılmış heykellerdir; onların ne olduklarını anlamak için onlarla savaş meydanlarında boy ölçüşmek lazımdır. İşte böyle bir teşebbüstür ki, Türk gençliğinin binlerce sene evvelden beri tanınmış olan yüksek kıymet, kuvvet, kudret ve yenilmez zekâsının imtihanı olur. ( 1937 )
/color]



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 11 Kasım 2009, 07:59:27
Cumhuriyet Dönemi'nde Türk Gençliği





Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sona ermesinin ardından, yurt içinde çok daha önemli bir mücadele başladı: Bağımsızlığını kazanan bu yeni devleti güçlendirmek ve yükseltmek. Bu dönemde kültürel, ekonomik ve toplumsal pek çok reformun aciliyetle yapılması ve bu reformların toplum tarafından kabul görmesinin sağlanması gerekiyordu. Atatürk bu dönemde genç nesil üzerinde önemle durmuş, gençliğin eğitimi ve bilinçlendirilmesi öncelikli konular arasında olmuştur. Cumhuriyet'in ilk yılları, başta Atatürk olmak üzere, devlet adamları ve aydınlar için "gençliğin Cumhuriyet'in koruyucuları" olduğu anlayışının hakim olduğu yıllardır. Cumhuriyet gençlere emanet edilmiş ve bu konuda gençliğe büyük ümit bağlanmıştır. Atatürk bu büyük hedefini ise şu şekilde tarif etmişti:

Benim için bir tek hedef vardır. Cumhuriyet hedefi. Bu hedefe varmak için, belirli yoldan yürüyen arkadaşların başarılı olması için, tutulan doğru yolda, namuslu yolda çok çalışmak ve etkin olmak gerekir.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında kazanılan başarıların, Türkiye'nin geleceğinin çok aydınlık olacağının en önemli işaretleri olduğuna inanıyordu:

Sizin gibi gençlere malik bulundukça, bu vatan ve milletin, şimdiye kadar elde etmeyi başardığı zaferlerin üstüne çok daha büyük zaferler elde edeceğinden şüphe etmiyorum.

 
Bağımsızlık mücadelesi ile elde edilen zafer, uzun yıllardır devam eden savaşlardan, ekonomik, politik ve sosyal alanlarda yaşanan büyük çöküşten çok önemli dersler alınmasını sağlamıştı. Bu dersler, hem Cumhuriyet ilkelerinin değerinin ve öneminin kavranmasını sağlayacak, hem ülkemizi bir daha benzer bir duruma düşmekten koruyacak, hem de yine benzeri olaylarla karşılaşılması durumunda bu sıkıntıların nasıl aşılacağını bizlere gösterecek önemli derslerdir. Atatürk de, özellikle gençlerin, Kurtuluş Savaşı boyunca kazanılan tarihi tecrübeleri çok iyi değerlendirmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Atatürk'e göre, bu tecrübeler gençleri olgunlaştırmış ve onları, sorumluluklarının önemini kavrayabilecekleri bir konuma getirmişti:

Gençlerimiz ve aydınlarımız ne için yürüdüklerini ve ne yapacaklarını öncelikle kendi düşüncelerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice benimsenip kabul edilebilir bir hâle getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır. Ben çok ümitliyim ki, gençlerimiz bunu yapacak derecede yetişkindir. Biliyorum ki ihtiyarlarımız gibi gençlerimizin de tecrübeleri vardır. Zira milletimizin yakın senelere ait gördüğü acı dersler, yakın yılların en yoğun olaylar ile dolu oluşu, devrimizin gençlerini eski devirlerin ihtiyarları kadar ve belki onlardan fazla olayın şahidi, dolayısıyla gençliğimizi ihtiyarlar kadar tecrübe sahibi yaptı.Herhangi bir gencimiz yaşadığı devrin belki üç katı oranında olaya şahit olduğu için her gencimiz üç misli yaş sahibi sayılabilir, onları da ihtiyarlar gibi tecrübeli kabul edebiliriz. Gençliğimizin sahip oldukları bu tecrübelerden istifade ederek çalışkan, memlekete faydalı ve büyük imanla donatılmış olarak vazifelerini hakkıyla yerine getireceklerine eminim.

Biz her şeyi gençliğe bırakacağız... Geleceğin ümidi, ışıklı çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir.

Cumhuriyet'in övüncü olan Türk gençliği, Türklük bilincinin doruğa ulaştığı Atatürk döneminde, dinamik, çalışkan, bilimi kendine yol gösterici tanımış, çağdaş, her şeyini ulusuna adamış, ulusunu uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmayı kendisine ülkü edinmiş bir gençlikti. Ulusun gerçek gücünü ve enerjik cevherini temsil ediyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda Türk gençliği Atatürk'ün bu güvenini boşa çıkarmamış, yıkılmış ve harap olmuş vatan topraklarından, ilerlemiş ülkeler seviyesine ulaşmak için gücünün son noktasına kadar çalışan bir güç haline gelmiştir. Özellikle de Cumhuriyet'in kuruluşundan Atatürk'ün aramızdan ayrıldığı 1938 yılına kadar geçen süre Türk Milleti'nin çağdaş bir ülke olma amacıyla büyük reformlara imza attığı, dinamik bir dönem olmuştur. Atatürk'ün Türk gençliğine hitap ettiği bazı konuşmaları şu şekildedir:



Gençler için vatanî işlerde ölmek söz konusu olabilir. Lâkin korkmak asla! (1919)

Gelecek için hazırlanan vatan evlâtlarına, hiçbir güçlük karşısında yılmayarak tam bir sabır ve metanetle çalışmalarını ve öğrenim gören çocuklarımızın ana ve babalarına da yavrularının öğreniminin tamamlanması için hiçbir fedakârlıktan çekinmemelerini tavsiye ederim.20

Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyet'i biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.


Atatürk gösterdiği yola uydukları takdirde, gelecek nesilleri güzel günlerin beklediğine de değinerek gençleri bu yolda kararlı adımlarla ilerlemeye teşvik etmiştir.

Asla şüphe yoktur ki Cumhuriyet'in gelecek evlâtları bizden daha çok rahata kavuşmuş ve bahtiyar olacaklardır. (1927)

Atatürk'ün Türk gençliğine inancını ve güvenini gösteren bir önemli olay da Hatay davası sırasında gerçekleşmiştir:

Fransız komiseri Ponçet Ankara'yı ziyareti sırasında, Ankara Palas'a uğrayan Atatürk ile karşılaşır. Atatürk Ponçet'yi masasına davet eder. Günün önemli sorunu Hatay meselesidir. Fransız Hükümeti zorluklar çıkarmakta, bu sorunun barış içinde çözülmesine engel olmaya çalışmaktadır. Atatürk masasında bulunan Ponçet'ye şu şekilde hitap eder:

 
- Hatay işi benim şahsi davamdır ve Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki beni, meseleyi başka türlü halle mecbur bırakacaksınız.Atatürk bu sözleri yüksek sesle Türkçe söylüyor ve çevresindeki insanlar da onu dinliyordu. Atatürk'ün Fransa'nın Suriye komiseri Ponçet'ye karşı "beni üzüyorsunuz" sözü salonda çok geniş bir etki oluşturdu. Orada bulunan bir genç ayağa kalkarak, oldukça yüksek bir sesle şöyle dedi:

- Atatürk üzülme, arkanda biz varız!

Atatürk yerinde başını sesin geldiği tarafa doğru çevirdi. Kaşları kalkmış, çehresi sevgi ile dolu olarak gence şöyle cevap verdi:

- Biliyorum çocuğum, onu bildiğim için ki böyle konuşuyorum."

Bu örnekten de Atatürk'ün arkasında gençlerden oluşan büyük bir kuvvet olduğunu bildiğini anlarız.


Eğitimin Önemi

Kitabın başında da vurguladığımız gibi, gençlik bir milletin varlığının devamını sağlayan çok önemli bir güçtür. Ancak bu gücün gereği gibi kullanılabilmesi ve millete fayda sağlayabilmesi için gençlerin iyi bir eğitim almaları, bilinçlendirilmeleri ve iyi yönlendirilmeleri gereklidir. Aksinin o ülke için nasıl gelişmelere neden olabileceğinin örnekleri yakın geçmişimizde yaşanmıştır. Yeterince bilinçlenmemiş, milli ve manevi değerlerden uzaklaşmış gençlerin tehlikeli ideolojilerin etkisinde kalmaları, ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü tehdit eden bir unsur haline gelmiştir.

Bu nedenledir ki Atatürk gençliğin iyi yetiştirilmesini ve bilinçlendirilmesi gerektiğini sıkça tekrarlamıştır. Doğru bilgilerle ve müspet fikirlerle aydınlatıldığında gençliğin Türk Milleti'nin yükselişinde önemli bir rol oynayacağını hatırlatmıştır:

Gençliği kesinlikle ideal sahibi ve ülkeyle ilgili olarak yetiştirmek herkesin, hepimizin, her devlet adamının başta gelen görevidir. Gençliği yetiştiriniz. Onlara bilim ve kültürün pozitif düşüncelerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler uygulamaya konulduğu vakit Türk Milleti yükselecektir.

Atatürk aynı zamanda Türk gençliğinin öncelikli olarak kendi benliğine, milli geleneklerine, ulusun birlik ve bütünlüğüne zarar verebilecek düşman unsurları tanıması ve bunlarla mücadele yöntemlerini öğrenmesi gerektiğine de dikkat çekmiştir:



Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri öğretimin sınırları ne olursa olsun, en evvel ve en esaslı olarak Türkiye'nin istiklâline, kendi benliğine, millî geleneklerine düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.


Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara özellikle varlığıyla, haklarıyla, birlik ve bütünlüğüyle çelişen tüm yabancı öğelerle mücadele zorunluluğu, milli görüşleri derinlemesine bilerek her karşı görüş önünde şiddetle ve özveriyle savunma zorunluluğu telkin edilmelidir. Yeni kuşakların ruh gücüne bu nitelik ve yeteneklerin aşılanması önemlidir. Hayatlarını sürekli ve müthiş bir mücadele biçiminde belirleyen milletlerin felsefesi, bağımsız olmak ve mutlu kalmak isteyen her millet için bu nitelikleri çok şiddetli olarak gerektirmektedir. (16.7.1921 Maarif Kongresi'ni açış konuşmasından)

Gençlerin bu şekilde bilinçlendirilmesi için ise, yalnızca gençlere değil, elbette toplumun pek çok kesimine önemli görevler düşmektedir. Genç nesil bilgisizlik veya yanlış bilgilendirmeler nedeniyle, diğer insanlara kıyasla daha kolay yönlendirilebilmektedir. Gençlerin yanlış yönlendirmelerden korunabilmelerinde ve kendilerinden beklenilen sorumlulukları tam olarak yerine getirebilmelerinde alacakları temel eğitim belirleyici rol oynamaktadır. Bu nedenle, gençlerin vatan ve millet sevgisini özümseyebilecekleri, tarih bilincine sahip olabilecekleri, kültürel mirasımızın değerini kavrayabilecekleri, devlete hizmet anlayışlarını geliştirebilecekleri, en önemlisi zararlı ideolojilerin telkinlerinden korunabilecekleri bir eğitim imkanına sahip olmaları gereklidir. Gençlerin bu bilinci almaları sağlanmadan onlardan beklenti içerisinde olmak doğru olmaz. İşte Atatürk'ün yaptığı budur. Atatürk gençlere çok güvendiğini, onları ülkemizin geleceğinin güvencesi olarak gördüğünü söylerken, öncelikle gençlerin doğru şekilde bilinçlendirilmeleri gerektiğini vurgulamıştır. Atatürk bu eğitim ve bilinçlendirilmenin sonucunda ortaya çıkacak olan 'irfan ve kültür ordusu'nun milletin geleceğini şekillendirecek kadar üstün bir güce kavuşacağını söylemiştir:

Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin geleceğini yoğuran kültür ordusu...

Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır.

Atatürk eğitim ile cahilliğin yok edilmesinin, bir milleti esaretten hürriyete kavuşturan önemli bir güç olduğunu hatırlatarak gençlerimizin iyi bir eğitim almalarının ne derece hayati bir önem taşıdığına dikkat çekmiştir:


 
Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.

Milli Eğitim programımızın, Milli Eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir.

Bir ulusun yüksek medeniyet seviyesine ulaşmasında, iyi yetişmiş, bilgili, kültürlü insan unsurunun önemi son derece büyüktür. Bu sebeple sağlam, üstün kaliteli ve milli kültürümüzün esaslarıyla çağdaş medeniyetin ileri teknolojisini birleştiren bir öğretim sistemiyle gençlerimizin yetiştirilmesi şarttır.

Genç bir nüfusa sahip olmak Türkiye Cumhuriyeti için büyük bir kuvvet ve güçtür. Ancak bu gençlerin doğru yönlendirilmesi, dış ve bölücü güçlerin, ülke aleyhine faaliyet gösteren ideolojilerin ve grupların etkisi altında kalmalarının engellenmesi gerekir. İşte Atatürk'ün, kültür devriminin üzerinde durmasının ve eğitime öncelik vermesinin nedeni budur.

Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız! Çocuklar geleceğindir. Çocuklar geleceği yapacak adamlardır. Fakat geleceği yapacak olan bu çocukları yetiştirecek analar, babalar, kardeşler hepsi şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki, yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirsinler! Hiç olmazsa yetiştirmek lüzumuna inansınlar! Okullardan başka; gazeteler, küçük dergiler köylere kadar yayınlanıp dağıtılmalıdır. Bizim köylümüz ne gazete ne dergi v.s. okumaz. Bilenler bilmeyenleri toplayıp, okutmayı, onlara okumayı anlatmayı bir vazife bilmelidir. 1923

Atatürk'ün eğitimin önemine dikkat çektiği sözlerinden diğer bir tanesi ise şu şekildedir:

İnsanlar sadece maddi değil, özellikle bu maddi kuvvetin içerdiği manevi kuvvetin etkisiyle yapıcıdırlar. Milletler de böyledir. Manevi kuvvet özellikle bilim ve inançla yüksek bir biçimde gelişir. Öyleyse hükümetin en verimli ve en önemli görevi eğitim işleridir. Bu yolda başarılı olmak için öyle bir program izlemek zorundayız ki, o program milletin bugünkü haline, toplumsal ve hayati ihtiyaçlarına, çevre koşullarına, çağın gereklerine uyum sağlasın, onlara uygun olsun. Bunun için çok büyük ama hayali ve karışık fikirlerden uzak durup gerçeğe derinliklerini görerek bakmak, dokunmak gerekir.







Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 15 Kasım 2009, 00:03:13
Türk oğlu, Türk kızı
Türklüğünü koru!

Başbakan, Apo’yu kurtarmaya çalışıyor

Başbakan Erdoğan’ın “Terör sorunundan bağımsız bir Kürt sorunu vardır” sözü, aslında tam da PKK’nın ne demek istediğinin iyi bir ifadesi. Eğer Kürt sorunu ile PKK sorununu, yani terör sorununu birbirinden ayırırsanız, meselenin nasıl ortaya çıktığı da ortadan kayboluverir.

O halde hemen soralım; PKK’dan önce nasıl bir Kürt sorunu vardı?

Bugün Türkiye’nin Kürt sorunu vardır diye tonlarca laf dökenlerin bu soruya verecekleri bir cevap yoktur, çünkü PKK’dan önce, en azından bir 50 yıl Kürt sorunu diye birşey yoktu bu ülkede. Kürt sorunu, PKK ile, yani terörle birlikte ortaya çıktı. Çünkü PKK terörü, varolduğunu iddia ettiği Kürt sorununu çözmek için başladı.

O halde Başbakan ne demek istediğinin farkında mı?

PKK teröründen bağımsız bir Kürt sorunu varsa ve siz bu sorunu PKK sorunundan ayırarak, demokratikleşme yolu ile çözeceğiz diyorsanız bunun ne anlama geldiğini de açık seçik ortaya koymalısınız.

Bu şu anlama gelir:

1- Türkiye’de Kürtlere demokrasi tanınmamıştır. Bu nedenle Kürt sorunu bir demokratikleşme sorunudur.

2- Kürtler demokrasi istemektedir.

3- PKK, Kürtler demokrasi istediği için ortaya çıkmıştır.

4- PKK terör uygulamıştır ama bunu da demokratik hakların elde edilmesi için yapmıştır.

5- O halde PKK terörünü ortadan kaldırmanın yolu açıktır: Devlet teröre engel olmak için demokratikleşecek, PKK ise demokratikleşmenin önünü açmak için terörü bırakacaktır.

6- Böylelikle Demokratik Cumhuriyet’e gidilecektir.

7- Terörden vazgeçmiş bir terör örgütüne siyaset yolu açmak, onun bir daha teröre başvurmasına engel olacak bir yöntemdir. Bu nedenle PKK’ya siyasi af çıkarılacaktır.

8- PKK terörden vazgeçip siyaset yapacağına göre, PKK’ya bağlı militan güçleri yatıştırmak için bu örgütün elebaşısı da hapisten çıkarılabilir, yani Apo affedilebilir.

9- Böylelikle Türkiye gücünü kanıtlamış olur. Terör örgütünü terörden vazgeçirmiş olur!

Başbakan’ın Türkiye’yi getireceği yer tam da burasıdır.

Başbakan, çok açık bir şekilde PKK’yı siyasallaştırmaya ve Apo’yu hapisten çıkarmaya çalışmaktadır.



Devlet silah bırak demez, teslim ol der! Kurtuluş Savaşı’na katılanların
bölgelere göre oranı


Türkiye’de açıktan Kürtçülük yapamayanların önemli bir tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdiğidir. Böylelikle denilmek istenir ki, ülkenin kurtuluşu ve kuruluşuna katılan Kürtlerin hakkı sonradan tanınmamıştır.

Gizli Kürtçülerin diğer propagandaları gibi bu da tümüyle yalandır. Yukarıdaki haritada Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen askerlerin hangi askerlik şubesine kayıtlı olduklarını gösteriyor. Hiçbir işgal olmamasına karşın, yani savaşa katılmalarının önünde hiçbir engel olmamasına karşın en az katılım Güneydoğu’dan olmuştur.

Oysa işgal altındaki Marmara ve Ege bölgesinden bile insanlar savaşa katılmıştır. Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’na katılmayan Kürtler çıkardıkları isyanlarda bu devleti yıkmak için savaşmaktan ve ölmekten çekinmemişlerdir. Kürt isyanlarında ölenlerin sayısı
Kurtuluş Savaşı’nda ölenlerin on mislidir!
 
 

Terörü engellemenin yolu eğer teröristin istediklerini yapmaksa, doğrusu Başbakan’ın yöntemi en iyi sonuç verecek yöntemdir. Tüm istediklerini yaptıran bir terör örgütü, bu noktadan sonra niye silahlı mücadele versin ki!

Dünyanın her yerinde terörle mücadele, teröristle silahlı mücadeledir. Devlet, kendisine silah çeken teröristlerle savaşırsa devlet olarak kalabilir. Yok eğer kendine silah çeken örgütle silahlı mücadele etmiyor, onu ikna etmeye çalışıyor, onunla pazarlığa oturuyorsa, orada bir devletten değil ancak bir örgütten sözedilebilir. Şu an Başbakan Türkiye’yi tam da böyle bir durumun içine sokmuştur.

Terör, elbette kendisine dayanak olacak belli toplumsal, ekonomik sorunları kullanır. Bunları kullanarak kendi terörünü meşrulaştırmaya çalışır.

Bu durum elbette PKK açısından da geçerlidir. PKK da, kendi terörü için belli bazı gerekçeler ortaya sürmektedir. Başbakan ise, bu gerekçelerin doğru olduğunu kabul etmekte, devlet geçmişte hata yaptı demektedir. O halde, PKK sizin gözünüzde bir meşruiyet, haklılık kazanmış demektir. PKK ile anlaşamadığınız tek nokta, bu haklılığın ifadesi için seçilen yoldur. Şiddetten vazgeçen PKK, her şeyin çözümüdür.

Kamuoyunda kendine aydın diyen PKK yardımcısı ve yatakçısı bir grubun PKK’ya ısrarlı ateşkes çağrılarının altında böylesi bir psikoloji oluşturma güdüsü vardır. PKK, silah bırakılmaya davet edilebilecek, yüce bir örgüt konumuna getirilmektedir.

Oysa PKK silahlı bir örgüt değil terör örgütüdür. Ona en fazla, teslim ol çağrısı yapılabilir. Silah bırak, acziyetin göstergesidir. Nitekim teröristler bu çağrılardan sonra iyice şımarmaktadır.

Tüm Türkiye’ye ve o PKK yatakçılarına da soralım a zaman: PKK silah bırakmazsa ne olur? Bundan kendileri mi zarar görür, Türk devleti mi!

Elbette PKK. PKK zaten yirmi yıldır silah kullanıyor. Silah kullanmak PKK’nın kaybedeceği savaşa devam etmesi demektir. PKK’nın kaybetmesini ve bitmesini istemeyenler, sözde silah bırakma çağrısı ile PKK’yı kurtarmaya çalışmaktadırlar.

Kimse Türkleri ve Türk devletini saf yerine koymaya kalkmasın. O halde biz de PKK’ya şöyle bir çağrı yapalım: Madem Kürtlerin demokratik haklara kavuşmasını istiyorsun, devlet demokrasinin önünde engel olarak seni görüyor, sen devlete teslim ol, devlet de demokratik hakları tanısın!

Ama PKK’nın terörist elebaşıları, silahın kendi güvenceleri olduğunu söylemektedirler. O halde siz demek ki demokrasi için değil, kendi örgütsel varlığınızı korumak için çalışıyorsunuz. Bir de devletin, Türk ordusunun operasyonları durdurmasını istiyorsunuz.

Ama bu komedi çok fazla bu haliyle devam edemez. Bunu Başbakan da anlayacaktır. PKK terörü, silahla bastırılacak, eşkıya gebertilecek ve sorun morun kalmayacaktır. Türk ordusunun da, Türk milletinin de buna misliyle gücü vardır. Görecekler...



Gerçek sorun: Türklerin Kürtleşmesi Kurtuluş Savaşı’nda savaşmayan Kürtler Cumhuriyet kurulunca Türklerle nasıl savaştı…



İsyan Tarih Bölge İsyancı
Nasturi  28 Eylül 1924 Beştüşşübab 1.000
Raçkoyan-Reman 2 Ağustos/11 Ağustos 925 Siirt-Sason-Silvan 1.000
Şeyh Sait 15 Şubat/31 Mayıs 1925 Diyarbakır-Kulp-Bingöl 3.000
Koçuşağı 7 Ekim/30 Kasım 1926 Ovacık-Hozat-Çemişkezek 500
Bicar 7 Ekim/Kasım 1926 Hani-Lice-Kulp 2.500
Zeylan 4 Temmuz 1930 Tendürek-Erciş 1.000
1. Ağrı 16 Mayıs 1926 Ağrı 200
2. Ağrı 13/18 Eylül 1927 Ağrı 800
3. Ağrı 7/14 Eylül 1930 Ağrı 1.500
1. Tunceli 21 Mart/22 Ekim 1937 Tunceli 1.500
2. Tunceli 1 Haziran/7 Ağustos 1938 Tunceli 4.000
Toplam   17.000
 
 

Fakat buraya nasıl geldiğimizi sorgulamamız gerekmektedir. Türkiye bugün bir Kürt sorununu, hem de Başbakanın ağzından ortaya koyuyorsa, bir yerlerde yanlış yapıldı demektir.

Bizce de bir Kürt sorunu vardır, o da Türklerin Kürtleşmesi sorunudur. Cumhuriyet’in ilanından bugüne, bir dönem ivme kaybetse de, Türkler Kürtleştirilmektedir.

Tarihi olgular ve rakamlarla bu durumu ortaya koyalım. Cumhuriyet ilan edildikten dört yıl sonra 1927 yılında nüfus sayımı yapılır. O nüfus sayımında 11 milyonluk Türkiye’nin 1 milyonu Kürtçe konuşmaktadır. Kabaca Türkiye’nin %10’u Kürttür. Bu Kürt nüfusun, yani 1 milyonun yarısı Güneydoğu’da oturmaktadır, kalan yarısı ise tüm Türkiye’ye dağılmış durumdadır. Kürtlerin büyük çoğunluğu Güneydoğu’da yaşamaktadır ama Güneydoğu’nun bile %25’i Türktür.

1924 ile 1938 arasında 16 tane Kürt isyanı çıkar. 1930 Ağrı isyanı devleti çok uğraştırır. İsyan bastırılır ama bölgede yeni bir isyan beklenmektedir. 1932 yılından başlanarak Türk devleti bu mesele üzerine eğilir. Başbakan İsmet İnönü, 1935 yılında Doğu gezisine çıkar. Gezide tespit ettiklerini raporlaştırarak Atatürk’e sunar.

Rapor’da bölgede Kürtlerin hızla çoğaldığı, Türk bölgelerin içine girip Türkleri zorla Kürtleştirdiği, Kürt hareketinin bir istila hareketi halini aldığı, bölgede Türk dayanak noktaları yaratılarak, bölgede hızla bir Türkleştirme seçeneğinin uygulanması önerilir.

Gerçekten de 1927 yılından 1935’e gelindiğinde Güneydoğu’da 206 bin olan Türk nüfus, 228 bine çıkmış, buna karşın 543 bin olan Kürt nüfus 765 bine çıkmıştır. Bu doğum oranları arasındaki farkla açıklanamayacak bir olgudur. Kürtler Türklerin 10 katı artmıştır. Bununsa tek bir sebebi vardır, Türkçe konuşanlar dillerini yitirmekte, Kürtçe konuşmaya başlamakta ve yavaş yavaş Kürtleşmektedir. İşte devlet, Atatürk’ün başında olduğu devlet sorunu böyle ortaya koymuştur.

Bu sorunun çözüm yolu olaraksa nüfus politikası önerilmiştir. Nüfus politikasının bir yanı, Güneydoğu’daki ağa ve şeyhlerin, Batıya iskanı ile bölgede yoğunluğun dağıtılmasıdır, diğer yanı ise özellikle mübadele ile gelen Türklerin bölgeye yerleştirilmesidir.

Bu amaçla iskan kanunu çıkar. Belli ölçülerde sonuç alınır. Nitekim 1965 yılına gelindiğinde toplam nüfus içinde Kürtçe konuşanların oranı %6’ya kadar gerilemiştir. Emperyalistler Sevr’i
Kürtlere uygulattırıyo



Cumhuriyet’ten bugüne Kürtler’in bir istila hareketi şeklinde gelişen nüfus hareketi yukarıdaki haritada görülüyor. Kırmızı renkli bölgeler, Kürtlerin yoğunlukta olduğu bölgelerle göçtüğü ve nüfus yapısını kendi lehlerine değiştirdiği bölgeler. Bu haritayı emperyalistlerin Sevr haritası ile karşılaştırdığımızda aynı bölgelerin 80 yıl öncesinde de emperyalistler tarafından paylaşılan ve Türkiye’den kopartılan bölgeler olduğunu görürüz. Kısacası emperyalistler Sevr hayallerini Kürtlere gerçekleştirtmektedirler. Fakat görülen o ki Sevr’i yırtan Ankara merkezli Milli Mücadele’den ders alan emperyalistler bu defa Ankara’yı es geçmemişler ve Kürtleri yoğun bir şekilde Ankara’ya göç ettiriyorlar. Kürt göçünün masum bir ekonomik ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünen gözlerin iki haritayı bir kez daha incelemelerini tavsiye ederiz.
 
 

Fakat 1960’lı yıllarda hızlı sanayileşme ve kentleşme ile birlikte işler yeniden tersine dönmeye başlar. Kürtçülük bir akım olarak ortaya çıkar. Büyük şehirlere ve Batı’ya akan Kürtler hemen hemen tüm bölgelerde Türklerin içinde erimek ve kaynaşmak yerine, Türklerin içinde ayrı adacıklar oluşturmaya, zamanla Türkleri tehdit etmeye ve etkisiz hale getirmeye başlarlar. Vanlılar, Diyarbakırlılır, Muşlular vs. hemşehri dayanışması gibi başlayan örgütlenme, Kürt istilacılığının başlangıcını oluşturur. Bugün tüm Batı kentlerinde, Türk’ün kafasında bir kılıç gibi sallanan Kürt tehdidi işte budur.

Tehdidin çok daha önemli bir boyutu ise kültüreldir. Kürtler, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da Türk köylerini kuşatır ve Kürtleştirir. Zayıf Türk köyü dirençsizdir. Bunu bilen Kürtler, zor yoluyla Türk köylerini istila ederler. Devlet ise buna ancak seyirci kalır.

Şehre gelen Kürt önce şehir hayatının çok dışındadır. O varoştaki zavallıdır. Türkler, memur ve işçi iken onlar ancak seyyar satıcıdır. Fakat şehirde kalma hakkı bulan Kürt derhal dayanışma grubunu oluşturur. Aynı şehirliler birbirine sırt çıkar. Böylece kentler, Kürt kabadayıların eline geçer.

İş kabadayılıkla bitmez. Bu kaba güce dayanarak, ticaret sektörüne el atarlar. Türk, işçi ve memur olarak ancak sabit gelire talim ederken Kürt, inşaattan giyime, yemekten finansa tüm ekonomik alanlarda hızla sermaye birikimi yaratır. Böylece şehir Kürtleşmeye başlar.

Kürt istilasında bir üçüncü yol ise Aleviler üzerinden etkileşimdir. Güneydoğu’nun Batıya açılan, Malatya, Erzincan, Sivas, Tokat, Maraş gibi Alevi yoğunluklu şehirlerde Kürtler Aleviler üzerinde hızla tesir ederler. Böylece geçiş bölgesinde de Kürtleşme yaşanır.

Bugün Türkiye’nin hem köyleri, hem şehirleri, hem de geçiş bölgeleri Kürtleştirilmiştir. Böyle bir noktada ortada bir Kürt sorunu, hele hele demokratikleşme sorunu olmadığı açıktır. Sorun, Türk nüfusun baskı altına alınması ve eritilmesidir. O halde çözüm, Türk’ün Türklüğünü koruması olmalıdır.

Türkoğlu Türklüğünü koru

Bugün PKK terrü ile mücadelede en önemli nokta budur. PKK, Kürtleşmeden güç almaktadır. Türkler Türklüğünü korursa PKK zayıf düşecektir. Bu ise askeri değil toplumsal bir çözümü gerektirir. Türk, kendi sorununu kendisi çözecektir.

Bunun için ilk başta yapılması gerekenlerse şunlardır.

1- Her Türk, alışverişini mutlaka Türkten yapmalıdır. Kürde aktarılan para PKK’ya maddi destek demektir. Türk, bu maddi desteği kesmezse, hem Türklerin mali gücü olmayacaktır, hem de Kürdün altında ezilecektir

2- Her Türk, Türkçe konuşmalıdır. Bunu da İstanbul şivesi ile konuşmalıdır. Dil varsa millet vardır. Ancak şehri istila eden Kürtler kendi dillerini hakim kılmaktadır. Bunlarla temas içinde Türkler de şivelerini bozmakta, Türkçe konuşsa bile adeta Kürt şivesiyle Türkçe konuşmaktadır.

TV’lerdeki Kürt dizilerinin, Kürt müziğinin, her adım başı Kürtçe müzik çalan barların, kasetçilerin, minibüslerin ortasına düşen Türk ister istemez lisanını yitirmektedir.

Buna direnmek için:

Türk,   Kürt dizisi izlemez.
           Kürtçe müzik dinlemez.
           Kürtçe müzik çalan barlara gitmez.
           Kürtçe konuşulan minibüse binmez.
           Kürtçe kaset satan dükkandan alışveriş yapmaz.

3- Türk, ancak modern şehir hayatında kendini ifade edebilir. Türk medeniyeti, köyden gelen etkilere kapatılmalıdır. Köy, her halükarda Kürtçülüğün yaşam alanıdır.

Yıllarca İstanbul’da Sivaslı, Erzincanlı, Malatyalı, Tokatlı Alevi kitlenin yarattığı köy ortamı, Kürtçülüğü güçlendirmiştir. Türk’ü saza mahkum eden köylü kafası, bugün şehirleri Kürt kültürüne teslim etmiştir.

4- Türkler, yemeklerine sahip çıkmalıdır. Türk’ün damak tadı, Kürt yemekleri ile yer değiştirmektedir. Türk’ü kebaba, lahmacuna mahkum eden anlayışla mücadele edilmelidir. Yemek, kültür savaşının bir parçasıdır. Mc Donaldslar ne kadar tehlikeli ise Kürt mutfağı da o kadar tehlikelidir.

Başka kültürlerin yemeklerini yiyen kültürler asimile olur. O nedenle Türk, Türk mutfağına sahip çıkmalı, başka şeyler yememelidir.

5- Her şeyden önce Türk üremelidir. Artan her bir Türk bebesi, bizi Ergenokan’dan çıkartacak bir kurtarıcıdır.

Not: 30 Ağustos Zafer Bayaramı dolayısıyla asılan afişlerde şu ifade vardı: Türk ordusunun kışlası milletinin yüreğidir!

Çok doğru, Türk ordusu o zaman kışlana dön!


-Alıntı-


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 16 Kasım 2009, 20:33:56
                                                                             TÜRKÇÜLÜK
 


Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde kullanılmıştır. Başka milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten başka milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere işarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten başkası sevmez.
Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır.

Ülküler, gerçekle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yaşama hakkına sahiptirler.

Türkçülük, büyük Türkelinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür.

Bu ülkü, geçmişte, birkaç kere gerçekleşmişti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır.

Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır.

Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik;

2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi;

3. Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

4. Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

Bu dört kaynaktan gelen düşünceler birbiriyle kaynaşıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıştır. Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir.

Bir millet yükselme iradesini taşımazsa, kendine güveni olmazsa, başkalarını taklitten başka bir şey yapamazsa, geçmişiyle övünmezse, başkalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savaştan korkarsa, o millet içinden çürümüş demektir.

Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıştıklarını görebiliyoruz. Geçmişi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçerdi. Gitgide bu kasırgalar sıklaşıyor. Bu gidişle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi kadar sağlam olmak yetişmiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da bizim için birinci şartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapışmaktır. Şaşıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih bağışlamıyor.

Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlik talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye devam ederse, doktor her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeye çalışırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukarıdakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde, görüşme ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği şey yapılmış olur.

Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü olamaz.

Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlaşır. Türklük güçlenir.

Türkçülerin ilk işi, görevlerini, arınmış gönül ve inanmış yürek ile yapmaktır.
 

Orkun, 10.sayı, 1 Ekim 1943
 


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 17 Kasım 2009, 14:22:36
                                         Atsız Atamızın TÜRK gençliğine vasiyeti



Türk ırkçısı değil misin


" Irkçı değil misin?

Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras'ın Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hristiyan dünyasının sevgisini kazanırız diye düşünürsün.

Sen yahudi bir sarrafın maliye bakanı olmasına da ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hatta kürt devleti kurmak için bunca Türk'ün kanına giren şeyh Sait'in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.

Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş bir budalasın.

Hüseyin Nihal ATSIZ - Ötüken Dergisi, 15 Şubat 1966, Sayı:26


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 18 Kasım 2009, 14:43:20
                                               KIZIL ELMA







Bir milletin yürütücü kuvvetine 'ülkü' denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.
ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı 'and' ve 'uzak hedef' demek olan 'ülkü', topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karşı içten sözleşmiş gibidirler.

ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.

Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!

Türkler, kendi ülkülerine niçin 'kızılelma' demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.

Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu'ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans'ın Asya ve Avrupa'daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta 'dördüncüsü Okyanusya'dır' üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini yaratamazdı.

Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü olaylara bakmak yeter:

60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin işinde İngiltere ve Amerika'ya kafa tutmaktadırlar. ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi'nin beşi 'Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin' daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy alarak Konsey'e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz, donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına dahil bulunan 50 devletten 45'i, Mısır'ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.

1946'da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye'ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye'nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının bile saygısını kazanmıştır.

Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere'den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin'deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin'de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika'ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey yapamıyor. Tebaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

Kızılelma ülküsüne 'tehlikeli maceracılık' diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

Biz ise bir yandan 'bir Türk dünyaya bedeldir' vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. 'Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk' olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.

ülküler için 'maddi faydası nedir?', 'uygulanabilir mi?' diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı'nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. ülküler de böyledir.

Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.

Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz. Ortak düşüncesi olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de 'Kızılelma' kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.

Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

Ziya Gökalp'ın mısraları düsturumuz olacaktır:

Demez taş, kaya
Yürürüz yaya...
Türküz, gideriz Kızılelmaya.


Kızılelma, 1.sayı, 31 Ekim 1947

H.Nihal Atsız


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 18 Kasım 2009, 20:24:25


 
Ç A N A K K A LE   S A V A Ş L A R I


Çanakkale Savaşları, Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri,
ve bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinin temelleri, Çanakkale'de atılmıştır.
Demokratik, laik, çağdaş, hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda da
önemli bir yere sahiptir. Büyük Türk Ulusu, en zor şartlarda dahi, Atatürk'ün etrafında birleşmiştir,
ve Cumhuriyet'in kuruluşunda Atatürk ilke ve devrimleri Türkiye'nin güvencesi oldüğünü görmüstür.


1915 ÇANAKKALE SAVAŞLARIN TARİH SIRALAMASI






28 Haziran 1914 Saraybosna suikasti.
Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcı.

28 Temmuz 1914 Avusturya-Macaristan, Sırbistan'a savaş ilan eder.

1 Ağustos 1914 Almanya Rusya'ya harp ilan eder.
Türkiye genel seferberlik ilan etti.

2 Ağustos 1914 Türk-Alman gizli ittifak anlaşmasının yapılması.

3 Ağustos 1914 Harbin öncesinde, donanmanın güçlendirilmesi maksadıyla İngiltere’ye sipariş edilerek yapımı tamamlanmış ve son kuruşuna kadar parası ödenmiş olan Sultan Osman ve Reşadiye isimli gemilerimize İngiltere tarafından el konulmuştu.

16 Ağustos 1914 16 Ağustos'ta İstanbul'a ulaşan Goeben ve Breslau gemileri Osmanlı Donanmasına katılarak Yavuz Sultan Selim ve Midilli isimlerini aldılar.

27 Eylül 1914 Çanakkale Boğazı'ndan bütün gemi geçişlerini yasaklaması.

29 Ekim 1914 Alman subaylar yönetimindeki Osmanlı donanmasının Rus limanlarına ve Rus donanmasına ateş açması.

1 Kasım 1914 Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na katılması.
Fransa ve İngiltere Türkiye'ye savaş açtı.
Rusya Türkiye'ye savaş açtı.

3 Kasım 1914 İngiliz-Fransız donanması'nın Çanakkale'nin dış tabyaları bombalaması.
Bu ilk deniz taarruzu, ilerki aylarda da tekrarlanacaktır.

2 Aralık 1914 Sarıkamış harekatının başlaması.

13 Aralık 1914 Mesudiye Zırhlısı, İngiliz B-11 Denizaltısı'ndan atılan torpidoyla batırıldı.

3 Ocak 1915 Churchill, Çanakkale'yi abluka altında bulunduran Amiral Garden'den Boğazın yalnız denizden zorlanmasını mümkün görüp görmediğini sorar.

5 Ocak 1915 Amiral Garden'in cevabı gelir.

13 Ocak 1915 Çanakkale'yi geçme planı Amiral Garden tarafından hazırlanmış ve 13 Ocak'ta Savaş komitesi tarafından onaylanmıştı.

20 Ocak 1915 Atatürk'ün Kuruluş halinde bulunan 19. Tümen Komutanlığına (Tekirdağ) atanması.

2 Şubat 1915 Atatürk'ün Tekirdağ'a gelişi ve 19. Tümeni kurma çalışmalarına başlaması.

19 Şubat 1915 Müttefik Donanması'nın Boğaz'ın dış tabyalarını bombalamaya başlaması.

25 Şubat 1915 Tekirdağ'daki 19. Tümen Komutanlığı'nın Maydos (Eceabat)'a nakli ve Atatürk'ün 19. Tümen Komutanlığı üzerinde olmak üzere Maydos Bölgesi Komutanı olarak görevini sürdürmesi.

7 - 8 Mart 1915 7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan gece Nusrat mayın gemisi düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakasındaki Akyarlar'a mayınlarını bıraktı.

12 Mart 1915 Hamilton Fransız ve İngiliz Kara Kuvvetleri başkumandanlığına tayin edildi.

16 Mart 1915 Amiral Carden sinirleri bozulduğu için görevden ayrıldı yerine Amiral de Robeck atandı.

18 Mart 1915 Çanakkale deniz zaferlerinin kazanıldığı gün.
Fransız ve İngilizler'in Çanakkale'ye yaptıkları deniz saldırısının başarısızlığı.

23 Mart 1915 Gelibolu/Çanakkale'de 5. Ordu'nun kurulması.

24-26 Mart 1915 Alman General Liman von Sanders Çanakkale’de V. Ordu komutanı oldu.
Sanders'in Gelibolu'ya gelmesi, yeni savunma planı yapması, Atatürk'ün komutanı olduğu 19. Tümeni ordu ihtiyat kuvveti olarak kendine bağlaması.

18 Nisan 1915 Mustafa Kemal, 18 Nisan 1915'te
Çamyayla (Bigali) köyüne gelerek köy evini Karargah yapmıştı.

22 Nisan 1915 Müttefikler'in Gelibolu'ya çıkarma yapmaları.

25 Nisan 1915 Arıburnu Zaferi kazanıldı. İtilaf Devletleri'nin, Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in Tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması. İngiliz ve Fransızların Seddülbahir, Arıburnu ve Kumkale'ye asker çıkarmaları, 9 ay sürecek Çanakkale kara savaşlarının başlaması.

28 Nisan 1915 Seddülbahir'de "1. Kirte Savaşı" olarak bilinen muharebe.

1 Mayıs 1915 Fransız Joule denizaltısı mayına çarparak battı.

2 Mayıs 1915 Van'ın Rus ve Ermeniler tarafından işgali.

6 - 8 Mayıs 1915 İkinci Kirte muharebesi.

12 Mayıs 1915 Muavenet-i Milliye torpidobotunun İngiliz Goliath zırhlısını torpilleyerek batırması, Çanakkale Muharebeleri tarihinde önemli bir yer tutar.

19 Mayıs 1915 Liman Von Sanders’in 42 bin kişilik bir kuvvetle Arıburnu çıkarma noktasındaki Anzaklar’a yönelik başarısız saldırısı. Türkler 10 bin kayıp vererek geri çekildi. 19 Mayıs 1915 günü Çanakkale Savaşı’nın en kanlı günlerinden biri yaşanmıştır.

1 Haziran 1915 Atatürk'ün Albaylığa yükselmesi.

4 Haziran 1915 Seddülbahir'de 3. Kirte Savaşı.

6 Ağustos 1915 Arıburnu'nda Anzak'ların cephenin ortasından büyük taarruzu.

8 Ağustos 1915 Atatürk'ün Anafartalar Grubu Komutanlığına getirilmesi.

9 Ağustos 1915 Birinci Anafartalar Zaferi.

10 Ağustos 1915 Conkbayırı Zaferi.

15 Ağustos 1915 Kireçtepe Muharebeleri.

21-22 Ağustos İkinci Anafartalar Zaferi.

1 Eylül 1915 Atatürk'e, Anafartalar Grubu Komutanlığı'ndaki üstün başarılan sebebiyle "Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası" verilişi.

8 Ocak 1916 Fransız-İngiliz birliklerinin Gelibolu'dan çekilmeleri.

9 Ocak 1916 Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Ordusu tüm cephelerde savaşı kazanmış ve 9 Ocak 1916 tarihinde İttifak Devletleri Gelibolu Yarımadası'ndan tamamen çıkartılmıştır.

14 Ocak 1916 Mustafa Kemal'in Edirne'de XVI. Kolordu Komutanlığına başlaması.

17 Ocak 1916 Atatürk'e, "Anafartalar Grubu Komutanlığı"ndaki üstün başarıları sebebiyle "Muharebe Altın Liyakat Madalyası" verilişi.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 20 Kasım 2009, 23:04:24
                                           Hüseyin Nihal Atsız Makaleleri-Türkçü Kimdir?



Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa, hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmiş zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yaşamakta, belirecek imkan ve fırsat aramaktadır
Türkçü, milli çıkarları şahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmişe saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savaşta korkusuz bir insandır.
Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği de nefsine karşı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağışlamaz ve bunları bağışlayanları düşman sayar
Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karşılığını beklemek veya takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken, bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.
Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir.
Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartışmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartışılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır
Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir
Türkçü hiç şüphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır.
Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da baş şartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barışmaz düşmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir
Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her şekilde savaşacaklardır.
Kısacası, Türkçüler, XX.yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır
(Orkun, 20 Ekim 1950)
__________________


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: ATTİLABİLGEHAN üzerinde 20 Kasım 2009, 23:15:58
              Bu yazısını biryerlere yapıştıralım da sürekli okuyalım kafamıza sokalım derim ben. Söylenecek her şeyi 10 yıllar önceden söylemiş değil mi ?..


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 22 Kasım 2009, 23:31:18
Ülkemizde üniversitelere olan ilginin bu kadar çok olmasında ki sebep, genç nüfusumuzun çokluğu ile beraberinde üniversiteye yüklediğimiz rolde önemli bir yer tutmaktadır. Son dönemlerde halkımızda üniversite kavramı ‘statü’ ve ‘istihdam’ kavramları ile ilgili bir kurum olarak algılanmaya başlamıştır. Toplumumuz, üniversitelere böyle bir akış açısından yaklaştığı için ‘herkesin üniversite mezunu’ olması zorunluluğu varmış gibi algılanmasına sebep olmaktadır. Oysaki üniversiteler ileri düzeyde eğitim veren, bilimsel araştırma ve yayın yapan kurum olarak algılansaydı herkesin üniversite mezunu olması gerekmediği anlaşılacaktı. Maalesef durum böyleyken eğitim politikalarıda bu şekilde planlanmıştır.


Üniversiteler amacına çalışmıyor;
Özellikle son yıllarda artan üniversite sayılarının yarardan çok zararı olduğu ortaya çıkmaktadır. “Her ilde bir üniversite” zihniyeti ile birlikte hızla çoğalan üniversitelerin denetimi imkânsız hala gelmekte, yeterli eğitim kadrosu oluşturulamamakta, eğitim seviyesi kalitesi gerilemekte ve üniversite ortamını lise seviyesine düşürmektedir. Üniversite kurumları da kendilerini ‘iş bulma kapısı’ gibi bir anlam yüklemeye başlamıştır. Nitekim kendi kurumlarını tanıtırlarken ne kadar bilimsel yayın yaptıklarından çok mezunlarının hangi büyük şirketlerde iş bulduklarının reklamını yapmaktadırlar.


Siyasilerin eğitim üzerindeki politik çıkarları;
Ülkemizdeki üniversite eğitimi anlayışı bu durumdayken hükümette eğitim politikaları üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Yeni açılan devlet ve özel üniversiteler, artırılan bölüm ve kontenjan sayılarının bir diğer amacı ise mevcut hükümet dönemi boyunca genç işsiz oranını düşük tutmaktır. Genç bireyin, lise eğitiminden sonra iş hayatına atılması yerine zorunlu üniversite eğitimi baskısına maruz bıraktırılarak sınavlara hazırlanması ve mutlaka üniversiteyi kazanıp okuması gerektiği dayatılıyor.

Gelişmiş ülkelerdeki üniversite eğitim sistemine baktığımızda, ülkenin hangi meslek sektöründe ne kadar eleman açığı var veya yok ona göre ayarlanıp üniversitelerde gerekli bölüm ve kontenjan sınırını ayarlıyorlar. Böylece mezun olan genç, elinde diploması ile işsizler kervanına katılmamış oluyor. Eğitimini aldığı sektörün içinde kendine bir yol çizebiliyor. Ülkemizde ise durum “çocuğum üniversite okusun da hangi bölüm olursa olsun, yeter ki açıkta kalmasın” düşüncesi ile hareket edilmektedir. Bu durum neticesinde iki kesim çıkar sağlamaktadır. İlki bahsettiğim gibi mevcut hükümetin işsizlik oranını kendi hükümeti boyunca düşük tutmak için gençleri üniversite çatısı altında yığma çabası, bir diğer kesim de başta ÖSS olmak üzere diğer eğitim sınavlarına öğrenci yetiştiren dershanelerdir.


İyi bir gelecek hayali ile cepleri boşaltmak;
Ülkemizde; bilgi metaya, öğretim elemanları satıcıya ve öğrenci müşteriye dönüştürüldü. Dershaneye gitmeden üniversite sınavı kazanılmaz düşüncesini aşıladılar beyinlere. Çocuğunun iyi bir üniversitede okumasını isteyen ana, babalar bütün birikimlerini bu yolda harcamaktan çekinmeyeceklerinden dolayı bu fırsattan nemalanmak için dershaneler, soru çözme mantığı, tahmini atışlar, karşılaştırmalar gibi çeşitli eğitim yollarını kullanıyorlar.

Dershaneler, soru bankası gibi çalışıyor. Üniversiteye giriş sınavlarında sorulan sorular üzerinden çalışmalar yapıyor. Ve amacı çocuğunun iyi bir geleceğe sahip olmasını isteyen ana, babalarda bu sisteme paralarını kaptırıyorlar. Günümüzde şöyle bir dershane ücretlerine baktığımızda ortalama 3 bin, 4bin TL gibi küçümsenemeyecek fiyatlarla karşılaşıyoruz. Dünyada başka örneği bulunmayan bu saçma eğitim sistemi, Milli Eğitimin başarısızlığının sonucunda ortaya çıkmıştır. Ve çocuğu üniversiteyi kazanana kadar birçok aile her yıl bu dershanelere oluk oluk para akıtmaktadır.


Eğitim sistemindeki bozukluk büyük yaralar açıyor;
Eğitim sistemimizdeki bozukluk daha ilkokul çağlarında başlıyor. Çocuklarımız ezber eğitim ile büyüyor ve o körpecik yaşlarında sınav maratonuna başlıyorlar. Ne çocuklar çocukluğunu yaşayabiliyor ne gençler gençliklerini. Gerek anne ve babaların çocuklarından beklentileri olsun gerekse bu uğurda harcadıkları maddi harcamalardan dolayı bu şartlar içinde yükümlülük ve korku ile sınava giren öğrencilerden geriye bir hayır kalmıyor.

Ezber bilgilerle büyüyen öğrenciler ilerleyen yaşlarında sosyal faaliyetlerde bulunmakta sıkıntılar yaşıyorlar. Sanatla ilgilenmiyor, spor yapmıyor, gezilere katılmıyor. Çünkü bu tür sosyal faaliyetler için gerekli harcamaları dershaneler kazanıyor. Asosyal olarak büyüyen gençler ileride içine kapanık, mutsuz birer birey oluyorlar.

Ezberci genç, sorgulama yeteneğini kaybeder. Öğrendiği bilgileri aklında muhakeme yapmakta zorlanır. Üniversiteyi 3 kuruşluk bilgi ile üç, beş kitap okuyarak çözdüm sanır. Çeşitli akademisyenlerin yayınlanmış makalelerindeki ana fikirleri ezberleyerek kendi düşünceleriymiş gibi başkalarına pazarlar. Ve bu sorgulamaktan aciz ezberci gençler Türkiye’nin geleceğidir.

Alaz TUNA



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 24 Kasım 2009, 20:20:00
TÜRKÇÜLERE BİRİNCİ TEKLİF


Türkçülüğü nazariye olmaktan kurtarıp hayata tatbik edebilmek için artık daha hızla harekete geçmeliyiz. İlk düşüneceğimiz şey Türkiye’de Türk kültürünü hakim kılmak, yabancı tesirleri silkip atmaktır. Bunun için her sayımızda Türkçüler’e teklifler yapacak ve tekliflerimizi kendimiz de titizlikle tatbik edeceğiz. Bugün ileri sürdüğümüz birinci teklif şudur: "Numara" kelimesinin kısaltılmış şekli olarak "Nu"yu kabul ediyoruz. Bunu "No" olarak yazmayı reddediyoruz. Çünkü "No", bunun Fransızca kısaltılmış şeklidir. Fransızlar, kendi dillerindeki "numero" kelimesinin ilk ve son harflerini alarak "No." şeklini bulmuşlardır. Nitekim Almanlar da kendi dillerinde numara demek olan "Nummer'in baş ve son harflerini alarak "Nr." şeklini kullanır olmuşlardır. Biz onlara uyarak, yanı ilk ve son harfleri olarak "Na" yi kullanamayız. Çünkü bu işaret bize "numarayı" hatırlatmaz. Halbuki "Nu" şekli aklımıza derhal "numara"yı getirir. Yabancı kültüre ait olan şeyleri faydasız ve lüzumsuz yere kullanmak ancak bir "aşağılık duygusunun sonucu olabilir. Onun bütün Türkçüler’e "Nu." şeklini kullanmayı teklif ediyoruz.

ORKUN, 1950, Sayı: 2


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 24 Kasım 2009, 20:20:43
TÜRKÇÜLERE İKİNCİ TEKLİF


Elifbamızın dördüncü harfi "Ç" dir. Böyle olduğu halde hemen her yerde, bir şeyin maddeleri harflerle sıralandığı zaman a,b.c,d sırası takip olunuyor. Böylelikle yine Fransız alfabesi sırasını takip ederek yabancı kültürün tesiri altında kalıyoruz. Meselâ okullarda çok şubeli sınıflar a,b,c,d, e şubeleri adını alıyor. Halbuki a,b,c,ç,d şubeleri adını alması gerek. Türkçüler bundan sonra bu gibi yerlerde elifbamızın sırasına uyarak yabancının tesirini atmaya çalışmalıdır. Bu sıra takip olunurken 'ğ" ve "ı" harfleri de atlanmamalı, yalnız kendi elifbamız göz önünde tutulmalıdır. Yazıda Frenk alfabesi sırasını takip etmekle Frenk adı taşımak arasında fark yoktur.

ORKUN, 1950, Sayı: 3


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 24 Kasım 2009, 20:21:21
TÜRKÇÜLERE ÜÇÜNCÜ TEKLİF


"Şark", "garp", "şimal", "cenup" kelimelerinin Türkçeleri okul kitaplarında "doğu", "batı", "kuzey", "güney" olarak geçmektedir. Biz de bunu kabul ediyoruz. "Doğu" ve "Batı" eskiden beri biliniyordu. "Kuzey", "Güney" kelimeleri de uydurma değil, Anadolu’da kullanılan sözlerdir. "Şimal" anlamına Anadolu’da "kuz" ve "tüney", "cenup" anlamına da "güney" kelimeleri vardır. Bunlar çok eski kelimeler olup kökleri Gök Türkler çağına kadar gider. Bizce "şimal" kelimesinin karşılığı olarak "kuz" gibi tek heceli bir kelime alınsaydı daha iyi olurdu. Fakat lüzumsuz ve faydasız tartışmalarla vakit geçirecek zamanda değiliz. Bu dört kelimeyi kabul ediyoruz. "Şimali şarkî yerine "kuzey-doğu", "şimalî garbi" yerine "kuzey-batı", "cenubu şarkî" yerine "güneydoğu", "cenubu garbı" yerine de "güneybatı" karşılıklarını kabul ediyoruz. Bunları aralarında birer çizgi koyarak yazacağız. Bütün Türkçü arkadaş ve ülküdaşlarımızın da böyle kullanmalarını teklif ediyoruz. Hep birlikte yürürsek Türkçülük muzaffer olacaktır. Biz hep böyle yazarsak küçük Türkler böyle okuyacak ve bizim, eskiye alışkanlık dolayısıyla biraz güçlük çekerek söylediğimiz bu kelimeleri onlar benimseyerek ve kolaylıkla söyleyip yazacaklardır.

ORKUN, 1950, Sayı: 4


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 24 Kasım 2009, 20:22:01
TÜRKÇÜLERE DÖRDÜNCÜ TEKLİF


Türkçe’yi başka dillerden ayıran bir hususiyet, sıfat tamlamalarında sıfatın mutlaka isimden önce gelmesidir: Büyük ırk, yiğit asker, bir okul, beşinci alay gibi... Bundan dolayı biz aynı adı taşıyan hükümdarları birbirlerinden ayırmak için, sıfatları başa getirerek "Birinci Mehmet",. "İkinci Murat", "Üçüncü Selim" deriz. İsimlerin başına gelen sayı sıfatlarını rakamla göstermek gerekince Lâtin rakamından sonra bir nokta koyarak hükümdarın adını yazmak icap eder: 1. Mehmet. 11. Murat, III. Selim gibi,.. Nitekim ordumuzda da birlikler bu şekilde gösterilir: 5. Alay, II. Tabur gibi... Halbuki epey zamandan beri dilimize aykırı ve Frenkperestlik neticesi olarak Mehmet 11, Murat III şekillerinde garibeler yazıldığını görüyoruz.

Hatta bu garibeler okulların resmî kitaplarına ve hatta İslam Ansiklopedisine kadar girmiştir, İslâm Ansiklopedisini hazırlayanlar arasında dilciler de bulunduğu halde Türkçe’nin böyle bir kırgına uğratılması millî bir talihsizliktir ve sözde aydınların nasıl Frenk tesirinde kalarak millî benliklerinden uzaklaştığını açığa vurmaktadır. Biz, övüncümüz olan dilimizi yabancı tesirlerinden korumak istediğimiz için bu sözleri daima rakamları başa getirerek yazacağız. Bütün Türkçülerin de bu haklı teklifimizi kabul edeceklerinden eminiz. Çünkü I. Mehmet’e "Mehmet I" demek, "Napolyon I" şeklinin tesirinde kalarak padişahlarımızın adlarını gâvurlaştırmak demektir kî bu da millî şuur eksiklisinden başka bir şey değildir.

ORKUN, 1950, Sayı: 5


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 26 Kasım 2009, 22:42:17
                       ATATÜRK'ÜN TÜRK IRKINA VERDİĞİ DEĞER



- Osmanlılığın telkin ettiği bu aşağılık duygusundan ne zaman kurtulacağız? diyordu.

Yafa'da Mustafa Kemal'in bölüğünde alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden yaşlı bir yüzbaşı vardı. Bu yüzbaşı Türk çavuşlara kötü davranıyor, yeni Arap erlere karşı ise gereğinden fazla tolerans gösteriyordu. Onların azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmuyordu.

Mustafa Kemal başından geçen bir olayı şöyle anlattı:

- Bir gün Makedonyalı yüzbaşı, kıt'a çavuşlarından birini bölük komutanı odasına çağırdı. Müfit'le ben de orada idik. Çavuş sağlam yapılı ve yakışıklı bir Türk genci idi. Yüzbaşı, gencin onurunu kıracak şekilde azarlamaya başladı. Delikanlıdan çok mensup olduğu ırka hücum ediyordu:

- Sen, diyordu, nasıl olur da yüce Arap ırkına mensup peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranır, ağır sözler söylersin? Kendini iyi bil, sen onların ayağına su bile dökemezsin...

Gibi gittikçe manasızlaşan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavuşun yüzündeki ifadeye baktım. Önce bir babaya duyulan saygının samimiyeti okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen bir isyanın ateşleri gözlerinden okunmaya başladı, fakat gerçek itaatin sembolü olan Türk askeri gibi iç duygularını gemlemeye çalıştı. Göz pınarlarından tanelenen yaşlar yanaklarından döküldü.

Dayanamadım.

- Yüzbaşı efendi susunuz! diye bağırdım.

Birden şaşırdı, sözlerinin bizden onay görmesini beklediği anlaşılıyordu.

- Yoksa fena bir şey mi söyledim? dedi. Ben de:

- Evet, çok fena hakaret ettiniz, buna hakkınız yok. Bu erlerin bağlı bulunduğu Arap kavmi size göre yüce olabilir, fakat biz Türklerin en büyük ve en asil millet olduğu, asla inkar edilemez bir gerçektir.

Yüzbaşı başını önüne eğdi, utanmıştı.

Yıllar sonra, bir gün Ankara'da anlattığı bu gerçek olay karşısında görüşü şu idi:

"Bu ve buna benzer olaylar, Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklüğümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanımak ve tanıtmak şarttır."

Mustafa Kemal'in, Türk Tarih Kurumu'nu kurmasının en büyük nedeni bu asil düşüncede aranmalıdır. Atatürk, Türk Milleti'nin asaletine, büyüklüğüne bütün Türklerin inanmasını ve bunu iftiharla savunmasını hayatı boyunca amaç edinmiştir, milletine:

"Ne mutlu Türk'üm diyene"

hitabıyla seslendiği zaman, buna tüm varlığı ve içtenliği ile inanmıştı.

MAHMUT ESAT BOZKURT - HATIRALAR


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 26 Kasım 2009, 23:11:47
                     TÜRK GENCİ!.. KENDİ IRKININ IRKÇILIĞINI YAPMAKTAN KORKMA!..





"Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde "Fener Rum Patriği" Atenagoras'ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün.

Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail'e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ kürt devleti kurmak için bunca Türk'ün kanına giren Şeyh Said'in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.

Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar, Türk ırkçılığını yerer, Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen, yobazlaşmış, okuduğunu sindirememiş bir budalasın."

Yukarıdaki paragraflar Atsız Ata'nın 1966 yılında yazdığı "Biz Ne Yaptığımızı Biliyoruz" başlıklı makalesinden alıntıdır. Tamamının okunmasını tavsiye ederiz.

Yıllar öncesinden bugünleri görebilen Atsız Ata ne kadar da haklıymış. Şeyh Said'in torunu Dengir Mir Mehmet Fırat AKP Genel Başkan Yardımcısı sıfatıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girmiş; bir yandan Meclis bahçesinde diğer kürt milletvekilleriyle birlikte kürtçe şarkı söyleyip halay çekiyor, diğer yandan kendi seçim bölgesi Mersin'i sistematik bir şekilde kürtleştiriyor. Bunun adı kürt ırkçılığıdır.

Atenegoras gebermiş ama yerine Bartholomeos türemiş. Türk Yurdu'nun göbeğinde Helenizm sahneye konuluyor. Bunun adı Rum ırkçılığıdır.

Yahudiler Türkiye'nin ekonomisini ele geçirdiler, kendilerinden ve işbirlikçilerinden başkasına hayat hakkı tanımıyorlar. Bunun adı yahudi ırkçılığıdır.

Türk Genci!.. Şu veya bu sebeplerden ötürü kendi ırkının ırkçılığını yapmaktan çekinir veya daha da kötüsü, Türk görünümündeki gayri Türklerin, dönme ve devşirmelerin aklına uyup kendi ırkının ırkçılığına karşı cephe alırsan; senden doğacak boşluk başkaları tarafından doldurulur, senin yurdunda başkalarının ırkçılığı yapılmaya başlanır. Türk Yurdu'nda yaşayan her türlü etnik topluluğun "demokrasi, insan hakları, fikir ve ifade özgürlüğü, hoşgörü" gibi kavramların ardına saklanarak düpedüz ırkçılık yaptıkları bu devirde, sen de kendi ırkına sahip çık ki varlığını sürdürebilsin.

Atsız ATA'nın yazdıkları itaat edilmesi, sizin belirttikleriniz alkışlanması gerekenlerdir. Lâkin şöyle bir durum da vardır;

Köylülere sorduğunuz zaman, "Köyüne kürtler yerleşmeye çalışırsa ne yaparsın?" diye, verdikleri cevap, "barındırmayız, gerekirse öldürürüz!" şeklindedir. Aynı şekilde Antalya'nın yörük köylerinden birisinde tanıdığım bir abim, köylerindeki arazisini kürtlere satmaya kalkan hainin arazisini ihtiyacı olmadığı hâlde sırf kürtler gelemesin diye faiş fiyata satın aldığını ve tabiki o hain köylüyü de gerektiği şekilde cezalandırdıklarını anlatmış idi. Şimdi ben bu adam "Amca sen tam Irkçısın!" dediğim zaman red etmekte, ama "kürtlere kızını, toprağını veriri misin?" denildiği zaman "vermem, vereni kınarım, dışlarım" demektedir. Şimdi bu iyi yönde gizli bir ırkçılıktır. Bu köylü amcanın Türkçü Düşünüş ile alakası ya da bilgisi yoktur, ilkokul mezunu bile değildir ama bugün şehirlerdeki sözde okumuş züppe cahillerin koyamadığı tepkiyi koymuştur..

Orta Gelirlilerde de durum pek farklı değildir. Bu kitle de işsizlik, mafyalaşma, ekonomik darboğaz, yoksullaşma, terör vb. tüm konularda kürtleri sorumlu tutmaktadırlar. aam Irkçı olup olmadıkları sorulduklarında olmadıklarını belirtmektedirler ama kökten, radikal söylemi olan Türkçü bir oluşumada destek vereceklerini belirtmektedirler.. Bilhassa "kürtleri sorununu kökten çözecek herkese maddi manevi desteğim var!" diyenler bile vardır ki M.H.P'nin bu konuda kendilerini aldattığını düşünmektedirler. İşte M.H.P'nin kırsal'daki çöküşünün başlangıcı da buna dayanır. Birçoğu MHP'ye güvenmese bile "kötünün iyisi" olarak nitelendirdikleri ve başka bir milliyetçi seçim şansı olmadığı için reylerini MHP lehinde atmaktadırlar..

Şimdi şu hâlde, bizim ihtiyacımız olan, kendisini hiçbir siyasi parti ya da görüşe ait hissetmeyen -ve belki Türkçü bir tepki bekleyen- bu geniş kitle üzerinde aidat duygusu yaratacak çözüm yolları bulmak olmalıdır.. Ancak bu iki kitlenin (köylü ve ortagelirli) desteği alınırsa Türkiye'de Turan'ın yolunu açacak, içdüşmanları sürecek Türkçü bir ihtilalden bahsedilebilir... Bayrak, Flama, Amblem, Logo gibi çözümler, tarihin çok eski çağlarından bu yana geri insanlar tarafından bile insanlarda aidat duygusu ve manevi bağımlılık yaratma amacıyla kullanılmıştır. Bizlere böyle simgeler lazımdır

ATSIZ ATA'NIN AYNI MAKALESİNDEN ALINTI:


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 29 Kasım 2009, 20:33:55
(http://www.yukleresim.com/images/ii327o67d2x8kgmatlkw.bmp)

(http://www.yukleresim.com/images/zhtlnletiaorq8rlgta.bmp)

(http://www.yukleresim.com/images/3fnlpvmondksvjy2y2ar.bmp)



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 02 Aralık 2009, 07:52:16
TÜRK'LERDE YURT(VATAN)SEVGİSİ
1. Ülke ve Yurt (Vatan) Kavramları

Kamu hukukuna göre bir devlet birbirini tamamlayan şu dört ana unsurun bulunması ile kurulur: İnsan topluluğu (millet), toprak (ülke), devlet kudreti (hâkimiyet), siyasî teşkilâtlanma (hükûmet).

Devletin bir unsuru olarak ülke, insan topluluğu ile birlikte "hazırlayıcı maddî unsurlar" içinde yer almakta ve devlet hâkimiyetinin kullanıldığı "coğrafî saha" olmaktadır. Bu anlamda ülke, sınırları belirlenmiş bir "toprak parçası"nı ifade etmektedir.

Türkler eskiden ülkeye "ulus", ülkenin sınırlarına da "yaka" demekteydiler. Tarihte kurulan Türk devletlerinde ülke, belirli sınırlara sahip devlet arazisi olup, bütün milletin ortak toprağı idi.

Türklerde "yurt" sözü, "vatan" kavramını karşılıyordu. Yurt sözü, en eski Türkçe metinlerden itibaren, "ev, çadır, toprak, yaşanılan yer, memleket" anlamlarında kullanılmış olan bir sözdür. Kelime, Türkiye Türkçesinde "vatan" karşılığı olarak kullanıldığı gibi Kırgızcada "ata curt" (vatan), "curttaş" (vatandaş), "curt, curut" (vatan, memleket, halk, tebaa), "aba curtu" (vatan), "curtan gal" (yurtsuz kalmak, beddua), Altaycada da "urt cer" (yurt, ahalisi olan yer) şekillerinde yaşamaktadır. Yine aynı kelimeden türeyen "yurtlan" (yurdu olmak), "yurtluk", "yurtlak", "yurtlu", "yurtsuz" sözleri ve deyimleri günümüz Türkiye Türkçesinde kullanılmaktadır.

Ülke sözü, yurt (vatan) sözüne göre daha dar bir anlam ifade etmektedir. Yurt (vatan) sözü, ülke ile birlikte milleti de içermektedir. Şu hâlde yurt (vatan), "bir milletin üzerinde yaşadığı, tarihi, gelenekleri ve hatıraları ile bağlanıp sevdiği, uğrunda severek ölmeye razı olduğu toprak parçası"na verilen isimdir.

Vatan, gelişi güzel bir "toprak parçası" olmayıp, baştan sona fethedilmiş, elde etmek ve korumak için uğrunda asırlarca can verilmiş, büyük fatihler, büyük cihangirler ve büyük komutanlar komutasında ve büyük ülküler yolunda, bağrına ve sınırlarına binlerce ecdat gömülmüş bir topraktır.
Şüphesiz, bir toprak parçasının, bir coğrafyanın "vatanlaşması" önemlidir. Vatanlaşma sadece o topraklar uğrunda can vermekle gerçekleşmez. Bu çok önemli oluşumun ilk aşaması olabilir. Fakat, coğrafyanın vatanlaşmasında ikinci ve çok önemli bir diğer aşama da, şehit kanlarıyla sulanan bu toprakların, aynı zamanda millî kültür değerleri ve medeniyet eserleri ile süslenmesi aşamasıdır. Yaşanılan topraklar üzerinde millî kimliğin damgasını taşıyan eserlerin meydana getirilmesi gerekir. Ülke üzerinde yaratılan eserler ve kültürel değerler, âdeta, bu toprakların vatanlaştırıldığını gösteren "tapu senetleri" gibidir.

2. Mete'den ATATürk'e Türklerde Vatan Anlayışı

Büyük Hun İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan yaklaşık 3000 yıllık bilinen Türk tarihi içinde yer alan bütün Türk devletlerinde, "kutsal vatan anlayışı"nın varlığı görülmektedir. Türk milleti hem "istiklâline", hem de "vatanına" çok bağlı idi:

Büyük Hun İmparatoru Mete Han'ın doğu sınırında bulunan düşmanları -belki de savaş nedeni bulmak için- Mete'den ünlü bir atını isterler. Mete Kurultayı toplar ve devlet büyüklerine sorar. Herkes bu soruya atın verilemeyeceği cevabını kesin olarak bildirir. Ancak, Mete (yine belki de zaman kazanmak için) gelen elçiye atını verip gönderir. Az sonra yine komşu Tunguzların elçisi gelir ve Mete'nin bir cariyesini ister. Mete, Hunlar arasındaki büyük kızgınlığa rağmen cariyesini de elçiye verip gönderir. Tunguzların elçisi, üçüncü kere gelir, çorak ve küçük bir toprak parçasını ister. Mete yine Kurultayı toplar. Devletin ileri gelenlerinden bazıları, bu değersiz toprak parçasının düşmana verilmesinden yana olur. Bunun üzerine Mete Han, gürleyip, şöyle der: "At ve kadın benim malımdır. Onun için verdim. Ancak toprak devletin malıdır. Toprağı hiç kimse başkasına veremez!" Toprağı verelim diyen devlet adamlarını da cezalandırır.

ATATürk'ün de çok iyi bildiği ve çok sevdiği; bir tarih dersinden sonra öğretmenlerle sohbet ederken anlattığı bu anekdot, Türklerdeki vatan toprağının kutsallığı anlayışını çok güzel aksettirmektedir.

Aynı anlayışın GökTürklerde ve Uygurlarda da devam ettiği bilinmektedir. Türklerdeki bu "vatan sevgisi" Türk ülkelerini gezen bütün seyyahlar tarafından da anlatılmaktadır. Fakat Türklerdeki bu vatan sevgisi, "göçebe" ve "yerleşik" diğer milletlerden farklı olarak, "siyasî bağımsızlık" fikri ile birlikte yürümektedir. Türk, yalnızca hür ve bağımsız yaşayabildiği toprakları "vatan" saymakta; bu şartların mevcut olmadığı toprağı kolayca terk edebilmektedir. Bu nedenle, Türk kültüründe "vatan", Türk "tuğlarının" veya "al bayrağın" dalgalandığı yerdir.

İslâmiyet öncesindeki bu Türk vatan anlayışı ve sevgisi, İslâmiyet sonrasında kurulan Türk devletlerinde de aynen devam etmiştir. Hem Büyük Selçuklu İmparatorluğu hem de Türkiye Selçuklularında devlet adamlarının bilinçli "yer ve yurt tutmak" veya "tehcir ve iskân" siyasetleri sonucunda Anadolu kısa sürede Türk vatanı hâline gelmiştir. Vatan kuran bir meydan muharebesi olan Malazgirt (1071) ve vatan koruyan bir meydan muharebesi olan Miryokefalon (Düzbel) (1176) ile "Anadolu" artık "Türkiye" yani "Türk vatanı" olmuştur. Bu çizgide, Sakarya Meydan Muharebesi de, "vatan kurtaran" bir meydan muharebesi olacaktır....
__________________


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 02 Aralık 2009, 18:47:49
İSTİKLAL MARŞI VE AÇIKLAMASI


         Kahraman Ordumuza


Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
         Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
         O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
         O benimdir, o benim milletimindir ancak.


İstiklal Marşı’nın yazıldığı dönemde Türk ordusu düşmanla savaş hâlindedir. Bu yüzden ordu ve millete cesaret vermek isteyen şair, şiirine “Korkma…” kelimesiyle başlar. Bu, bir sesleniştir. Şair, Türk milletine sesleniyor.
İki türlü korku vardır: Adi korku ve asil korku. İlk korkuda ödleklik anlamı vardır. Ancak, korkmak her zaman ödü patlamak anlamında değildir. Çoğu zaman da asil bir duygudur, insanî bir endişedir. İnsanların kaybetmeyi göze alamayacakları değerleri vardır. Mesela, milletin başına bir şey gelir diye korkmak, istiklalin kaybedileceğinden endişe etmek, asil bir korkunun ifadesidir.
Şairin “Korkma…” diye seslenmesi, asil bir endişenin, kaygının ifadesidir. Milletimiz istiklalini kaybetme korkusu içindedir. Şair, milletin endişe etmemesi gerektiğini; çünkü istiklalin kaybedilmeyeceğini söylüyor.
Birinci dizedeki şafak, güneş battıktan sonraki alaca karanlık zamanı anlatır. Şafağın bir anlamı da güneş doğmadan önceki alaca karanlıktır. İstiklal Marşı, sembolik olarak, iki şafak arasını anlatır. Akşamın şafağı Millî Mücadele’nin başlangıcı, sabahın şafağı ise bitişidir. Akşamın şafağından korkulur; çünkü arkasında karanlık bir gece vardır. Ancak, her gecenin bir sabahı olduğuna göre, içinde bulunulan karanlığın uzun süreceğini sanarak korkuya kapılmamalıdır. Biraz sonra şafak sökecek ve karanlık son bulacaktır. Bu benzetme şairin, Türk milletinin, bağımsızlığına çok kısa sürede kavuşacağı hakkındaki kesin inancını ortaya koyar.
Birinci dizede yüzmek, dalgalanmak manasındadır. Şafağın rengi kırmızıdır. Al sancak ise Türk milletinin sembolüdür. Türk bayrağının al rengi şairde bir alev izlenimi uyandırmıştır. Bu alev “sönmez”. Zira onun çıktığı kaynak, her Türk ailesinin evinde yanan ocaktır.
Ocak, ateşin yandığı yerdir; sonradan ev anlamını kazanmıştır. Ocakta ateşin yanıyor olması canlılığa işarettir. Yurdun üstünde tüten en son ocak kaldıkça, bu bayrağın alevi bu şafaklarda dalgalanacaktır; milletimiz istiklalini kaybetmeyecektir. Yeter ki o ocak tütmeye devam etsin. Şair bu benzetmeyle “bayrak” ile “millet” arasındaki bağlantıyı ifade ediyor. İkinci dize, aynı zamanda, “Son fert olarak kalsan bile bayrağı indirtmemek için, istiklali kaybetmemek için mücadele edeceksin.” demektir.
Üçüncü dizede şair bayrağımızdaki yıldız ile gökteki yıldızı birleştirir. Gökteki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi, “Türk milletinin yıldızı” olan bayrağa da kimse el süremez. Ayrıca; yıldız, beyazdır ve gece parlar. Millî Mücadele gece ise bayrağımızın yıldızı o gecede parlayacaktır. Yıldızın parlaması bir ışıktır. Işık, karanlıkta ümidi ifade eder. 
Yıldız kelimesi aynı zamanda kader, talih manalarına da gelir. Bayrak milletin kaderini, talihini temsil eder. O parlıyorsa, millet de aydınlık günlerini yaşamaktadır. Onun sonu, milletin sonudur. Şair üçüncü dizeyle Türk milletinin ve istiklalimizin sembolü bayrağımızın kesin olarak sonsuza kadar yaşayacağını ve dalgalanacağını belirtir. Bundan zerre kadar şüphesi yoktur. Şairin bu hayallerle belirtmek istediği Türk milletinin ölmezliği fikridir. O, ordu ve millete “Korkma…” derken böyle bir inanca dayanır. Millî Mücadele’nin zafere ulaşması işte bu sarsılmaz imanın sonucudur.
 
Dördüncü dizede muhteşem bir bencillik ve sahiplenme duygusu vardır. Buradaki bencillik gereklidir. Çünkü, bencilce muhafaza etmek zorunda olduğumuz değerlerimiz vardır. Bayrağımızı ve istiklalimizi işte böyle bir bencillikle muhafaza etmeliyiz.
 



Çatma kurban olayım çehreni, ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin, istiklâl!



Şair hilale, yani Türk bayrağına hitap ediyor. Edebiyatımızda sevgilinin kaşı hilale benzetilir. Bayrak nazlı bir sevgili gibi kabul ediliyor. Bayrak sevgilinin yüzüdür, hilal ise kaşı. Bayrak, bütün bir milletin sevgilisidir. Çehre, yüz demektir ve kullanımı yerindedir. Çünkü, yaratılmışlar içinde ruh hâli çehresine yansıyan tek varlık insandır.
Sevgilinin kaşlarını çatışı nasıl âşığı elemlere sürüklerse istiklalin tehlikede olması da milleti elemlere sürükler. Çehresi çatık olan aslında millettir. Milletin çehresi istiklal tehlikede olduğu için çatıktır. Şair, milletin istiklalini kaybetmemesi için canını vereceğini söylüyor.
İkinci dizede şair, ırkının kahraman olduğunu belirterek milletiyle ve milliyetiyle övünüyor. Vatanın timsali olan sevgiliye (hilale) gülmesi için yalvarır. Bayrağın kahraman ırkımıza gülmesi demek, istiklalin kaybedilmemesi demektir. Bayrak gülmediği, yani istiklal tehlikede olduğu için şiddet ve celâl vardır. Bayrak kahraman Türk ırkına gülmediği takdirde, bu millet onun uğruna döktüğü kanları kendisine helâl etmeyecektir; çünkü bayrak, rengini bu al kanlardan almıştır. Dolayısıyla Türk milletine borçludur.
Son dizede “Hak” kelimesi iki manada kullanılmıştır. Birinci manaya göre Hak, Tanrı manasına gelir. Müslüman olan Türkler ona taparlar. Hak kelimesinin diğer manası adaletle ilgilidir. Hak aynı zamanda yapılan bir iş, fedakârlık veya durum karşılığı alınması gereken paydır. Şair bu beyitte istiklal kavramı ile Hak (Tanrı ve adalet) kavramı arasında münasebet kurmaktadır. Milletler yüksek kıymetlere inandıkları ve bağlı bulundukları takdirde istiklale hak kazanırlar. Hakk’a tapan bu millet istiklali hak etmiştir.
 



Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.



Bu kıtada “hürriyet” kavramı söz konusudur. Burada şair “ben” kelimesini kullanmakla beraber kastolunan Türk milletidir. Şair, burada Tür milletini konuşturmaktadır. Ezel, öncesi olmayan zamandır. Türk milleti ezelden beri hür yaşamış ve hür yaşamaya alışmıştır. Ona zincir vurulamaz.
Zincir vurmak, esir etmek manasındadır. Bizi esir etmek isteyenler çılgın olarak nitelendiriliyor. Ayrıca, Batılılar Kuva-yı Milliyeciler için “çılgın” kelimesini kullanıyorlar. Çünkü, istiklal mücadelemizin başarıya ulaşmasını mümkün görmüyorlar. Şair, asıl çılgının onlar olduğunu demeye getiriyor. Asıl onlar olmayacak işe giriştikleri için, ezelden beri hür yaşamış Türk milletine zincir vurmak istedikleri için çılgındırlar.
Üçüncü dizede Millî Mücadele bir sele benzetiliyor. Fizik kurallarına göre suyu sıkıştırmak ve esir etmek mümkün değildir. Sıkıştırılamadığı için bent yapılır. O durumda da su, bendi ya yıkar ya da üstünden aşar. Bent esaret anlamına; kükremiş sel gibi olmak da esareti kabul etmemek anlamına gelir.
Ezelden beri hür yaşamış Türk milleti, esir edilmek istendiği takdirde kükremiş sel gibi, bendini çiğneyerek aşacaktır. Dağları yırtacak, okyanuslara sığmayarak taşacaktır. Hürriyetin başlıca özelliği sınır tanımamaktır. Hür yaşamak Türk milletinin karakteristik bir özelliğidir.



Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma, nasıl böyle bir îmânı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?




Bu kıtada savaşan iki taraf, Türk milleti ile Batı dünyası karşılaştırılmaktadır. Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk’ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.
Serhat, sınır boyu demektir. Sınırları askerler korur. İman dolu göğüsleriyle askerlerimiz çelik zırhlı duvarların karşısında duruyorlar.
Canavar, can alıcı mahlûktur. Tek dişi kalmış canavarlar daha vahşîdir. İhtiyarlığı sembolize eder.
Dördüncü dizede medeniyet, canavara benzetilmiştir. Saldırgan medeniyet, can çekişmekte olan ve can havliyle son saldırışlarını yapan, tek dişi kalmış bir canavarı andırır. Tek dişi kalmış demesinin sebebi, dehşet verici gözükmesine rağmen eski gücünü kaybetmiş ve ölmek üzere olmasından kaynaklanır. Burada bütün vahşîliğine rağmen, kendisini medenî diye tanıtan Batı dünyasıyla bir alay da vardır.
Şair medeniyete karşı değildir. O, medeniyet adı altında yapılan vahşete ve zulme karşıdır. Anadolu’yu işgal edenler, işgallerini haklı gösterebilmek için Batı Anadolu’da barbar Türkler olduğunu ve onları medenîleştirmek için geldiklerini söylüyorlar. İşte şair bu tür medeniyetin düşmanıdır.
Üçüncü dizede “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar, bırak, varsın ulusun, onda artık korkulacak bir taraf kalmamıştır.” deniyor. Burada millete ümit ve cesaret aşılanmaktadır. Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın, ne kadar ulursa ulusun, sonunun geldiği; bu canavarın Mehmetçiğin göğsündeki imanı boğmaya gücünün yetmeyeceği söyleniyor. Bu nedenle  -yine “korkma” kelimesiyle- o canavarın ulumasından endişe edilmemesi gerektiği belirtiliyor.


Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın;
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.


Şairin “arkadaş” diye hitap ettiği düşmanla savaşan askerimizdir. Türk yurdunu işgal hareketi hayâsız bir akın, işgale gelenler ise alçak olarak nitelendiriliyor. Şair, Türk askerinden yurdumuza alçakları uğratmamasını, bu hayâsız akını, göğsünü siper ederek durdurmasını istiyor; çünkü alçakları durdurmanın tek yolu, Mehmetçiğin iman dolu göğsünü siper etmesidir.
Son iki dizede imanın karşılığı olan “zafer” müjdelenir. Allah, kitabında inananlara zafer vadetmiştir. Zaferin yakınlığı inananların gayretine ve kahramanlığına bağlıdır. Şair geleceğe büyük bir inançla bakarak zaferin çok yakın olduğunu belirtiyor.



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 02 Aralık 2009, 18:56:52
İSTİKLAL MARŞI VE AÇIKLAMASI

         Kahraman Ordumuza


Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı!
Sen şehîd oğlusun, incitme yazıktır atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.


Bu kıtada “vatan” söz konusu ediliyor. Dış görünüşü bakımından vatan bir toprak parçasıdır. Fakat bu toprak parçası, milletin tarih ve hayatına sımsıkı bağlıdır. Onu kutsal kılan maddî yönü değil, millet ve tarih ile olan münasebetidir. Bu vatan, binlerce şehit tarafından kazanılmış ve korunmuştur. Bundan dolayı, ona bakarken toprağı değil, onda gömülü olan şehitleri görmelidir.
Toprağın altında kefensiz yatanlar, şehitlerdir. Şehitler kefensiz gömülürler. Toprağı vatan yapan, şehitlerin kanıdır. Vatan toprağının her karışında şehitlerimiz yatmaktadır.
Şair, cennet vatanımızın dünyalara değişilemeyeceğini söylüyor. Eğer her karışında binlerce şehidin yattığı bu topraklar üzerinde düşman gezerse o zaman atalarımız incinecektir. “Şehit oğlu” sözüyle vatan uğrunda canlar veren bir ecdada sahip olduğumuz anlatılmak isteniyor. Uğrunda canlar verilen vatanımıza sahip çıkmak ve onu muhafaza etmek, şehitlerin (atalarımızın) hatırasına olan saygının gereğidir.
Cennet, inanan insanların gideceği yerdir. Her Müslüman cennete gitmek ister. Dünya, cennete değişilmez. Vatan, cennete benzetilmiştir. Bu nedenle değişilmezdir.


Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ,
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.


Bu kıtada da “vatan” söz konusu edilmiştir. Bu cennet vatanın uğruna feda olmayacak kimsenin olmadığı söyleniyor. İnancımıza göre şehitler cennete giderler. Bağrında bu kadar çok şehit barındıran toprağın cennetten farkı yoktur. Çünkü, toprak sıkılsa şehitler fışkıracak kadar şehit verilmiştir.
Vatanını seven bir insan için en büyük yoksulluk, vatandan uzak kalmaktır. Şair, vatanın candan ve sevgiliden daha üstün bir değer taşıdığına inanıyor. Allah’tan tek istediği vatanından ayrı düşmemektir. Bunun için canını, cananını kaybetmeyi göze alıyor. Her şeyini kaybetse bile vatan toprağında yatmak onun için yetecektir. İnsan, böyle bir inanca sahip olmazsa vatanı için ölümü göze alamaz.


Rûhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne nâ-mahrem eli.
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli –
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.


 
Şair ve vatanları uğrunda çarpışarak hayatlarını veren Mehmetçiklerin, hatta Millî Mücadele’ye katılanların dilekleri, kendileri öldükten sonra da aynıdır. Şairin bir Müslüman olarak Allah’tan tek isteği, mabedine yabancı elinin değmemesi ve dinin temeli olan kıymetlere şahadet eden ezanların yurdun üzerinde ebedî olarak işitilmesidir. Yani, vatanımızın sonsuza kadar hür olmasını istiyor. Mabet, ibadet edilen yer demektir.
Üçüncü dizedeki “şehadet” kelimesi şahitlik manasına geldiği gibi ezanda geçen “Eşhedü en lâ ilâhe illallah”, “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” cümlelerine karşılı gelir. Bunlardan birincisi “Şüphesiz bilirim, bildiririm Allah’tan başka tapacak yoktur.”, ikincisi “Şüphesiz bilirim, bildiririm Muhammed Allah’ın elçisidir.” manalarına gelir.  Bir kimsenin Müslüman olabilmesi için kelime-i şehadet denilen bu cümleleri tekrarlaması ve bunlara inanması lazımdır. Müslüman ülkelerde günde beş vakit okunan ezan ile İslamiyet’in temelini oluşturan bu cümleler tekrarlanır.


O zaman vecd ile bin secde eder -varsa - taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!


 
Şair, önceki kıtada ruhunun Allah’tan tek isteğinin mabedine yabancı elinin değmemesi ve şehadetleri dinin temeli olan ezanların yurdumuzun üstünde sonsuza kadar işitilmesi olduğunu söylemişti. Bu kıtada ise emeli gerçekleştiği takdirde ne kadar sevineceğini anlatıyor. Şair -önceki kıtada olduğu gibi- burada da şehitler adına konuşuyor.
Emeline kavuştuğu takdirde şehidin eğer varsa mezar taşı coşkuyla Cenab-ı Hakk’a bin secde edecektir. Yaralarından kanlı yaşlar aka aka, her şeyden soyunmuş bir ruh gibi naaşı yerden fışkıracaktır. Ve o zaman başı yükselerek belki de arşa değecektir. Arş, göğün en yukarısıdır. Tüm bunlar emele ulaşmanın sevinciyle olacaktır.
Şair dokuz kıta boyunca, inancını bir an olsun kaybetmeden, bir an bile ümitsizliğe düşmeden, derece derece zaferi yakalar. Artık bayrak ve millet istiklale kavuşmuştur.
 


Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!


Bu kıtada artık istiklal kazanılmış olarak düşünülüyor. Birinci kıtadaki “şafak” kelimesi, güneş battıktan sonraki alaca karanlığı ifade ediyordu. Bu kıtadaki “şafak” ise güneş doğmadan önceki alaca karanlığı ifade eder. Bu vakit gündüzün, aydınlığın özetle zaferin müjdecisidir.
Birinci kıtadaki “nazlı hilal”, son kıtada “şanlı hilal”e dönmüştür. Yeni, aydınlık ve hür ufuklar, şanlı hilalin dalgalanışıyla süslenecektir. Bayrak artık şafaklar gibi şanlı, dalgalanacaktır. İstiklal kazanıldığı için bayrak uğruna dökülen bütün kanlar ona helaldir. Zira bundan sonra sonsuza kadar bayrağa ve Türk milletine yok olma, yere düşme, yeryüzünden silinme şeklinde bir tehlike yoktur. Türk bayrağı ezelden beri hür yaşamıştır, bundan sonra da hür yaşamak hakkıdır. Hakk’a tapan Türk milleti de istiklali hak etmiştir.
 


Not: Bu açıklamalar, Mehmet KAPLAN ve İsa KOCAKAPLAN’ ın tahlillerinin birleştirilmesiyle ve bazı ilavelerle oluşturulmuştur.
 
                                             Hazırlayan: Ahmet KAVAKLIYAZI (Türkçe Öğretmeni)


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 03 Aralık 2009, 08:05:32
İslam Birliği Kuruntusu
(H. Nihal ATSIZ)



Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti.

Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik, ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır.

Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır.

Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik ve dayanışma bile ancak görünüşte idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile ve şahıs menfaatını her şeyden üstün tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta son dereceyi bulan ahlâksızlıkları Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini göstermiş, hatta onun sağlığında bile akrabası ve damadı Ali ile, Peygamberin evdeşlerinden Ayşe hakkındaki dedikodular büyük sarsıntılara yol açmıştı. Ayrılık ve bozgunculuk Peygamberin ölümüyle ve ilk önce onun en yakın arkadaşları arasında başlamış devlet başkanlığı ihtiraslarının doğurduğu kavgalar, Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına yol açmış ve yirminci yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm dirim savaşı yapmışlardır.

Arapların devlet kurmaktaki kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en kesin tanığı, peygamberden sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin” (Ergin ve üstün halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha hayatlarında Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer, Osman, Ali) suikastlerle öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka hiçbir devletin tarihinde gösterilemez.

Buna rağmen Arapların, iki büyük düşman devletten İran’ı ortadan kaldırıp Bizans’ın güney ülkelerini almalarında olağanüstü hiçbir şey yoktur. İran – Bizans arasında yüzyıllardır süren savaş ikisini de yıpratmış, ayırıcı İran’ın doğudan Türkler eliyle yediği darbeler bu devleti ölüm haline getirmişti. Yeni bir inanç ve ülkü ile çölden fırlayan Araplar için kaybedilecek bir şey olmadığı gibi, ölürlerse Cennete gitmek, kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici özellikler de iştahlarını arttırıyordu.

Araplar, görünüşte büyük bir devlet kurmuş olmalarına rağmen, doğuda İran ve İspanya’da Vizigot devleti gibi iki yorgun ve bitkin devletten başka hiçbir devleti ortadan kaldıramamışlar ve rasladıkları ilk ciddi kuvvet olan Franklar önünde durmaya mecbur kalmışlardır.

Abbasilerin hakimiyeti tamamen nazari idi. Halife olmaları dolayısıyla bütün Müslüman devletler sözde ona bağlı bulunuyor, gerçekte ise halifelerin görevi güçle iktidara gelen şu veya bu hanedanın meşru olduğunu tasdikten ibaret kalıyordu.

Onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde Müslüman olan Türkler, İranlılar tarafından islamiyeti ortadan kaldırmak için hazırlanan büyük ihtilali suya düşürmekle, farkında olmadan bu dini kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır.

Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.

***

Müslümanlığı tek başlarına birçok millete karşı savunmalarından mıdır, yoksa manasını anlamadıkları Kur’ana kayıtsız şartsız inanmaktan mıdır nedir Türkler islamiyeti, taassupla kabul eden tek millet olmuştur. Müslüman ve Hırıstiyan Araplar arasında bir dayanışma olduğu gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla din savaşı yaptığı görülmemiştir. Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar da Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı.

Türklere gelince iş değişmiştir. Onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın bu âdeti tarih boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur.

Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini müsamahaya bıraktığı günümüzde bile Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak kadar gözü dönmüş sözde aydın mütaassıplar aramızda hiç de az değildir.

***

Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği şeye inanmakta hürdür.

İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini olduğu halde Hıristiyan milletler yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların getirdiği gelenekler dinden daha kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir şeydir.

Böyle olduğu halde bizdeki din mütaassıpları bugün hâlâ İslam kardeşliği kurulabileceği kuruntusu içinde esrimiş (sarhoşlaşmış) , kendi geçmişlerini, büyüklerini inkâr sapıklığına düşmüşlerdir.

Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır. Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atila, Çengiz, Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır. Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler kurabilmişizdir. V.b…

Artık bu hezeyanlardan kurtulmanın, kendimize dönmenin çağı gelmiştir. Ali-Muaviye kavgası, Hüseyin’in öldürülmesi bizim için mesele bile değildir. Bu, Arapların iç işi, bizim için de yabancı tarihlerin bin bir konusundan herhangi birisidir. Bizim için Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü değil, Kür Şad’ın Çin’deki, Genç Osman’ın İstanbul’daki ve Osman Batur’un Altaylardaki ölümü daha ilgi çekici, daha acıklı ve daha şanlıdır.

Bizim için Endülüs’ün düşmesi değil, Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan ve Azerbaycan’ın kaybı meseledir.

Mete, Atila, Çengiz ve Hülegü yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramandır. Bunların topyekün yaptıkları tahribat Halife Ömer’in İran ve Mısır’da yaptıkları yanında hiç kalır. Çünkü bunlar karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan şehirleri yıkıyorlardı. Ömer ise kâfir eseridir diye İran’ın medeniyet eserlerini yıktırmış ve Koca İskenderiye Kütüphanesini yaktırmıştır.

Şaman dininde olan Hülegü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemsi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir.

Bu muhteşem cevabı hangi Arap halifesi verebilmiştir?

İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de İslamlıktan önceki zamandanberi Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?

Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslana’a, Ertuğrul’a itiraz edenler Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne buyururlar?

Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani “İtoğullarıdır”

Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice “Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.

Hele Türkler’in islamiyetten sonra büyük devlet kurabildikleri iddiası ile sadece gülünçtür. Çin seddinden Avrupa ortasına kadar uzanan büyük ve şanlı Kun Devleti yedi yüzyıl sürmüş; Çin’den Doğu ve Batı Roma’dan haraç almıştır. Basit bir barbar topluluğu ne bu kadar uzun yaşayabilir, ne de bu büyük ve medeni devletleri vergiye bağlıyabilirdi.

Kora’dan Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen islami karakterde bir devlet olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz Han Devletinden uzun boylu konuşmaya lüzum yok. Bu kadar sözden maksat, Türklerin büyük devlet ve medeniyet kurmak için Müslüman olmaya ihtiyaçları bulunmadığının tesbitidir.

Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.

İslam birliği taraftarlarının mesele haline getirdikleri konulardan biri de selamlaşma işidir. Bunlar “günaydın”ı kabul etmiyorlar. “Selamünaleyküm” diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir bağ olduğunu ileri sürüyorlar.

Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma ile olacaksa bütün Müslümanların Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak icabıdır. Çünkü islamiyeti koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözüpek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı. Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil etmiştir.

Bunları bir tarafa bırakalım: Balkan Savaşında topyekün ihanet eden Arnavutlar, Birinci Cihan Savaşında topyekün ihanet eden Araplar Müslüman değil miydiler?

İngiliz casusu Lavrens’in altınlarını alınca, Medine’yi savunan Türk askerlerine karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu Arapların başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu?

Bugünkü nesiller, tarih kitaplarında okumadıkları için bilmezler: Birinci Cihan Savaşının sonunda Türk ordusu Suriye cephesinde bozulunca Türk esirlerini öldürenler, altın yuttuklarını sanarak öldürdükleri ve bazen diri Türklerin karnını deşenler hep bu din kardeşimiz Araplardı. Daha acıklısı da, İslam halifesi olan Türk padişahına ihanet eden Şerif ailesinin fertleri Şam’a girerken, bu Araplar, Türk tutsaklarını, Anadolu evlatlarını, koyun keser gibi boğazlıyarak Peygamber soyundan gelen şeflerine kurban etmişlerdi.

Bütün bu vahşet Arap Milliyetçiliği adına yapılıyordu. Arapları kendilerinden asla farklı tutmayan, Peygamber soyudur diye bilakis onlara üstün değer Türklere karşı bu cinayetler sırf kıral olmak ihtirasıyla gözü dönen adamlar, İngiliz altınlarıyla satın alınmış dindaşlarımız Araplar tarafından yapılıyordu.

Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı umumileşmiştir. Arap milliyetçiliği, kendilerinden Filistini koparan Yahudilere ve Araplar Yahudilerden dayak yerken kendilerine yardım etmeyen Türklere düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur. Okullarında Türk düşmanlığı aşılanmaktadır. Beş altı arap devleti birden bir avuç Yahudiye yenildiklerini unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası peşindedirler. Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof emperyalizmi olan komünizm geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap emperyalizmi olan Nurculuk gelmektedir.

Türklük bakımından komünizmle nurculuğun hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk Milletini ve kültürünü yok etmek için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık davasıdır. Bunun farkında olmayan binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün kucağına kurtarıcı diye atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen açıklanmıştır. Buna rağmen hala İslam kardeşliği ve İslam birliği kuruntusu peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin kasıtlı veya kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir.

Millet ve vatan haini olmak için mutlaka askeri sırları çalarak para ile düşmana satmak icab etmez. Kendi milletinin düşmanlarına hayranlık beslemek, onların davasını gütmek, kendi kültür ve mazisini inkar etmek de hainliktir.

İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam Birliği değil, Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.

Nihal ATSIZ




Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 03 Aralık 2009, 20:25:28
ATSIZ'IN  ŞİİRLERİNDE ÖLÜM FİKRİ



İsa KOCAKAPLAN

 

“Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir”

 

11 Aralık 1975’te aramızdan ayrılan Atsız, genç nesiller arasında etkilerini sürdürmeye devam ediyor. Ölümünün üzerinden 23 yıl geçmiş olması, onu gençlerin gözünden uzaklaştıramadı. Gençliğe adım atmakta olanlar yine “Bozkurtların Ölümü”nü okuyarak Türk oluyorlar.

Atsız, kendinden önce nesilleri etkileyen ülkü adamları ile aynı kaderi paylaşmıştır: Hayatını hep sıkıntı içinde sürdürmüştür. Ziya Gökalp da, Süleyman Nazif de, Mehmet Akif de hayatlarını ihtiyaç içinde sürdürmüşler ve geriye yazdıklarından başka bir şey bırakamamışlardı. Ülkü erleri, dünyada kazandıkları parayı da, ülkülerini yayma yolunda harcamışlardır.

Atsız, bunun en son ve zirve örneğidir. Onun ölümünden yıllarca sonra süren ve sürecek olan etkisi, elbette her türlü maddî kazancın üzerindedir. Ülkü adamlarını büyük yapan, rahat yerine çileyi seçmeleri ve buna sabırla katlanmalarıdır.

Prof. Dr. Ömer Faruk Akün, Atsız’ın mücadele adamlığı yönünü şöyle değerlendirir:

“İnandığı dava yolundaki mücadeleleri, bu gaye peşinde kırk sekiz yıl boyunca çalışan yorulmaz kalemi, Atsız’ı Türkçü düşünüşün Cumhuriyet yıllarında en kuvvetli temsilcisi ve önderi yapmıştır. Yazdıkları ile Türkçü düşünceye açıklık getiren, belirli prensipler ve hedefler çizen Atsız, Türk seciyesini ve Türklüğü bozmaya yönelmiş, millî şuura gizliden veya açıktan cephe alan  Türklük aleyhtarı düşünce ve tertiplere karşı aralıksız mücadele etmiş, Türklüğü kendisini bekleyen tehlikeler önünde daima uyanık tutmaya çalışmıştır.” (DİA, c.4, s.88)

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercılasun da Atsız’ın birinci özelliğinin “ülkü adamlığı” olduğunu belirterek şunları söyler:

“ Atsız her şeyden önce bir ülkü adamıdır. Onun birinci vasfı ülkücülüğüdür. Bütün faaliyet sahaları; tarihçiliği, edebiyat araştırıcılığı, romancılığı gibi şairliği de, bağlı bulunduğu ülkünün mihveri etrafında döner.” (Atsız’ın şiirlerinde ülkü, Atsız Armağanı, İstanbul 1976, s. CXXXI)

Her iki değerli bilim adamının belirttikleri gibi, Atsız’ın hayatında ülkücülük ve bu uğurda mücadele  adamlığı daima ön plâna çıkar. Atsız, bu yolda üniversitedeki asistanlığından çıkarılmış, öğretmenlik yaptığı okullardan pek çok kere sürgün edilmiş, hapishanelere düşmüş, işkencelere uğramıştır. Bütün bunlara rağmen o yılmamış, mücadelesini sürdürmüştür. Hatta ölümüne yakın bir zamanda, ömrünün iki buçuk ayını (15 Kasım 1973-Ocak 1974) yine ceza evinde geçirmiştir. O sırada 69 yaşındadır. Suçu daima aynıdır: Türk milliyetçisi olmak...

Ülkü adamlarının ölüme bakışları önemlidir. Zira onlar gözüpek oluşlarını, ölüme bakışları ile de beslemektedirler. Atsız, ölüm hakkında ne düşünmektedir? Ölüme bakışının yansımaları nelerdir?

Onun çok okunan romanlarından birinin adı “Bozkurtların Ölümü” adını taşır. Romanlarındaki kahramanlar daima ölümle burun buruna yaşarlar. Hatta Ruh Adam’daki Selim Pusat ölüm sonrasını bile romanda yaşar. Ölüme gözünü kırpmadan giden Kürşad, Atsız’ın en sevdiği ve ortaya çıkardığı bir Göktürk prensidir. Kürşad, Atsız tarafından fark edilmiş gerçek bir tarihî şahsiyettir. Onun bu yönünü yine Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’ün yazısından aktarıyoruz:

“ Atsız’ın Türk tarihi konusunda getirdiği yeniliklerden biri de kendisinden önce varlığı fark edilmemiş Kürşad adlı büyük ve meçhul bir Türk kahramanını ortaya çıkarmasıdır. Doğu Göktürk Kağanlığı’nın Çin boyunduruğuna düştüğü ve kağan ailesinin Çin hükümdarının sarayında esir tutulduğu bir zamanda, yeğenini kurtararak kağan olarak oturtmak ve bu suretle Türk Devleti’ni yeniden diriltmek  için, kırk fedai arkadaşı ile birlikte fağfurun sarayına inanılmaz bir cesaretle yaptığı baskın sonunda ölen Göktürk şehzadesi Kürşad’ı, Atsız cesaret ve fedakârlık bakımından Türk kahramanlarının en büyüğü olarak görmektedir. Atsız, Kürşad’ı yalnız tarih yazılarında ele almamış, Bozkurtların Ölümü adlı romanının baş kahramanlarından biri yaptıktan başka adını sık sık andığı şiirlerinde de örnek ve emsalsiz bir kahraman sıfatıyla devamlı yüceltmiştir.” (DİA, C.4, S. 89)

İşte Atsız, Türk tarihinden, milletinin bağımsızlığı için kendini çekinmeden ölümün kucağına atan bir kahramanı, yani Kürşad’ı birinci örnek olarak seçmiştir. Atsız’ın ölüme bakışı, onun ülkü yolundaki mücadelesinde sebatının kaynaklarından belki de en önemlisidir. Biz bu yazımızda, onun Yolların Sonu (İstanbul,1977) isimli kitabında toplanan şiirleri üzerinde ölümü ele alış tarzlarını inceleyeceğiz.

Atsız’ın şiirleri incelendiğinde, ölümün altı açıdan ele alındığı görülür. Elbette bu açılar ülkü uğrunda ölümle çok yakından ilgilidir. Ancak aradaki bazı nüanslar bir sınıflandırmayı gerekli kılmaktadır.

Hayattan bezginlik sebebi ile ölümü isteyişi hariç tutarsak, Atsız’ın ölümü arzulayışı, hep ülküsüne kavuşmak amacı etrafında döner. Atsız’ın ölümü arzulayış şekillerini şöyle sıralayabiliriz:

1.Ülkü uğrunda ölmek,

2.Yurt ve şeref uğrunda savaşırken ölmek,

3.Ecdada layık olmak için ölmek,

4. Kahramanlığın gereği olarak ölmek,

5. Gelecek nesillere örnek olmak için ölmek,

6. Hayattan beginlik sebebiyle, Tanrı’ya kavuşmak için ölmek.

Atsız bu fikirleri çeşitli şiirlerinde –bazen birkaç mısra veya kıt’a hacminde, bazen de bütün bir şiir boyunca- işlemiştir. Onun iki şiiri vardır ki, bunların temini bütünüyle ölüm fikri meydana getirir. Bunlar GEL BUYRUĞU ve SONA DOĞRU isimli şiirlerdir. Bu iki şiirdeki ölüm fikrini gördükten sonra diğerlerine geçeceğiz.

Gel Buyruğu (Yolların Sonu, s.90) isimli şiire, ölümün Tanrı’nın tatlı bir buyruğu olduğu ve can kuşunun bu emri alır almaz Tanrı’ya uçacağı düşüncelerini taşıyan iki mısra ile girilir:

“Tanrı’nın gel buyruğu tatlılıkla erince

Ona doğru can kuşu uçmasın nice?”

Biraz derince düşünüldüğü vakit, insan ölüme kavuşunca dünya ile hiçbir derdinin kalmadığı anlaşılır. Yaşamak endişesi, dünyanın kanunları ve binbir çeşit kaygı hep yaşayan insanlar içindir. Ölüler için böyle bir dert yoktur. Can kuşu yükünü derleyip Tanrı’ya kavuştuğu zaman, saydığımız dertlerden kurtulur. Bu şiirde ölüm, dünya dertlerinden bir kurtuluş olarak ele alınmaktadır:

“Ne yaşamak tasası, ne dünyanın yasası,

Ne de bir kaygı kalır, can yükünü derince.”

Hayat ve ölüm birbiriyle iç içedir. Hayat kılıç ise, ölüm bunun kınıdır. Ve her yaşayan mutlaka ölecektir:

“Bu dirlik bir kılıçsa, ölüm onun kınıdır;

İkisini birlikte verirler, bir verince.”

Bu iki mısrada dikkati çeken nokta, şairin hayatı ve ölümü anlatmak için kullandığı sembollerdir. Hayat kılıç, ölüm ise onun kınıdır. Bu semboller, Atsız’ın savaşçı ruhu ile tam bir uygunluk gösterirler. Atsız bir “ülkü eri”dir. Onun hayatı kılıç gibi savaşta geçer. Ölünce de bu savaş artık biter ve kahraman mezara, bir başka deyişle kılıç kına girer.

Yiğitler için ölüm korkulacak bir şey değildir. Hatta onların lezzetle içecekleri Kevser şerbeti’dir. Her yiğit vakti geldiği zaman, bu şerbeti gözünü kırpmadan içmelidir:

“Ecel dedikleri şey erlerin kevseridir;

 Gözünü kırpmadan iç, içme çağı erince.”

Bunları izleyen dört mısrada, ölümün insanı ayırdığı dünya zevkleri ele alınır. Meselâ, göz bir kere yumulunca, şair sazını öyle “inceden ince” çalamaz. Ne güneş kalır ne de ay. Irmak ile çay akmaz olur. Ölüm meleği, yiğidi yere serince, yiğit her şeyi unutmalı ve Tanrı’ya kavuştum saymalıdır:

“Bildiğin neyse unut, Tanrı’ya kavuştun tut,

Bir gün ölüm meleği seni yere serince.”

Atsız, sonraki dört mısrada kendini tasavvufî düşüncenin derinliklerine bırakır. Ölümü Tanrı’ya kavuşmak olarak ele alır. Onu, vahdet-i vücut anlayışı ile izah eder. Fakat bunu anlamak için derince düşünmek lâzımdır. Varlıklar birer küçük su damlası gibidirler ve hepsi sonunda denize kavuşacaklardır:

“Şu gördüğün ne varsa birer küçük damladır,

Bir denize akıyor hepsi yerli yerince.”

Son gibi görülen mezar, yeni bir âlemin başlangıcıdır. Ölüler de sanıldığı gibi canlılıklarını kaybetmemişlerdir. Yeni bir hayatın eşiğindedirler:

“Bitiş gördüğün baştır, mezar beşiğe aştır,

Ölü diriye eştir, düşün biraz derince.”

Bu mısralar, Atsız’ın tasavvuf düşüncesine ne kadar yatkın olduğunu da göstermektedir. Ölüm, hayattan daha gerçek ve süreklidir. Dünya hayatı geçicidir ve öldükten sonraki hayatımız yanında sözü edilmeye bile değmez. Bu anlayış Atsız’ın 1952 yılında yazdığı “Veda” başlıklı yazasında da net cümleler hâlinde yer alır. Atsız’ın söz konusu cümleleri şöyledir:

“ Hayat ve ölüm.. Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı bir kâinatın sinesinde yatmak... İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağı’nda bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür. Bu ölümün güzelliği ile içki ve şehvet içindeki hayatın çirkinliğini düşünmek hakikatı anlamaya da yardım edecektir.” ( Orkun, 18 Ocak 1952, nr.68, s.7)

Gel Buyruğu isimli şiir ölümü umursamayan iki mısra ile biter. İnsanın teninde can durdukça ölüm düşünülmemelidir. Ölüm gelince, insan zaten hayatta olmayacaktır. Öyleyse ölümden korkmak gibi bir duygu, insanın yanına asla yaklaşmamalıdır.

“Atsız! Ölüm gerekmez teninde can yaşarken,

Sen burada olmazsın ölüm kanat gerince...”

Atsız’ın bütünüyle ölüm temini işlediği ikinci şiiri de Sona Doğru (Yolların Sonu, s.108)’dur. Bu şiir hasret, hüzün ve ölüm düşünceleri ile doludur. Şair, dünyaya artık bıkkın nazarlarla bakmaktadır. Tahayyül ettiği yerlere kavuşamayışın verdiği yakıcı hasretle gönlü kavrularak, son menzile yetmiştir. Artık devamlı o kutlu yerleri, Altayları ve Tanrıdağı’nı özlemektedir. Ölüm onu, özlediği bu kutlu yerlere kavuşturacaktır:

İçinde bulunduğu bezgin ruh hâlinin etkisiyle Atsız, bu cihana hiç önem vermemekte, cihanın hiçbir şeyi onu ilgilendirmemektedir. O, ülküsünün mehabetinin (heybetinin) en yüksek noktasında olarak, son menzile ermiştir. Dünya, bayağılıkların mekânıdır. İsteyenler bu dünya ile ömürlerini doldurabilirler, ama Atsız Türk ırkının şerefli sayfaları arasında yaşamayı seçer. Türklüğün kutlu dağları Altay ve Tanrı Dağları’nın çevresinde dolaşır. Onun özlemi budur. Ölümünde bu kutlu yerlere, orada ruhları dolaşan kutlu ecdada ve nihayet Tanrı’ya kavuşmaktır:

“Bilsin bu cihan ki ben bu cihanın nesindeyim,

Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,

Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.

Herkes bir özleyişle yaşar... Ben de öylece

 Altayların ve Tanrıdağ’ın çevresindeyim.”

Bu mısraları izleyen dört mısrada ölüme adım atılır. Atsız bir ülkü eri olarak, ayrılıklara mertçe katlanmayı bilir. Bu dünyadan ayrılık vakti gelmiş çatmıştır. Şimdi hüzün dolu bir köşktedir. Ölümün yaklaştığını hissetmektedir. Bütün bir ömrü mücadeleler içinde geçirmiş, her türlü cefaya, vefasızlığa katlanmış, mahrumiyetler çekmiş bu ülkü eri, onun yorgunluğunu bütün ağırlığı ile duymaktadır. Belki bundan daha ağırı, kimsesizliktir. Atsız, bu kadar mücadeleden sonra yalnız başına ölüme yürümektedir:

“ Merdanelikle şöyle bakıp ayrılıklara

Son menzilin hüzün dolu kâşânesindeyim

Artık vedâ zamanına pek fazla kalmadı;

Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim.”

Aslında onun gönlünde yatan ölüm de biraz bu şekilde sessiz, kimsesiz ve gözden ırak olanıdır. O, soyadını bile bu düşünce ile seçmiştir: Atsız... adı olmayan. Ancak kendine has mücadeleli yaşayışı bu “Atsız” imzasını onun adı hâline getirecek ve bu adla tanınan gerçek bir kişi olacaktır. 1952’de yazdığı şu satırlar, Atsız’ın yaptığı hizmete karşılık beklememek anlayışını ölüme de nasıl yansıttığını gösteriyor:

“ Yaşamak, sadece kısa bir an yaşamaktır. Ölüm ise kâinatın ebedîliğinde, hatıralarda ve gönüllerde asırlarca yaşamak, yahut hatıralardan ve gönüllerden de silindikten sonra sonsuzlukta sonuna kadar yaşamakta devam etmektir.

Yaşamak hakkından vazgeçmek ne kadar güzel, hatırlanmadan, gönüllerden silinerek, unutularak yaşamak ondan da ne kadar güzeldir. Her fedakârlık muhteşemdir. Fakat eserine imza koymamak, ülkü uğrunda ad bırakmadan silinmek her şeyden daha muhteşemdir.”

Atsız’ın bütünüyle ölümü işlediği bu iki şiirini gözden geçirdikten sonra, onun ölüm fikrini işleyiş tarzlarını, diğer şiirlerinden örneklerle ele alabiliriz.

ÜLKÜ İÇİN ÖLMEK

Atsız’ın eseri, onun Türkçülük ülküsü etrafında bir daire oluşturur. Bu bakımdan, onun şiirlerinde ülkü için ölmek önemli bir yer tutar. Ülkü uğrunda savaşanlar için ölüm korkulacak bir olay değildir. Aksine ülkü için ölünmelidir. İnsan ülküsü yolunda öldüğü zaman, sanki Tanrı’nın eli ona değer. Tanrı’ya kavuşmak gibi bir ödül, ölümü sevdirmeye yeterlidir:

“Ülkü uğrunda gönüller delidir

Kişiler ülkü için ölmelidir.

Tanrı’nın insana değmiş elidir,

Şu ölüm adlı güzel şey.. Saralım.”

(Kömen, Yolların Sonu, s. 36)

Atsız, başka bir şiirinde ise hayata hiç aldırmaz. Ülkü yolu Tanrı yoludur ve uzaktır. Onu ulaşmak için erkenden hazırlanmak gereklidir. Ömür boyu ülküye kavuşmak için yürünür. İşin içinde menzile ulaşamamak da vardır. Bu hayıflanılacak bir durumdur. Ömür boyu kavuşmak için çaba gösterilen Kızılelma, çok uzaklarda kalmıştır:

“Yüz paralık kurşunla gider hayat dediğin;

Tanrı yolu uzaktır; erken kalk sıkı giyin.

Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin

Güzel Kızılelma’na varmadan öleceksin.”

(Yolların Sonu, s.69)

Fakat sonraki şiirde, şairin ruhunu bir heyecan sarar. Menzile yetmese bile, o da bu yolda “coşkun bir sel”dir. Atsız, ülkü yolunda kaybedilen hayatı, çekilen çileleri ve ölümü hiç umursamaz. Önemli olan bir ülkü için savaşmış olmaktır:

“Hey arkadaş, tipisine, karına..”

(Yolların Sonu, s. 71)

Yazımızın birinci bölümünü, yine Atsız’ın 1952’deki Veda yazısından cümlelerle bitiriyoruz: !..Bu yolda ben de coşkun bir selim,

Beraberiz seninle, işte elinde elim.

Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,

Ölümüne, gamına

“Ülkü yolunda ölenlerin, ebedî karanlık içinde kaybolurken hafızalarda bir ışık gibi parıldamaları güzel, fakat hafızalardan ve gönüllerden de uzakta bulunarak karanlıkla bir olmaları ondan daha güzeldir.”

Atsız’ın bu anlayışına en güzel örnek de, onun tarafından keşfedilene kadar tarihin karanlıklarında bekleyen, keşfedildiğinde Atsız’ın gözlerini kamaştıran Göktürk şehzadesi Kürşad’dır.



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 03 Aralık 2009, 20:32:28
ATSIZ'IN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM FİKRİ -2



İsa KOCAKAPLAN

 

Geçen yazımızda Atsız’ın bütünüyle ölümü konu alan iki şiirini ve “ülkü için ölmek” maddesini ele almıştık.  Atsız, yurdu ve şerefi korumayı en önemli görev olarak bilir. Onun şiirlerinde ölümün ele alınış tarzlarından biri de “Yurt ve Şeref İçin Savaşırken Ölmek”tir.

YURT VE ŞEREF İÇİN SAVAŞIRKEN ÖLMEK

“Yurt için ölümdür en güzeli ölümün;

Ölümler yaşatır bir ırkın vatanını”

(Macar İhtilâlcileri, Yolların Sonu, s.51)

mısralarında Atsız’ın tercihi açıkça ortaya çıkar. 1956 yılında Ruslara ayaklanan Macar milliyetçilerinin, yurtlarını onlardan korumak için tank paletleri altına kendilerini atışları Atsız’ı da etkilemiş ve ona, Macar milliyetçilerini öven bir şiir yazdırmıştır. Bu şiirden alınan yukarıdaki mısralar, vatanın ancak kan dökülerek elde tutulabileceğini söylemektedir. Vatan üzerinde daha sonra yaşayacak gençlere kahramanlık örneği olmak ve onlar tarafından yaşatılmak, yurt için ölümü, ölümlerin en güzeli hâline getirir. Bu uğurda ölen insan, düşman karşısında yenilmiş görünse bile, gerçekte o galiptir. Kendisinden sonrakilere şan bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. İleride mutlaka onu örnek alacak kişiler yetişecektir. Yurt için ölen kişinin dökülen kanı, o zaman hürriyet meş’alesini tutuşturan bir ateş olacaktır. Bunun için Atsız, yurt için ölümü yenilmek olarak kabul etmez:

“Ölmek yenilmek değil,

Yüceltmektir şanını...”

(Macar İhtilâlcileri, Yolların Sonu, s.51)

Er kişiler ise, şanlarına leke sürmektense ölmeyi tercih ederler. Bunun için, gerekirse, yiğit kendi canına bile kıyabilir. Yeter ki şanına leke gelmesin:

“Er kişiler kıyar da öz canına,

Bir damlacık leke sürmez şanına.”

(Sarı Zeybek, Yolların Sonu, s. 27)

İnsan nasıl yaşarsa yaşasın, sonunda ölecektir. Beşikte büyümeye başladığı andan itibaren, insan ölüme doğru yol alır. Kahramanların diğer insanlardan farkı, onlar gibi rahat döşekte ve amaçsızca ölüme gitmeyişleridir. Kahramanların ölümü farklıdır. Onlar canlarını yurda adarlar ve onu yaşatmak için ölürler:

“ İnsan büyür beşikte

Mezarda yatmak için... Ve...

Kahramanlar can verir

Yurdu yaşatmak için...”

(Kahramanların Ölümü, Yolların Sonu, s.19)

Atsız, hayata, felsefe ve ilim açısından bakmaz. Çünkü o, durgun bir yaşayışa asla katlanamaz. Onun için yaşamak o kadar önemli değildir. Hayat bir oyundur. Çelik pençeli yiğit, hayatı bir oyun zarı gibi atabilmelidir. Durgun, gailesiz bir hayat sürüp, rahat yatakta ölmek kahramanın kabullenebileceği bir tarz değildir. O daima sınır boylarında savaşmalı, ülküsüne erişmek için gerekirse canını vermelidir:

“Anlamayız hayatı felsefeyle ilimle

Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı.

Rahat yatakta ölmek acap olmaz mı çile?

Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.”

(Yakarış, Yolların Sonu, s. 7)

Vatan için savaşırken, sınır boylarında ölen kişi, ölümsüzleşir. Görünüşte ölmüştür, ama sonsuza kadar “ırkının şeref taşan efsanesinde” yaşar. Türklüğü cihana hakim kılmak şeklinde ifade edebileceğimiz ülkü için can vermek, kahramanın ezelî kalp ağrısını bir ölçüde dindirebilir. Kurşun ve süngü, onları öldürebilecek silâhlar değildir:

“ Bu kurşunlar süngüler öldüremezler bizi,

Belki onlarla diner ezelî kalp ağrımız.”

(Yakarış, Yolların Sonu, s. 7)

ECDADA LÂYIK OLMAK İÇİN ÖLMEK

Yurt için ölmek, aslında sonraki kuşaklara örnek olmak için seçilen bir ölüm şeklidir. Bu bölümde madalyonun diğer yüzü ile karşılaşırız. Atalarını tanıyan Türk genci, onların boşuna ölmediğini anlamış ve atalarının ülküsü uğrunda, onlara yaraşır bir evlât olmak için ölmeyi seçmiştir. Atsız’ı hiçbir zaman geçmişten, milletinin yetiştirdiği kahramanlardan ayrı düşünemeyiz. O, her zaman “ırkının şeref taşan efsanesinde”dir. Daima atalarına lâyık olabilmek için çalışmıştır. Türk tarihinden kendisine seçtiği birinci örnek ise Kürşad’dır. Şair, kırk kişiyle Çin sarayını basan Kürşad’ı hiç unutamaz. Ona hayrandır. Yurt ve şeref uğruna savaşırken ölmek istemesinin bir sebebi de, öte dünyada Kürşad’ın huzuruna vardığı vakit, “İşte sana lâyık oldum.” diyebilmektir.

“Yurt ve şeref uğruna sen de seril toprağa

Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!

Kan sızarak göğsünden huzuruna varınca

Iztırabı dinecek belki o gün Kürşad’ın.”

(Yakarış, Yolların Sonu, s. -8)

Atsız, mazimizdeki kahramanlara hayran olduğu kadar, gelecekte de onların benzerlerinin yetişmesini arzu eder. O takdirde, hemen o yiğide tâbi olup savaşmaya; öldüğü zaman da, belirsiz mezarlarda adı anılmadan yaşamaya razıdır:

“Yarın Yavuz dirilip bize buyruk verince

Kızgın kum çöllerini yeni baştan aşarız.

Kanlarımız sebildir, akıtarak hepsini

Belirsiz mezarlarda anılmadan yaşarız...”

(Yakarış II, Yolların Sonu, s. 7)

Yukarıdaki kıt’anın son mısrasından, Atsız’ın ölümü son kabul etmediğini, aksine vatan uğrunda ölenlerin yaşamaya devam edeceklerine inandığını anlıyoruz.

Daha önce belirttiğimiz gibi, Atsız’ın en önemli arzularından biri, atalara lâyık olabilmektir. Ahirette, Tanrı’ya kavuşmuş erleri görüp onların takdirini kazanmak ister. Ancak, onun mücadelesini en iyi anlayacak olan kişi Kürşad’dır:

“O sarayda bulunca Tanrılaşan erleri

Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.

Hepsi sussa da Kürşad uzatarak elini;

Hoş geldin oğlum Atsız, kutlu olsun diyecek.”

(Yolların Sonu, s. 7)

Atsız, Orkun’da çıkan “Veda” yazısında, ölümü hayata tercih eder. Çünkü ölüm gerçek ve ebedîdir. Kahramanı atalarına ve Tanrı’ya ölüm kavuşturacaktır. Onun bu fikrini işlediği paragrafı buraya alıyoruz:

“Hayat ve ölüm... Bunların ikisi de güzeldir. Fakat esas ve ebedî olan ölümdür. Öteki bir rüya kadar geçici ve aldatıcıdır. Büyük ve esrarlı kâinatın sinesinde yatmak... İşte bizim nasibimiz budur. Bu nasibimizi almadan önceki kısa rüya âleminde kendimizi ölüm kadar ebedî bir fikre vermek ve o fikir uğrunda harcamak gibi yüksek bir ülküye kaptırmaktan şerefli ne olabilir? Bu ölüm bizi gayemize, Tanrı Dağlarında bekleyen ecdat ruhlarına ve bizzat Tanrı’ya kavuşturacak şanlı ve güzel bir ölümdür.” (Orkun, 18 Ocak 1952, 68. Sayı)

KAHRAMANLIĞIN GEREĞİ OLARAK ÖLMEK

Ölüm fikrine bakılan bir başka açı da, kahramanlık gereği ölmektir. Kahramanlar alelâde insanlar değildirler. Onlar hayatlarını çelik elleriyle bir zar gibi atmasını bilirler. Onlar hayatı önemsemezler, çünkü ölüme âşık olmuşlardır. Kahramanlar için ölüm, kavuşulması gereken sevgilidir. İnsan sevdiğine kavuşmak için nasıl koşup giderse, ölümün kucağına da öyle atılır. Ve onu, bir sevgili gibi kucaklar:

“Kahramanlar yürür gider ölüme karşı,

Bir sevgili gibi onu basar bağrına!”

(Yolların Sonu, s. 12)

Ve Atsız, ardından bir kahraman edasıyla ölüme hitap eder. Kahramanın talihi ölümde saklıdır. O, dünyada her yiğide nişanlıdır...Ölüme kavuşmak, ona âşık olana doyulmaz zevkler verir:

“Sen ne kadar güzel şeysin ey şanlı ölüm!

Bizim bütün talihimiz sende saklıdır.

Ey dünyada her yiğide nişanlı ölüm,

Zevki sende arayanlar elbet haklıdır.”

(Yarının Türküsü, Yolların Sonu, s. 33/34.)

Kahramanda ölüm korkusu yoktur. Dünyada ölümsüzlük olmadığına göre, ölümden korkmak abestir. Kahraman ise daima ölümü göze almıştır. Her an ölümle kucaklaşarak, onun acı içeceğini yudumlamaya hazırdır. Kahramanlığın en temel iki şartı korkusuzluk ve ölümdür. İnsan ölmeden kahraman olamaz:

“Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;

Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

...

Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından,

İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.”

(Kahramanlık, Yolların Sonu, s. 46)

Kahramanın dünyada ve onun güzelliklerinde gözü yoktur. Ceylân gözlü güzeller kahramanı oyalamaktan başka bir şey yapmazlar. Onun kahramanlığını göstermesini engellerler. Kahramanın sevgilisi kılıç ve süngüdür. Kahraman yatakta değil savaşta ölür:

“Gam mı ceylân gözlüler bize yâr olmasa?

Yeter ki kılıçlarla süngüler bize yâr olmalı.

Rahat yatakta ölmek sanki değil mi tasa?

Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı.”

(Yakarış, Yolların Sonu, s. -8)

Şu mısralarda da Atsız, kahramanın tarifini yapıyor gibidir. Hiç ölümü sevmeyen, onu kıskançlıkla kendine saklamayanlar kahraman olabilirler mi?

“O batırlar ki basıp bağra kucaklar ölümü,

Özgelerden sakınıp kendine saklar ölümü.”

(Kömen, Yolların Sonu, s.36)

GELECEK NESİLLERE ÖRNEK OLMAK İÇİN ÖLMEK

Atsız için, ülkü yolunda savaşırken ölmekten bir gaye de, sonradan gelecek nesillere örnek olmak ve onlar tarafından hayırla anılmaktır. Şairin kendisi nasıl daha evvelki kahramanlara hayran idiyse ve onları saygıyla anıyorsa; sonraki nesiller de kutlu topraklar üzerinde dolaşırlarken, Atsız’dan bir hatıraya rastlayarak, onu anmalıdırlar. O zaman Atsız’ın ruhu da bundan büyük bir zevk duyacaktır:

“Karışınca gövdem yurdun topraklarına,

Ruhum uçar ırkımızın bayraklarına.

Varlığının sevgisini onlara taşır;

Kendisi de ay-yıldıza belki karışır.

Birgün gelip ırkımızın gürbüz erleri,

Adım adım dolaşırken kutlu yerleri,

Vaktiyle bir Atsız varmış, derlerse ne hoş!

Anılmakla hangi ruh olmaz ki sarhoş?”

(Selâm, Yolların Sonu, s. 45.)

HAYATTAN BEZGİNLİK SEBEBİYLE TANRI’YA KAVUŞMAK İÇİN ÖLMEK

Atsız, kırk yedi yaşında iken yazdığı bir dörtlükte, ölümden başka her şeyin yalan olduğunu söyler. Onun bu kırk yedi yıllık ömrü çeşitli olaylarla dopdoludur.  O, devamlı ülküsü yolunda çalışmış ve çok ızdırap çekmiştir. Sürgünden zindana kadar her eziyeti görmüştür. Bu yüzden onun kırk yedi yıllık ömrü, gerçekten üç ömre bedeldir. Ama bu zaman yine de bir gün kadar çabuk geçmiştir. Atsız bir başka cihan, bir başka hayat özlemektedir. Buna giden yol da ölümden geçer:

“Üç ömre bedel kırk yedi yıl gün gibi geçti,

Dünyadaki her zevke dedim; yok kadar azmış.

Bir başka hayat, başka cihan özlüyorum ben,

Bildim ki ölümden öte gerçek olamazmış.”

(Dörtlükler, Yolların Sonu, s. 100.)

Her şahsın yaşayışı ve ölümü farklıdır. Fakat Atsız’ın hayatı herkesinden daha başkadır. Ölümü de değişik olacaktır. O bir ülkü adamıdır ve bu yolda mücadele ederken yollarda tükenip kalacaktır. Atsız’ın bu konudaki dörtlüğü Yahya Kemal’in Mehlika Sultan’ındaki;

Bu emel gurbetinin yoktur ucu,

Daima yollar uzar kalp üzülür.

Ömrü oldukça yürür her yolcu,

Varmadan menzile bir yerde ölür.

mısralarını hatırlatır. Atsız’ın mısraları şöyledir:

“Kimi sessiz yaşayıp öyle göçer;

Kimi teşyî olunur kollarda...

Biri vardır: Yaşamış fırtınalı

Kalacaktır tükenip yollarda...”

(Dörtlükler, Yolların Sonu, s. 102)

Şair, bazen çektiği bunca acıdan bizar olur. Hayatı düzensizlikler içindedir. Zihni karmakarışıktır. Ama bütün bunları ezelden, Yaradan yazmıştır. Tanrı öyle istemiştir. Bu dertlerden kurtulmak da ancak ölmekle mümkündür:

“Darmadağınık ve perişan aklım,

Beni sersem ediyor bunca acı.

Çâre yok: Yazdı ezelden Yaradan,

Çâre yok: Sade ölümdür ilâcı...”

(Dörtlükler, Yolların Sonu, s.105)

Atsız, hayattan ve acılardan şikâyetçidir. Huzursuzluk içindedir. Ama, hayatın acıları onu isyana götürmez. Aksine teslimiyet içindedir. Bütün zorlukları Tanrı yazmıştır. Dünyadaki zorluklardan kurtulma çaresi olarak da ölümü vermiştir. Öyleyse dertlerden kurtulmak ve Tanrı’ya kavuşmak için ölümü tadmak gereklidir. Burada Atsızın ezel, ebed ve kader fikirleri ile tam bir uyuşma içinde olduğunu görüyoruz.

Atsız’ın şiirlerinde ölüm fikri geniş yer tutmaktadır. Hemen her şiirine bu fikir girmiştir. Onun arzuladığı ölüm, ülkü uğrunda olanıdır. Atsız, rahat yatakta ölmeyi hiç istemez. Maziden örnek aldığı ve özlediği şahıslar hep savaşırken ölen ve ölümden korkmayan kahramanlardır.

Atsız, ölüme, insanı hayatın dertlerinden kurtaran, Tanrı’ya kavuşturan, yeni bir hayatın başlangıcı olan ve yine Tanrı’nın ezelden yazdığı bir akıbet olarak da bakar.

Özetle Atsız, bir ülkü adamına yakışacak şekilde, ölümü, ona kavuşulduğu zaman bütün acı ve hasretlerin dineceği bir sevgili olarak kabul etmiştir.

Ülküye ulaşmak için, hayatı yok sayarak çalışmaktan başka bir çarenin olmadığı da bir gerçektir. Tarihte iz bırakan kahramanların ortak özellikleri, hayatı göz ardı etmeleri ve ölümden kokmamalarıdır. Ölüm onlar için asla korkulacak bir son olmamıştır. Aksine bu kahramanlar, ölümü sımsıkı sarılacakları bir sevgili olarak görmüşlerdir.

Atsız’ın bir vasiyet niteliği de taşıyan “Veda” yazısından bir bölümü alarak, yazımızı bitiriyoruz:

“Türkçüler! Sıkı saflar hâlinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a karşı Köprüköy taarruzunu yapan Türk alayı gibi, ülküye doğru ilerleyiniz. Bu ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile, en küçük karşılığını beklemeyiniz.

Tanrı Türk’ü korusun!”

(Orkun Dergisi, Sayı:12-13   Şubat ve Mart 1999)
 



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 06 Aralık 2009, 18:54:08
15 Mart 1923'teki bu seyahati sırasında Mustafa Kemal Paşa Adana Türk Ocağını da ziyaret etmiştir. Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım Adana Türk Ocağı Hatıra Defterine o günkü duygularını yazmışlardır.

Mustafa Kemal Paşa Türk Ocağı'nda Adanalı gençlere gerçek zafere ulaşmak için daha çok çalışmaları gerektiğini belirtmiş ve hedeflerini şu sözlerle göstermiştir: "Hakiki zafer, muharebe meydanlarında muvaffak olmak değil, asıl zafer muvaffakiyetlerin me-nâibini kuvvetlendirmek, milleti yükseltmektir. Memleketimiz baştan nihayete kadar hazinelerle doludur. Biz o hazineler üstünde aç kalmış insanlar gibiyiz hepimiz bütün bu hazineleri meydana çıkarmak ve servet ve refahımızın menâibini bulmak vazifesi ile mükellefiz. Bu vezâifm suhuletle ifa edileceğini kabul etmek doğru değildir. Eminim ki gençler yalnız nazariyatla meşgul değillerdir. Sanatın, ziraatin ticaretin ne olduğunu anlayan ve bunları fiilen tatbik eden gençlerdir."


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 09 Aralık 2009, 07:58:54
BAŞBUĞ MUSTAFA KEMAL ATATRK'ün TÜRK ORDUSUNA VERDİĞİ ÖNEM
 


Vatanına, özgürlüğüne ve şerefine büyük önem veren Türk Milletinin, milli varlığı ve istiklali uğruna gösteremeyeceği kudret, yapamayacağı fedakarlık yoktur. Bu güven ile Ya istiklal, ya ölüm diyerek Milli Mücadele yi başlatan Atatürk; milli ve bağımsız bir devlet kurmuş, bu milleti çağdaş medeniyetler düzeyine taşımada, Türk Ordusunu bir teminat olarak göstermiştir. Atatürk, bu düşüncesini şu sözleriyle ifade etmiştir: Ordu, Türk Ordusu, işte bütün milletin göğsünü itimat (güven), gurur duygularıyla kabartan şanlı adı. Ordumuz, Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir. Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek (gerçekleştirmek) için sarf etmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilenmesi imkansız teminatıdır. Atatürk, vatan evlatlarının vatanın bölünmez bütünlüğü için biraraya geldiği; mazisi şanlı, geleceği parlak Türk Ordusunu şu sözleriyle tanımlamaktadır: Türkiye Büyük Millet Meclisi nin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir (şunun bunun elinde tutku aracı olmayacak kadar temizdir). İnsanca ve müstakil (bağımsız) yaşamaktan başka gayesi (amacı) olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi (onun emrinde) ve sadık öz evlatlarından mürekkep (oluşan) muhterem ve kuvvetli bir heyettir (saygın ve güçlü bir kuruluştur).

Atatürk ün büyük bir güven ve saygı duyduğu, Türk Ordusu, kanının son damlasına kadar vatan toprakları uğruna mücadele etme azmini göstermiştir. Güvene ve övgüye layık olan Kahraman Türk Ordusu, kazandığı büyük zaferle; düşmandan kurtardığı, Türk toprağını, yüce Türk Milletine armağan etmiştir. Başkomutan Atatürk, kahraman Türk Ordusunun büyük zaferini, Türk halkına şu sözleriyle müjdelemiştir:
Büyük Türk Milleti, ordularımızın kabiliyet ve kudreti, düşmanlarımıza dehşet, dostlarımıza güven verecek bir mükemmelliyetteydi. Millet orduları ondört gün içinde büyük bir düşman ordusunu yok etti. Dört yüz kilometre aralıksız bir takip yaptı. Anadolu daki işgal edilmiş bütün topraklarımızı geri aldı.   
Atatürk, Türk Ordusunun vatan uğruna, düşman süngüsüne karşı, gözünü kırpmadan, kahramanca savaşmasından duyduğu büyük gururu, şöyle ifade etmiştir: Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında son toprak parçasına kadar karış karış kahramanca ve namuskarane müdafaa etmiş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk Ordusu, o cevherde böyle bir ordudur. Yeter ki onu kumanda edenler, kumanda edebilmek evsafına haiz bulunsun. Kahraman Türk ordularının kazandıkları büyük zaferlerden, şahsıma düşmüş olan vazifeleri yapabilmişsem çok bahtiyarım. Yalnız bu noktada bir gerçeği açıklamak için söylemeliyim ki: Benim ordularımı ve sevk ve tevcih ettiğim (gönderdiğim ve yöneltiğim) hedefler, esasen ordularımın her erinin, bütün subaylarının ve kumandanlarının görüşlerinin, vicdanlarının, azimlerinin, mefkurelerinin (ülkülerinin) yönelmiş olduğu hedefler idi.   

Başkomutanlığını yaptığı Kurtuluş Savaşı zaferinin tek sahibi olarak Türk Ordusunu gösteren Atatürk, Türk erinden duyduğu memnuniyet ve güveni şu sözleriyle dile getirmiştir:
"Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez. Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul etmelidir ki, onun başında bulunan en büyük komutan kaçmıştır.   
Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur (yılgınlık) bile gösteremiyor; sarsılmak yok! Okumak bilenler ellerinde Kuran ı Kerim, cennete girmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler, kelime-i şahadet getirerek yürüyorlar. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren, şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.   
Atatürk, Türk askerinin, vatan sevgisini ve imanını, eşsiz özelliklerini işte bu sözleriyle anlatmıştır. Türk askerlerinin oluşturduğu üstün gücü ise şöyle tarif etmiştir:
Benim için Ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk Ordusunu bir kıtası muadilini behemahal mağlup eder. İki mislini durdurur ve tespit eder (ve yerine çiviler).
Türk Ordusunun, Kurtuluş Savaşı ndaki çetin ve ani saldırıları karşısında şaşkına dönen düşmanların, kahraman Ordumuz ve onun büyük kumandanı Mustafa Kemale duydukları hayranlığın ifadesi olan yorumları ise şöyledir:
Gelibolu yarımadasının İngiliz başkomutanı Hamilton: Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretli dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.
General Aspinal: Tarihte bir tümen komutanının üç ayrı cepheye, duruma nüfuz ederek, yalnız bir harbin gidişine değil, bir cephenin akibetine, hatta milletin kaderine tesir edecek, vaziyet yaratmanın bir eşine çok nadir rastlanır.   
Atatürk, vatanın her yerinde destanlar yazan, şanını tüm uluslara duyuran büyük Türk Ordusuna, şu sözlerle hitap etmiştir. Türk Ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldırmadığı demir gibi temiz kalbinle düşmanı sonunda alt eden büyük gayretin için gönül borcumu ve teşekkürümü söylemeyi kendime aziz bir borç bilirim.   
Atatürk ün, memleketin büyük bir sıkıntı içinde bulunduğu bir dönemde, büyük bir zafer kazanan Türk Ordusundan Türk Milleti adına bir de beklentisi vardır. Bu beklenti, zor zamanlarda gösterilen üstün çabanın, Cumhuriyet in hakim olduğu dönemde de gösterilmesidir. Vatanın bölünmez bütünlüğünün korunması, halkın her türlü kargaşa ve anarşiden uzak, refah içinde yaşaması için gösterilecek bu çabayı, Atatürk şöyle ifade etmektedir: Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu!


Memleketi, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman çizmelerinden nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet in bugünkü verimli devrinde de askerlik tekniğinin bütün çağdaş silah ve araçlarıyla donanmış olarak görevini aynı başarılılıkla yapacağına hiç kuşkum yoktur.   
Şanlı Ordumuz hiç şüphesiz, Ata nın bu isteğini, halkına verdiği güven ve gururla yerine getirmekte; Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, şanlı tarihiyle dünyadaki yerini almaktadır. Büyük bir görev aşkıyla bu görevi yerine getiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Atatürk ün çizdiği yolda taviz vermeden, şerefle yürümekte; Türk halkının özgürlüğüne karşı gelecek, gizli ve açık her türlü tehditle mücadele etmektedir.
Bu şerefli kurum, milli varlığımızı korumak için yüzbinlerce şehit vermiş, tarihi şanlı zaferlerle dolu bir ordunun mirasçısıdır. Yüksek karakterini ve üstün seciyesini, Türk ün ayak bastığı her karış toprakta ispatlamıştır.

Ülkemiz üzerinde sinsi emeller besleyenlerin faaliyetlerini, bugüne kadar hep boşa çıkaran Türk Silahlı Kuvvetleri; dün olduğu gibi bugün de, pusuda bekleyen düşmanlarını fiili bir saldırıya girişmekten caydırmakta, kahramanlığı, vatanseverliği ve askeri dehasıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmaya devam etmektedir. Şanlı Türk Ordusu bugüne kadar, hiçbir karşılık beklemeksizin memleketimizin ve milletimizin hayrını, güvenliğini ve bütünlüğünü gözetmiş; tüm kurumlarıyla Cumhuriyetimizin, laikliğin, hukukun ve demokrasinin savunucusu olmuştur. Her türlü siyasi tartışma ve çekişmenin üstünde yer alan Türk Ordusu; Türk Milletinin topraklarını işgalcilerin elinden kurtarmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca da bu toprakları her türlü iç ve dış düşmana karşı kahramanca müdafaa etmiştir. Büyük Önder Atatürk ün, Ordumuz; Türk topraklarının ve Türkiye idealini tahakkuk ettirmek için sarfetmekte olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi imkansız teminatıdır ifadesiyle de dikkat çektiği gibi, Ordumuz varlığımızın en önemli güvencesidir. Şanlı Türk Ordusu, çökmüş bir imparatorluğun milli topraklarını korumak için yüzbinlerce şehit vermiş bir ordunun mirasçısıdır. Önce Balkan Savaşları nda büyük bir Slav ittifakıyla; sonra I. Dünya Savaşı yıllarında, Çanakkale de, Kut-ül Amare de, Süveyş te, Kafkasya da dünyanın en güçlü ordularıyla; ardından Kurtuluş Savaşı nda İngiliz desteği ile Anadolu yu işgal eden Yunan ordusuyla savaşmış, tüm bu toprakları o asil kanıyla sulamış bir ordunun mirasçısıdır.

Türk Ordusunun üstün yetenekleri, disiplin ve kararlılığı; Avrupa nın yayılmacı güçlerini frenlemiş, II. Dünya Savaşı yıllarında tüm Avrupa yı işgal eden Hitler i dahi caydırmıştır. Türk Ordusu, daha sonraki yıllarda da, Sovyet tehdidine karşı dimdik ayakta durmuş, Kore de kahramanlık destanları yazarak tüm dünyanın gıptasına mazhar olmuş, Kıbrıs ta gözüpekliğini ve kararlılığını tüm dünyaya göstermiş bir ordudur.
1980 lerin başından bu yana, ülkenin birliğine ve bütünlüğüne kasteden teröre karşı, en çetin mücadeleleri veren, bir gerilla savaşında verilebilecek en az kayıpla basiretli ve etkili bir mücadele yürüten güç de yine Türk Silahlı Kuvvetleri dir. Terör örgütünün, dış ülkelerden aldığı desteğe rağmen, amacına ulaşamamış olması, aksine bir çözülme ve dağılma süreci yaşaması, kuşkusuz yaklaşık 15 yıldır azimle sürdürülen bu mücadelenin sonucudur.

Türk Ordusu şanlı bir geçmişten güç almaktadır; bugün de aynı vasıfla Türkiye Cumhuriyeti nin en büyük güvencesi olmaya devam etmektedir. Bu durum kuşkusuz, vatanını ve devletini seven her Türk ün göğsünü kabartmaktadır. Milletimizin Ordumuza olan inancı ve güveni tamdır. Yapılan tüm kamuoyu anketlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri nin, milletimiz tarafından ülkenin en güvenilir kurumu olarak gösterilmesi, bu durumun başka bir ifadesidir.


Konu Başlığı: TÜRKÇÜ'LÜK TARİHİNDEN İSİMLER
Gönderen: K A L K A N üzerinde 10 Aralık 2009, 21:50:27
Türkçülük Tarihinden İsimler: MUSTAFA FAZIL HİSARCIKLILAR




Türk Yurdu Dergisi, Ekim 2004, Cilt:24, Sayı:206


Cumhuriyetten sonra gelişme imkânı bulan Türkçülük hareketinin önde gelen simaları arasında görünmemekle birlikte, hizmetleri, meslekî faaliyeti ve şahsiyeti ile yakın dostları ve yakın çevresinin gönlünde iyi intibalar bırakan Mustafa Fazıl Hisarcıklılar’ın hayatı üzerindeki nisyan perdesini aralamak gerekmektedir.

Hayatı, Ailesi, Tahsil Dönemi

Hisarcıklılar hakkındaki araştırmalarımızın temel kaynağı Orman Bakanlığında bulunan özlük dosyasıdır . M. F. Hisarcıklılar, 1917 tarihinde Kayseri’de doğmuştur. Baba adı Lütfi, anne adı Sadiye’dir. Lütfi Hisarcıklılar’ın ilk evliliğinden bir kız ve iki erkek çocuğu olmuştur. Babasının ikinci eşinden doğan çocuklarının en büyüğü olan Mustafa Fazıl’ın iki erkek ve bir kız kardeşi daha bulunmaktadır. İlk, orta ve lise tahsilini Kayseri’de tamamladıktan sonra Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsü bünyesinde bulunan Orman Fakültesinden 1943 yılında mezun olmuştur.

1942 yılında Nihal Atsız ile tanışmıştır . Cumhuriyetin ilânından sonra Ankara’da kurulan Yüksek Ziraat Enstitüsü bünyesinde ziraat, veterinerlik ve ormancılık bölümleri bulunuyordu. Daha sonra enstitünün lağvedilmesiyle Orman Fakültesi İstanbul’a nakledilmiş, veterinerlik ve ziraat bölümleri ayrı fakülteler hâline getirilmiştir. 17.7.1943 tarih ve 291 numaralı diploma ve iyi derece ile 1942-1943 öğretim yılı sonunda okulunu bitirmiştir. Diplomasını dönemin Ziraat Vekili Şevket Raşit Hatipoğlu, Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü rektörü ve Orman Fakültesi dekanı imzalamışlardır. Karabük-Safranbolulu 1928 doğumlu Melahat Hanımla evlenmiştir. Melahat Hanım, Safranbolu’da saraç ustası olarak çalışan Mehmet Hilmi Gürol’un kızıdır. Melahat Hanım baba bir anneleri farklı olan gazeteci ve tanınmış Türkçü Tahir Akın Karauğuz’un kardeşidir . Hisarcıklılar’ın eş seçiminde Karauğuz ile olan fikrî beraberliğinin payının ne derece etkili olduğu hakkında bilgimiz bulunmamaktadır . Evliğinden Zonguldak 30.6.1949 doğumlu Bilge Nur isimli bir kızı ile Kayseri 8.12.1950 doğumlu Mehmet Yavuz, Kütahya 23.4.1955 doğumlu iki erkek çocuğu olmuştur. İkinci erkek çocuğu küçük yaşta vefat etmiştir. Oğlu Mehmet Yavuz’un, Ankara 6.1.1977 doğumlu Gökhan isimli bir oğlu bulunmaktadır.

Çalışma ve Cemiyet Hayatı

M. Fazıl Hisarcıklılar okulundan mezuniyetini müteakip 3.8.1943 tarihinde Giresun Şebinkarahisar Orman Bölge Şefliğinde orman mühendis namzedi olarak göreve başlamıştır. Aday memuriyeti sona ermeden, kuvvetle muhtemel devam etmekte olan savaş sebebiyle askere alınmış 1.11.1943 tarihinde Ankara’da yedek subay okuluna katılmıştır. Okulda ideal arkadaşları Zeki Sofuoğlu ve öğretmen Cemal Oğuz Öcal ile birlikte olmuştur. Atsız ile mektuplaşmaya devam etmiştir. O sırada Ankara’da bazı siyasetçiler tarafından desteklenmekte olan solcu neşriyat ve faaliyetlere karşı Türkçü gençler de kendi aralarında toplanıp görüşmeler yaparak bazı kararlar alıyorlardı. Hisarcıklılar da öğrencilik döneminin geçtiği Ankara’da askerlik hizmeti sırasında ilişki kurmakta güçlük çekmediği bu grupların faaliyetlerine katıldı. Bu faaliyetlerin siyasî bir gayesi bulunmamakta, faaliyetler, Türkçülere yardım etmek, sol fikirlerle mücadele esasına dayanmakta idi . Milliyetçi fikirlere sahip olan gençlerin Ankara’da Tapu ve Kadastro Okulunda tertip ettikleri toplantıya arkadaşları ile birlikte katılmıştır. 20. Dönem Yedek Subay Okulunu bitirdikten sonra Çanakkale Biga ilçesine askerî posta olarak tayin edilmiştir .

Kıt’asına katılmadan önce Kayseri’ye gitti. Memleketinde milliyetçi düşünceye mensup olanlar birkaç grup hâlinde faaliyette bulunmakta idiler. Hisarcıklılar, onların düzenli bir teşkilât hâline gelmelerini temin ederek tekrar Ankara’ya döndü. Bu sırada Ankara’da kamuoyu gündeminin ilk sırasını Atsız ile Sabahattin Ali arasında devam etmekte olan dava işgal etmekte idi. Atsız, Orkun dergisinin 1 Nisan 1944 tarih ve 16 numaralı sayısında “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Mektup” başlığı altında yazdığı açık mektupta Millî Eğitim Bakanlığında komünistlerin teşkilâtlandıklarını ileri sürerek Sabahattin Ali’nin faaliyetlerini zikretmişti. S. Ali etrafın, bilhassa gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın kışkırtmasıyla Atsız’ı mahkemeye vermişti. Davanın görüşmelerinin yapıldığı 3 Mayısta Ankara’da zamanın yüksek tahsil gençliğinin geniş katılımıyla öğrenci hareketleri meydana gelmişti. Hisarcıklılar, bu dava münasebetiyle teyakkuz hâlinde bulunan arkadaşlarıyla görüşmelerde bulunduktan sonra İstanbul’a gitti. Burada da Ankara ve Kayseri’deki faaliyetine benzer görüşmelerde bulunduktan sonra 7.5.1944 tarihinde kıt’asına iltihak etti. Onun 3 Mayıs tarihinde nerede olduğu, Ankara’daki hâdiselere iştiraki hususunda bilgimiz bulunmamaktadır. 3 Mayıs hâdisesinden sonra çoğunluğunu öğrencilerin teşkil ettiği geniş bir tutuklama faaliyeti görüldü. Atsız 9 Mayıs tarihinde tutuklanmıştı.

Hisarcıklılar, 16 Mayıs 1944 Salı günü açık arazideki görevi sırasında bindiği atın kapaklanması sonucu köprücük kemiğinin kırılması üzerine karargâha dönmek mecburiyetinde kaldı. Ertesi gün Çanakkale’deki askerî hastaneye sevk edilecekti. O gece birliğine gelen şifreli emir 17.5.1944 günü çözülerek gizli tutuldu. Sağ eli iş görmez hâlde bulunduğu için iki mektup yazdırmak üzere emir subayından yazıcı bir er verilmesini istedi. Mektuplardan biri Atsız’a hitaben yazılmıştı . Dönemin haberleşme şartları mucibi Atsız’ın tutuklandığından bilgi sahibi olmadığı anlaşılmaktadır. İkinci mektubu yazdırmaya başladığı sırada sabah 9.00 sularında odasına gelen kıt’a komutanı ve emir subayı Atsız ile ilgisini gösterecek vesikaların zabıtla tespit edileceğini ve onlara el konulacağını bildirdiler. Kendisine mevcutlu olarak Ankara Merkez Komutanlığı emrine gönderileceği, tedavisinin orada düşünüleceği tebliğ edildi. Atsız’a yazdığı mektup, Dr. Rıza Nur’un yazdığı ve Millî Eğitim Bakanlığı sırasında bakanlık neşriyatı olarak bastırdığı 12 ciltlik Türk Tarihi kitabı ve dava arkadaşı, öğretmen şair Cemal Oğuz Öcal’ın hediye etmiş olduğu bir şiir kitabına el kondu. Evine telgraf çekmesine izin verildi. 18.5.1944 günü bir üst rütbeli subay yanında olarak Karabiga-İstanbul yolu üzerinden Ankara’ya sevk olundu .

1944 hâdisesi sebebiyle tutuklananlar önce sivil ve askerî cezaevlerine ayrı ayrı konmuştu. Hisarcıklılar, Nurullah Barıman, Alparslan Türkeş, Dr. Hasan Ferit Cansever, Zeki Sofuoğlu, Dr. Fethi Tevetoğlu Tophane’de bulunan askerî cezaevine gönderildiler. Siviller İstanbul Emniyet Müdürlüğü nezarethanesinde tutulmakta idiler. Nezarethanede bulunanlar sonra iki takım hâlinde askerî cezaevine getirildiler. Bütün tutuklular bir araya getirildikten sonra pek keyifli bir hayat sürmeye başladılar . Ulaştırma Yedek Asteğmeni Hisarcıklılar, hapishanede herkese sonsuz ikramlarda bulunup, kimsenin ikramını kabul etmek istememesiyle tanındı .

Davaya 7 Eylül 1944 tarihinde başlandı. Duruşma günü tutuklu bulunan altı subay ikişer kol hâlinde Tophane’de Merkez Komutanlığının tramvay caddesine açılan sokak içi büyük tahta cümle kapısından çıkarılmışlardır. Gelip geçen taşıtlar ve yayalar durdurulmuş, caddeyi iki süngülü muhafız arasında ikişer kolla yürüyerek yargılamanın yapılacağı binanın bulunduğu karşı tarafa geçmişlerdir. Sıranın en önünde beyaz sakallı ve pos bıyıklı Yedek Doktor Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever onun solunda, yeni üniforması, mahmuzlu siyah çizmeleri ile Yüzbaşı Dr. Fethi Tevetoğlu bulunuyordu. Onları Piyade Üsteğmeni Alparslan Türkeş ile Yedek Piyade Teğmeni Nurullah Barıman ve onları da Yedek Topçu Asteğmeni Zeki Sofuoğlu ve Yedek Ulaştırma Asteğmeni M. Fazıl Hisarcıklılar takip ediyorlardı .

Davanın ikinci oturumu 11 Eylül 1944 tarihinde yapıldı. Duruşma salonunda üçüncü sırada Hisarcıklılar, Orhan Şaik Gökyay, Zeki Sofuoğlu, Yusuf Kadıoğlu, Fehiman Altan birlikte oturdular .

Hisarcıklılar, 1944 yargılamasında tutuklu olan 23 kişiden biridir. Dava ile ilgili belgelerde soyadı Hisarcıklı olarak geçmektedir. Soyadındaki küçük değişiklik sonradan yapılmış olmalıdır. Davanın ünlü Askerî Savcısı Hakim Yüzbaşı Kazım Alöç hazırladığı iddianamesinde Hisarcıklılar’ın Atsız’a yazdığı 17.5.1944 tarihli mektupla birlikte önceden yazdığı mektupları delil olarak kullanmıştır. Atsız, ifadesinde onunla tanıştıklarını ve fikrî beraberliklerinin bulunduğunu ifade etmiştir . Askerî mahkeme 29 Mart 1945 tarihinde kararını açıkladı. Yirmi üç milliyetçiden on üçü beraat etti. Onu muhtelif cezalara çarptırıldı. Fakat onlara verilen cezalar Askerî Yargıtay tarafından bozuldu. Hisarcıklı beraat edenler arasında bulunmakta idi.

Hisarcıklılar, beraat etmesinden sonra askerlik hizmetini 7.4.1946 tarihinde tamamladıktan sonra memuriyete geri döndü. Askerlik dönüşü memuriyete 29.4.1946 tarihinde stajyer olarak Karabük Orman İşletmesinde mühendis adayı olarak başladı. Aday memuriyeti kaldırıldıktan sonra aynı yerde çalışmaya devam etti. 13.11.1951 tarihinde Yozgat Akdağmadeni İşletmesi Orman Mühendisliğine nakledildi. Burada bir müddet işletme müdür muavini olarak da çalıştı. 9.10.1954 tarihinde Kütahya İşletmesine tayin edildi. Burada düz mühendislik, işletme müdürlüğü emrinde yol ve inşaat işlerinde orman başmühendis muavinliği yaptı. 7.5.1958 tarihinde nakledildiği Ordu Ünye İşletme Müdürlüğü bünyesinde orman başmühendis muavinliği, orman başmühendisliği görevlerinde bulundu. 20.3.1960 tarihinde aynı unvanla çalışmaya başladığı Ankara Orman Başmüdürlüğü emrinde 8.4.1965 tarihine kadar kaldı.

8.4.1965 tarihinde Orman Genel Müdürlüğünde müfettişlik mıntıka merkezi Eskişehir olmak üzere teftiş şubesinde orman başmühendisi olarak görevlendirildi. 1.10.1970 tarihinde bu görevden merkez teşkilâtına nakledildi. Merkezdeki uzun hizmetinden sonra 31.3.1972 tarihinde nakledildiği Adana Orman Başmüdürlüğü emrindeki görevde kısa bir müddet kaldıktan sonra 6.10.1972 tarihinde yeniden Ankara Orman Başmüdürlüğü uzmanlığında vefat ettiği 1.9.1973 tarihine kadar çalıştı.

Otuz yılı biraz geçen kamu görevi sırasında mesleği ile alâkalı çeşitli kademelerde hizmette bulunmuş, 30.12.1959 tarihinde Ünye İşletme Müdürlüğünce takdirname ile taltif edilmiştir. Türkiye Orta Doğu ve Amme İdaresi Enstitüsünde 30.1.1967-6.3.1967 tarihleri arasında düzenlenen Teftiş ve Denetleme kursunu başarı ile bitirerek sertifika almıştır. Orman Genel Müdürlüğünce 21.2.1972-26.2.1972 tarihleri arasında Kızılcahamam’da Personel Eğitim Merkezinde düzenlenen Sevk-İdare ve Haberleşme konulu eğitimi tamamlamış 189/7 sayılı sertifika almıştır.

Hisarcıklılar, 1944 hâdisesinden sonra Türkçü kesimin çekirdek kadrosu ile alâkasını devam ettirmiştir. Kader birliği yaptığı dostlarıyla ilişkilerinin boyutlarını bilmek durumunda olmamakla birlikte hukukî varlığı olan bazı kuruluşlara katıldığını bilmekteyiz. Demokrat Partinin iktidara gelmesinden sonra ortaya çıkan serbest ortamdan istifade etmek isteyen Türkçüler Atsız’ın başkanlığında 4.10.1950 tarihinde Türkçüler Yardımlaşma Derneğini kurumuşlardır. Kurucu heyette Atsız’la birlikte İsmet Rasin Tümtürk ve Bekir Berk vardır. Dernek faaliyette bulunduğu 10 yıl zarfında malî bakımdan önemli bir bütçeye sahip olmuş, bazı öğrencilere ekonomik yardımda bulunmuş, Orkun Matbaasının kurulmasına öncülük yapmıştır. Derneğe İstanbul ve Ankara’da ikamet eden önde gelen Türkçüler üye olmuşlardır. Hisarcıklılar, 1944 hâdiselerinde kader birliği yaptığı Hikmet Tanyu, Zeki Sofuoğlu, Nejdet Sançar, Atsız gibi arkadaşlarıyla derneğe üye olmuştur .

1944 hâdiselerinin başlangıç günü olan 3 Mayısın Türkçüler Günü olarak kutlanmasının an’anevî hâle getirilmesi üzerine 3 Mayıs 1965 günü, Ankara’da Söğütözü’nde Türkiye Milliyetçiler Birliği Genel Merkezinin önderliğinde kır gezintisi olarak kutlanmıştır. Bu toplantıya Ankara’dan 250 kişilik bir grup katılmış ve konuşmalar yapılmıştır. Toplantıya katılanların arasında Nejdet Sançar, Hikmet Tanyu, Dr. Fethi Tevetoğlu ile birlikte Hisarcıklılar da vardır .

Resmî makamların birlik adının birkaç derneğin bileşmesiyle meydana gelecek teşekküllere verilebileceği yolunda uyarıları üzerine Türkçüler Derneğinin adının değiştirmesiyle yeni kimlik kazanan Türkiye Milliyetçiler Birliği Ankara’da 28 Mart 1965 tarihinde olağanüstü kurultay toplayarak adını Türkiye Milliyetçiler Birliği Derneği şeklinde değiştirmiştir. Kongrede tüzük gereğince seçim yapılmış Merkez Yönetim Kurulu yedek üyeliğine M. Fazıl Hisarcıklılar da seçilmiştir .

M. Fazıl Hisarcıklılar, Ankara’da görevde kaldığı uzun yıllar içinde meslekî faaliyeti yanında cemiyet çalışmalarına da iştirak etmiştir. Kocatepe Camiinin bugünkü hâline getirilmesinin ilgi çekici bir hikâyesi bulunmaktadır. Bugünkü binanın bulunduğu arsa üzerinde yapılması düşünülen caminin inşaatına Vedat Dalokay’ın çizdiği projeye göre başlanmış, bir müddet sonra projenin uygulanmasından vazgeçilmiştir. İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun başkanlığını yaptığı cami yaptırma derneği selatin camilerine benzeyen şimdiki projeyi çizdirdikten sonra inşaata yeniden başlanmıştır. Cami inşaatını Türkiye Diyanet Vakfının sorumluluk almasına kadar mütevazı imkânlarla senelerce devam ettiren dernek idare heyetinde Hisarcıklılar da görev almıştır. Vefat ettiğinde henüz inşaat tamamlanmamakla birlikte dinî hizmetler için kullanılmaya başlanan camide ilk kılınan cenaze namazı Hisarcıklılar’ındır. Camideki merasimde ve mezarlıktaki defninde bulunan kayınbiraderinin oğlu Sayın Doğu Karauğuz’un verdiği malûmata göre cemaate, 1944 hâdisesi sırasında kader birliği yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş de iştirak etmiş, mezarı başında onun meziyetlerini anlatan heyecanlı bir konuşma yapmıştır.



Hakkındaki biyografi bilgilerimizin ekseriyetini 466 nolu sicil dosyasından temin ettik. Dosyayı incelememize imkân sağlayan ve hâlen emekli olan bakanlık müsteşarı Harun Öztürk’e müteşekkirim.
Mustafa Müftüoğlu, Çankaya’da Kabus-3 Mayıs 1944, İstanbul, 1977, s. 143.

hk. bk. Ömer Özcan, “Türkçülük Tarihinden İsimler: Tahir Akın Karauğuz”, Türk Yurdu, Sayı: 183, Kasım 2002, s. 47-52.

Ankara’da inşaat işleriyle iştigal ettiğini öğrendiğimiz oğlu görüşme talebimize cevap vermediği için bazı konuları aydınlatamadık, fotoğrafını temin edemedik.

“1944-45 Irkçılık-Turancılık Davası”, Orhun, Sayı: 51, 21.9.1951, s. 15.

3 Mayıs Türkçüler Günü Antolojisi, Türkiye Milliyetçiler Birliği Ankara Ocağı Yayını, Ankara, 1967, s. 104.

“1944-45 Irkçılık Turancılık Davası”, s. 15.

“1944-45 Irkçılık-Turancılık Davası”, Orkun, Sayı: 53, 5.10.1951, s. 14.

“Orkun’dan Sesler”, Orkun, Sayı: 7, 17.11.1950, s. 9.

“Orkun’dan Sesler”, Orkun, Sayı: 9, 1.12.1950, s. 9.

Dr. Fethi Tevetoğlu, “Bindokuzyüzkırkdörtlüler” -8-, Yeni Orkun, Sayı: 13, Mart 1989, s. 16-17.

Dr. Tevetoğlu, a.g.m., Yeni Orkun, Sayı: 14, Nisan 1989, s. 16.

Sabiha Sertel, Roman Gibi, İstanbul, 1987, s. 182.

İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, İstanbul, 1977, s. 271-272.

Ötüken, Sayı: 17, 25 Mayıs 1965, s. 2-3.

Ötüken, Sayı: 16, 23 Nisan 1965, s. 4.




Konu Başlığı: TÜRKÇÜ'LÜK TARİHİNDEN İSİMLER
Gönderen: K A L K A N üzerinde 10 Aralık 2009, 22:01:43
ABDUL CABBAR ŞENEL


Türk Yurdu, Cilt: 26, Sayı : 230, Ekim 2006
 Türkçülük tarihinin gölgede kalmış isimlerinden biride Cabbar Şenel’dir. 3 Mayıs 1944 tarihinde cereyan eden hâdiselerden sonra yakın dönem siyasî tarihimize 1944 Milliyetçilik Olayı olarak geçen ve yargıya intikal ederek çoğunluğunu gençlerin teşkil ettiği bir grup milliyetperver, vatanperver insanın uzun süre ıstırap dolu günler geçirmesine zemin hazırlayan, kamu görevlisi olanların memuriyet sicillerine hain ve şuursuz amirlerince “Irkçı-Turancı” kaydının düşülerek gelecekteki ikballerinin karartıldığı hâdiselerin tarihi tam olarak yazılmamıştır.
Hayatı, Ailesi, Tahsil Dönemi
Şenel’in nüfus kaydındaki tam adı Abdül Cabbar’dır. Adalet Bakanlığı’nda bulunan sicil dosyasındaki bilgilere göre 1.7.1922 tarihinde Adana Yüreğir ilçesi Misis (günümüzde Yakapınar) kasabasına bağlı Havraniye köyünde(günümüzde Geçitli) doğmuştur. Nüfus kaydında doğum yeri Seyyah, doğum tarihi ise 1892 olarak gösterilmiştir. Babası 1893 doğumlu olduğuna göre bu kayıttaki tarih yanlıştır. Babası Sait Bey, annesi Saadet hanımdır. Ailenin sahip olduğu beş erkek kardeşin ikincisidir. Şenel 1990 yılında kayıt düzeltme yaptırarak mevcut isimlerine Hilali’yi de ilave ettirmiştir. Ömrünün son yıllarında yaptığı bu değişikliğin sebebini bilemiyoruz.  Atsız’ın  neşrettiği Orkun dergisinde 1944 tutuklamaları ile ilgili olarak yapılan neşriyatta Şenel ile ilgili kayıtlar Demircioğlu soy ismi ile birlikte geçmektedir.
Adana Erkek Lisesi’nin Edebiyat Şubesi’nden 1939-1940 öğretim yılında iyi derece ile mezun olmuş, olgunluk imtihanından başarılı olmuştur. Yatılı öğrenci olarak girdiği Ankara Hukuk Fakültesi’ni 26.6.1944 tarihinde iyi derece ile bitirmiştir.
Türkçülük fikriyatına alaka duymasının sebepleri hakkında bilgimiz yoktur. Gerçi gençlik bilhassa yüksek öğretim gençliği arasında Sovyetlere sempati duyan küçük bir azınlık dışında çoğunluk milliyetçi fikirlerle meşbu idi. Şenel’in yakın arkadaşı Said Bilgiç Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti başkanı idi. Aralarındaki dostluğun gelişmesinde fikrî beraberliğin de tesiri muhakkaktır.
II. Dünya Savaşı’nın çıkması emarelerinin görülmesi üzerine Türkiye ile İngiltere arasında siyasî görüşmeler yapılmış, 12 Mayıs 1939 tarihinde Türk-İngiliz Ortak Deklarasyonu ilan edilmiştir. Bunun üçüncü maddesine göre Akdeniz’de bir savaş durumunda iki devlet karşılıklı olarak yardımlaşacaklardı. Türkiye, bu deklarasyonla yükümlülük altına girmesine rağmen Almanya ile saldırmazlık, dostluk ve ticaret anlaşmaları da imzalamıştı. Atatürk’ten sonra kendisini “Milli Şef” ilan eden İnönü, hayatı boyunca kişiliğinin önemli bir parçası hâline gelen politik manevraları savaş boyunca dengeli biçimde uygulamıştır. Türkiye’nin savaşa sokulmayarak maddî ve manevî tahribattan kurtulduğunu ileri sürenler tarafından hoş karşılanan, haksız yere zarara uğratılan kişiler açısından, bazı kesimlerce etik açıdan politikaları yerinde görülmeyen İnönü, 1948 yılında üniversiteden ilişiklerinin kesilmesini kanunsuz olarak kabul eden Niyazi Berkes tarafından oldukça ağır bir üslupla tenkit edilmiştir. Aynı zamanda 1943 yılından itibaren iç politikada gerçekleştirdiği yeni düzenlemeler “1944. Tornistan Yılı” biçiminde nitelendirilmiştir. 
Temmuz 1943 de Mussolini düşmüş, mareşal Badoglio kumandasında kurulan yeni yönetim müttefiklerle uzlaşma yollarını aramaya başlamıştı. 8.9.1943 tarihinde İtalya kayıtsız şartsız teslim olmuştu. Almanya 1943’te Stalingrad’a karşı giriştiği saldırıda büyük kayıplar vermesine rağmen başarılı olamamış, Rusya’da başarı ibresi Sovyetlerden yana dönmüştü. İnönü, savaşın başlarında komünistlere karşı tutuklama ve yargılama faaliyetine girişmişti. Berkes ve bazı siyasî tarihçilerin yorumlarına göre Almanların başarıdan uzaklaşmaları üzerine içeride dengeleme yapmak mukadder hâle gelmişti.
1943 yılında Türkçü yayınların sayısında bir artış olmuştu. Savaşın gidişatının değişmesinden sonra bilhassa milli eğitim teşkilatında Sovyet taraftarlarının artması üzerine Atsız çıkardığı Orhun dergisinin 1.3.1944 tarih ve 15. sayısında “Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye Açık Mektup”, 1.4.1944 tarih ve 16. sayısında “Başvekil Saracoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup” başlıklı iki açık mektupta bazı örnekler göstermiştir. Atsız’ın mektupları gençlik arasında heyecan yaratmış kendisine, “Orhun’un son sayısında çıkan ve fikirlerimizin gerçekleşmesi uğrunda büyük bir adım teşkil eden ateşli yorum bizi son derece mütehassis etmiştir. Size öteden beri güveniyorduk. Fakat son yazınızla en iymanlılar arasında olduğunuzu bir daha ispat ettiniz. Bu bakımdan sizi candan selamlar ve tebrik ederiz. Orhun’un burada mevcudu kalmamıştır. Bize mümkünse elli tane göndermenizi, değilse bu yazınızı teksir ederek arkadaşlara parasız dağıtmamız için müsaade etmenizi derin saygılarımla rica ederiz.” ifadelerini havi bir telgraf Ankara Hukuk Fakültesinden arkadaşlarını temsilen Cabbar Şenel, S. Bilgiç,  Kemal Çetinsoy,  Turan Ata, İsfendiyar, [4] Hüseyin imzalarıyla gönderilmiştir. [5] Başbakana yazılan açık mektuplar Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i endişeye sevk etti. Mektuplarda adı zikredilen Devlet Konservatuarı öğretmeni yazar Sabahattin Ali, iktidara yakın duran gazeteci Falih Rıfkı Atay’ın tahriki ile Atsız’ı mahkemeye verdi. Atsız mahkemeye katılmak üzere 24.4.1944 tarihinde trenle İstanbul’dan Ankara’ya hareket etti. 25 Nisan günü garda kalabalık bir öğrenci grubu tarafından karşılandı. Davanın görüşülmeye başladığı 6.4.1944 tarihinde mahkeme salonunun gençler tarafından doldurulması üzerine duruşma öğleden sonraya ertelenmiştir. Savcının iddianamesini okumasından sonra S. Ali ve Atsız dinlenmiş, mahkeme 3 Mayıs tarihine talik edilmiştir. 3.5.1944 Çarşamba günü adliye binasının içi ve dışı kalabalık bir gençlik kitlesi tarafından doldurulmuştur. Atsız ve iki avukatının soruşturmanın derinleştirilmesi talepleri reddolunmuş, savcı Atsız’ın cezalandırılmasını talep ettikten sonra duruşma müdafaa için 9.5.1944 tarihine bırakılmıştır. Duruşmadan sonra gençler millî marşlar söyleyerek yürüyüşe geçmişlerdir. Ulus meydanına doğru giden kalabalık İstiklal Marşı’mızı söylemişler, yakındaki başbakanlığa giderek Başvekil lehine tezahüratta bulunmuşlardır. Emniyet güçleri böyle bir hareketin yapılabileceği hususunda bilgi sahibi olmaları sebebiyle kalabalık arasında üniformalıların sayılarının alışılmıştan fazla olduğu gazetelere geçen fotoğraflarda açıkça görülmektedir.
9.5.1944 tarihinde yapılan duruşmada Atsız 6 ay hapis, 100 lira para cezasına mahkûm edildi. Mazisi nazarı dikkate alınarak bu ceza 4 ay hapse ve 67 lira para cezasına çevrildi. Atsız, mahkemeden sonra serbest bırakılmayarak göz hapsine alınmak üzere Ankara vilayet binasına götürüldü. Atsız’ın önce gözaltına alınıp sonra tutuklanmasıyla yakın dönem siyasî tarihimizde, siyasî hayatımızda “1944 Milliyetçilik Olayı” diye bilenen ve Türkçü fikirleriyle tanınmış asker, aydın ve gençlerin hapsedilerek yargılanmalarıyla sonuçlanan hareketi başlamıştı.
Bu tutuklamalardan sonra düzenlenen savcılık iddianamesine göre Şenel, 2.5.1944 günü Atsız, Cemal Oğuz Öcal ve Said Bilgiç ile birlikte bir nümayiş düzenlenmesinin kararlaştırıldığı toplantıya iştirak etmiştir. Said Bilgiç ile birlikte yüksek okul temsilcileriyle bir toplantı yapmak üzere DTCF öğrencisi arkadaşları Osman Yüksel ile birlikte Samanpazarı’nda toplanmayı kararlaştırmışlar, öğleden sonra on beş kadar genç Samanpazarı’nda set üstündeki parkta toplanarak bir eve gitmişler ve orada yapılacak nümayişin planını tespit etmişlerdir. Bu kararı Atsız’a bildirmek üzere Said Bilgiç ve Nezahat Uran ile birlikte gitmişlerdir. 3.5.1944 günü adliye binası önünde toplanan kitlenin slogan atmasından sonra Şenel’in Sabahattin Ali’ye ait kitapları yaktığı iddianamede ileri sürülmüştür.
1944 hâdiselerinin hükümetçe önceden planlanan bir hareketin uygulama safhalarından bir bölümü olduğu ileri sürülmüştür. 1944 hâdisesinden sonra yargılaması yapılan kişilerin sosyal statülerine, mesleklerine ve cemiyette işgal ettikleri yere bakılarak savcılık iddianamesinden haklarında ileri sürülen hususları gerçekleştirmelerinin mümkün olamayacağı açıkça anlaşılır. Tek parti yönetimine oldukça hınçlı olan ve dönemin Türkçülerine de iyi gözle bakmayan Berkes, tutuklamaların garabetini kalın çizgilerle ortaya koyarak, iki toy subay, bir-iki öğrenci ve hiçbir zaman siyasî ve militer etkinliği olmayan bir profesörden oluşan bir grubun tehlikeli görülmesini yadırgar.  Savaşı Almanların kaybedeceğinin anlaşılması ve Sovyetler Birliği’ne düşman grupların susturulmasının zamanının geldiği düşünülerek Türkçü düşünce mensupları arasında geniş çaplı bir tutuklama ve bir isim listesi hazırlığının yapıldığı iddia edilmiştir. Bu listenin Hasan Ali Yücel başkanlığındaki bir kurul tarafından düzenlendiği ileri sürülmüştür. 47 isimden oluşan bu listede Türk fikir hayatının önde gelen isimleri vardır. Bunların ekseriyeti hiç bir organize harekete katılmamış sadece fikirleri sebebiyle bu listeye dâhil edilmiştirler. 1944 tutuklamalarında bu listeye on isim daha ilave edilmiş 23 kişi tutuklanmıştır. Hükümet Turancı hareketin sonunun getirilmesi gerektiği inanmaktaydı. 3 Mayıs gösterileri bu kanaatin güçlenmesine yol açmış, aynı zamanda icraat için fırsat yaratmıştır.
1944 hâdiseleriyle doğrudan alakalı olanların bazıları hatıralarını neşretmişlerdir. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenci olan ve disiplin kurulunca hâdiseler sebebiyle iki arkadaşı ile birlikte hakkında işlem yapılarak bir yıl süre ile okuldan uzaklaştırma cezası alan emekli vali bir bürokrat hatıralarında mülayim bir lisan kullanmayı tercih etmiştir. Hatıralarından, meslek hayatı boyunca geçmişte ceremesine katlandığı fikrî çizgiden farklı bir yol tuttuğu anlaşılıyor. Bu sebeple hâdiseyi gerçek mecrasından farklı bir dille anlatmayı tercih etmiştir.  Yine aynı okul öğrencisi ve Zeki Sofuoğlu’nun yakın arkadaşı başka bir bürokratın hatıralarından önemli bilgiler öğrendik. Eski Millî Eğitim Bakanlarından Abidin Özmen’in yeğeni olan bu bürokrat, 1944 yargılamalarında savcının iddianamesinin ana ekseni olan gizli (!) Gürem teşkilatına girişi ve ayrılışının hikâyesini anlatmıştır. Bu bürokratta hayatının sonraki döneminde milliyetçi çizgiden uzakta bir yol izlemiştir. Nüfuzlu yakınları sebebiyle Türkçülerin başına örülecek çorabı önceden öğrendiği için gruptan ayrılmış, kılına dokunan olursa önderlerin sıkıntıya gireceği yolunda tehdit ettiğini belirtmiştir. Sonraki yıllar da TİP’den parlamentoya giren Sadun Aren’in de ekibe dâhil olduğu yakınlarda neşredilen bir hatırattan anlaşılıyor.
1944 tutuklamaları sırasında gözaltındaki tutulanların bazılarına işkence yapıldığı, tabutluk tabir edilen dar hücrelere sokuldukları mağdurların ifadeleri ile basına yansımıştır. İnsanlık dışı bu muameleler sebebiyle dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kamuran Çuhruk, Emniyet I. Şube Müdürü Sait Koçak hakkında suçlamalar dile getirilmiştir. Bu şahıslar tek parti yönetiminde herhalde hizmetlerinin karşılığı olarak süratle yükseltilip valilik görevlerine getirilmişlerdir. 1950 yılında, DP iktidarı döneminde bu şahıslar hakkında şikâyetler yenilenmiştir. 1953 yılında kendisi de mağdurların arasında bulunan DP Isparta milletvekili Said Bilgiç bu konuda bir soru önergesi vermiştir. 7 Mayıs 1953 günkü Meclis oturumunda zamanın Devlet Bakanı Celal Yardımcı önergeyi cevaplandırarak, Ahmet Demir’in Emekli Sandığı İdare Meclisi üyesi, Kamuran Çukruh’un Merkez Valisi, Sait Koçak’ın İçişleri Bakanlığı Tetkik Kurulu üyesi olduğunu belirtmiştir. Çuhruk, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı görevindeki çalışmaları sebebiyle İçişleri Bakanı Hilmi Oran tarafından 15 Haziran 1945 tarihinde teşekkür ile taltif edilmiştir. Teşekkür yazısında, “Irkçılık ve Turancılık Tarikatı ve diğer suçlardan dolayı Sıkıyönetim Komutanlığınca yargılanan sanıkların davasında adamet ve hakikatin tecellisi için sarf ettiğiniz mesaiden dolayı sizi takdir ederim.” ibaresi bulunmaktadır.Bu ifadeler oldukça dikkat çekicidir.
Şenel, 1944 hâdisesi tutuklamalarının başladığı sırada okuldan mezun olmuş, 26.6.1944 tarihinde Adana stajyer hâkim namzetliği görevine başlamıştı. Adı yukarıda bahsettiğimiz 47 kişilik listede bulunmamasına rağmen açılan davanın hazırlık soruşturması safhasında 4.7.1944 tarihinde Seyhan Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edilmiştir. Diğer kader arkadaşları ile birlikte İstanbul Tophane Askerî Cezaevi’ne konulmuştur. 7.9.1944 tarihinde duruşmalar başlamıştır. Tutuklu sanıkların büyük çoğunluğu aylardır ilk defa birbirlerini görme imkânı bulmuşlardır. Mahkemenin görüleceği binanın avlusuna değişik vasıtalarla sanıklar getirilmişlerdir. Önde gelen sanıklardan Reha Oğuz Türkan, gelen tutukluların hepsini tanımadığını, kıvır kıvır saçları ve o yaşlarda yaramaz oğlan yüzüyle, hukuk talebesi veya hâkim stajyeri Said Bilgiç ve arkadaşı, zayıf esmer Cabbar’ın bulunduğunu hatırlamaktadır. Cezaevindeki çile dolu günlerinde 2.2.1945’de tutuklu arkadaşları arasında bir müsabaka tertip edilerek mahkemenin karar günü belirlenmeye çalışılmıştır. Dr. Cansever birinci gelene verilmek üzere ortaya bir portakal koymuştur. Şenel karar günü ile ilgili en yakın tahmini yapmıştır.  Hapiste geçirdikleri günlerde aralarında dama, tavla ve satranç partileri yapmışlar, damada O. Şaik Gökyay, Yusuf Kadıgil ve C. Şenel rakiplerini yenmede en başarılı üç isim olmuşlardır.  3.5.1944 olaylarının I. Yıldönümü Askeri Cezaevi’nde kutlanmıştır. Türkkan’ın bu vesileyle çizdiği krokide Şenel topluca oturan grubun içinde Sançar ile Tevetoğlu arasında otururken görülmektedir.
Duruşmaların başlamasından sonra sıkıyönetim savcısı sanıklar hakkında iddianameyi okumuştur.Şenel hakkında, arkadaşları Atsız ve Cemal Oğuz Öcal (öğretmen ve şair) ile birlikte Türk Ceza Kanunu’nun 161. maddesi gereğince beş seneden az olmamak kaydıyla ağır hapis talebinde bulunulmuştur. 1 Numaralı Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi’nde 29.3.1945 günü karar açıklandı. Şenel 11 ay hapse mahkûm edilmişti. Mahkûm edilenler mahkeme kararlarının bozulması için Askerî Yargıtay’a başvurdular. Askerî Yargıtay Başkanı Cumhurbaşkanı İnönü’ye yakın olan Orgeneral Ali Fuat Erden’di. Askerî Yargıtay, kararı esastan ve usulden bozmuş, her sanık hakkında ayrı-ayrı bozma sebepleri göstermiş, tutukluluk hâllerinin devamına lüzum görmemiş ve davaya 2 Numaralı Sıkıyönetim İdare Mahkemesi’nde devam edilmesi hususu bozma kararında açıklıkla kaydolunmuştur. Dava 26.8.1946 tarihinde Harbiye’deki 2 Numaralı Mahkemede yeniden başlamıştır. Mahkemenin Başkanı Tuğgeneral Yaşar Yeniceoğlu, Duruşma Hakimi General Şevki Mutlugil, Üye Yarbay Ömer Köprülü’dür. İstanbul valisi Dr. Lütfi Kırdar’ın da şahit olarak dinlendiği duruşmalar 31.3.947 tarihine kadar devam etmiş ve o gün verilen karar ile milliyetçilerin hepsi beraat etmişlerdir. Bu karar Askerî Yargıtay Genel Kurulu’nun 18.11.1947 tarih ve Esas 1800 ve karar 323 sayılı ilamıyla hüküm kesinleşmiştir. Şenel için sıkıntı günler sona ermiştir. Davanın beraatla sonuçlanması üzerine tahkikat döneminde işkence görenler, bu fiili yapanlar ve yaptıranlar hakkında ilgili mercilere şikâyette bulunması gerekti. Fiilin zaman aşımına uğramaması için Hikmet Tanyu şikâyetini yaptı. Görevlendirilen bir soruşturmayı yaptı. Danıştay’ın ilgili dairesi meni muhakeme kararı verdi. Tanyu’nun itiraz dilekçesi Danıştay Genel Kurulu’nun kararı ile kabul edilerek sanıklar mahkemeye sevk edildi. Yargı safhası uzun ve yorucu oldu. Durumlarını tehlikeli gören sanıklardan bazıları 14 Mayıs 1950 yılında iktidara gelen DP’nin çıkarmayı tasarladığı genel af kanunundan faydalanmak istiyorlardı.
Köyceğiz’de görev yaptığı sırada tanıdığı, Köyceğiz 1924 doğumlu Nebahat hanımla 16.4.1951 tarihinde evlenmiştir. Bu evliliğinden Gazipaşa 27.10.1952 doğumlu Aliye Şemsigül Konçuy, Beyşehir 19.11.1953 doğumlu Hilali İdikut, Beyşehir 28.2.1956 doğumlu Nejat Ülgen isimli üç çocuk sahibi olmuştur. Oğullarından inşaat mühendisi olan Hilali İdikut Ankara’da taahhüt işleri, makine mühendisi olan Nejat Ülgen emekli olarak Köyceğiz’de ziraatla meşgul olmaktadır. Memuriyet çalışmaları sırasında tarafsızlık ilkesine riayet etmiş, cemiyette adını öne çıkartacak hiçbir faaliyetin içinde yer almamıştır. Şenel’in adına 1944 hâdiselerine ele alan eserlerde rastlanmaktadır. Bu araştırmaların kaynağı dava iddianamesinin gazete ve Ayın Tarihi’nde çıkan bölümleridir. Bu konuda sonraki yıllarda bazı gazete ve dergilerde seri araştırmalar çıkmıştır.Buralarda da kendisiyle yapılan bir mülakata rastlamamak mümkün olmamıştır. Ama gönlünde diri tuttuğu Türkçülük idealinin tezahürü çocuklarına verdiği isimlerde açıkça görülmektedir. Emekli olduktan sonra İzmir Karşıyaka Bostanlı’da oturmaya başlamış, sağlıklı bir şekilde hayatını sürdürmekte iken bir aracın çarpması sonucu 7.2.1995 tarihinde vefat etmiş ve eşinin memleketi Köyceğiz’de defnedilmiştir. Kendisinden sonra bir süre daha yaşayan eşi de 3.12.2002 tarihinde vefat etmiştir.
Memuriyet Hayatı
Şenel, okulunu bitirdikten hemen sonra 26.6.1944 tarihinde 130 mire asli maaşın emsali hâsılı ücretle Adana stajyer hâkim adaylığı ile memuriyete başlamıştır. O dönemdeki memurun kanununa göre stajyer olanlar maaş yerine ücret almakta idiler. 4.7.1944 tarihinde tutuklanmış ve 30.6.1945’te serbest bırakılmıştır. 30.6.1945 günü eski görevine başlamıştır. 1.11.1945 tarihinde yedek subay okuluna gitmiş, terhis edildiği 27.3.1947 tarihine kadar Askerî İdarî Hâkim olarak hizmet etmiştir. Adana hâkimliğinden 27.10.19452’de askere gitmek üzere ayrılmıştır. Askerlik dönüşü 222 lira maaş ile 31.3.1947 tarihinde Ankara stajyer hâkim adayı olarak göreve başlamıştır. Bu görevde 21.7.1947 tarihine kadar kalmıştır. 31.7.1947 ile 26.2.1949 tarihleri arasında Hakkâri Cumhuriyet Savcı yardımcılığında bulunmuştur. 28.2.1949 ile 5.11.1951 tarihleri arasında Köyceğiz hâkimliği görevinde çalışmıştır. Buradan Tunceli Nazimiye hâkimliğine çıkan kararnamesi iptal edilmiş, 24.1.1952 ile 16.6.1953 tarihleri arasında Antalya Gazipaşa’da Asliye ve Sulh Hâkimi olarak görev yapmıştır. 19.6.1953 ile 8.2.1956 tarihleri arasında Beyşehir’de Ceza Hâkimi olarak çalışmıştır.17.2.1956 tarihinde başladığı Ankara hâkimliği görevinde 23.9.1967 tarihine kadar kalmıştır. Bu görevi esnasında 27 Mayıs 1960 hareketi üzerine iktidardaki Demokrat Parti mensuplarının yargılanması çalışmalarının ön hazırlığını yapan Yüksek Soruşturma Kurulu’nda görevlendirilmiştir. Bu kurul İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda çalışmıştır. 1944 yargılamaları dosyasına dayanarak bir kitap yazan Mumcu, DP milletvekili olan Said Bilgiç’in sorgusunu koğuş arkadaşı Şenel’in yaptığını belirtmiştir.Türkan, iki arkadaşın yalnız aynı koğuşu paylaşmadıklarını yan yana yatakta yattıklarını belirtmektedir. [22] Mumcu, iddialı fakat üzerinde fazla çalışamadığı anlaşılan eserinde Şenel hakkında bazı yanlış kayıtlar düşmüştür. Şenel’in yargılandığında subay olduğunu, [23] 1960 ihtilalinde ise Askerî Yargıtay’da Başsavcı Yardımcısı bulunduğunu [24] belirtmektedir ki, yanlıştır. Şenel, 44 sayılı kanun gereği Yüksek Soruşturma Kurulu’ndaki görevi sona erince 25.5.1962 tarihindeki asli görevine dönmüştür. 23.9.1967 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilmiştir. Bu göreve sürdürürken 18.12.1985 Yargıtay 15. Hukuk Dairesi Başkanlığı’na seçilmiş, 1.7.1987 tarihinde yaş haddinden emekli olmuştur.
Eserleri
Şenel’in gazete ve dergilerde çıkan bir yazısına rastlayamadık. Genel kültür alanı yerine meslekî birikimini hukuk alanında bazı müstakil eserler kaleme alarak değerlendirmiştir. Bu tercihinde mesleği sebebiyle günlük siyasetin dışında kalmak isteğinin bulunduğu akla gelebilir.
1. Nazari ve Tatbiki Adam Öldürmek ve Müessir Fiil Cürümleri,1959.
2. Devlet İdaresi Aleyhinde Cürümler ve Devlet Düzeni Aleyhinde Cürümler ve Memurin Muhakemat Kanunu ve Alakalı Bankalar ve İktisadi Devlet Teşekkülleri Mevzuatı, 1960.
3. Orman Kanunu ve Alakalı Mevzuat, 1960.


Konu Başlığı: TÜRKÇÜ'LÜK TARİHİNDEN İSİMLER
Gönderen: K A L K A N üzerinde 10 Aralık 2009, 22:22:41
ZİYA GÖKALP


Türkiye Cumhuriyeti'nin icra plânında kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, fikir plânında kurucusu Ziya Gökalp'tir. Atatürk de, bu durumu, "Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikrilerimin babası Ziya Gökalp'tir." diye izah etmiştir.
 

Ziya Gökalp'i incelerken Türk Ocağı ile başlamak gerekir. 12 Mart 1912'de kurulan Türk Ocağını'nın amacı şöyleydi:
 

"İslam kavimlerinin başlıca bir kesimi olan Türklerin milli terbiyesinin, ilmi, sosyal, ekonomik düzeyinin ilerleme ve yükselmesi ile Türk ırk ve dilinin olgunlaşmasına çalışmak."
Cemiyetin çalışma şekli de böyle belirtiliyordu:
 

"Cemiyet, amacını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler açacak, dersler, konferanslar, piyesler düzenleyecek, kitap ve broşürler yayınlanacak ve okullar açmaya çalışacaktır.
 

Milli geliri korumak ve çoğaltmak için her Türk'ten meslek ve sanat erbabıyla görüşecek, ekonomik ve tarımsal teşvik ve uyanlarda bulunacak, bu gibi kurumların doğup yaşamasına elinden geldiğince yardım edecektir.
 

Ocak, amacını elde etmeye çalışırken, milli ve sosyal bir konumda kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir zaman siyasi partilere hizmet etmeyecektir."
 

Türk Ocağının kurulması tıp öğrencileri arasında büyük heyecanla karşılandı. Yusuf Akçuraoğlu'na göre, Ziya Gökalp'in Türk Ocağındaki faaliyetleri şöyleydi:
 

"Hamdullah Suphi, Türk gençliğinin ruhunu etkilemeye ve ocakların örgütlenmesine çalışırken, Türk milliyetçiliği fikrinin teorisini düzenlemeye, onu sistem haline getirmeye de Türk Ocağı'ndaki konferans ve sohbetleri, Türk Yurdu'ndaki makaleleri ile bilhassa Ziya Gökalp Bey çalışıyordu."
 

Nitekim "Genç Kalemler" ekibi olarak Türk Yurdu'nun yazı kadrosuna katılmışlardı.
 

"Bu şekilde, Türkçülük fikri, gençler ve aydınlar arasında yayıldı ve yerleşti. Kendini ret ve inkar eden hava, ocağın üzerinden dağıldı. Ziya Gökalp'in değerlendirmesine göre, Doğu ve Batı kökenli akımlara takılmakta ısrar eden softalarla züppelerden başka herkes, ocağa üye yazılmış ve dost kesilmişlerdi."
 

Osmanlı İmparatorluğu'nda artık partiler değil, milletler birer siyasal organizasyon halini alıyordu. Bu yüzden, Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında başlayan Türk milli hareketi, milli bir Türk devleti meydana getirmeyi hedef seçmişti. Türk Ocakları bu harekete katıldılar. İstanbul'da yapılan milli mitinglere öncü oldular. Batı Anadolu'daki savunma örgüleri ile ilişkide bulundular. Milliyetçi Hareket'in başı Mustafa Kemal Paşa'ya bağlılıklarını bildirdiler. İmparatorluğun son Meclis-i Mebusan'ı seçilirken ocağın belli başlı adamları Milli Türk Partisi adlı partiyle seçime katılarak birkaç mebus seçtirdiler.

İngiliz Baskıları
 

Ocağın çalışmalarını dikkatle izleyen İngiliz işgal kuvvetleri, 1920 yılında Türk Ocağı'nı iki defa basarak eşya ve evraklarından bir kısmının yok olmasına sebep olduğu gibi, faaliyetini de kesintiye uğrattılar. Ancak Türk Ocağı kendim korudu ve dağılmadı.
 

Ankara'da milli Türk devleti Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti adı ile kurulduğu sıralarda. Türk Ocağı'nın merkezi de Ankara'ya yerleşti. Yeni Türk devleti "Türk milliyeti" prensiplerini kabul ediyordu. İsmet Paşa da 17 Temmuz 1917'de İsmet İnal adıyla ve 2320 numara ile Türk Ocağı'na girmiş bir ocaklı arkadaş idi."
 

Türkçülük Gerçek Oldu
 

Yusuf Akçuraoğlu 1928'de yazdığı "Türkçülük" kitabını şu cümlelerle bitirir:
 

"Türkiye Cumhuriyeti'nin başta Büyük Millet Meclisi hükümeti adı ile, sonra da gerçek ismi ile kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayallerinde gerçekleşeceğini ümit bile edemedikleri idealdir. Türk dahisinin gücü ile gerçek olmuş, milli Türkiye Devleti kurulmuştu.
 

Türk milliyetçileri dilin Türkleşmesini, hukukun Türk hukuku olmasını ve bundan dolayı kadının çağdaş Türk kanunlarına uygun bir hürriyet kazanmasını, sanatın Türkçeleşmesini, yani şiirin, müziğin, resmin vb. milli ve ileri olmasını, kısaca Türk kültürünün yabancı etkilerden kurtulup kendi benliğini bularak gelişmesini temenni ediyor ve buna ellerinden geldiği kadar çalışıyorlardı.
 

Fakat bugün kültürel hürriyet ve bağımsızlığın siyasal alanda tüm hürriyet ve istiklal kazanmadıkça elde edilemeyeceği Meşrutiyet deneyi ile anlaşılmıştır. Osmanlı Devletinin siyaseti, sayısız sebeplerden dolayı serbest olmadığı gibi Türk'ün kültürü de Ziya Gökalp Bey'in dediği gibi birçok kapitülasyonlarla bağlıydı. Bu kapitülasyonlara bazılarını Doğu, bazılarını Güney, bazılarını da Batı, Türk'ün boynuna takmıştı. Bütün bu ağır halkaları boyunlarına asıp, istediği gibi yürüyebilmek için Türk, hayat gücünü gösteren bir iktidar ve egemenliği kazanmak zorundaydı. Neticede, siyasette tam hürriyet ve bağımsızlık kazandı. Artık kültürel saldırıları birer birer söküp atmak yolu açılmıştı. Türk milleti, açtığı bu yoldan enerji ve başarıyla devamlı ilerledi. Kültürel hürriyet ve bağımsızlığını sınırlayan engelleri ara vermeden kaldırdı ve hâlâ kaldırmakta devam ediyor.
 

Türkçülük fikri, yarım asır önce birkaç kişinin kafa ve kalbinde düşünceler, duygular, ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden belirsiz ve
 

çekingen bir şekilde çıkan bir düşünce idi. Bu düşünce, o zamanlar ortama o kadar ters düşüyordu ki, tarafları olanları, onu açıkça yazmaktan çekmiyorlardı. Halbuki Türkçülük fikri bütün gerçek olmuştur."
 

Etnik Partiler Osmanlı'yı Dağıtıverdi...
 

Osmanlı, "etnik partiler"in birer siyasi organizasyon halini alması ile kısa sürede dağılıverdi. Her etnik grubun, kendi siyasi organizasyonu peşinde gitmesi önce Osmanlıcılığı yıktı. Sonra İslamcılık ile Araplar, devlet bünyesinde tutulmak istendi. O da mümkün olmayınca Türkçülük'ten başka çare kalmadı.
 

Türkçüler, her ne kadar Fransız İhtilali'nin tesiriyle başlayan milliyetçilik hareketlerinin tesirindeyse de, asıl milliyetçilik ruhu bütün Türk aydınlarında mevcut idi.. Sadece, devletin politikası değildi.. Sonunda o da gerçekleşti.
 

Türkçülüğün Esasları
 

Türk Milliyetçiliği'ni "Türkçülüğün Esasları" başlığı altında sistem haline getiren Ziya Gökalp, Türkçülüğün babalan olarak Ahmed Vefik Paşa ve Süleyman Paşa'yı gösterir.
 

Rusya'da ise iki büyük Türkçü vardı. Birisi Mirza Fethali Ahundof, diğeri Gaspıralı İsmail.
 

Gökalp'in Atatürk hakkındaki fikri ise şöyledir:
 

"Evvelce, Türkiye'de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türk'ündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir. Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk Halkı hakimdir. Bu kadar kat'i ve büyük inkilabı yapan zat, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür."
 

Gökalp, "Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümredir. Millet, lisanca, ahlakça, edebiyatça, müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir "der.
 

Irk Meselesi
 

Gökalp'in, "Atlarda şecere aramak lazımdır. Ancak, insanlarda ırkın sosyal hasletlere tesiri olmadığı gibi, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutarsak, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek gerekir. Bu mümkün olmadığına göre, Türk'üm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur" görüşü, Atatürk tarafından, "Ne mutlu Türk'üm diyene" şeklinde ifade edilmiştir.
 

İşte Gökalp'in kurduğu sisteme göre Türçülüğün esasları:
 

* Türk'ün yalnız bir lisanı, bir tek kültürü vardır.
Kültürde birleşmeleri kolay olan Türkler: Oğuz Türkleri, yani Türkiye, Azerbaycan, İran, Harezm Türkmenleri'dir. Türkçülükteki yakın ülkümüz Oğuz Birliği, yahut Türkmen Birliği olmaldır. (1924 için)
 

* Türkçülüğün sonraki ülküsü ise Turan'dır. Turan kelimesini Türkler'den başka Moğollar'ı, Tengizler'i, Finler'i , Macarlar'ı da kapsayan bir kelime olarak almamak gerekir.
 

* Turan, Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kazak, Kıpçak (Tatar), Oğuz gibi Türk şubelerini kapsayan Büyük Türkistan'dır. Bütün Oğuzlar "Türk" adı ile birleşebilir. Yalnız, Kazaklar aynı kültürler vücuda getirirlerse, o zaman müşterek unvan ihtiyacı olacak, işte bu müşterek unvan Turan kelimesidir.
 

* Türkçülerin ülküsü Turan adı altında Oğuzlar'ı, Tatarlar'ı, Kırgızlar'ı, Özbekler'i, Yakutlar'ı, Kazaklar'ı lisanda, edebiyatta, kültürde birleştirmektir.
 

* Dün Türkler için bir milli devlet hayaldi, gerçek oldu. Turan da bir ülküdür. Gerçekleşecektir. Ancak, şimdilik yürürlük sahasında sadece Türkiyecilik vardır. (Cumhuriyet'in ilk yılları için) Kızıl Elma, yani Turan mazide gerçekleşmiştir. Hunlar, Gök Türkler, Oğuzlar, Kırgızlar, Kazaklar, Kor Han, Cengiz Han, Timurlenk, Turan ülküsünü gerçekleştirmedi mi? Turan, bütün Türk ilkelerinin toplamı olan bir Türk camiasından ibarettir. Osmanlı'da ise son dönemlerde idare edenler kozmopolit Osmanlı sınıfını, idare edilenler ise Türk sınıfını oluşturdu. Türk'e "Eşek Türk" denilirdi. Türkler arasında mezhep ayrılığının ortaya çıkması bile bu yüzdendir. Çünkü, Türklerin uğradığı eziyet, halk şeyhleri tarafından Ehl-i Beyt'in uğradığı eziyete benzetiliyordu.
 

* Sünni kalan Türkler de Osmanlı Kültürüne lakayıt kaldılar. Halk şairleri, halkın hediyeleri ile saray şairleri, sarayın "caize"si ile geçinirdi.
 

* Eski Türklerde "İl" demek "barış" demekti. "İlhan" ise "barış hakanı" demekti. Türk ilhanları kendilerini beynelmilel barışı sağlayan kimseler olarak görürlerdi Atilla'nın unvanı da Tanrı kut idi. Ancak Avrupalılar bu unvanı "Tanrı'nın Belası" diye tercüme ederek günah işlemişlerdir. Attila, mağlup milletler ne zaman barış istese kabul eden bir ilhan idi.
 

Kültür - Medeniyet


* Gökalp'e göre bir kavim kültürde yükseldikçe, siyasette de yükselerek kuvvetli bir devlet vücuda getirir. Yükselen kültürden, yükselen bir medeniyet doğar. Medeniyet de milli kültürden doğar. Daha sonra diğer milletlerden de birçok müesseseler alır. Ancak süratli bir kültür değişimi ferdi seciyeyi bozar. Medeniyet değişikliği de milli kültürü bozar.
 

* Kültürü kuvvetli olan milletler, medeniyet
kuvveli olan milletlere daima galip gelmiştir.
 

* Türkçüler tamamiyle Türk ve Müslüman kalmak kaydıyla, Batı medeniyetine girmek isterler fakat bundan önce milli kültürümüzü arayıp bularak meydana çıkarmamız gerekir. Deha, esasen halktadır.
 

* Akdeniz medeniyetinde, yani Sümerler'in, Hititler'in, Asurlar'ın, Fenikeliler'in medeniyetlerine Yunanlılar varis oldu. Yunan medeniyetine de Romalılar.
 

* Avrupalılar Batı Roma'ya, Müslüman Araplar, Doğu Roma'ya varis oldular. Acemler gibi Türkler de mantığı, felsefeyi, tabii bilimleri tıbbı ve diğerlerini Araplar'dan iktibas ettiler. Müslümanlar haremlik selamlık, çarşaf, peçe gibi adetleri Hristiyan Bizans'tan ve Müslümanlardan aldı.
 



Konu Başlığı: Türk Milleti için Bozkurt nedir?
Gönderen: K A L K A N üzerinde 11 Aralık 2009, 07:48:00

Türk Milleti için Bozkurt nedir?







Türk kültüründe Bozkurt'un manasını açıklayabilmek için kültürün tanımlanması gerekir. Özellikle kültürde sembolün öneminden bahsettikten sonra Bozkurt'un anlamını daha kolay kavrayabiliriz. Bir milletin kültürü ile mitolojisi birbirinden farklı kavramlar değildir, her ikisi de aynı hayat felsefesinden beslenmektedir. Kültür; bir milletin, dilini, sanatını, hukuk ve ahlak anlayışını, duygularını, inançlarını, hükümlerini aksettirir. Çünkü bir milletin folklorunu ve edebiyatını belirleyen, mensuplarının idrak alemini oluşturan değerlerin özünde o milletin kültürü vardır. Kültürün özelliği, milleti meydana getiren fertlere kazandırmış olduğu idraktır. Bir kültürün sınırı, onun zihniyet ve imanı ile çevrelenmiştir. Kültürleri birbirinden ayıran, zihniyet ve iman farklarıdır. Aynı farklara sahip olan cemiyetlerin birbiri ile çarpışmasına sebep olur. Kültür çevreleri benzer olan veya benzer kaynaklardan beslenen kültürler olur ama bunlar birbirine tamamen benzemez. Her kültür, diğerlerinden farklı görünmek durumundadır, farklılık şuuru olarak isimlendireceğimiz bu durum, toplumun bütün hayat şekillerini başka kültürlerden ayrı olmaya, değişik bir üslûp kurmaya yönlendirmektedir. Milli kimlik yahut kişilik dediğimiz bu farklı oluş, düşünce biçiminden, kılık kıyafet; tavır ve davranış biçiminden, eğitime ve eğlenceye kadar hayatın her saha ve safhasında görülür. Mesela, aynı dine mensup olan milletlerin dinî anlayış şekilleri birbirinden farklıdır. Çünkü idrak alemini şekillendiren değer yargıları farklıdır. Bu farkı onaya çıkaran ise o milletin kültürüdür. Bu farklılıklar o milletin mimarî abidelerine, edebî eserlerine, musikî eserlerine, felsefî sistemlerine, vs.. yansır ve kültürün devamlılığını sağlar. Böylece gelecek nesillere yol gösterici olur, kaynaklık yapar. Her toplumun kültür değişimlerinin bir geçmişi vardır. Kaynağını ise o toplumun tarihi derinliklerinden alır. Bir kültür varsa, onun ait olduğu millet vardır. Millet özelliğine layık bir topluluk varsa, muhakkak bir kültürü vardır. Kültürler ve dil, din, tarih, edebiyat, sanat, örf ve adetler gibi unsurlar, ait oldukları cemiyetler kadar eski ve onlarla yaşıt sayılmalıdırlar. Bu kültür unsurları nesilden nesile intikal ederler. Bunun neticesi olarak da yeni nesiller bunları hazır bulurlar. Kültürü kalıcı kılan ve gelecek nesillere aktaran, kültürün değer yargılarıdır. Bu değer yargıları da kendini sembollerle yaşatır. İşte bu semboller kültürün en güçlü ve kalıcı kısmını oluşturur.



Kültürün genel manâda anlamını açıkladıktan sonra üzerinde durmamız gereken önemli bir kavram da "Türk Kültürü" kavramıdır. Bizim atalarımız Orta Asya'da, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki bölgede  yaşıyorlardı. Burası Çin ile sınırdaş olan bir ülkeydi. Bu yüzden Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu (malesef) Çin tarih kaynaklarından öğreniyoruz.. Çin tarihçileri M.Ö. 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi 4000 yıllık bir tarihtir. Atalarımızın kültürü "Bozkır" kültürü olarak ifade edilmektedir. Bozkır kültürünü Türklerin siyasi ve sosyal yapısı oluşturmaktadır. Bu kültür, göç ve fetihler esnasında orada terk edilip gelinmiş değildir. Esasında, sosyolojik kaideler de göstermektedir ki kültür bir elbise gibi eskiyip atılmaz veya değiştirilemez.



Bozkurt, asırlardır yaşayan bir ülkünün, Büyük Türkçülük Ülküsü'nün sembolüdür. Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milleti'nin inanışlarındaki rolü üç şekildedir:



Ata olarak Bozkurt



Rehber olarak Bozkurt



Kurtarıcı olarak Bozkurt



Bozkurt'tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlarında ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen Bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadır. Türklerin millet hayatında büyük tesiri olacak hareketlere girişecekleri zamanlarda Bozkurt onlara yol göstermekte, rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı'nda ve Kut Dağı efsanesinde Bozkurt milli bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk'ün zor duruma düştüğü zaman Bozkurt'un ortaya çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır. Sanki Bozkurt manevi bir alemden Türk Milleti'nin akıp giden hayatını devamlı takip etmekte ve onların başının sıkıştığı, çaresiz kaldıkları zaman ortaya çıkarak yol göstermektedir. Türk tarihinde pek çok kahraman, Bozkurt simgesi ile temsil edilmiştir. Aşına sözcüğünün hem Bozkurt anlamına gelmesi, hem de Hun ve Göktürk hükümdar sülalesinin adı olması rastlantı değildir.



Bozkurt'un Türk destanlarındaki fonksiyonu tamamen semboliktir. Milletin büyüme, yayılma ve güçlenmesi için takip edilmesi gereken yolların işaretini destan maddî unsurlarla ifade etmektedir. Bozkurt'ta sembolize edilen fikir Türk birliğini sağlayan, Türklerin büyüyüp gelişmesini temin eden bir fikirdir. Türkler bu fikire inanıp riayet ettikçe hakimiyetlerini ve üstünlüklerini korumakta, bu fikirden ayrıldıkları zaman felakete uğramaktadırlar. Onları felaketlerden kurtaran da yine Bozkurt olmaktadır. İşte burada Bozkurt, bir ülkünün, yani sosyal bir hayat nizamının yansımasından başka bir şey değildir. Kısacası, Bozkurt asırlardır varolan bir ülkünün sembolüdür.



Eski Türkçe'de Bozkurt'a, "Kök Böri" (veya "Börü") adı verilirdi. Buradaki "Böri" (ya da "Börü") sözcüğü "Kurt" anlamına gelirken, "Kök" de bugünkü "Gök" sözcüğünün eski söyleniş biçimidir. Fakat Kök (Gök) kelimesi mavi rengi tasvir etmek veya gökyüzünden bahsetmek için değil, "Ulu" anlamında kullanılır. Mesela "Kök Tengri", "Ulu Tanrı" anlamına gelir.



Türk destanları arasında, milli motifler bakımından özellikle dikkat çekenler şunlardır:



Oğuz Destanı.

 

Bozkurt Destanı.

 

Ergenekon Destanı.



Göç Destanı.



Bu dört destandaki ortak ve temel motif, Bozkurt'tur.



Oğuz Destanı'nda, seferleri sırasında Oğuz Kağan'a Bozkurt yol gösterip kılavuzluk yapmış, Oğuz Kağan'ın orduları bu sayede zaferler kazanmıştır.



Bozkurt Destanı'nda, ayakları ve kolları kesilip ölüme terk edilen bir oğlan çocuğunu dişi bir kurt iyileştirip beslemiş; düşman askerlerinin genci öldürmek istemesi üzerine de Altay Dağları'na kaçırıp kurtarmıştır. Daha sonra dişi kurt, bu çocuktan gebe kalarak 10 oğlan doğurmuştur. Bu oğlanların büyüyüp çoğalması ile, Türk soyu eriyip gitmekten kurtulmuştur. Hükümdar olan Aşına, Bozkurt'un anısını unutmadığını göstermek için, çadırının önüne kurt başlı bir bayrak dikmiştir.



Ergenekon Destanı'nda ise, Bozkurt, demir dağı eritip çıkan Türkler'e yol göstermiştir. Ergenekon'dan çıktıktan sonra, Türklerin ilk hükümdarı Börte-Çine (Boz-Kurt) adını almıştır.



Göç Destanı'nda, ana yurtlarından ayrılmak zorunda kalan Türkler'e, bir Bozkurt yol göstermiştir.



Bu destanlarda, Bozkurt'un şu nitelikleri ortaya çıkmaktadır:



Soyun devamını sağlamak.



Türkler'e kılavuzluk etmek.

 

Türkler'i felaketlerden kurtarmak.



Kurt, Türk efsanelerinde merkezi bir konumdadır. Gök Türk kağan sülalesi olan Aşına ailesinin atası bir dişi kurt idi. Gök Türk kağanları, atalarının anısına saygı olarak, otağlarının önüne altından kurt başlı bir tuğ dikerlerdi. Böylece kurt başlı sancak, Türkler'de kağanlık (hakanlık) alameti olmuştur. Ancak bu gelenek yalnızca Gök Türkler'e özgü olmayıp, kökeni Asya Hun Türkleri'ne ve Türkler'in eski atalarına değin gider. M.Ö.'ki Asya Hunları'nda ve hatta o çağlarda Batı Türkistan'da yaşayan U-sun (Wu-sun) Türkleri'nde, tıpkı bildiğimiz Bozkurt Destanı'nda olduğu gibi, kurttan türeme efsanesi ve dişi kurdun verdiği süt ile beslenme inancı yaşıyordu. Aynı efsane Tabgaç Türkleri'nde de vardı; Tabgaç ülkesinde "kurt dağları", "kurt ırmakları" bulunmaktaydı. Uygur Türkleri'nin kökenlerine ilişkin bir efsane de onları kurda bağlıyordu (Uygur Kaganlığı, Gök Türk Kaganlığı'nı takiben kurulan bir Türk devleti olup, Kök-Türk Kaganlığı'nın devamıdır).



Kurt, eski Türk kültüründe "at" ile birlikte en önemli yeri tutan hayvandır. Türkler kendilerinin kurt soyundan indiklerine, seferlerde kendilerine kurdun yol gösterdiğine inanmışlardır. Türkler, güçlü ve saldırgan bir hayvan olan kurdu kendilerine simge olarak seçtikleri gibi, komşuları da onları kurttan türemiş saldırgan karakterli insanlar olarak tanımışlardır.



Gök Türkler'e göre dişi kurt "ulu ana", Uygur Türkleri'ne göre de erkek kurt "ulu ata"dır. Oğuz Kağan Destanı'nda, Oğuz'a her sefere çıkışında gök bir kurt öncülük eder. Çingizname'de Alanguva, gökten inen bir kurttan gebe kalır ve doğan çocuğun soyundan da Cengiz Han gelir.



Dede Korkut Öyküleri'nde kurt yüzünün mübarek olduğu belirtilir. Yine Dede Korkut Öyküleri'nden birinde Salur Kazan, kurtla haberleşir, kendisine yurdundan haber vermesini ister.



Etnoloji bilimine göre, kurt motifi Türkler için ''tipik''tir; yani, başka kavimlerde görülmeyen etnografik bir belirtidir. Eski Çin kaynaklarında bile Türk soyundan olan kavimler "Kurt'tan Türeyenler" olarak tanımlanırken, Türk soyundan olmayan kavimler "Kurt'tan Türeyenlerden Değildirler" biçiminde ayırdedilmiştir.



Türk destanlarında kurt yol gösteren, sıkıntılı anlarda yardıma yetişen bir varlıktır. Uygur Türkleri'nin Kutlu Dağ Destanı'nda kurt, ülkeye bolluk ve mutluluk getirdiğine inanılan kutlu bir kayanın Çinliler'e verilmesinden sonra, üzerine uğursuzluk çöken ülkenin açlığa mahkum olması üzerine kendilerine yeni bir yurt arayan Türkler'e kılavuzluk etmişti.



Batıda (11. yüzyılın sonu) Kuman Türkleri'nde yardımına başvurulduğuna ilişkin kayıtlar bulunan kurdun kılavuzluk işlevi, 2. yüzyılın ortalarına değin gitmektedir. 160-170 yılları arasında topraklarından ayrılmak zorunda kalan Tabgaç Türkleri'nin ataları (yani Hun Türkleri) bir Bozkurt'un önderliğinde yolsuz dağlardan aşabilmişlerdi.



En büyük ve en eski Türk destanı olan Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz Kağan, gün ışığının içinden çıkan bir Bozkurt'un öncülüğünde dünyayı fethetmiştir. Şimdiki Bulgaristan topraklarında bulunan Madara'daki kaya kabartmasında görkemli bir atlı biçiminde gösterilen Kurum Han'ın yanındaki kurt tasviri de, Türk bozkurt geleneğinin taşa işlenmiş örneklerinden biridir. Kurt motifi, çobancılık ve besicilikle (Eski Türkler'in ekonomisi hayvan besiciliğine dayanır) olan sıkı ilgisinden ötürü bozkırlı ve doğrudan doğruya Türk'tür. Bundan dolayı, bugün dahi dünya Türkleri arasında söylenen masal ve halk öykülerinde hem ata, hem de kurtarıcı-kılavuz nitelikleri ile Bozkurt, bütün Türkler tarafından kutlu sayılmış ve Türklüğün milli simgesi olmuştur. Bozkurt, destanlarda Türk'ün yaşam ve savaş gücünü temsil eder.



Türkler kahramanlarını gök kurtlara benzetmiş, kağanlarının gövde yapılarına bile kurt çizgisini işlemişlerdir. Oğuz Kağan Destanı'nda Oğuz'un beli kurt beline benzetilir. Aynı destanda Oğuz Kağan, hükümdarlığını halka bildirdiğinde "Kök Böri bolsungıl uran" ("Gök Börü olsun savaş narası") demiştir. Yine Oğuz Destanı'nda, Türk ordularına gök tüylü, gök yeleli bir erkek kurt yol gösterir.



Kırgız Türkleri'nin büyük destanı Manas Destanı'nda kurt, bir düş yorumu olarak karşımıza çıkar. Destana göre Manas Han'ın karısı Kanıkey Hatun düşünde bir eğe görür ve eğeyi alıp saklar. Ertesi gün uyanınca ülkenin deneyimli yaşlı kişilerine düşünü anlatır. Yaşlı kişiler bu düşü duyunca sevinip Kanıkey Hatun'a şöyle derler: "Senin çocuğun, gök yeleli korkunç bir kurt gibi olacak..." Kırgız Türkleri, cins ve güzel atlara da ''Kök Böri'' (Gök Kurt, Boz Kurt) adını verirlerdi...

 



Konu Başlığı: TÜRKÇÜ'LÜK TARİHİNDEN İSİMLER
Gönderen: K A L K A N üzerinde 11 Aralık 2009, 07:52:40
Hüseyin Namık Orkun


H. Namık Orkun 1902 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İlk,orta ve lise eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Derin tarih merakı yüzünden Macaristan’a gitti. Orada Budapeşte Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde ünlü Macar Türkoloğu Gyula Nemeth’in öğrencisi olarak türkoloji öğrenimi yaptı.

1930 yılında yurda döndü ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü tarih öğretmenliğine atandı. Daha sonra buradaki görevi yanında Polis Koleji’nde, Devlet Konservatuarı’nda ve Ankara Tıp Fakültesi’nde Türk Tarihi ve İnkılap Tarihi dersleri verdi. Bu okullarda Türk tarihini seven, milli tarih şuuruna sahip binlerce gencin yetişmesine vesile ve yardımcı oldu.


 
Hüseyin Namık Orkun ilmi araştırmaları ile de Türklüğe çok değerli hizmetler sunmuştur. Bu araştırmaların sonuçlarını makaleler ve kitaplar halinde Türk ilim dünyasının bilgi ve eleştirisine sunmayı da ihmal etmedi.Türkçenin Tarihi, Orhun Abideleri, Anlatım Bozuklukları, Cümlenin Öğeleri, Yazım ve Noktalama, Türkoloji Makaleleri, Edebiyat Nedir?, Alfabelerimiz, Atasözleri, Bulmacalar, Edebi Sanatlar, Sınav Soruları, Kpss, Oks, Öss, Bunları Biliyor musunuz?, Özlü Sözler, Güzel Sözler, Türkçe, Edebiyat, Masallar, Destanlar, Astroloji, Roman Özetleri

 

1944-1945 yıllarında bu öğretim ve araştırmalarına ara vermek zorunda kaldı. Çünkü “Irkçılık-Turancılık Davası” sanıklarından biri de Hüseyin Namık Orkun’du. Ne yazık ki haksız yere kalmaya mecbur edildiği zindan hayatı sağlığını bozmuş, vefatına kadar süren rahatsızlıklar yaşamasına sebep olmuştu.

Hüseyin Namık Orkun, Türk Milliyetçiler Derneği’ne destek olmuş, 1951′de Türk Ocağı Ankara Şubesi’nin açılmasını, Dr. Tevetoğlu ile birlikte sağlamış ve vefatına kadar hizmet etmiştir.

H.Namık Orkun 23 Mart 1956 tarihinde Uçmağa varmıştır.Kabri Ankara Asri Mezarlığındadır.







Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 16 Aralık 2009, 22:57:03
ATATÜRK’ÜN ÜSTÜN KİŞİLİĞİ


 l Atatürk’ün Dehası

Sosyal  şartlar, büyük adamların ortaya çıkmalarında lüzumlu, zaruri şartlar olduğu halde yeterli şartlar değildir. Mevcut insanlar arasında bazılarının ferdi uzviyete ait özellikleri dolayı siyle  diğerlerinden üstün oldukları görülür. Sorunu çözümlemek için önce büyük adamların ortaya çıkmasının sosyal şartlarını incelemek gerekir.
19 Mayıs 1919’ da Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a çıkışında karşılaştığı şartlar, Türk Milletinin ıstırabı, sosyal şartların gerçek büyük adamını ortaya çıkarmıştır.
Atatürk milleti hakkında verilen esaret ve ölüm kararına karşı gelen, isyan eden, başkaldıran ve milleti birlik ve beraberlik içinde hedefe yönelten bir millet temsilcisidir.
Yahya Kemal Beyatlı’nın ifadesi ile “ Mustafa Kemal İzmir’e efsunlar çıktığı günden evvel bir ferddi. O günden beri artık bir ferd değil, bir timsaldir.”
Nurullah Ataç’a göre de, “ Atatürk, dehasını Türk’ün özünden almıştı; o bir fert, bir şahıs değil, bir millet hayatının, kudretinin insan şeklinde tecelli etmesiydi.”
Asıl önemle üzerine durduğumuz nokta, büyük işler başaran, sonuçlandıran büyük adamın şahsi kabiliyeti, üstün kişiliğidir. Atatürk dahi midir? Dehasının nitelikleri nedir?
Deha, dikkat, muhakeme, hafıza, muhayyile ve irade gibi psikolojik melekelerin terkibi bir üstünlüğüdür.”Atatürk’te dikkat, heyecan, muhakeme, istidal, idrak melekeleri harikulade bir kıymette ve hususiyettedir.”
Ondaki azim ve irade de olağanüstü idi. Yenemeyeceği hiçbir güçlük, deviremeyeceği hiçbir engel yoktu. Her engeli sabır, tedbir ve zor ile yenerdi. Deha bu yönü ile uzun bir sabır kudretidir.
“ Harp stratejisi üzerinde önemli eserler yazmış olan Clausewitz, dünyada fertler ve milletler için, üstün başarının en kudretli kaynağını sarsılmayan iradede görmektedir. Yenilmez iradesiyle bütün hayatı boyunca çok nazik durumlarda güçlükleri hatta çaresizlikleri yenerek milletini selamete ulaştıran Atatürk, bu yargının gerçekliğini ispat eden nadir komutan ve liderlerin başında gelmektedir”
Atatürk yorulmak bilmeyen iradesi, tükenmeyen enerjisi ile Türk Milletini medeni ve insani hedeflere ulaştırmanın savaşını şerefle başarmıştır. Bu irade, dehanın bir vasfıdır. Herriot’un dediği gibi, “yalnız fertleri değil, milletleri de önünde hürmetle eğdiren, güneş gibi parlak bir dehanın ışıkları altında mafküre için çalışan yapan ve uğraşan bir irade”
Alman Generali Liman V. Sanders, Mustafa Kemal’i şöyle anlatmaktadır. “Sevimli, sempatik, mütevazı duruşlu, fakat kararlarında aşırı derecede ısrarlı, dileklerinde sarsılmaz surette sebatlı, görüşlerini açıklamada tereddüde yer bırakmayacak derecede açık”
Sabır kadar önemli dehanın vasıflarından biri de, hiç şüphesiz, önceden seziş(intuition) ve ona dayanan uzağı görüştür. Bize ilerisini görmek için yeni imkanlar veren bütün insanlar, Ostwald’e göre büyük adamlardırlar.
Dahi Atatürk, uzak görüşü ile Türk milletinin yaşama kabiliyetini şezmiş ve onun sesini dünyaya duyurmuştur. Yahya Kemal Beyatlı da aynı düşünceyi şöyle ifade etmektedir: “Mustafa Kemal Paşanın asıl dehası Samsun’a çıktığı günden itibaren Türk milletinin istiklal iddiasında olduğunu sezişindendir”
Atatürk muazzam bir iradi hürriyete ve kuvvete sahipti. Bu aynı zamanda derin vicdan ve maneviyatın ve yüksek sezişin de ifadesidir.
E. Herriot, “ Onda, hayranı olduğum iki harikulade vasıf vardı ki, biri alev gibi parlayan vatan sevgisi, diğeri eserine mutlak bir mantık ve vahdet manzarası veren nefse hakimiyettir” diyerek Atatürk’ün üstün kişiliğini bir diğer yönden ortaya koymuştur.
Kant’a göre dahi, kaidelerin üstüne çıkarak orijinal ve misal olacak eser yaratandır. Atatürk, Kant’ın tarif ettiği büyük insandır, dahidir.
Büyük adamların bariz özelliği, düşünce özerkliği, olayları müşade etmek ve bu müşadelelerden doğru dürüst sonuçlar elde etmek yani gerçekçiliktir. Atatürk gerçekçi idi. “ Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil; doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk Milleti ve bir de, milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.” “ Bizim akıl, mantık, zeka ile hareket etmek şiarımızdır"
E. Herriot, Türk devriminden bahsederken, bunun bir mucize olduğunu kabul etmeyerek, “isteyerek, hesaplanarak yapılmış, mantığa müstenit ve millet aşkından mülhem bir eser” olarak tavsif ediyor.
İnsanlar kendilerine yeni düşünceler, yeni değerler, eşsiz büyük yeni heyecan getirenleri, büyük insan olarak görürler, dahi olarak adlandırırlar. Atatürk canlı bir düşünce, yeni değerleri topluma kazandıran insandır.
Atatürk ilim zihniyetinin, çağdaş düşüncenin de sembolüdür.
Danimarka, National Tidence gazetesi, bu amaçla Atatürk’ün gerçek yönünü belirtiyor:
“Atatürk, şahsiyet ve kabiliyetin en büyük timsali idi. O yirminci asrın en muazzam vakıasını yaratan adamdır.”
Atatürk’ün üstün şahsiyetini daha 1922’de, General Tavshend, “ ben şimdiye kadar 15 hükümdar ve cumhur reisi ile hususi ve resmi konuşmalar yaptım. Bu gece kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal’de büyük bir ruh kudretinin esrarı var” onun müstesna şahsiyetini belirtmiştir.
General Ali Fuat Erden’e göre, Atatürk çok cepheli deha örneğidir.
“ Önce askeri deha. Deha fıtridir. Serdar’ı vasıflandıran fikir kabiliyetleri fıtridir. Lakin deha, bu ilahi kıvılcım, büyük işler yapabilmek için fikir terbiyesine muhtaçtır. Serdar, fıtrat tarafından başlanan, say ve terbiye ile geliştirilen, tecrübe ile ikmal edilen ve taçlandırılan canlı bir anıttır”
Albert Sarruat da Atatürk’ü çok yönlü bir deha olarak tanımlamaktadır.
“ Atatürk’te en mühim nokta, yenilmez bir muharip, büyük bir sevkülceyşci olduktan başka en büyük dehalarda bile bulunmayan vasıfları nefsinde toplayan en mahir bir devlet adamı ve birinci sınıf bir ıslahatçı olmasıdır. O Türk milletinde pek derin bulunan milli his gibi kuvvetli bir manivelâyı istediği gibi kullanmıştır.”
Aynı konuya temas eden bir İspanyol gazetesi de “ Atatürk, askeri deha ile devlet adamı ve filazof dehasını cem etmişti.” demektedir .
Armstrong ve Benoist- Mechin, Atatürk hakkında müşterek bir müşahedeye varmaktadırlar. Atatürk’ün geniş ölçülere sığmayan imparatorluk haşmeti karşısında, memleketin saha bakımından darlığı. Benoist- Mechin, Atatürk’ün bu yaygınlığı ve genişliği ile saha bakımından Türkiye’nin küçüklüğü arasında dramatik bir nispetsizlik görmektedir. Bunun izahını da Atatürk’ün şahsiyetinin özelliğinde bulmakta ve geniş sahalarda çalışma yerine daha mahdut sahada fakat derinliğine ve kuvvetle çalışmakta bulmaktadır.
Armstrong ve Benoist- Mechin’in Atatürk’ün şahsiyetini iyi belirtemedikleri aşikardır. Atatürk eserlerinin tesirlerini yalnız Türkiye de değil bütün Doğu aleminde ve Afrika’da görmek, hürriyet mücadelesi yapan her milletin Mustafa Kemal idealini gerçekleştirmeye çalışmasıyla ortaya çıkmaktadır. Mustafa Kemal olgun ve ileri fikirleriyle, hürriyet ve insanlık ideali ile belirli bir ülkenin sınırlarını çoktan aşmış, hükmederek, kuralları devirerek imparatorluk kurmamış, kalpleri kazanarak, zeka ve akla hitap ederek insanlık idealinin aşık ve mümtaz siması olmuştur. O bir bayrak adam, efsaneleşmeye başlayan insan üstü bir varlıktır.
Fransa’da yayınlanan Ekselsior gazetesi Fransa’nın 1933’den 1936’ya kadar Ankara büyükelçisi Albert Kommerrer’in sözünü naklediyor: “Bence Atatürk bütün devirlerdeki en büyük adamlardan biridir.”
“Atatürk , büyük, çok büyük bir adam, bir siyası dahi”dir.
Atatürk milli bir kahraman olduğu kadar medeni bir insandır. Bir Macar gazetesi, “Atatürk öldü, beşeriyet fakir düştü” diye yazıyor. Bir İngiliz gazetesi ise : “Vakar ve haysiyetin bir laftan ibaret kaldığı bu asırda, Atatürk vekar ve haysiyetin canlı timsali “ diyor.
Bulgaris Slavo gazetesi ise, “dünya bu derece müstesna olan bu adamın ölümünden sonra eskisi kadar enteresan değildir. İşte milletin atası, kılıç, fikir, kalp ve irade adamı olan Atatürk budur. Milletin bu büyük evladı aynı zamanda yirminci asrında büyük bir yurttaşıdır.”
“ Tarih, içten ve dıştan binlerce düşmanın ihanetine uğramış ve parça parça olmuş bir milleti yerden kaldırıp göklere yükselten bu yüce insanı yalnız ve yalnız mükemmellikle vasıflandırabilir.
İsmi manayı en güzel şekilde ifade ediyor. Kemal Atatürk”

II- Dehasının Çeşitli Yönleriyle Atatürk

Atatürk çok yönlü bir deha örneğidir. Onun dehasının çeşitli alanlardaki belirtileri, Onun üstün kişiliğini bütünü ile ortaya koymaktadır.

A.   Asker Atatürk
Milli mücadelenin şerefli ve güçlü insanı, zaferler yaratan şanlı komutanı, her şeyden önce bir askerdir, büyük komutandır.
Asker Atatürk’ün dehası, Türk tarihinin ve milli mücadelenin en büyük şansı olmuştur.
Albert Sarruat’ya göre Atatürk, “Halkı uyandıran, devleti kuran, benzersiz yaratıcı ve dirilmenin erkekçe fikrini memlekete aşılamak şahsında, askeri şef kahramanlığı ile politika dehasını birleştiren insandır”
“ Mustafa Kemal’i yüksek kumandanların çoğuna üstün kılan vasıf ölümü hakir görmek ve şecaat göstermek hususunda askerlerine en büyük örnek olmasıdır”
Atatürk büyük bir kumandan ve asker olarak, üstün meziyetleri olan bir insandı. İsmet İnönü, Büyük Atatürk’ün başkumandan olarak başarısının sırrını açıklamaktadır:
“Atatürk, zaferi sağlayan ordunun teşkilinde ve seferlerin acı günlerine dayanmakta, netice günlerinde kesin vuruşla sevk-i iradede, hakkiyle Başkomutanlık etmiştir. Ümitsizlik anılarını yenmiş, vasıtasızlık ve imkansızlık unsurlarını tesirsiz bırakmıştır”
Atatürk her rütbede kumanda ettiği birliklerin ruhuna nüfuz edebilmiş ve her rütbenin başarılı insanı olmuştur.
Çanakkale’de kahramanlık destanı yazan Mehmetçiğe, daha önce de dile getirdiğimiz gibi;
“Ben size taarruz etmeyi değil ölmeyi emrediyorum.” Demiştir. Sakarya’da ise vatan savunmasının önemini belirterek, Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk edilemez” demek kudretini göstermiştir.
Atatürk Osmanlı İmparatorluğunun yıkılış harplerinde dahi zaferleri ile tanınmış bir kumandandır.
“ Yüksek bir kumandana, bir stratejiye şiddetle ihtiyacımız olduğu bir zamanda, Anafartalar galibi Mustafa Kemal, kudret elinin Türk milletine bir bağışı olmuştur.”
“ Anafartalar muharebesi, kuvvetleri yerinde ve zamanında, en iyi tarzda kullanmak bakımından yüksek bir sevk ve idare abidesi ve tarihimizin büyük bir kahramanlık menkıbesidir. Kat’ı netice yerlerinde en ileri olan kumanda her yerde ve her hususta en güzel imtisal numunesi olmuştur”
aynı konu General Ali Fuat Erden’in kaleminden incelendiğinde Çanakkale galibinin sağladığı sonuç daha belirli ve güçlü şekli ile ortaya çıkar:
“ Çanakkale’de en buhranlı bir anda bu tehlikeli yerde, Türk Ordusu, o devrin İngiliz Bahriye Nazırı Churchill’in kaderin adamı dediği Mustafa Kemal’i kumandan olarak buldu. Bu adam, kaderin adamı harbin seyrini çeldi ve kaderini değiştirdi”
Üstün başarılı kumandan, büyük asker Atatürk Birinci Cihan Harbinin en güç şartları içinde dahi en olumlu sonuçlar alabilen kumandan olmuştur.
“ Mustafa Kemal Paşa, Muş zaferini bir çekilme hareketinden sonra kazanmıştır. Böyle bir başarı ancak yüksek bir disiplin ve irade sahibi bir kumandanla sağlanabilirdi ki Conkbayırı galibi 8. Tümenin muhariplik ruhu, Mustafa Kemal’in çelik iradesi Muş zaferinde büyük bir amil olmuştu.
Düşman 8 inci Tümene üç misli üstünlükle taarruz ederek dağlık bir bölgede kuvvetli bir mevzi tutmuştu. Böyle bir düşmana mukabil taarruza geçmek, sezen ve durumu kavrayan kumandanın cüretli bir kararı idi. Mustafa Kemal düşmanın duraklamasından ve Çapakçur cephesinde de Rus taarruzunun başlamasından, karşısındaki kuvvetlerden bir kısmının o cepheye nakledildiğini sezmişti.
Düşmanın gizli hareketlerini vaktinde keşfetmek bir ileri görüş kudreti olduğu gibi geriye çekilmiş olan bir kuvveti tekrar mukabil taarruza geçirmek, kuvvetli bir iradenin eseri idi. 8. Tümeni üstün düşman taarruzu karşısında geriye alan Mustafa Kemal onu en lüzumlu zamanda kullanmıştı. Onun maneviyatı sağlam tutmak, tehlikeli zamanlarda metanet örneği olmak vasfı birliklere ümit, emniyet kaynağı olmuştu”
Başarılı bir diğer örnek hareket de, Halep çekilmesidir.
“ Haleb’e kadar çekilmek bir zaruret halini aldı. Orada Mustafa Kemal Paşa, teşkilatçılık dehasını göstererek 7. Orduyu tekrar kurmaya muvaffak oldu. Halep- Adana bölgesindeki 2. Ordu ile Yıldırım Ordular Grubu tekrar meydana geldi”
Yıldırım Ordular Grubu Kumandanı General Liman Von Sanders, bu vazifeyi Mustafa Kemal Paşaya tevdi ederken 31 Ekim 1978 tarihli mesajında Mustafa Kemal Paşa için,”Mefahirle dolu birçok muharebelerde temayüz etmiş general” diye bahsetmiştir.
Vatan kurtarmak için askeri zafer kazanmaktan, kazanmak için de orduyu kurmaktan başka çare yoktu.
Onun için Mustafa Kemal, önce, ordu vücuda getirmek mecburiyetinde idi. “ Çünkü, yalnız Türk yurdu ve Türk milleti için olan dava mutlaka kanla ve silahla kazanılacaktı”
Atatürk Türk Milletini seferber hale getirirken niçin harp edildiğini, büyük bir kumandan olarak millete açıklarken inandıran ve büyüleyen şef olarak da, politikacı ve devlet adamı olarak ta vazife görüyordu.
“ Bir millet niçin harp ettiğini, neyi elde etmek için, ne zamana kadar harp edeceğini bilmelidir. Misaki Milli İstiklal Harbinin hedefi idi.
Atatürk’ün Milli Mücadelede başarıları harp tarihinin ve sanatının özellikle üstün değer ifade eden birer şahikalarıdır.
Başkumandan olarak, Mustafa Kemal Paşanın Sakarya’da kazandığı zafer, tam bir zaferdir. Bir meydan muharebesidir, harp tarihinde misli olmayan bir meydan muharebesidir.
Fransız Jean Deny, Sakarya’da Başkumandan Mustafa Kemal Paşanın kazandığı zafer için şöyle demektedir :
“ Milli Mücadelenin ve Türklerin Marne’ı olan bu muharebelerin ruhu, Mustafa Kemal olmuştur”
Ünlü  tarihçi Arnold Toynbee’ye göre, “ Sakarya Savaşı, içinde yaşadığımız yüzyıl tarihinin en büyük savaşlarından biridir” Clair Price de Sakarya Savaşı için, “ tarih bir gün sakarya kıyılarında cereyan eden ve çok kimsenin bilmediği bu savaşı devriminin en büyük olaylarından biri olarak kaydedecektir”
“ Başkumandanın, “ Hattı müdaafa yoktur, sathı müdaafa vardır” vecizesine tatbik sahası bulan 20 km. derinliğindeki bir vatan parçası üzerinde 22 gün 22 gece devam eden muharebeler, Yunan savletini tamamıyla kırmıştı. Türk ordusunun mü kabil taarruza başlaması üzerine Yunan ordusu 13 Eylül 1921’de Sakarya batısına ve buradan da Eskişehir’e doğru çekilmişti”
“ Afyon-Dumlupınar meydan muharebesi Afyon’da düşman cephesini yarmak ve dumlupınar’da onu sıkıştırıp imha etmek suretiyle neticelendirilmiştir ki 250 kmlik bir cephede kuvvetin üçte ikisi yarma sahasında, kat’ı netice yerinde toplanmıştı”
“ Başkumandan meydan muharebesi tarihte az görülen imha meydan muharebesinden biridir. Türk Milleti Mohaç’tan  yüzyıllar sonra tarihe parlak bir imha muharebesi daha kaydetmiştir. Tarihte üstün bir kuvveti muharebe meydanında imha eden serdarlar pek azdır ki Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşada onların arasında şerefli bir yer almıştır”
“ Son zafer, beklemeyi bilen, zamanı seçmekte mahir olan bir başkumandan eseridir.”
“Mustafa Kemal, en güç ve tehlikeli durumların adamı idi. İşin ağırlığı nispetinde iradesi, tehlikenin büyüklüğü nispetinde cüret ve cesareti artar, ateş hattına taze bir şevk ile atılırdı. En tehlikeli yerde ispatı vücut ederek kendi nüfuz ve tesirini göstermesi, yüksek bir cesaret ve kahramanlık vasfıdır”
“ İstiklal Harbinin son taarruz safhası motörsüz yıldırım harbidir. Afyon taarruzu 26 Ağustos 1922’de başlamış, Yunan ordusunun büyük kısmı 30 Ağustosta yok edilmiş, ordu 9 Eylülde İzmir’e girmiştir. Yani taarruz harekatı iki haftada icra ve ikmal edilmiş; Ordu on beş günde, muharebe ede ede, 400 km kat etmiştir.
“ Mustafa Kemal’in “Yunan Ordusu Anadolu’nun harim-i ismetinde boğulacaktır” sözü, bu harekat planının ve nihai imha fikrinin veciz ve beliğ ifadesidir ve ne kehanettir, ne keramettir, sevkülceyşi mantıktır”
“ Gazi, tam b,ir hezimeti tam bir zafere çevirdi. Onun bu hususta temin ettiği vasıtalar Türklerin varisi olduğu kahramanlık, aynı zamanda varisi oldukları deha ve kelimenin imkanı nispetinde ifade edebileceği üzere İngiliz diplomasisine eşit hatta üstün politikadadır”
“ Afyon-Altıntaş-Dumlupınar üçgeni içinde 26 Ağustostan 30 Ağustos’a kadar süren kanlı meydan muharebesi ve bundan sonra başlayan stratejik takip harekatı, Mustafa Kemal’in Arıburnun’dan Dumlupınar’a kadar gelen ve yükselen askeri dehasının temeli olan uzun çalışma, sabır ve derin muhakeme kabiliyetinin sonucudur”
General Suat İlhan’a göre, Atatürk, Birinci Dünya Harbi’nin mevzi harbini hareket harbi haline dönüştürmüştür. Aynı yazarın açıkladığına göre, “30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi İstiklal Harbini sonuçlandırmıştır. 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi kadar harbin kaderine kesin etki sağlayan, harbi bitiren 20. Yüzyılda başka meydan muharebesi yoktur”
Büyük zaferin kazanılmasından 10 hafta önce, Claude Farrere’e, bir konuşma sırasında Atatürk hakkında ne düşündüğü soruluyor.
“ Öyle sanıyorum ki memleketi yeniden dirilten insandır. Büyük adam. Onun sayesinde Türkiye pek yakında büyük memleket olacaktır”
kurtuluş mücadelesi sırasında adeta bir kehanet sayılan sözleri söylemek hele bir yabancı için pek inanılacak şey gibi görünmemektedir. Ama, bu yabancı, Türkleri tanıyan, seven, Türklere inanan bir Fransız yazardır. Türk dostudur ve Atatürk hayranıdır. Türk mucizesini önceden keşfetmesinin sırrını burada aramalıdır.
Türk Orduları 1922’de Yunan Ordularını Akdenize dökünce İngiltere parlâmentosu büyük bir toplantı yaptı. Lordlar kamarası ile avam kamarası arasında heyecanlı bir sahne yaşanmıştır. Celse açılışında İşçi Partisi Lideri Makdonald kürsüye gelerek şöyle seslenir.
“ Nerede Başvekil Loyd Corc. Bize ne söz verdi, netice ne oldu. Hazineden büyük paralar alıp, bizi boş yere masraflara soktu. Hani boğazlar bizim olacak, Anadolu taksim olunacaktı? Heyhat hiçbiri olmadı. Bunun hesabını bize versin!”
Dediği zaman, yavaş yavaş Loyd Corc. Kürsüye geldi:
-   Arkadaşlar! Asırlar pek nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o, büyük dahiyi asrımızda Türk Milleti yetiştirdi. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelir ? der ve kürsüden iner.
Daha sonradan başvekaletten istifasını verir
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na göre, “O, mesleğinin aşıkı idi. O, samimi ve heyecanlı bir cenk sanatkarı idi. Muharebe günlerinde, yüzü emsalsiz bir şevk ile parlamaya başlar; neşesi ve canlılığı artar, gözlerinde, yaratış esnasındaki bir şairin vecdi, cuşişi ilahi kıvılcımlarını saçardı. Harb günü onun bayramı idi. Trampet seslerini duyunca şahlanan cins küheylanlar gibi top tüfek gürültüleri arasında kahkahalarla güldüğü, yanındakilerle şakalaştığı görülür, vücudundan taşan destanı şetaret bütün muhitine yayılırdı”
“ Atatürk, sapına kadar askerdi; fakat, militarist değildi. Harbi, şevk ve şetaretle yapardı, harbi aramazdı.
-   Harpçı olamam. Çünkü, harbin fecaatlerini herkesten iyi bilirim derdi
Muharebe meydanında çok cüretli olan Mustafa Kemal Paşa, politika alanında da o derece tedbirlidir.
Onun hayatında ne bir kararsızlığa ne de bir dalgalanmaya rastlanmaz. Onda ateşli ihtirasın belirli özellikleri bulunmaktadır. Onda her şey hakim bir mantıkla zincirlenmektedir ve hiçbir kuvvet onu bükmeye erişememiştir.
General Mac Arthur, “ Askerlik deha siyle insanlık idealini Atatürk kadar nefsinde birleştirmiş bir adam tanımıyorum” demiştir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na göre, “ Atatürk’ün zaferi yalnız bir vatanın düşman istilasından kurtarılması değil, yeryüzünün dörtte üçünü kapsayan bir manevi fetihtir”

 
 
   
 


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 19 Aralık 2009, 20:24:23
Ey Tanrı Dağları‘nda doğup bu acunda at koşturan şanlı akıncı

Ey Tanrı Dağları‘nda doğup bu acunda at koşturan şanlı akıncı, yüreklerinde ozanların kopuz çaldığı Dede Korkut ruhlu bilge, bir günde devlet yıkıp bir gecede hanlık kuran yiğit çeri, bengü taşlar yazdıran Bilge Kağan’ın torunu, gök mavisi bayraklarla kurt başlı sancakları göklere çektiren alp kişi, korkaklara Çin Seddi’ni yaptıran Mete Han‘ın ve onların sarayını kırk kişiyle basan Kürşad’ın soyundan gelen yüce TÜRK, sözüm sanadır.

Bugün dünyadaki birçok millet henüz ortada yokken biz TÜRKler devlet kuruyor, bu dünyanın düzenini sağlıyorduk. Binlerce yıl öncesinde Hunlar ve Göktürkler ile Türk adını tüm acuna duyurmuş ve dünya egemenliğine kavuşmuştuk. Mavi gök çadırımız, güneş de bayrağımız olmuştu. Gücümüzü yalnızca kılıcımızın keskin, bileğimizin de güçlü olmasından almıyorduk; yüce töremiz, inancımız, devletimize bağlılığımız ve eşsiz kültürümüz bizi diğer milletlerden üstün kılıyordu. Kaşgarlı Mahmud Atamız da, “Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğurduğunu ve onların üzerine göklerin bütün ışıklarını döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı.” diyerek Türklüğün kutluluğunu bin yıl öncesinden bize bildirmişti.

İkinci Göktürk Devleti‘nde TÜRK soylu bütün kişiler tek bayrak altında toplanmıştı ve sonrasında Türk göçleriyle kandaşlar acunun farklı bölgelerine yayılmaya başladı. Birbirinden ayrı düşen soydaşların aralarındaki mesafeler, Rusların, Çinlilerin ve sayısız düşmanların bizleri bölmek için yaptıkları çalışmalarla arttı. Ruslar “Siz TÜRK değilsiniz. Siz, Kırgız, Azeri, Özbek, Kazak, Tatar…’sınız.” dediler ve önce kutlu dilimizi parçaladılar. Her Türk lehçesi için uydurma birkaç kural oluşturup, onları ayrı ayrı diller durumuna getirdiler. Ağzımızdaki ana sütü kadar ak olan Türkçemizi bölüp, yirmiden fazla parçaya ayıran Ruslar, binlerce yıllık töremizi ve kültürümüzü de yozlaştırmak için ellerinden geleni yaptılar

Türk dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar, Türklük güneşini her geçen gün soldurdu. “İl gider, töre kalır.” dedik, fakat töremiz de bozuldu. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Tataristan, Gagauzya, Yakutistan, Çuvaşistan, Başkurdistan…’daki Türklerin bir kısmı, Türk olmadıklarını söyleyenlere inandılar ve bunlar bugün dünyada yaşayan 300 milyona yakın soydaşından habersiz yaşamaya başladılar. Bu yabancılaşmalar sonucunda Türk illeri “yabancı ülkeler” haline geldi. Fakat doğru sözü, Bilge Kağan’ın bengü taşlarında arayanlar, atamızın 1300 yıl önce bize şöyle seslendiğini göreceklerdi: “Ey Türk budunu, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?”

Bütün ayrılıklar, gönüllerimizdeki Türklük aşkını yıpratmadı, tam tersine yüreklerimizdeki bu büyük ateşi daha da alevlendirdi. 1990′lı yılların başında soydaşlarımızın bağımsızlığına kavuşmasıyla, kutlu TÜRK birliğine kavuşacağımız gün, düşlerimizi süslemeye başladı. Bugün, sömürgeci devletlerin göz diktiği yurtlarımızı korumanın ve TÜRK adını binlerce yıl daha yaşatabilmek için gelecek kuşaklara taşıyabilmenin tek yolunun, bütün TÜRKlerin aramızdaki kutlu kardeşliğin farkına varması ve bu temelde birleşmeyi sağlaması olduğu anlaşılmalıdır. Bu yüce ülkü, biz TÜRKler için geleceğin anahtarı, yurtlarımızın güvenliği için Türk gücünün ve bağımsızlığımızın ilk adımıdır.

Türk dünyası içinde yaşayan Türkler olarak, kimimiz Oğuz, kimimiz Kıpçak boyundanız. “Sen kimsin?” diye sorduklarında, “Türk men.” diye yanıtlamış kandaşlarımız ve “Türkmen” olarak kalmış adları. Kimimiz Gök Oğuzlar‘dan gelen “Gagauz” Türklerindeniz. Oğuz Türkleri atlarıyla Anadolu’ya gelmiş; fakat Kırgız Türkleri atlarını kesip yediği için atalarımızın yurdu olan Tanrı Dağları’nda kalmışlar. Baş kurt biziz, Kazak yine biz. Biz, bir kere ölüp Ergenekon’da bin defa dirilen Göktürkler’iz! Biz, aynı kazanda pişen aş; aynı kökte büyüyen koca bir ağacın dallarıyız.

Atalarımız Altaylar’da oturup, Ötüken’de savaşmış; Isık Göl gibi kımız sağıp, Ala Dağlar kadar et yığmışlar. Toylar düzenleyip, ana yurdu şen kılmışlar. Fakat zamanı geldiğinde bir ölüp, bin dirilmeyi görev bilmişler. “Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile, / Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.” düşüncesiyle hareket edip, demir dağları eriterek, damarlarımızdaki asil kanın bugünlere dek taşınmasını sağlamışlar.

Şimdi, binlerce yıldır saklayıp bugünlere taşıdığımız töremizi, dilimizi, soyumuzu, yani bütün Türklük değerlerimizi gelecek kuşaklara aynı gücüyle ve saf bir biçimde aktarabilmek için, bu yüzyılda yaşayan TÜRKler olarak bizlere çok büyük görevler düşüyor. Eğer bir gün Tanrı Dağları’nın tepesinde Oğuz Kağan’ın otağına girip, onun otağında oturan Kürşad gibi nice erlerin önünde diz vurabilmeyi düşlüyorsak, atalarımızdan devraldığımız kurt başlı sancağı taşımayı hak edebilmeliyiz. Eğer Altaylar’ın başında uluyan bir kurt veya ana yurdun üstünde süzülen bir kartal olmak istiyorsak, önce bir kurt kadar yol gösterici ve bir kartal kadar keskin görüşlü olmalıyız.

Yüce Tanrı, Türk dünyasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesini ve kardeşliğimizin gücüyle Türklük ruhunu sonsuza kadar yaşatabilmemizi sağlasın.

Tanrı, TÜRK’ü korusun!


Konu Başlığı: VATAN NASIL KURTULUR ?
Gönderen: K A L K A N üzerinde 12 Şubat 2010, 19:38:34
VATAN NASIL KURTULUR



Gönderinde garip şanlı bayrağım
Vatan hainine yurttur toprağım
Hep böyle hüzünlü kalmayacağım
Türklük bir titrerse kurtulur vatan

Düşman ilan edip benim ordumu
Kanla kirlettiler temiz yurdumu
Kardeşliği bozup üzdü soyumu
Milletim isterse kurtulur vatan

Halk gündüz tedirgin gece korkulu
Dağlarda şehirde anarşist dolu
Köyleri basıyor kesiyor yolu
Hain bilinirse kurtulur vatan

Bir kısmı haine yataklık yapar
Kimi can derdinde şerrinden korkar
Devlet kargaşada suçlular ara
Düşman seçilirse kurtulur vatan

Pkk azdıkça vahşet çoğaldı
Yöre halkı sindi arada kaldı
Terör ortalığa bir korku saldı
Millet dirilirse kurtulur vatan

Pkk yı dağda boşa ararız
Elde maşaları beyin sanarız
Hedef şaşırttıran söze kanarız
Yardım kesilirse kurtulur vatan

Sinsi emellerle yine ermeni
İyi temsil etti pkk seni
Hainlere gizli destek vereni
Ordumuz ezerse kurtulur vatan

Asker sınırlardan kuşi uçurtmasın
Özel tim köy bucak hain arasın
Anarşist kendine yoldaş bulmasın
Eşkıya biterse kurtulur vatan

Halkla pkk yı ayırabilsek
Kim kimden yanadır bir görebilsek
İçerden desteği tam kesebilsek
Bir ders verilirse kurtulur vatan

Pkk yöreden almasa destek
Bir çoğu açlıktan ölecek telk tek
Kalanı da yurttan atıp sürersek
Acılar dinerse kurtulur vatan

Güneydoğumuzda durdurulsun kan
Huzura kavuşsun bu güzel vatan
Vatan hainleri olamaz insan
Bu günler geçerse kurtulur vatan

Başta meclis uzak dursun hainden
Bağları keselim dış güçlerinden
Yardım alamasın zenginlerinden
Sistemi çökerse kurtulur vatan

Niğmetullah UÇAR


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 21 Şubat 2010, 00:28:54
SAĞCI KİMDİR?

Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karşısında olanlara da “sağcı” demek âdet olmuştur. İktisadî bakışla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmış. Sol taraf, çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmiştir.
Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her şey gibi bu tâbirler de müptezel olmuş, sağ ve sol birbirine karışmıştır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, aşırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüştür.
Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birleştikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düşünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir.
Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî şuur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.
Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna ölenlerdir” demiş. Şimdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayış kıtlığı, hem de gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüşe göre sosyal adalet düşüncesi bugün hemen herkes tarafından beninmiş olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüşe göre sıralamak asla doğru değildir.
Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıştı. Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmış ve iktidara geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düşmanlık güttüğünü ispat emişti.
Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.
Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı yahut düşmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî ümmetçiler, İslâm beynelmileli düşüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına kapılmış olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar.
Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlış, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düşünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih şuurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılış hâsılasıdır.
Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var oluşu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vuruşu yalnız millî karakteriyle mümkün olabilmiştir. Türklüğün büyüklüğünü veya var oluşunu Türklüğün dışındaki şu veya bu faktöre bağlamak asla doğru değildir.
Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolaşan “aşırı sağ” deyimi yanlış olarak kullanılmaktadır. Çünkü aşırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi şeriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmış ve başlarında bir Arap bulunan bir grup “aşırı sağcı” diye vasıflandırılmıştır.
Şimdi soğukkanlılıkla düşünülsün: Türk milletinin üstünlüğüne inanmış ve bütün Türklerin birleşip tek devlet halinde toplanmasını ülkü edinmiş Türkçülerle bu yobazlar aynı grupta nasıl toplanabilir? Yalnız Türklerden mürekkep bir devlet kurmak isteyen Türkçülerle, Müslümanları bir devlet yapıp resmî dilin Arapça olmasını isteyenler bir tutulur mu? Türk devletinin büyük makamlarında yarımkan Türklere bile tahammülü olmayan Türkçülerle başkanlarını Araptan seçen kişiler aynı kazanda kaynar mı?
Demek ki aşırı sağ veya sağ tabirleri yanlış kullanılmaktadır. İdeoloji bakımından “sağ” milliyetçiliği, “sol” beynelmilelciliği temsil ettiği için sağda Türkçüler, solda da beynelmilelciler vardır. İster dünya beynelmilelcisi, ister İslâm beynelmilelcisi olsun, Türklüğü başa geçirmeyen, ihmal eden veya yok sayan bütün düşünceler soldur. İktisadî bakımdan devletçi , sosyalist, komünist olmanın sağ ve solla ilgisi yoktur. Netekim İkinci Cihan Savaşı’ndan önce Japonya’daki “Milliyetçi Komünist Partisi”, ardından da anlaşılacağı üzere milliyetçi yanı sağcı olduğu gibi, bugünkü İngiltere’nin “İşçi Partisi” de adına ve iktisadî ilkelerine rağmen milliyetçidir.
İktisadî doktrinler çabuk değişir. Değişmeyen prensipler milliyetçilik ve beynelmilelciliktir. “Milliyetçilik” derken bu kelimenin asıl anlamını kasdediyorum. Yoksa son zamanlarda İslâm beynelmilelcileri, siyasî ümmetçiler ve kozmopolit beynelmilelcilerle dünya vatandaşı sosyalistlerin, Moskofçuların kasdettiği milliyetçiliği elbette düşünmüyorum. Aslında bunların hiçbiri milliyetçi olmayıp aksine milliyetçilik düşmanı iseler de, herhangi bir tereddüt ve şüpheye meydan vermemek için, karıştırılmasına asla imkân olmayan “Türkçülük” kelimesini Türk milliyetçiliği olarak kullanıyorum...
Sağcı biziz: Türkçüler. Sosyal adaletçi olmamız, vatanın nimetlerini turistlere değil de soydaşlarımıza üleştirmek istememiz, gerçek ah ahlâkın gerektirdiği adaleti sağlamayı dilememiz, solcu olmamızı gerektirmez. Türkiye’nin solcuları daha ortada yokken, Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul o basit şiirleriyle Türk milleti için sosyal adalet istiyordu. Bu fikir onun Türkçülüğünden doğmuştu. Kendisinden yıllarca sonra, “sömürü” nakaratına başlayan plâklar gibi, bu fikri Yahudi Marks’tan almış değildi.
Milliyetçilik, yalnızca vatandaşlık şuurundan ibaret değildir. Milliyetçilik siyasî sınırların dışında kalan soydaşları da kavrayan bir şuurdur. Bunun Türkiye’deki en açık delili Kıbrıs Türklerine karşı duyulan ilgilidir. Bu ilgi yarın Moskof, Çin, Acem, Arap ve diğer milletlerin pençesindeki Türklere de yönelecektir.
Milliyetçilik, “ben bu milletin sömürülen fertlerini düşünüyorum” demekle de olmaz. Bir milletin sömürülen fertlerini başka milletlerin merhametli insanları da düşünebilir.
Milliyetçilik Zenci Lumumba’ya Viyet-Kong’a destan yazıp da Özbekler‘i , Tatarlar’ı, Kazaklar’ı, Kırgızlar’ı, Azeriler’i, Başkurtlar’ı, Türkmenler’i, Tarançılar’ı, Uygurlar’ı, Karakalpaklar’ı, Çuvaşlar’ı, Yakutları’ı, Karaçaylar’ı, Balkarlar’ı, Kumuklar’ı, Kırımlılar’ı, Kerkükler’i diğer Türkleri esgeçmek değildir.
Milliyetçilik, Bolivya dağlarında öldürülen Arjantinli maceracı serseri Guevera için zırlayıp da sıra Kazak kahramanı Osman Batur’a gelince susmak hiç değildir.
Milliyetçi insan, eğer insansa, kendi milletinin kahramanlarına, hürriyet savaşçılarına bakar, yanar, ağlar. O zaman “sağcı” olur. Bunu yapmayıp mazisi meçhul, gayesi belirsiz, şahsiyeti karanlık insanlara sempati gösterdi mi o insan, insan değildir. En aşağısından sinir ve ruh sistemi bozuk bir hastadır.
Sözün kısası: Türkçüler sağcı olduğuna göre sol uçta komünistler vardır. Bu ikisinin arasındaki yerleri millî fikre veya beynelmilelciliğe olan yakınlık veya uzaklıklarına göre ötekiler doldurur.
Ancak bunlar, kavramların ideolojik mânâlarına göredir. Meselenin en doğru ve hiçbir tereddüde meydan vermeyecek şekli, Türk milliyetçiliğini sadece “Türkçülük” kelimesiyle dile getirmektir.


( Ötüken, 50. Sayı, Şubat 1968 )


Konu Başlığı: ARAPLAŞAN TÜRKLER
Gönderen: K A L K A N üzerinde 28 Şubat 2010, 21:04:57
ARAPLAŞAN TÜRKLER

29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet ilân edildiğinde Mustafa Kemal Atatürk, kırk iki yaşındaydı. Aynı yola baş koymuş arkadaşları da hemen hemen aynı yaşlardaydı. Ve o güne kadar bugün büyük övüncümüz olan Türkiye Cumhuriyeti'nde yetişmiş olan herkes aslında henüz Osmanlıdır.
      29 Ekim 1923 yılından sonra doğanlar ise yeni Türkiye Cumhuriyet'i kimliklilerdir.
      Mustafa Kemal Atatürk, fiilen olmasa da kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni 10 Kasım 1938 saat 09.05!e kadar yönetmiştir. Onun aydınlık ruhunun varlığı ile de bugüne kadar gelmiştir. Kısaca, Mustafa Kemal'in bırakmış olduğu ilkeler kurmuş olduğu Cumhuriyeti ayakta tutmuştur.
      Ve açıkca söyleyelim ya da uyaralım: Atatürk'ün Cumhuriyeti son günlerde çok büyük bir tehlike altındadır. Ne yazık ki bu emaneti "koruma" ve "kollama" altında olanlar çok çeşitli nedenlerden dolayı sessiz kalmaktadır.
      Çağdaş Türkiye'nin dün de, bugün de en büyük düşmanı "gericilik"tir. Hattâ, Osmanlı'nın son günlerinde yapılan yenilik hareketlerinde bile Osmanlı'yı köstekleyen işte bu gericilerdir.
      Gericilik hareketi çağdaş Türkiye'nin en tehlikeli düşmanıdır, çünkü gericiliğin arkasında "din" vardır, "müslümanlık" vardır. Hiç kimse yanlış anlamasın İslâm dini felsefinde "gericilik" yoktur. Müslümanlık geri kalmışlığın nedeni asla ve asla değildir. Ancak, İslâm dini, diğer dinler gibi her boyutuyla tartışılamadığından hâlâ tam olarak öğretilmemiştir.
      Hiç bir din insanlara yalnız "ibadet" öğretmek için kurulmamıştır. Din kitaplarında insanları sosyal bir varlık yapma yolunda öğretiler vardır. Felsefe, bilim, tarih vardır.
      İslâm dünyası ne yazık ki, son peygambere, son kitaba ve son dine sahip olduğu halde, en geri kalmış insanlardan oluşmaktadır.
      Türkler 10.yy'dan itibaren İslâm dinini kabul etmeye başladıklarında aslında kazanan İslâm diniydi. Çünkü, Türkler, Arap tipi müslüman yaşam tarzından bambaşka bir tarzla İslâmiyeti yaşamaya başlamışlardır. Türklerin bu yaşantısı Beylikler devrinde de aynıydı, Anadolu Selçukluları devrinde de aynıydı, Osmanlı Devleti'nde de aynıydı ve 1980'li yılların Türkiye Cumhuriyeti'nde de aynıydı. Diğer Arap ülkelerinde yönetimde bulunanlar tarafından yobazca, bağnazca uygulanan İslâm kuralları bütün Türk devletlerinde, Kuran-ı Kerim'e bağlı kalınarak uygulanmıştır. Fakat bu bir şeriat değildir. Türk devletleri halkın gündelik yaşamında, inanç yöntem ve şekillerini kutsal kitaplarından almıştır. Devlet işlerine dini karıştırmamıştır. (Her ne kadar ulemalara danışılsa da son söz yöneticinin olmuştur.)
      Türklerin dünya üzerinde her zaman farklı bir yeri vardır. Lütfen bunu bir ırkçılık olarak yazdığımı düşünmeyin. Ama, gerçekleri görebilmemiz için söylenmesi, yazılması gereken şeyler vardır. Örneğin Türkler varolduklarından beri bağımsızlık onların en büyük karakterleri olmuştur. Her zaman yeniye, doğruya, iyiliğe, bağımsızlığa, eşitliğe, bilime, edebiyata doğru koşmuşlardır. En büyük düşmanlarını kendilerine haksızlık edenlere, topraklarına göz dikenlere karşı sürdürmüşlerdir. İşte bu saydığım nedenlerden dolayı da diğer Arap müslümanlarından farklı bir müslümanlık yaşamışlardır.
      Haydi özetleyelim: Türkler 10.yy'da kabul ettikleri İslâmiyeti, Arap gibi yaşamamıştır.
      İşte, geçmişte ve günümüzde yaşanan çelişki budur: Bir yanda "Türk" gibi İslamiyeti yaşamak isteyenler, öbür tarafda "Arap" gibi İslamiyeti yaşamak isteyenler. Gericilikle savaş dediğimiz de işte bunun savaşıdır.
      Arap biçiminde İslamiyeti yaşamak tamamen bir değişimi getirir. Bu değişim günümüze kadar Türk yaşam tarzıyla hiç bir şekilde uyuşmaz. Yani, Arap yaşam tarzındaki İslamiyet, Türklere uymaz. Bu nedenle de zaman zaman alevlenen "Türkiye'ye şeriatı getireceğiz" söylemleri büyük bir yanılgıdır ve büyük bir cahilliktir. Ola ki böyle bir şey denendiğinde elbise bedene uymaz ve elbise patlar. Türkiye ve Türkler kendi içlerinde tarihinin en büyük savaşına girmiş olur.
      Türklerin İslam dinini bir başka değerler zinciriyle yaşadıklarının en büyük kanıtı Mustafa Kemal'in yanında yer alan Osmanlı halkı olmamış mıdır? Ülkenin bazı yerlerinde ortaya çıkan bir avuç gerici ve yobaz dışında Mustafa Kemal'in davasına ve sonra devrimlerine karşı çıkan halk olmuş mudur?
      Olmamıştır, çünkü, halkın derin köklerinde "bağımsızlık" her zaman "dinden" önce gelmiştir. Dinini kendi içinde yaşayan birey, devletinden hiç bir zaman olumlu ya da olumsuz müdahale istememiştir. Dini inanç her zaman ve ortamda kendi kaynağında akıp sürmüştür. Ve hiç bir zaman yobazlığa, gericiliğe prim vermeyen Türkler, Mustafa Kemal'in çağdaş, bağımsız Türkiye'sine destek vermişlerdir.
      Günümüzde de çağdaş Türkiye'nin en büyük korkusu "gericilik" olarak gösterilmektedir. Ve bu kez gerçekten tehlike kapıdadır. 1950'li yıllarda başlayan Türkleri Araplaştırma sevdası giderek başarı kazanmaktadır. Önce düşünce yapısı olarak insanlarımızdan "Ne mutlu Türk'üm diyene" inancı silinmeye başlandı. İslâmiyetin, dinin her şeyden üstün olduğu yayıldı. Ne olduğu bilinmeyen, ilk okul mezunu imamlar devlet eliyle teşvik görüp, camilerde, televizyonlarda bangır bangır propaganda yaptı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarına, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ne olmadık küfürleri, bu ülkenin milletvekilleri etti. Devletin istihbarat kuruluşları elden giden Türk değerlerini ateşlemek için karşısına Kürt milliyetçiliğini çıkardı. Kısa dönemde bu işe de yaradı. Bir baktık ki Türk milliyetçiliği tehlikeli boyutlarda "ırkçılığa" dönüştü. Ondan geri dönüldü. Bu kez, yaratılan Kürt milliyetçiliğin üzerine yaratanlar gitmeye başladı. Ama, insanımızı Araplaştırmayı kimse durduramadı. Türklük kavramı insanımızdan tamamen çekip alındığında, bugünün gericileri amaçlarına ulaşacaktır.
      Amaca ulaşmak için dış destekli yönetimlerin ne yazık ki 12 Eylül askeri darbesini bile kullandıklarını düşünürsek, işin ne kadar tehlikeli boyutlarda olduğunu görürüz. Bu bir "komplo teorisi" değildir. Elli yıllık yüz yıllık gelişmiş planlar düzenleyen Amerika gibi ülkelerin "bağımsızlığına" düşkün bir Türk halkına tahammülü yoktur. İşte bu nedenle de bu düşkünlüğü ortadan kaldıracak tek şey bu halkı değiştirmektir. Ve ne yazık ki bu halk giyimiyle, konuşmasıyla, yazısıyla, her türlü söylemleriyle değişmiştir. Asırların ardından gelen Türk yaşam gelenek ve görenekleri büyük bir hızla Araplaşmaktadır.
      Ne yazık ki bugün yönetimde olanlar da bunları sağlayan maşalardır.
      Bugün içinde yaşadığımız sancı Türklükten, Araplığa geçiş sancısıdır. Bunu durdurmanın yolu bence seçimlerle yönetime geleceklerin ellerine bırakılmamalıdır. Çok daha radikal kararlar alabilecek belki de "teknokrat", çağdaş, Atatürkçü, bilimden yana yöneticilere acilen ihtiyacımız var. Aksi durumda, Ortadoğu'yu yeniden biçimlendiren Amerika Birleşik Devletleri'nin Araplaştırdığı ve "dini" uğruna "bağımsızlığını" feda eden çağdışı bir ülke olarak yaşamımızı sürdüreceğiz.
      Türkiye Cumhuriyeti'ni de tarihin yapraklarına terk edeceğiz.
      Evet, Türk insanına dikilen Arap elbisesi dar gelip patlamaktadır, ama bunu ısrarla giydirmeye kalkanlara karşı durmak hepimize düşer. Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni koruma görevi yarın çok daha değişik boyutlara ulaşabilir. Bu da iki dünya görüşünün eli silahlı savaşımı demektir.
 
 
 


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: Boran üzerinde 28 Şubat 2010, 21:32:51
Emeğine sağlık bu yazıyı paylaşacağım.


Konu Başlığı: DEĞİŞEN TÜRKİYE VE GENÇLİK
Gönderen: K A L K A N üzerinde 09 Nisan 2010, 07:10:59
DEĞİŞEN TÜRKİYE VE GENÇLİK

Dünya insanı şaşırtacak denli hızla değişmekte ve değişen dünyanın siyasal ve sosyal anlayışı iktidarı sadece siyasi partilerin tekeline bırakmamaktadır. Yeni anlayışa göre toplumu, hatta dünyayı doğrudan ilgilendiren önemli konularda iktidarın ve sivil toplum kuruluşlarının "toplumun her kesiminin temsil edildiği" bir platformda ortak çalışması ve uzlaşması istenmektedir.
Sivil toplum kavramının gün geçtikçe önem kazandığı bir dönemde Türkiye'nin çağı yakalama stratejisi,henüz tam anlamıyla uygulayamadığı katılımcı demokrasi anlayışına takılmaktadır.
Türkiye'nin temsili demokrasisi, katılımcı demokrasisi ile denge kurmakta zorlanıyor. Bunun en büyük nedenlerinden biri, hiç şüphesiz ki toplumun en büyük kesimini oluşturan genç nüfusun yönetime,dolayısıyla sorun çözme ve çözüm üretme sürecine katılımının sağlanamamasıdır.Gerek siyasi iktidarlar, gerekse sivil toplum kuruluşları güçlerini genç nüfustan almayarak yenilenmeyi,dolayısıyla büyümeyi adeta reddetmekte ve kısır bir döngü içerisinde yapay gelişim göstermektedirler. Büyük bir genç nüfus oranına sahip olmakla övünen Türkiye,gençliği toplumsal sorunların çözümünde ortak olarak görmediği gibi,bu tutumuyla gençliği "sorun" haline getirip çözmeye çalışarak zaman kaybetmektedir.Ciddi yapısal değişiklikler yaşayan Türkiye'de seçilebilme yaşının geçte olsa 25'e düşürülmesi olumlu bir adımdır. Ancak bu gençliğin katılımının sağlanmasında ve sorunların çözümünde uzun bir yolun ilk adımıdır.
Genç bir nüfusa sahip olmak ilk başta kulağa çok hoş gelsede,gençliğin beklentilerini karşılayacak politikalar üretme zorunluluğunu da beraberinde getirir. Dünyanın her yerinde gençliğin sorunları eğitim,iş,psikolojik,biyolojik,sosyolojik anlamda ortak özellikler göstermektedir. Ancak özelde her kültürün ve sosyal yapının kendine özgü sorunları vardır. Bu anlamda Türkiye'nin gençler için neler yapması gerektiği üzerinde duracak olursak;
a- Özellikle katılımcı demokrasi konusunda Türkiye "gelişmekte" olan bir ülkedir. Bu anlamda, etkin bir katılımın sağlanması için, eğitimin verildiği ilk yer olan aile kurumundan işe başlamak gerekir. Çünkü ülkemizde gençler baskı altında yetişmektedirler.Sosyal hizmetler kapsamında , "devlet-üniversite-sivil toplum kuruluşları" işbirliği içerisinde çocuk yetiştirmede görülen davranış bozukluklarını gidermeye yönelik çalışmalarla başlayan eğitim sürecinin, aileye demokrasi kültürünü de kazandırması gerekir. Aileden sonra okul demokratik tutum ve davranışların kazandırıldığı, sınandığı yer olmalıdır. Eğitim sisteminde fırsat eşitliğini sağlamak, ezbercilik yerine yaratıcılığı ve kalıcı öğrenmeyi sağlamak, devletin görevidir.
Bu sayede, değişime kapalı, otoriter, hatta şiddete eğilimli bireyler yerine, demokrasiyi benimsemiş, ufku açık ve hoşgörülü bireyler yetiştirilebilir.
b- Türkiye'de gençlerin yönetime katılması amacıyla yeni uygulamalara ihtiyaç vardır. Örneğin, siyasi parti,dernek,oda..vb sivil toplum kuruluşlarının tüzük-yönetmelik değişiklikleriyle, genel kurul sırasında oluşturdukları kurullara "gençlik kotası"
uygulaması başlatmaları yararlı olacaktır..Böylece, gençler oluşturulan kurullarda görev alabilirler. Bu uygulama ile, sürekli susturulduklarından ve önemsenmediklerinden şikayetçi olan gençler için iyi örnekler olaşacak ve zamanla yönetime katılım oranı artacaktır.
Bu çerçevede gençler için "söz sizde" "haydi yönetime" ...vb sloganlarla medya destekli (reklam-afiş-bildirge) kampanyalar başlatılabilir.
c- Çağımızda bilgi ve iletişim teknolojileri ulusal kalkınmayı etkilediği kadar,kültürler arası etkileşiminde en önemli aracı olarak ön plana çıkmaktadır. Toplumsal ve teknolojik gelişmeler gençliğin gelecek konusundaki alternatiflerini de yeniden belirlemektedir. Bu anlamda Türkiye, bütün imkanlarını kullanarak gençlerle bilgi-iletişim araçlarını (bilgisayar) buluşturmalıdır.Bilgiye ulaşmanın yolunu açmak için, bilgisayar kursları, bilgisayar edinme kampanyaları ve internet erişimine kolaylık gibi etkinliklere ihtiyaç vardır. Çünkü değişim, iletişimle başlar.
d-Gençliğin büyük bir kısmı devletin bazı kurumlarına,politikacılara ve medyaya güvenmemektedir. Öncelikle bu güven bunalımını aşmak gerekir. Bu anlamda az önce değindiğimiz iyi örnekler, sorunlar üzerinden yeni sorunlar yaratma alışkanlığındaki gençliğin tutumunu değiştirecektir. Burada doğrudan gençliğe hitap edecek, gençliğinde içinde olduğu alternatif yayın organları üzerinde durmak gerekir.
e- Türkiye'de sosyal haklar ve güvence konusunda gençlik sıkıntı içindedir. Eğitim almayan gençler vasıfsız ve ucuz işgücü olarak sömürülmektedir. Gençlerin sosyal güvence olmadan çalışmasının önüne geçilmeli, onlara nitelik kazandıracak meslek edindirme kursları açılmalıdır.
f- Üniversite - sanayi işbirliği geliştirilmeli ve teknik eğitim alan gençler,niteliklerine uygun iş bulmalıdırlar. Belirli bir yaş grubunun altındaki girişimci gençlere kolaylık sağlayacak vergi muafiyeti veya kredi olanakları sağlanmalıdır.
g- Belediyeler 5393 sayılı yeni Belediye Kanunu'nun getirdiği yetkiler çerçevesinde bulundukları yerlerde "Gençlik Bilim-Kültür Araştırma Merkezleri" açmalıdırlar. Buralarda ,bilimsel projelere sahip özgün fikirleri olan veya bir sanat dalında başarı gösteren gençlerin tespit edilmesi,maddi manevi desteklenmesi sağlanmalıdır. Aynı şekilde spor tesisleri,geziler ve gençlik kampları düzenlenmelidir.
Peki gençler Türkiye için neler yapmalıdır?
a. Gençlik Türkiye'nin bütün sorunlarının çözüm sürecine ortak olarak katılmalıdır. Bunun için temel hak ve özgürlüklerin farkına varmalı,bunların getirdiği tutum ve davranışları sergilemeli, katılımcı demokrasinin hayata geçmesi için "ben de varım" diyebilmelidir.
b. Devlet, doğa ve insan kaynaklarını,üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte verimli kullanmanın yollarını araştırıp uygulamaya koyduğu an,gençlik çok kritik bir noktada görev alacaktır. Yaratıcı düşünce ve dinamizmayla gençlik tüm uygulamaların öbeğinde yer alacaktır. Örneğin; kültürler arası etileşimde ve entegrasyon sürecinde gençler başrolü oynamalıdır. Unutmamali ki, gençler farklı kültürleri anlatacak ve taşıyacak en iyi unsurlardır.
c. Gençler Türkiye'nin sorunları üzerinde her zamankinden daha fazla durmak zorundadırlar. Bu anlamda, enerjilerini kullanarak Türkiye'de birçok projenin gerçekleşmesinde, etkinliğin yaratılmasında öncülük yapabilirler. Çözüm önerisi getirmek, sorunun kaynağına gitmek,insanlarla birebir iletişim içine girmek bugünün koşullarında büyük zahmetler istemesine rağmen, gençlik bunu kaldırabilecek enerjiye sahiptir. İyi örgütlenmenin ve yardımlaşmanın sonucunda elde edilen ürünün tadına varmak, gençleri daha büyük organizasyonlar için teşvik edecektir. Bu anlamda kitap kampanyaları, üniversite hazırlık kursları,dil kursları,ziraat alanında kurslar,uyuşturucu,alkol karşıtı kampanyalar gençlerin dayanışmasıyla yapılabilecek ilk etkinlikler olabilir.
d.Gençliğin sosyal değişimdeki rolü yadsınamaz. Gençlik, bilgisayar çağına geçişte ve sanal uygulamaların yerleşmesinde Türkiye'nin işgücü olabilir.
e.Tüketim yerine üretimi savunan bir gençlik Türkiye'de pek çok sorunun çözüm sürecine ortak olmuş demektir.Çünkü tüketim alışkanlığı, tıpkı mal ve hizmetler olduğu gibi, zamanı,sevgiyi,hoşgörüyü ve güven ortamını tüketmeyi de beraberinde getirir. Üretimi savunan gençler, işsizliğin azalmasından özgüvenin artmasına,kültürel-sanatsal etkinliklerin yaygınlaşmasından geleceğe dair ideallerin gerçekleşmesine kadar bir çok alanda olumlu göstergeler yaratmış olacaktır.
f. Siyasi parti veya derneklerde görev alan gençler yaşıtlarının da yönetim sürecine katılmaları için uğraş vermek zorundadırlar.
Gençlerin Türkiye için yapabilecekleri çok şey var. Ancak,bunları yapabilmenin önündeki engellerin kaldırılması ve gençlik konusunda daha somut adımların hükümet,üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları tarafından atılması gerekmektedir.
Sonuç olarak; 21.yüzyılda gençliğe her zamankinden daha fazla iş düşmektedir. Varoluş nedenimiz Cumhuriyetimizin laik,demokratik,sosyal-hukuk devleti kimliğini korumanın yanında O'nu daha ileriye taşımak biz gençlerin görevidir.Anadolu'nun büyük bilgesi Homeros: " ülkenin yaratıcı gençleri toplumdan dışlanınca kendilerini toplumda yeri olmayan yabancılar gibi görmeye başlarlar" demektedir.Gençliği toplumdan ve gelişmelerden soyutlamamak,onlara toplumda yeri olmayan yabancılar konumuna getirmemek için bugünden başlayarak çok çalışmak zorundayız.
Tarih ve günümüz gerçekleri Türkiye'ye bunu öğütlemektedir.


Konu Başlığı: ASİL TÜRK GENÇLERİ
Gönderen: K A L K A N üzerinde 25 Nisan 2010, 08:42:20
7.Sınıfa giden küçük ama yürekli bir Türk genci yazısında:




Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’nin 13 milyon nüfusu vardı. Halk savaştan çıkmış yoksul, aç ve hasta. Ama onuruyla yaşayan bir ülkenin vatandaşı olmanın mutluluğunu yaşıyorlardı. Bugün, 12 milyonu bulan Türkiye’nin genç nüfusunun büyük bir kısmı işsizlik, ekonomik kriz, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin yol açtığı yoksulluk, eğitimdeki eşitsizlikler, ilköğretimde SBS’lerle başlayıp, üniversite sonrası KPSS sınavlarına dek, neredeyse ömür boyu süren sınavlara rağmen bitmeyen bir gelecek kaygısı yaşıyor.

2025 yılında Türkiye, dünyada genç nüfusu en kalabalık ülke olacakmış. Ama bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Her ne olursa olsun, biz Türk gençleri, 5.asırda, “Avrupa’nın tabiriyle Tanrı’nın kırbacı Atilla” ile “11. asırda, Selçuklular” ile “16. asırda, cihan hâkimi Osmanlı İmparatorluğu” ile dünyaya yön vermiş bir milletin çocukları olduğumuzu unutmamalıyız.

Bizler, Roma’da Atilla, Malazgirt’te Alparslan, Anadolu’da Yunus Emre, Mevlana, İstanbul’da Fatih, Bizans surlarında Ulubatlı Hasan, Viyana önlerinde Kanuni, Çanakkale’de, Kurtuluş Destanı yazmış Atatürk ve binlerce isimsiz kahramanlarımızla Dünya’ya insanlığı, kardeşliği, sevgiyi, hoşgörüyü, adaleti, dayanışmayı, inancın zaferini ve bilimi öğreten, örnek olmuş milletin gençleriyiz.


Yüzyıllardır bu topraklarda etle, tırnak gibi olmuşuz. Atamız bir, vatanımız bir, bayrağımız bir, dilimiz bir, devletimiz, bir. Biz izin vermedikçe bunu kimse değiştiremez, bizi kimse ayıramaz, bölemez!

Coğrafi koşullar bazı farklılıklar yaratsa da, farklı kültürel öğelerimiz ve düşünce farklılıklarımız olsa da, tüm bunlar bizi ayıran değil, birbirimize daha çok bağlayan zenginliklerimizdir.

Ulu önder Atatürk’ün ; “Türkiye Cumhuriyetini kuran, Türkiye halkına, “Türk milleti denir” ve “Ey Türk Gençliği! ; Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur” sözleri yaşamımız boyunca kılavuzumuz olmalıdır.

Bu güzel vatanın evlatları olarak aldığımız mirası daha ileri taşımak için daha çok okumalı ve öğrenmeli, bilimin gösterdiği yoldan ayrılmadan, tüm öğrendiklerimizi ülkemiz ve insanlık yararına kullanmalıyız.

Bunları başarabilecek kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!

Ey bu vatanının şanlı bayrağı;

Süzül dilediğin gibi, yayıl gökyüzüne şimdi,

Göreyim şimdi o coşkun halini.

Bende haykırayım sana her baktığımda hiç durmadan,

Önce vatan,sonra vatan

Kumaşının bedeli tenim olsun,

Renginin bedeli kanım olsun,

Ay yıldızıma varlığım feda olsun..

Ne mutlu Türküm Diyene…



Ne mutlu bize ki, her şeye rağmen, vatanına, milletine, cumhuriyete ve ulusal değerlerimize sımsıkı bağlı evlatlarımız, gençlerimiz yetişiyor.

Biz onlara layık olabildik mi?

Biliyorum ki, Onlar var oldukça, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet var olacaktır.



Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 09 Mayıs 2010, 11:34:01
ATSIZ ATA'NIN KARDEŞİ NECDET SANÇAR(1.MAYIS.1910-23.ŞUBAT.1975)
(http://www.ressim.net/upload/c4ff8a5d.jpg)
                  FOTOĞRAF NEJDET SANÇAR VE ATSIZ ATA
   
  Nihâl Atsız'ın kardeşi Nejdet Sançar 1 Mayıs 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi. Soyadlarının aynı olmamasının sebebi, 1934 yılında soyadı kanunu çıktığı zaman Nejdet Sançar'ın askerlik görevinde bulunmasından ötürü birbirleriyle haberleşemedikleri için farklı soyadlar kayıt ettirmeleridir.

Nejdet Sançar'ın hayatı ağabeyi Nihâl Atsız ile birçok yönden benzerlik gösterir. O da bir edebiyat öğretmeniydi; 3 Mayıs 1944 sonrasında tabutluklarda ve zindanlarda en ağır işkenceleri çekti, Türkçülük dâvâlarında yargılandı.

Sançar Beğ, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ile Türk Ocakları'nda görev yaptıktan sonra, Atsız Ata'nın genel başkanlığında İstanbul'da kurulan fakat sonradan merkezi Ankara'ya nakledilerek adı Türkiye Milliyetçiler Birliği'ne çevrilen Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını devraldı.

1960 yılında tek evladı, 15 yaşındaki oğlu Afşın'ı kaybedince üzüntüden felç geçirdi ve uzun tedavilerden sonra ancak kısmen iyileşebildi.

Türkçü dergilerde çok sayıda makalesi yayınlandı; ayrıca "Türklük Sevgisi", "Irkımızın Kahramanları", "Tarihte Türk-İtalyan Savaşları", "Afşın'a Mektuplar" ve "İsmet İnönü İle Hesaplaşma" adlarını taşıyan beş tane kitabı vardır.

Sançar Beğ'in de ömrü ağabeyi gibi tabutluklara, zindanlara, işkencelere, mahkemelere, sürgünlere, baskılara ve mahrumiyetlere göğüs gererek Türkçülük yolunda uğraş vermekle geçti. Hayatını Türklüğe adamış bu büyük Türkçü, 1975 yılının 22 Şubat günü, Atalarının önünde yağız yere diz vurmak üzere Uçmağa vardı.

1944 Türkçülük Dâvâsı'nda, mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın son cümlesinde haykırdığı gibi:

"Türk Irkı Sağolsun!"

 
NEJDET SANÇAR'IN 1944 TÜRKÇÜLÜK DÂVÂSI SAVUNMASI


"Beni beraat ettirin demeyeceğim çünkü benim için suç olarak gösterilen şey bu toprakları, bu ırkı sevmekten başka birşey değildir. Yurdumu ve ırkımı seviyorum. Bu sevginin manasını anlamayanlara sözüm yok. Eğer bu günahsa beni mahkum ediniz. Bu mahkumiyeti övünçle kabul ederim, şeref sayarım. Sizden adalet bekliyorum da demeyeceğim çünkü bu mahkeme adil değilse, o zaman büsbütün manasızdır. En büyük mahkeme olan tarihin huzurunda alnı açık bir Türk oğlu olarak, hiç endişem yok. On ayı doldurmakta olan ve büyük kısmı tahta masalarda yatmakla geçen hürriyetsizliğimi, millet yolunda çekilmiş, şerefli bir felaket olarak sayıyorum. Duvarlar, ezilmiş hayvanların kan lekeleri ve rengini kaybetmiş, köpeklerin bile yatmayacağı pis hücrelerde geçen haftalarım içinde bir ışık sızacak kadar küçük deliği olmayan, tavanı basık bir inde, hayır bir in değil, mezarda, ışığa güneşe ve hayata hasret çekerek geçirdiğim günlerim, uykusuz gecelerim, yarın benim için acı fakat övünçlü hatıralarım olacaktır. Bunlardan yılmış değilim. Bilakis bahtiyarım. Yuvamın dağıtılmış olmasına, eşimin bir Türk anası olmak şerefini kazanacağı günlerde çektiği dayanılması güç ızdırapları ve akıttığı gözyaşlarını unutmamış olmama ve bugün hayat kavgasında minimini yavrusuyla tek başına kalmış olmasının ruhunda yarattığı fırtınalara rağmen bahtiyarım. Türk'ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş. Hepsi kabul! Türk Irkı sağolsun!"Nejdet Sançar


NEJDET SANÇAR(01 Mayıs 1910- 23 Şubat 1975) / Necmettin SEFERCİOĞLU

01 Mayıs 1910 günü İstanbul'da doğan Nejdet Sançar, Bayburt ili Torul ilçesinin Midi Köyü’ndeki Çiftçioğlu ailesinden Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey ile Zehra Hanım’ın oğlu; ünlü Türkçü Atsız Bey’in kardeşidir. Evdeşi Reşide Sancar, fizik öğretmeni idi.


1935 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirerek edebiyat öğretmeni oldu.


Sivas Erkek İlk Öğretmen Okulu ile Balıkesir Lisesi’nde çok değerli öğrenciler yetiştirdi. Balıkesir'de görevli iken, 1944 yılı Mayıs ayında Türkçülüğe karşı başlatılan devlet terörü sırasında, yirmi üç ülküdaşı ile birlikte tutuklandı.


Atıldığı zindanda işkencelere uğratıldı. Bir yıla yakın tutuklu kaldı. Uzun süren yargılamalar sonunda aklandı. Fakak, görevine başlatılmadı. Beş yıl boyunca evdeşi Reşide Sançar'ın öğretmenlik yaptığı Zonguldak'ta meslek dışı işlerle uğraştı; özel bir lisede dersler verdi Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine, ancak 1950 yılında atanabildi.


Ardından, Edebiyat Fakültesi'nden sınıf arka­daşı olan Adnan Ötüken'in çabaları ile onun müdür olduğu Millî Kütüphane'de çalışmak kaydıyla, Ankara Atatürk Lisesi’nin kadrosuna alındı. Orada 1953'ten 1965 yılına kadar çalıştı.


O dönemde, Sivas Öğretmen Okulu’ndan öğrencisi olan Veli Soysaldı' nın müdür olduğu sıralarda, Gazi Lisesi’nde dersler verdi; böylece öğretmenlik özlemini biraz olsun giderebilmek fırsatını buldu; 1965'te de bu lisenin aslî öğretmeni oldu.


Tek çocuğu olan Afşin'i, Kasım 1960'ta 16 yaşında iken yitirmesinin verdiği acı ile 1961 Şubat’ında geçirdiği felci, azmi ile kısmen yendi. 1973 yılında emekliye ayrılarak doğum yeri olan İstanbul' a yerleşti.


Fakat bu dönem uzun sürmedi. Yayınlanma­sının ardından İtalya Büyük Elçiliği'nin isteği üzerine hükümetçe toplatıldığı için yaygın olarak tanınmayan Ta­rihte Türk-İtalyan Savaşları (1942) adlı eserinin genişletil­miş ikinci basımı üzerinde çalıştığı sırada, yazı makinesi başında geçirdiği kalb bunalımından kurtulamayarak 23 Şubat 1975 günü sabaha karşı, henüz 65 yaşında iken uçmağa vardı.


Karacaahmet Mezarlığı’nda vatan toprağına kavuştu. Daha sonra ağabeyi Atsız da yanına gömüldü.


Nejdet Sançar, yüreği Türklük ve Türkçülük aşkıyla çarpan büyük bir ülkü eri idi. Hayatının anlamı saydığı ülküsüne öz ağabeyisi Atsız Bey’in telkin ve özendirmesi bağlandığını daima, iftiharla söylerdi.


Bu kutlu dâvanın "çetin yollar"ını hep el ele, omuz omuza, gönül gönüle aynı kaderi paylaşarak1 aşmaya çalıştılar. Ülkü yolunda Sançar Bey daima ağabeyisinin destekçisi ve yardımcısı oldu.2 Özellikle yayın çalışmalarında bu yardım ve destek­, ayrı şehirlerde yaşamalarına rağmen aksamadan sürdü.3


O, öğretmen olmanın yanında çetin bir 'mücadele adamı' idi. Yaşadığı yılların en büyük millî tehlikesi olan komünizm ve komünistler ile millî olmayan akım ve kişilere karşı amansız mücadeleler vermişti. Eserlerinin ve yazılarının pek çoğu bu konuda idi.


Nejdet Sançar Bey, enerji dolu, hareketli bir insandı. Bu yüzden resmî görevleri dışındaki hayatı büyük bir ha­reketlilik içinde geçti.


Türkçülük ile ilgili olanlar başta ol­mak üzere çeşitli toplum çalışmalarına aktif olarak katıl­mış, gönüllü kültür kuruluşlarının etkinliklerine, özellik­le yayın alanında, büyük özverili katkılarda bulunmuştu.


Onun Zonguldak'ta bulunduğu sırada Zonguldak Komünizmle Mücadele Derneği'nin kuruluşuna ve çalışmaları­na katıldığını, az sayıdaki gönüldaşı ile bu işçi merkezin­de çok yararlı etkinlikler gösterdiğini, bizzat kaleme aldı­ğı bir dizi broşürün ve Komünizme Karşı Türklük adlı bir ga­zetenin çıkarılmasına öncülük ettiğini ve Bucak adlı der­ginin yayınlanmasına yardımcı olduğunu biliyoruz.


Ankara'ya geldikten sonra da Millî Kütüphane'nin toplum çalışmalarına önemli katkılarda bulundu. Millî Kütüphane’ye Yardım Derneği ile Türk Kütüphaneciler Derneği'nin yönetim kurullarında uzun süre görevler aldı. Özellikle Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni adlı mes­lek dergisinin yazı işleri sorumluluğunu yıllarca taşıdı.


Ankara'da bulunduğu yıllar içinde başkenti Türkçü etkin­liklerin odağı konumuna getirmeyi de başardı. İstanbul' da kurulup bir süre bitkisel hayat yaşamış olan Türkçüler Derneği'nin merkezini Ankara'ya taşıtarak "Türkiye Mil­liyetçiler Birliği" adı ile çok verimli çalışmalar yapmasını sağladı.


Ankara'da etkin olduğu kuruluşlardan biri de Türk Ocağı idi. Bu tarihî kuruluşun merkez heyetinde de güzel çalışmalar yaptı ve Türkçülüğe gönül veren bir­çok gencin yetişmesine vesile ve yardımcı oldu. Türk Ocağı'nın yayın organı olan Türk Yurdu'nun 1960'lı yıllar­da çıkan sayılarında da gençlere yol gösterici yazıları ya­yınlandı.


Sançar Hoca' nın büyük bir istekle ve özverilerde bulu­narak katıldığı ve katkılarda bulunduğu Türkçü toplum çalışmaları, düzenlenen geziler ile başka şehirlere de taşırılırdı.


O, gidilen yerlerde verdiği konferanslar ile, sohbet toplantılarında yaptığı coşkulu, nükteli, bilgi ve birikim yüklü konuşmalarla, yöre gençlerinin Türkçülük ülküsüne ilgi duymasına, hatta bağlanmasına vesile olur­du.


Nejdet Sançar, başarılı bir öğretmen, değerli bir ülkü ve düşünce adamı olmanın yanında titiz bir araştırıcı, yorulmak bilmeyen verimli bir yazardı.


Ülkenin her yerindeki Türkçü yayın organlarının yazı isteklerini geri çevir­mez, gücünün yettiğince onlara yardımcı olmaya çalışır­dı.


Sürekli olarak yazdığı Orhun, Çınaraltı, Orkun, Millî Yol, Ötüken gibi dergiler dışında ülkü ve inançlarına uygun dergi ve gazetelerin hemen hepsinde yazıları yayınlanmıştı.


Kitaplarında ve yazılarında adı, çoklukla, Çiftçioğlu Nejdet Sançar biçiminde yer alırdı. Kendi adı yanında Okçuoğiu, Çiftçioğlu, Ahmet Tuğcu ... gibi eğreti adlar da kullanırdı. Bu yüzden, yayınlanmış yazılarının tam sayısı­nı bilmek, onlara ulaşmak çok zordur, hattâ mümkün değildir.


Kitap yayıncılığına da büyük önem verirdi. Türkçülüğün kuşaktan kuşağa ancak kitaplarla sürdürülebileceğine inanırdı.


Bu inanç ile çok genç yaşında yitirdiği oğlu­nun adını taşıyan ‘Afşin Yayınları’nı kurmuş, bir dizi kitap çıkarmıştı. Türkçü kuruluşlar için hazırladığı imzasız ki­tapçıklar yanında on da kitabı yayınlandı. Tabiî onlar, ülkü, düşünce ve mücadele çilesinin verimi olan canlı, coşkulu, akıcı bir üslûpla yazılmış eserlerdi:


Tarihte Türk-İtalyan Savaşları (1942), Irkımızın Kahramanları (1943, 1997), Hasan Âli ileHesaplaşma (1947), Türklük Sevgisi (1952), Türk, Moskof ve Komünist (1959), Afşın' a Mektuplar (1963), Türk Kahramanları (1965), Gizli Komünist Belgeleri (1966), İsmet İnönü ile Hesaplaşma (1971), Nâzım Hikmet Masalı (1975), Türkçülük Üzerine Makaleler (1976).


Bu kitaplar, hem sundukları bilgiler ve işledikleri konular hem de Türkçe'mizin güzel örnekleri olmaları bakımından gençlerimizin mutlaka okuması gereken, değerli ve ya­rarlı eserlerdir.


Nejdet Sançar Hoca ile Ankara'ya geldiği 1951 yılında tanıştım. 1959-62 yıllarında da Millî Kütüphane'de bir­likte çalıştık. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphane­cilik Bölümü’nün son sınıfında iken kütüphaneye onun delaleti ile girmiştim. Orada çalışma odalarımız bitişikti ve birbirinden ortasında kapı bulunan bir camekân ile ayrılıyordu. Yani aynı odada çalışıyor gibi idik.


Bütün gün onu her an görebilme ve kendisi ile görüşme şansım var­dı. Ayrıca kütüphane ile aynı sokakta bulunan evine tek­lifsizce gidebilme ayrıcalığım da var idi. Öylesine sevgi ve güvenini kazanmıştım.


Böylece Türkiye'nin dört bir ya­nından kendisini ziyarete gelen Türkçüleri görmek, tanı­mak şansını da elde etmiştim. Birçok ünlü Türkçü ile o sayede tanıştım.


Bu yakınlık bana onun huy, karakter ve niteliklerini gözlemlemek, öğrenmek fırsatını da vermişti. Buna daya­narak onun herkesçe bilinen cana yakınlığı ve şakacılığı yanında alabildiğine kibar, nazik, çevresine saygılı, al­çak gönüllü bir İstanbul efendisi olduğunu belirtmek du­rumundayım.


Dostlarına karşı özverili ve vefalı, çalışmalarında titiz, azimli ve gayretli idi. Çok da yardım sever­di. Yüz sayfayı aşkın bir metin olan lisans tezimi daktilo etmiş oluşunu unutamıyor, daima minnetle anıyorum.4


Kimsenin ardından dedikodu yapmaz, beğenmediği tutum ve davranışları onları yapanların kendisine söyler­di Onun bu güzel davranışından kimileri hoşlanmaz, olumsuz tepki gösterir, hatta ona darılırdı.


O onlara alınmaz, doğru bildiğini söylemekten çekinmezdi. Hoşgörüsüz davrandığı, hatta kabalaştığı çok nadir zamanlar, Türkçülüğe, dürüstlüğe ve ahlâk değerlerine aykırı davranışlarla, sözlerle karşılaştığı zamanlardı.


Öyle tutum, davranış ve sözlerin sahiplerini, en yakını olsalar bile hoş görmez, bağışlamaz ve tepkisini en ağır biçimde göster­mekten kaçınmazdı.


O uğurda karşılaşacağı her güçlüğü, tehlikeyi ve sıkıntıyı göze alır, tevekkülle karşılardı. Ha­yatı da, zaten, bir sıkıntılar ve çileler yumağı idi.


Çektiği dayanılmaz sıkıntılara ve çilelere, katlanmak zorunda bırakıldığı acı ve işkencelere rağmen hayat dolu idi. Hiçbir şey ona yaşama sevincini ve neşesini kaybettirememişti. Onun katıldığı sohbetlerde kahkahalar eksik olmazdı.


Biricik oğlu Afşin'i hekimlerin ihmali yüzünden yitirmiş olmanın onulmaz acısı ile bacakları felç olmuş, o menhus illeti büyük bir irade, azim ve gayret ile, bastonsuz yürüyecek derecede yenmişti.


Neşeli görünümünü bu korkunç, dayanılmaz acılar bile bozamadı. Acılarını içine gömdü ve hep bilinen Nejdet Sançar olarak görünmeye çalıştı.


Fakat her dokusu böyle acılarla yüklü olan yüreği onlara ancak 65 yıl dayanabilmiş, o ağır yüklerin altında ezilerek, ansızın durmuştu.


Nejdet Hoca dinimize de saygılı idi. Ramazanlarda oruç tutmayı ihmal etmezdi. Kendisini ziyarete gelen gençlere Türklükle islâmlığın et ve tırnak gibi birbirinden ayırılamaz kutsal değerler olduğunu söylerdi.


Nejdet Sançar'ın başka bir özelliği de hayatı boyunca hiç şiir yazmamış olması idi. Hemen hemen bütün yazar­lar yazı hayatına şiir denemeleri yaparak girdikleri ve ağa­beyi Atsız Bey de iyi bir şair olduğu halde, o buna hiç heves etmemişti.


Bunu kendisinden birçok kez duydum. Ama hikâye denemeleri, birkaç da yayınlanmış hikâyesi bulunduğunu biliyorum.


O, aynı zamanda iyi bir futbolcu idi. Fenerbahçe Kulübünde, en alt sıradan başlayıp adım adım ilerleyerek birinci takım oyunculuğuna kadar yükselmişti.


Fakat öğretmenlik hayatı başlayınca İstanbul’dan ayrı kaldığı için futbolu bırakmak zorunda kalmıştı. Spor hayatını sürdürebilse, tanınmış bir futbolcu olması ihtimali yüksekti. Çünkü çok azimli ve gayretli bir insandı.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 09 Mayıs 2010, 11:37:44
KARDEŞİ (NECDET SANÇAR)'ın ÖLÜMÜ ARDINDAN ATSIZ ATA'nın YAZDIĞI YAZI
Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saflardakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir.


Gerçek insan için hayat, savaştır. Biz bu dünyaya hayvanlar gibi zevketmeye değil, bir görev yapmaya geldik. Bu görev, dirliğimiz boyunca, son günümüze ve gücümüze kadar sürecek Türkçülük savaşıdır. Ölenleri toprak ananın kucağına, tarihin şeref yaprağına, Tanrı'nın esirgenliğine bırakarak Kızılelma'ya doğru ilerlemek olan Türkçülük savaşı..


Nejdet Sançar böyle öldü. Öldüğü gün, yazı makinesinde, ikinci ve geniş basımını hazırlamakta olduğu "Tarihte Türk-İtalyan Savaşları"nın bir sayfası takılıydı.


Belki kimsenin bilmediği acılar içinde yaşayan, yoksulluk devirleri geçiren Nejdet Sançar'ın kaybı benim için bir kardeş kaybından daha ileri, bir ülküdaş kaybetmenin ızdırabıdır.


Afşın, Nejdet Sançar'a karşı sırayı bozduğu gibi, Sançar da bana karşı sırayı bozdu. En büyük kanun ölüm sıra diye bir şey dinlemiyor.


İkinci, üçüncü saftakiler ilerdeki yerlerini çabuk alsınlar. Zaman çok azaldı.


Artık yalnız kaldığımız zamanlardaki bazen ciddi ve kederli, bazen şaka ile karışık konuşmalar bitti. Şimdi ben ona arasıra içimden hitap ediyor, fakat cevabını alamıyorum.


Şu satırları, 1944 davasında Sançar'ın yaptığı savunmanın son cümlesiyle bitireyim:


Türk Irkı Sağolsun....


NİHÂL ATSIZ, Ötüken Dergisi, 11 Mart 1975


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 09 Mayıs 2010, 11:44:01
GENÇ TÜRKÇÜ'LERE

Türk olup, vicdan ve kalb sahibi olup da: büyük kahraman, asil fakat talihsiz Türk soyunun siz bugünkü delikanlıları ile övünmemek mümkün mü?
Çoğunuz bu sahipsiz, bu bakımsız ata armağanı yurdun bir köşesinden, öğrenim emeliyle büyük şehirlere gelmiş Türk çocuklarısınız. Çoğunuz, en tabii bir hak olan bu emelinizi, binbir türlü maddi ve manevi sıkıntıları göğüslemeye çalışarak gerçekleştirmek için çalışıyorsunuz. Bu yolda emek harcarkende, bulunduğunuz büyük denilen şehirlerde, devletimizi temelinden dinamitlemek gayesiyle girişilip ürütülmekte olan haince, alçakça, düşmanca hareketlere karşı çıkmayı en tabii bir millet vazifesi sayıyorsunuz. Ve bu büyük vazife için, kendinizi yetiştirme emelinizi bir kenara itip, şuurunuzun ve vicdanınızın sizleri sevkettiği yolda bozkurtlar gibi mücadele ediyorsunuz.
Giriştiğiniz mücadele, bu topraklar üstünde yaşayan birçok okur yazar işlemez kafaların sandığı gibi, elbette ki, bir basit “komando!!” luk hikâyesi değil. Siz bugünkü kahbeleşmiş dünyanın, insan ve millet hürriyetlerini kan selinde boğmak isteyen dünya çapındaki vahşet kampanyasında, kendi yurdunuzdaki ihanet şebekesine karşı, vatan müdafaası yapan yiğitlersiniz.
Karşı koymaya çalıştığınız kuvvet, tarihin, iki büyük Türk düşmanı olarak kaydettiği Çinli ile Moskof’un ordularına öncülük yapan birliklerden farksız. Ve o kuvvet, böyle bir mücadele için gerekli bütün imkânlara sahip: Silâhları var, paraları var, propaganda imkânları var. Sizlerin tek silâhınız ise, damarlarınızda dolaşan Türk kanı ile iman dolu kalblerinizdeki o ilahî büyük ateş!
Irkınızı ve vatanınızı korumak için büyük bir fedakârlıkla mücadele ediyorsunuz. Küçük görünüşlü maddî varlıklarınızı, vatanınızı hançerlemek isteyen nâmert ellere karşı çelikten bir duvar gibi dikiyorsunuz. Ona sıkılan kurşunlar için göğüslerinizi kalkan gibi kullanıyorsunuz. Ve kızıl kurşunlar kalbinizi delip de Tanrı’nıza kavuştuğunuz zaman, midenizin bilmem ne kadar zamandan beri boş olduğunu görenler, bu örnek fedakârlık karşısında hayretlerini ve hayranlıklarını gizleyemiyorlar.
Siz, ey tarihi kahramanlık destanları ile dolu büyük soyun bugünkü yiğit oğulları! Siz, ey, Türk milleti için gündüz oturmadan, gece uyumadan, ölesiye, bitesiye çalışan ebedi Gök Türklerin onlara lâyık kahraman torunları! Siz, ey XX. Yüzyıl Türk tarihinin gazi ve şehit yeni Kül Tegin’leri, yeni Kür Şad’lar: Türk olup, vicdan ve kalb sahibi olup da sizlerle övünmemek mümkün mü?
Sizin büyük fakat talihsiz yaptığınız o küçük görünüşlü maddi varlıklarınızı, yıkmak için sade hainler değil; gafil kelimesi kendileri için bir şeref madalyası sayılabilecek birtakım âdî yaratıklar da uğraşıyorlar. Bırakın uğraşsınlar, çırpınsınlar, boş kafalı kalıplara yaranmak için yılanlar gibi kıvrılsınlar, bükülsünler. Bir koca tarih boyunca, bütün bir düşman dünyasının yıkamadığı Türk kalesini üç buçuk hainle bir avuç alçak mı çökertebilecek?
Genç Türk! Genç Türkçü! Tarihin şu tehlikeli döneminde, kara bulutlar ile örtülü Türk göklerinin altında, senin, ırkını dize getirmemek, vatanını kirli ayaklara çiğnetmemek için giriştiğin mücadeleyi, o vatanı yaratmak ve ayakta tutmak için kanlarını akıtan mülyonlarca şehidin ruhu, muhakkak ki, gurur ve gıpta ile takip etmektedir. Sen de, Akif’in:
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Diye seslendiği o efsanevi Çanakkale kahramanlarından farksızsın. Bir bakıma senin mücadelen onunkinden de güç. Çünkü Çanakkale’de göğüslerini vatanları için siper yapan genç kahramanlar, sadece, sadece, karşılarındaki düşmanla boğuşmuştular. Sen ise, karşındaki hainlerden gayrı, seni arkandan hançerlemek isteyen alçaklar ile de mücadele etmek zorundasın.
Seni, Moskof’un ve Çinli’nin silahlarıyla vuranların ağızlarından düşürmedikleri bir “ikinci kurtuluş savaşı” tekerlemesi var. Aslında, henüz gerçek savaş meydanlarından uzaklarda, böyle bir ikinci kurtuluş savaşını yapmaya çalışan ve hattâ yapan, sensin. Çünkü Türkiye adlı kutsal kaleyi düşürmek isteyenlere karşı, maddi bakımdan küçük, fakat mânâ olarak gıpta edilecek kadar büyük olan varlığını büyük bir cömertlikle ortaya koymuş olan sensin. Sevgili genç Türkçü!
Tarihin her tehlikeli anında, içinden yol gösterici bozkurtunu çıkararak selâmet erişmesini bilmiş Türk soyu, bugünkü tehlikeli dönemeci de elbette ki aşacaktır. Ve onun içindir ki, tehlike büyüdükçe, kurtuluş günü de yaklaşıyor demektir. Türk dünyası, sade hainlerin değil, alçakların da kaçacak delik arayacakları o mutlu güne muhakkak kavuşacaktır.
Vatanımızın bugünkü serdengeçti bekçileri genç Türkçüler!
Hayatlarının en renkli ve ateşli yıllarında, aşk oyunları ile dolması hak sayılan temiz kalblerini, vatana sıkılan kurşunlara siper yapan asil yiğitler:
Selâm size! Üstünüzde bütün bakışlar!
Bir gün olur tarih sizi elbet alkışlar!

NEJDET SANÇAR


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: GökTürk.çe üzerinde 25 Ekim 2010, 23:05:28
Ben farklı bir yolu değilde atamın yolu olan Türkçülüğü seçtiğim için Tanrı'ya hergün teşekkür ediyorum. Şimdi küçük kardeşime de yavaş yavaş birşeyler okutmaya başladım. Lise'ye başladı artık yavaş yavaş Türkçülüğü öğrenmesi lazım.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 20 Kasım 2010, 00:33:43
Günün ilk ışıkları ilk kez Anıtkabir'e vuruyor.

Oradan yansıyıp yayılıyor dalga dalga görkemli şehrin üzerine...

Moru sarıya

Hayat veren bu ışıkların ilk düştüğü yerde

Bir başka hayat veren yaşıyor...

Tutsak

İnsanlıktan uzak yaşama terkedilmiş bir ulusu silkeleyen

Onu şerefli geçmişine yakışır bir yaşam ortamına çeken

Ona bağımsızlığını tattıran

Ona özgürlüğün kutsallığını öğreten

Ona insan olmanın en yüce onuruyla

Bir başka hayat veren yaşıyor...

Güneş dediniz mi ilikleriniz ısınır

Ağaçlara su yürür

Dallar baharlanır

Cansızlar canlılaşır...

Anıtkabir'de yatanın adını andınız mı da öyle olur işte.

Atatürk dediniz mi uyanırsınız;

Uygarlığa doğru

İnsanı insan eden ilkelere doğru

Aydınlık yarınlara doğru koşarak canlanırsınız...

İkisi de can verendir..

İkisi de hayat verendir..

Biri doğada

Diğeri düşünde yurt sevgisinde..

Ne zaman güneşten yoksun kalsanız önce ürperir

Daha sonra sararıp solarsınız...

Çarpıtır sizi güneşsiz olmak...

Hasta olursunuz.

Benliğinizin usul usul yok olduğunu

Kemirildiğini

İskeletinizin çöktüğünü hissedersiniz...

Atardamar atmaz

İşleyen yürek işlemez

Gören gözler görmez olur.

Yaşayamazsınız güneşsiz bir dünyada...

Bu öteki için de böyledir. Atatürk için de..

Onun ilkelerinden uzaklaştıkça

Aynı toprakta yaşayan

Aynı bayrağın kutsal sevincini taşıyanlar

Binlerce

On binlerce

Yüz binlerce şehit kanı ile sulanmış olan

Bu toprakların gerçek değerini bilmez olurlar;

Ayyıldızlı bayrağın kutsallığındaki tada varamaz

Düşman kesilirler..

Durur damarlarındaki asil kan;

Akmaz olur...

Muhtaç olduğu kudret

Onu bu ihanetten dolayı terkeder gider...

Soluk alıp verişinde özgürlüğü değil

Sömürülmeye yönelişi

Tutsaklığa zincirlenişini yaşar..

Gören gözlerinde alabildiğine uzanan

Kendi yurt toprakları değil

Ona göz dikmiş olanların

İçeridekilerle işbirliği yaparak yangın yerine çevirdikleri

İşgal altında bir yıkıntıdır.

İçmek için uzandığı tertemiz suda gördüğü

Kirli alçak bir düşman çizmesinin yansımasıdır..

Atatürk ilkelerinden uzaklaştıkça

Bu gaflet ve dalalete düştükçe

Görebileceğiniz manzaralar

Duyabileceğiniz şeyler bunlardır işte...

Karınız

Sevdiceğiniz size ait değildir.

Evim diyeceğiniz eviniz

Malım diyeceğiniz malınız

Yurdum diyeceğiniz toprağınız

Denizim diyeceğiniz deniziniz

Özgürlüğüm diyeceğiniz özgürlüğünüz

Tarihim diyeceğiniz tarihiniz

Dinim diyeceğiniz dininiz

Tanrım diyeceğiniz Tanrı'nız

Bayrağım diyeceğiniz bayrağınız yoktur..

Bu nedenledir ki;

Nasıl güneşsiz bir dünyada yaşayamazsınız

Atatürk ilkelerinden yoksun bir dünyada da

Türk ulusu olarak yaşayamazsınız...



Atatürk doğalı bir yüzyıl olmuş öyle mi?

Ya öleli?...

Öleli mi?

Ölür mü insanı onuru biraraya getirenler?

Bunlardan yoksun yaşayanlara taze kan akıl ve irade gücü verenler ölür mü?

Mustafa Kemal'ler ölmez;

Atatürk olup ölümsüzleşirler...

Türkü öldürmeden Atatürk'ü;

Atatürk'ü öldürmeden Türkü öldüremezsiniz evrende...

Bu söz gerçeğin ta kendisidir...

Bizim içerdeki ya da dışardaki düşmanlarımız

Ne zaman başkaldıracak olsalar

Önce Atatürk'e dil uzatırlar...

Onu küçük düşürmeye

Yeryüzünde benzeri olmayan başarısını

Devrimlerini kötülemeye çalışırlar.

Bunda başarıya ulaşsalar

Türkü de silerler haritadan..

Ama böyle davranan dilleri koparacak

Böyle düşünen talihsizlere

Hak ettikleri dersi verecek kuşaklar yetişmiştir çok şükür...

Onu rahat uyutan

Onun Cumhuriyeti emanet ettiği gençlerdir..

Bu gençler

Bazan yetmişinde..

Yaşları ne olursa olsun

Yüreklerinde ve kafalarında

Atatürk meşalesi yandığı için gençtirler...



Atatürk uyumaz..

Su uyur Atatürk uyumaz..

Nitekim

Son yıllarda yaşadığımız acı olaylar da göstermiştir ki

Gerçekten de Atatürk uyumuyor..

Yurdunu

Ulusunu

Tüm içerdeki ve dışardaki düşmanlara karşı

Tek başına

Bir fikir olarak

Bir ideal olarak

Bir yaşam felsefesi olarak bekliyor...



Güneşten uzaklaşmayınız

Ölürsünüz...

Atatürk ilkelerinden uzaklaşmayınız

Çökersiniz

Tutsak olursunuz

Benliğinizi yitirirsiniz

Susuz havasız kalırsınız..

Atardamarınız atmaz

İşleyen yüreğiniz durur olur.

Ananız bayrağınız olmaz.. Bunların hiçbiri kalmaz elinizde.

Bırakmazlar size namusunuzu

Yaşam için gerek duyduğunuz şeyleri...

Hiçbirini bırakmazlar size!..

Biliniz ki Türk'ün en büyük ve tek dostu yine Türktür..

Türkü Atatürk'le Atatürk'ü Türkle yaşatınız..

Bu görev sizin...



Sabiha GÖKÇEN 1981 (Atatürk’le Bir Ömür)


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: Kırıkhan üzerinde 20 Kasım 2010, 02:20:09
Kıymetli Kalkan Beğ,
Otağ'a gönderdiğiniz bilgilerin Türkçülük mefkûresine gönül vermiş kimseler için vazgeçilmez olduğu kanısındayım.
Şu sıralar biraz yoğunum ve zâten bir kısmını daha önceden okumuşumdur ancak;  yeterli zamanım olduğunda ilk sayfadan başlayarak tekrârdan okuyacağım.
 Esen kalınız, saygılar.


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: Gök Börü Türkalp üzerinde 16 Haziran 2011, 10:07:31
O kadar hoşuma gitti ki yazı, o kadar keyif aldım ki okurken, ellerinize sağlık. TTK


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: K A L K A N üzerinde 19 Haziran 2011, 00:09:37
Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.... Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

(http://www.yukleresim.com/images/86016281951912848833.jpg)


Konu Başlığı: Ynt: T Ü R K Ç Ü G E N Ç L E R E
Gönderen: açina üzerinde 19 Haziran 2011, 00:36:25
O günlerde, bugünleri görmek için sanırım Mustafa Kemal, Hüseyin Nihal Atsız olmak gerekiyor. Gençliğe hitabenin her satırı günümüzü tarif ediyor. Bugünlerde de ogünlerdeki gibi bir Türk zaferi yaşamak için, Başbuğlarının yolunda ölecek bozkurtlar lazım. Bozkurtlar için için kaynıyor. Her şart da hazırlar. Peşlerinden ölüme gidecek Başbuğlarını bekliyorlar.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 22 Ekim 2015, 04:31:08
Türkçü gençlere.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Onbaşı üzerinde 22 Ekim 2015, 04:45:46
"Biz her şeyi gençliğe bırakacağız, Bu Cumhuriyeti yükseltecek olan onlardır" diyor, Başbuğ Atatürk!


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Onbaşı üzerinde 22 Ekim 2015, 04:48:04
"Biz her şeyi gençliğe bırakacağız, Bu Cumhuriyeti yükseltecek olan onlardır" diyor, Başbuğ Atatürk!

Kaan Ağabey, sence biz gençlik olarak bu yolun neresindeyiz? Kendimizi tanıyor muyuz?


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 22 Ekim 2015, 05:16:47
Türkçü gençlik Türklüğün geleceğidir. Sizlersiniz bu bayrağı devam taşıyacak olan. Türkçü eğilimli bir gençimiz her şekilde kendini bilir ve tanır. Ondan kuşkumuz yok. Yeter ki Türkçü bir gençimiz kendine güvensin, gelecek onun elindedir ne de olsa.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Metehan İlteriş Gökbörü üzerinde 21 Nisan 2016, 22:31:04
Var olsun şanlı ırkım, var olsun kutlu ülküm. Atalarımızın bize bıraktığı bu şanlı tarihi, bu değerli mirasları elimizden geldiğince koruyacağız.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 16 Eylül 2016, 04:17:18
Türkçü gençlere..


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 26 Mart 2017, 03:00:49
Türkçü Gençlere..


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 29 Mayıs 2017, 13:12:08
Türkçü gençlere..!


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 23 Temmuz 2017, 21:43:03
TÜRKÇÜ GENÇLERE


  Soyunuza, yurdunuza ve devletinize en verimli hizmetin Türkçülük Ülküsü ile sağlanabileceğine inandığınız için bu yolda yürümekte olan gençlersiniz. İnsan hayatının en romantik çağlarında, genç ruhları büyüleyen zevk verici, çekici, şahsi faydalar sağlayıcı bir çok maddi ve manevi imkanlara sırt çevirip, böyle çetin bir yolda yürümeyi göze almanız, şüphesiz, takdirle karşılanacak bir milli şuur hareketidir.


  Bu yolda yürümeye karar verirken, Türkçülüğün, ona gönül verenler için bir ateşten gömlek olduğunu elbette biliyordunuz. Bunu örnekler ve tecrübelerle gördükten sonra da Türkçü kalmanız, muhakkak ki, damarlarınızda dolaşan kanın büyüklüğünü içten duymanızdandır.
Evet, Türkçülük, son yüzyıllarda çeşitli hadiselerinde ortaya koyduğu gibi gerçekten, bir ateşten gömlektir. Türk topraklarında Türk Ülküsünü  Türk’ler için böyle bir ıstırap haline getirenler, bu büyük ırkın malum düşmanlarıdır.
Düşmanlığın kaynağı yurdumuzun dışında, onu Türkiye’ye bin bir kalıba sokmak suretiyle sinsi sinsi yürütmeye çalışanlar ise içimizdedir. Kızılı, masonu, nurcusu, Kürtçüsü gibileri başta olmak üzere bunların çoğunu biliyorsunuz. Ancak, bunlarla birlikte bilmeniz gerekli bir grup daha vardır. En belirsiz ve sinsileri oldukları için, Türklük düşmanlığını en rahat yapabilen bu grup, son imparatorluğumuzun Türkiye Cumhuriyeti’ne en kötü mirası olan “imparatorluk artıkları” dır.
Bu düşmanlık, 1938’den sonraki yıllarda, zaman zaman, Türkiye çapındaki hadiseler şeklinde de görülmüştür. Bunun neticesi olarak, Türkçülük, milli iradenin apaçık bir şekilde çiğnendiği korkunç yıllarda olduğu gibi, milli irade yıllarında da karşısında, her zaman salyalı dişler görmüştür.

  Türk Ülkü’sünün Türklüğün kaderine hakim olacağı günlere kadar, bunun böyle sürüp gideceği muhakkaktır. O mutlu güne kadar Türklüğü sadece kanında değil, kanıyla birlikte ruhunda, vicdanında, kalbinde ve kafasında bulup duyan bütün Türkler, yani Türkçüler, bu yoldaki mücadelelerine ara vermeden devam edeceklerdir.

  Türkiye’deki bu Türkçülük düşmanlığı, insan mantığını donduracak derecede korkunç bir hadisedir. Dünyanın hangi ülkesinde o yurdun sahibi milletin milliyetçiliği, devletin yüksek makamlarında bulunan kimselerin başı çektiği hareketlerle ezilmeye çalışılmıştır? Bu talihsizliği 1944’te ve 1953’te iki kere uğrayan ülke, bizim Türkiye’mizdir.

  Almanya’da Almancılığın, İngiltere’de İngilizciliğin, Fransa’da Fransızcılığın, yani o milletlerin milliyetçilerinin, devletlerinin kaderine hakim bulunan         Almanlar, İngilizler ve Fransızlar tarafından ezilmek istenmesi gibi bir çılgınlık görülmüş müdür?

 Hatta bu büyük çaplı cemiyetler bir yana, komünizmin pençesine geçmek gibi bir büyük felakete uğramamış hangi dünya ülkesinde, o yurdun sahibi milletin milliyetçiliğine karşı girişilmiş böyle bir hareket gösterilebilir?

 Türkiye, dünya üzerinde, bu durumda tek ülkedir. Ve hadiselerin bizi ulaştırması gereken neticeye göre, Türk Ülküsü’nün Türkiye’nin kaderine hakim fikir olacağı günlere kadar, bu böyle devem edip gidecektir.Bunda dolayı bu günkü –ve beklide yarınki– Türkçü nesilleri, büyük vazifeler beklemektedir. Bunların en mühimlerinden birisi, Türk Ülküsü’nün Türkçüler için bir ateşten gömlek olmaktan kurtarılmasıdır.
Bunun çok çetin, çok güç bir vazife olduğu muhakkaktır. Ama bu çetinlik ve güçlük, vazifenin yapılması için bir engel sayılmaz. Çünkü Türk, çetin engellerle boğuşmak için yaratılmış bir soydur. Onun için siz bugünkü Türkçü nesiller, soyunuza has bu tarihi güçle, ne bahasına olursa olsun, bu engeli aşmaya mecbursunuz.

Hangi yaşta bulunursa bulunsun, bu gün her Türkçü, Türklük Ülküsü yolunda  kendisini nelerin beklemekte olduğunu iyice bilmelidir. Sürülmek, işinden olmak, maddi ve manevi sıkıntılara boğulmak, hürriyetsiz bırakılmak gibi sıkıntılar, dertler ve belalr, bu yoldaki Türkler için göğüslenmesi gereken hususlardır. Bu sıkıntılar, dertler ve belalar başkaları için çok ağır, candan bezdirici, kahredici olabilir. Fakat, uğramakta olduğu haksızlıkların, karşısına dikilen belaların ana kaynaklarını, sebebini ve manasını bilen Türkçü için bunlar, kahır değil; aksine kendine tarihi ve ırki vazifesini ihtar eden uyandırıcı kırbaçlardır ve öyle olması lazımdır.


Hadiseler ve tecrübeler şunu ortaya koymuştur ki, Türkçü; yürekli, sabırlı ve planlı olmaya mecburdur.

Yürekli olmayan bir genç, Türkçülüğün engelli ve ıstıraplarla dolu yolunda uzun zaman yürüyemez. Bu hep böyle olmuştur. Ama dökülen dökülmüş, yorulan durmuş, fakat yürekliler yollarına devam etmişlerdir.
Türkçü sabırlı olmaya da mecburdur. Çünkü bir yandan düşmanlar, diğer taraftan imkansızlıklar önüne Çin Setti gibi dikildikçe, bu gibi çetin engellerin aşılabilmesi için sabır, en büyük yardımcıdır.

Plan ise, başarı kapısını açacak anahtardır. En büyük teşekküllerden en küçük gruplara kadar her Türkçü topluluk, esasları tespit edilmiş bir plan ile hedefe yürümelidir. Ve imkan bulunursa veya imkanı hazırlayıp, Türkçü kuruluşlar tek plan üzerinde yürümeye çalışmalıdırlar.

Yine hadiseler göstermiştir ki, Türkçü, Türkçüden başka kimseden yardım göremez. Bu gerçek genç Türkçüleri iktisadi imkanlara sahip olma fikrine gotürmeli ve hatta bu hırsla doldurmalıdır. Eski nesillerin seslerini büyük kitlelere duyuramayışlarının en mühim sebeplerinin birinin de bu iktisadi imkansızlıklar olduğu unutulmamalıdır. Bu günün genç Türkçülerinden bir grubun bu yolda bir adım atmış olmaları sevindiricidir. Bu ilk adımı başkaları
takip etmeli ve imkanlar hazırlanıp, bu yoldaki teşebbüsler birleştirilip büyük bir güç meydana getirilmeye çalışılmalıdır.

Türkçülük aynı zamanda bir ahlak yolu olduğu için, genç Türkçüler, Türk Ülküsü dışında bulunan kişilerle münasebetlerinde ( ve şüphesiz onların ahlak kavramını hiçe saymaları sebebiyle) çok kere aldanmaktadırlar. Bu yolda devamlı aldanmaların daha çok sürüp gitmemesi için de birtakım esaslar tespit edilmesi, karşı cephedekilerin ne gibi oyunlarla neler elde etmek istediklerinin tespiti; kısacası, düşmanların oyununa gelmemek için tedbir alınması da lazımdır.
Genç Türkçü !

Şu kahpelikler ve kahpeler dünyasında; soyuna yurduna ve devletine hizmet aşkıyla dolu kalbinle giriştiğin mücadelede en büyük gücün Tanrı’nın sana müstesna bir bağışı olan damarlarındaki kandır. O kan üç bin yılı aşkın tarihindeki ölüm meydanlarında kazanılmış eşsiz zaferlerden, yaşadığın toprakları süsleyen mimari eserlere; minyatür, yazı şiir vesaire gibi sanat ürünlerinden yiğitlik, azim, fedakarlık, erdem, namus, haysiyet vesaire gibi en büyük insanlık meziyetlerine kadar bütün büyüklüklerin ve ululukların temelidir. Türk’ü, eski yüzyıllarda, dünyanın birinci milleti yapmış olan o kandı. Yarın, o eski şanlı hayatına kavuşturacak da yine o kan olacaktır. Çünkü o kan ile yapılamayacak iş, erişilemeyecek hedef yoktur.

Türk’ü er meydanlarında yenemeyenler, onu, içinden kemire kemire yok etmek yoluna sapmışlardır. Son çağlarda, bilhassa Tanzimat sonrası yıllarında Türk’ü kökünden kopartmak, onu sadece adı ile Türk kalacak hale getirmek için akla hayale gelmeyen en namert, en sisi oyunlara başvurulmuştur. Bu oyunlara hala devam etmektedir. Ve ne kadar acı ki, düşmanlar, bunda haylide başarı kazanmışlardır.
Fakat bu hain emellerine asla ulaşamayacaklardır. Çünkü Türk artık uyanmıştır. Uyuyan Türklüğün en şuurlu bölümü olan genç Türkçüler hızla çoğalmaktadır. Bozkurt soylu Bozkurtluğunu ruhunda duymaktadır. Bu ruh, bir gün bütün yurdu ilahi bir ateş gibi saracak ve Türk Ülküsü, Türk’ün kaderini çizecek hakim fikir olacaktır.

Bu büyük ve tarihi vazifede en büyük yük senin omuzlarında olacaktır, genç Türkçü !
Eşsiz soyuna böyle büyük ve kutlu bir hizmet yapabileceğin için ne mutlu sana !..

KAYNAKÇA
TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE MAKALELER - NEJDET SANÇAR, DEVLET- TÖRE YAYINEVİ 1976

TÜRKÇÜ GENÇLERE


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Buga Yaktu üzerinde 01 Ağustos 2018, 14:41:19
Her Türkçünün kulağına küpe olmalı.


Konu Başlığı: Ynt: TÜRKÇÜ GENÇLERE
Gönderen: Kaan Ulas üzerinde 04 Aralık 2019, 20:25:03
Türkçü gençlere....