ANATANRIÇA KÜLTÜ ve DOĞURGANLIK SEMBOLLERİ
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 29 Mart 2020, 08:20:53


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: ANATANRIÇA KÜLTÜ ve DOĞURGANLIK SEMBOLLERİ  (Okunma Sayısı 4778 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
AY_hanım
Ziyaretçi
« : 30 Haziran 2010, 22:51:29 »

Paleolitik dönemlerde tanrıça kültü de öylesine tutkulu bir öğedir ki, mağara köşelerindeki ayin mekânlarında yerlerini alırlarken, insanların yeniden doğmalarını sağlamak için mezarlarda bile onları yalnız bırakmamışlardır. Hatta bir uçları delinmiş tanrıça heykelciklerinin (Mal'ta/Asya paleolitik) bulunmuş olması onların “büyük ihtimalle hamile kadınlar tarafından gebelik süresinin sorunsuz geçmesi için boyunlarda taşınmış” olduğunu gösterir.(134) Bu konumda kadın göğüsleri de başlı başına önemli bir öge olmuştur. Paleolitik çağ heykellerinde göğüslerin bu denli abartılı oluşlarıda bu fikri doğrular. Doğumla başlayan hayatın sorunsuz gelişebilmesi de önemli bir konudur. Doğan çocuğun büyüyebilmesi için gerekli besin maddesi ana sütünün bolluğu ilk çağ insanlarının önemli dileklerinden olduğu bıraktıkları kadın heykelciklerinden anlaşılmaktadır. Fransa Pech-Merle mağarasında bir geçidin duvarında bir sıra kadın göğsü kabartmaları bulunmuştur.(135)
   Kadın göğsü  sembolleri paleolitik dönemlerde o denli önemli imgeler olmuştur ki,onlar da  iplere dizilerek boyunlarda taşınmışlardı.Bu kolyelere mezolitik dönemlerde Filistinde,Karmel dağı Natuf kültürün de,Fransa megalitik yapılarında ve İtalyada,arkaik Cyclade Ege eneolitik kültüründe.(136)Anadolu Çatalhöyükte duvar üzerine kabartma şeklinde hatta ondan sonraki dönemlerde de-örneğin Efes Artemisinde de görüldüğü gibi-önemini  korumuştur.Böylece süt’ün kaynağı kadın göğsü formu mitolojik gösterilerde ana fikir olarak işlenmiş konulardan olduğu anlaşılmaktadır.
    Tanrıça heykelleri kocaman ve ileriye doğru fırlak memeli, kalçalı, heybetli,  korkunçluk sınırına varacak kadar kudret li bir anatanrıçadır. Böylelikle doğurganlık kutsallaşmış olur. Kalça cüsseliliği, göbek şişkinliği ve önündeki üçgen analığın doğurucu yeteneğini simgeler. Tanrıçalar genellikle çıplak gösterilir.(137) Baykal Gölü paleolitik öreninde sahneye çıktığından bu yana Umay Asya'da sürekli inanılan bir ilahe olmuş ve Katanoff’a göre  Umay heykelcikleri en eski ana atayı temsil etmiştir.(138) Abramova’da Ana tanrıça olarak adlandırılan bu kadın formlarının, tanrıça veya tanrısal bir içerik taşımadığı ve  topluluğun ilk maddi ana atasını simgelediğini belirtir.(139) Umay kültü öylesine köklü bir mitolojik öğedir ki Orta Asyanın bazı kabileleri arasında  bugün bile inanç konusudur.(140) Asya'da Umay omuzunda çıplak bir bebek tutan bir azize olarak algılanır.Yakutlar'da Ayasıt, Umay'ın işlevini üstlenmiştir. Göçebe çadırlarında saklanan bu heykelcikler aşiretin ana-atasını temsil ederler.  Ayasıt da gebe kadınları korur ve ana karnındaki çocuğa "kut" (yaşam cevheri) üfler. Bu nedenle Yakut kızları Ayasıt adına put yapıp yataklarının altına saklarlar. Kısır kadınlar da Ayasıt'a dilekte bulunurlar.(141)
   Kaşgarlı Mahmut'a göre , Umay'ın kelime anlamı da song'dur ve song'u: kadın doğurduktan sonra karnından çıkan halka gibi nesne, çocuğun ana karnındaki eşi, yani Plasenta olarak tarif eder. Hoffmann-Heyden'e göre de Umay rahim anlamına gelir. Hatta Hoffmann-Heyden  dünyanın yeniden doğması canlanması olan mayıs ayının "may(us)" olarak D. M. Field, Romalıların Asyanın tanrıçası “Umay” dan aldıklarını ifade etmiştir.(142) Dünyanın çatısı olarak bilinen Tibette Umay inancı son derece  yaygındır. Bu bölge binyıllar boyunca dış etkilere sürekli kapalı kalmıştır. Bu nedenle de geçmişin küllenmiş mitolojik bilgileri  burada hâlâ canlıdır. Tibet kızları ergenlik çağına ulaştıklarında başlarına ağaçtan yapılma boynuzlar takarak doğurganlığa hazır olduklarını gösterirler. Bu uygulamanın çok  eskilere dayanan bir geleneğin devamı olduğu ve bugün de kullanılmakta olan bu düzenlemenin, rahimin kollarını, yani doğurganlığı ifade ettiği söylenmektedir. Bu türden görüntülere paleolitik dönemlerde de sık sık rastlanması söz konusu uygulamanın tarihte ne denli eski olduğunu gösterir. Benzer görüntüler kuzey Afrika paleolitik (İ.Ö.12.000-10.500)  sanatının yaygın olduğu Sahara bölgesinde de  vardır.   Böylelikle bu çok eski atalarımızın literatürlerinde Umay yani, "rahim-pleasenta" gibi kelimelerin dillerinde önemli bir yer alması şaşırtıcı olmasa gerektir. Görüldüğü gibi adının bile rahim ve plesanta anlamına gelen ve bu tanrıçayı kutsayan insanların rahim, yumurta, plesanta gibi doğurgan ögelerden haberdar oldukları düzenledikleri mezar kompozisyonlarından da anlaşılmaktadır. Bu nedenle,doğum unsurunun bu denli önem kazandığı toplumların konuyu detaylı bir şekilde incelememiş olmaları düşünülemez.
Daha evvel de belirttiğimiz gibi Baykal gölü paleolitik öreninde bulunan küçük Ana Tanrıça figürlerinin üzerinde ay sembollerinin bulunduğunu biliyoruz. Böylece kadının Ay'la eşleştirilmesi de tarihin kayıp dönemlerinde başladığı anlaşılır. Hatta yumurtanın efendisi kuşla eşleştirilen kadın imgeleri kuş başlı tanrıça figürlerinin üretilmesine de neden olmuş ve paleolitik dönemlerin Lespugue tanrıçası bu düşüncenin en eski örneklerinden biridir. Fransada Niaux mağarasında  yabani sığır-bizon  resminin, Lascaux  (İ.Ö.20.000-15.000.) da  da büyük dana önünde ve Roc de Sers (İ.Ö.20.000-15.000) tapınak mağarasında da  toy kuşununun tasviri(143) görülür. Böylece boynuzlu hayvan ve kuş eşleştirmesi de sembolik mantıkta  yerini almıştır.Paleolitik dönemlerde taş ve kemiklerden yapılan taşınabilir objeler arasında İsturitz  (İ.Ö.30.000-25.000.)’de olduğu gibi kaz ayağı-kuş ayağı- motifi çizimi kadın genital organını ve aynı zamanda yaralanmayı sembolize ediyordu.(144) Kuş ayağı formundan türetilen semboller hemen hemen her yerde ve uzun zaman dilimlerinde kullanım görmüş  ve daha sonra Sümerliler de de aynı anlamda kadını temsil etmiştir. Ayrıca Ukrayna’da Mezin paleolitik örende fildişinden yapılmış bir kuşun kanatları altında dünyanın en eski sivastikası bulunmuştur.(145). Bu paleolitik mezarda  yılanvari çizgiler-kuş (yumurta) sivastika (aşılanmış ,dörde bölünen yumurtadaki hareketin sembolü) vs.gibi tüm bu öğelerin bir arada bulunması son derece ilginç ve bir o kadar da mantıklı  ilişkileri içerir. Kuş (yumurta)-yılan-kadının genital organı , yaralanma kavramı ve yumurtanın bölünmesi !
Ayrıca  İspanyada   El Castillo (İ.Ö.15.000-İ.Ö.11.000) paleolitik mağarasında da kadın jenital organları ağaç gibi bitki formuyla(146) birlikte gösterilmiş olması da plasentayla ilişkili olduğundan son derece anlamlıdır. Yukarıdaki kompozisyonların rastlantısal  olmadıkları, bu çizimlerin sürekli benzer şekilde tekrar edilmiş olmalarından da anlaşılmaktadır. Daha  ilginç olanıda bu form binlerce yıl sonra Sümerliler tarafından yine aynı şekilde  “çocuk doğurmak” anlamında kullanılmıştır. İlk çağ sembolizminin temel hedefi doğurgan kadın imajı ve onu temsil eden semboller çerçevesinde insan hayatının korunması ve devamlılığını sağlamak olmuş ve Sembolik olarak erkek-dişi üreme organarını temsil eden deniz kabukluları  ve yaşamın rengi yaşam verici renk kırmızıya boya kullanımı Avrupaya doğudan anatanrıça resim ve heykelcikleriyle birlikte gelmişlerdir.(147) İnsanlığı yeniden doğurmak üzere kıtaları dolaşan bu mitik kadın imajı gerçek anaların da kutsallık kazanmasıyla rahim-yumurta-plasenta vs. gibi onun doğurgan ögeleri sembolizm dünyasının temel çizgilerini oluşturmuştur. İnsanın oluşumunu söz konusu eden temalarda doğurgan kadın ve bilhassa rahim ön plana çıkmış ve bu göstergeler belli nesnelerle eşleştirilerek mitolojilerle anlatılır olmuştur. Doğumun temel simgesi olan doğurgan kadın simgeler dünyasında baş rolü oynamış ve  tarih sahnesini binlerce yıl terketmeyerek, onun biyolojik anatomik göstergeleri, sembolizm dünyasının ana temasını oluşturmuştur.
 Üst paleolitik çağlarda ortaya çıkan  ve bundan sonraki dönemlerde de devam eden ve tanrı veya tanrıça  olarak algılanan imajların aslında bizzat kendileri birer tanrı değil, belli tanrısal güçlerin temsilcileri oldukları unutulmamalıdır. Zira Tanrı ile tanrısal gücün sembolü arasında çok ince fakat çok önemli bir fark olduğu açıktır. Bu nedenle Yunanlılar tanrılarının  katil hırsız ve ırz düşmanları, birbirlerini aldatan varlıklar gibi gösterilmelerini pek kavrayamamışlardır. Hatta Xenofanes, “Homeros ve Heseidos’a tanrıların bu şekilde anlatmalarına şiddetle karşı çıkmıştır.(148)
 Eski  bilgeler  kutsal  mitolojilerde söz konusu edilen görüntülerin, birer sembol olduğunu ve doğanın gerçeklerinin bu sembolik anlatıların  ardında gizlendiğini biliyorlardı.Bu bağlamda adı geçen sembolik kişileştirmeleri -konumuz doğurganlık olduğundan- insan mikrokozmosunda oluşan ve insanın inisiyatifi dışında gelişen  hareketleri temsil eden görüntüleri olarak algılamak gerekmektedir. Doğum büyüme vs. gibi. Özetle maddi bir kişilik olarak ana tanrıça da yoktur. O  bir imaj olarak sadece doğurganlığı temsil eder. Böylece tüm tanrı görüntüleri  belli güçlere sahip gerçek kişilikler değil  canlıların oluşum süreci içinde, bu oluşumda rol oynayan güçleri  sembolize ederler.[/size]


Not: Konuyla ilgili dip notları şimdilik veremiyorum, hali hazırda yazımı devam eden bir doktora tezinden alıntıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ASENA-01
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 700



« Yanıtla #1 : 30 Haziran 2010, 23:09:43 »

Bilgilerin devamını da yayınlamanızı dilerim. TÜRK kültüründe  ana; doğurganlık üstüne çok bilgilendirici bir yazı olmuş. Sağ olun. TÜRK TÜRK'Ü KORUSUN!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

BENİ ANCAK TANRI YARGILAR!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.053 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.014s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.