Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini

TÜRKÇÜ DURUŞ, TÜRKÇÜLÜK, ATSIZCI GÜÇ => Türkçünün Günceli => Konuyu başlatan: BOĞAÇHAN. üzerinde 11 Mayıs 2011, 11:52:40



Konu Başlığı: Suriye Gerçeği Şebnem Özbek - Yozgat Haber
Gönderen: BOĞAÇHAN. üzerinde 11 Mayıs 2011, 11:52:40
29 Nisan günü Suriye’nin birçok yerinde Cuma namazı sonrası muhalifler büyük bir gösteri düzenledi. İktidar ise bu gösterilere ateşle karşılık verdi ve 60’a yakın kişi hayatını kaybetti. Ortadoğu’da ateşlenen fitilin Suriye’ye sıçraması sınır komşumuz olması dolayısıyla endişeyle beklediğimiz bir durumdu. Zira iç çatışmaların yoğunlaşmasıyla birlikte Türkiye’ye de ilk mülteci göçü başladı. Bu da bize Libya’da uluslar arası müdahaleye neden olan koşulların Suriye’de de oluşmaya başladığını göstermektedir.

İşin aslı Suriye’de yaşananlar ordunun tamamen yönetimin elinde olması dolayısıyla Libya’dakinden çok daha vahimdir. Libya’daki muhalifler kabilelerden oluştuğu ve ellerinde silah bulunduğu halde Suriye’deki muhalifler birbirinden kopuk, lidersiz ve en önemlisi silah gücüne sahip değildir. Suriye’yi Libya ve hatta Mısır ve Tunus’tan farklı kılan en önemli şey; askeri birimlerinin yapısıdır.

Suriye’de asker demek; rejimin kendisi demektir. Bu nedenle Esad yönetimi; Ortadoğu’da olaylar patlak vermeye başladığında, reform girişimlerine güvenlik birimlerinden başlamıştır. Ancak halk reformlarda önceliğin askeri güce verilmesi karşısında eylemlerde bulunmaya başlayınca, Esad silahlı güce başvurmaktan çekinmedi. Son olarak muhaliflerin bulunduğu bir caminin tanklarla yerle bir edildiğini de düşünürsek yönetimin Kaddafi gibi geri adım atma düşüncesinde olmadığını da görürüz.

Öte yandan ülkemize mültecilerin giriş yaptığı gün ABD’nin talebi ve içerisinde Fransa, İngiltere ve İspanya’nın bulunduğu 16 devletin de desteğiyle toplanan BM İnsan Hakları Konseyi, tıpkı Libya’da olduğu gibi Suriye rejimini kınayan bir karar tasarısına imza atmıştır. Ancak konseyin daimi üyelerinden Çin ve Rusya

“Suriye’deki mevcut durumun uluslar arası barış ve güvenliğe tehdit oluşturmadığını, bölgesel güvenliğe karşı gerçek tehdidin Suriye’nin iç işlerine dışarıdan müdahale sonucu oluşabileceğini”

ileri sürüp karara karşı çıktı.

Türkiye gelecek olursak AKP iktidarı; Suriye’de olaylar patlak vermeden önce diplomasi yoluyla Esad rejimiyle görüşmelerde bulunmuş, yönetimi halkın çağrısına kulak vermek için ikna etmeye çalışmıştır. Ancak “Komşularla sıfır sorun” sloganıyla hareket eden ve işin açıkçası bu konuda pohpohlandığı kadar başarılı olmadığını gözlemlediğimiz Türk Dışişleri Suriye’de yaşanan trajedinin önüne geçememiş, Başbakanın övgüyle bahsettiği “Vize muafiyeti” anlaşmasından yararlanan binlerce mültecinin Hatay’dan başlamak üzere Antep ve Mardin’e kadar uzanan sınır bölgesinden Türkiye’ye gelme ihtimalini önleyememiştir.

Yeri gelmişken Suriye’nin etnik ve siyasi yapısıyla ilgili bilgimizin olmasında fayda var:

Yaklaşık 23 milyonluk Suriye nüfusunun etnik-mezhepsel dağılımına ilişkin rakamların şu şekilde olduğu söylenebilir: %55-60 Sünni Arap, %12-14 arasında Arap Alevi, %10-12 Hıristiyan, %8-10 civarında Kürtler, %4-5 Dürziler, %4 Türkmenler ve %1 İsmaililer.

Esad; Suriye’yi kendisine tamamen bağlı danışmanlar, askeri ve sivil güvenlik birimleri, istihbarat kuruluşlarının başındaki isimler aracılığıyla yönetmektedir. Nasıl ki Amerika’yı gerçekte Başkan değil de CFR yönetiyorsa Suriye’yi de esas yöneten işte bu yakın çevredir.

Suriye’de belirttiğim gibi asker; rejimin ta kendisi olduğu için Esad, sivil ve askeri güvenlik birimlerinin kilit noktalarında Arap Alevileri istihdam etmiştir. İşte bu nedenle güvenlik birimleri rejime yönelik başkaldırıyı kendi varlıklarına tehdit olarak görmekte ve güce başvurmaktan çekinmemektedir.

Özellikle yönetimin Arap Alevilerinden oluşuyor olması Suriye’nin doğal müttefik olarak İran’ı görmesini sağlamakta bu da BM adına çıkmaz sokaklardan biri anlamına gelirken, Amerika için Suriye; Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde planladıkları üzere İran’a saldırı için "Bahane" anlamına gelecektir.

İşte bu aşamada Türkiye’nin yapması gereken şey dengeli bir politika izlemekten ibarettir. Zira Suriye’ye askeri müdahale bizim için sınırımızda yeni bir iç savaş anlamına gelecek, su sorunu, PKK’nın K. Irak dışında da kendine “Yuva” edineceği anlamı taşıyacaktır.

Ayrıca mültecilere sınır kapısının açılması ve BM’nin de Libya’da olduğu gibi sürece müdahil olması; doğrudan bir problemimizin olmadığı Suriye’nin haklı tepkisine neden olabilecek; öte yandan mültecilere sınırlarımızın kapatılması ise hem vize anlaşmasının Türkiye tarafından bozulması nedeniyle uluslar arası camiada güven sorunu yaratacak, hem de Suriye-Türkiye ilişkilerinde onarılması mümkün olmayan bir yara açacaktır.

AKP’nin ikinci yolu tercih ettiği ve “Komşularla sıfır sorun” sözüne rağmen Suriye’yle ilişkilerin bozulmasını göze aldığı; 29 Nisan’daki ilk mülteci grubunu kabul etmesi ile anlaşılmıştır.

Bu da son derece olağan bir durumdur.Neticede; “İhtiyaç duyanın yanında olma” gibi tarih boyunca büyük bir misyon yüklenmiş Türkiye’nin mültecilere kapılarını kapatması gibi bir durum söz konusu dahi olmaz.

Ancak AKP iktidarı -Libya gerçeğinden yola çıkarsak- dengeli bir dış politika izlemekten uzaktır. Zira Libya’ya yapılan askeri müdahalede sistem dışında kalamamış, aksine her ne kadar “Savaş gücü” olmadığı söylense de NATO’ya en çok deniz gücü gönderen ülke olarak Haçlı Birliğine dikkate değer bir katkı sağlamıştır.

BM kararı doğrultusunda Suriye’ye yönelik olası bir NATO harekatında da “İyi ilişkileri bozmamak” ve “Aldıkları destekten olmamak” adına; Amerika’nın direktifleri doğrultusunda hareket edeceğinden emin olduğumuz Erdoğan iktidarının, seçim sonrasında Türkiye yönetiminde kalması durumunda komşumuza yönelik müdahalede de aktif rol oynayacağı aşikardır. Bu kanıya varmamıza iki önemli faktör yardımcı olmuştur.

Bunlardan ilki yukarıda da bahsettiğim Libya gerçeği iken ikincisi ise ülkemizi ziyaret eden ve 5 gün boyunca Ankara’da temaslarda bulunan CIA Başkanıdır.

Söylenenlere göre CIA Başkanının ülkemize yaptığı ziyaretin nedeni; Esad iktidarını devirme konusunda Erdoğan’ın desteğini almak. Erdoğan bu desteği vermiş olacak ki konu Amerikalının hemen ardından yapılan MGK toplantısında dile getirilmiştir.

Oysa iktidarın tıpkı Çin ve Rusya’nın öngördüğü üzere NATO’nun askeri bir müdahalede bulunmasını önlemek için elinden geleni yapması, Suriye’nin içişlerine müdahalenin İran’ı da içine alacak çok daha büyük sorunlara neden olacağını söylemesi olmalıdır.

Tüm bu gerçekler ışığında Haziran seçimlerinde ikitdara getireceğiniz partinin Amerika’nın direktifleri doğrultusunda Haçlı ittifakı ile bir olup Müslüman bir ülkenin içişlerine müdahale edecek bir parti mi yoksa iç karışıklık çıkartılıp zamanı geldiğinde aynı müdahalenin ülkemize de yapılacağı gerçeğinden hareketle sağduyulu bir politika izleyecek güç zehirlenmesine uğramamış bir parti mi olacağına karar vereceğinizi unutmayınız!