Küreselleşme Açısından Soros Vakıfları ve Türk Dünyası
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 16 Ekim 2019, 16:12:56


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Küreselleşme Açısından Soros Vakıfları ve Türk Dünyası  (Okunma Sayısı 1697 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« : 29 Aralık 2013, 14:58:15 »

Küreselleşme kavramı son dönemlerde yaşanan olayları açıklamada ve analiz etmede anahtar rol oynamaya başladı. Türklük araştırmalarını “çağdaş” sınırlamasıyla yaptığımızda, bu kavramla ilişkili açıklamamamız pratik faydalar sağlayacaktır. Küreselleşmenin alt yapısını sağlayan bilişim teknolojilerinin yol açtığı sınır tanımayan iletişim imkanı ve soğuk savaşın sona ermesiyle ortaya çıkan yeni sosyal durum göz önüne alınmadan geniş coğrafyadaki Türk Dünyası ve Kültürü açıklanamaz. Demir perde yıkılmadan, bu sınırların ötesinde bir Türklük aleminden sadece romantik duygularla bahsederken, somut gerçekliğin farkına ancak varabildik. Daha yakın ilişkiler kurmaya ve bu alanla ilgili somut projeler üretmeye başlayabildik. Dünya bir taraftan küreselleşme adıyla enternasyonalist evrenselciliğin etkisine girerken, diğer taraftan da milli kültürlerin yeni imkanlarla dünya sahnesinde güçlenmesine sahne olmaktadır. Sovyet komünizminin çökmesiyle bağımsızlığını kazanan yeni Türk devletleri ve bu ülkelerden daha geniş alanda iletişim kapıları açılan kültür coğrafyası…
Türk Dünyasını değerlendirirken bunun için küreselleşme kavramı ile ilişkisinde ele almamız gerekir. Son yıllarda ilgimizi çeken kadife devrim veya renkli (truncu) devrimlerin bu süreçten bağımsız olmadığı ortadadır. Bu yüzden Soros destekli devrimleri değerlendirirken çok yönlü bakmak lazım. Şimdi bağımsız devler olarak varlığını kabul ettirmiş olan Orta Asya Türk devletleri uzun yıllar Sovyetlerin demir perdesi arkasında saklanmışlar ve totaliter sistemin esaretinde kalmışlardır. Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla birdenbire bağımsızlıklarını kazanan bu devletlerde istenen olumlu – ideal değişimlerin birdenbire gerçekleşmesini beklemek hayalperestlik olur. Bunun için buralarda devem eden yönetimlerin Sovyetler döneminden kalma komünist geleneğe dayalı olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Bir ülkede bir gecede, bir yılda veya belki de daha uzun zamanda istenen kıvamda bir demokrasi kurmak imkansızdır. Totaliter sistemlerin olduğu yerlerde ise toplumsal problemlerin devam etmesi ve insanların baskı altında rahatsız olması kaçınılmazdır.

Yeni kurulan Türk devletlerinin sağlıklı bir yapıya kavuşabilmeleri zamana bağlıdır. Tıpkı bir kişinin sosyalleşmesi ve kişilik kazanması için kendi çabasıyla birlikte çevresinden sağlıklı katkılar alması gibi, bu ülkelerin gelişmesi için hem kendileri çaba göstermesi, hem de çevreden sağlıklı destekler alması gerekir. Bu devletlerin içinden çıktıkları eski Sovyetler Birliği ile ilişkilerini, Türklük bilinci ve Türkiye ile ilişkilerini, Amerika’yla ve Batı ile ilişkilerini, kendi halklarına karşı tutumlarını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Özellikle de Soros vakıflarının etkisiyle devrimler yaratılabilen ülkelerde yaşayan halkların neden ayaklandığını veya çabuk şekilde ayaklandırılır olduğunu iyi tahlil etmek gerekir.
Küreselleşmenin patronu konumundaki ABD güçlerinin bu bölge üzerindeki çalışmaları eski Sovyetler döneminden beri devam ettiği bilinmektedir. İkinci Dünya Savaşından itibaren Sovyetler Birliğini denetim altına almak isteyen hür dünyanın öncüsü ABD her türlü fırsatı kullanmaya çalışmıştır. Bu faaliyetlerin eskiliğine örnek olarak, bugün faaliyetlerini hala devam ettiren Amerikanın Sesi Radyosu “1942’den bu yana güvenilir haber” logosuyla reklâmını yapmaktadır. Özellikle yeni teknolojik imkanlar, dışa kapanmada demir perde benzetmesine sebep olan fiili durumu aşmayı sağlamıştır. Uydu ve telekomünikasyon teknolojisiyle dünyanın en ücra köşelerine kadar tv ve radyo yayınlarının girmesi kapalı sistemi ciddi şekilde tehdit etmiştir. Bu bölge konusunda ciddi çalışmalar yapılması ve uzmanlar yetiştirilmesi konuya verdikleri önemi göstermesi bakımından dikkate değer olduğu görülmektedir.

Soğuk Savaşın sona ermesi ile zafer ilan eden liberal-kapitalist sistemin dünyadaki önderi konumundaki ABD, bu bölgeyle son derece stratejik olarak ilgilenmektedir. Dünya egemenliği kurmanın yolu güç dengelerini iyi idare etmekten geçmektedir. Rusya Sovyetler Birliği bünyesinde önemli bir güç dengesi oluşturarak uzun süre iki kutuplu dünya sisteminin önemli aktörü olmuştur. Geleceğin önemli gücü olacağı tahmin edilen yeni aktör Çin olarak ilan edilmiştir. Son bin yılın en önemli tarihsel güç aktörlerinin başında ise Türklerin geldiği Dünya tarafından zaten kabul edilmektedir. Bu durumda ABD’nin stratejik açılımında kendisine muhalif güç odaklarını ortadan kaldırmak veya zayıflatmak istemesi son derece doğaldır. Dolayısıyla dünya hegemonyası kurmak isteyen tek dünya gücü, kendisine bağlılığı olan muhataplar arayacaktır. ABD dünyanın kritik bölgelerinde, kendi dediklerini yapmaya hazır iktidarlar istemektedir. Yola her ne kadar demokrasi ve insan haklarına dayalı açık veya özgür toplum diye çıkıyorlarsa da, gerçek niyetlerini görmek zorundayız. Körfez ülkelerinde görevde olan şeyhler, krallar, Amerika’ya bağlı oldukları müddetçe despot, şeriatçı veya kabileci olmaları önem arz etmiyor ve Açık Toplum enstitüleri bunlar için devreye girmemektedir.
Demokrasi ve insan hakları adına halk ayaklanmaları yapmayı sanki kendisine hedef seçmiş gibi görünen Soros’un Açık Toplum Vakıfları, ilginç bir şekilde son zamanlarda eski Sovyetler Birliği ülkelerinde faaliyetlerini artırmış görünmektedir. ABD’nin amacına ulaşmada çok büyük destek gördüğü Açık Toplum kuruluşları son derece rasyonel ve içten etkileyici şekilde sonuç almaya çalışmaktadırlar. Bu anlamda Soros, ülkeleri etkilemenin politik yolunu çok iyi biliyor. Mesela Türkiye’ye geldiğinde mevcut hükümeti kendisine yakınlaştıracak en uygun argümanı kullandığını görüyoruz. “Sanırım bu ülkede laiklik fazla ileri bir noktaya taşındı. Mesela türbanlı öğrencilerin üniversiteye gitmeleri gerektiğini düşünüyorum. Türkiye tarihi koşulları nedeniyle laikliği fazla zorladı gibi.” Şeklinde yaptığı açıklamayla kendisine karşı olan kamuoyunu dahi olumluya yöneltebiliyor. Dünyada savaşa ve zorlamaya dayalı egemenlik sürmenin zorluğunu tarihi tecrübelerden gören güçlerin, yeni silahı sivil ve gönüllü güçleri devreye sokmak şeklinde tezahür etmektedir.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #1 : 29 Aralık 2013, 15:01:35 »

Küreselleşmenin Yayılma Politikaları
Dünyada küresel egemenlik kurma iddiaları ve çabaları bilindiği gibi yeni değildir. Modernleşme dönemi, Batı merkezli olarak insanlığın bütününü kapsayıcı yönde teorilerin ve uygulamaların gelişmesine sahne oldu. Dünyanın egemeni olma arzusundaki Batılı devletler adeta dünyanın zenginliklerini paylaşma amacıyla küresel bir yayılma eğilimi göstermişlerdir. Emperyalist – sömürgeci Batı dünyası kapitalist sistemi geliştirdiği dönemde, bütün küresel yayılma manevralarına rağmen önce kendi içinde muhalefeti engelleyemedi. Kapitalizme karşı tepkinin adı Marks’ın öncülük ettiği “komünist – sosyalist sistem” oldu. Kapitalizmin vahşi sömürgeciliği karşısında “emek – değer” zemininde teorik ve pratik açılımlar yapmış olan komünist hareket 20. yüzyıla damgasını vurmuştur. Yüzyılın sonunda komünist sistemin uygulamada iflas etmesiyle egemen olduğu devletlerde çözülmeler olmuş ve liberal kapitalizm zafer ilan etmiştir. Tarihin sonu olarak ilan edilen ve iki kutuplu dünyada yaşanan soğuk savaşın sona ermesi ile gelişen süreç, küreselleşme olarak ifade edilmeye başlanmıştır. Yeni güçlerin sunduğu argümanların bütün masumiyetine rağmen dünyada yeni bir hegemonya kurmaya yönelik stratejileri dünya düzenini olumsuz etkilemeye başlamıştır.
Küreselleşmenin ardındaki güçler son derece masumane ve insani değerleri ön plana çıkararak yaygınlaşmasını istemekte ve bunun gereğini yapmaya azami çaba gösterdikleri gözlenmektedir. Ama bunun da amacının dünyada belli bir hegemonya kurma emeli olduğu artık açıktan dile getirilmektedir. Amerika öncülüğündeki liberal – kapitalist sistem dünyayı egemenliği altına almak için tek kutuplu ve tek merkezli bir dünya inşası için her türlü manevrayı yapacak gibi görünmektedir. İşte bu aşamada hali hazırdaki Bush yönetimi ile Soros önderliğindeki finans güçleri, aynı amaca farklı yöntemlerle hizmet etmenin çekişmesini veya işbirliğini yaşamaktadır. Amerikan yönetiminin bütün uluslar arası sözleşme ve kurallara rağmen dünyada istediği ülkelere müdahale etme hakkını kendisinde görmesine alışmaya başlayan dünya kamuoyu, kadife devrim adı verilen gelişmeler karşısında şaşkın görünüyor. Son zamanlarda Soros öncülüğündeki güçlerin, girdikleri ülkelerde baskıcı sistemlerin zaaflarından faydalanarak sivil güçleri harekete geçirmek yoluyla aldığı sonuçlar, ciddi endişelere ve tartışmalara yol açmıştır. Bu yüzden yeni bir fenomen olarak George Soros’un faaliyetlerinin doğru tahlil edilmesi, gelişmelerin takip edebilmesi ve doğru değerlendirilmesi çok önemlidir.
Soros ve ‘Açık Toplum’ Kavramını Anlamak
Soros Fon Yönetimi’nin başkanı ve açık toplumları destekleme amaçlı, küresel bir vakıflar ağının kurucusu olan George Soros, finans dünyasında bir efsane, tüm dünyada herkesin tanıdığı bir kişidir. Para sihirbazı olarak da ün salan Soros, dünyada diktatör devirmek için milyon dolarlarını harcamaktan çekinmeyen bir portre çiziyor. Amerika’nın 24. zengini ve Macaristan kökenli bir Yahudi olan Soros, 75 yaşında insanlığa hangi ulvi amaçlarla yardım kapılarını açmakta olduğu merak konusudur.. Bireysel kazanç ve zenginliği en büyük değer olarak benimseyen bir kapitalistin böylesine yüce ve fedakar eylemlerde bulunması hayli şaşırtıcıdır. Gerçi Bush’un yenilgisini sağlamak için Demokrat Parti yanlısı gruplara 18 milyon dolar kadar fon aktarırken “dünya için yaptığım en büyük hayır işi olacak” ifadesi de zaten ne kadar hayırsever bir dünya vatandaşı olduğunu göstermektedir!… Bazılarına göre demokrasiye ve açık topluma giden yolda bir aydınlık, bazılarına göre ise toplumların çözülmesinde ve iç çatışmaların yaşanmasında büyük bir tehlike olarak görülmektedir.
Dünyaya “demokrasi ve insan haklarına dayanan bir açık toplum” kazandırmak maksadıyla fonlar ve kurumlar oluşturan Soros, özgür ve demokratik toplum yaratmak iddiasıyla uluslar arası arenada çalışmalar sürdürmektedir. Küreselleşmenin en önde gelen kavramlarından demokrasi ve liberal ekonominin, dünyada yayılması ve alt yapısının oluşturulması için demokratik ülkelerin katkıda bulunmak zorunda olduğunu kabul eder. Buna göre her türlü müdahale meşrulaşır. Fakat bu müdahalenin önünde toplum adına gücü elinde tutan “milli egemenlik hakları” ve “kolektif grup kimlikleri” önemli engeller oluşturur. Bunların başında bir ülkedeki milli bütünlük ve ortak mensubiyet duygusunun oluşturduğu kimlik gelir. Engelleri ortadan kaldırabilmek için de uluslar arası yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Milli devletlerden oluşan eski dünya düzeninin küreselleşmeye uygun hale getirilmesi ve buna bağlı olarak yeni dünya düzeninin hukuksal, siyasal, ekonomik yapısı şekillendirilmelidir. Bunun gereği olarak Soros, kurduğu fonlar ve vakıflarla soğuk savaş sonrası dünyanın şekillenmesine katkı sağlamaya çalışır. Argümanını dayandırdığı noktalar ise son derece haklılık payı taşıyan çarpıklıklar ve haksızlıklardır. İnsanların kendisine zarar vermekte olduğu haksızlıklara ve çarpıklıklara isyan etmesi her zaman ve her yerde kolay olmaktadır. Demokrasi ve açık toplum mesajları bunun için çok ilgi çekici gelmekte ve fazlasıyla taraftar bulmaktadır.
George Soros “açık toplum” kavramını ileri sürerken ana eksen olarak bireyin özgürlüğünü öne çıkarmaktadır. Bireyin toplumsal bütün karşısındaki özgürlüğü toplumbilimleri bakımından önemli bir problemdir. Siyasal yapıları ve süreçleri belirleyen bu konudaki farklı yaklaşımlar arasında tartışmalar süregelmiştir. 19. yüzyılda toplumsal hayatı değiştirmeye ve belirlemeye yönelik siyasi ideolojiler bu kavram çevresinde iddialarına dayanak aramışlardır. Birey mi, toplum mu öncelikli tartışmasında dünyayı kuşatmak isteyen global ideolojiler ağırlıklarını toplumun varlığını öne çıkarma yönünde kullanmışlardır. Önemli ve öncelikli olan toplumsal varlıktır düşüncesi birçok yaklaşımın temelini oluşturmuştur. Hegel ve Marks gibi büyük düşünürlerin temel kabullerinde bu anlayış vardır. Fakat buna karşı tepkiler de eksik olmamıştır. Özellikle Marks’ın teorisyenliğini yaptığı komünist ideolojinin dünyada yayıldığı yıllarda açık toplum ve birey özgürlüğünü dile getiren önemli düşünürlerden Hayek ve Popper dikkat çekmiştir. Soros’un dayandığı düşünürlerden birisi Popper olmuştur. Hatta “açık toplum” kavramını Popper’dan alarak olduğu gibi kullandığı görülmektedir.
Komünizm ve nasyonal sosyalizm gibi kollektivist akımlardan gelen tehditlere karşı bireyin özgürlüğünü korumak düşüncesinden yola çıkan liberal çizgide Soros’un kullandığı argümanlar insanlara büyüleyici etki yapmaktadır. Küresel toplumun erişmeye çalışması gereken bir ideal olarak açık toplum kavramını öne sürer. Kendi ifadesiyle “Benim iddiam, bütün dünyada açık toplumların gelişmesini desteklemenin ve küresel bir açık topluma uygun uluslararası kurumları yerleştirmenin, açık toplumların çıkarı gereği olduğu yolundadır.” (Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
http://www.osiaf.org.tr/htm/at_george.htm
) Ona göre bireylerin kendi çıkarlarının peşinden koşmasına olanak tanınmalıdır ve ortak çıkarların onları harekete geçireceğini beklemek boş ve yararsızdır. Soros açık toplumu ulaşılması gereken bir dünya cenneti gibi hedefe koyarken, insanların buna koşmak için yaptıkları girişimlere büyük destek sağlamaktadır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #2 : 29 Aralık 2013, 15:02:37 »

Soros Kuruluşlarının Faaliyetleri
Açık toplum kurmak, bir Soros Kuruluşu olarak Açık Toplum Enstitüsü’nün ana hedefi olarak ilan edilmektedir. Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Temsilciliğinin web sayfasında verilen bilgilere göre: George Soros tarafından kurulan ve kâr amacı gütmeyen vakıflar, enformel bir ağ ile birbirlerine bağlanmıştır. Bu ağın üyeleri ulusal vakıflardır. Bu vakıflar, dünyanın çeşitli bölgelerinde (Orta ve Doğu Avrupa, eski SSCB ülkeleri, Guatemala, Haiti, Moğolistan, Güney Afrika v.b.) 60 kadar ülkede faaliyet gösteren bağımsız organizasyonlardır. Tüm ulusal vakıflar, ‘açık toplumun gelişmesini destekleme’ ortak misyonunu paylaşmaktadır. Bu misyon çerçevesinde vakıflar, sanat, kültür, çocuk, gençlik, sivil toplum, ekonomik reform, eğitim, hukuk reformu, medya, iletişim, yayıncılık ve sağlık alanlarındaki girişimleri desteklemektedir. OSI, Macaristan’da yerleşik kardeş kurumu Açık Toplum Enstitüsü – Budapeşte (OSI – Budapest) ile birlikte, gerek idarî ve malî, gerek uzman desteği sağlayarak ulusal vakıflara yardım etmektedir. Soros Vakıfları 2004 yılında, dünya genelindeki programlarına toplam 408 milyon dolar harcamış, (OSI REPORT 2004) bu harcamaların en büyük bölümü eğitim alanında gerçekleşmiştir. Açık Toplum Enstitüsü, Türkiye’de ulusal bir vakıf olarak değil, temsilcilik olarak çalışmaktadır. Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Temsilciliği proje uygulamamakta ve proje fonlamamaktadır. Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Temsilciliği, başta sivil toplum kuruluşları olmak üzere, Türkiye’deki kuruluşlar ile Soros Vakıflar Ağı’nın üyeleri arasındaki ilişkiyi kolaylaştırma işlevi görmektedir. (Açık Toplum Enstitüsü, Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.osiaf.org.tr
)
Açık Toplum Enstitüsü’nün programları, network (ağ) programları, uluslararası girişimler ve ABD programları olmak üzere üç kategoriden oluşmaktadır. New York merkezli network programları şunlardır: Sanat ve Kültür Programı, network ülkelerindeki çağdaş sanat kültürünü destekler. Ekonomi Programı, vakıfları ekonomik yapılanma (mikro-kredi ve küçük ölçekli işletmelerin geliştirilmesi gibi) ile ilgili çalışmalarında destekler. Çocuk ve Gençlik Programı, gençliğin topluma katılımını sağlamak için fırsat ve kaynak yaratmayı hedefler. İngilizce Dil Programı, network ülkelerinde İngilizcenin yabancı dil olarak okutulmasını ve modern eğitim yöntemlerinin geliştirilmesini amaçlar. İnternet Programı, İnternet teknolojisinin network ülkelerinde yaygın kullanımı için çalışır. Sağlık Programı, Orta ve Doğu Avrupa ve eski SSCB ülkelerinde halk sağlığını iyileştirmeyi amaçlar. Budapeşte’de yerleşik Burs Programı, Orta ve Doğu Avrupa, eski SSCB, Moğolistan, Burma gibi ülkelerden öğrencilere, akademisyenlere ve profesyonellere akademik işbirliği olanakları sağlar. Kadın Programı, kadın ve toplumsal cinsiyet konularında çalışan Soros Vakıfları’na destek vermek için oluşturulmuştur. (Açık Toplum Enstitüsü, Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın
www.osiaf.org.tr
)
Soros’un Amerikan Yönetimini Eleştirileri
George Soros, Cidde Ekonomi Forumu’nda, Amerikan yönetiminin politikalarının yanlış güç ideolojisine dayandığını vurguladı. Soros, “Çünkü onlar (ABD yönetimi) sorgusuz sualsiz en güçlü olduğumuzu ve dünyanın geri kalanına istediğimizi uygulamaya hakkımız olduğunu düşünüyorlar. Amerikan toplumu dünyada açık toplum konusunda en başarılı toplum olmasına rağmen, Amerikan toplumu açık toplum konseptini anlamıyor” şeklinde konuştu. (ABD yönetiminin politikaları, Dünya Gazetesi 2006)
George Soros, dünya egemenliği konusunda mevcut Amerikan yönetimiyle anlayış farkı taşıdığını ifade eder, Asıl amaca ulaşmada Soros kendi ılımlı yönteminin daha etkili olacağını düşünür. Kendince daha etkili olacağını düşündüğü yöntemleri uygulamaya çalışır. Bush’un “önleyici askeri müdahale doktrini” yerine “önleyici yapıcı eylem stratejisi” takip etmeyi önerir. Gerçek anlamda bir global açık toplum oluşturmak için yapılacak zorlayıcı ve baskıcı operasyonlar karşı tepkileri güçlendirebilir. Dolayısıyla global hegemonyanın kalıcı olabilmesi için bu tepkileri hesaba katarak gönüllü destekçiler ile sonuç almak daha kalıcı egemenlik sağlayacaktır. Soros bu anlamda 11 Eylülden sonra Amerikan hükümetinin askeri müdahalesine de karşı çıkar. Çünkü onun amacı dünyada kalıcı bir küresel hegemonya kurulmasına katkı sağlamaktır. Bunun için hedefe bireysel özgürlüğü ve açık toplum idealini koyarak, kesenin ağzını açarak gönüllü kuruluşlara büyük oranlarla destek çıkma yöntemini kullanır.
Soğuk Savaş Döneminde Totaliter Sovyet Yönetimi
Çağdaş Fransız düşünürü Raymond Aron, Demokrasi ve Totalitarizm adlı kitabında Sovyetler Birliği’ni Faşist sistemlerle birlikte yeryüzünde uygulanan en önemli totaliter sistem olarak değerlendirir. Almanya’nın İkinci Dünya Savaşında Amerikanın yardımıyla yenilmesinden sonra Sovyetler Birliği bir zafer sarhoşluğu ile egemen olduğu bütün halklara acımasız bir şekilde baskı uygulamaya başlamıştı. Bundan en fazla nasibini alan ise yine Türk toplulukları olmuştur. Fakat diktatörlük Türkleri bu konuda yalnız bırakmamıştır. Bütün tiranlıklarda olduğu gibi kendisine düşman gördüğü bütün unsurları yok etmeyi temel strateji olarak benimsemiştir. Stalin dönemi bunun en somut örneğidir.
İkinci Dünya Savaşından sonra iki karşıt siyasi – ekonomik sistem üzerine inşa edilen dünya yirminci yüzyılın sonuna kadar soğuk savaş gerilimi içinde gelmiştir. Sovyetler Birliğinin uyguladığı komünist sistem gereği kapalı ve baskıcı bir rejim uygulamasına karşın dünyada serbestliğin ve hürriyetin bayraktarlığını ABD öncülüğündeki Batı bloğu yapmıştır. Bu bloğun ne kadar insancıl ve özgürlükçü olduğu tartışmalı olsa da, Demirperde içinde esaret altındaki halklar, başta Orta Asya’daki Müslüman Türkler için umut kaynağı teşkil etmiştir. Radyo ve televizyon yayınları demir perdenin sınırlarını aşarak hürriyetin sesini oralara ulaştırmıştır. Amerika ve Batı bunu hangi niyetle yapmış olsa da Türkiye’deki insanlar için de bir ümit ışığı olmuştur. Bugün faaliyetlerini devam ettiren Amerikanın Sesi Radyosu “1942’den bu yana güvenilir haber” logosuyla internette reklâmını yapmaktadır.
Sovyet Sonrası Avrasya’da Totaliter Yönetimler
Komünist totaliterliğin yıkılması ile bu ülkelerde halkın iradesine dayalı bir demokrasi beklentisi doğmasına rağmen bunun hemen gerçekleşemeyeceği ortadaydı. Her ne kadar ABD öncülüğündeki liberal-kapitalist blok artık liberal demokrasinin zaferini ilan etseler de, dünyanın birdenbire açık topluma ulaşması beklenemezdi. Zaten küreselleşmenin önderliğini yapan güçler için kendi çıkarlarına hizmet ettiği müddetçe Şeyhler, Krallar veya Tiranlar yönetimde kalmış çok fark etmemektedir. Fark ettiğini, bir sivil toplum kuruluşu olarak dünya sahnesinde faaliyet sürdüren ve Soros’un başkanlığını sürdürdüğü Açık Toplum Enstitüsü iddia etmektedir. Bununla ilgili şüpheler de son renkli operasyonlarla ayyuka çıkmış durumdadır. Soros’un önderlik yaptığı bu hareket her ne kadar “demokrasi, insan hakları ve özgürlük” mesajları verse de gittikçe inandırıcılığını yitirmektedir.
Sovyetler Birliği’nin çözülüşünü müteakip Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlığını elde edişi, bu ülkelerin demokrasi ve serbest piyasa ekonomisine doğru yönelecekleri beklentisini ortaya çıkardı. Ancak bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarının ilanından itibaren geçen 13 yıl, bu sürecin oldukça sancılı ve Sovyet mirasının olanca ağırlığının hissedildiği bir dönem olduğunu /olacağını göstermektedir. Bağımsızlıklarının ilk yıllarındaki bölge liderlerinin çoğulcu demokratik bir sistemin kurulacağına yönelik sözleri, yerini giderek Batılı demokrasi ve sivil toplum anlayışının bölge halkına yabancı kavramlar olduğu söylemine bıraktı. (DEMİRTEPE, 2006)
Sovyet idaresinin Orta Asya’da yaptığı tahribatın gerçek ve potansiyel boyutları henüz tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca, bu sisteme en ciddî direnişin Orta Asyalı Müslümanlar arasında ortaya çıkacağını Batılı Sovyetologların defalarca ikaz ediş sebepleri üzerinde durulmalıdır.(4) Bununla beraber, Sovyetler sonrası bölgedeki siyasî ve iktisadî gelişmeler, uzmanların tahminlerine uymamaktadır. Komünizmin sona ermesinde, Orta Asya’lı Müslümanların önemli bir rol oynamadığını biliyoruz. Başka isimler altında olmakla birlikte, millî komünist partiler, hâlâ bu yeni cumhuriyetlerde idareyi ellerinde tutmaktadırlar. Muhalif hareketler ise, nispeten zayıf ve etkisizdir. (SHAHRANİ 2000)
Bir devletin kısa sürede demokrasi geleneği kazanamadığını tarihi tecrübelerden biliyoruz. Sovyet sonrası dönemde ortaya çıkan yeni devletlerin birer polis devleti şeklinde örgütlendiğini ifade eden Özgürel, bu durumu dramatik olarak şu sözlerle anlatır. “Hepsinde darbe korkusuyla ordu-mordu hak getire, ama çok güçlü polis ve istihbarat teşkilatları var; liderler her on beş kişiden birinin güvenlik görevlisi olduğu başkentlerde iktidar sürdürüyorlar… Onlar sokağa çıktıklarında bütün yollar kesilip trafik en alakasız yerlerde dahi kapatılıyor, başkentlerin tamamına giriş çıkış nizamiye düzeni içinde. Azerbaycan’ın tartışmalı demokrasisi hariç Türk cumhuriyetlerinin tümü polis devleti. Buralarda seçimler, sadece liderlerin tercihinin onaylandığı mekanizma olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Dekordan başka özellik taşımayan, Arap şeyhlerini bile imrendirecek görkemli başkanlık sarayları. Çok katli lüks binalar, anıtlar, kuleler; kimsenin girmediği kütüphaneler, sırf müteahhitler para kazansın diye yapılmış müşterisiz lüks oteller, bunları isletmek için üste para verilerek getirilmiş uluslararası otel zincirlerine tanınan ayrıcalıklar, ahbapça sohbetlerin yapıldığı işlevsiz parlamentolar, gerçekte tek sahipli gazeteler, sahte hayat hikâyeleriyle tanıtılan komik liderler portreleri ve ilah…” (ÖZGÜREL 2000)
Özbekistan’ın milli şairi ve muhalif lideri Muhammet Salih’in 1994 yılında Özbekistan Devlet Başkanı Islam Kerimova yazdığı açık mektupta belirttiği gibi “Bugün ‘devlet’ olduğunu iddia ettiğiniz yapı asla bir ”devlet” değildir. Bütün Özbekistan’da ‘devlet’ demek ‘Devlet Güvenlik Komitesi’ (KGB), ”Polis Örgütü” ve ”savcılık, mahkeme düzeni” olarak anlaşılmaktadır.” Özbekistan’da Sovyetler Birliği dönemini bile aratacak şekilde diktatör bir idare kurulmuştur. Ve Özbekistan diğer Türk cumhuriyetlerinden tecrit edilerek bir nevi izolasyon ortamına gidilmektedir. Özfaturaya göre, Özbekistan her gün hızla Moskova’nın kölesi olmakta, Rusya ile arasındaki ikili anlaşma Özbekistan’ın Rusya’ya tam teslim olması anlamı taşımaktadır. (ÖZFATURA 1994) Gönültaş’ın ifadesi ile Washington sıkıysa Özbekistan’da sivil darbe yapsın da görelim. İslam Kerimov, Kırgızistan’daki darbeden sonra Soros’un Taşkent bürosunu hemen kapattı, derin Amerikalıları sınır dışı etti. Özbekistan’da eğer darbeye niyetlenirse, bu sivil darbenin çok kanlı olacağını elbette biliyorlar. Çünkü Kerimov çok acımasız bir lider; Asker Akayev gibi silahları konuşturmadan rızasıyla çekilecek bir diktatör değil. (GÖNÜLTAŞ
Türkmenistan devlet başkanı Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin içinde en sıcak ve insani görünen lideri görünen Saparmurat Türkmenbaşı, kendisini “ebedi lider” olarak ilan etmiştir. Gazeteci Hadi Uluengin’in değerlendirmesine göre Orta Asya’daki üç Cumhuriyette, hala post-sovyetik dönemi yaşamaktalar ve demokrasinin ‘‘d’’sini dahi telaffuz etmenin günah addedildiği totalitarist, en azından otoritarist yönetimler var. Buna uç örnek olarak takvim yapraklarını dahi kendi familya isimlerine göre değiştirmiş psikopat bir ‘‘Türkmenbaşı’’na (!) secde edilen Aşkabat başkentli devletini gösteriyor. (ULUENGİN 2003)
Amerika’nın ve Soros’un Orta Asya İlgisi
Bir ülkenin milli çıkarlar ve toplum menfaatleri adına, küreselleşen dünyada içine kapanarak yeni gelişmelere duyarsız kalması beklenemez. Küreselleşmeyi zorunlu bir süreç olarak göstermeye çalışan Amerikan elitleri, dünya egemenliğini kurma yolunda farklı yöntemler takip etme tartışması sürdürmektedirler. George Soros, bu konuda mevcut Amerikan yönetimiyle anlayış farkı taşıdığını ifade ederken, asıl amaç konusunda daha etkili olacağını düşündüğü yöntemleri uygulamaya çalışır.
Soros’un entelektüel toplumsal hedefler koyarak, demokrasi ve açık toplum gibi değerleri hedefe koyarak toplumları etkilemeye çalışması ilk bakışta son derece masum ve insani görünmektedir. Fakat söylenenler ile yapılanlar arasında görülen paradokslar asıl amaçların maskelendiğini göstermektedir. Bunun için Soros’un hangi ülkelere neden ve ne kadar para ayırdığına, bu ayırdığı paraları nerelerde kullandırdığına çok dikkatli bakmak gerekir. Bu çerçevede Soros’un ilgi alanının eski Sovyet Bloğu ülkeleri üzerinde yoğunlaştığı söylenebilir. Finans sektöründe çeşitli spekülasyonlar yoluyla kazandığı paraları neden bu ülkelerdeki gönüllü kuruluşlara sevk ettiğinin izini, meydana gelen renkli ve yumuşak devrimlerde aramak gerekir. Yugoslavya’da Miloseviç’in devrilmesinde etkili olan Soros, Gürcistan’da ‘Kadife Devrim’ ve Ukrayna’da ‘Turuncu Devrim’ ile adından söz ettirdi. Son olarak Kırgızistan’da yapılan sivil darbenin arkasında da O’nun kurduğu ve desteklediği örgütlerin olduğu iddia edildi. Demokrasi havariliğini sürdüren bir gücün neden yıllardır totaliter bir yönetimle halkını baskı altında tutan ülkelerde değil de sistemleri oturmamış ve başka güçlerin etkisinde kalabilecek ülkelerde devreye girdiği birçok soruyu beraberinde getirmektedir.
Küreselleşmenin dünyada farklı güç merkezlerini tasfiye ederek egemenliğini pekiştirebilmesi için farklı araçlar kullandığı açıktır. Küreselleşmenin ana teması insanlığın tek merkezli ve tek biçimli bir bütün oluşturması yönünde yoğunlaşmaktadır. Bazı merkezlerin siyasi, ekonomik ve kültürel olarak güçlenmesi, ele geçirilmiş olan kontrolü veya mevzileri tehdit eder ve bunların engellenmesi öncelikli hedeflerdir. Tarihi gelişme seyrine baktığımızda dünyada birbiriyle mücadele edebilen belli başlı güçler vardır. Bunlar bazen devlet, bazen medeniyet veya bazen de millet olarak karşımıza çıkar ve sayıları fazla değildir. Fakat görüntüsü ne olursa olsun dünyadaki kültürel ve sosyal farklılaşmanın temelini oluşturur. Küresel eğilimlerin arttığı her dönemde dengeyi bu farklılaşmalar değiştirmiştir. Kimi zaman uzun ve çetin çatışmalara sebep olsa da insanlığın geleceği açısından önemli sonuçlara sebep olmuşlardır. Bugün tek süper gücün karşısında sinmiş görünen bu güçlerin yarın da harekete geçememeleri için küresel güçlerin tedbir alması son derece normaldir. Uyuyan ve yara almış bir devin tekrar ayağa kalkması doğal olarak birilerini ürkütecektir. Bu dev Rusya olarak, Türkiye olarak, Almanya olarak, Çin olarak yorumlanabilir. Dünya büyük milletler ve medeniyetler arasındaki mücadeleler üzerine dengesini kurmaktadır. Bu dengenin bozulması sömürünün, zulmün, işgallerin, savaşların artmasına yol açmaktadır.
“Orta Asya Cumhuriyetleri, son derece stratejik bir kavşağın ortasında. Bölge ülkeleri Rusya, Çin, Afganistan ve İran’la çevrili. Muhafazakâr görüşlü Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitüsü adlı düşünce kuruluşu uzmanlarından Elizabeth Dugan; Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın bölgedeki Amerikan operasyonları açısından önemine şöyle özetliyor: ‘Orta Asya ülkelerinin Irak, İran ve Afganistan’a yakınlığı, Amerika açısından stratejik öneme sahip. Üstelik, bölgedeki yoksul halkın, radikal İslam’ın hedefi haline gelmesi mümkün.” (Basheer 2006) Bu bakımdan ABD bölgeyle yakından ilgilenmekte, Dışişleri Bakanının Güney ve Orta Asya ülkelerinden sorumlu yardımcısı Richard Boucher, Kongre’de bir komisyonda yaptığı konuşmada, Amerika’nın bölgede üç ayaklı bir politika izlediğini kaydederek: ‘Genel anlamda istikrar, demokratik bir değişim süreci gerektirdiğini, ekonomik kalkınma ve zenginliğin yolunu açtığını ve dengeli bir şekilde, bu üç unsura dayalı bir politika izlediklerini” (Basheer 2006) ifade etmektedir.
“ABD için gelecek onyıllarda Çin, esas mücadele etmesi gereken ülke konumundadır. ABD bu ülkeyi Pasifik bölgesinden yeteri kadar kontrol altına almışken Rusya ve Orta Asya tarafından yeterli kontrol sağlayamamıştır. İşte Kırgızistan bu noktada ABD’nin “ileri karakol” konumuna oldukça uygun bir ülkedir. Zaten Afganistan operasyonları sırasında bu ülke ile sınırdaş olmamasına rağmen özellikle Kırgızistan’da ABD’nin askeri üs elde etmesi daha çok Çin’e yönelik bir girişim olarak algılanmıştı. Diğer taraftan ABD, “demokrasi projesi” (Democracy Project) çerçevesinde eski Sovyet kuşağı ülkelerinde ve Büyük Ortadoğu coğrafyasında yer alan ülkelerde büyük bir dönüşüm projesi hayata geçirmek istemektedir. Gürcistan ve Ukrayna’dan sonra sıranın geleceği Orta Asya’da ise Kırgızistan “en zayıf halka” konumundadır.” (OĞAN 2005)
Küresel egemenlik peşinde olan bir stratejist olsanız, açık toplum ve demokrasi adına Afrika’daki diktatörlerin yıkılması ve fakir Afrika halkına yardım için mi çaba sarf edersiniz, yoksa tehlike olduğunu hissettiğiniz yeni bir merkezin güçlenmesine yol açacak potansiyel ülkeler üzerinde mi çalışırsınız? Soros akıllı bir kapitalist ve mensup olduğu kimliğin gerektirdiği adımları insanilik maskesi altında atmakta olduğu görülüyor. Para yardımlarını eski Sovyetler hinterlandındaki ülkeler üzerinde yoğunlaştırması tesadüf olmasa gerek. Sovyetler yıkıldığında hatırlanacağı üzere “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” geniş bir Türk Dünyasından veya Türk hinterlandından çok bahsedildi. Türk milliyetçiliğinin yükselme trendine girdiği yeni bir dönem olarak yorumlandı. Sizce de böyle bir güç oluşması dünya dengeleri için büyük bir tehlike veya alternatif güç oluşturmaz mı? Veya Rusya’nın eski hinterlandını tekrar kazanması…
Kadife Devrim İçin Neden Kırgızistan
Kırgızistan’da yapılan parlamento seçimlerinin ardından halk ayaklanması şeklinde olaylar meydana geldi. İlk olarak Celalabad ve Oş’ta meydana gelen olaylar, seçimlere hile karıştırıldığı iddiasıyla büyüdü ve başkent Bişkek’e sıçradı. Yaklaşık 10 bin muhalif meclis ve başkanlık sarayını ele geçirdi. 18 mart 2005 tarihinde Kırgızistan’da muhalefet tarafından devlet başkanı Aksar Akayev’e karşı ayaklanma başladı ve sivil darbe yapıldı. Rus üssüne sığınan Akayev ailesiyle birlikte Kazakistan’a gitmek üzere helikopterle ülkeden ayrıldı. Kırgızistan’da meydana gelen bu kadife devrim de, tıpkı Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’daki gibi kansız bitti.
“Gürcistan ve Ukrayna’nın ardından eski Sovyet coğrafyasında sivil darbelerin üçüncü durağı Kırgızistan olmuştur. Aslında Gürcistan ve Ukrayna’da yaşanan halk hareketlerinin ardından Orta Asya Cumhuriyetlerinde de bir takım “tedbirler” alınmış ancak, yaşanan endişenin uluslar arası kamuoyuna yansıtılmamasına özen gösterilmiştir. Örneğin, Özbekistan ve Türkmenistan’da Soros Vakfı’na bağlı Açık Toplum Enstitülerinin çalışmaları çeşitli teknik nedenlerle durdurulmuş, muhalefet ve yabancı temsilciliklerin ilişkileri kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Ancak görüldüğü gibi, alınan önlemler Kırgızistan’da yaşanan devrimi engelleyememiş ve bu nedenle bölge liderlerinin tedirginlikleri biraz daha artmıştır.” (EKİCİ 2005)
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Buga Yaktu
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 4.112


Türk var oldukça,Türkçülük ateşi de yanar durur.


« Yanıtla #3 : 29 Aralık 2013, 15:02:58 »

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Soros’un desteklediği sivil toplum kuruluşlarının mevcut yönetimlere karşı ayaklanma meydana getirebilmesi tamamen ülkelerin kendi özel şartlarına bağlıdır. Baskı derecesine ve şekline göre halkın harekete geçebilmesi mümkündür. Öncelikle yönetimden memnun olmayan kesimlerin tahammül güçlerinin kalmaması gerekir. Buna ilave olarak da başlarını kaldıracak ve nefes alacak kadar müsamaha ortamı olmalıdır. Kırgızistan bu bölgede en uygun örnektir. Bir taraftan yoksulluk ve memnuniyetsizlik artarken, yönetim de müsamahalı görünmektedir. Nuh Gönültaş’ın ifadesiyle Washington sıkıysa Özbekistan’da sivil darbe yapsın da görelim. İslam Kerimov, Kırgızistan’daki darbeden sonra Soros’un Taşkent bürosunu hemen kapattı, derin Amerikalıları sınır dışı etti. Özbekistan’da eğer darbeye niyetlenirse, bu sivil darbenin çok kanlı olacağını elbette biliyorlar. Çünkü Kerimov çok acımasız bir lider; Asker Akayev gibi silahları konuşturmadan rızasıyla çekilecek bir diktatör değil. (GÖNÜLTAŞ 2006)
Akayev bölgedeki diktatör sıralamasında alt sıralarda olmasına rağmen ilk darbeyi, kendi zaafından yemiş oldu. İlk olarak Soros Vakfı’nın hazırladığı bir projeyle yerel basını geliştirme adına Yerel Basın Birliği diye bir birlik kurdu Üç kurumun ortaklaşa koordine ettiği ve bu üç kurum tarafından finanse edilen yayın birliği, zamanla diğer iki kuruluş etkinliğini yitirdi ve bütün kontrol Soros Vakfı’nın eline geçti. Geçen sene Ağustos ayında başlayan proje altı yedi ay içinde Akayev’e karşı muhalefetin en güçlü sesi, yönlendiricisi oldu. Böylece Akayev, kendi eliyle kendi sonunu hazırlamış oldu. (BUDAK 2006) Akayev’in devrilmesine giden yolda bu sivil kuruluşun etkisi ve daha önce Akayev’in yanında yöneticilik yapan muhalefetin her türlü işbirliğin açık davranması önemli rol oynadı. Ayrıca ABD 11 Eylül’den sonra, Afganistan’a girdikten sonra hem Özbekistan, hem de Kırgızistan’a üs kurdu. İki ülke de bunu kendi rızasıyla kabul etti. Ancak Amerika geçtiğimiz yaz, oraya nükleer başlıklı füze koymak istedi, Askar Akayev de bunu kabul etmedi. Bunu kabul etmesi de, etmemesi de sonu olacaktı. (BUDAK 2006)
“Kırgızistan’da meydana gelen olayların hazırlayıcılarından biri olan Soros Vakfı’nın bölge temsilcisi Açık Toplum Enstitüsü (OSI) Başkanı Medet Tiulegenov’un şu ifadeyi kullandığını görüyoruz: “Desteğimizi sivil topluma yönelttik”. Bu ifade iç dinamiklere küresel desteği eklemek olarak görülmelidir. Soros Vakfı’nın Kırgızistan bütçesinin 4 milyon dolar civarında olduğu yine Açık Toplum Enstitüsü (OSI) Başkanı Medet Tiulegenov tarafından ifade ediliyor. Açık Toplum Enstitüsü (OSI) Başkanı Medet Tiulegenov, “ülke içinde yaşanan gelişmelerle doğrudan bağlantıları olmadığını”, desteklerini sivil topluma yönelttiklerini, seçimlere güven duyulmaması ve şeffaflığın olmaması nedeniyle halkın mutsuz olduğunu ileri sürdü. Kırgızistan’da enstitü olarak medyanın bağımsızlığını desteklediklerini, sivil toplum örgütlerine yardımcı olduklarını, insan hakları projelerini ve yasal reformların gelişmesini sağladıklarını söyledi. 3-4 milyon dolarlık bütçe ile çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Tiulegenov şöyle devam etti: Toplam 40 kişiyiz. Biz burada eğitime önem veriyoruz. Öğretmenlere de eğitim veriyoruz. Kitaplar basıyoruz. Gazetecilerle ortak çalışıyoruz. Azınlıklara yardımcı oluyoruz…” (Devrimci Soros Paşa GH 2005)
Çin, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan ile sınırdaş olan Kırgızistan, Sovyetler Birliği’nin olduğu gibi bugün de Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)nin en fakir ülkelerinden birisidir. Diğer Orta Asya ve Kafkasya ülkeleri gibi zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarından yoksun olmasına rağmen Kırgızistan’ın küresel aktörlerin yeni mücadele alanı olması ve NGO devrimlerinin Orta Asya’da Kırgızistan’dan başlatılmasının makul ve açıklanabilir sebepleri vardır. Kırgızistan Hazar bölgesi ülkeleri gibi zengin petrol ve doğal gaz kaynaklarına da sahip değildir. Ancak, günümüzde en az bu zenginlikler kadar önemli olan stratejik konuma sahiptir. (OĞAN 2005) Kırgızistan bu bölgede zayıf halka konumunda. Halk arasında fakirlikten gelen hoşnutsuzluk çok fazla. Merkezden (Moskova) uzak olması, küçük bir ülke olması gibi faktörler de Kırgızistan’ı kolay lokma haline getirmiştir. Türkmenistan da Kırgızistan’a benzer, ancak dünyanın en zengin rezervlerine sahip. Çok kontrollü bir lideri var. Soros Vakfı’nı falan yasaklayan bir lider var. Hemen yanı başındaki aynı yüz ölçüme sahip Özbekistan’ın ise nüfusu 25 milyon ve devlet tecrübesi var.” (BUDAK 2006)
Amerikanın yakın ilgisini çeken bu bölgenin özelliklerine de dikkat etmek gerekir. “Gerçeğin bir yüzünde, Kırgız, Özbek ve Tacikler tarafından paylaşılan Fergana Vadisi’nin Orta Asya’nın, %50 lere varan işsizlikle, en fakir bölgesi olması, Sovyet Rusların bölge ülkelerini masa başında oluştururken, kültür farklılıklarını, farklılıklarını muhafaza edip mümkün oldukça ayrıştıran bir siyasi çizgiye dayanarak etnik bölünmeler yaratması, Ülke nüfusunun %52 si Kırgızken, ek olarak % 15’inin Özbek olduğu Başkent Bişkek’in %30 unun Kırgız ve %60 ının Rus olması, dünyanın belli başlı uyuşturucu ticaret odaklarından birinin burada bulunması gibi adeta bir sorunlar yumağının açılmamak üzere bölgede var olması…. Bir yanda ise Fergana Vadisinin Orta Asya’nın nüfus yoğunluğu en yüksek bölgesi olması. Nüfus yoğunluğu, ona bir stratejik ve iktisadi öncelik verilmesini gerektiriyor. Fergana Vadisi, Çin Hindistan ve Rusya gibi bölgesel büyük güçlerin kontrol merkezi olabilme potansiyeline sahiptir.” (DEMİRKASIMOĞLU 2006)
Açık toplum savunucuları insan hakları ve demokrasi gerekçesinden yola çıkmış olsalar Orta Asya Devletlerinde Aksar Akayev’e kadar daha totaliter – despot yönetimleri değiştirmenin yolunu ararlardı. Mesela Türkmenbaşı’nın başına böyle bir iş gelse, İslam Kerimov’un başına böyle bir iş gelse söyleyecek hiçbir şey bulamayız. Çünkü onlar diktatörlükle idare ediyorlar ülkelerini. Bu bakış açısı oralar için çok daha fazla oturur. Karagül’e göre Soros destekli “Operasyon”un demokratik süreci destekleme gibi bir niyeti de yok. Müdahale edilen ve yeni iktidar elitleri oluşturulan ülkelerde otoriter rejimler güç kazanıyor, kazanacak. Demokratik tiranlar dönemi başlıyor. Bugün ABD’den uzak ülkeleri hedef alan operasyon, yarın müttefik ülkelerde de yürütülecek. Demokratik kurumların yerleştiği ülkelerde de ABD’nin yeni modeli denenecek. Çünkü bu bir kontrol stratejisi ve kaynağını askeri planlamalardan alıyor. Afganistan ve Irak seçimleri bu halkların iradesini ne kadar temsil etti? Ya da Filistin’i iç savaşa doğru sürükleyen seçim sürecinde Filistin halkının mı yoksa ABD ve İsrail’in mi dediği olacak? Afganistan’daki seçim kukla yönetim üzerinden ABD işgalini meşrulaştırdı. Irak’ta ocakta yapılacak seçim yine ABD işgalini meşrulaştıracak. Filistin’deki seçim de ABD-İsrail’in kontrolünü… Çok yakında demokrasi adı altında diğer Ortadoğu ülkelerinde de ABD hâkimiyetinin nasıl tesis edildiğini göreceğiz.” (KARAGÜL 2004)

Ele aldığımız konunun pek çok sosyal olayda olduğu gibi iç içe geçmiş sarmalları olduğunu, görünen ile arka planın çok farklı olduğunu, olaylar arasında birbirine geçişliliğin olduğunu görmeye çalışmak gerektiğini söyleyebiliriz.
Dr. Fahri ATASOY
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Türkçülük, din gibi derin, tasavvuf gibi mistik bir sistemdir. Ondaki ihtişamı ve bu uğurda ölmekteki ululuğu ancak ruhunda istidat olanlar duyabilir.
Hun Türk
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 473



« Yanıtla #4 : 30 Aralık 2013, 00:28:46 »

Biz Türkçülerde eğer bir gün çok para olursa bu sorosun yaptığı gibi bizde böyle vakıflar kurarak Turan ülkümüz için propaganda ve turuncu devrimler yapabiliriz.Dünyada lobimizin oluşabilmesi için bu vakıflar aracılığıyla öğrencilere burs ,akademisyenlere üniversitelere yardımlar, iş bağlantıları vb ,destekliyeceğimiz iş adamlarıyla yabancı ülkelerde davamız için borazan öttürebiliriz.Yahudilerin ekonomik dayanışması(bütün dünyadaki yahudiler kendi aralarında ekonomik olarak bağ vardır birbirlerine yardım ederler) na benzer ekonomik bir bağ oluşturabilirsek, güçlü bir para gücü oluşturabilirsek Turan davamızı daha kolay ve daha hızlı bir şekilde yürütebiliriz.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.067 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.008s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.