3 MAYIS BİR BAYRAM DEĞİL, MİLLİ ŞUURUN AYAKLANMASIDIR..1.MAKALE
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 01 Haziran 2020, 01:52:18


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: 3 MAYIS BİR BAYRAM DEĞİL, MİLLİ ŞUURUN AYAKLANMASIDIR..1.MAKALE  (Okunma Sayısı 298 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 614



« : 03 Mayıs 2020, 11:27:17 »

3 Mayıs Bir Bayram Değil, Milli Şuurun Ayaklanmasıdır.

3 Mayıs Türkçülük uğruna çekilen çileleri temsil eden gündür. Önüne durulmaz bir sel olan tarihi mukadderatın bizi götürdüğü noktayı ilk görenlerden biri olan Atsız Atamızın talebesi olmaktan övünç duyarız. Adı üstünde aşağıda yer alan ifade, anlatım ve görüşler makale niteliğinde dizim yapıldığından öyle okunmasını rica ederim..

3 Mayıs, bugün Türkçülük Günü olarak kutlanılır. Türkçülük Bayramı olarak nitelendirenler varsa da 3 Mayıs, Türkçülük uğruna çekilen çileleri temsil eden bir semboldür. Dolayısıyla bayram demek zordur. En önemli tarafı Türkçülük düşüncesi ile toplum ilk defa bu kadar yakınlaşmıştır. Türkçülük, yönetici elitlerden, askerlerden, öğrencilerden ve aydınlardan halka 3 Mayıs’ta sirayet edebilmiştir. Nihal Atsız 3 Mayıs’a şu anlamı ithaf etmiştir: “3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebi ve ilmi sınırları pek de aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayıs’ında birdenbire hareket oluverdi.”

Başka bir makalesinde yıllar sonra yine 3 Mayıs ile ilgili şunları söylemektedir: “3 Mayıs bir bayram değildir. Milli şuurun ayaklanmasıdır. Başarıyla bitmemiş, fakat milletin gözünü açarak o zamanki hükümetin içine sızan ihanet unsurlarını sindirmiştir.”

Otuzlu yılların ortalarından itibaren başlayan süreçte yani savaşın hazırlık döneminden savaşlı yıllara kadar gelinen süreçte, Türkiye’deki aydın ve genç kesim arasında ciddi bir cepheleşme olması, hükümetin kimi zaman elini kolaylaştırırken kimi zaman da arada kalmasına sebebiyet veriyordu.
Türkçü düşüncenin o zamanki temsilcileri Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Orhan Seyfi Orhon, bu cepheleşmenin bir unsurunu oluşturup karşı unsur tarafından “ırkçı, Almancı, ülkeyi Almanya saflarında savaşa sürükleyen hainler” olarak nitelendirilirken; kendisini komünist olarak gören Reşat Suat Baraner, Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, Zeki Baştımar, Behice Boran gibi kişiler, Türkçüler tarafından “kızıl, Sovyet Uşağı, vatan haini” gibi söylemlerle nitelendiriliyordu.

Irkçılık-Turancılık Davası’nın başlangıç olayı birçok kaynak tarafından açık mektuplar olarak lanse edilse de, düğümün çözüldüğü yer cepheleşmenin ne kadar geriye getirilebileceğinde yatmaktadır. 1935’e kadar getirilebilecek Türkçü-komünist atışmaları, başlangıçta bireysel olarak bir Türkçü ile bir komünistin atışması şeklindeydi. Nihal Atsız-Nazım Hikmet atışması bu durumun örneklerinden biridir. Zamanla bu atışmalar kitlelerin desteklediği hareketlere dönüşmeye başladı ve her iki unsurun da kitlesi genişledi. İki tarafın da basın yayın organları ve örgütlü kuruluşları olmaya başladı. Birbirlerine karşı yapmış olduğu tenkitler yetmeyip bir de sonuç vermeyince artık birbirlerini hükümete şikâyet etmek olarak üretmeye başladılar. Hükümet işte tam bu noktada somut olarak olayın içinde kendisini bulmuş oldu.

Faris Erkman imzası ile legal neşriyat olarak yayınlanan “En Büyük Tehlike”, Komünist Partisi kanalıyla yayıldı. Komünist Partisi’ne göre, fanatik milliyetçiler (Irkçılar-Turancılar) eski İttihatçıların devamı sayılırlardı. Rus ordusunun harp şansının iyi gitmeyişini fırsat bilip Türkiye’nin Almanya’nın yanında harbe girmesine çalışıyorlardı.423

Bu broşür, artık bu kavgada, birbirleriyle didişme döneminden hükümete şikâyet etme dönemine geçişi simgeler.

İki taraf da birbirini Kemalizm’in ilkelerinden sapmakla itham ederek hükümete şikâyet etmeye başlarlar. Komünistlere göre Turancılık Kemalizm’e aykırı iken, Türkçülere göre ise komünizm Kemalizm’e aykırıydı. İşte “En Büyük Tehlike” adlı broşürde de, Irkçı-Turancıların, birçok gencimizi milliyetçilik, ırkçılık, Türkçülük söylemleriyle kandırdığını ve Sovyetler aleyhine yaptıkları propagandalar ile devletin tarafsızlık siyasetine gölge düşürdükleri yazıyordu.424

“En Büyük Tehlike” ye karşı Atsız’ın çıkarmış olduğu “En Sinsi Tehlike” adlı broşür, suçlamalara cevap vermiştir. Atsız bu broşürün girişinde şunları söylemiştir:

Broşürde benim için, ‘Irkçı-Türkçülerin en küstah ve en cüretlilerinden biri olan Atsız’ deniliyor. Benim için böyle denmesi hayatımın en büyük şereflerinden biridir. Çünkü Türklük düşmanlarının bana küstah demeleri ülküme sadık oluşumun, yolumda şaşmadan yürüyüşümün güzel bir tanığıdır. Bundan başka ırkçı ve Türkçü olmak da benim için ebediyen övünülebilecek sebeplerden biridir. Önüne durulmaz bir sel olan tarihi mukadderatın bizi götürdüğü noktayı ilk görenlerden biri isem bu benim için suç değil övünçtür.425

Türkçülerin de hükümete şikâyet ve hükümeti tahkir siyasetine geçmesi Atsız’ın açık mektupları vesilesiyle olmuştur. Ayrıca bu dönemde yaşanan fakat gündeme fazla getirilmeyen bir olay Türkçülerin İnönü ile köprüleri atmasına sebebiyet vermiştir. O güne kadar İnönü ve CHP hükümetine hürmette sorun etmeyen Türkçüler, artık İnönü’ye cephe almaya başlamışlardı. Bu durumun sebebi Boraltan Köprüsü’ndeki Azeri askerleri Ruslara iade mevzusuydu. Türkkan’ın hatıratında da yazdığı bu olayda, İnönü’ye kininin ona söylemiş olduğu şu cümleden sonra başladığını ifade etmiştir: “Efendim etrafta çirkin bir dedikodu dolaşıyor, bize sığınan kardeşlerimiz Azeri mücahitleri Ruslara teslim edeceğimiz şeklinde. Siz başımızda varken bu olamaz diye inanmıyorum.”426

Türkkan, bu cümlesi karşısında İnönü’nün öfkeden deliye döndüğü, kendisini yaka paça kovdurttuğunu ve üç hafta içinde yüzlerce Azeri Türk mücahidinin Ruslara iade edildiğini ve hemen sınırın ötesinde kurşuna dizildiklerini duyduğunu yazar.427
Bu durum da Türkçülerin hükümete sinirlenmesinde etkili oldu. Bardağın taşmasına sebebiyet veren olay ise Eminönü’nde bir konferansta meydana geldi.

İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Eminönü Halkevi’nde “milliyetçilik” konusunda verdiği konferansı solcu bir grubun baltalama girişimi diğer dinleyiciler tarafından bastırılmıştı. Atsız, bir süredir gittikçe artan komünistlik belirtilerinden tedirgindi. Son olayın halkevi gibi yarı resmi bir kuruluşta meydana gelmesini de tepkiyle karşılamıştı.428

Tam da o gece, 20 Şubat 1944’te bir açık mektup kaleme aldı.

Açık mektubun müsveddelerini okuyan birkaç kişi, yayımlanmaması için ısrar etmişlerdi. Fakat Atsız’a göre, Doğu Cephesi’nde Rus ileri harekâtının devam etmesinden cesaret alan yerli komünistler işi gösteri yapmaya kadar vardırırken, artık ihtiyatlı hareket etmenin anlamı yoktu. Fakat yine de bu açık mektubun böylesine geniş ilgiyle karşılanacağını tahmin etmiyordu. Onun tahmini derginin kapatılacağı yönündeydi.429

Ciddi bir kutuplaşmanın su yüzüne çıktığı bu günlerde, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun Eminönü Halkevi’nde vermiş olduğu bir konferansta bir grup sol düşünceli öğrenci tarafından protesto edilmesi üzerine Atsız, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na, kendi dergisi olan Orhun’da 1 Mart 1944 tarihinde açık bir mektup yayınlar. 430-431

Atsız bu ilk mektubunda, özetle, Türkçülüğün sadece sözde kaldığı ve günün olanakları oranında eylem haline gelmediğini belirtmekte, buna karşılık ülkenin düşmanı olan solcu düşüncelerin açık ya da örtülü propagandasının yapılıp geliştirildiğini ileri sürerek örnekler vermektedir.432

Orhun’un kapatılmadığını gören Atsız, açık mektupların devam etmesine karar verdi. Üç veya dört açık mektupta Türkiye’deki komünist faaliyetlerin, iç yüzünü açığa çıkarmayı tasarlıyordu.433

Toplumun mektuplara verdiği reaksiyon Atsız’ı memnun etmişti. Artık mektubunda daha somut şeylerden bahsedebilirdi.
Orhun dergisinin bir ay sonra çıkan 1 Nisan 1944 on altıncı sayısında ise, Atsız birinci mektubunda dile getiremediği hususları “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup” başlığı altında izaha çalışmıştır. 434 -435

İkinci açık mektup da birincisi gibi büyük alaka uyandırmış, dergi heyecanla kapışılmış ve yurdun her tarafından gönderilen yüzlerce telgraf ve mektupla Atsız, tebrik edilmiştir.436

Böylelikle hükümet eleştirilirken toplumun da desteğinin alınması sağlanıyordu. Atsız’ın, ilk mektubunda, komünist propagandasının tehlikeli boyutlara ulaştığı genellemesi ve hükümetin bu tehlike karşısında kayıtsız kaldığı iddiasıyla dile getirdiği konu, ikinci mektubunda, çoğu Maarif Vekâleti’nde çalışan belirli kişilere yönelttiği suçlamalarla somutlaştırılıyordu.437
 
Doğrudan Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na hitap eden mektuplar, özellikle 1938’den beri Maarif Vekilliği yapan Hasan Ali Yücel’in şahsında, hem Maarif Vekâleti’nde görevli belli kişilere, hem de CHP hükümetine saldırıyordu. 438

Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na yazılmış olan bu açık mektuplar, aslında Saraçoğlu’nu değil, Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’i büyük bir endişeye düşürmüştü.439

Hasan Ali Yücel, hemen ilk iş olarak bütün Milli Eğitim teşkilatına gönderdiği 4 Nisan 1944 tarihli genelge ile Orhun dergisi neşriyatının bütün memlekette uyandırdığı büyük alaka ve heyecanı yok etmeye çalışmış, ayrıca Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki öğretmenlik vazifesine de derhal son vermiştir.440

Bünyamin Saraç, mektupların etkisini şu şekilde özetlemektedir:

O yıllarda bir Başbakana karşı böyle yazılar yazarak, hükümetin yanlış bir yolda olduğunu göstermeye kalkışmak aklın alamayacağı bir hareketti. Bu sebepten, tehlikeyi büyük bir cesaretle ortaya koyan ve yerli kızıllardan birkaçının maskelerini indiren yazılar, tek parti rejiminin baskısı altında adeta nefes dahi alamaz hale gelmiş bulunan memlekette bir bomba etkisi yaptı. Açık mektupları okuyanlar tarafından çoğaltılıp, yurdun dört bir köşesine yollanması sonucunda da, Türkiye 1944 baharında, komünizm aleyhine kaynayan bir kazan haline geldi. Bunun sonucu olarak, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, yurdun birçok yerinde komünizm aleyhine hareketler başladı.441

Türkeş de eserinde mektupların yazıldığı dönemin hassaslığını şu şekilde ifade etmektedir:

Orhun dergisi başyazarı elbette doğru yolda idi. Bu satırları çok samimi bir vatanseverlik vecdi içinde yazdığı besbelliydi. Mektup milli vicdanda büyük bir akis yaptı. Memleketin bütün aydınları ve düşünürleri heyecanla sarsıldılar. Cumhuriyet devrinin o güne kadar geçmiş olan yirmi bir yılı içinde bir bakan hakkında böyle aleni bir tenkit görülmüş, işitilmiş değildi. Böyle açık ve şiddetli ithamlara cesaret eden olmamıştı. O devirde vekillere en küçük bir imalı söz bile söylenemezdi. Bakanlarla Başbakanı tenkit etmek de, takdir etmek de yalnız ve yalnız Milli Şef’e ait bir imtiyazdı. Acaba Atsız bu cüretini nasıl ödeyecekti?442

Orhangazi Ertekin’e göre, Atsız’ın bu iki açık mektubu büyük bir yankı uyandırır ve sonraki Atsız-Sabahattin Ali Hakaret Davası ve 1944 Irkçılık-Turancılık Davası’nın başlangıcı bu mektuplarla atılır. Mektupları Türkçülüğün giderek belirginleşmeye başlayan siyasal konumu ve siyaset yapma kültürü açısından değerlendirirsek, ilk olarak, açık mektupların içerik, üslup ve vurguları itibariyle Soğuk Savaş’tan önce komünizm kavramını ve bununla özdeşleştirilen bir aydın grubunu hedef almasına dikkat çekmek gereklidir. Türkçülük ilk kez bu mektuplarla kitap yakma ve linç kültürü yoluyla bir tür siyasal işlev kazanma yoluna girmiştir. İkinci nokta, Türkçü bir konumdan hareketle ilk kez devlet kadroları ve kadrolaşma konusunda bir politik pratik ilan edilmesidir.443

Görüldüğü gibi, Türkçüler’le solcular arasındaki çatışmayı ilk başlatan olay, Atsız’ın 1944 yılındaki mektuplarında dile getirdiği suçlamalar değildi. Haziran 1943’te meydana gelen ilk olay ile Nisan 1944’teki sonuncu olay arasındaki tek fark, Atsız’ın açık mektuplarında, baştaki CHP hükümetine ve özellikle Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’e açıkça saldırması ve onları sorumlu tutmasıydı.444

Sonuç olarak, açık mektuplar Irkçılık-Turancılık Davası’na gelinen sürecin başlangıcını değil, bardağı taşıran sondan ikinci damlayı oluşturmaktadır.
Ayrıca, Türkçülüğün topluma entegre olabilmesi hususunda açık mektupların büyük etkisinin olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Gerek Sabahattin Ali Davası’nda gerekse Irkçılık-Turancılık Davası’nda Atsız’a duyulan sevgi, saygı, hürmet ve desteğin oluşmasında açık mektupların rolü büyüktür. Açık mektuplar, ikinci kuşak Türkçülüğün manifestosu olmuştur.



423 Ali Kemal Meram, Türkçülük ve Türkçülük Mücadeleleri Tarihi, İstanbul: Kültür Kitabevi, 1969, s.210.
424 Meram, a.g.e., s.215.
425 Atsız, İçimizdeki Şeytan – En Sinsi Tehlike – Hesap Böyle Verilir, s.59-60.
426 Türkkan, Arayan Adam: Bir Dava Uğruna 44 Olayları ve Tabutluk İşkenceleri, C.:2, s.82. 
427 Türkkan, a.g.e., s.83.
428 Deliorman, a.g.e., s.52.
429 Deliorman, a.g.e., s.52-53.
430 Hüseyin Nihal Atsız, “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup”, Orhun, 1 Mart 1944, S.:15, Makaleler IV, s.9-16, (mektup için bkz.: Ek II)
431 Sanlı, a.g.e., s.19.
432 Goloğlu, a.g.e., s.246. 
433 Deliorman, a.g.e., s.54.
434 Hüseyin Nihal Atsız, “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup”, Orhun, 1 Nisan 1944, S.:16, Makaleler IV, s.17-30, (mektup için bkz.: Ek III)
435 Darendelioğlu, a.g.e., s.22-23.
436 Müftüoğlu, a.g.e., s.49.
437 Özdoğan, Turan’dan Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), a.g.e., s.96.
438 Özdoğan, a.g.e, s.94.
439 Darendelioğlu, a.g.e., s.36.
440 Müftüoğlu, a.g.e., s.51. 
441 Bünyamin Saraç, “1944 Türkçülük Olayı ve Başvekil Saraçoğlu”, 3 Mayıs 1944: 50. Yıl Armağanı, İzmir: Akademi Yayınları, 1994, s.171.
442 Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, s.27.
443 Ertekin, a.g.m., s.369-370.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 614



« Yanıtla #1 : 03 Mayıs 2020, 11:27:46 »

3 MAYIS BİR BAYRAM DEĞİL, MİLLİ ŞUURUN AYAKLANMASIDIR..2.MAKALE

Sabahattin Ali – Nihal Atsız Davası

Irkçılık-Turancılık Davası’na gelinen süreçte hükümet nezdinde bardağı taşıran damlanın açık mektuplar olduğuna yukarıda değinmiştik. Son damla ise Sabahattin Ali-Nihal Atsız Davası ve 3 Mayıs’taki gösteriler olmuştur.

Siyasi cepheleşmenin arttığı, hükümetin de bu cepheleşmeye uzak kalmadığı bir dönemde Sabahattin Ali ile Nihal Atsız arasında görülen bu dava, basit bir hakaret davası gibi görülse de aslında iki zıt düşünce kutbunun meydan savaşıdır. O yıllarda Türkçü yapının lideri Nihal Atsız, komünist cenahın lideri ise Sabahattin Ali idi. Bu liderliğin resmi bir yanı olmasa da toplumun vicdanında, bu düşüncelerin savunucuları bu kişilerdi.

Aslında Nihal Atsız ve Sabahattin Ali’nin tanışmaları eskiye dayanmaktadır. Türk Ocağı bünyesindeki Kızıl Elma adlı odada 1927 yılında tanışmış ve aynı zamanda yurt arkadaşlığı yapmışlardır. O yıllarda Türkçü bir genç olan Sabahattin Ali ile Atsız’ın arasında sorun yoktur.
Atsız, Sabahattin Ali’nin komünizme kayan davranışlarından ve komünist kişilerle kurmuş olduğu arkadaşlıklardan sonra köprüleri atmıştır. Bu durum Sabahattin Ali için de farksızdır.

Nihal Atsız bu durumu şöyle ifade eder:

“Artık onun için bir havailik çağı başlamıştı. Şurada burada geziyor, işin kötüsü Nazım Hikmetof’la da temas ediyordu. Bütün zayıf ve tatmin olunmamış insanların başına gelen şey, sonunda Sabahattin Ali’nin de başına geldi. Felaketinin suçunu cemiyete yükleyerek cemiyete düşman oldu ve onun ayakta durmasını sağlayan değerlere saldırdı.”445

Sabahattin Ali 1939 yılında “İçimizdeki Şeytan” adında bir roman çıkarmıştı. İlk bakıldığında klasik bir roman gibi gözükse de, üstü kapalı bir biçimde milliyetçiliği ve milliyetçileri aşağılayan bir romandı. Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir İsmet Şerif, şair Emin Kamil ve Nihat’la birlikte çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci, milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına çalışan kimseler olarak gösteriliyordu.446

Romandaki karakterlerin gerçek hayatta karşılıkları vardı. Tatar suratlı herif; Zeki Velidi Togan, Profesör Hikmet; Mükrimin Halil; İsmet Şerif; Peyami Safa ve Nihat da muhtemelen Nihal Atsız’ın ta kendisiydi.

Sabahattin Ali ile Nihal Atsız arasındaki çatışma aslında iki boyutluydu. Birincisi, yukarıda anlatıldığı gibi ideolojik bir kutuplaşmadan kaynaklanıyordu. Ama bu çatışmanın, Sabahattin Ali’nin 1939’da yayınladığı “İçimizdeki Şeytan” adlı romanı nedeniyle ikisi arasında çıkan kavgayla ilgili başka bir boyutu da vardı. Romanda kimi karakterlerin, Sabahattin Ali tarafından Türkiye’deki kimi milliyetçilere leke çalmak amacıyla yaratıldığını iddia eden Atsız, Sabahattin Ali’ye misillemede bulunmak için İçimizdeki Şeytanlar adlı kitabını yayınlamıştı. Görünüşe bakılırsa, Sabahattin Ali ile Nihal Atsız arasındaki anlaşmazlık kişisel bir kavganın sınırlarını aşmış, yıllar geçtikçe dallanıp budaklanmıştı.447

Bu romana hemen karşılık veren Atsız, “İçimizdeki Şeytanlar” adını taşıyan broşürünün bir bölümünde şunları yazmıştır:

Kirye Sabahattinaki!.. yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!.. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve Marx’ın fikri veledi!.. Türk olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi olmamış diyip geçiyorsun. Senin tahteşşuurundaki bütün kinler pekiyi anlaşılıyor. Türk olmadığını bildiğin halde Türk yaşamaya mecbur olmanın verdiği bir ruhi kargaşalık içindesin. Sen de her Türk olmayanın, tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol, Türklüğün kutlu her nesi varsa hepsini inkâr ederek, hepsine söverek kendini aldatmayı temin eden komünistlik yoludur. Romanındaki insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış örneğisin. Bu kitapta aşırı gördüğün, çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine salik olmuş, fakat hepsinde sona kaldığın için onlara düşman kesilmiş bir hastasın. Sen eskiden milliyetperver değil mi idin? Ne diye Ziya Gökalp’i peygamber tanıyarak şiir yazmıştın? Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu anladığın, bu yolda çabucak yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi?448

Bu karşılıklı atışmalar sebebiyle köprüler tamamen atılmıştır.

Atsız, Başvekile yazdığı mektupların birincisinde Sabahattin Ali’ye isim vermeden değinmiş, ikincisin de ise bizzat isim verip “vatan haini” demekle de tahkir etmiştir. İkinci mektupta komünizm, komünistler ve hükümetin bunlara sessiz kalması gibi konular ağır bir üslupla eleştirilmişti. Atsız’ın yazdığı ikinci mektup İnönü de dâhil olmak üzere birçok kişiyi zor durumda bırakmış. Atsız’a gösterilen bu samimi alaka, zamanın idarecilerini fazlasıyla ürkütmüştür.449

Fakat Atsız net bir biçimde vatan haini isnadını Sabahattin Ali’ye yönelttiği için davayı açmak ona düştü. Başta Hasan Ali Yücel ve o günlerde Ulus gazetesinin başında bulunan Falih Rıfkı’nın teşvikiyle Nihal Atsız, Sabahattin Ali tarafından mahkemeye verilmişti.450

Sabahattin Ali, Atsız aleyhine açtığı bu hakaret davasını, Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı Atay’ın arzularına uyarak açtığını, bilahare savcıya ve Orhan Şaik Gökyay’a itiraf etmiş ve “Ben yapmayacaktım, fakat Hasan Ali böyle istedi” demiştir.451

7 Nisan 1944’te Sabahattin Ali, Nihal Atsız’a ceza davası açtı. Nihal Atsız’ın yazısının kendisini yalnız vatandaşların kin ve husumetine maruz bırakmadığını, aynı zamanda kendisinin şahsi ve mesleki mevki ve haysiyetini sarsıcı ve talebeleri üzerindeki şeref ve itibarını da zedeleyici bir mahiyeti olduğunu belirtiyordu.452

Ankara’da, 26 Nisan 1944 Çarşamba günü başlayan ilk duruşmada mahkeme salonu milliyetçi gençler tarafından tıklım tıklım doldurulmuş hatta mahkeme heyeti, pencereden girmek zorunda kalmışlardı.453

Muhakemenin başlayıp henüz hüviyetlerin tespiti sırasında, koridorlardaki kalabalık kaynaşmış ve bir anda müthiş bir gürültü ile cam ve kapıların kırıldığı görülmüş, Sabahattin Ali ise sapsarı bir benizle birinci kattaki duruşma salonun penceresinden atlayarak kaçmıştır.454

Bu kaçışını daha sonra Sabiha Sertel’e şöyle anlatır:

Mahkeme salonuna sızan bir sürü sağcı, faşist birdenbire salonda gösteri yapmaya başladı. Yargıç duruşmayı tatil etmek istiyordu. Irkçılar hemen İstiklal Marşı söylemeye başladılar. Tabii yargıç da sesini çıkaramadı. İçerde dışarıda müthiş bir gürültü vardı. Ben tehlikenin büyüklüğünü anladım. Bereket versin mahkeme binanın birinci katında idi. Pencereden atladım. Zor bela kurtulabildim.455

Öğleden sonraya ertelenen duruşma, iddianamenin okunması, Atsız’ın savunması ve avukatların savunmalarıyla devam etti.
Avukat Hamit Şevket İnce, Sabahattin Ali’nin davayı basit bir hakaret davasına indirgeyen konuşmalarına karşılık olarak şunları söylemiştir:
Bu dava, iki imanın çarpışması davasıdır. Bu dava, milliyetçilikle komünizmin çarpışması davasıdır. Bu davanın kökleri, vicdanlarda ve kafalardadır. Bunu müdafaamızda arz edeceğiz. Davacının kafasında komünizm ateşi vardır. Müvekkilim bu ateşi söndürmek için hamle yapmaktadır.456
Bu açıklamanın üstüne savunmanın genişletilmesi için dava 3 Mayıs’a ertelendi. 3 Mayıs 1944’teki duruşmadan çok Ankara’da yapılan gösteriler konuşulmuştur. Duruşma, savunmanın genişletilmesi için ek süre isteyen avukatların talebinin kabul edilmesi üzerine 9 Mayıs’a ertelenmiştir. Fakat Türkçülerin sokağa dökülmesi ve halkın hatrı sayılır bir kesiminin bu gösterilere destek vermesi duruşmayı gölgede bırakmıştır. O gün sabahın erken saatlerinde Ankara Garı, oldukça kalabalık bir gençlik kütlesiyle dolmuş, İstanbul’dan gelmesi beklenen Atsız’ı karşılamak için sabırsızlanmaktadırlar. İstanbul treni gara girdiği zaman garı dolduran binlerce genç hep bir ağızdan; ‘Kahrolsun Komünistler!’, ‘Hainlere fırsat verilmeyecektir!’, ‘Yaşa Atsız!’ ve ‘Yaşasın Türk Milliyetçileri!’ diye bağırmaya başlamışlar, trenden inen Atsız’ı ise omuzlara alarak taksi durağına kadar sevgi gösterileriyle götürmüşlerdir.457

3 Mayıs, bir duruşmadan çok Türkçü cenahın arkasına halkı da alarak hükümeti ve komünistleri protesto eden bir mitingi andırmıştır. Ortalık birden karışmış ve bu arada gençler milli marşlar söyleyerek yürüyüşe geçmişlerdir. Komünizmi ve komünistleri lanetleyen milliyetçilerin feryadı muhite yayılıyor ve halkın da iştiraki ile her an büyüyen kafile Ulus Meydanı’na doğru yürüyordu.458

3 Mayıs’ta yapılan ve gerekli güvenlik tedbirleri alınan duruşma sırasında dışarıda bulunan gençler Adliye binasından Ulus’a kadar yürüyerek marşlar söylemişler, Sabahattin Ali’nin kitaplarını yakmışlardır. Polisin olaya müdahale etmesiyle olaylar büyümüştür. Olaylarda bazı öğrenciler ve gençler tutuklanmıştır.459

Irkçılık-Turancılık Davası’nın iddianamesinin doldurulmasında, savcılar bu yürüyüş ve gösterileri hükümet darbesi olarak ele alacak ve bayram havasında geçen 3 Mayıs Gösterişi Türkçüler için ıstırap dolu bir buçuk yılın sebebi olacaktır.

Bazı kaynaklara göre 3 Mayıs; Hasan Ali Yücel, Falih Rıfkı Atay ve Nevzat Tandoğan üçlüsünün Türkçüleri tutuklatmak için terkip ettiği bir planın uygulamasıdır. Sefercioğlu’na göre; göstericilerin Çankaya’ya yürüyeceği kaygısına düşen il yöneticileri böyle bir durumda onları durdurmak için Atatürk Bulvarı’nda önlemler almışlardı. Ankara Emniyeti’nin yanlış bir değerlendirmesi ile gösteriye katılanların Çankaya Köşkü’ne yürüyeceklerinin bildirilmesi üzerine de İnönü çok telaşlanmış, Muhafız Alayı’na Köşk çevresinde güvenlik önlemleri aldırmıştı. Oysa gençlerin öyle bir niyeti yoktu; herhangi bir taşkınlık da yapmadılar. Bu durum gençlerin polisle çatışmasını bekleyen Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, Ulus gazetesi başyazarı ve milletvekili Falih Rıfkı Atay ve Ankara Valisi Nevzat Tandoğan üçlüsünün Türkçüler için tasarladığı komployu geçersiz kılmıştı. Yürüyüşçüler, yeniden Anafartalar Caddesi’ne geçerek, Samanpazarı’na yönelmişlerdi. Yürüyüş yönünün değişmesi polisin yeni bir tedbir almasına yol açtı. Motosikletlerini ve atlarını, yürüyüş yolundaki kalabalığın üzerine sürdüler. Böylece Çankaya’nın ve komplo çetesinin istediği oldu. Gençler ile polisler çatışmaya girdiler. Yakalanan gençler, yürüyüşe katılıp katılmadıklarına bakılmadan, polis motosikletlerinin sepetlerine doldurularak, Emniyet Birinci Şubesi’ne götürüldüler.460

3 Mayıs gösterilerine karşı hükümetin tavrı, çoğu Türkçü tarafından eleştirilmiştir. Nihal Atsız ile sorunlarını araya hatırı sayılır dostların girmesiyle çözen Reha Oğuz Türkkan, konu komünizmle mücadele olunca, Nihal Atsız’a destek olmak için İstanbul’dan Ankara’ya gelmiş ve gösterilere ön ayak olmuştur. Onun hükümetin tavrı ile ilgili düşüncesi şudur: “Bu her demokraside sık sık olan şeydi! Fakat Halk Partisi’nin o zamanki diktatörlüğü altında duyulmamış, umulmamış bir davranıştı.”461

Atsız’la görüşürken fotoğrafları çekilmiş olan veya gösterilere katılan öğrenciler hızla tutuklanmıştır.462

Bunlardan birisi de Reha Oğuz’dur. Alparslan Türkeş’in de hükümetin tavrı konusundaki düşünceleri Reha Oğuz’la paralellik göstermektedir:
Nihal Atsız için yapılan bu nümayişe kadar Türkiye’de yapılmış bütün nümayişlerde hep hükümet parmağı bulunmuştu. Fermansız kuş uçurtmayan bir devirde kendi iradesiyle bir gösteri yapmak Türk milletinin haddi miydi?463

3 Mayıs, bugün Türkçülük Günü olarak kutlanılır. Türkçülük Bayramı olarak nitelendirenler varsa da 3 Mayıs, Türkçülük uğruna çekilen çileleri temsil eden bir semboldür. Dolayısıyla bayram demek zordur. En önemli tarafı Türkçülük düşüncesi ile toplum ilk defa bu kadar yakınlaşmıştır. Türkçülük, yönetici elitlerden, askerlerden, öğrencilerden ve aydınlardan halka 3 Mayıs’ta sirayet edebilmiştir. Nihal Atsız 3 Mayıs’a şu anlamı ithaf etmiştir: “3 Mayıs Türkçülüğün tarihinde bir dönüm noktası oldu. O zamana kadar yalnız duygu ve düşünce olan, edebi ve ilmi sınırları pek de aşmayan Türkçülük, 1944 yılının 3 Mayıs’ında birdenbire hareket oluverdi.”464

Başka bir makalesinde yıllar sonra yine 3 Mayıs ile ilgili şunları söylemektedir: “3 Mayıs bir bayram değildir. Milli şuurun ayaklanmasıdır. Başarıyla bitmemiş, fakat milletin gözünü açarak o zamanki hükümetin içine sızan ihanet unsurlarını sindirmiştir.”465

9 Mayıs’taki duruşmadan bir gün önce, Hasan Ali Yücel ve Falih Rıfkı’nın baskılarıyla Avukat Hamit Şevket İnce, Atsız’ın avukatlığından geri çekilmiştir. Diğer iki avukat baskılara rağmen görevlerine devam etmişlerdir.

9 Mayıs 1944 Salı günü yapılan son duruşmada, avukatlarının savunmalarını okumalarından sonra, Atsız savunmasını şöyle bitirdi: Kararı kendi lehime çevirmek için hiçbir kaçamak yolu aramadığıma inanmanızı rica ederim. Şu kadar söyleyebilirim ki, Sabahattin Ali bir komünist olduğu, yani rejimi değiştirmek ve istiklalimizi yok etmek istediği, yani vatan haini olduğu için Başvekile olan mektubumda bir vatan haininin Maarif Vekâleti tarafından korunduğunu belirtmek üzere bu tarifi kullandım. Sözlerimin burasında siz belki benim bir talepte bulunmamı beklersiniz. Ben büyük bir vicdan huzuru ve inanç sağlamlığıyla, bütün samimiyetimle size her şeyi anlattım. Sizden beraat istemiyorum. Aile ocağıma bir an önce dönmek için çabuk bir karar vermenizi istiyorum.466

Mahkeme Heyeti, kararını verirken “vatan haini” söylemini hakaret olarak değil namus ve şöhrete taarruz edici sövme olarak dikkate alıp, bu kriterle 6 ay hapis ve 100 TL tazminat cezası vermiştir. Bazı indirici sebepleri de göz önünde bulundurarak hapis cezasını 4 aya, tazminat cezasını 66 TL’ye indirmiş ve cezayı ertelemiştir.467

Ancak Atsız, İstanbul’a dönemeden tutuklanmış ve bu mahkeme sırasında Atsız ile ilişki kuran herkesin akıbeti de aynı olmuştur. 3 Mayıs’ta yaşananlar, yirmi bir senelik Cumhuriyette ilk defa olmuştu. İlk defa halk, hükümeti protesto etmişti. Buna ön ayak olan Türkçüler, sırf bu sebeple ağır bedeller ödeyecekleri bir Irkçılık-Turancılık Soruşturması’nın içindeydiler.

Bu kısa özet, kutlu davanın haddim olmayarak çok küçük bir kısmını yansıtmaktadır.
Çekilen hüzün, acı ve yalnızlıkları dile getirmek bugünün konusu değildir.

Türkçüleri, Irkçılık Turancılık Davası kapsamında mevcut hükümet tarafından bedel ödetmeye götüren üç yön vardır:

Birincisi; Türk Dış Politikası manevraları ile Rusları memnun, Almanları ikaz etmek,
İkincisi; Almanlar savaşta öndeyken hükümetin Almanlar ile olan yakınlaşmasını Almanya yenilince Turancıların üzerine atmak ve
Üçüncüsü; CHP içindeki muhalif Türkçü ekibe gözdağı vermek. Bu üç yönü bir davada harmanlamak için ortaya atılması gereken en büyük iddia, darbe girişimidir. Bu darbe girişimine delil oluşturan unsur ise Sabahattin Ali-Nihal Atsız davası esnasında yapılan 3 Mayıs gösterisidir.

Mezarında ters dönmen dileğiyle, mekanın tamu olsun İsmet..



444 Özdoğan, Turan’dan Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), s.100.  
445 Atsız, Çanakkale’ye Yürüyüş – Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferleri, s.115.  
446 Atsız, İçimizdeki Şeytan – En Sinsi Tehlike – Hesap Böyle Verilir, s.20.
447 Özdoğan, Turan’dan Bozkurt’a Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), s.102-103.  
448 Atsız, İçimizdeki Şeytan – En Sinsi Tehlike – Hesap Böyle Verilir, s.27-28.
449 Müftüoğlu, a.g.e., s.52.
450 İlhan Egemen Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, 2.Baskı, İstanbul: Toker Yayınları, 1975, s.124.
451 Müftüoğlu, a.g.e., s.52.
452 Tekeli ve İlkin, a.g.e., s.624.
453 Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, s.124.  
454 Müftüoğlu, a.g.e., s.53.
455 Sabiha Sertel, Roman Gibi, 2.Baskı, İstanbul: Belge Yayınları, 1987, s.218, (Akt.: Yıldırım, a.g.e., s.386.)
456 Müftüoğlu, a.g.e., s.54.
457 Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, s.41.  
458 Müftüoğlu, a.g.e., s.59.
459 Atabay, a.g.e., s.325.
460 Sefercioğlu, a.g.e., s.10-11.  
461 Türkkan, Arayan Adam: Bir Dava Uğruna 44 Olayları ve Tabutluk İşkenceleri, C.:2, s.108.
462 Deliorman, a.g.e., s.60.
463 Türkeş, 1944 Milliyetçilik Olayı, s.32.
464 Hüseyin Nihal Atsız, “3 Mayıs 1944”, Kür Şad, 1946, S.: 2, Makaleler I, s.205.
465 Hüseyin Nihal Atsız, “3 Mayıs”, Ötüken, 1974, S.: 5, Makaleler I, s.215.  
466 Sefercioğlu, a.g.e., s.9.
467 Müftüoğlu, a.g.e., s.66-67.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
BAYCU NOYAN
turkcuturanci.com
Atsızcı
**************
ileti Sayısı: 775



« Yanıtla #2 : 03 Mayıs 2020, 13:12:13 »

Türkçülük TÜRK  milleti uğruna uğraş  vermekse iste sen tamda onu yapıyorsun kandas Tan Hu,
Türkçülerin kutsal günü 3 mayısda  Otağında paylaşmış olduğun harika makaleler için teşekkür ederim.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 614



« Yanıtla #3 : 03 Mayıs 2020, 13:37:53 »

Türkçülük TÜRK  milleti uğruna uğraş  vermekse iste sen tamda onu yapıyorsun kandas Tan Hu,
Türkçülerin kutsal günü 3 mayısda  Otağında paylaşmış olduğun harika makaleler için teşekkür ederim.

Varol abi..Yoğunluktan ehemmiyet gösteremedim..
Eksiğim olmuş ise Türkçü genç kandaşlarımın eksiğimizi kapatmasını umut ediyorum..
Otağımızı daha fazla güçlü düşünce ile donatın genç dava arkadaşlarım...
Yapılan yorumlar ve değerlendirmeler bilgiye dayanmalı. Bilgi üretirken hakikati ortaya koymalıyız.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çiğdem ATSIZALP
Deli Sarı
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.344



« Yanıtla #4 : 03 Mayıs 2020, 16:27:41 »

Kardeşim, bugünün anlam ve önemi açısından yazmış olduğun bu harika derleme makale bizleri Atsız Ata'nın Türkçülük Turancılık davası için İstanbul'dan gelerek Ankara Garı'na indiği güne götürdü. Ziyadesiyle tüylerimizi diken diken ettin. Var ol Tan Hu.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 614



« Yanıtla #5 : 03 Mayıs 2020, 16:35:32 »

Kardeşim, bugünün anlam ve önemi açısından yazmış olduğun bu harika derleme makale bizleri Atsız Ata'nın Türkçülük Turancılık davası için İstanbul'dan gelerek Ankara Garı'na indiği güne götürdü. Ziyadesiyle tüylerimizi diken diken ettin. Var ol Tan Hu.

Çok yoğun duygular yaşadığımız bir gün, var olun...
Atsız Atamızın dava sonunda yaşadığı çileli tabutluk günlerini yazmaya elim varmadı.
Ne zaman İstanbul Eminönü Sirkeci'de uzun yıllar Emniyet Binası olarak kullanılan 'Sansaryan Han'ı (Sanasaryan) yıkılır o vakit bir nebze ama bir nebze yani anlık üzüntümüz hafiflemiş olur. 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
ATSIZALP
OTAĞ BEKÇİSİ
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 9.188


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #6 : 03 Mayıs 2020, 16:44:17 »

Ne zaman İstanbul Eminönü Sirkeci'de uzun yıllar Emniyet Binası olarak kullanılan 'Sansaryan Han'ı (Sanasaryan) yıkılır o vakit bir nebze ama bir nebze yani anlık üzüntümüz hafiflemiş olur.  

Günü geldiğinde haydi inşallah diyeyim elimize kazmaları alarak o sansaryanı yerle bir edeceğiz Emre.
Tek sansaryan değil yıkılacak olan, sansaryan fikirlerini de yerle yeksan edeceğiz.
Yüce Türk milletinin önünde ne fikren ne de yapı olarak hiçbir güç bırakmayacağız. Türkçü iktidar olur mu günü geldiğinde acaba diye düşünüyorum, olmaz gelmez diyoruz lakin ya gelirse Peynir
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
Tan Hu
Atsızcı
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 614



« Yanıtla #7 : 03 Mayıs 2020, 17:15:03 »

Günü geldiğinde haydi inşallah diyeyim elimize kazmaları alarak o sansaryanı yerle bir edeceğiz Emre.
Tek sansaryan değil yıkılacak olan, sansaryan fikirlerini de yerle yeksan edeceğiz.
Yüce Türk milletinin önünde ne fikren ne de yapı olarak hiçbir güç bırakmayacağız. Türkçü iktidar olur mu günü geldiğinde acaba diye düşünüyorum, olmaz gelmez diyoruz lakin ya gelirse Peynir

Evet Abi..Umarım...Atsız Atamızın çok sevdiğim ve binlerce sayfaya bedel bir özet ifadesi...

"Türkçülük bugün siyasî değildir. Fakat bir gün siyasî bir kuruluş durumuna gelirse bütün Türkleri kurtarıp birleştirecek bir program ile ortaya çıkacaktır. O zaman, şüphesiz çağı, durumu ve ortamı kollamakla beraber bunlara bağlanıp kalmayacak, bu kaygıların üstüne çıkacaktır. Dünün gerçeklerin yeniden gerçekleştirecektir."
 

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 2.131 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.