28 Şubat'a Nasıl Geldik?- Emin Çölaşan
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 14 Ağustos 2020, 06:29:49


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: 28 Şubat'a Nasıl Geldik?- Emin Çölaşan  (Okunma Sayısı 1479 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Ne Mutlu TÜRK Doğana!
Atsızcı
*
ileti Sayısı: 366


TÜRKÜZ, ederiz daim iftihar!...


« : 17 Nisan 2012, 13:20:00 »

SEVGİLİ okuyucularım, son olarak 28 Şubat operasyonları başlatıldı. Şimdilik askerler gözaltına alındı.

Özel yetkili medya ise muhbirliğini sürdürüyor:

“Sırada başkaları var, İş dönemin Cumhurbaşkanı Demirel’e kadar gidecek…”

Birkaç gün öncesine kadar, gözaltına alınacak isimleri tek tek sıralıyorlardı.

Medya patronları, gazeteciler, siyasetçiler, askerler! Bu bilgileri nereden aldıklarını doğrusu merak ediyorum. Eğer yalan söylüyorlarsa, yalan yazıyorlarsa, bu da onların onursuzluğudur.

Şimdi size 28 Şubat 1997’nin ne olduğunu kısaca anlatacağım. Türkiye o günlere boşuna gelmedi.

Ortada acayip, hilkat garibesi bir hükümet vardı ve adına Refahyol denilirdi. Başbakan Necmettin Erbakan, yardımcısı Tansu Çiller.

Refah Partisi ile Doğruyol Partisi koalisyonu.

Bu hükümetin kamuoyundaki adı Hacı-Bacı hükümeti idi.

Yolsuzluklar arşa yükselmişti. Örneğin Tansu’nun anormal serveti ortaya çıkmıştı. Onlar henüz iktidar ortağı değilken, Refah Partisi bu konuda Meclis’e önergeler yağdırıyordu. Ne zaman ki iktidar ortağı oldular, Refah oylarıyla Tansu aklandı.

Erbakan, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatıyla Libya gezisine çıkmıştı. Orada Kaddafi tarafından herkesin içinde azarlandı, aşağılandı. Üstelik Kaddafi çok ilginç bir açıklama yaptı:

“Kardeşim Necmettin, başında benim bulunduğum İslami Halk Komutanlığının bir üyesidir…”

Bu komutanlığın ne olduğunu o günlerde yazılarımızda hep sorduk ama Erbakan’dan yanıt gelmedi.

***

Refah Partisi milletvekili Mehmet Elkatmış, halkın sekiz yıllık eğitim istediğini belirterek görevinden istifa eden Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna için konuşuyor:

“Sokaktaki vatandaşın sekiz yıllık eğitim istediğini söylemiş. Herhalde kerhane ve meyhanedekilere sormuştur.”

Refah milletvekili Mehmet Fırat, imam hatip okullarını savunup konuşuyor:

“Normal liseler ahlaksız insan yetiştiriyor.”

Hacı’nın oğlu Fatih Erbakan, altına son model bir Mercedes çekmiş ve şöyle diyor:

“Şehir içinde 220 kilometre hız kesmiyor. Daha beter arabalar alacağız inşallah. Daha çok hız yapacağız. Daha çok çatlayacak millet.”

Babasının 148 kilo altını olduğu ortaya çıkmıştı. Sonra kardeşler günümüzde bu mirasın kavgasına tutuşup birbirleriyle mahkemelik oldu.

Refah milletvekili İbrahim Halil Çelik konuşuyor:

“İmam hatip liselerini kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Ülke kan gölüne döner. Kan dökülecek. Ben bunu istiyorum. Fıstık gibi olacak.”

Erbakan bir süre önce Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada şöyle demişti:

“İktidara kanlı mı geleceğiz, kansız mı!..”

Aynı partinin Bitlis milletvekili Zeki Ergezen Türk ordusuna ve komutanlara ağır hakaretler ediyordu.

Yine aynı partinin iki milletvekili Şevki Yılmaz ve Hasan Mezarcı, Atatürk’e çok ağır sözlerle hakaret ediyordu.

Din ticareti, din sömürüsü, Atatürk ve Türk ordusuna hakaretler almış başını gidiyordu.

Başbakan Erbakan, günün birinde Başbakanlık konutunda bir iftar daveti düzenledi. İftara çağrılan hocalar ve tarikat liderleri devletin konutuna sarık, cüppe, takke, şalvarlarıyla geldiler. Kamuoyunda çok büyük tepki uyandı.

Erbakan yine Meclis kürsüsünde konuşuyordu:

“Milletini seviyorsan Refah Partisini seveceksin. Refah’ı sevmiyorsan kendini tedavi ettireceksin.”

Milletvekili Şevki Yılmaz Hac seferinde hacıları yanına toplayıp şeriat yemini ettiriyordu. O zaman adam gibi bir medya vardı, bugünküler gibi satılmamıştı.

Bu gibilerin kasetleri olduğu gibi yayınlanır, salya sümük ettikleri küfürler bip biplerle ekranlara yansırdı:

“Pezevenk…Puşt…Yahudi tohumu…Haysiyetsiz adam…Kerhaneci, sen karını kerhaneye gönder…Karını Amerikalılara gönder…”

Bunların bir milletvekili çıktı ortaya, “Türkiye’de iki milyon orospu var” dedi. Başı açık kadınlarımızı orospu ilan etmişlerdi.
Utanıyorum ama, özür dileyerek yazmak zorundayım…Refahyol hükümeti döneminde işin boku çıkmıştı.

***

Olaylar bu kadarla da bitmiyordu. Tansu’nun döneminde iki ayrı örtülü ödenek rezaleti yaşandı.

Başbakanlık makamından ayrıldığı gece tam 500 milyar örtülü ödenek parasını bavulla bir yere götürmüştü. Sonraki hükümet bu konuyu araştırdı. Bu para ilgili kurumların hiçbirine gitmemişti!

Para buharlaştı!

Selçuk Parsadan isimli dolandırıcı da Tansu’yu kafakola almış, Necdet Öztorun Paşa’nın adını kullanarak yine örtülü ödenek parasından 200 bin dolar götürmeyi başarmıştı. Övünmek gibi olmasın, bu rezaleti ben ortaya çıkarmıştım.

Türkiye işte bunların eline kalmıştı.

Günün birinde (28 Şubat 1997 günü) Milli Güvenlik Kurulu toplandı ve hükümete bir muhtıra verdi. Hacı-Bacı ikilisi de o toplantıdaydı.

Alınan kararların özü şöyleydi:

Cumhuriyetin temel ilkeleri, özellikle laiklik korunmalıdır. Tarikatlar tarafından yönetilen Kuran kursları, yurt ve özel okullar Milli Eğitim Bakanlığına devredilmelidir. Sekiz yıllık temel eğitim getirilmelidir…

Başbakan Erbakan, alınan bu kararları kendi imzasıyla onayladı ve bütün bakanlıklara –gereğinin yapılması için- gönderdi.

Ancak sular durulmadı ve adına Refahyol denilen hilkat garibesi hükümet, haziran 1997’de istifa etmek zorunda kaldı.

Son aşamada ise Refah Partisi, irticaya bulaştığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.

***

Sevgili okuyucularım, şimdi bir kez daha 15 yıl geriye dönelim ve bu 28 Şubat sürecinin başka bir yönüne bakalım.

O sırada Refahyol hükümeti üyesi olan, şimdi de aktif siyasetin içinde yer alan özellikle iki isim var.

Bugünkü Abdullah Gül, Refahyol hükümetinin Devlet Bakanı.

Şimdi AKP milletvekili olan Mehmet Sağlam ise, aynı hükümetin Milli Eğitim Bakanı.

O dönemi bire bir yaşadılar.

Hükümetlerine ve kendilerine baskı mı yapılmıştı?

O takdirde niçin istifa etmediler?

Varsayalım korktular ve istifa etmek istemediler! Acaba neden korktular?

O halde bu baskıyı kamuoyuna duyurup niçin kınamadılar?

Dikkat ediniz:

Her ikisi de, Erbakan’ın gönderdiği “MGK tarafından alınan kararlara uyulması için gereken yapılacaktır” genelgesi uyarınca, kendilerine bağlı kurum ve kuruluşlara aynı direktifleri verdiler!

Özellikle bu iki isim, Abdullah Gül ve Mehmet Sağlam, o tarihte yaptıklarının ve yapamadıklarının, korktuklarının veya korkmadıklarının ve özellikle de niçin istifa etmediklerinin hesabını, bugün Türk milletine vermekle yükümlüdür.

Konuşma sırası, bu sorulara yanıt verme sırası şimdi kendilerinde.

Sen o gün hükümette olduğun halde sessiz kalacaksın, 28 Şubat 1997 süreci sayesinde önün açılacak, giden gelen hükümetlerin sonrasında AKP isimli bir parti kurulup iktidar olacak ve sen Cumhurbaşkanı, sen milletvekili ve bakan olacaksın!

Bir tek şeyi itiraf etmeleri gerekiyor:
“Bugün hakkında soruşturma açılan 28 Şubat süreci sayesinde biz buralara geldik!..İyi ki o gün askerlere direnmeyip sessiz kalmayı içimize sindirmişiz!”

Son söz: 28 Şubat’a durup dururken gelmedik.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Esir iken mümkünmüdür ibadet,
Yatıp kalkıp Atatürk`e dua et,
Senin gibi dürzülerin yüzünden;
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma,
Atatürk`e dil uzatma sebepsiz,
Sen anandan yine çıkardın amma;
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz...
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.273 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.041s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.