Türklerin Uygarlığa Katkıları
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 21:33:21


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türklerin Uygarlığa Katkıları  (Okunma Sayısı 491 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« : 11 Eylül 2017, 23:15:47 »

Uygarlık tarihinde Türkler yahut Türklerin uygarlığa katkıları,

Türk uygarlığı bir tür ahşap uygarlığıdır. Ahşapta zamana karşı direnen bir nesne değil, dolayısıyla kalıt yönünden yoksul olmamızın nedenlerinden biri de, taş değil de ahşapla uğraşmışız. Atalarımızın daha çok ahşap uygarlığından söz ederek, niçin bugüne bir şeyler kalmadığını da anlamış oluruz. Hazarlardan arkeolojik kalıt bakımından M. İ. Artamonov’un Hazar Tarihi kitabı çok önemli bir kitaptır. Bu kitapta Hazarlardan kalan metal eşyalar, örs, üzengi gibi pek çok nesneler kazı bulguları olarak bu kitapta yer alıyor. Fakat bunlar ya metal yahut taş olduğu için kalabilmiş.

Fakat bundan ibaret miydi? Hunlardan İsa’dan 400 yıl sonra Hunların kayıtlarında çok açık ve net bir biçimde, Hun yerleşimleri ve yaşadıkları ortam tamamen ahşap işçiliği ve dokumacılıkla ortaya çıkıyor. Nedir meselâ o, Hunların da arkeolojik kayıtları var. Rus bir arkeolog L.N. Gumilev Hunlar adlı bu kitabında, Hunlarla ilgili kalıtları toplamıştır. Hunlarla ilgili asıl kalıt Bizans sarayı tarafından Atilla’ya elçi olarak gönderilen Priskos’un gidişi ve dönüşü ile ilgili, orada gördükleri ile ilgili yazmış olduğu kitap. Bu bir tür elçilik raporu 1800’lü yıllarda özgün metni yayınlandı. Bunun Türkçe çevirisini de Ali Ahmetbeyoğlu yayınladı.

Bu kitapta 33. Sayfada diyor ki, Priskos; - ‘Barbar kayıkçılar, bizi kayıklara bindirerek karşı tarafa geçirdiler. Bu kayıklar ağacın gövdesi oyularak yapılmış. Deniz nakil aracı ahşaptan, sayfa 35. – ‘Attila’yı tahtadan yapılmış bir tahtta oturarak bulduk.’ Attila’nın huzuruna çıktıklarında, onun tahtının tahtadan, ahşaptan yapılmış olduğunu gözlemliyor. 38. sayfada, - ‘Gemilerle geçilebilir nehirlere geldik. Bu büyük nehirleri ağaçtan yapılmış kayıklarla geçtik ki, bunları nehir civarında oturanlar kullanırdı. Öbür nehirleri ise barbarların atlı arabaları ile bataklardan getirdikleri sallarla geçtik.’ Hep ahşap farkında iseniz.

40. sayfa, - ‘Birkaç ırmaktan geçtikten sonra büyük bir köye geldik. Söylendiğine göre burada Attila’nın bütün sarayları arasında en muhteşemi bulunuyordu. Saray çok süslü güzel direklerle inşa edilmiş ahşap binalar idi. Etrafı tahta çit ile çevrilmişti ki, bu savunma için, müdafaa için değil, süs olmak üzere yapılmıştı. Kral sarayının yanında yardımcısı Onegesius’un sarayı bulunuyordu. Attila’nın sarayından sonra en muhteşemi onun sarayı idi. Bunu da tahta çit ile çevrilmiş ise de, Attila’nın sarayı gibi ahşap kulelerle süslenmemişti. Çitin yakınında bir hamam vardı. Bunu Attila’dan sonra en zengin olan Onegesius yaptırmıştı. Bunun taşlarını Paeonia’dan getirmişlerdi. Çünkü bu taraflarda oturan ne taşları ne ağaçları bulunuyordu. Ve başka taraftan getirilen tahtaları kullanıyorlardı. 44. sayfa, - ‘Ertesi gün Attila’nın sarayına giderek eşi diye adlandırılan hanımına hediyeler götürdüm. Sarayın içerisi çeşitli köşklerle, tahtalar ve ince oyma işleri ile süslenmiş. Zarif, kusursuz kirişler ustaca birleştirilmiş, yerden dairevi şekilde yükselmişti. Orada Attila’nın hanımı oturuyordu. Kapıda duran barbarlardan kolayca içeri girmek için izin aldım ve yumuşak halının üzerine yatmış bir vaziyette buldum. İsa’dan sonra 400’ler halı söz konusu, ahşap işçiliği söz konusu. Yerler tamamen yün halı ile kaplı idi. Hatta üzerine basılıyordu. Halının üzerine basılması Bizanslıya göre şok edici bir şey. Öyle değerli bir şeyin üzerine basılır mı hiç diyor. Rönesans döneminde bile Türk halılarını masa üzerine seren Batılı, İsa’dan sonra 400’lerde elbette bu duruma şaşırmakta. 48. sayfada çok daha ilginci, elçiler gelmiş Attila’nın konukları gelmiş, yemek yiyecekler, herkese gümüş tabaklar, gümüş bardaklarla yemek sunulurken, Attila’ya tahtada sunuluyor.

Yani imparatorun kendisi tahtada yiyor. Fakat onun komutanları gümüş tabaklarla yiyor. Masa, sandalye, divan ahşap, konuklara gümüş tabakta, Attila’ya ise tahta tabakta yemek verilirdi. Devam ediyor, - ‘Attila’nın kaldığı uzakta olmayan köye geldik. Buna köy diyorum. Köy tahta surlarla çevrilmişti. Bunlar parlıyordu. Bunların yapısı öyle güzeldi ki, dikkatli birisi tahtaların birleştiriliş tarzını zorlukla anlayabilirdi. Uzun bir çevre ile ayrılmış yemek odaları görülebiliyordu. Her türlü dekorla düzenlenmiş ahşap sütunlar vardı. Sarayın avlusundaki muazzam bir alanda atlar duruyordu. Bu ikametgâh bütün barbar ülkesini elinde tutan Attila’nın kaldığı yerdi. Böyle yerleri Attila esir edilmiş devletlerin yerine tercih ediyordu.’

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #1 : 11 Eylül 2017, 23:17:56 »

İsa’dan sonra 450, 470, 480 Attila’nın dönemi yani ne kalmış olabilir bize Attila’nın döneminden, halı çürür, ahşapta çürür ve yanar ve savaşlar var. Savaşlarda yapılan düzenli uygulama yakmak. Tommiks’te bir Kulver kalesi olgusu vardır. Tommiks uygarlığı temsil eder. Kızılderililer barbardırlar.

Tommiks polisleri, askerleri vb. bu Kızılderililerle savaş halindedirler. Burada uygarların kalesini görüyoruz. Uygarların kalesinin az önce Bizans belgelerinde anlatılan Attila’nın sarayından daha kötü bir durumda olduğunu görüyoruz. Kaba ahşaplar yan yana getirilerek çivilenmiş o kadar. Doğru düzgün bir hayranı olduğumuzda bir işçilik değil ama onlar uygar. Burada uygarların kalesi, Priskos’un anlattığı Attila’nın kalesinden çok daha kötü durumda ve tamamen ahşap, dikkatli bir okuyucuya Priskos’un anlattıkları İsa’dan sonra 450, 460,470 yıllarındaki Hun yaşam tarzı ahşap binalar, ahşap evler, çitler ve ahşaptan kuleler 1400 yıl sonra 1800’lerde uygarlığın doruğu olan Amerika’da kale vb. kullanılan yapılarda da aynı ve çok daha kötüsü.

Bu 450’ler, 460’lar, bundan bir 100 yıl sonraki Bizans kayıtlarına geliyoruz. Orada da Sabir Türkleri söz konusu. Sabir Türklerinin özelliği şu; Samirler aslında Hazarlar. Müslüman Arap yazar Mesudi, 900’lü yıllarda yazmış olduğu kitabı tembihinde diyor ki, - ‘İranlıların Hazar dedikleri topluluk Türkler tarafından Sabir diye adlandırılır.’ Yani Hazarlar kendi kendine Sabir diyorlar aslında. Ona Hazar diyenler İranlılar ve Araplar, onlar Hazar diyorlar.

Hazarların durumu yani Sabirlerin durumu, Prokopios tarafından Bizans yazmalarında çok ilginç bir anlatım ile anlatılıyor. Şöyle ki, Şerif Baştav, 1942 yılında Sabirlerle ilgili Bizans yazmalarını tamamen inceledikten sonra yazdığı makalesinde Sabir Türkleri başlıklı makalesinde, Prokopios’tan dinleyelim: - ‘Bazı Hun (Sabir) reisleri Roma imparatorluğuna, diğerleri de İran kralına eski bir dostlukla bağlıdırlar. Her iki kralın müttefiklerine lüzumu anında bolca, muayyen miktarda altın vermeleri adettir. Şimdi Augustus Justinianus, dostları olan Sabirleri birlikte harbetmek üzere kendisine davet ettiği zaman, para ile onlara birisini yolladı.’ diyor. Esas bu kısmı çok önemli, devam ediyor. – ‘Fakat Romalılar ümitsizliğinin farkına vararak, o andaki ittifak hakkında bir karar vermedikleri halde, Sabirler, insan hafızasının hatırlayabildiği zamandan beri, ne İranlılardan ne de Romalılardan hiçbirinin aklına gelmeyen bir şekilde makineler imal ettiler. Öyle ki, her iki imparatorlukta da birçok mühendis eksik değildi ve şimdi de böyledir. Sık sık her devirde surları dövmek için her iki taraf da bu tarzda makineler yapıyorlardı. Bunlardan hiçbiri şimdi barbarların yaptıkları gibi bir ibdada bulunmadı. Bu şüphesiz insan dehasının tabiatıdır, zamanla birlikte daima yeni şeylerin keşfi de ilerler. Sabirler derhal bu koç başını alışıldığından başka bir tarzda harekete getirdiler. Bu makineler 40 kişi tarafından taşınabilecek kadar hafifti. Bunlardan çokça yaptılar. Petra düştü. Aynı zamanda İran ordusunda da 12.000 Sabir vardı. İran kumandanları da bu Sabirler sayesinde aynı makinelerden yaptırmışlardı. Bu esnada İran tarafında bulunan Sabirler hakkında Prokopios, ‘İran ordusu şehri muhasara etmişti. İran kumandanı Mermeroes, evvela Sabirlerin yardımını ve mümkün olacak kadar çok miktarda insanlar tarafından koç başları ahşaptan, taşıttı.’

Yine kayıtlarda Türk olan bu Sabirlerin Ormanlık içinde oturdukları yazıyor. Sık ormanlık yaşadıkları bölge, üretimleri ahşap üstüne ve müthiş bir harp kültürü var. Prokopios diyor ki, - ‘Sabirliler şimdiye kadar hiç kimsenin görmediği alışılmamış bir tarzda harekete getirdikleri bu muhasara (kuşatma) koçlarını şöyle yaptırmışlardır: direkleri amudi (yatay) ve ufki (dik) bir şekilde birleştirerek değil, kalın çubukları birbirine sıkıca bağlamak suretiyle ve direk yerine bunları her taraftan tespit ederek kullanıyorlardı. Bütün makineyi koçun görünmemesi için derilerle sarıyorlardı. Hepsinin ortasında mutadı gibi gevşek zincirlerle bir koç başı bağlanmıştı. Bunun sivri ucuna mızrakta olduğu gibi demir geçirilmiştir. Duvarları sert bir sadme (vurgu) ile döven bu makineler aynı zamanda hafifti, yürütmek için içine adam yerleştirmeye lüzum yoktu. Zira geri çekerek işleten ve surlara yanaştıran kırk kişi bunu omuzlarında kolayca taşıyabiliyor ve kendileri de derilerle muhafaza edilmiş bulunuyorlardı. Barbarların (Türklerin) bu suretle inşa ettikleri bu makineler 3 idi. Romalılar bunları kullanmayı ve surlara yanaştırmayı bilmezlerdi. Nakli zor ağır ve ancak tekerlekli olarak yürütebilen arızalı arazide kullanılamayan harp makineleri yerine Sabirler bu suretle kolayca insan omzunda taşınabilecek tarzda bir alet icat ederek arazi maniasını kaldırmış oluyorlardı. Bütün bu tasvirlerden anlaşıldığına göre bu harp makinesi daha ziyade bir muhasara (kuşatma) koçuna benzer. Böyle harp vasıtalarını imal edebilen bir kavim harikulâde bir harp kültürüne sahipti. Bu onun uzun asırlar zarfındaki askerlik hayatının yüksek bir derecede inkişafına delildir.

Mesudi de aynı suretle X. asırda Tiflis ve Bardaa arasında tesadüf edilen ve İran ordusunda kullanılmış olan bir harp aletinin bu kavim adına nispet edildiğini kaydediyor. Bu kavimde bir harp aletinin kâşifidir ve onu başkalarına öğretmiştir. Bu alet bütün İran ordusunda kullanılagelmiştir.’

Ahşap uygarlından söz ediyoruz. Temel üretimi ve yaşam, geçim araçlarını daha ziyade ahşap üzerine yoğunlaştırmış kavim söz konusu. Ahşap olduğu için geriye çok az şey kalabilir. Bu da çok iyi şartlarda korunması halinde, ya bir mezarda bulunuyor yahut tesadüfen iyi korunmuş, rutubetin tesadüfen etkilemediği bir şekilde kalmış, ahşap ama az bir şekilde kalmış şeyler, Şerif Baştav’ın bu makalesi 1941 yılında Belleten’de yayınlanmıştır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #2 : 11 Eylül 2017, 23:19:32 »

Türklerin aynı zamanda savaş aracı ahşaptan, oturma evleri ve kaleleri ahşaptan ama aynı zamanda ahşap eşya üreterek de ticaret yapıyor. Bunu nereden öğreniyoruz. X. asırda Türkistan’da seyyah, İbni Fazlan’ın Seyahatnamesinden öğreniyoruz. Bu kitabın içinde Mervezi var. Bütün bu Hazar gölünün kuzeyinde Don ile Volga nehri arasındaki Türkleri ziyaret eden İslâm coğrafyacılarının yazmış olduğu kitaplardan şimdi alıntılar paylaşacağız.

Burada meselâ diyor ki, Mervezi, s.104, Macarların toprakları ormanlıktır, diyor. Macar dedikleri bugünkü Macaristan değil, Hazar gölünün kuzeyindeki Macarlardan söz ediyor. S.103, ülkelerindeki ormanların çoğu Kayın ağacıdır. Daha sonra Ebu Dülef’in yazdıklarına geliyoruz. S. 90, Evleri ateşte yanmayan bir çeşit ağaçtan inşa edilmiştir. Evler ahşaptan. Bu ağaç onların ülkesinde bol miktarda bulunmaktadır. S. 83 – 84, yanmayan bir tür ağaç vardır. Bu ağacın putlar yapmışlardır. Hıristiyan yolcular bu ağacın İsa’nın çarmıha gerildiği ağacın cinsinden olduğunu söylerler. Bu sebeple bu ağaçtan yanlarına hatıra olarak parçalar alırlar’ Put dediği heykel, Türkler ahşaptan heykeller yapıyorlar. Müslüman o heykelleri görünce ‘a bunlar put’ diyor.

Birûni, Fzlan’ın kitabında 61. sayfada bu çok önemli Birûni diyor ki, - ‘Halenç yani Akça ağaç çizgili yollu damarlı ve benekli bir ağaçtır. Bu ağaçtan Türk ülkelerinde masalar, bardaklar, su ve içki içmek için kadehler, lekeleri ince olunca bıçak sapı veya Bulgarların Horasan’a ve Harezm’e ihraç ettikleri hançerlerin sapları yapılır.’ Der. Ayrıca bu ağaçtan yapılan çanaklara, tabaklara ve vazolara da halenç yani Akça ağaç denirdi. Arapça eserlerde Emeviler devrinden itibaren şairlerin ve yazarların eserlerinde halençten mamul eşyadan bahsedilir. Kayın ağacı (Hadenk) gibi, bu ağaçtan oklar, yay sapları, kuntariyeler de imal ediliyordu. Kayın ağacı ile Akça ağaçtan aynı eşya yapıldığı için kitaplarda hadenk ve halenç kelimeleri birbirine karıştırılmıştır.’

Görüldüğü gibi bir üretim ve ihraç söz konusudur. Yani Türklerin ahşaptan üretmiş oldukları bu eşyaların hepsi Emevi döneminde Araplar tarafından bütün bunlar biliniyor. Çünkü oradan ithal ediyorlar. İhraç malı Türklerin imal ettikleri bu eşyalar.

O yörede Müslüman olanların da camilerini ahşaptan yaptıklarını not düşüyor. Yani tapınağı dahi ahşaptan, Başkırtları anlatıyor. Başkırtlar, arzileri Ormanlar arasındadır, diyor. Türklerin sadece bir kısmı hayvan besiciliği ile uğraşıyor. Türkler yaşadıkları coğrafyaya göre çeşitli üretim yaşam biçimleri bu coğrafyaya uygun yaşam biçimlerini yaşamışlardır. Ormanlık bölgelerde yaşayanlarda ahşap kültürünü, ahşap işleme kültüründe en üst seviyeye çıkmışlardır. Keşke o ahşap üretimler bugüne kalabilse idi. Ama kalanları da var.

1890’lar, 1900’lerin başı Asya’nın Batı tarafından keşfi, yani seyyahlar gönderiliyor, casuslar gönderiliyor, Asya’nın haritası çıkartılıyor, topografyası çıkartılıyor, iklimi öğreniliyor, küçük kazılar yapılıyor, kazılarda birtakım bulgular elde ediliyor. Bunlardan şaşırtıcı sonuçlar çıkıyor. Batılılar açısından şaşırtıcı. Meselâ Grünwedels ve Aura Steyn, kazıları yapılıyor. 1900’lerin başında yapılan bu kazıların sonunca 1975 yılında kitaplar yayınlanıyor. Bu kitaplarda da Uygurların heykelleri, resimleri, yazıları bulunuyor. Meselâ burada adına arkeologlar Turfan kazıları diyorlar. Burada resimler bulunduğu gibi az önce ne diyordu, putlar yapıyorlar diyordu ya, put dediği at üstünde adam heykeli, tahtadan heykelcik, yine Turfan kazılarında Hoca’da Göktürk devrinden Astana mezarlığında bulunan boyalı tahtadan küçük heykel, yine Turfan’da yapılan 1900’lü yılların başındaki kazıda, at üstünde bir savaşçı heykeli, bu da ahşaptan, çok da güzel renkli ve boyanmış, yine tahtadan at üstünde küçük bir heykel. Bay ve bayan heykeli, boyalı olarak tahtadan, Uygurlardan kalma ahşap bir ev, sütunlar müthiş, dantel gibi işlenmiş, nefis ince bir işçilik, ahşabı dantel gibi işlemişler.

Şimdi burada bu Turfan kazıları bize pek çok şeyi çıkartıyor. Matbaaya doğru gidiyoruz. Çünkü yapılan bu kazılardan ortaya çıkan ahşap işçiliklerin dışında bir de, çok ilginç tahtadan kalıplar bulunuyor. Bu tahta kalıplar baskı, kitap bunlar. İsa’dan sonra 800’lü, 900’lü yıllardan kalma, Uygur mağarasında bulunan bu tahta kalıplar, kitabın klişesi, baskı oymaları, sayfa sayfa bunlar basılıyor. Hani 1450’lerde Gutenberg’in icat ettiği ileri sürülen matbaa, Gutenberg’ten bir 600 yıl kadar önce Uygurlarda mevcut. 800’lü, 900’lü yıllardan kalma böyle binlerce bulunuyor matbaa ahşap yine dikkat. Tesadüfen kazılarda iyi korunmuş, ağzı kapatılmış bir mağarada bulunuyor. Ağzının kapatılma gerekçesi olarak da 1200’lü yıllarda Moğol akınlarından koruyabilmek için o mağaranın kapatılmış olduğu düşünülüyor.

O nedenle de sağlam kalabildiği düşünülüyor. Bu okuma yazma oranının yüksek olduğunu gösteriyor. Herkes okuma yazma biliyor. Ve kitap çoğaltmaya ihtiyaç var. O ihtiyaç da ahşaptan sayfalar yapılmak sureti ile şimdi bu ahşap bizi nereye kadar getirdi? Matbaanın icadının Gutenberg’ten bir 600 yıl kadar önce Uygurlarda olduğu noktasına bizi getirdi. İstanbul’da bile Türkler İstanbul’u aldıktan sonra ahşap köşkler yapılmaya başlanıyor. Türk girdiği İstanbul’u ahşap dantel gibi işlenmiş, ahşap süslü yapılara kavuşturuyor. Eski İstanbul gravürlerine bakıldığı zaman Boğazın her iki yakasında ahşap binalar görülecektir. İşte bunlar ta 19. Yüzyıla kadar kaldılar. Büyük bir depremden sonra ahşap yapılması büyük yangından sonra da ahşap yapılmaması kararları çıktı.

Sibel Gürses Söğüt’ün İstanbul’un imarı ve yangınlar, 19. Yüzyıl İstanbul’undaki yeni şehir düzenlemelerinde araçlar, teknolojiler, kurumsal çözümler başlıklı makalesinde ahşap yapılmasının yasaklandığına dair arşiv görünüyor. Şimdi bizim üzerinde uygarlık diyebileceğimiz, yazı uygarlıktır, ev mimari uygarlıktır. Sanat, heykel, resim uygarlıktır. Bunlar kültür, sanat ve aynı zamanda da uygarlıktır. Uygarlık nesneleridir. Uygarlık göstergesidir. 1450’lerde Avrupa’da, Almanya’da matbaa icadından 600 yıl önceden bahsediyoruz.

Bu Doğu Türkler bu kalıplarla bastığı kitaplardan da elimizde British Müzesi’nde elimizde kalmalar var. Sadece kalıplar ele geçmedi. İşte bu tahta kalıplarla basılmış. Aynı zamanda Batı’da hareketli harfler deniyor ya, Gutenberg’e mâl ediliyor, hayır o da Uygur buluşudur. Uygurlar 800’lü, 900’lü yıllarda hareketli harfler yapmışlar. Türkler hareketli harflerle baskı yapmışlar.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Çi-Çi
Deli Sarı
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 1.310



« Yanıtla #3 : 11 Eylül 2017, 23:20:58 »

Bu hareketli harflerle olan yazı kalıbı da bulundu. 1300’lü yıllarda. Bu da eski Uygur Alfabesi. Bu da Uygur harfleri ile Türkçe yazılmış ve tahta baskı ile basılmış Türkçe bir kitaptan bir sayfa, 10., 12. Yüzyıllar. Yani Gutenberg’ten 200 – 300 yıl önce bunlar, ahşap yine. Bu tür çalışmalar çok sayıda var.
Uygur sanatında o mağaralarda o kazılarda bu resimler de bulunmuş.

Türklerin Atayurdu Ötüken Yış olarak adlandırılır. Yış orman demektir. Ahşap için bir çağrışım daha, Türkler Atayurtlarını öz, merkezi yurtlarını Ötüken Yış adı ile adlandırmışlar. Yani Ötüken Ormanı.

Türk mitolojisinde de aynı şekilde Altunyış vardır. Ormanlı altın dağ anlamındadır. İdeal yer anlamındadır. Türk bilinçaltında, Türk mitolojisinde, Türk toplumsal bilincinde Orman, ahşap, ağaç çok önemlidir.

Hatta ağaç o kadar önemlidir ki, ağaç tapımı olarak adlandırılan, ağaçlara çaputlar bağlamak, ağaçlara dilek tutmak yaygındır. Onun için Türk’ü ahşapsız düşünmek, onu sadece küçükbaş yahut büyük baş hayvan besiciliği ile özdeşleştirmek ama ağacı dışlamak bizi uygarlıktan dışlamakta, Batının uyguladığı kurnaz yollardan biridir.

Kâğıt sözcüğü bile Türkçe, Araplar Semerkand’tan alıyorlar kâğıt bilgisini, üretim bilgisini ve İspanya’ya Endülüs’e taşıyorlar. O bilgileri oradan da Avrupa Hıristiyan dünyası öğrenmiş oluyor. Uygur mezarlarında ve kalıtlarında bulunan resimler.

Resim, yazı, heykel ama ahşap temelli, hatta bazı tanımlamalar var. Türklerin bir kısmı taş üzerine çalışırken, işlerken, Batı kısmı da daha ziyade ormanlık ile ağaçla daha çok meşgul olduğu söyleniyor. Bizim bu yönümüzün hasıraltı edilmemesi ve üzerinde durulması gerekir. Örneğin bu da Hive’de ahşap sütunlu bir ahşap bina, şu da ahşap bir kapı, yine ahşap sütunlar, Hive’de taş işçiliği de var tabii ki, ama ahşabında mükemmel kullanım örneklerini görüyoruz. Matbaa Avrupa’da kardinallerin engellenmesi ile karşılaşmıştır.

Kardinal Wolsey 1471, 1530 yılları arasında yaşamış, İngiltere kralı Hanry’nin başpapazı bu kişi, ne diyor: - ‘Matbaanın bulunması ile kitap yayınlarının çoğaldığı ve eğitim – öğretimin geliştiği doğrudur; fakat aynı zamanda fikir ve görüş ayrılıklarının oluştuğu da bir gerçektir. Bunun sonucu olmak üzere kişiler kilisenin yerleştirdiği iman ve akideler konusunda düşünmeye ve sorular sormaya başlamışlardır. Din kitaplarını okuyor, anlıyor ve kendi anladıkları dilde ibadet ediyorlar. Bu nedenle kendi kendilerine din adamlarına artık gerçek bulunup bulunmadığı sorusunu sormaları söz konusudur. Eğer herkes kendi bildiği dilde ve kendi anladığı şekilde Tanrı’ya ibadet etmeye kalkışacak olursa …. Böyle bir durum bizim mensup bulunduğumuz din adamları sınıfının çok zararına olur. Din esaslarının din adamlarının dışında hiç kimse tarafından bilinmemesi koşul olmalıdır.’

Matbaaya dini açıdan karşı çıkış örneğidir. Kardinal Wolsey’in hayatının anlatıldığı hayatı ve eserleri kitabında da aynı görüşün bir başka papaz Croydon tarafından da söyleniyor. Ne diyor bakın: -‘Eğer biz matbaayı imha etmezsek, o bizi imha eder.’ diyor.
Türkler arasında böyle bir tutuculuk Uygurlarda mevcut değil. Yani 800’lü yıllarda matbaada takır takır kitap basılıyor. Batı’da dinsel engellerle karşılaşmış, Osmanlı’da karşılaştığı gibi. İslâm olduktan sonra mı böyle oldu yahut İslâm’ın yanlış yorumları mı egemen kılındı topluma?
İcat Doğuya ait, ancak geliştirmek Batıya ait olduğu söyleyen pek çok kişiden birisi de Will Durant, The Reformatıon adlı kitabında 157. Ve 158. Sayfasında Gutenberg’ten önce matbaanın bulunduğunu, matbaadan önce de kâğıdın bulunduğu yazılıdır. Müslümanlar tarafından 10. Yüzyılda İspanya’ya, oradan İtalya Sicilya’ya geçtiği, 13. Yüzyılda da Fransa’ya ve kâğıt endüstrisi yüz yıl daha eski, diyor.

Aynı yazar burada blok tahta baskı olgusunu Çin ve Japon icadı olduğunu söylüyor. Fakat bu kitabın yayınlanma tarihi 1957 yılı, Alman Türkolog Anne Marie von Gabain, matbaanın bulunuşunu Çinlilere atfetmesine cevap verdi.

Dedi ki, Eski Türkçenin Grameri kitabında,

 - ‘Uygur blok baskı örneği (tahta) başlıklı 800.900.1000 yıllarında Avrupa’daki baskıdan 600 yıl önce yapılmış bir Uygurca matbaa baskısı. Uygur harfleri ile Türkçe olarak yazılmış, burada da ne dediği okunuyor. Anne Marie von Gabain dedi ki, - ‘Hareketli harf tahta olarak Çinliler hece yazısı kullanmadıkları için, otuz bin kırk bin ideogram kullandıklarından dolayı Çinlilerin buluşunun olmasına imkân yok. Ancak bu 14 harften oluşan Uygurlar tarafından bulunmuş olabilir. Çinliler ancak onu taklit etmiş olabilir.’ Dedi. Dolayısıyla Çinlilere aittir, tespiti çürütüldü. Bir de Macar Türkolog Tarihte Türklük Rasonyi, - ‘Uygurlar yüzyıllar öncesinden Avrupalıdan önce kâğıdı biliyorlardı. 751 yılındaki Atlah savaşından ele geçen esirlerden Araplar, kâğıdın ne olduğunu öğrendiler ve Semerkand’ta kâğıt değirmeni (imalathanesi) kurdular. Buradan Arapların Batı’daki kutbu Sicilya ve İspanya’da daha sonra XI. Yüzyılda Avrupa Hıristiyan âleminde kâğıt imali başladı. Kültür yayılışının ikinci yüce aracı olan kitap basma az bir gecikme ile aynı yolu takip etti. Matbaanın mucidi Gutenberg veya Coster olmayıp onlar ancak geliştiricilerdir. Matbaa yüzyıllar önce Çin’de, Kore’de ve bizim için önemlisi Uygur’larda bilinmekte idi. Blok baskısının Batı’ya yayılmasında Uygur’ların büyük rolü vardır. En eski müteharrik tipte harfler Türkçe için kullanılmıştır.’

Çin’e de Uygur’dan gitmiştir. Bir başka akademisyen Helmuth Bossert Matbaa Sanatının Keşfi kitabında Uygur Tabı Sanatı anlatılır.

Burada Çinli demirci Pi-Şeng’in buluşu ara başlığı vardır. British müzesinde korunan 868 tarihli yazı esas alınıyor. Buradan hemen hayır diyor.

Bakın; -‘Uygur Tabı Sanatı, Çin’in Batı eyaleti olan Kan-Su’da bundan takriben kırk sene evvel Tun-Huang (Duhan yani Doğu Türkistanda) mevkiinin yakınında üstü duvarla örtülü bir mağara bulunmuştur. Burada diğer birtakım Uygur manuskriptleri (kalıntısı) bakiyesi ele geçmiştir. Fakat bizim için asıl şayanı ehemmiyet olan nokta bu mağarada tahtadan yapılmış olan birkaç Uygur matbaa hurafatının bulunmuş olmasıdır. Çengiz istilası dolayısı ile 1209 yılında bu mağara hazinesine duvar çekildiği zannedilmektedir. (korunması da böyle olmuş) Eğer keyfiyet böyle ise burada bulunan matbaa harflerinin 1209 yılından daha evveline ait olması icap eder. Mağarada Uygur manuskriptleri yanında, tarihleri kati olarak VIII. Asır ile X. asrın sonuna kadar giden epey Çince kitabeler de bulunmuştur. Bu suretle mağaradaki tahtadan yapılmış Uygur matbaa hurafatının X. asırdan aşağı bir zamana ait olmadıklarını tayin edebiliriz. Eğer vaziyet böyle ise, bu suretle hem Çinli demirci Pi-Şeng’in maden hurafatına tekaddüm eden tahta hurafatı, hem de alfabeyi tabı için kullanan Çinlilere komşu bir milleti tespit etmiş oluyoruz. Uygurlar 9. Asırda matbaayı tanıdıklarına göre Çinlilerin bu tarzdan malumatları olduğu bu sistemin XI. asır ortasında oldukça ıslah ettikleri ve tahtadan hurafat yerine madenden hurafatı ikame ettikleri kolayca anlaşılır. Binaenaleyh Çinlilere ait olduğu sanılan tabı sanatının keşfi şerefi doğrudan doğruya Türklere aittir.’
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
Tan Hu
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 600


Möngke Tenggeri-yin Küčün-dür


« Yanıtla #4 : 12 Eylül 2017, 00:44:41 »


Uygarlık Demek Türk Demektir....


Var olun Çi-Çi. Paylaşımınız çok değerli...

Dünyanın En Eski Ahşap Heykel (Biz Ongun Deriz) 11.000 Yaşında Çıktı..

İnsan yaratıcılığının en eski örneklerinden olan Shigir İdolü, Ocak 1890’da Kirovgrad yakınlarında gün ışığına çıkarıldı. Bu eşsiz heykelin yaşı, yapılan karbon testleri sonucu tam tamına 11.000 yıllık çıktı. 159 yaşındaki karaçam ağacından döneminde yapılmış heykel Mezolitik Çağ’a ait hala deşifre edilememiş birçok sembolle kaplı. Orijinalinin daha uzun olduğu belirtilse de, şu anki haliyle 2,8 metre boyunda olan heykelin üzerinde 7 adet yüz bulunuyor. Heykel, bir açık hava altın madeni alanındaki 4 metrelik bataklık katmanı sayesinde binlerce yıl boyunca korundu. İnsanı büyüleyen bu eser, bugün Yekaterinburg Tarih Müzesi’nde tutuluyor.(Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın)

Tabi Ruslar, Saksonyalılar ve Almanlar Kun Türk Ongunu olduğunu söylememekte ısrar ediyorlar...
Bağıra bağıra ben Ongun'um diyen bir "Gök Anı Direği"..


Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın



11000 yıl bulgusu ile bilinen ilk Ongun olduğu kesinleşti.


Hiç bir ayrıntıya girmeden genel yapısının her parçası ile Kun eseri olduğunu bağıran bir eser bu. 11000 yıl bulgusu gerçekten beni düşündürdü. Ben “bu ongunun” o kadar geçmişe gideceğini düşünmüyordum. Nedeni ise Elimizdeki benzer eserler daha yakın dönemlere aitti. Şimdi ortaya çıkan durumun ise önemi daha büyük. Demek ki kültürel ve düşsel süreklilik çok az bozulmuş ve hatta hiç değişmemiş. (Ağaç ustası) Sekellerin doğa yapılı ve oyma ağaç “gök anı direkleri,” Çuvaş “kişiselleştirilmiş ve tinselleştirilmiş gök direkleri (totem)”, Kun kişi başlı süngüklerimiz ve tören bıçaklarımız, Kam Tuurlarımız içinde ve deri üzerinde yer alan kişiselleştirilmiş yaşam ağacı yapısı ve tüm ata topraklarında dolu dolu ağaç yerine taş kabartma ile yapılan kişi yüzlü, iki üç metrelik anı taşları.. Her şey Türk’ü imlerken, ortaya çıkan bu tarih bulgusu bizden başkasının geçmiş kaydı olmamalıdır.(Köprülerin (Linklerin) Görülmesine İzin Verilmiyor.
Köprüleri (Linkleri) Görebilmek İçin Üye Olun veya Giriş Yapın)


Facebook'a Ekle
Kayıtlı
BAYCU NOYAN
Kurultay Bozkurdu
Normal Üye
*****
ileti Sayısı: 374



« Yanıtla #5 : 12 Eylül 2017, 07:28:32 »

İŞTE BU Çİ-Çİ!!!
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
IrKçII
Bedizci
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 214


Millet, Vetan, Qırım!


« Yanıtla #6 : 12 Eylül 2017, 17:34:22 »

Türkeli'ne gelen her elçi hayranlıkla geri dönüyor. Gördüğünüz gibi Attila'nın sarayına giden Priskos şaşkınlıklarını anlata anlata bihâl oluyor. Hatta Priskos, Hun ülkesinde vaktiyle Hunlar'ın eline köle olarak düşmüş ama sonradan fidyesini ödeyip azad edilen fakat kendi tercihiyle oraya yerleşip aile kurmuş bir Romalı'ya neden ülkene geri dönmüyorsun diye sorduğunda adam Hun diyarını daha çok beğendiğini söylüyor ve Hunlar'ın daha adaletli ve milletine karşı daha nazik davrandığından bahsediyor.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

"Büyümek istemeyen bir millet küçülmeye mahkumdur."
Gök Türk Beyi
OTAĞ BEKÇİSİ
Türkçü BOZKURT

ileti Sayısı: 7.560


Orta Asyadan Anadoluya , Metehandan Mustafa Kemale


« Yanıtla #7 : 17 Eylül 2017, 00:26:55 »

Uygarlık Demek Türk Demektir....
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Hiçbir, bölücü, yobaz, kansız ve abd emperyalizminin uşağı, TÜRK'ü yıldıramaz!
BUNA İNANIYOR, BUNUN İÇİN SAVAŞIYORUZ!
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.065 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.01s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.