Türk Destanlarında Aile
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 06 Aralık 2019, 16:11:07


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türk Destanlarında Aile  (Okunma Sayısı 3545 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 23 Eylül 2012, 18:07:17 »

TÜRK DESTANLARINDA AİLE

Oldukça  ilkel  denilebilecek  olan dönemlerden yola çıkarak günümüze doğru
olan yolculukları süresince,  sonradan karşılaşılan kültür  ve uygarlıkların öğele
rini  de  bünyelerine  kabul  etmiş bulunan  destanlar,  her şeyden önce  ulusal  bir
karakter taşımaları  bakımından dikkat  çeken  manzum  edebi ürünlerclır.  Onlarda
tarih  çağları  bakımından belli  bir  döneme  yerleştirilemeyen  nüve  olaylar  yer
aldığı  gibi,  tarihle  aynı adımları atıyormuş  izlenimini  veren  yönler  de  bulunur.
Bunların arasında ikinci  tip  destanlardan  biri  olan  ve  Anadolu'da  meydana
gelen Danişmendname'yi  gösterebiliriz.  Edebiyat  Tarihçimiz  Prof.  Dr.  M.  Fuat
Köprülü,  bu  eserle  ilgili  olarak  "Onun  'destan!'  mahiyetini  kesinlikle  anlamayan
bazı  eski  tarihçilerimiz  tarafından  'tarihi  kaynak'  olarak"  kullanıldığına  işaret
etmiştir.
  Destanların içlerindeki  yoğun malzemenin  toplumsal boyutları ,  bir  romanda
olduğu gibi  de  değildir.  Destanlar  her şeyden önce ulusların ilk  epik  verimleridir.
 Her  ulus,  kendi  epiğinde,  kendi  geçmişinin köklerini  bulur.  Destanlar  her
milletin  dilinde  farklı  farklı  terimlerle  adlandırılmış  bulunan  destan  şairleri
(bizde  genellikle  ozan)  tarafından  saz  eşliğinde  çalınıp  söylenirken  ve  daha
sonraki  gelenekte  yazılmış nüshalarından okunup  dinlenilirken,  genç kuşaklar
atalarının gösterdiği kahramanlıklarla övünç  duyup onların yolunda  gitmeye  kararlı,
onların  erdemlerine  sahip  çıkacak  kişiler  olarak  kendilerini  görürler.
 Yaşlılar  ise,  o  anda anılarına dalarlar. Bu  duygu  ve düşünce beraberliği,
toplumun  aralannda yaş farkı  bulunan kuşaklarını belli  bir  ideal  ekseninde  
birbirlerine  yaklaştırır.
  Priscus,  elçi  olarak yanına gönderildiği Attila nın sarayında verilen   bir şölen
sırasında  ozanların  onunla  ilgili  kahramanlık  ve  zafer  şiirleri,  yani  destan
parçaları okuduklarını şöyle dile  getirmiştir:

  "Akşama doğru meş'aleler yanınca ,  ziyafetin  verildiği  ipekten  mamul  
muhteşem çadıra  iki  şairin  girdiği görüldü;  bunlar Attila'nın  önünde  Hun lisanıyle
kendi  tanzim  ettikleri şiirler  okudular;  bu  şiirler  Attila'nın kahramanlıklarına,
zaferlerine  aitti.  Orada hazır bulunanlar  bu şiirlerin  tesiriyle  vecd  ü  heyecana  
geldiler;  gözler parlıyor,  çehreler  korkunç  bir  hal  alıyordu. Birçokları ağlıyorlardı ;
gençler arzu  ve  ihtiras,  ihtiyarlar da  elem ve  teessüf yaşları döküyorlardı" .
 Kuşakların  birbirleri  ile  kaynaşmalarında,  sahip  oldukları ve  destanlardaki
yerlerini almış  bulunan  toplumsal  değerler de  önemli  ölçüde  rol  oynar.  Ancak
bu değerler,  o  destana  şahs'i  üslubunu  giydirmiş olan  usta  bir şairin  kalemiyle
daha  net olarak  kendisini  gösterir.  Böyle  bir sanatçı eliyle  işlenememiş, yatağını
bırakıp başka alanlara gitmiş olup  da  o  ülkelerin yazılı  kaynaklarında, kendilerine
 ayrılmış  yere  oturtulan  destanlarda  ise  bu . toplumsal  değerler  çok  zayıf
çizgiler  halinde  varlıklarını  ancak  koruyabilmiştir.  İslamlıktan önceki  Türk
 destanlarındaki durum genel olarak  böyledir.
  Yabancı toplurnlara  ait  kaynaklarda  karşımıza  çıkan Türk  destan  metinleri
üzerindeki  incelemeler,  araştırmalar ve yoruma  giden  çalışmalar  doğal olarak
tasvir'i  bir  teknikle  yapılagelmiştiL  Türk  destanlarındaki  aile  konusu  da  gene
böyle  bir  tasvir'i  teknikle  ele  alındığı  takdirde,  bu  alanda  kendisine  bir  yer
açılabilir .
 Toplumun en küçük birimi  olan aileyi oluşturan bireyler arasında anneyi,
babayı ve onların çocuklarını; daha geniş aile  tiplerinde  ise  onlara  ek olarak anne
ve  baba tarafının yaşlıları olan büyükleri ve akrabaları düşünüyoruz.
  En  eski Türk destanları olarak  bilinen  "Şu Efsanesi" ile  Alp Er
Tunga hakkındaki edeb'i  metinlerde  aile  hayatı,  sosyolojik
bir  anlamda  görülemediği gibi  tek  tek  annenin,  babanın ve  çocukların o  birim
içindeki karşılıklı ilişkileri  de istenilen  netlikte  ve açıklıkta değildir.
 Epik  türden sonra  ortaya çıkmış bulunan  halk  hikayelerimizin birçoğunda da
o  ölçüde değilse bile, ona yakın bir  ölçüde  insan 'ı  ve  "insan"a  özgü  
"psikoloji"yi  bütün boyutları ile  yakalayamıyoruz.  Kahramanlar,  belli  
davranışlar sergileyen  silüetler  halinde  birtakım tipler  olarak  karşımızda bulunuyorlar.
 Gerek destanlarımızda, gerekse  halk  hikayelerimizde  bu noktaya bağlı olarak  kendisini
hissettiren  önemli  bir  anlatım  eksikliği  de  bunlarda  "tahlil/çözümleme"
bölümlerinin,  çok alt  düzeyde tutulmasıdır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #1 : 23 Eylül 2012, 18:09:27 »

TÜRK DESTANLARINDA AİLE


Alp  Er Tunga ile Şu menkıtesini genelogique"soy ağacı" olarak  izleyen
Oğuz Kağan Destanı 'nda da  gökten düşen kutsal  ışığın  içinden bir kızın çıkması, Oğuz un onu
beğenmesi, kendisine  eş yapması, aradan  bir  süre  geçince  göl  ortasındaki bir
ağaçta ikinci  bir kızla  karşılaşması,  onunla  da  evlenmesi  ve  bu eşlerinden her
ikisinin de  kendisine  üçer evlat (erkek çocuğu) vermesi  gibi,  bizi  Türk ailesi
 konusuna  yaklaştırmaya aday  durumda  olanlar  noktalar  yer  alsa  bile  bunlar  tam
bir  aile  hayatı  ile  ilgili  tablolara  dönüştürülememiştir.  Oğuz un eşleri,  destan
boyunca bir  daha  hiç  görünmezler.  Gene  bu  konuda  ne doğum sırasındaki
 beklentiler,  ne  anne-baba  olmanın sevinci, ' ne  doğumla ilgili  adetler,  ne  ailenin
sürdürdüğü hayat tarzı,  ne  de bunları destekleyecek  nitelikteki  ilişkilerden yana
bu  destanda  hiçbir  ipucu yakalanmıyor. Sadece, destanın hemen başındaki "bir
kün  ay  kagannug  közü  yarıp  badadı Bir  gün  Ay  Kağan'ın  gözü  parladı "
cümlesinde,  bugünkü  dilimizde  yerini  almış  bulunan  "gözü  aydın olmak"  ve
buna  bağlı  olarak  "göz  aydınına  gitmek"  sözlerinin  kökenini  yakalamış  gibi
oluyoruz . Bu söz, Türk aile hayatında doğum folkloru  ile  ilgilidir.
  Destanın sonunda anlatılan  toy sırasında  "Ay  oğullar ey oğullar! "  diye  söze
başlayan Oğuz Kağan, kendi  ömrünün bilançosunu çıkarır gibi konuştuktan son-
ıa  -Kök Tengrige  men ötedim-Senlerge  bire  men  yurtum/Gök Tanrı'ya ödedim
borcumu-Size  veriyorum ben yurdumu" diye sözlerini bitiriyor.  Burada da Oğuz
Kağan ın yaşlanmış bir babadan  çok,  görevini  tam  olarak yaptığını kabullenmiş
bir devlet adamı niteliği  ağır basıyor .  
  Bu  destanda,  olmasını arzu  edip de beklediğimiz bu  noktalardaki boşluklar,
yani  psikolojinin olmayışından kaynaklanan  eksiklikler,  birtakım alegorilerin ve
sonraki  yıllarda  yapılan  değerlendirmelerin  ortaya  çıkardığı  motiflerle  
giderilmeye  çalışılmıştır.
  Mitoloji  ve  totemizmle  ilgili  görünen  motifler,  Oğuz Kağan ın  çok  daha
önceki  dönemlerde  yaşadığı düşünülen prototipinden  itibaren  yaşatılarak Hun
hükümdan  Mete'nin  destandaki  karşılığı  olarak  değerlendirilen  Oğuz Kağan a
kadar getirilmiştir .
  Bu  des ta nın İslami şekli olarak Reşidüddin'in Ciimiü 't-Teviirih 'inde  "Tarih-i
Oğuzan ve  Türkan" bölümünde  kayda geçmiş haliyle okuduklarımrzda ise,  
Uygurca  kaleme  alınmış olup  da  Paris'te  Bibliotheque  National'da  bulunan  Oğuz
Kağan Destanı ha göre,  yer yer  psikoloji belirmeye başlamıştır.  Bununla  birlikte
bu  iki  destanın  başlangıç  bölümünde,  ortak  gibi  görünen  motifler,
Reşidüddin in  kitabında  din  etkeninin  yönlendirici  etkisi  altındadır.  Fakat  her
şeye rağmen, Oğuz Kağan'ın İslami şekli olan bu kitapta, destanın kadın ve erkek
kahramanları daha  "insani"  karakter  kazanmaya  başlamış ,  bu  haliyle  Dedem
Korkudun Kitabı 'ndaki canlı kahramanlara-biraz  daha yaklaştırılmıştır.
  Oğuz Kağan Destanı hdaki  aile hayatı ve  bireyleri noktasındaki bu  eksiklik,
bir  cycle  (daire)  olarak onun ardından gelen  Göktürk destanlarında da  kendisini
 hissettirir. Aslında birer  efsane  olmaktan ilen geçemeyen  ve dolayısıyle destan
 denilemeyecek olan  "Bozkurt efsaneleri" de Çin kaynaklarındaki tesbit  edilmiş
şekilleriy e  birer  mitoloji  metni  gibidir.  Konularının ağırlığını  Bozkurt'tan
türerne  motifinden  alan  bu  efsanelerde  bir  totemizmin  yönlendirici  etkisi
vardır.  Efsanenin  bir  varyantında,  düşmanların  kolunu  bacağını  kesip  
bataklıktaki bir sazlığa attıkları  çocuğu bir Bozkurt'un bulduğu, onu emzirdiği,
yalayarak  yaralarını  iyileştirdiği,  çocuğu  besleyip  büyüttüğü  anlatılır.  
  RomusRomulus  efsanesinde  de bu motifi  görürüz.  Roma'nın kurucuları olan Romus  ve
Romulus'u  da  bir  kurt  emzirir.  Bu  iki  efsanenin  bu  noktada  birbirlerine  iyice
benzerlik  göstermeleri  gerçekten ilginçtir.  Ne  var ki  Romus-Romulus  efsanesinde
iki  kardeşin Roma  kentini  kurma ve  oraya  ilk  hükümdar  olma bakımından
aralarında  başlayan rekabetin sonucu  olan  kardeş katili"  motifine  bağlı  öldürme
olayı çok  insanidir.  Psikoloji, Roma nın kuruluşu ile  ilgili  efsaneyi  alttan  alta
besleyen önemli  bir motivasyondur.  O  efsanedeki  iki  kardeş arasındaki rekabet,
çok ayrı  nedenlere bağlı olsa  bile,  bizi  bir  noktadan  Habil  ile  Kabil  arasındaki
rekabete  de  gotürür.  Efsanenin  kahramanları olan  Romus  ile  Romulus,  duygu
dünyaları içinde  tam bir insan  olarak  efsanedeki  yerlerini almışlardır .  
  Söz  konusu  bu  efsanede,  bir  aile  hayatının  bütün  ilişkileri  anlatılmamakla  birlikte iki
kardeş arasındaki rekabet ve hırs duyguları, gerçeğe de  çok uygun olup efsaneyi
oldukça canlı ve  etkileyici  bir  namition'a  yerleştirir.  Göktürklerin Bozkurt  
efsanesinde  hem bu  narratian  yoktur hem de  olay,  efsanenin sonunda
  Türk mitolojisinin benimsediği noktaya çekilir yani o  genç, kurtla  evlenir ve çocukları olur.
Ergenekon  Destanı 'nda  da  aile  ile  ilgili  olmak  üzere  sadece  İlhan  adlı
hükümdarın yapılan bir savaştan sonra sağ kalan Kayan adlı oğlu ile  karısını ve
Tukuz adlı yeğeni ile  karısını  görürüz.  Bu  iki  aile,  düşmanın ulaşamayacağı bir
yer  aramak üzere yola düşerler ve sonunda Ergenekon'u  bulup oraya yerleşirler.
Ergenekon  Destanı nda aile  ile  ilgili  olarak anlatılanlar burada başlar ve  biter.
Destanda,  bu  iki  ailenin nasıl  yaşadıkları,  nasıl evlat sahibi oldukları;  dertleri,
üzüntüleri, sevinçleri,  vb.  gibi  duygular verilmemiştir.  Sadece  birçok çocukları
olduğu, Ergenekon'da çoğaldık uı özet olarak söylenmiştir; o  kadar.
Uygurların  hükümdar  soylarının  türeyişlerini  anlatan  efsane  ile,  ilk
 yurtlarından ikinci yurtlarına göçlerini  dile  getiren  Göç  Destanı ve bunların arasına
yerleştirilen Bögü Kağan epizotu tam bir Uygur destanı bütünlüğü kazanır. Böyle
olmakla  birlikte,  Cüveyni'nin  Tarih-i  Cihangüşa 'sında  ve  Çin  kaynaklarında
kayıtlı bulunan bu metinlerde  de  aile hayatı bakımından aradıklarımızı tam  
olarak bulamayız. Bu  efsaneleri  de  gökten inen ışık  motifi  ile  mitoloji  yönlendirir.
Gökten  inen ışıkla sanki  gebe  kalan dağlar -Reşidüddin' in  Camiü't-Tevarih'ine
göre  ise  bu dağların arasındaki ağaçlar- Uygurların tekinlerine  (şehzadelerine)
adeta  annelik  eder.  Beş çocuğun ayrı ayrı beş odada dünyaya  gelmeleri,
 o  odalarda  her  birini  besieyecek  ölçüde  içleri  süt  dolu  emziklerin  asılı  bulunması,
daha  sonra  "göç"  olayının gerçek  yönünün  efsanedeki  ifadesi  demek  olan  ve
buna  yol  açan  bir  olay  olarak  gösterilen  yabancı bir  prensesle  evlenme,  bu
prensesin  diretmesi  üzerine  yurttaki  kutsal  kayanın parça  parça  edilip  Çin'e
gotürülmesi,  bunun  uğursuzluk  getirmesi  gibi  ayrıntılar,  aslında  aile  hayatı
bakımından işlenebilecek  ve  değerlendirilebilecek  ilişkiler  için  yeterli  birer
maya  görünümündedir.  Ne  var  ki  bu  efsaneler  de sanatçısını  bulamamış ve
ancak farklı ülkelerin ve kültürlerin yazılı kaynaklarında büsbütün unutulmaktan
kurtulabilme  şansı elde etmiş olup canlılığından birçok şey kaybetmiş durumdadır .
  Uygur  efsanelerinin  de  gerçekten  destan  öğelerine  sahip olduğu halde,  onları
edebi  bir  metin  halinde  işieyecek gerçek  bir yaratıcının  eline  geçernemiş
olması Türk destan kültürü bakımından bir eksikliktir.
  Türklerin  Anadolu'da  görünmeye başlamalarıyla birlikte,  epope  tipi  destanlar
 da  yerlerini  İslam dininin yapısına uygun  bir  yolda girişilen  savaşları (gazaları)  
konu  edinen  romanımsı destaniara bırakır.  Anadolu'nun Türkleşmesi, Malazgirt  
savaşından  itibaren  başlarsa  da  Türkler'in  Anadolu'da  görünmeye
başlamaları  çok  daha  önceki  yüzyıllardadır.  Özellikle  Abbasi  halifesi  Harun
Reşit zamanında; Tarsus,  Adana,  Misis,  Maraş ve Malatya nın bulunduğu bölgeye
"avasım  illeri"  adı  verilir  ve  buraları  Bizans'a  karşı  bağımsız  bir  yönetim
bölgesi  haline  getirilir.  Sürekli  bir  savaş  alanı  olan,  soygunlar  ve  yağmalar
yüzünden  zaman zaman boşalan bir  tampon bölgeye,  askeri birlikleri takviye  
etmek  amacıyle  Arap  ülkelerinin  çeşitli  yerlerinden  başta Türkler  olmak  üzere
çeşitli  gruplar  getirilerek  buraların  müslüman  nüfusu  artırılınaya  çalışılmıştır .
Avasım illerinde  oturan  askerler,  yaz  ve  kış  demeden  Bizans  ülkesine  akınlar
yaptıkları gibi,  Bizans'tan  gelen saldırıları  da  önlediler .
  Bu  münasebetler,  Türk,  Arap  ve  Bizans  olmak  üzere  üç ulusun epos(Şiirimsi ezgisel Destan)larında
ortak savaşlar ekseninde farklı  açılardan yerlerini  alan kahramanların adları ile
anılan de ranların konusu oldu. Türk eposunda Battal Gazi, Arap eposunda
 Zü'lhimme,  Bizans  eposunda İl Digenis Akritas bu destan edebiyatıarına
kendi ulusarının açısından konu  olan  kahramanlar  olarak  geçtiler .
  Battal-name ve  onu  izleyen  dönemlerde Dadişmend-name ile  Saltuk-name,
adera  bir  trilogya  oluşturarak birbirini  izledi.  Battal-name'de, Bizanslılar'a  karşı
'yürütülen  mücadelelerin  ardından  Danişmend-name 'de  Bizanslılar'la  birlikte
haçlılara  ve  Gürcüler'le  Ermeniler'e  karşı  yapılan  savaş ar  yer  aldı.
 Saltukname'de San Saltuk'un Balkanlar'da yürüttüğü gazalar konu  edildi.
İslamlıktan önceki  dönemlerin  Türk  efsane  ve  destan arına  göre,  daha kısa
süren  bir  gelişme  Caniatina  ve  dinleme  geleneği)  döneminden sonra  kaleme
alınan yazmalar,  bu romanımsı destanların bir  okuma-dinleme  geleneği içinde
yaşamalarını  sağladi.
  Öte  yandan  gerek başlarındaki,  gerekse  içlerindeki  hanım hey!"  ünlemleri
ile  bir. han  huzurunda anlatıldığı  açıkça belli  olan,  Dedem Korkudun Kitabı adı
ile  bir  araya  getirilip  adını bilmediğimiz biri  rarafınqan  bütünlerren  "boy"larda,
Oğuz  Türkleri'nin  özellikle  kuzey doğu  Anadolu  coğrafyasında  giriştikleri
savaş ar,  kendi aralarındaki çekişmeler bir yanı ile  desran,  öbür yanı ile  masal
ve  hikaye  türünün  öğeleri  el  ele  verilerek  anlatılır.  Bundan  dolayı,  kimi
yayımlarda Dede  Korkut Desranları,  kimi yayımlarda Dede Korkut Masalları,
kimilerinde  ise  Dede  Korkut  Hikayeleri  diye  adlandırılır.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 23 Eylül 2012, 18:10:46 »

TÜRK DESTANLARINDA AİLE


Bu  epostan  hikaye  ve  romana  geçiş  döneminin  ürünleri  olan  destanımsı
eserlerin  hepsinde,  değişiklik  yalnızca  türlerde  değildir.  Tür  özelliklerinin
ötesinde, ideolojide,  tiplerde,  mekanda,  üslüpra  da değişiklikler başlar.
Bütün  bu  değişikliklerin ·  arasında  "insan"  da · duygu  ve  düşünceleriyle  bu
eserlerde  daha  belirgin  olarak  yerini  alır.  Her  ne  kadar Türk  mitolojisine  bağlı
eski  destan  ve  efsanelerin  motiflerinin yanı sıra  masal öğeleri yer yer  
kendilerini  belli  ederse  de  "realite"  biraz  daha  ön plana çıkar.
Özellikle  insan"ın  ve  buna  bağlı  olarak  "psikoloji"nin  artık  yerini  almaya
başladığı bu desransı eselerde, doğal olarak  "aile"  de  bütün üyeleriyle göıünür.
Anne-baba,  anne  oğul ,  baba-oğul,  kardeş-kardeş  ve  akraba  ilişkileri  net  bir
görünüm  kazanır.  Aile  bireyleri,  İslamlık öncesi  destan  ve  efsanelerinin
 kahramanları  gibi  birer  silüet  görünümünde  olmayıp;  acı  çeken,  seven,  öç  alan,
özlem  duyan,  kıskanan ,  kısacası  gerçek  bir  insana  özgü  bütün  duygu  ve
düşünceleriyle nefes alıp veren kişilerdir.
  Battatname 'de  ailedeki eşlerin durumunu  gösteren  noktalardan  biri  kadın
tipleridir.  Bu  eseri,  tipleri  ve  motifleri  bakımından inceleyen  Dr.  Hasan  
Köksal'a  göre:  "Batral  Gazi Destanı'nda iki  tip  kadın mevcuttur:  Bunlardan  bir kısmı
İslamiyetİn etkisi  altında,  erkeğin dış  haya tından ayrı  bir  dünyada  ve  ayrı  bir
nizarn  içinde  yaşayan  İslam  kadını  tipi,  diğ eri  ise  epik-feodal  nizamın
özelliklerini  taşıyan  p-kadın tipi.
  "Battalname'de  Bizans  kadın kahramanları arasında bu  ikinci  gnıba girenler
pek  çok  oldukları  halde,  aynı  epik-feodal  kuruluş  halinde  bulunan  İslamlar
arasında kadının böyle  bir rolü  olmadığı görülüyor"  .
  Gene  Dr.  Hasan Köksal ın  değerlendirmesi dOğnıltusunda "Bizans  (lı)  kadın
kahramanları, yiğitlikte,  binicilikte  erkeklerden  geri  kalmayan  alp  tipi  özelliğine
sahip  olarak  görmekteyiz.  Bunlar,  başlangıçta  Hristiyan  bey  kızlarıdır .
Gördükleri  rüya  sebebiyle,  esir  olan  Batral  Gazi'yi  tanırlar ve  ona aşık olurlar.
Onların bu aşkı,  Battal  Gazi'nin  ölümden  ve  zindanlardan kurtulmasına sebep
olur.  Battal  Gazi  bu  Hristiyan  kızlarını,  İslamiyet i  kabul  ettikleri  için sever  ve
onlarla  evlenir"  .
  Battal-name,  Battal  Gazi'nin  birçok  kadınla evlenmesi noktasında kendisinden
önceki  dönemlerde  teşekkül etmiş bulunan mitolojik  yönü  ağır basan  destan
ve  efsanelerden  ayrılıı<  İslamlıktan  önceki  döneme  ait  destanlardan  olan
Oğuz Kağan da,  Uygurca  metinde  iki  kadınla,  islamı metinde  üç  kadınla evlilik
görülür.  Genelde araştırmacılar arasında yaygın olan görüş, eski  Türkler'de  birden
fazla  kadınla evlenme geleneği olmadığı şeklindedir.  Ancak  Oğuz  Kağan
destanı  bir istisnadır .  Battal  Gazi'deki  çok kadınla evlilik,  müslümanlıkta, -belli
koşullar  yerine  getirilmek  şartıyla dörde  kadar  kadınla  evliliğin  açık  tutulmasına  
bağlı  gibi  görünmektedir.  Monogami,  yerini  poligamiye  bırakmıştır.
Battalname'nin  bu  çok kadınla evliliğe  yer  vermesi,  o  dönemlerin reel hayatına
yakından bağı olsa  gerek.  Kız kaçırma olayı da Battal-name'de sıkça kullanılan
bir motiftir.  Kızlar müslümaı;ı olduktan sonra  nikah kıyılır.
Araştırmacıların  Kırgız  Ansiklopedisi"  gözüyle  baktıkları  Manas  DestarJı 'nd
aile  hayatı,  kadın kahramanlar  sayesinde  daha  canlı  olarak  anlatılır.
Prof.  Dr. Ahmet  Caferoğlu,  "Manas,  kahraman  tipleri  ile,  bilhassa  kadın
kahramanların  insanlık  ve  kadınlık  karakterleri  yönünden  cihan  destan  edebiyatı
şeceresinde kolayca  yer alabilir"   diyor.

  Kadın,  çocuğuna yüklü  iken  onda  aslan  veya  kaplan  etine  karşı  önüne  ge-
çilmez  bir aş yerme baŞlar.  Manas ın annesi,  o  daha doğmadan bu  hayvan
etlerini  yemek ister.  Bu,  o hayvanların gücünün çocuğa da geçeceği inancından
gelmektedir .
  Çocuğa ad  verilirken başvunılan taktikler  de  önemlidir.  Bu  konuda  Hüseyin
Namık Orkun şunları belirtiyor:  "Votyaklarcla  ve  Moğoll arda hasta çocuğa
cinleri  şaşırtıp  iyileşineyi  sağlamak için  başka bir  ad  konulduğu da  görülür.  Buna
benzer  bir  taktiğe  Kırgız  Destanı  Manas'taki  kahramanın isminde  rastlıyoruz .
Manas,  Moğolca  "Unutulmuş"  anlamına  gelmekteelir  ve  onun  düşmanları
 tarafından hatırlanmaması,  bilinmemesi  için  bu  ad  kendisine  verilmiştir"  .
  Erkek  çocuklar,  14-15  yaşına basınca toplumda  bir  yer  tutarlar.  Manas,  on
dördüne basınca ordu  devirip han  olur.  Onun oğlu Semetey,  on üç yaşında ok
atar,  on beş inde düşman arını yener.  Colay oğlu Bolat,  on  dördünde yılkıcıların
başbuğu olur.  Manas destanındaki erkek  kahramanlar,  daha  ileride,  hep  çapul
yoluyla  elde  ettikleri kızlarla evlenirler.
  Manas  estanında yer  alan  önemli  motiflerden  biri  de  "öldükten  sonra  dirilme"
motifidir.  Bu  motif,  Batı  epopelerinde  de  görülür.  Bir  Belçika  epopesinin
kahramani  olan  Eulenspiegel  buna  bir  örnektir  Manas  da  ölüp  dirilir.
 Manas  dirilip  de  eve  gelince  Manas ın  annesi,  mem.;sini  ıkararak  
oğlunu  emziriyor.  Bu  noktada  "anne  sütü"nün  önemi  ortaya  ıkı yor.
 Bu  ölçüde  olmasa bile ,  yara nmış  bir  ev adın yarasının  iyileştirilmesinde  
anne  sütünün  etkisini Dedem Korkudun Kit bı da da görüyoruz.  Boğaç Han,  
babasının kırk namerdi tarafından vurulduktan sonra  annesi ve yanındaki  
kırk ince  belli kız onun yattığı yere ulaşırlar. Kızlar dağ  çeğ i  devşirir ve
annesi sütünü sağar.  Bunları  merhem yapıp Boğaç'ın  arasına sararlar  ve
yarasını sağaltırlar.
  Bu  dikkat  çeken folklorik  motifleriyle  de  Oğuz Türkleri'nin dest nlarıyla  el
ele  vermiş  gibi  görünen  Kırgız  estanı Manas,  aile  hayatındaki  ilişkiler  bakı­
rnından da canlı  bir anlatım özelliği  gösterir.  İlk Türk  efsanelerincieki  "insan"  ve
"psikoloji" eksikliği  Manas  destanında görülmez.
  Aile  hayatı bakırnından asıl  dikkatle  üzerinde  durulması  gereken,  eski  Türk
aile  yapısı  bakımından birçok  malzemeyi  içinde  bulunduran  eser  Dedem Korkudun Kitabıalır.
  Daha  çok  han  çocuklarının  başlarından geçenlerin  anlatıldığı  bu  kitapta,
çocuğu olmayanların toplumdaki değerlerinin ,  çocuğu olanlara  bakarak daha  az
oldğu ilk bakışta dikkati  çeker.
 
  Bayındır Han ın  her yıl  düzenleyip  de  Oğuz beylerini  konuk ettiği  taylarda
oğlu  anların  ak  otağa,  kızı  olanrın  kızıl  otağa,  oğlu  kızı  olmayanların kara
otağa oturtuldukları göıülür. Dirse  Han ile  Kam  Bora (Büre)  Bey, bu  ölenlerde
kara otağa  turtulm larını  bir türlü  kendilerine  yediremezler.  Oğuzlar da çocuğu
olmayanları Tanrı'nın  kargadığı(lanetleme)  inanışı  vardır.  Hiç  çocuğu olmayan  beyler,
 Tanrı'dan  kendilerine  bir  erkek  çocuk vermesini  dilerler.  Kitaptaki  "Baba,
oğul kazanır ad  için" sözünden  de  anlaşılacağı  üzere,  erkek  çocuk,  babasının  adının ,
ününü  ve  devletini  sürdürecektir,  yaşatacaktır .  Kiatabın  önsözü  gibi  olan  giriş
bölümündeki  "Ata  adın yontmayan  hoyrat oğul ata  bilinden inince  inmese  yig,
ana  rahmine  düşünce toğmasa yig.  Ata  adın yorıdanda devletlü oğul yiğ" sözü
ev adın  ayırlı  olması  ger kti ine  şaret  eder.  "Devletlü  oğul "  ocağı  söndürmeyecektir.
  "Devletlü oğul kopsa ocağınun közidür"  denir. Aile  ekonomisiyle  de
ilgili  olan  bir sözde  baba  ile  oğul  arasınd ki  ilişki  Oğul  hı  neylesün  baba
ölüp  mal  kalmasa  baba malından ne  faide  ba da devlet  olmasa"  diye  dile -getirilir.
Çocuk sahibi  olmak  isteyen  ailelerin birtakım adetleri  yerine  getirmeleri  de
gerekmektedir. Bunlar;  attan  yg ır,  deveden buğra, koyundan koç kesip tepe gibi
et  yığmak,  göl  gibi  kımız  sağdırmak ,  ulu  toy  eylemek;  ac  görse  doyurmak,
yalıncak görse  donatmak; kuru  kuru  çayiara su salmak,  kara donlu dervişlere
nezirler  vermek"  diye  formüle  edilmiştir.  Bu  formüle  sözlerde  hem  eski  din  ve
inanı rın  hem  de  yeni  nimsenmiş olan müslümanlı ın izleri  vardır.
 Erkeklerin çocukluk dönemi, on beş yaşına kadar sürer.  On beş yaş, erkeklerin
hayatında  bir  dönüm  noktasıdır.  On  beş  yaşına  basanhı.ra, ·bir  yiğitlik
göstermesi koşuluyla, yetişkin gözüyle  bakılır ve  onlara  bu yaşta,  gösterdikleri
kahramanlığı  hatırlatacak  olan  ve  kimliklerini  belirten  adları  konulur.  Boğa
öldüren  Boğaç'a  bu  yüzden  o  ad  verilmiştir.  Dedem  Korkudun  Kitab 'ndaki
çocuklardan bazılarının babaları,  onlar henüz  küçük  iken tutsaktırlar.  Çocuklar,
genellikle  on beş yaşına gelinceye  kadar,  babalarınin sağ olup  lmadığını  bilmezler.
 Ancak  bu yaşa geldiklerinde,  herhangi  bir münasebetle babalarının sağ
olduğunu öğrenirler ve  onları  kurtarmak  üzere  harekete  geçerler.  Bu  çocuklardan  
Uruz,  babası  Kazan  Bey'i;  Yiğenek de  babası  Ka ılık  Koca yı  kurtaran
yiğitlerdir.  Böylece  çocuklar,  bir  yandan  baba sevgisinin soylu  bir örneğini
verirlerken  öte  yandan babalarına erkek  çocuk istemelerinin boşa gitmediğini,
onlardan  sonra  da  ocaklarını  devam  ettirecek  güç  ve  yetenekte  birer  "devletli
oğul "  olduklarını kanıtlamış bulunurlar.
  Delikanlıların  kazandıkları  adlar,  onların kimlik  belgesi  yerine  de  geçiyor.
Kendilerini  tanıtırlarken  bununla öğünürler.  Adını söylememek yadırganır.  "Alp
er  erden adın yaşurmak ayıp olur" sözü  bunu gösterir.  Bugün kullanılan "Yiğit
lakabıyla anılır "  sözü aynı anlamdadır. Ayrıca,  maceraları anlatılırken,  kendi
adlarının  başında babalarının adlarıyla  anılırlar:  Kazılık  Koca  oğlu  Bey Yiğenek,
Eylik  Koca oğlu Alp  Eren  gibi.
 
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 23 Eylül 2012, 18:11:53 »

TÜRK DESTANLARINDA AİLE

Ad verme törenlerinde  eski Türk  gelenekleri sürüp gelmektedir. İslam dininin
bu  alanda  bir etkisi görülmediği gibi  verilen adlar arasında da Ali,  Mehmet,  
Hasan  gibi  adlar  yoktur.  Dedem  Korkudun Kitabı ,  antroponymie bakımından da
eski Türk kültürüne bağlıdır.
  Bir  bey oğlu ad kazandıktan sonra ilk avına çıkDğında, evde  bunun şerefine
de  toy  düzenlenir,  bütün Oğuz beyleri çağrılır.  Gerek Boğaç Han, gerekse Kazan
Bey oğlu Uruz,  ilk  aviarına çıktıkları  zaman,  anneleri  Oğlançuğumun ilk avıdur,
kanlu Oğuz biglerin töylayayım" dilerek hazırlık görürler.
Dedem  Korkudun Kitabı ndaki "boy" adı verilen  hikayelerin  birçoğunun bir
toy  sahnesiyle  başlaması;  toyların,  Oğuzlar ın  hayatında  ne  kadar  önemli  bir
yer tuttuğunu gösterir.
   Bu toyların en büyükleri Bayındır Han ile  Salur Kazan ın verdikleri  toylardır.
Salur  Kazan,  üstelik  evini  de yağmalatır.  Çağırılanlar  iyice  yeyip  içtikten sonra
Salur Kazan, karısının elinden tutarak evinden çıkar, nesi varsa yağma edilir.
Kazan,  yine  eski  zenginliğine kavuşur, sarsılmaz.  Bu  yağma şekli,  Ziya  Gökalp ın
işaret  ettiği  "potlaç"  adetinin devamı gibidir  .
 Yağmaya dayanan  bu  türlü  toylar,  bugün  de  çeşitli  adlar  altında  Anadolu'nun
değişik yörelerinde bir gelenek olarak sürdüıülmektedir .

 Oğuzlar'da,  Bayındır Han  ile  Salur  Kazan'ın tayları  yanında,  başka amaç-
larla  da  toy  düzenlenmektedir.  Hiç  çocuğu olmayanların Tanrı'dan  çocuk
isterken adak niteliğinde düzenledikleri  toylar,  kocanın veya evladın  çıktıkları  avlar-
dan  dönüşleri üzerine  verilen  toylar, savaş dönüşü toyları,  tutsaklıktan kurtulma
sevinciyle  verilen  toylar,  bunlar arasındadır.
  Taylarda  fakir  olanların  karnı doyurolmakta  ve  beyler  ne  kadar  aç
doyurmuşsa toplumda o  ölçüde değer kazanmaktadır .  Uşun Koca'nın oğlu .  Seğrek bir
gün  saygısızca  divana  gelip  oturur.  Beylerden  Ters  Uzamış ona:  "Mere  Uşun
Koca  oğlı,  bu  oturan  bigler  her  biri  oturdığı yiri  kılıcıyıla ,  etmeğiyile alupdur,
mere sen baş mı kesdün, kan mı töktün;  ac mı toyurdun, yalınçak mı tonatdun?"
diye  çıkışır .  Bu  sözler,  bize,  beylerin  divanda  yer  almalarında,  kahramanlıklarının
yanında verdikleri  toylann,  fakirleri  gözetmelerinin  de  ne  derece önemli  rolü
olduğunu gösteriyor.
  
  Dedem  Korkudun  Kitabı nda,  ad  verme  törenleri  sırasında,  babaların
çocuklarına çeşitli  bağışlarda bulundukları, bu  arada  bir de  ev armağan ettikleri
görülür.  Babaların çocuklarına ev  vermelerinin  eski  Türk  hayatında ,  özellikle
Dedem Korkudun Kitabı'nda özel  bir anlamı vardır.  Çünkü  kahraman,  bu  
olaydan sorua  tam  bir  erkek sayılacak,  baba  evinden ayrılarak kendi başına ayrı bir
yuva kuıup onun yönetimini üstlenecektir.
  Ziya  Gökalp,  eski Türkler'deki evlenmelerin nasıl olduğunu açıklarken kahramanlık
sınavı geçirmiş bir erkeğin, önce  "erkeklik kıymetini, ildaş mahiyetini  ve
vatandaşlık hakkını" kazandığını, böylece  babasının veliliği  altından çıkarak hakanın
 veliliği  altına  girdiğini "  söyler.  Dedem  Korkudun  Kitabı nda da  ad  alan
erkeğin Bayındır  Han ın  ordusuna  karıştığı  dile  getirilir.  Gene  Ziya  Gökalp,
"Bundan dolayıdır ki Türkler'de  her izdivaçtan  yeni bir ev doğardı.  İzdivaca evlenmek
ve  'ev  bark sahibi  olmak'  denilmesi bundandır"  diye  ekler .
 Dedem  Korkudun  Kitabı ndaki  delikanlılar  evlenmek  istediklerini  babalarına
Oğlu olan  evermiş  kızı  olan  göçürmüş" diyerek  iletirler.  Bamsı Beyrek
böyle  deyince babası ona "Oğuz'da kimin kızını alıvereyim?"  diye sorar. Bunun
üzerine Beyrek de: "Baba mana  bir kiz  alıvir kim men yirümden turmadın ol turmah
gerek,  men  kara  goç  atuma  binmedin  ol  binmeh  gerek,  men karımuma
varmadın ol  mana baş getürmek  gerek,  bunun  gibi  kız  alıvir  baba mana"  der.
  Kan Turalı da evlenmek istediği kızda aynı nitelikleri arar.  Çünkü Oğuzlar, kadını
alp  erkek tipine yaklaştırmışlar ona erkekle · başabaş bir değer vermişlerdir .
Bu  kitapta delikanlıların eşierini daha  çok kendi halkından seçtikleri  görülür.
Yalnız Kan Turalı Trabzon tekfi.ırunun kızı ile  evlenir.  Evlenmelerdeki esaslardan
biri  de monogrami  olmakla  birlikte  Beyrek'in  uzun süre  tutsak kaldığı Bayburt
hisarından kaçmasına yardım eden tekürün kızını da  kendisine  ikinci  bir eş olarak
aldığı görülür.
 Akraba evliliğine örnek olarak da Kara  Budak ın,  amcası Kazan Bey'in kızı ile
evlenmesi  gösterilebilir.
Bu  kitaba  göre, düğünden önce oğlan tarafı  kız tarafına bir  isteyici  gönderir.
Beyrek'in  "boy"unda  bu  görevin  Oğuz halkının ileri  gelenlerinin  isteği  üzerine
Dede  Korkut'a  verildiği  anlatılır.  Dede  Korkut,  Banı  Çiçek'in  kardeşi  Deli
Karçar'a  gider  ve'Tanrı nın  buyruğı-y-ıla  peygamberün  kavli-y-ile  aydan  aru
günden  görklü  kız  kardaşun Banu  Çiçeği Bamsı Beyreğe dilerneğe gelmişem"
der.  İslam adetinin etkisi  çok açık olan bu kız isteme  tekerlemesi,  bugüne  kadar
aynı kalıp içinde söylenegeliniştir.  Kan  Turalı da Trabzon  tekfurunun  kızını
isterken aynı tekerlerneyi söyler.
 Türkler'de  evlenmelerin  eski  dönemlerden  bu  yana  nikaha bağlı olduğu biliniyor.
Nikahtan  önce,  erkeğin,  alacağı  kızın  velisine  bir  miktar  mal  vermesi
adettendir.  Erkek tarafının  verdiği bu  mala  kalin denilirdi.  Kalin  ekseriya  at  ve
koyunlardan ibaret olurdu.  Buna mukabil kız tarafı da erkeğe bir  hediye verirdi" .  
Kız tarafının  erkek  tarafından  ağırlık  istemesi  adeti  Oğuzlar da da vardır.
Kan  Turalı'nın  "Altun  akça  mı ister;  katır  biserek  mi  ister?''  sorusu  ile  Deli
Karçar ın Dede Korkut'a söylediği sözler,  bunu gösterir.
 Düğünden önce nişan yapılır .  Nişan; yüzük takma şeklinde olduğu gibi, beşik
kertme şeklinde de yapılmaktadır. Beşik kertme  ile  ilgili  olarak Abdülkadir İnan,
"Eski  Oğuzlar da küçük çocukları nişanlarken bu sözleşmeye sadık kalacaklarını
teyit için çocukların beşiklerini kertmişlerdir .Beşik kertme yavuklu deyimi de bu
adeti  bildirir"    demektedir.
 Nişandan sonra düğün hazırlıklarına başlanır.  Adet olduğu üzere,  evlenecek
yiğit bir  ok atar;  ok nereye düşerse gerdek  de oraya dikilir.  Nişan "kiçi düğün",
düğün de  "ulu  düğün" sözleriyle  verilir.  Düğün eğlenceleii sirasında güvey  ve
arkadaşları ,  güveyinin yüzüğüne niş n alıp ok  atarlarken kadınlar ayrı bir yerde
eğlenirler.  Düğün sahipleri;  attan  aygır,  deveden buğra,  koyundan  koç  kesip
büyük  taylar düzenlerler ve  bütün Oğuz beylerini ağırlarlar.  Eğlenceler yedi  gün
yedi gece veya kırk gün kırk gece sürer.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 23 Eylül 2012, 18:12:57 »

TÜRK DESTANLARINDA AİLE


Hem gelin hem de güvey, düğün günü kırnuzı kaftan giyerler.  Bu  kaftanlar gelin
  ve  güveyi tarafından karşılıklı  olarak  birbirlerine  düğünden önce  gönderilir.
Düğünlerde  kırmızı  gelinlik  giyilmesi  Anadolu'daki  bazı  yörelerde  bugün  de
folklorik  bir adet olarak yaşamaktadır.
  Eğrek ile  Seğrek adlı  bey çocuklarının düğünleri aynı anda yapıldığı için  bu
kardeşler aynı zamanda  bilbirlerinin sağdıcı da  olurlar.
  Dedem Korkudun Kitabı, nikah yolu  ile  evlilik esasına göre kurulmuş bulunan
Türk  ailesinin  hangi  temellere  dayandığını göstermesi  bakımından da  gerekli
malzemeyi içerir. Karı-kocanın karşılıklı  ilişkilerinde ;  anne  ve  babanın çocuklarına
beslediği  sevgide,  çocukların  anne  ve  babalarına   gösterdiği  saygıda,
kardeşlerin  dayanışmasında birtakım erdemler yatmaktadır.  Boşanma diye  bir
olaydan  söz  edilmeyen  bu  kitapta  ailenin  her  kişisi ,  yuva yı  yaşatmak için
üzerlerine düşen görevleri  yerine  getirir.
Kadınlanna, okşamalık türü sözlerle:

Berü gelgit başum bahtı ivüm tabtı
Evden çıkup yarıyanda selvi boylum
Topuğında sarmaşanda kara saçlum
Kurılı yaya benzer çatma kaşlum
Koşa badem sığmayan tar ağızlum

diye seslenen erkeklerin bu seslenmelerinde,  edebi bir metnin beklediği söz sanatlarının
ötesinde  gerçekten sevgi  ile  dolu  bir yüreğin atışlan  okunur.  Kendisine  bu  ölçüde
bir sevgi  gösterilen  kadın,  eğer bir  de  anne  olamazsa,  çocuk
doğuramazsa,  o  zaman erkeği tarafından çok ağır bir dille hırpalanır:

Han kızı yirümden turayın mı
Yakan ile boğazından tutayın mı
Kaba ökçem altına salayın mı
Kara pulat öz kılıcum eli me alayın mı
Öz gevdenden başunı keseyin  mi
Can tatlusın sana bildüreyin mi
Alça kanun yir yüzine dökeyin mi

Dedem Korkudun Kitabı na göre, Oğuz Türklerinin  aile  hayatlannda  demokratik  
bir  anlayış  söz  konusudur.  Erkekler,  ailelerini  ilgilendiren  durumlarda
yalnız  başlarına  karar  verip  hareket  etmezler;  kadınlannın  da  o  konudaki
düşüncelerini öğrenmek isterler.  Görgü gereğince,  kızlarun yolı evveldir".
Kadınlar da  erkeklerinin saygısını hak  eden kimselerdir.  Kadınlar erkeklerine
içten  bağlıdır.  Bu  bağ ılığın  bir  yanında  kız  annesi  ile  babasının  payı vardı .
Kadın, erkeğine:

Başum babtı ivüm tabtı
Han habamun güyegüsi
Kadın anamun sevgüsi
Atam anam virdüği

diye sesienirken  annesiyle babasırun gözünde erkeğinin nasıl  biri olduğunu da
anlatmış olur.
  Aynı zamanda  kadının gözünü  tığında  gördüğü ilk  erkek,  kendi  nikahlı
eşidir.  Bu,  hikayelerde şöyle anlatılmıştır:

Göz açuban gördügüm
Gönül  verüp sevdiğim
 
Kadırun kocasına ne  kadar bağlı ve  ona sadık olduğunu ,  kocası cenge giderken  
bir  Oğuz hanımının  söylediği  "Erkek  sineği  ü ze rime  kondurmayayım"
sözünde buluyoruz.  Namus ve iffet  kavrani.lan  çok önem taşır.  Bu bakımdan Dedem
  Korkudun  Kitabı ndaki  Oğuz kadınları ,  Odisse'deki  Penelopea  ile  boy
ölçüşmede ondan hiç  de  geri  kalmaazlar.
 Kadının erkeği uğrunda ölümü  bile  göze aldığını  gösteren  en çarpıcı  örnek
ise  Deli  Dumrul'da  bulunmaktadır .  İslamiyetin  henüz  tam  olarak yerleşmediği
dönemlerle  ilgili,  mitolojik  yönü ağır basan  bir  hikaye  olmakla  birlikte,  kadının
erkeği  için  göze  aldığı  fedakarlığı  dile  getirmesi  bakımından önemli  olan  bu
hikayede  Deli  Dumrul,  canını  almaya  gelen  Azrail'e  "Sen  aradan  ık.  Benim
camını alacaksa Tanrı  sın "  deyince,  kendi  canı yerine  can bulması koşuluyla
Tanrı Deli  Dumrul'u  bağışlar.  Önce  babasından,  ardından annesinden  can
isteyen  Deli  Dumrul,  her  ikisinin  de canlarını  oğulları  yerine  vermeyi  göze  
alamayışları üzerine,  kendisine  iki oğlancık doğurmuş olan  helaline  gidiyor.
Durumu  anlatıyor .  Karısının  kendisinden  sonra  evlenebileceğini  söyleyip  iki
oğlancığı öksüz  bırakmamasını vasiyet  ediyor.  Bunları söyler  söylemez,  karısı,
Deli  Dumrul'un  kendisine  bağışladığı  her  şeyi  reddediyor.  Anasıyla  babasına
öfkeleniyor.  Kocasının yaşaması için  onun yerine ölmeyi  göze alıyor.  Hikayenin
daha sonraki  bölümünde Deli  Dumrul'un da karısının ölmesine  razı olmayarak,
Allah'a şöyle yalvardığı görülüyor:

Alur isen ikimüzün canın bile algıl
Kor isen  ikimüzün canın bile kogıl
Keremi çok kadir Tanrı.

  Mitolojik  yönü  bir kenara bırakılarak hikayeye beşer'i açıdan bakıldığında, temayı
üstün  erdemierin yoğurduğu ortaya çıkar.

  Deli Dumrul, oğlancıklannın öksüz  kalmamasını ister.  Öksüz çocuğa, kitabın
içindeki  boy ların  birinde  geçen  "Öksüz  oğlan dili  acı  olur" sözünde  de  rastlanılır.  
Anne  ve babaların çocuklarını  kendi sağlıklarında en  iyi  eğitimi vererek
yetiştiı-rneye dikkat edip özen gösterdikleri gözden kaçmaz.
Kitapta,  destan  anlatımı  içinde  annelerin  çocuklarına  "dolap  dolap  at
sütlerini  emzirdikleri",  onları  "do lama  beşikierde  beledikleri"  dadılara  ıs­
marladıkları "  bildirilir .
  Kazan Beğ Oğlu Uruz Beğ'in Tutsak Olduğu Boyu"nda yer  alan  "Ol  zamanda
oğul ,  ata sözin  iki  eylemez  idi.  İki  eylese ol oğlanı  kabul  eylemezler  idi" sözü,
çocuğun babasına karşı davranışını ortaya  koyar.  Bu söz,  aile eğitimi ile  ilgili  bir
kuralı dile  getirmektedir.
   Oğuz erkekleri,  sahip  oldukları  bütün  hünerleri  çocuklarına da  öğretmeye
çalışırlar.  Kazan  Bey,  bir  toplantı  sırasında  yanındakilere:  "Bigler  siz  yigünüz,
içinüz; sohbetünüz  tagıtmanuz, men  bu oğlanı alayın,  ava  gideyin,  yidi  günlik
azuğ ile  çıkayın;  oh atduğum yirleri,  kılıç  çalup baş kesdüğüm yirleri göstereyin.
Sonra oğlana gerek olur" der.  Bu  eğitim ve öğretimi alan çocukların bir yiğit ol-
maları  üzerine  de  babalar  "Oğlumun at  seğ rdişin,  kılı ç  çalışın,  ok  atışın
öreyim, sevineyim, kıvanayım"  diyerek öğünürler. Korkak oğul sevilmez  ve  istenmez.
Oğlu  Uruz'un, değil gerçekten savaştan kaçtığını duymak;  gelen haberler
üzerine  öyle  sanmak  bile  babası  Kazan  Bey'i  öfkelendirmeye  yeter.  "Bigler,
tanrı bize  bir  kür oğul virmiş,  varayın anı anası  yanından alayın,  kılıc  ile  parala ayın,
altı  bölük  ideyin,  altı  yolun ayrıdında bırağayın"  diye  acı acı söylenir.

 Aile  içindeki  ilişkiler  ve  değer yargıları,  kitabın hem giriş  bölümünde,  hem
de  içindeki  "boy"larda,  atasözü  halinde  dile  getirilir.  Bunların belli  başlıları
şöyle  gösterilebilir:

"Ana hakkı Tanrı hakkı. "
Konşı hakkı Tanrı hakkı. "
Kız,  anadan  görmeyinçe  öğüt almaz."
Oğul, atadan  görmeyinçe sofra  çekmez. "
"Güyegü oğul olmaz. "
"Yad oğlı saklamağı a oğul olmaz;  böyüyende salur gider,  gördüm demez. "
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.927


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #5 : 23 Eylül 2012, 18:14:05 »

TÜRK DESTANLARINDA AİLE


Eski Oğuz erkeklerinin bir baba olarak  gönüllerinde  yatan dileklerden biri  de
çocuklarını,  sağlıklarında  evlendirmektir.  "Bundan  yigregi  yohdur  ki  gözüm
görür iken oğul gel seni i vereyim. " dedikleri göıülür.
Çocukların da babalarına karşı  büyük saygıları  vardır .  Bir  Oğuz delikanlısı,
babasının izni  olmadan  ava  bile  çıkamaz .  Çocuklar  bir  tehlikeyle  karşılaşsalar
bile  babalarının  kendileri  uğrunda canlarını  ortaya  atmalarını  içlerine  sindiremezler.
  Çünkü eski Oğuz görgüsü,  terbiyesi gereğince  "Oğul içün ata ölmek ayıb
olur."
 "Ana hakkı tanrı  hakkı "  diye  bilen  Oğuz genci,  hangi yaşta olursa  olsunlar,
annelerinin  gönlünü kırmaktan çekinir,  onu hoş tutmaya çalışır.  Anneye seslenişte
"ağ pürçekli  izzetlü  canum ana"  diye  gönül alıcı,  iç  açıcı  "okşamalık",  tipi
sözler kullanılır .  ·  ·
Dedem  Korkudun  Kitabı nda,  yalnızca  kadın  tipleriyle  ilgiliymiş  gibi  gö-
rünen,  ama  aynı  zamanda  aile  yaşantısı  bakımından  da  birtakım  görüşleri
içeren  bölümlerden  biri  de,  girişinde  "Dede  Korkut  dilinden  ozan  aydur"  diye
başla yanıdır:
  "Karılar  dört  dürlüdür:  Birisi  ev yapan sulpdür, birisi solduran sopdur,  birisi
dolduran  toptur,  birisi  evün tayakıdur,  birisi  niçe  söylerisen  bayağidur.  Ozan,
evün tayağı oldur ki  yazıdan yabandan eve  bir udlu  konuk gelse,  er adam evde
olmasa, öl anı yedürür,  içürür, ağırlar ,  azizler,  gönderür: Ol ayşe  Fatma soyudur.
Hanum,  anun bebekleri bitsün, ocağuna buncılayın avrat gelsün.
  "Geldük  ol  kim solduran sopdur, sabahtanca  yerinden  urudurur,  elin yüzin
yumadan  dokuz  bazlamaç  ile  bir  küvlek yağurt gözler,  doyunca tıka  basa  yer,
elin' böğrüne urur,  aydur: Bu evi hara, olası ere varaldan berü dahi'  karnum doymadı,
yüzüm gülmedi, ayağum paşmak,  yüzüm yaşmak görmedi,  der.  Ah nolaydı,
bu  er öleydi,  birine dahı varayıdum, umarumdan yahşı uyar olayıdı ,  der.  Bunun
biginün Hanum  bebekleri bitmesün, ocağuna buncılayın avrat gelmesün.
"Geldük  ol  kim  dolduran topdur, kuşluk uyhudan uyanur kalkar,  depdenince
yerinden uru-durur; elin yüzin yumadan abanun ol ucundan bu ucuna,  bu ucundalı ol  
ucuna çarpışdurdu, kov kovladı ,  din  dinledi, sabahdan öyleyedence  gez-
di.  Öyleden sonra,  evine  geldi,  gördü  kim uğıu köpek,  yige  daha  evini  birbirine
katmış,  tavuk  kümesine, sığır damına dönmüş. Komşularına çağırur ki:  Kız Zeliha,
  Zübeyde, Üıüveyde, Can-kız, Can-paşa, Ayna Melek,  Kutlu Melek,  ölmege yitmege
  gitmemişidüm, yatacak  yerüm  gine  bu  harab-olasıyıdı;  nolayıdı  benüm
evüme bir lahza bakayıdunu ,  konşu hakkı, Tanrı  akkı deyü söyleder,  der.
 Bunun gibinün hanım bebekleri  bitmesün, ocağuna buncılayın avrat gelmesün ..
"Geldük ol  kim  nice söylerisen bayağıdur, evine  yazıdan yabandan  bir  udlu
konuk gelse,  er adam evde olsa, ana dese ki  dur,  etmek getür, biz de yeyelüm,  bu
da  yesün  dese,  bişmiş etmeğün bekaası olmaz,  yemek  gerekdür.  Avrat  aydur:
Neyleyeyüırt, bu yıkılacak evde un yok, elek yok,  deve değirmenden gelmedi, der.
Ne  gelürise  benüm sağnma gelsün deyü elin gotüne urur, yönüneger ve sağrısın
erine  döndürür.  Bin söylerisen birisini  tutmaz,  erin sözünü kulağına koymaz.  Ol
Nuh  Peygambeıün  eşe ği  aslı dur,  andan  dahı ·sizi  Han um  Allah  saklasun,
ocağunuza buncılayan avrat gelmesün" .
  Aile  içindeki  tutum  ve  davranışları ,  kocalarına  karşı  takındıkları  tavırları
bakımından dörde  ayrılan bu kadın tiplerine  kitabın içindeki  "boy"larda ayrıca
yer verilmiştir .  Bu  kitapta,  olumlu  ve  olumsuz  kadın tiplerinin  hepsi  bir  aradadır.  
Bunların arasında Beyrek'le  ilgili  "boy"da,  kırk oynaşlı Boğazca Fatma  ile
Kısırca Yenge  gibilerinin adı geçer.  
 
  Övülen,  yüceltilen  kadin tipleri  ise azanın "ev yapan sulp"  dedikleridir.  Bunlar,
aile  içinde kocalarına eş,  çocuklarına anne  olmalarının yanında alp  tipine
uygun kadmlardır. Kocaları tutsak düştüğünde, onları kafir  elinden kurtaran Burla
Hatun ile  Selcen  Hatun  böyledirler.  Oğlu Boğaç Han ı  kurtaran  hatun  da  bu
tiptedir.  Onun,  kocası  Dirse  Han'a  hitabı  (soylama sı),  ana-oğul  ilişkilerini
bütün içtenliğiyle  dile  getiren  ve  eviadımyitirmiş bir  annenin .duygu  dalgalanmalarını
bütün  etkili  yönüyle  ortaya  döken  teatral  bir  konuşmanın gerektirdiği
öz  ile  dopdoludur.
  Dedem Korkuduın Kitabı'nda, Oğuz Türkleri'nde  aile  konusu,  hemen  hemen
her  yönü  ile  varlığını  duyurur.  Parçalar bütünlendiğinde.  ortaya  çıkan aile  tipi,
günümüzde de üzelliklerinden birçoğunu kaybetmeden yaşayan Türk ailesidir.
Anadolu'da  oluşmaya başlayan Türk  edebiyatında,  çağdaş edebiyat  türleri
henüz  kendi  alanlarında  belirmeye  başlamadığından bu  türlerle  ilgili  kavramlarla
onu  dilde  belirleyen  terimler  de  yerini  bulamamıştır.
  Gerek  halk edebiyatında, gerekse  divan edebiyatında uzun manzum  eserlere
destan  denildiği  gibi,  tarih  alanındaki eseriere  de  destan  adı  verildiği  görülmektedir.
 Halk edebiyatı içinde aşık edebiyatı kendi nazım şekilleri ve  türleriyle
ayrı bir  yer  tutmaya  başlayınca,  koşmaların hane  sayısından daha  çok  sayıda
hanelerle  çalınıp  söylenen  veya  yazılan destanlarda  çok  çeşitli  konular  ele alınır.
  Bunlardan  bir  tip  olan  savaş  destanlarında,  yurdu  için  çarpışmaya  giden
yiğidin  anasını,  babasını,  karısını,  çocuklarını  nasıl  özlediğine  de  yer  verilir.
Savaş destanlarının lirik  yönlerinden biri  de  bu özlemdir.
Gene savaş destanlarında, ailenin  kutsallığına  bağlı olarak  "ırz" ve "namus"
kavramlaima  ne ölçüde  büyük önem verildiği de göze  çarpar.

Yesir gitti gün görmedik batunlar
Sağ ol  dişahım ırz elden gitti

deyişi,  sağ ol  padişahım"  sözündeki ince  alayla  öfkeyi  kendisinde  toplayan  bir
yakınmadır.  Bir  yandan  da  aile  özlemi:
 
Hüseyn'im der ki usta ne oldu
Sıladan çıkalı  dokuz yıl oldu
Ufacık tefecik yavrular kaldı
Kulun duasını al padişahım

seslenişinde,  yavrularını  özlemiş bir  babanın  alvarışları  şeklinde belirir.  Aile
bireyleri  içinde  annenin  yeri  başkadır.  Savaşa  gitmiş  olan  genç,  anasını
düşünür,  hayal  ederken;  içinden  geçenleri,  onun ağzından söylenmiş bulunan
bir desranda yalın bir anlatımla dile  getirilmiş  buluruz:

Anama söyleyin damda yatmasın
Oğlum gelir diye ümit etmesin

Böyle  savaş  ortamında  aile  bireylerini  özlemeye  yer  veren  savaş  destanlarının
yanında, asıl  aile  hayatını,  kimi  zaman  gerçekçi  yönleri  ile,  kimi  zaman
da  taşlamaya  yol  açan  güldürücü  ve  aksak  yönleri  ile  ele  alan  destanlar  da
vardır.  Bu  destanların  içinde  ''Kötü  Avrat  Destanı"nda  "evine  bağlı  olmayan
tembel  bir  kadın anlatılmakta,  o  durumda  olan  bütün  kadınlara  yönelik  bir
eleştiri  yapılmaktadır " .
  "Aile  konusundaki  ikinci  destan  ise  evliliğin  başlangıcını ve  daha  sonraki
dönemlerini  anlatıyor.  Gedayi  adlı  bir  şair  adına  kayıtlı  destanda,  birinin
aracılığıyla  evlenen  iki  gencin  evlilik  serüvenleri,  zaman zaman  çok  gerçekçi
çizgilerle  verilmektedir. Evliliklerinin  ilk  zamanlanndaki  güzel  günlerin sona  ermesi
 ve  kadının  ekonomik  güçlerini  aşan  isteklerde  bulunması sonucunda
eşierin  ayrılmalarına  kadar  giden  aile  içi  bunalımlar  ve  çatışmalar,  destanın
ana temasını oluşturmaktadır"  
  Aile  hayatının ve  aile  bireyleri arasındaki ilişkilerin  ters  yönlerinin  dile  getirilmesi,
daha  çok fıkralara  bırakıldığından bu  konudaki  destanların sayısı biraz
da bu yüzden epeyce azdır.
  Türk destanlarında, Türk ailesini  oldukça canlı bir yapıda sunan Dedem Korkudun
Kitabı nın dışında, beklenilen  netlikte  vermekten uzak  kalan bu  eksiklik,
sonradan  ortaya  çıkan roman  türü  ile  de  giderilmiştir.  Edebi  türler  ile  konular
arasında  bu  bakımdan da  bir  ilişki  bulunmaktadır.  Asıl  işlevi,  savaşları,  o
savaşlardaki yiğitlikleri  dile  getirmek olan destanlarda  aile  konusunun bu  boyutlarda
 kalması da doğaldır.


Prof.  Dr. Bilge Seyidoğlu
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.083 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.009s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.