Türk'ün Ulu Atası: “Oğuz Kağan"
Türkçü Turancı Otağ, Kurt ini
 
*
Esenlikler, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun. 23 Kasım 2017, 12:32:52


Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Otağ Kuruluş Tarihi: 10 Ekim 2008


Random Image
Sayfa: [1] 2 3 ... 5
  Yazdır  
Gönderen Konu: Türk'ün Ulu Atası: “Oğuz Kağan"  (Okunma Sayısı 52187 defa)
0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« : 18 Mayıs 2010, 19:59:24 »

                  
  TÜRK'ÜN ULU ATASI : “OĞUZ KAĞAN“
Orta Asya’nın bozkurtları olan Türkler, M.Ö. 234 yılına geldiklerinde Tanrı tarafından Oğuz (Mete) adında bir kişi oğlu ile ödüllendirilmişlerdi. Çin’in kendisini mutlak egemen olarak bildiği ve çevresindeki uluslar üzerinde baskı kurmaya çalıştığı bir dönemde, Orta Asya çok büyük olayların yaşanacağı bir döneme adım atıyordu. Bir cihan imparatorluğu kuracak olan Oğuz Kağan acuna gelmiş ve daha gözlerini açtığı andan itibaren mucizeleriyle kutluluğunu ortaya koymaya başlamıştı…
Türk tarihinin kuşkusuz en büyük kağanlarından biri olan Oğuz Kağan, gerek yazılı kaynaklarda, gerekse de sözlü edebiyatta süregelen Oğuz Destanı‘nda anlatıldığı üzere, yaşamı mucizelerle dolu olan bir Türk yiğididir. Doğduğu gün onun Tanrı’nın kutuna sahip olduğu anlaşılmış ve mucizeleri görülmeye başlamıştır. Yalnızca doğduğu gün annesinden süt emmiş, daha sonra bir daha süt emmemiştir. Çok kısa sürede büyümüş ve bir yaşına girmeden konuşmaya başlamıştır. Yaşını doldurmadan okunu ve yayını alıp ava gittiği ve tüm Türk elinde ününün hızla yayıldığı, yine mitolojik ögeleri de barındıran Türk destanlarında belirtilmektedir.
Oğuz Kağan’ın adı, doğduktan bir süre sonra konulmuştur. Çünkü Türklerde ad verme geleneği böyledir. Gök sakallı ve ay yüzlü bir bilge (bu bazen de çocuğun babası - annesi olur) çocuğun özelliklerine bakarak, ona uygun bir ad verir.1 Hatta bir rivayete göre, Oğuz Kağan kendisine “Oğuz” adının verilmesini kendisi istemiştir. Burada belirtilmesi gereken başka bir konu da, Oğuz Kağan ile Mete Han‘ın aynı kişi olduklarıdır. Oğuz adı, babası Teoman tarafından verilen addır. Mete ise, Çin kaynaklarında Oğuz Kağan’ı belirtmek için kullanılan addır. Orta Asya Türk tarihi hakkında, Türkler tarafından yazılmış yazılı kaynaklar olmadığı veya henüz bulunamadığı için, Türklerin çevresindeki ulusların tarihi kaynaklarına bakarak bilgi edinilir. Bu kaynaklar içinde kuşkusuz en önemli olanları, Çin kaynaklarıdır. Çin kaynaklarında Oğuz Kağan için “Mao-tun” (Mete) diye seslendirilen bir ad kullanılmıştır. Bu sesletim, bugünkü Çinceye göre yapılmaktadır. Eski Çinceye göre sesletim yapılacak olursa, “Bak-tut” biçiminde bir ad karşımıza çıkar. Bu adın da, Eski Türkçedeki “Bağatur” adını karşıladığı düşünülmektedir. Bu bilgiler göz önünde bulundurulursa, Oğuz Kağan’ın adının Bahadır’dan başka bir ad olmadığı da söylenebilir. Fakat Türklerce yaygın olarak kullanılan ve benimsenenler Oğuz ve Mete adlarıdır.


Mete Han‘ın acuna gelişi, Oğuz Destanı‘nda şöyle dile getirilir:
[...] Aydın oldu gözleri, renklendi, ışık doldu,
Ay Kağan’ın o gündü, bir erkek oğlu oldu.
Gömgök, gök mavisiydi, bu oğlanın yüz rengi,
Kıpkızıl ağzıyla, ateş gibiydi benzi.
Al al idi gözleri, saçları da kapkara!
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!
Geldi ana göğsünde, aldı emdi sütünü,
İstemedi bir daha, içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister, aş, yemek ister oldu.
Etraftan şarap ister, eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi, söyler konuşur oldu.
Kırk gün geçtikten sonra, yürür oynaşır oldu. [...] 2
Oğuz Kağan’ın betimlemelerinden hareketle çizilen farklı resimler:


Oğuz Kağan’ın babası, Teoman’dır.3 Bu ad da Çin kaynaklarından alınmıştır. Teoman adı, bu hâliyle yabancı kökenli bir sözcük gibi durmaktadır. Fakat bu adın aslı, Eski Türkçedeki “Tuman” (duman) adıdır. O dönemde Tuman, Türkler arasında sıkça kullanılan bir addır. Mete’nin babası olan Tuman’ın iki oğlu vardır. Teoman’ın büyük oğlu olan Mete Han, küçük yaşta kahraman bir savaşçı gibi ava gitmeye başlamıştır. Yine Oğuzname’de geçen bir olay şöyledir: 4 Türk yurdunda Türk budununa musallat olan; koyunları, geyikleri ve insanları yiyen bir gergedana kimsenin gücü yetmiyormuş. Oğuz Kağan resimlerde tek boynuzlu, gergedana benzeyen bu hayvanla yiğitçe mücadele etmiş ve sonunda onu öldürmüştür. Bu olaydan sonra Mete’nin kahramanlığı tüm Türk eline yayılmaya başlamıştır.
Mete büyüyünce, babası ile arası açılmıştır. Bunun için iki rivayet vardır: Birincisine göre Oğuz (Mete), atalarının inancına ters düşünceleri benimsemiştir. Eski Türk inancında var olan Ongunlara ve kutsal sayılan nesnelere karşı çıkmıştır. Bu da tüm budun (ulus) tarafından kötü karşılanmıştır. Babası, Oğuz ile evlenmesini istediği gelinlerini yanına çağırır ve onlara, neden onlarla değil de kendi seçtiği kişiyle evlendiğini sorar. Kızlar ise, Oğuz‘un farklı bir dini benimsediğini ve evlenmek için kendilerinin de o dini benimsemesini şart koştuğunu söylerler. Yalnızca son kız bu dileği kabul ettiği için, onunla evlendiğini belirtirler. Bunun üzerine Teoman, kutsal değerlere ihanet eden oğlunun öldürülmesi gerektiğini söyler ve ordusuyla birlikte harekete geçer. Oğuz’un karısı hemen bir kadınla Mete’ye haber gönderir. Mete Han, babasının kendisini ortadan kaldırmayı düşündüğünü öğrenince Türk eline bir elçi gönderip “Babamdan yana olanlar orada kalsın, benden yana olanlar ise benimle gelsin.” demiştir. Mete’nin din değiştirdiğini düşünen Türk budunu, çoğunlukla Teoman’ın (Kara Han’ın) yanında kalmış, bir kısım ise Mete’nin yanına gitmiştir. Bunun üzerine iki taraf da hazırlıklara başlamış ve Mete’nin ordusu ile Mete’nin babası olan Kara Han’ın ordusu vuruşmaya başlamıştır. Bu vuruşmada Kara Han ölmüş ve Mete M.Ö. 209′da tüm Türk iline kağanlığını duyurmuştur.5
İkinci rivayete göre ise Teoman, tahtını küçük oğluna bırakmak istediği için, Mete’yi ortadan kaldırmayı düşünmektedir. Bunun için Mete’yi, Tanrı Dağları’nın kuzeybatısında yerleşmiş bir topluluk olan Yüe-çi’lerin yanına göndermiştir. Bir süre sonra da nedensiz olarak Yüe-çi’lere akın başlatmıştır. Bunun üzerine Yüe-çi’ler Mete’yi öldürmek veya tutsak etmek için yakalamak istemişler; fakat Mete Han, atı hızlı koştuğu için kaçmayı başarmıştır. Mete’nin gösterdiği bu yiğitlik üzerine Teoman, Mete’yi ödüllendirmiş ve 10.000 kişilik bir tümeni oğluna armağan etmiştir.
Mete Han, babasının armağan ettiği 10 bin çerilik orduyu kendi yöntemine göre eğitmiş ve tarihin en disiplinli ordularından birini kurmuştur. Askeri dehası ile onluk sistemi kurmuş ve vızlayan okları icat etmiştir.6 Kemik okların ucuna açılan deliklerin vızıldaması ile gittiği yere işaret eden bu oklar, Mete’nin çerilerini (askerlerini) eğitmesinde çokça işe yaramıştır. Çerilerini çok disiplinli olarak yetiştirmek isteyen Mete Han, buyruklarını yerine getirmeyen çerilerinin başını kesmiştir. Çerilere, nereye ok atarsa bütün erlerin oraya ok yağdırmasını emretmiştir. Dağın eteğindeki bir taşa ok atan Mete’nin tüm askerleri, taşı ok yağmuruna tutmuşlardır. Daha sonra okunu, üzerindeki atın gövdesine doğru atan Mete’nin çerilerinin bir kısmı, Mete’nin atına ok atmaktan çekinince, ok atmayanların başını kesmiştir. Hatta bir gün Mete, sevgilisine ok atmış, bunun üzerine Hatun’a ok atmaya cesaret edemeyenlerin yine başını kestirmiştir.7
Mete Han‘ın Türklerin büyük kağanı oluşu, Oğuzname‘de şöyle anlatılmaktadır:
Emir verdi Oğuz Han, kendinin iç iline,
Toplandı halk, sözleşti, koştu onun eline,
Oğuz kırk masa ile, sıra dizdirmiş idi,
Türlü şaraplar ile, aşlar pişirtmiş idi.
Halk oturdu sofraya, ne kımızlar içtiler,
Ne şaraplar içildi, ne tatlılar yediler.
Toy bitince Oğuz Han, verdi şu buyruğunu:
Ey benim beğlerimle, ilimin ey budunu!
Sizlerin başınıza, ben oldum artık kağan.
Elimizden düşmesin, ne yayımız ne kalkan!
Damgamız olsun bize, yol gösteren bir buyan.
Alpler olun savaşta, Bozkurt gibi uluyan! [...]
Yurdumuz ırmaklarla denizler ile dolsun.
Gökteki güneş ise, yurdun bayrağı olsun!
İlimizin çadırı, yukardaki gök olsun,
Dünya devletim olsun, halkımız da çok olsun!
Büyük Hun İmparatorluğu, Teoman‘dan sonra en parlak devrini Oğuz Kağan (Mete Han) zamanında yaşamıştır. Mete Han, kağanlığı elde ettikten sonra dört yöne akınlar düzenlemiştir. Bugünkü İran, Suriye, Moğolistan, Hindistan, Çin ve Rusya topraklarında egemenlik kurmuştur. Batıda Japon Denizi’ne; güneyde Hint Okyanusu’na; kuzeyde Sibirya Ovası’na ve doğuda Anadolu’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada kurduğu büyük imparatorlukta, acunun en köklü ve güçlü uluslarına baş eğdirmiştir. Mete Han’dan önce Çin, kendisini yenilmez güç olarak görüyordu. Fakat Oğuz Han, Çin’e yaptığı seferler sonucunda Çin’in tamamını egemenliği altına almıştır. Hatta Hun akınlarından korkan Çinlilerin, Çin Seddi‘ni yaptıkları meşhurdur. Bu başarılarla bir cihan imparatorluğu kuran Mete, Türk tarihinin en büyük komutanlarından ve kağanlarından biri olmayı başarmıştır.
Mete Han ile babasının arasının açılmasına neden olan ikinci rivayette belirtildiği üzere, Oğuz Kağan eski Türk inancında bulunan bazı kutsal değerlere karşı çıkmıştır. O dönemde Türkler, Gök Tanrı dinini benimsemişlerdi. Bu dinde, tek Tanrı bulunuyordu. Fakat yeri, göğü ve tüm evreni yaratan Gök Tanrı‘nın yardımcıları sayılabilecek Ongunlar ve Çalaplar da bulunmaktaydı.8 Oğuz, bu düşünceye karşı çıkmış ve bunu yanlış bulmuştur. Ona göre acunun tek yaratıcısı ve yöneticisi vardır, o da Gök Tanrı‘dır. İşte bu baş kaldırış, Türkler arasında çok Tanrılı bir dine karşı, tek Tanrı’nın varlığını ispata benzeyen bir durum almıştır. Oğuz, çevresindeki herkesi kendi düşüncesine çekmeye çalışmıştır. Önce annesinden ve sevgilisinden başlamıştır. Kuşkusuz Oğuz Kağan’ın bu düşünceleri, sıradan insanların inançlarından değildir. O, güçlü düşünme ve sezgi yeteneğiyle Tanrısal bir görevi yerine getiriyordu ve kutsal ülküsü (inancı) uğruna savaşan bir alperendi.
Acundaki her ulusa bir peygamber gönderilmiştir. Mete’nin yaşadığı döneme kadar Türklere gönderilen peygamber hakkında kesin bir bilgi yoktur.9 Oğuz Kağan’ın büyük bir komutan ve lider olmasının yanında, Tanrı’nın elçisi olduğu da söylenir. Oğuzname’nin (Oğuz Destanı‘nın) birçok bölümünde, Oğuz Kağan‘ın mucizelerle dolu yaşamında Tanrısal bir gücü olduğuna da dikkat çekilir. Ayrıca Eski Türkçenin Orhun Yazıtları‘ndan sonra yazılan bazı kaynaklarda, “peygamber” anlamına gelen “yalavaç” sözcüğü bulunmaktadır. Bir ulus, bilmediği - tanımadığı bir nesne veya varlığa ad vermeyeceğine göre, Türklere o zamana kadar bir elçi gönderildiği düşünülebilir.10 Bu bilgilere dayanarak, Oğuz Kağan’ın Gök Tanrı dinini sistemleştiren bir yalavaç (peygamber) olduğu söylenebilir.
Oğuz Kağan, yaşamı boyunca iki kız ile evlenmiştir. Bunların birisini, bir gün Tanrı’ya yakarışta bulunurken tanımıştır. Bir anda karanlık çökmüş ve gökten bir ışık ile bir kız inmiştir. Oğuz bu kıza aşık olmuş ve onunla evlenmiştir. Oğuz’un bu evliliğinden üç tane oğlu olmuştur. Bunların adları Gök, Dağ ve Deniz’dir. İkinci evliliği ise, ava gittiği bir gün gölün ortasındaki bir adada, ağacın kovuğunda oturan bir kız ile yapmıştır. Bu evlilikten de Gün, Ay ve Yıldız adında üç oğlu olmuştur. Oğuz Ata’nın bu altı oğlunun da, dörder oğlu olmuş ve bugünkü 24 Oğuz Boyu, böylece oluşmuştur. Oğuz Kağan‘a göre ilk evliliğini “göğün kızı“; ikinci evliliğini ise “yerin kızı” ile yapmıştı. Gök Tanrı inancında “yer” ve “gök” kutluydu; fakat acunun yüce Gök Tanrı’sı, gökte bulunduğu için ilk evliliği daha kutsaldı. Ondan olan üç çocuk da, son evliliğinden olan üç çocuğa göre daha kutlu ve üstündü.
Hun devletine altın çağını yaşatan Oğuz Kağan, artık kendisinden sonra devletin başına geçecek kişiyi belirleme zamanının geldiğini düşündüğü için, bir gün çocuklarını ava göndermiştir. Gök, Dağ ve Deniz Han’ı bir yöne; Gün, Ay ve Yıldız Han’ı da öteki yöne göndermiştir. Göğün kızından olan üç oğlu, avlanıp da dönerken bir altın yay bulmuştur. Yerin kızından olan üç oğlu ise yine avlanıp dönerken üç altın ok bulmuştur. Bunları babalarına getirince, Oğuz Kağan şöyle buyurmuştur: “Kutlu altın yayı bulan Gök, Dağ ve Deniz Han oğullarım, bu yayı aranızda bölüşünüz.” Bunun üzerine yayı üç parçaya ayırarak -‘boz’arak- böldükleri için bu üç oğluna “Boz-Ok” adını vermiştir. Üç tane altın ok bulan oğullarına ise, “Sizler de o okları paylaşınız.” demiş ve yerin kızından olan üç oğluna “Üç-Ok” adını vermiştir. Oğuz’un altı oğlu, böylece Boz-Ok ve Üç-Ok olarak iki kola ayrılmıştır. Oğuz Kağan, çocukları içinde en büyüğü ve kutlusu olarak kabul ettiği Gök Han’a da, kendisinden sonra tahta geçmesini buyurmuştur.
Acundaki görevini başarıyla yaptığını düşünen Oğuz Ata, son akınından ordusu ve çocuklarıyla birlikte sağ ve esen döndüğü için, büyük bir toy (şölen) hazırlatmak için çerilerine emir vermiştir. Kağan için, direkleri altından kaplı, bir saray kadar büyük otağ yapılmıştır. Otağ’ın çevresi yakut, safir, zümrüt ve firuze gibi değerli taşlarla süslenmiştir. Dokuz yüz tane yılkı (at) ile dokuz bin tane koyun kesilmiş; doksan dokuz tane havuz içine kımız doldurulmuştur. Toy sırasında oğullarına yararlı bilgiler öğretmiş, öğütlerde bulunmuştur. Bazı illeri oğulları arasında paylaştırmış ve Büyük Hun İmparatorluğu‘nun kendisinden sonra da aynı güçte kalması için oğullarına uyarılarda bulunmuştur. Bu hâlde M.Ö. 174 yılında uçmağa varmıştır.
Yavuz TANYERİ
                  İÇERİK
1. Dede Korkut, Boğaç Han’ın bir boğa ile mücadele edip, onu boğduğunu görünce o yiğide “Boğaç” adını vermiştir.
2. Oğuz’un yüzüne “gök mavisi“, gözlerine ise “al al” betimlemelerinin yapılması, şöyle açıklanabilir: Gök adı, o zamanlar hem Tanrı’yı, hem gök maviliğini hem de gün görmüşlüğü, bilgeliği ifade etmektedir. Burada Oğuz’un yüzüne “gök” benzetmesinin yapılmasının amacı, onun Tanrı kutuyla acuna geldiğini belirtmektir. Yani burada Oğuz’un bilgeliği dile getirilmiştir. Gözlerinin “al al” oluşu ise, Türk mitolojisine ait bir durumdur. Türk destan ve efsanelerinde, gözlerinden ışık - alev saçan olağanüstü kişiler hep var olmuştur. Oğuz Kağan da, insan üstü bir kişi olarak görüldüğü için, bu şekilde betimlenmiştir.
3. Teoman’ın kaynaklarda geçen diğer adı, “Kara Han“dır. Uygur kaynaklarında ise Kara Han, “Ay Kağan” olarak geçmektedir. Uygurların benimsediği Mani inancına göre, “Ay” kutludur. Gök Tanrı inancına göre ise, Gök ve Güneş kutlu iki nesnedir. Uygurların Kara Han’a “Ay Kağan” demelerinin nedeni de, işte bu inancın etkisidir.
4. ÖGEL, Bahaeddin, “Türk Mitolojisi”, 1. Cilt, s. 115, TTK Yay., Ankara, 2003
5. Mete’nin tahta geçtiği tarih olan M.Ö. 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir. Bunda, Mete’nin onluk sistemle ilk büyük sistemli Türk kara ordusunu kurmuş olması etkili olmuştur.
6. Bu oklar, Osmanlı döneminde bile “çavuş oku” adıyla kullanılmıştır.
7. Bu olayın şu biçimi de vardır: Mete askerlerinin karşısına sevgililerini koymuştur. Hepsine birden, sevgililerine ok atmalarını emretmiştir. Ok atmayanlar, Kağan buyruğuna uymadığı için oklanarak öldürülmüşlerdir. Bu konu, büyük Türkçü Nihal ATSIZ‘ın romanlarında da işlenmiştir.
8. Ulusların kendisinden türediği düşünüldüğü için kutsal saydığı hayvan, ağaç veya türlü nesnelere “ongun” denilmektedir. Türkler, bozkurdu ongun olarak kabul etmiştir. Çalap ise, Türklerde Tanrı karşılığı kullanılan bir addır. Fakat bu adın bazen, belli ongun veya totemlerin yerine de kullanıldığı görülmektedir.
9. Nuh peygamberin Türk soyundan olduğu ve Nuh’un oğlu Yafes’in Türk adlı oğlunun, Türklerin atası olabileceği düşünülmektedir. Fakat bu bilgi, Tevrat kaynaklı olup, kesin değildir.
10. Yalavaç adının, farklı bir ulustan alınmış olduğu düşünülebilir; fakat bu ad, Gök Tanrı inancı içinde var olan ve komşu uluslarda olmayan bir addır. Kaldı ki o dönemde Türklerin komşusu olan Çin, İran ve Hindistan’dan etkilenilseydi, yine de “peygamber” (yalavaç) kavramına ulaşılamaz
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Almıla-Ay
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 288


TÜRK KIZI


« Yanıtla #1 : 09 Temmuz 2010, 16:13:59 »

Türklere gelen peygamberin oğuzhan olduğu düşüncesi gayet mantıklı.Çünkü Türklerin peygamberi töresine sahip çıkan bir yiğit, kahraman bir savaşcı ve kağan olmak zorunda, yoksa kimse ona baş eğmez. Yalnız ben Oğuzhan'ın yaşadığı tarihde şüpheliyim. Bence daha eski olmalı gibi geliyor.Beyaz Piramitler yazısında da olduğu gibi mö 8000-7000 yılları daha mantıklı
Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #2 : 02 Ağustos 2010, 21:49:16 »

TÜRK'ÜN ULU ATASI : “OĞUZ KAĞAN“    


OĞUZ KAĞAN DESTANI’NDA MEKÂN
Destan, bir milletin basından geçen mühim
hadiselerin ve eski dönemlere dair yasantılarının bir
kahraman etrafında sekillenerek mısralara aktarıldığı
manzum halk edebiyatı mahsulüdür. Bir destanın
meydana gelmesi çok farklı olayların cereyan etmesine
bağlıdır. Öncelikle bir destan zemini olmalı, çok çetin
savaslar, kuraklık, göç, din değistirme vb. hadiseler
yasanmalıdır. Bu olaylar o milleti derinden etkiler ve
hafızasına çok değisik anlatılar bırakır. Sonradan bu
anlatılar sair ruhlu birisi tarafından toparlanır ve destan
hüviyetine kavusturulur. Tarihî olaylar esas alındığı için
destanlar bir tarih kaynağı sayılabilir ancak tam ve net
tarihi bilgiler vermez. “Milli destanlar, tarihî vak’aları
tasvirden ziyade milletin yüksek duygularını in’ikas
ettiren, tamamıyla veyahut az çok tarihe müstenit bir
ideal âlemi gösteren halk edebiyatı eserlerinden
ibarettir.”
Đste destanın tarihe tanıklık eden bu yönü onun
unsurlarını da önemli kılmaktadır. Destanın anlattığı
dönem, kavim, yer isimleri bize net ve doğru bilgi vermese
de en azından, anlatılan o destanın ait olduğu milletin o
dönemi ile ilgili fikir sahibi olmamızı sağlar.
Oğuz Kağan Destanı, en eski destanlarımızdan
birisidir. Bu yönüyle onda bulacağımız özellikler daha bir
ehemmiyet tasır. Her açıdan farklı sekillerde incelemeye
tabi tutulan bu eserde biz de mekâna ait unsurları tespit
etmeye çalısacağız.

Mekân ve Eser
Mekân, -en basit haliyle- eserde yasanan olayın
sahnesidir. İnsan karakterini meydana getiren
unsurlardan birisidir ve insan yasadığı mekândan ayrı
düsünülemez. Bir seyin, anlatıldığı kadar nerede
anlatıldığı, kahramanın yasadığı kadar nerede yasadığı,
olayın geçmesi kadar nerede geçtiği de önemlidir. Çünki
mekân, her seyi saran ve etkileyen bir özelliğe sahiptir. “
Ayrıca mekânla eserde nakledilen vaka zinciri arasındaki
münasebeti gözden uzak tutamayız. Metinde ifade edilen
sartlarda ve belirtilen zaman zarfında, eserde anlatılan
vaka zincirinin zuhuru için nasıl bir mekâna ihtiyaç
vardır suali, itibari âlemin bazı hususiyetlerini
anlamamıza yardım ettiği gibi bizi, eserde tatbik edilen
yapma ve yaratma tarzının esiğine kadar gotürür.”
Görüldüğü üzere mekân, olayın olus biçimini dahi
etkileyebilmektedir. Eser olusturulurken olayın geçeceği
mekân da önceden kurgulanır. Kimi eserlerde ise
kurgulanan bir mekândan ziyade var olan bir mekân
vardır. Hatta olaylara ve kisilere yön veren bu mekândır.
Bazılarında araç olarak geçerken bazılarında mekân asli
unsurdur.
“İki Destan İki İnsan Tipi” adlı makalesinde Oğuz
Kağan ile Yunus Emre’yi karsılastıran Kaplan, mekâna
bakıs hakkında sunları söyler: “Bu makalenin basında
söylediğimiz gibi Oğuz Kağan ve Dede Korkut
kahramanları ile kendisini idealize eden eski Türk insanı
tamamıyla dısa dönük, mekânda genislemek isteyen ve
maddi kuvvete inanan bir insandır….. Alp tipi için dünya
fethedilecek yer, diğer insanlar galebe çalınacak, tabi
kılınacak düsmanlardır.”Bu fikrin sahibi insanların
destanındaki mekân da bu tipe hizmet edecektir.

Oğuz Kağan Destanında Mekân
Eserin elimizde mevcut iki nüshası var. Bunlardan
ilki, Paris Milli Kütüphanesinde Uygur yazısı ile yazılmıs
tek yazma nüshadır ve eksiktir. Bu yazma Rıza Nur
tarafından ilk olarak kesfedilmis ve ardından W. Bang ve
Arat tarafından önce Almanca(1932) ve daha sonra
Türkçe Oğuz Kağan Destanı olarak (1936) İstanbul’da
basılmıstır. Ardından Ergin tarafından yeni bir sekilde
nesredilmistir.
İkinci önemli kaynak İlhanlı sarayında yasamıs
olan Resideddinin tarihine aktardığı Oğuz ve oğullarına
ait rivayetleridir. Bu kitabın bir nüshası Topkapı
sarayındadır. XV. Yüzyılda yasayan Yazıcıoğlu ile XVII.
yüzyılda yasamıs olan Ebulgazi Bahadır Han
Resideddin’in bu rivayetlerini Batı ve Doğu Türkçesi’ne
aktarmıslardır.
Oğuz Destanından hareketle eski Türklerdeki
inanç, yerlesim yeri, yasam biçimi gibi konularla alakalı
bilgi sahibi olabiliyoruz. Kesin olmamakla birlikte
kimlerle savasıldığı, ne kadar toprağa hükmedildiği,
hangi yerlesim yerlerinin var olduğu destandan
öğrenilebilir. Bu da ona tarihi bir özellik kazandırır.
Destanda mekân konusunda, M. Kaplan su
ifadelere yer verir: “Oğuz Kağan Destanı’nda süratli
hareketin yarattığı ve kuvvetin hâkim olduğu genis bir
mekân tasavvuru vardır. Oğuz’un ideali, bütün dünyayı,
hatta kâinatı ele geçirmektir; savasların gayesi budur.”
Oğuz’a ait böyle bir ideali destandaki su ifadelerden de
anlamak mümkün:

“Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört
kösesi
nin kağanı olsam gerektir.”
“ Ben sizlere oldum kağan,
Alalım yay ile kalkan,
Nisan olsun bize buyan
Bozkurt olsun (bize) uran
Demir kargı olsun orman,
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren,
Güneş bayrak, gök kurıkan
---

Özellikle altı çizili ifadelere dikkat edildiğinde
Oğuz’un yukarıda değinilen ideali net bir sekilde
karsımıza çıkmaktadır. O bütün cihanın hâkimidir yahut
hâkimi olmalıdır. Daha çok yer, deniz, nehir almalı ve
onun ülkesinin çadırı tüm gök olmalıdır. Bu ideal,
destanda mekânı belirlemeye yardımcı bir özelliktir.
Hatta Oğuz’u tanımlamada bile mekândan yola
çıkılabiliyor. “ Topkapı Sarayı Oğuznamesi’nde “gün
doğusu genis yerden kalkıp gelen” kavimdir.”
Tüm dünya hâkimiyet altına alınacaksa, destanda
geçecek mekân da bu ideale hizmet eder mahiyette
olmalıdır. Oğuz hiçbir yerde durmaz ve daima bir
yerlerden geçer. Sağa sola elçiler gönderir ve itaat
etmeyene karsı savasa gider ve her savası kazanıp yeni
toprakların ve ganimetlerin sahibi olur. “Oğuz aldığı bu
yerlerden hiçbirinde durmaz. Onun için önemli olan,
sahip olmak değil, ele geçirmek, daha doğrusu “yenmek”
ve “zafer kazanmak”tır. Destanda bu yerlerden hiçbiri
tasvir edilmemistir. Tasvir için durmak lazımdır. Oğuz
durmaz, geçer gider. Oğuz Kağan Destanında mekân
“durulan”, “oturulan” değil, “asılan” yerdir.” Destandaki
mekân, üzerinde durulan, tasvir edilen baska bir ifade ile
“amaç” olmaktan çok, ideali gerçeklestirme adına
kullanılan ve asılan bir varlıktır. Bu yüzden eserde çokça
mekân unsuruna rastlanmasına rağmen, görülebilen ve
anlatılan mekânlar bulunmamaktadır.
Oğuz Kağan Destanında mekânı kalın ifadelerle
ikiye bölebiliriz:

a) Belirgin Olmayan Mekânlar
b) Belirgin Mekânlar

Burada “belirgin olmayan” kavramından kasıt,
sadece olayın cereyan ettiğini anladığımız mekân
isimleridir. “Belirgin” olanı ise ordunun geçtiği, çadırın
kurulduğu, zaferin kazanıldığı veya insanların yasadıkları
mekân isimleridir.

A- Belirgin Olmayan Mekân İsimleri
Destanda muğlâk olan bir takım mekân adları
geçmektedir. Elimizde iki nüshası olan destanın ilk
nüshasında durum bu iken, ikinci kaynakta mekân
isimleri daha belirgin ve sınırları az çok tahmin
edilebilenlerdir. “ Tarih-i Oğuz Han ve Türkan’da mekâna
ait kayıtlar daha genis bir yer tutar ve gerçeklik intibaını
verir. Basta Oğuz’un anayurdu, Türkistan’da Ipanç sehri
yakınlarında bulunan Ortak ve Kürtak yaylak,
Karakurum’daki Borsuk ise kıslak olarak
gösterilmistir.” Bu nüshada da anayurt olarak bir yer
gösterilmez. Yalnızca Oğuz’un geçtiği yerler, ilk nüshaya
oranla daha ayrıntılı ve net yer isimleri olarak belirtilir.
Bizim üzerinde durduğumuz nüshada da sehir isimleri
geçmektedir. Hatta çok kısa olmak kaydıyla tasvir
sayılabilecek bir takım ifadeler de beraberinde
kullanılmıstır. Çürçet, Barkan, Suriye, Hint, Tangut,
bunlardan bazılarıdır.
Bunlarla beraber asağıya çıkarılan örneklere
bakıldığında mekân hakkında o kadar da doyurucu
bilgiler edinemediğimizi görüyoruz. Bunu söyle bir sebebe
bağlayabiliriz. Oğuz tüm kâinata hükmetmek istediği
için, onun mekânına bir sınır konulamaz. Bu yüzden
ortada sürekli genisleyen, sağ yanı veya sol yanı belli
olmayan, gök çadırının üzerini kaplamaya basladığı bir
mekân vardır.

1. Yurt
Oğuz Kağan Destanı’nda belirgin olmayan
mekânlar arasında bu kavrama bazı yerlerde rast gelinir.
Özel bir yer değildir. Sınırları nerede baslar ve nerede
biter, bundan söz edilmez; sadece “yurt” ifadesi vardır.
“ Sonra Oğuz Kağan oğullarına yurdunu ülestirip
verdi ve:
Ey Oğullarım, ben çok astım; çok vurusmalar
gördüm; çok kargı ve çok ok attım; atla çok yürüdüm;
düsmanları ağlattım; dostlarımı güldürdüm. Ben Gök
Tanrı’ya (borcumu) ödedim. Simdi yurdumu size
veriyorum dedi…”

2. Dört Bir Taraf / Dört Bir Köse
Oğuz’un bulunduğu yer, ya da sürekli durduğu
yerin tam olarak neresi olduğunu bilmiyoruz. Ancak
onun idealini ve mekâna bakısını bildiğimiz için “dört bir
taraf” ya da “dört bir köse”den neyi kastettiğini
anlayabiliyoruz. Bu bahsedilen yer bütün kâinattır.
“Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört
kösesi
nin kağanı olsam gerektir.”
“Ondan sonra Oğuz Kağan dört yana emirler
yolladı;”


Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #3 : 02 Ağustos 2010, 22:24:23 »

TÜRK'ÜN ULU ATASI: “OĞUZ KAĞAN“    


OĞUZ KAĞAN DESTANI’NDA MEKÂN

...3. Sağ Yan / Sol Yan
Yine Oğuz’un yasadığı yerin etrafı ile ilgili bilgileri
bulabildiğimiz ve sağ yan, sol yan vb. ifadeleri ile birlikte
kullanılan mekânlar vardır. Mekân genelde belirsizdir.
“Yine o zamanlarda sağ yanda Altun Kağan adında
bir kağan vardı..”
“Sol yanda Urum adında bir kağan vardı. Bu
kağanın askeri ve sehirleri pek çoktu. Bu Urum Kağan
Oğuz Kağan’ın emrini dinlemezdi. Onun arkasından
gitmezdi. Ben onun sözünü tutmam diyerek emrine
bakmadı. Oğuz Kağan gazaba gelerek onun üzerine
yürümek istedi; bayrağını açarak, askeriyle ona karşı
yürüdü.”
Buradaki ifadelerden mekânın Oğuz için bir amaç
değil sadece alınması gereken bir yer olduğu tezi bir kez
daha doğrulanmaktadır. O sadece alır ve orada
durmadan geçer. Çünki daha alınacak ve gidilecek yer
çoktur. Oranın üzerine ya da sol yanına yürür. Ama
burası neresidir ve nereden geçer, bu tam olarak belli
değildir.
Yan ifadesi bir yerde daha geçmektedir.
“ Oğuz Kağan büyük ordugah….Sağ yanı na kırk
kulaç direk diktirdi. ..Sol yanı na kırk kulaç diktirdi.”
4. Batı ve Doğu Tarafı
Oğuz’un yanında bulunan aksakallı ihtiyar Uluğ
Türük bir rüya görür ve tabiri ile Oğuz’a bazı nasihatlerde
bulunur. Oğuz bu nasihatleri dinledikten ve kabul
ettikten sonra oğullarını batı ve doğuya gönderir.

“Benim gönlüm avlanmak istiyor. İiyar olduğum
için benim artık cesaretim yoktur; Gün, Ay ve Yıldız doğu
tarafı
na sizler gidin; Gök, Dağ ve Deniz, sizler de batı
tarafı
na gidin dedi.
Ondan sonra üçüdoğu tarafı na üçü de batı
tarafı
na gittiler.”
5. Bir Yer/ Bir Sehir
Destanın kimi yerlerinde de “bir yer” ifadesinin
kullanıldığı mekân parçaları bulabiliyoruz. Neresi olduğu,
nasıl bir yer olduğu söylenmez. Yalnızca kahraman(lar)ın
fiilleri buralarda gerçeklesir.
“Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan bir yerde
Tanrıya yalvarmakta idi. Karanlık bastı. Gökten bir ısık
indi. Günesten ve aydan daha parlaktı. Oğuz Kağan
oraya yürüdü ve gördü ki;”
Destanda isim verilmeden bir sehir de geçer.
“ Urum Kağan’ın bir kardesi vardı. Adı Uruz Bey
idi. Bu Uruz Bey oğlunu dağ basında, derin ırmak
arasında iyi tahkim edilmis bir sehre yolladı ve: Şehri

korumak gerek, sen şehri bizim için koru ve savastan
sonra bize gel, dedi.”
6. Orman / Ağaç Dibi / Göl
Tam belli olmayan ama mekân unsuru olma
özelliği bulunan bir takım yerler daha vardır. Destanın
hemen giris kısmında Oğuz’un ilk kahramanlık
deneyiminin gerçeklestiği yer bir ormandır. Oğuz
gergedanı burada bir ağacın dibinde öldürür. Gölün
ortasında baska bir ağacın içindeki kızla evlenir.
“ O çağda, orada büyük bir orman vardı; birçok
dereler ve ırmaklar vardı. Buraya gelen avlar ve burada
uçan kuslar çoktu. Bu ormanın içinde büyük bir
gergedan vardı.
… Bu sefer o ağacın dibinde (kendisi) durdu. Gergedan
geldi ve bası ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile

gergedanın basına vurdu ve onu öldürdü. Kılıcı ile basını
kesti, aldı gitti.”
“Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Önünde, bir
göl ortasında
, bir ağaç gördü. Bu ağacın kovuğunda bir
kız vardı, yalnız oturuyordu.”
B- Belirgin Mekân İsimleri
Eserde yukarıda izah edildiği muğlâk olan mekân
isimlerinin yanı sıra kesin ve net ifadelerle verilen hatta
kısmi olarak tasvir edilen mekân isimleri de vardır. Bu
yer adlarına bakacak olursak sunları görme imkânı
bulabiliyoruz:
1. Buz Dağ
Burası eserde iki ayrı yerde geçmektedir. İlkinde,
Oğuz Kağan, kendisine itaat etmeyip, emirlerini
dinlemeyen Urum Kağan üzerine saldırıya giderken
burada çadır kurdurur ve tan ağarınca da kurt ortaya
çıkar.
“Kırk gün sonra Buz Dağ adında bir dağın eteğine
geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu.”
Buz Dağ eserde bir yerde daha geçer. Savastan
dönerken yolda Oğuz’un atı Buz Dağ’a kaçar ve Karluk
onu yakalayıp getirir.
“Oğuz Kağan her zaman bir alaca ata binerdi. O bu
atı pek severdi. Yolda bu at gözden kaybolup kaçtı.
Burada büyük bir dağ vardı. Üstünde don ve buz vardı.
Onun bası soğuktan ap ak idi. Onun için adı  Buz Dağ

idi. Oğuz Kağan’ın atı bu Buz Dağ’ın içine kaçtı, gitti.”
Türk Mitolojisi adlı eserinde, Buz Dağ üzerinde
oldukça genis bir sekilde duran Bahaeddin Ögel, dağın
bilinenden çok farklı özelliklerinin olduğunu, farklı
destan ve efsanelerden örnekler vererek açıklamaya
çalısır. “ Oğuz destanlarında Oğuz Han’ın akın yolu
üzerinde, ulu bir dağmıs gibi görünen bu karlı dağların
köklerini, eski Türk dini ile düsüncesinin, çok eski
çağlarında aramak gerekir. Altay Samanları istedikleri
kadar davul yapamazlardı. Samanın kaç davul
yapabileceği, Buz Dağ’dan buyrulurdu. Göktürk
çağından önceki Çin kaynakları, “bir kadının ağzına
düsen bir dolu tanesinden gebe kaldığını”, haber
veriyorlardı. Hocamız Prof. Abdulkadir İnan, bu kadından
olan çocuğu, “Buz Han” adlı bir Türk tanrısı ile ilgili
görmüslerdi.” Görüldüğü gibi ismi geçen özel mekânlar,
rast gele seçilmis mekânlar da değiller. Kökleri geçmislere
uzanan ve kendi içerisinde büyük öneme sahip yerlerdir.
2. İtil Müren
Oğuz Urum kağan ile savasını, İtil Müren adında
bir denizin kenarında yapar.
“Gök tüylü, gök yeleli bu büyük erkek kurt birkaç
gün sonra durdu. Oğuz Kağan da askeri ile durdu.
Burada İtil Müren adında bir deniz vardı. Bu İtil
Müren’in kenarında bir kara dağın önünde savas
basladı.”
Dikkat edilecek olursa, yukarıda dediğimiz gibi
mekân, olayların sahnesidir ve olayların oluslarını ya da
kahramanları dahi etkileyebilmektedir. Savasın çok çetin
geçeceği, yapılacağı yerden ellidir. Kara bir dağın dibinde
cereyan eder. Bu ayrıntı, eserde mekânın önemi
açısından çok önemlidir. Mekân olaya tesir eder yada
olaya göre mekân seçilir.
3. İtil Irmağı
Uruz Bey’in oğlu Saklap’tan ayrılan Oğuz, askerleri
ile bir ırmak kenarına gelir ve geçmekte sorun yasarlar.
Uluğ Ordu Bey adlı bir akıllı kisi ( bu olaydan sonra adı
Kıpçak olarak değisecektir) buna bir çözüm bulur ve
ırmak onun sayesinde geçilir. Bu olayların cereyan ettiği
mekân olarak da İtil Irmağı adı geçer.
“ Sonra Oğuz Kağan askerleriyle İtil adındaki
ırmağa
geldi. İtil büyük bir ırmaktır. Oğuz Kağan onu
gördü ve: İtil’in suyunu nasıl geçeriz? dedi.”
4. Ev
Destan dönemi düsünüldüğünde, dönem insanı
“atlı-göçebe medeniyet”in temsilcisi olarak sayılır. Haliyle
yasanılan veya kalınan yer olarak da “Çadır” ve
“Ordugâh”tan bahsedilir. Her iki kavram da eserin bazı
yerlerinde karsımıza çıkar.
“Kırk gün sonra Buz Dağ adında bir dağın eteğine
geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu.
Yine bir gün gök tüylü, gök yeleli erkek kurt
durdu. Oğuz Kağan da durdu ve çadırını kurdurdu.
Oğuz Kağan Urum Kağan’ın hanlığını ve halkını
aldı. Onun ordugahına pek çok cansız ganimet düstü.
Oğuz Kağan büyük ordugah…. Sağ yanına kırk
kulaç direk diktirdi. .. Sol yanına kırk kulaç diktirdi.”
Ancak bu ifadelerin yanında bir de evden
bahsedilmesi de dikkate değerdir. Oğuz Karluk’a beylik ve
yer verdikten sonra yolda ilerlerken bir eve denk gelir.
“ Yolda büyük bir ev gördü. Bu evin duvarı
altından, pencereleri gümüsten ve çatısı demirdendi.
Kapalı idi ve anahtar yoktu

Ev, eserlerdeki en önemli mekân parçalarından
birisidir. Ögel, ev motifinin destana gelisi güzel
konulmadığını, bunun tüm Türk destanlarında
basvurulan bir motif olduğunu söyler ve evin tüm
bölümlerinin ayrı baslıklar halinde inceler. Dini bir
mahiyet tasıdığını da ifade eder.
5. Çürçet Sehri / Barkan Yurdu

“Yine bir gün gök tüylü, gök yeleli erkek kurt
durdu. Oğuz Kağan da durdu ve çadırını kurdurdu. Bu,
tarlasız ve çorak bir yerdi. Buraya Çürçet diyorlardı.
Büyük bir yurt idi; atları çok, öküzleri ve buzağları
çok, altın ve gümüsleri çok, cevahirleri çoktu
. Burada
Çürçet Kağan ve onun halkı Oğuz Kağan’a karsı
geldiler.”
Burada net ve belirgin ifadelerle bir sehirden ve
oranın durumundan, halkından bahsedilmektedir.
Eserde alısık olduğumuz mekân unsurlarından farklıdır.
Bir diğer yurttan daha bahsedilir.
“Yine söylenmeden kalmasın ve belli olsun ki,
cenupta Barkan denilen bir yer vardır, çok zengin bir
yurttur ve çok sıcak bir yerdir. Burada çok av ve çok
kus vardır. Altını, gümüsü ve cevahiri çoktur.
Halkının çehresi hep karadır.
Bu yerin kağanı Masar
adında bir kağandı.”
SONUÇ
Oğuz Kağan Destanı’nda mekân için su maddeler
çıkarılabilir:
Mekân genelde siliktir. Belirgin yer adları, birkaç
sehir ismi dısında hemen hemen yok gibidir. Belgisiz
sıfatlarla baslarlar. Bir yer, bir orman, bir göl, bir sehir
vb. ya da yurt, sağ yan, sol yan, doğu tarafı, batı tarafı,
dört bir taraf vb.
Mekân, bir ideale ulasmak için kullanılan bir
araçtır. Amaç onu almak ya da ona sahip olmak değil,
sınırlarını sürekli genisletip hükmetmektir.
Mekân, üzerinde durulan sabit bir yer değil,
üzerinde zafer kazanılan alınan bir yerdir.
Oğuz Destanı’nda geçen mekân parçaları,
destanda cereyan eden olayları ifade etmede kullanılan
birer sahnedir. Mesela bir orman vardır ve burada
gergedan öldürülür. Bir gölün ortasında bir ağaç vardır
ve içerisinden Oğuz’un ikinci esi çıkar.
Oğuz Destanı’nda belirtilen yerlerin sınırları
yoktur. Bunun sebebi, Oğuz sadece mekâna değil orada
yasayanlara hükmetme idealinde olan bir tiptir. Daima
yeni yerleri alıp, yeryüzünde alınmadık toprak ve hanlık
bırakmayacaktır. Yani bir sınır konulmasına ya da
belirtilmesine gerek yoktur. Her yer onun mekânıdır.
Oğuz aldığı yerlerin hiçbirisinde durmaz. Oraları
yönetecek ama kendisine bağlı kalacak kisilere bırakır.
Mekânların tasviri bazı yerlerinki hariç yok
denecek kadar azdır. Var olan tasvirler ise basit bir iki
sıfattan olusur. Kaplan’ın da ifade ettiği gibi tasvir etmek
için durmak lazımdır.
Destanda, kisilere isim vermek için mekânlar da
kullanılır. Ev “Kalaç”, dağ “Karluk”, alınan ganimetler
“Kangaluk”, İtil ırmağı “Kıpçak” adlarını kazandırmıstır.
Her ne kadar kesin ve net ifadelerle belirtilen
mekânlar olmasalar da eserde geçen bu yerlerden
hareketle o dönem hakkında fikir sahibi olmaktayız. Bu
da destana bir tarihi eser olma özelliği verir.
Mekânlarda dini herhangi bir motif
bulunmamaktadır. Yalnızca bir yerde Oğuz Kağan
Tanrı’ya yalvarmaktadır.
Sosyal olayların cereyan ettiği mekânlar
ordugâhlardır. Kutlama ya da büyük bir olay kurulan
ordugâhlarda gerçeklesir. Oğuz bu ordugâhlarda eğlence
tertip eder, yurdunu gene bu ordugâhlarda ülestirir.


KAYNAKÇA
AKTAS, Serif, Roman Sanatı ve Roman Đncelemesine Giris,
Akçağ Yayınları, Ankara 1998
ÇETİSLİ, İsmail, Metin Tahlillerine Giris 2, Hikâye-Roman-
Tiyatro, Akçağ Yayınları, Ankara 2004
ERGĐN, Muharrem, Oğuz Kağan Destanı, Hülbe Yayınları,
Ankara 1988
KAPLAN, Mehmet, “ İki Destan İki İnsan Tipi”, Türk
Edebiyatı Üzerine Arastırmalar 1, Dergâh Yayınları,
Đstanbul 1999
KAPLAN, Mehmet, “ Oğuz Kağan- Oğuz Han Destanı”,
Türk Edebiyatı Üzerine Arastırmalar 3, Tip Tahlilleri,
Dergâh yayınları, İstanbul 2005
ÖGEL, Bahaeddin, Türk Mitolojisi (II cilt), Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara 2006
TEZCAN, Semih, “Oğuznameler”, Türk Edebiyatı Tarihi (4
cilt), Editörler, Talat Sait Halman..vb., Kültür ve
Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 2006
TOGAN, Z. Velidi, “Türk Destanının Tasnifi”, İslamiyet
Öncesi Türk Destanları (Haz. S. Sakaoğlu, A.
Duymaz), Ötüken Yayınları, Đstanbul 2002
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #4 : 03 Ağustos 2010, 07:22:21 »

TÜRK'ÜN ULU ATASI: “OĞUZ KAĞAN“    

OĞUZ KAĞAN DESTANI ÜZERİNE YAPILAN ÇALISMALAR
Oğuz Kağan Destanı bugün elimizde bulunan eski Türk
destanlarının en önemlilerinden biridir. Bu destanın iki varyantının
bulunduğu iki yazılı kaynak vardır. Birincisi Paris Milli
Kütüphanesi’nde bulunan, Uygur yazısıyla yazılmıs, eksik tek yazma
nüshadır. Bu nüsha ilk olarak Rıza Nur tarafından kesfedilmistir. Đlmî
olarak 1932 yılında W. Bang ve R. Rahmeti [Arat] tarafından
Almanca olarak yayımlanmıs, daha sonra 1936 yılında Oğuz Kağan
Destanı adıyla Türkçe olarak yayımlanmıstır. Aynı eseri Muharrem
Ergin Milli Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı 1000 Temel Eser
Serisi’nde yeni bir sekilde nesretmistir. Oğuz Kağan Destanı’nın
ikinci önemli varyantı, ilhanlı Devleti’nde sarayda önemli roller
üstlenmis tarihçi ve doktor Residettin’in Farsça tarihine, farklı yazılı
ve sözlü kaynaklardan aktararak meydana getirdiği metindir. Bu
kitabın 1317 yılında, yazarın hayatta iken olusturulmus minyatürlü bir
nüshası İstanbul Topkapı müzesindedir. Bu varyant Uygur yazısıyla
olusturulmus varyanttan oldukça farklıdır. XV. yüzyılda yasamıs olan
Yazıcıoğlu ile XVII. yüzyılda yasamıs olan Ebulgazi Bahadır Han,
Residettin rivayetlerini batı ve doğu Türkçelerine aktarmıslardır.
Residettin’in Farsça metnini en son Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan,
Türkçe’ye çevirmis ve tarihî bakımdan ele almıstır.
Önemli Türk destanlarından biri olan Oğuz Kağan Destanı ile
ilgili birçok önemli arastırma yapılmıstır. Bu arastırmalar neticesinde
değerli kitaplar, makaleler yazılmıs, okuyucuların hizmetine
sunulmustur. Bu yazıda hususi olarak Oğuz Kağan Destanı’yla ilgili
yapılmıs bazı çalısmalar tanıtılacaktır. Süphesiz bugüne kadar Oğuz
Kağan Destanı’nı konu alan hayli çalısma yapılmıstır. Bu çalısmalarda
Oğuz Kağan Destanı ile birlikte farklı konular da ele alınmıstır. Fuzuli
Bayat1, Yasar Çoruhlu2, Nihad Sami Banarlı3, M. Fuad Köprülü4,
Bahaeddin Ögel5, Faruk Sümer6, Özkul Çobanoğlu7, Erman Artun8
gibi birçok arastırmacı çesitli eserlerinde Oğuz Kağan Destanı’na
değinmislerdir. Bunlar arasında özellikle Bahaeddin Ögel ile Fuzuli
Bayat’ın eserleri okuyucuları doyuracak nitelikte değerli
çalısmalardır. Bizim çalısmamızda sadece Oğuz Kağan Destanını ele
alan bazı kitap ve makaleler incelenecektir. Bu derece genis bir
yayılma ve etki alanına sahip bir destanla ilgili ele almadığımız birçok
çalısmanın olduğunun farkındayız. Amacımız destanla ilgili
arastırmalarda bulunan okuyuculara küçük de olsa bir kapı
aralamaktır.

1. Kitaplar
W. Bang ve Resit Rahmeti Arat tarafından 1936 yılında
“Oğuz Kağan Destanı “ adlı kitap yayımlanmıstır. Paris Milli
Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmıs, eksik nüsha
dikkate alınarak hazırlanan, ilk olarak 1932 yılında Almanca olarak
basılmıs olan eserin Türkçe olarak yayımlanmıs seklidir. Aynı eser
daha sonra Muharrem Ergin tarafından incelenmistir. Eserde bir
sayfada Uygurca metnin Latin harflerine çevrilmis sekli, karsı sayfada
da sadelestirilmis sekli verilmistir. Satırlar ayrıca
numaralandırılmıstır. Metin birkaç resimle de süslenmistir. Verilen
metnin sonuna eserde geçen bazı kelimelerin açıklaması eklenmistir.
Örneğin 96. satırda geçen “sinler” kelimesi söyle açıklanmıstır:
“sinler, senler, siz yahut sizler yerine v. b. buna yeni sivelerde de,
ekseriyetle sender seklinde tesadüf olunuyor.” Kitap, sonuna eklenen
bir indeksle sona erer.9
Oğuz Kağan Destanı ile ilgili hazırlanan diğer bir eser de Zeki
Velidi Togan tarafından “Oğuz Destanı” adıyla yayımlanmıstır. Đlhanlı
sarayında yasamıs olan doktor Residettin’in “Cami’üt-Tevarih” adlı
eserinin ikinci cildinde yer alan “Tarih-i Oğuzân ve Türkân” adlı
bölümüne dayanılarak hazırlanmıstır. Residettin, Uygurca Oğuz
Kağan’dan istifade etmemistir. Eser önsöz, üç bölüm ve dizinden
meydana gelmistir. Önsözde Togan, Oğuz Kağan destanıyla ilgili
kaynakları vermistir.
Birinci bölüm sadece Oğuz Han’ın hayatını değil, Oğuz’un
Nuh Peygambere kadar uzanan ecdadı ile Tuğrul Bey zamanına kadar
gelen uzun bir süreyi içine alır. Burada en genis yer bin yıl yasadığı
söylenilen Oğuz’a ayrılmıstır. Oğuz’un ilk ceddi Nuh’un oğlu
Yafes’tir. Nuh yeryüzünü oğulları arasında bölüstürdüğü zaman oğlu
Yafes’e Doğu illeri ve Türkistan taraflarını verir. Yafes Türklerin
deyisine göre Olcay Han diye anılır. O göçebe olarak yasardı. Yaylak
ve kıslakları Türkistan’da bulunurdu. Dhib Yavgu, Olcay Han’ın
oğludur. Bunun da dört muteber ve söhretli oğlu vardı: Kara-Han, Or-
Han, Kür-Han, Küz-Han. Kara-Han babasının yerine tahta geçer. Bir
oğlu dünyaya gelir. Çocuk üç gün, üç gece anasının sütünü emmez.
Herkes onun öleceğini düsünürken annesinin rüyasına girer. Çocuk
annesine “Eğer sütünü emmemi istiyorsan biricik Tanrı’yı ikrar ve
itiraf et.” der. Kadın üç gece aynı rüyayı görür. Bu kavim kâfir
olduğundan kadın meseleyi kimseye anlatmaz. Kocasından gizli
olarak Tanrı’ya iman eder. O anda çocuk anasının sütünü emmeye
baslar. Oğuz’un temizlik ve güzelliğine herkes hayran kalır. Bir yıl
sonra konusmaya baslar. Oğuz daima Tanrı’yı anıp ona sükreder. Her
türlü bilim ve hünerde, ok atmada, kargı kullanmada, kılıç çalmada,
bilgi hususunda âleme ün salacak sekilde gelisme gösterir. Evlenme
çağı gelince babası onu iki amca kızıyla sırayla nisanlar. Oğuz önce
onları Tanrı’ya inanmaya davet eder. Onlar bunu kabul etmeyince
Oğuz onlardan uzaklasır. Or-Han’ın kızı Tanrı’yı kabul ettiği için
Oğuz onu alır. Onu herkesten çok sever. Oğuz’un avda olduğu bir
zamanda eski esleri Oğuz’un Tanrı’ya inandığını ve bunun için
kendilerinden uzaklastığını babasına anlatırlar. Oğuz’un babası ve
akrabaları Oğuz’u öldürmeye karar verirler. Oğuz avdan dönünce
durumu anlar. Babası ve amcaları Kür-Han ve Küz-Han’ı öldürür.
Yetmis bes yıl amcalarının uruğlarıyla savasır. Onları yendikten sonra
Oğuz yönünü dısa çevirir. Oğuz cihangirlik için sefere çıkarak
muhtelif yerleri ülkesine katar. Bin yıllık bir hayattan sonra yerini
oğlu Kün Han’a bırakır.
Kitabın ikinci bölümü destan ile ilgili notlara ayrılmıstır.
Örneğin Togan, “Karasit yağı” sözünü söyle açıklar: “Qarasit yağı
sözü, Kara-sit denilen düsman demek olduğu gibi, Kara-sit Yavgu
demek de olabilir. Semerkant ve Fergane hükümdarlarına Ak-sit
denilmisti. Bulgar ve Baskurtların hükümdarlarına da Kara-sit
denilmis olacak. Sit kelimesi sad demek olacak, aslı Hindçe olmalı. “
Üçüncü bölüm destanın yazılıs yeri ve tarihine ayrılmıstır.
Togan, Oğuzlar’ın Almalık ve Balgas Gölü’nden simdiki
Kazakistan’ın merkezi kısmı olan Sarı-arga denilen yaylalara ve
Borsug Karakurum’una kadar uzanan sahada, zamanımızdaki
Kazaklar gibi göçebe olarak yasadıklarını ifade eder. Togan,
Oğuznâme rivayetlerinin çok evvelki zamanda olustuğunu, Oğuz
hükümdarları ile olan bağlı kısımların, herhâlde milattan sonra
dördüncü yüzyılda Ak-Hunlarla Kara-Hunların Gökçegöl-Van Gölü
arasında yerlestikleri zamanlarda, Salurların MS XI. yüzyıl baslarında
Horasan’da Balhan Dağları mıntıkasında ve Kuhistan’da yerlestikleri
zamanlar arasında olustuğunu söyler. Residettin kendisine yazılı
olarak verilen Tarih-i Oğuzan’ı değistirmemis, yalnızca Kur’an’dan
ayetler, bazı tarihî kayıtlar, Đran edebiyatından ve Sehname’den
siirlerle süslemistir. Kendisince bilinen bazı isimlere ilaveler
yapmaktan hoslanmıstır. Destanın eski zamanlara ait kısımlarında
Orta Asya’nın Çin ile münasebetleri derin bir bilgiye dayandırılmıstır.
Bu bir kitaptan alınmamıs, halkın hatırında yasayan rivayetlerden
çıkarılmıs olabilir. inal Yabgu zamanından önceki hanlara ait kısmının
ravilerin hafızasından ziyade, rivayetlere dayandığını gösteren izler
vardır. Oğuz’un seferleri arasında en dikkat çekeni Önasya (iran,
Mezopotamya) seferidir. Togan’a göre bu fütühat Saka/Skit’lerin
Helen devletlerinin yasadıkları zamanlarda yaptıkları genis fütuhatı
aksettirmis olacaktır.
Oğuz Destanı’nda bahis konusu olan hükümdarlar, sahıslar
hem Residettin hem de Ebulgazi Bahadır Han’ın verdiği bilgiler
çerçevesinde karsılastırmalı olarak verilmistir. Eser bir dizinle son
bulmaktadır.10
Mehmet Kaplan, 1979 yılında “Oğuz Kağan Destanı” adlı
kitabını yayımlar. Kitap, Önsöz ve altı bölümden olusmaktadır.
Birinci bölümde destanın ne olduğu, dünyada bulunan önemli
destanlar ile Türk destanlarına değinilmistir. Kaplan, destanı manzum
veya mensur, sözlü veya yazılı savas ve kahramanlık hikâyeleri olarak
tanımlar. Milletler varlıklarını savas ile korudukları için, kendilerini
kurtaran veya saadete ulastıran insanların hatıralarını yüceltirler. Fakat
hayal gücü, tarihî hadiseleri o kadar değistirir ki, aradan fazla zaman
geçmisse, bunlar tanınmaz hâle gelir. Bu bakımdan destanların önemi
tarihî hadiseleri aksettirmekten ziyade, eski çağlardaki insanların
inançlarını, hayata bakıs tarzlarını ve kıymet hükümlerini ihtiva
etmesidir. Destanların aynı zamanda bir sanat eseri olarak da değeri
vardır.
Türkler tarihin en eski, en hareketli kavimlerinden biridir. Atı
ehlilestiren Türkler, yüzyıllar boyunca, Çin’e, Hint’e, Irak’a, Bizans’a
ve Avrupa’ya akın etmisler, buralarda kısa veya uzun ömürlü, küçük
veya büyük devletler kurmuslardır. Türkler tarihin en eski destanî
kavimlerinden biridir. Oğuz boylarının milattan önce baslayan
savasları, Oğuz Kağan etrafında tesekkül eden, yüzyıllar boyunca
sözlü edebiyatta yasadıktan sonra yazıya geçen çesitli destanların
konusunu teskil etmistir.
Kitabın ikinci bölümünden itibaren ele alınan konular
Kaplan’ın “Tip Tahlilleri” adlı eserinde bir makale seklinde
yayımlanmıstır. Makaleler bölümünde bunun üzerinde durulacağından
burada bilgi vermeye gerek görülmemistir.11
Oğuz Kağan Destanı üzerine yapılan çalısmalardan bir diğeri
de “Oğuz Kağan Destanı” adıyla Muharrem Ergin tarafından
yapılmıstır. Ergin, metni hazırlarken W. Bang ve R. R. Arat’ın Oğuz
Kağan Destanı’nı esas almıstır. Eser Önsöz, Tercüme, Metin ve
Sözlük bölümlerinden olusur. Önsöz kısmında destanın olusum
asamalarından bahseden Ergin, çekirdek, olus ve tespit asamalarından
sonra destanın vücuda geleceğini ifade eder. Türkler tarihte birçok
millî destanları olusturmus bir millettir. Fakat maalesef Türk
destanlarının büyük bir kısmı tarihî çalkantılar içinde kaybolmus ve
bunların ancak rivayetleri ortada kalmıstır. Oğuz Kağan Destanı da
bütün Türk milletinin destani hayatını dile getiren büyük bir eserdir.
Millî günlerde terennüm edilen, orduya moral vermek bakımından
kopuz esliğinde destancılar tarafından makamla söylenen Oğuz
Destanı’nın ilk nüshası da kaybolmustur. Bugün bu destanın
değisikliğe uğramıs, hikâyelesmeğe yüz tutmus, ana destandan
ayrıldıktan ve bir hayli değisiklikten sonra kâğıda geçirilmis bazı
parçaları ile bir hülasasını teskil eden rivayetleri elimizde
bulunmaktadır. Ergin, Giris bölümünde bu görüslerini ifade ettikten
sonra destanın tercüme metnini verir. Eser mensur bir sekilde kaleme
alınmıs, sadece bir bölümde 8 dizelik bir manzumeye yer verilmistir.
Üçüncü bölümde Uygurca asıl metin verilmistir. Kitapçığın sonuna
altı sayfadan olusan, metinde geçen Uygurca kelimelerin anlamlarının
verildiği sözlük eklenmistir.12

1 Bayat, Fuzuli; Türk Mitolojik Sistemi 1-2, 2007, İstanbul; Mitolojiye Giris, 2007,
İstanbul; Oğuz Destan Dünyası, 2006, İstanbul.
2 Çoruhlu, Yasar; Türk Mitolojisinin Anahatları, 2006, İstanbul.
3 Banarlı, Nihad Sami; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi 1, 1997, İstanbul.
4 Köprülü, M. Fuad; Türk Edebiyatı Tarihi, 2004, Ankara.
5 Ögel, Bahaeddin; Türk Mitolojisi 1-2, 2006, Ankara; Dünden Bugüne Türk
Kültürünün Gelisme Çağları, 2001, İstanbul.
6 Sümer, Faruk; Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teskilatları, Destanları, 1999,
İstanbul.
7 Çobanoğlu, Özkul; Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, 2003, Ankara.
8 Artun, Erman; Anonim Türk Halk Edebiyatı Nesri, 2006, İstanbul.
9 Bang, W.- R. Rahmeti Arat; Oğuz Kağan Destanı, 1936, İstanbul.
10 Togan, Zeki Velidi; Oğuz Destanı, 1972, Đstanbul.
11 Kaplan, Mehmet; Oğuz Kağan Destanı, 1979, İstanbul.
12 Ergin, Muharrem; Oğuz Kağan Destanı, 1988, Ankara.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Ay_ToLdi
Normal Üye
*
Cinsiyet: Bayan
ileti Sayısı: 9



« Yanıtla #5 : 03 Ağustos 2010, 13:17:53 »

Oguz Kagan yarlıgı..

Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay hem de kalkan
Tamga olsun bize boyan
Gökbörü olsun oranı
Demir çıdalar olsun orman
Avlakta yürüsün kulan
İşte deniz işte muran
Gün olsun tuğ gök korıkan
 GökTürk
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

Edgü bilge kişig edgü alp kişig yontmaz ermiş. Bir kişi yarigılsar oğuşı budunı bişükinge tegi kıdmaz ermiş. Süçig sabıriga yımşak ağısıriga arturup öküş Türk budun öltüg. Türk budun ölsikirig.
açina
Ziyaretçi
« Yanıtla #6 : 03 Ağustos 2010, 16:40:42 »


1. OĞUZ DESTANININ ÖZELLİKLERİ


Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu, efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp, gökten indirilir iken; elbetteki Oğuz-Kağan gibi, bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin menşeleri de, Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey, gökteki biricik Tanrı idi.Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de, yer gibi, maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış, dünyanın birer parçası idiler. Gök, bir tane idi ve dünyamızın üstünü, bir kubbe şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde, daha bir çok gökler vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları, ayrı ayrı gökler, uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı. Bütün bunların üstünde, bir gök daha vardı ki, bu gökte yaratıcı, büyük ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler, ğögün katlarını üst üste koyma yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan, biraz da dış tesirler sebebi ile gökleri, yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.

"Oğuz-Kağan destanına, Uygur çağından sonra, hafif dış tesirler girmeğe başladı":

Göktürk çağında, eski Türk dini ile inançları, bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da, yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe başlayınca, durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar, çok daha önceleri Çin'in ortalarında gezmişler, ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla karşılaşarak, konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler, Uygurlara birçok yeni görüşler getirmiş ve onlarda, büyük dinlere inanmak ihtiyacını doğurmuştur." Ticaret, eski Türk savaşçılarının dini ile, pek bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini, disiplin, otorite ve savaşçılığı, herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar, daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki, bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken, Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar, köklerini Suriye'den alıp, İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra, aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde, kutsal olan en önemli şey, gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların, güneşten aya geçmiş olmaları, yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi". Bu sebeple, Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında, eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler, artık "Göğün oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı. Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan, daha başlangıçta, şöyle başlıyordu:

"Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu,
"Ay-Kağan'ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!"

Eski Türkler de iyi ve güzel olayları, aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz, nasıl yeni bir oğlu olan dostumuza, "Gözlerin aydın olsun" diyor isek, onlar da Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile, "Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu, renklendi", diyorlardı.

"Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da, Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":

Fakat Türkler, çoktan müslüman olmuş ve İslâmiyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise, İslâmiyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen, eski Oğuz-Kağan destanları, elbetteki İslâmilyetin birçok inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki, İslâmiyetten sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında, biraz daha değişiklik yapılmış ve İslâmiyete uydurulmuştu. İslâmiyeti kabul eden Türkler bizce Uygurlara nazaran, eski Türk an'anesini ve töresini daha çok korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine, daha büyük bir önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar, bütün Ortaasya ve Türk âleminin, en soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen, eski Türk devlet teşkilâtı ile disiplini, onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz Türklerinin destanlarında, Uygurlarınkine nazaran, daha eski ve daha köklü motifler görüyoruz. İslâmiyetten sonraki Türk destanlarına göre, "Oğuz-Han'ın babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının, "Kara-Han" adını alması da boş değildi. Eski Türklerde, "Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden ayıran, sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik", Kağanlar ile, onların oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise, halk tabakasından başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz gibi, Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına rağmen, aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler, Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz, bizi bu sonuca doğru sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre, babasından çok, an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken, hemen şöyle derler:

Üç gün üç gece geçti, annesine gelmedi,
Annenin memesinden, bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye, annesi ağlıyordu,
Sütümü emmedi diye, kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu, beşiğe dolanarak,
Sütümü, az em diye, çocuğa yalvararak!

2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR

Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu gibi doğar doğmaz, bir olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi, henüz daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı, bu kırgınlığın sebebi de, bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile konuşmağa başlar ve ona şöyle der:

Ey, benim güzel annem, öğüdümü alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp, eğer hakkı tanırsan!
O zaman memen alır, ak sütünü emerim!
Bana lâyık olursan, adına anne derim!


Oğuz-Kağan'ın annesi, henüz daha üç günlük beşikte yatan çocuğunun, böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce, ona kalpten bağlanır ve Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman Türklerin söyledikleri bu Tanrı, İslâmiyetin Allah'ından başka birşey değildi. Fakat aynı zamanda destanlar, zaman zaman bir "Gök Tanrısı" ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin, gerçek inançlarını açığa vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç yaşında" olma önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı "yedi" ile "dokuz" sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz destanlarında: "Oğuz-Kağan, üç gün içinde olgunlaşmıştı". Halbuki eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması için, yedi günün geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel, şöyle bir Altay efsanesi de vardır:

Altay'da olmuş idi, bir çocuk doğmuş idi,
Dünyaya gelir iken, nurlara boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar, koku alıp koşmuşlar,
"Çocuğu ver", demişler, uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış, yüreğini dağlamış,
Çocuk da dile gelmiş, yarasını bağlamış.
Demiş: "Anne, sızlama! Oyala da, ağlama!
"Yedi gün mühlet iste, işi bağla sağlama!"
Yedi gün mühlet dolmuş, annenin benzi solmuş,
Oğlan beşiği kırmış, bir civan yiğit olmuş.

Bu Altay efsanesi mitolojinin ta kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da, bir mitolojidir. Fakat büyük devletler kurup gelişen Türk toplumları, onun içindeki akla uymayan motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan destanında, göklerde dolaşıp, ğögün çeşitli katlarını zapteme ve türlü ruhlarla çarpışma, kutsal bir Hakandı. Fakat O, daha çok, bir insandı. İnsanlık özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü zaptederek, Tanrı adına, idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini yaptığımız Altay efsanesi dikkatle incelenince, daha birçok mitolojik motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ "Yedi kurt"."Büyük ayı burcu" nun, yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü Türklere göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı, kalın ve demir zincirlerle Kutup yıldızı'na bağlanmış, yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar, çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında çocuk sıkışınca, akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı sağlamasına imkân verir. (Türklere göre 'Küçükayı burcu', iki at tarafından çekilen, bir arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu, bu iki atı yakalayıp yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde, durmadan onların etrafında dönerlerdi. (Altay efsanesi göre). Küçükayı burcu, çocuğun dostu ve yakını idi. Boğa burcu da, herhalde yine bu kahramanın buzağısından başka birşey olmamalıydı".

Görülüyor ki, Oğuz-Kağan destanı birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye değildi. Onun kökleri, yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş, Türk efsaneleri ile inançlarına dayanıyordu. Süzüle, süzüle, akla mantığa uymayan bölümlerin, gerçeğe uydurulması ile, bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana gelmişti.


3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU

"Oğuz-Kağan, kutsal bir şekilde doğmuştu":

Az önce, büyük Türk kahramanlarının, genel olarak kutsal bir şekilde doğduklarını söylemiştik. Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da, kutsal ve fevkalâde bir şekilde olmalıydı. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı, O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu:

Gök mavisiydi sanki, benzi bu oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş, rengi bu oğlancığın!
Al, al idi gözleri, saçları da kapkara,
Perilerden de güzel, kaşları var ne kara!


Oğuz-Kağan doğarken, benzinin rengi tıpkı gök mavisi gibi idi. Yüz, eski Türklere göre, insanın en önemli bir yeri idi. Utanç, kötülük ve hatta kutsallık bile, insanın yüzüne akseden özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü, elbette kara idi. İyilerin de yüzleri, aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi, gök mavisinden başka birşey olamazdı. Çünkü gök, Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan, Tanrı'nın kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken, yüzünün gök renkten olması, onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını gösteren bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin, "Gök Börü", yani gök kurt dedikleri kutsal kurda, bozkurt adını veregelmişiz. Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta kendisi idi. Tanrı, kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de, kurdun rengi gömgök idi. Daha sonraları Türkler, gök rengini olgunluk, erginlik ve tecrübenin bir sembolü olarak görmüşlerdir.

Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin benzetilmişti":

Bugün Anadolu'da söylenen, "Gözleri Kanlı" deyimi de, bize çok şeyler ifade eder. O'nun gözlerinin al oluşu, daha doğrusu kan rengine benzemesi, Oğuz-Kağan'ın büyük bahadarlığının, bir özelliğinden başka bir şey değildi. Cengiz-Han da doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise, O'nun dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler, en eski Türk ve Ortaasya özelliklerini göstermiyorlardı. Elbetteki onları kökleri de, Türk mitolojisine dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile, Moğollara birçok yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar, avuçlarında bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da, eski Hint mitolojisinin motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri, kırmızı ve kızıldır." Çinde de, bu vardır. Fakat çin kahramanlarının gözleri yalnız kırmızı olmakla kalmazlar, aynı zamandan cam gibi de parlarlardı. Çinliler, "Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken, onun da yüzünün kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını" söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan, acayip bir fizyonomiye sahip değildi. Fakat 20 sene müddetle, bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş bir hükümdardı. Eski Türkler, kırmızı renk için genel olarak "al" sözünü kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan, biraz da manevi bir anlam almıştı. Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan, "Albastı" da, yine bu rengi taşıyordu. Altay Türkleri, büyük kurt sürülerini idare edip, köylere korkunç zararlar veren kurtlara da, zaman, zaman, "al-börü" derlerdi. Bu allık, kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı değil; daha çok, onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu. Çünkü onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.

"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök mavisi, gözleri de al, yani kırmızı idi".

Bazıları al sözünü, "ela" şeklinde anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak, bunun aslı yoktur. Çünkü, "Oğuz-Kağan'ın saçları da kara" idi. Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin elâ olmasına da, hiçbir sebep yoktu.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #7 : 03 Ağustos 2010, 19:02:25 »

TÜRK'ÜN ULU ATASI: “OĞUZ KAĞAN“  
 
Oğuz Kağan Destanı Uzerine Yapılan Çalışmalar

2. Makaleler
Oğuz Kağan Destanı ile ilgili makale yazanlardan biri
Abdülkadir İnan’dır. İnan, “Oğuz Destanındaki Irkıl Ata” adlı
makalesinde Oğuznâme’nin Residettin tarafından Farsça yazılan
parçasında geçen Bilge Irkıl Hoca’yı inceler. Burada Irkıl Hoca Türk
töre ve ayinlerini ilk koyan bilge kisidir. Ebugazi Bahadır Han’ın
gerek “Secere-i Türk” ve gerekse “Secere-i Terâkime” adlı eserlerinde
Irkıl Ata Türk bilgesi olarak geçer. Yakut Türkleri’nde ve
Buryat’larda Irkıl kültü bugüne değin yasamaktadır. Yakut
inanıslarına göre ilk kamın adı An Argıl’dır.13
Mehmet Kaplan “Türk Edebiyatı Üzerine Arastırmalar I” adlı
eserinde Oğuz Kağan Destanı’nı konu alan iki makale yayımlamıstır.
Makalelerinden ilki “Türk Destanında Alp Tipi” adını tasır. Kaplan bu
makalesinde iki önemli destanı, Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut
Kitabı’nı alp tipinin özellikleri açısından değerlendirir. Her iki
kaynakta da bu tipin belirli bir medeniyet seviyesinin ve yasayıs
tarzının mahsulü olduğunu belirtir. Oğuz Kağan at sürülerini güder,
ata biner ve av avlar. O, hayvancılık ve avcılıkla geçinen göçebe
topluluğuna mensup biridir. Akın onun için yüksek bir değer ifade
eder. Oğuz Kağan Destanı’nda hayvanların öldürülmesinde realiteye
aykırı bir taraf yoktur. O, yaman bir diktatör ve dünya fatihidir.
Cihangirlik ihtirasında da realist bir durum söz konusudur. Zaptetmek
istediği kavimlere, hiçbir yalana basvurmadan sadece kendisine itaat
etmelerini emreder. Tüm bu bilgilere dayanarak Oğuz kağan
Destanı’nda alp tipinin en güzel seklini görmek mümkündür.14
Mehmet Kaplan’ın aynı eserinde Oğuz Kağan Destanı’nı konu
alan ikinci makalesi de “Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut
Kitabında Esya ve Âletler” adını tasır. Burada bu kez iki destanı,
içinde kullanılan esyalar itibariyle değerlendirir. Bu iki eser, Türklerin
yerlesik medeniyet seklini benimsemeden önce, yüzyıllarca içinde
yasadıkları akıncı göçebe merhalesini aksettiren edebî örneklerdir.
Kollektif hayat sekillerinin ve müsterek hayat görüslerinin hâkim
olduğu ilk medeniyet çağlarına ait eserlerde yazan ve söyleyenlerin
düsünüs tarzları ile muhitleri arasında büyük bir fark yoktur. Oğuz
Kağan Destanı’nda tek bir kahraman vardır. Karsısındaki tüm
engelleri asan ve mekânda genisleyen mutlak ve hâkim bir ben vardır.
Bu destanda düsman siliktir, hemen hemen bir isimden ibarettir. Oğuz
Kağan hâkimiyet iradesinden baska bir sey tanımaz. Yazar bu
açıklamalardan sonra kullanılan aletleri değerlendirir. Oğuz Kağan
Destanı’nda ok ve yay gerçek ve sembol olarak önemli bir yer tutar.
Bunlar baslangıçta hayvan öldürmeye yarayan aletlerdir. Daha sonra
bir savas sembolü olarak gözükür. Bu aletler üçüncü safhada Uluğ
Türk’ün rüyasında sekil ve mahiyet değistirerek cihangirlik sembolü
haline gelir. Bunların dısında destanda su aletler geçmektedir: Araba,
sal, çadır, masa, sıra, kılıç, kargı, kalkan ve at. Yazar yukarıda
sıralanan aletleri ve destanda geçtiği yerleri ayrı ayrı tahlil eder.15
Mehmet Kaplan “Tip Tahlilleri” adlı kitabında Türk
Edebiyatı’nda farklı tiplerle ilgili yazdığı makalelerini yayımlamıstır.
Bu makalelerinden biri de “Oğuz Kağan-Oğuz Han Destanı” adını
tasır. Kaplan, makalesine Oğuz Kağan Destanı’nın iki kaynağının
tanıtımıyla baslar. Paris Millî Kütüphanesi’nde bulunan Uygur
yazması ile Residettin’in Farsça metnini tanıtır. Destanın tesekkül
çağıyla ilgili iki nazariyeyi belirtir. Birincisine göre, Oğuz Kağan
Destanı M. Ö. 126-201 yılları arasında büyük bir göçebe devleti kuran
Hiong-Nu’larla ilgilidir. Oğuz Kağan bu devleti kuran Mete’dir. Zeki
Velidi Togan’a göre ise, Oğuz Kağan Destanı’nın mensei daha eski
çağlara, M. Ö. VII. yüzyılda merkezi Orta-Asya’da bulunan Sakalar
ile birkaç asır sonraki Đndo-Đskitlerdir. Kaplan destanın menseini tarihî
bir hadiseye göre değil, tarihî bir hadiseyle birlikte Türklerin eski
çağlarda yasadığı hayata göre tespite çalısmıstır: Türkler yerlesik köy
ve sehir hayatına geçmeden önce atlı-göçebe denilen bir medeniyet
tarzını yasamıslardır. Bu medeniyete böyle denilmesinin nedeni atın
bu medeniyet tarzında çok önemli rol almıs olmasıdır. Oğuz Kağan
Destanı’nda zaman bir at veya bir ok süratiyle geçer. Burada sürat ve
hareket hayatın esasıdır. Genis bir mekân tasavvuru vardır. Oğuz’un
ideali bütün dünyayı hatta kâinatı ele geçirmektir. Oğuz aldığı
yerlerde hiç durmaz. Onun için önemli olan sahip olmak değil, ele
geçirmek, yenmek ve zafer kazanmaktır. Alınan yerlerin hiç biri
destanda tasvir edilmemistir. Mekân durulan, oturulan değil, asılan bir
yerdir. Buradaki zaman ve mekân tasavvurları ile Oğuz’un sahsiyeti
ve içinde yasadığı toplum arasında sıkı bir münasebet vardır. Oğuz
tamamıyla dısa dönük bir tiptir. Eski Türklerde din, tabiat ve
hayvanlar âlemi ile yakından ilgili idi. Oğuz’un annesi Ay Kağan
adını tasır. Evlendiği ilk kız kozmik âlemle ilgilidir. Đkinci kız bir göl
ortasında, bir ağaç içinde gözükür. Oğuz’a yol gösteren kurt gök yeleli
ve gök tüylüdür. Sabah Oğuz’un çadırına günes ısığı seklinde girer.
Oğuz’un ölümüne yakın yaptığı merasimin dini bir mana tasıdığı
muhakkaktır. Oğuz Kağan Destanı’nın üslûbu da, burada tasvir edilen
yasayıs tarzına ve hayat görüsüne uygundur. Cümleler kısa, isimler
çıplak, sıfatlar azdır. Mehmet Kaplan tüm bu izahlardan sonra,
Residettin’in “Camiü’t-tevarih” adlı eserinde bulunan yazılı ve sözlü
kaynaklardan alınan rivayetlerin tarihi hakikatlere uygunluğunu
destanda bulunan yasayıs tarzı ve hayata bakıs tarzına göre
değerlendirir. Varılan sonuçlar önemlidir:
1. Tarih-i Oğuzân ve Türkân’da göçebe ve akıncı Oğuz’un
belli bir yere bağlanması ve sehir kurması çok dikkate değerdir.
2. Tarih-i Oğuzân ve Türkân’da Oğuz Han ve babası arasında
dinî bir anlasmazlıktan bahsedilir.
3. Tarih-i Oğuzân ve Türkân’da Uygurca Oğuz Kağan ve
Dede Korkut Kitabı’ndaki gibi kahramanın sahsiyet kazanmak için
vahsi veya azgın hayvanı öldürme motifine rastlanılmaz.
4. Tarih-i Oğuzân ve Türkân’da kendisinden uzunca
bahsedilen Tuman Han hayvanların konusmalarından anlar. Onunla
Kol Erki Han arasındaki rivayetler tarihî olmaktan ziyade bir masal
karakteri tasır.
5. Tarih-i Oğuzân ve Türkân’da hanlardan çoğu dünyayı fethe
kosacak yerde, iktidara geçmek için birbirleriyle uğrasırlar.
Bunlar ve daha çoğaltılabilecek baska örneklere dayanarak,
Tarih-i Oğuzân ve Türkân’daki rivayetlere atlı göçebe destanı
havasına uymayan, belki Residettin’in bile bile eklediği hikâyeler
karıstırılmıstır. Uygurca Oğuz Kağan Destanı estetik bakımdan Tarih-i
Oğuzân ve Türkân’a nazaran daha üstün bir değer tasır. Fakat Dede
Korkut Kitabı ve Manas Destanı’na nazaran çok fakirdir.16
A. Bican Ercilasun, Milli Folklor dergisinde “Oğuz Kağan
Destanı Üzerine Bazı Düsünceler” adlı bir makale yayımlar.
Ercilasun, Memlüklü Türk tarihçisi Ed-Devâdârî’nin “Dürerü’t-Ticân
ve Gureru Tevârîhî’l Ezmân” adlı eserinde Tatarlarlardan bahsederken
söyle naklettiğini ifade eder:
“Bu kavmin nereden çıktığını ve kendilerinden öncekileri
“Ulu Han Ata Bitigci” adlı kendi kitaplarından alarak zikredelim.
Onun manası, “ulu baba hükümdarın kitabı”dır. Bu kitabı evvelki
Türklerden Moğol ve Kıfçaklar tanırlar ve ona çok büyük hürmet
gösterirler. Nasıl ki, diğer Türklerde de Oğuznâme isimli bir kitap
vardır. Bunu elden ele gezdirirler. İçinde baslangıçları ilk
hükümdarları zikredilir ki o da Oğuz’dur.”
Ed-Devâdârî bundan sonra, Oğuznâme’de geçen Tepegöz
hikâyesini özet olarak verir. Ercilasun bu bilgilere dayanarak, burada
adı geçen Oğuznâme’nin eldeki Oğuz destanlarından hiçbirisi
olmadığını söyler. Çünkü burada hem Türklerin baslangıçları ve Oğuz
Han zikrediliyor, hem de Tepegöz hikâyesi. Bu, Oğuzun hayatı
etrafındaki Oğuz Kağan Destanı’nın zaman içinde Oğuz’un
torunlarının ve onların beylerinin maceraları ile genislediğini ve
büyük bir Oğuznâme meydana geldiğini gösterir. Bu Oğuznâme Batı
Oğuzları arasında yaygın olmalıdır. Yukarıdaki bilgilerin Türk-Moğol
münasebetlerini göstermeleri bakımından da önemi vardır. “evvelki
Türklerden Moğol ve Kıfçaklar tanırlar ve ona çok büyük hürmet
gösterirler.” ifadesi Memlük Türklerinden olan Ed-Devâdârî’nin
“Türk-Tatar-Moğol-Kıfçak” arasında pek fark görmediğini gösterir.
Residettin’de Moğollar, Oğuz Han’ın amcalarının urukları olarak
kaydedilir. Ebülgazi’de ise Oğuz Han, Moğol Han’ın torunudur.
Ercilasun’a göre Türk-Moğol akrabalığı fikri, çok daha eski çağlardan,
belki de Oğuz Han ile aralarında benzerlikler bulunan Motun’un
Hunlarından izler tasımaktadır. Yazar makalesinde ayrıca, Uygurca
Oğuz Kağan destanına yansıyan Türk kozmogonisi üzerinde de durur.
Oğuz Kağan, gökten inen ısığın içindeki kızla evlenir, üç oğlu olur;
bunlara Gün, Ay ve Yıldız isimleri verilir. Göl ortasındaki ağaç
kovuğunda kızla evlenince yine üç oğlu olur; bunlara da Gök, Dağ ve
Deniz isimlerini verir. Ercilasun buradaki motiflerin Türklerin
kâinatın yaratılısı hakkındaki ilk inanıslarını destana yansıttığını
söyler. Çocuklara verilen isimler tesadüf değildir. Đsimlerin ilk üçü
yıldızlar âlemini, diğerlerinin yeryüzünü temsil ettikleri hemen belli
olmaktadır.17
Oğuz Kağan Destanı ile ilgili makale yazanlardan biri de
Tarık Özcan’dır. Tarık Özcan Milli Folklor dergisindeki “Oğuz Kağan
Destanı’nın Halk Anlatılarının Epik Kuralları Bakımından
Đncelenmesi” adlı makalesini yayımlar. Özcan makalesine baslarken
destanın yazıldığı dönemde Türklerin atlı göçebe medeniyeti denilen
bir medeniyet tarzı içinde hayatlarını sürdürdüğünü ifade eder. Daha
sonra Oğuz Kağan Destanı’nın iki yazmasını tanıtır. Özcan, Axel
Olrik’in “Halk Anlatılarının Epik Kuralları” adlı makalesine göre
Oğuz Kağan Destanı’nı değerlendirir. Olrik’in tespit ettiği ilkeler
sunlardır: Giris ve bitis kuralı, yineleme kuralı, bir sahnede iki kuralı,
zıtlık kuralı, ikizler kuralı, kalıplastırma, büyük tablo sahnesi, tek
entrika, epik birlik, ideal epik birlik, dikkati baskahraman üzerine
toplama. Bu kurallar kısaca tanıtılıp Oğuz Kağan Destanı bu kurallar
çerçevesinde incelenmistir. Oğuz Kağan Destanı’nda süratle hareketin
yarattığı ve kuvvetin hâkim olduğu genis bir mekân tasavvuru vardır.
Destanda bulunan kisiler ferdi kimlikleriyle değil milli kimlikleriyle
ortaya çıkmıslardır. Giris kuralı gereğince destan Ay Kağan’ın doğum
haberiyle baslamıs, sonrasında Oğuz’un doğumundan sonra dile
gelmesi, kırk gün sonra büyümesi, yürüyüp oynaması durgunluğun
yerini coskunluğa bırakmıstır. Oğuz Kağan’ın tasvirinde abartma
açıkça görülmektedir. Üçler kuralı gereğince, çesitli nesne ve unsurlar
üçlü bir sekilde sıralanmıstır. Oğuz Kağan’ın ilk karısından üç erkek
çocuğu olur, ikinci evliliğinden yine üç erkek çocuğu olur. Uluğ Türk
rüyasında üç gümüs ok görür. Bir sahnede iki kuralı gereğince, Oğuz
Kağan ile gergedan, Oğuz Kağan ile bozkurt sürekli karsı karsıya
gelir. Zıtlık kuralı gereğince, Oğuz Kağan’ın karsısında bir Urum
Kağan, Çürçet Kağan karsıt güç olarak yer alırlar. Dost ile düsman iki
gücün çatısması görülür. Bütün olaylar dikkati Oğuz Kağan üzerinde
toplamak için düzenlenmistir.
Eserin ifade tarzında sözlü anlatı geleneğinin doğrudan
konusma özelliği mevcuttur. Destanda olaylar ilerledikçe Oğuz Kağan
epik birlik doğrultusunda beklentileri bosa çıkarmaz. Her sey millî
kahramanın olağanüstü kisiliğine uygun biçimde neticelenir.
Kalıplasma eğilimi farklı coğrafyalardaki düsman güçlerle karsılasma
ve mağlup etme seklinde devam eder. Büyük tablo sahnelerine Oğuz
Kağan ve at, Oğuz Kağan ve canavar, Oğuz Kağan ve kadın gibi
sahnelerde rastlanmaktadır. Son bölümde Oğuz Kağan’ın ülkesini
oğulları arasında paylasması coskunluğun yerini durgunluğa bırakır.
Halk anlatılarının epik kurallarının önemli bir bölümü destanda yer
almaktadır.18

13 İnan, Abdülkadir; Makaleler ve İncelemeler I, 1998, Ankara, s.196-197; Sakaoğlu,
Saim-Ali Duymaz; “Oğuz Destanında Irkıl Ata”, İslamiyet Öncesi Türk Destanları,
2002, İstanbul, s.113-114.
14 Kaplan, Mehmet; “Türk Destanında Alp Tipi”, Türk Edebiyatı Üzerine
Arastırmalar 1, 2004, İstanbul, s. 13-21.
15 Kaplan, Mehmet; “Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut Kitabında Esya ve
Aletler”, Türk Edebiyatı Üzerine Arastırmalar 1, 2004, İstanbul, s.64-84.
16 Kaplan, Mehmet; “Oğuz Kağan-Oğuz Han Destanı”, Tip Tahlilleri, 2005, İstanbul,
s.11-25.
17 Ercilasun, Ahmet Bican; “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Bazı Düsünceler”, Milli
Folklor, 1991, S.11, s.6-10.
18 Özcan, Tarık; “Oğuz Kağan Destanının Halk Anlatılarının Epik Kuralları
Bakımından İncelenmesi”,
Milli Folklor, 1996, S. 31-32, s.95-97.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #8 : 03 Ağustos 2010, 19:10:46 »

TÜRK'ÜN ULU ATASI:“OĞUZ KAĞAN“    

Oğuz Kağan Destanı Uzerine Yapılan Çalışmalar

....Özcan’ın ikinci makalesi “Oğuz Kağan Destanının
Kahramanlık Mitosu Bakımından Çözümlenmesi” adıyla yine Milli
Folklor dersinde yayımlanmıstır. Destan bu kez içerdiği mitler
açısında değerlendirmeye tabi tutulur. Oğuz Kağan doğus itibariyle
mitsel yapının içinde serüvene çıkabilecek olağanüstü özelliklere
sahip bir insan olarak doğmustur. O, Türk milletinin ideal insanının
ölçülerini tasımaktadır. Bir mitolojik kahramanda bulunması gereken
gök ve yere ait yüceltilmis unsurları kendisinde toplar. Kahramanın
fiziksel görünümünde göçebe insanın doğal dünyasına ait arketipsel
semboller kullanılmaktadır. Kahraman bir takım doğal sembollerle
karsı karsıya gelir. Geyik, sembolik olarak kadın motifinin karsılığı
olarak; ayı ve gergedan ise kahramanın ferdi bilinçdısıdır. Yine ısık,
kadın, göl, ağaç unsurları Türk milletinin kolektif bilinçdısına ait
arketiplerin mitolojik sembolleridir. Isık hayatın sembolü, kadın
doğurganlık dolayısıyla yaratıcı gücün temsilcisidir. Oğuz Kağan’ın
iki karısından üçer oğlu olur. Bunlara verilen isimlerin gökyüzü ve
yeryüzüne ait olması kahramanın gök ve yerle olan sembolik
bütünlesmesini göstermektedir. Bozkurt kahramanlık mitosunun
simgesidir. Her eylemle kahramanın gizli kalmıs bir özelliği desifre
edilmistir. Kahramanlık mitosunun bir diğer yönü akıldır. Oğuz Kağan
yürüdükçe sifrelerle karsılasmakta ve sifreleri çözerek macerasını
örmektedir.19
Merdan Güven Milli Folklor dergisinde “Oğuz Kağan
Destanı’nda Hayvanlar” adlı bir makale yayımlamıstır. Merdan
destanda geçen hayvanları çesitli özellikleriyle ele alırken Oğuz
Kağan Destanı’nda adı geçen hayvanların eski devir Türk
topluluklarının yasayıs biçiminde oldukça önemli bir yere sahip
olduklarını belirtir. Makalede sırasıyla hayvanlar su özellikleriyle
incelenmistir: At destanda en sık bahsedilen hayvanlardandır. Bir
ulasım ve yük tasıma aracı; etinden, sütünden, derisinden yararlanılan
bir besi hayvanı ve bir savas aracı olmakla birlikte âdeta bir arkadas
gibi kendisine alısılan bir varlık olarak karsımıza çıkmaktadır. Oğuz
Kağan at sürülerini güder. At sürüsünü gütmek üstün yetenek
gerektiren bir istir. Oysa Oğuz Kağan’ın bulunduğu yerde koyun
sürüleri de bulunmaktadır. Ayı destanda iki kez görülür. Tüylü ve
güçlü olusu nedeniyle benzetmede kullanılmıstır. Destanda Çürçet
denilen bir yurt tanıtılırken burada buzağının da bulunduğundan
bahsedilir. Burada buzağı malın, bereketin ve zenginliğin sembolü
olarak zikredilmistir. Oğuz Kağan Destanı’nda doğandan da iki kez
bahsedilir. Oğuz Kağan’ın doğanı ok ile vurduğu dile getirilmistir.
Türklerin ilkel zamanlarında destan olustuğundan kuslar
önemsenmemistir. Toplum gelistikçe at, kurt ve geyik gibi
hayvanlardan kuslara doğru meyil gösterir. Eserde gergedan çok
korkunç ve yaman bir canavar olarak tarif edilmistir. Gergedan aslan,
kaplan ve benzeri hayvanların kendisine yaklasamadığı yenilmez bir
hayvandır. Oğuz Kağan kurduğu bir tuzakla onu öldürmüstür. Geyik
ise bir av hayvanı olarak görülür. Türkler tarafından kutsal olarak
kabul edilmektedir. Katır güçlü olması sebebiyle yük tasıma aracı
olarak belirtilmistir. Koyun sembolik olarak geçer. Ak koyun, kara
koyun diye iki ayrı renk koyundan bahsedilir. Ak koyun daha makbul
olanın, üstün tutulanın ve sağ yönün simgesi olurken kara koyun
ikinci sınıf olarak nitelendirileni, önemi daha az olanı simgeler. Kurt
adından en sık bahsedilen hayvandır. Oğuz Kağan bazı vasıflarıyla
kurta benzetilir. Destanın ilerleyen kısımlarında boz (gök) renkli kurt
ortaya çıkar. Türklerde gök ayrı bir önem tasır. Gök, renk olarak
bilinen göğün rengidir. Gök ise doğrudan Tanrı ile iliskilidir. Tanrıyla
iliskili seyler de kutsaldır. Bozkurt Türkler için bir savas sembolüdür.
Zor durumlarda yol gösteren bozkurt aynı zamanda konusma
özelliğine de sahiptir. Oğuz Kağan’ın çadırına gökten bir ısık seklinde
iner. O, Tanrısal vasıflara sahiptir. Bozkurt hem bir benzetme aracı
olarak hem de güç sahibi, savasçı, mücadeleci ve yol gösterici,
Tanrısal güç sahibi mitolojik bir hayvan olarak ortaya çıkmaktadır.
Güçlü olmasıyla destanda yer alan diğer hayvanlar da öküz ve
samurdur. Öküz mal varlığı olarak da geçmektedir. Tavuk sembolik
manada destanda yer almaktadır. Tavuktan bahsedilmesi, Türklerin
yerlesik hayatı da tanıdıklarını göstermektedir.20
Milli Folklor dergisinin 76. sayısında Oğuz Kağan Destanı’nı
konu edinen iki makale yayımlanır. Bunların ilki Prof. Dr. Ali
Duymaz tarafından “Oğuz Kağan Destanı’ndan Dede Korkut
Kitabı’na Kahramanların Beden Tasvirlerinin Sembolik Anlamları
Üzerine Değerlendirmeler” adıyla yayımlanır. Çalısmada Uygurca
Oğuz Kağan Destanı esas olarak alınmıstır. Duymaz’a göre destan
kahramanlarının hepsi olağanüstü nitelikleriyle toplumlarının ideal
tipleridir. Oğuz Kağan Destanı hem mitolojik hem de tarihsel bir
destandır. Bu destan Türk kozmik tasavvurlarını ortaya koymaktadır.
Destanda geçen Oğuz Kağan tasvirinde kullanılan ısık, renk ve
gökyüzü gibi simgeler sadece benzetme amacı tasımamaktadır. Oğuz
Kağan’ın daha doğusta kazandığı ve yüzünde tecelli eden “kut”
anlatılmaktadır. Kut Tanrı’nın bağısladığı bir ayrıcalıktır. Oğuz’un
ağzı ates renginde, gözleri aldır. Kırmızı günesin ve savas tanrılarının
rengidir. Kuvvet, güç, iktidar, hâkimiyet ifade eder. Destanda anlatılan
Oğuz Kağan’ın yüzü bir imaj veya bir tablo olarak gözümüzde
canlansa tuhaf bir manzarayla karsılasırdık. Bu ifadelerde amaç,
gözler önünde gerçekçi bir tablo olusturmak değil, tanrısal olan ısığın,
kutun Oğuz Kağan’ın yüzündeki tecellisini anlatmaktır. Gökyüzü
cisimleri genis simge alanı olarak karsımıza çıkar. Oğuz Kağan’ın
sıfatları olarak kullanılan ay, gök gibi renk ve ısık unsurları, aslen
gökyüzü cisimlerinin üst anlamlar kazanmasından ibarettir. Kut, nasıl
Tanrı’nın tecellisi ise gök, ay günes gibi cisimler de, fırtına, yağmur,
simsek gibi doğal olaylar da birer tanrısal tezahürdür. Gökyüzü
kutsalın, Tanrı’nın mekânı olarak düsünülmüstür. Oğuz’un da göğe ait
bir kahraman olduğunu vurgulamak için onun yüz ve beden
özelliklerinin göksel olanla benzerlik gösterdiği kullanılan bazı
sembollerle belirtilmistir. Âdeta Oğuz’un yüzünde gökyüzü sembolize
edilmistir. Oğuz’un büyüme hızı da destanda ilgi çekici bir sekildedir.
Kırk günde biyolojik büyümesini tamamlar. Bu Oğuz’un cihangir
olma ideali ile kut ve gücünü kullanarak bir an önce alplar arasına
katılma töreninin gerçeklesmesi gereğidir. Kullanılan imajların
sembolik değeri Oğuz’un tabiatı yenebilmesi için, tabiatta gücü temsil
eden bütün hayvanların belirgin vasıflarını üzerinde toplamıs
olmasıdır. Oğuz Kağan, tanrısal modeli yeryüzünde icra ve tatbik eden
bir atadır. Bu ataların temel vasfı, Tanrı tarafından yaratılmıs dünyayı
örgütlemek ve medenilestirmektir. Oğuz’un vücut tasvirinde
hayvanlar ön plandadır. Her hayvanın en güçlü yeri seçilerek bir vücut
olusturulmustur. İnsanlar hayran olduğu veya çesitli özellikleriyle
saygı duyduğu bazı hayvanları eğretileme yoluyla günlük hayatta ve
edebî eserlerde kullanmıslardır. Bu hayvanlar yalnızca yeryüzüyle
bağlantılı değillerdir. Bu hayvanların bazıları gökyüzü, yani kutsal
mekânla da iliskilidir. Oğuz sıradan bir insan değildir. Onun Tanrı ile
bağlantısı olan, tanrısalı temsil eden bir kahraman olduğu
görülmektedir.21
Milli Folklor dergisinin aynı sayısında yayımlanan diğer
makale ise Doç. Dr. Mehmet Aça tarafından yazılan “Residettin
Oğuznâmesi’nde Kadın” adını tasır. Aça, makalesinde destanda yer
alan kadınları çesitli özellikleriyle ele almıstır. Aça’ya göre kadın
Residettin Oğuznâmesi’nde erkeğe itaat ve boy-aile içi çatısmalarının
sebepleri bağlamlarında önemli bir yer isgal etmektedir. Kadının
destanda görünümü ve rolünü dönemin sosyal, siyasal, kültürel ve
düsünsel boyutlarıyla incelemek gereklidir. Kahramanlık konulu
destanlar, “alp” tipini temsil eden erkek kahramanlar etrafında gelisen
olayları anlatmaktadırlar ve kadınlar bu tür anlatılarda belirleyici bir
rol oynamamaktadırlar. Kadınlar; anne, es, erkek, itaat, sadakat, din,
otorite, kutluluk-kutsuzluk, kıskançlık, arabozuculuk ve denksizlik
gibi kavramlar etrafında incelenmistir. Destanda dört kadın tipi
görülmektedir. Đlki “ana” kimliğiyle karsımıza çıkmaktadır. Kâfir anababadan
dünyaya gelen Oğuz tarafından tek tanrıya inanmaya davet
edilen bir ana. Oğuz koyu dindar bir kisidir. Anne oğlunun hayatta
kalabilmesi için, kendisine rüyada tebliğ edilen dini kabul etmek
durumunda kalmıstır. Aynı durum Oğuz’un evliliklerinde de
karsımıza çıkmaktadır. Đkinci tip kadınlar da kocaya ve kocanın dinine
tabi olarak kutlanan kadındır. Oğuz seçilmislik ve Tanrısallık
özelliklerine sahiptir. Oğuz’un evlendiği ilk iki kadın Oğuz’un dinini
kabul etmeyerek “kut”tan mahrum kalırken, üçüncü ve en küçük kız
Oğuz’un dinini kabul ederek kutlanmıstır. Baba ile oğlu birbirine
düsürerek kıskanç ve kader kurbanı olan kutsuz kadınlar üçüncü
tipteki kadınları olusturur. Buqra Han ile Qorı-Tekin kadın nedeniyle
karsı karsıya gelirler. Destanda kadınların son tipini ise güzel yüzlü ve
temiz Oğuz bahadırlarına karsı besledikleri arzu nedeniyle ülkelerine
ihanet eden yabancı kadınlar olusturmaktadır. Oğuz bu sayede Kılbarak
halkını yenebilmistir. Residettin Oğuznâmesi bu yönleriyle,
birkaç istisna dısında, kadınlarla ilgili olumlu özellikler
tasımamaktadır. Erkeğine itaat etmeyen ve yeni dini benimsemeyen
kadınlar arabozucu, iffetsiz, yalancı ve hileci kisiler olarak
nitelendirilmislerdir.22

3. Sonuç
Oğuz Kağan Destanı, eski Türk destanlarının en
önemlilerindendir. Bu destanın iki varyantının bulunduğu iki yazılı
kaynak vardır. Birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan, Uygur
yazısıyla yazılmıs eksik yazma nüsha, ikincisi ise Đlhanlı Devleti’nde
sarayda önemli roller üstlenmis tarihçi ve doktor Residettin’in Farsça
tarihine farklı yazılı ve sözlü kaynaklardan aktararak meydana
getirdiği metindir.
Oğuznâme rivayetleri çok eski zamanlarda olusmustur. Fakat
maalesef Türk destanlarının büyük bir kısmı tarihî çalkantılar içinde
kaybolmus ve bunların ancak rivayetleri ortada kalmıstır. Oğuz Kağan
Destanı da bütün Türk milletinin destani hayatını dile getiren büyük
bir eserdir. Oğuz Destanı’nın ilk nüshası da kaybolmustur. Bugün bu
destanın değisikliğe uğramıs, hikâyelesmeğe yüz tutmus, ilk nüshadan
ayrıldıktan ve bir hayli değisiklikten sonra kalmıs rivayetleri
bulunmaktadır. Oğuz Kağan Destanı zaman içinde Oğuz’un
torunlarının ve onların beylerinin maceraları ile genislemis ve büyük
bir Oğuznâme meydana gelmistir.
Uygurca metinde bulunan hareket, dısa dönük insan tipi, atlıgöçebe-
akıncı hayat tarzının varlığı, Đslami unsurların yokluğu ve
mitolojik simgelerin yoğunluğu diğer metne göre daha eski olduğunu
göstermektedir. Residettin Oğuznâmesi, bir yere bağlanıp
sehirlesmeden bahsetmesi, taht kavgalarının baslaması, dıstan içe
dönüs, Đslami unsurların yer alması nüshanın sonradan olustuğunu
veya eski metne bazı ilavelerin yapıldığını gösterir. Uygurca metin
aslına daha uygun bir metindir.
Oğuz Kağan, Türk milletinin ideal insanının ölçülerini
tasımaktadır. Bir mitolojik kahramanda bulunması gereken gök ve
yere ait yüceltilmis unsurları kendisinde toplar. Ayrıca destanda adı
geçen hayvanlar eski devir Türk topluluklarının yasayıs biçiminde
oldukça önemli bir yere sahiptir.

19 Özcan, Tarık; “Oğuz Kağan Destanının Kahramanlık Mitosu Bakımından
Çözümlenmesi”, Milli Folklor, 2003, S. 57, s.76-81.
20 Güven, Merdan; “Oğuz Kağan Destanında Hayvanlar”, Milli Folklor, 2003, S. 57,
s.82-91.
21 Duymaz, Ali; “Oğuz Kağan Destanı’ndan Dede Korkut Kitabı’na Kahramanların
Beden Tasvirlerinin
Sembolik Anlamları Üzerine Değerlendirmeler”, Milli Folklor, 2007, S. 76, s.50-58.
22 Aça, Mehmet; “Resideddin Oğuznâmesi’nde Kadın”, Milli Folklor, 2007, S. 76,
s.76-92.

                           KAYNAKLAR
AÇA, Mehmet; “Resideddin Oğuznâmesi’nde Kadın”, Milli Folklor,
2007, S. 76, s. 76-92.
ARTUN, Erman; Anonim Türk Halk Edebiyatı Nesri, 2006, İstanbul.
BANARLI, N. Sami; Resimli Türk Edebiyatı Tarihi C. 1, 1997,
Đstanbul.
BANG, W; R. Rahmeti Arat; Oğuz Kağan Destanı, 1936, İstanbul.
BAYAT, Fuzuli; Türk Mitolojik Sistemi 1-2, 2007, İstanbul.
BAYAT, Fuzuli; Mitolojiye Giris, 2007, İstanbul.
BAYAT, Fuzuli; Oğuz Destan Dünyası, 2006, İstanbul.
ÇOBANOĞLU, Özkul; Türk Dünyası Epik Destan Geleneği, 2003,
Ankara.
ÇORUHLU, Yasar; Türk Mitolojisinin Anahatları, 2006, İstanbul.
ERCĐLASUN, Ahmet Bican; “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Bazı
Düsünceler”, Milli Folklor, 1991, S.11, s. 6-10.
ERGĐN, Muharrem; Oğuz Kağan Destanı, 1988, Ankara.
DUYMAZ, Ali; “Oğuz Kağan Destanı’ndan Dede Korkut Kitabı’na
Kahramanların Beden Tasvirlerinin Sembolik Anlamları
Üzerine Değerlendirmeler”, Milli Folklor, 2007, S. 76, s. 50-
58.
GÜVEN, Merdan; “Oğuz Kağan Destanında Hayvanlar”, Milli
Folklor, 2003, S. 57, s. 82-91.
ĐNAN, Abdülkadir; Makaleler ve Đncelemeler I, 1998, Ankara.
KAPLAN, Mehmet; Oğuz Kağan Destanı, 1979, İstanbul.
KAPLAN, Mehmet; “Türk Destanında Alp Tipi”, Türk Edebiyatı
Üzerine Arastırmalar 1, 2004, İstanbul, s. 13-21.
KAPLAN, Mehmet; “Oğuz Kağan Destanı ile Dede Korkut Kitabında
Esya ve Aletler”, Türk Edebiyatı Üzerine Arastırmalar 1,
2004, İstanbul, s. 64-84.
KAPLAN, Mehmet; “Oğuz Kağan-Oğuz Han Destanı”, Tip
Tahlilleri, 2005, İstanbul, s. 11-25.
KÖPRÜLÜ, M. Fuad; Türk Edebiyatı Tarihi, 2004, Ankara.
ÖGEL, Bahaeddin; Türk Mitolojisi 1-2, 2006, Ankara.
ÖGEL, Bahaeddin; Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelisme
Çağları, 2001, İstanbul.
ÖZCAN, Tarık; “Oğuz Kağan Destanının Halk Anlatılarının Epik
Kuralları Bakımından İncelenmesi”, Milli Folklor, 1996, S.
31-32, s. 95-97.
ÖZCAN, Tarık; “Oğuz Kağan Destanının Kahramanlık Mitosu
Bakımından Çözümlenmesi”, Milli Folklor, 2003, S. 57, s. 76-
81.
SAKAOĞLU, Saim-Ali Duymaz; “Oğuz Destanında Irkıl Ata”,
İslamiyet Öncesi Türk Destanları, 2002, İstanbul, s. 113-114.
SÜMER, Faruk; Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri, Boy Teskilatları,
Destanları, 1999, İstanbul.
TEZCAN, Semih; Türk Edebiyatı Tarihi C. 1, 2006, Đstanbul.
TOGAN, Zeki Velidi; Oğuz Destanı, 1972, İstanbul.
Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
K A L K A N
Türkçü - Turancı BOZKURT

Cinsiyet: Bay
ileti Sayısı: 1.928


YAŞAMIMIZI DÜŞÜNCELERİMİZ YÖNETİR


« Yanıtla #9 : 24 Ağustos 2010, 20:51:19 »

TÜRK'ÜN ULU ATASI: “OĞUZ KAĞAN“    

OĞUZ HAN'IN DOĞUŞU

Anadolu masallarında da büyük kişilerin doğuşu, normal bir doğumla olmuyordu. 9 ay ile 9 gün, normal insanların doğumu ile ilgili bir süredir. 'Hunlar' çağında 'Sienpi' kavimlerinin başkanı, "Tanşihuai, 10 ayda doğmuştur". Bunlar üzerinde, "Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi" adlı eserimizde durmuştur. 'Orta Asya' Türk halk edebiyatında ve Manas destanında, "12 ay ana karnında kalan" yiğitlerde vardır. Böylece ana karnında, iyici olgunlaşmış oluyorlardı.


"Annesinin karnını yırtarak doğan" yiğit, 'Kuzey-Türk' kültürü çevrelerinin, 'Ak-Köbök' adlı masalında görülüyordu. Bu motif, tam bir mitoloji idi. Çok kuzeylerde oturan, 'Balıkçı Türk' masallarının, trajik bir motifidir. Konuya, Böyle bir halk abartması ile girmiş oluyoruz.


Oğuz Han'ın dünyaya gelişi
'Ebülgazi Bahadır Han' tarafından "Oğuz Han'ın geligi" sözü ile anlatılıyordu. Bu gibi insan üstü doğuşlar, büyük bir devlet kurmak için olduğu kadar ; büyük bir öçün alınması için de, olurdu. Bir 'Kuzey Türk' masalında, şöyle deniyordu: "Bir Han'ın iki oğlunu bir dev (Karaca), yutuyordu. Bundan sonra Han'ın küçük oğlu insan üstü bir doğuşla '(toğuşla) doğuyor. Dev veya kötü ruh Karaca' yı öldürerek, kardeşlerinin öcünü alıyor.


Doğuş, bir hanlık belgesi
"Doğuşlu" sözü Türklerde, ünlü yiğitler için söylenmiş bir deyimdir. ' Orta Asya' Türk halk edebiyatında, bu deyiş ve anlayışı, çok görüyoruz. Kişilerin, doğuştan gelen üstünlükleri herhalde bir "Tanrı vergisi" idi. Bir kimse, han oğlu veya soylu olabilirdi de, doğuşlu olmayabilirdi. Nitekim 'Göktürk' yazıtlarında şöyle diyorlardı:


1)"...Küçükler, büyükler gibi yaratılmadığı için, (kılınmaduk üçün), bilgisiz ve kötü kağan olmuşlar..." Görülüyor ki 'Tanrı' kılmadıkça, kişiler yetenekli olma belgesi" olarak da kabul ediliyordu. Bu anlayışı, 'Orta Asya' daki Türk masalları ile dualarında çok görüyoruz:


2)" 'Er-Targın" ın Allah'dan (Aldadan) başka akrabası (tuuskan), yok.


Doğum için dua etme ve hâcet dileme



Bu geleneğin en görkemli örneği, 'Dede Korkut' kitabında, 'Dirse Han''ın, "bir batman oğul için", yaptığı, hâcet toyunda, görüyoruz. "Bir ağzı dualı"nın yardımını diliyor; "açı doyuruyor, çıplağı giydiriyor, borçluyu borcundan kurtarıyor". Erkek hayvanlar kestiriyor, tepe gibi et yığdırıyor...Erkek hayvanlar hem kurban olarak kesiliyor ve hem de içme yemede, yeniyordu.


Dudar-kız destanında doğum, sürüleri koruyan en iyi atın, kurban olarak kesilmesi ile, gerçekleşiyordu. At sürülerine her zaman çobanlar bakmazlardı. Bazı seçkin atlar, at sürülerini idare eder ve korurlardı. Bu atlar hakkında 'Çingiz Han' çağında yazılmış, bazı 'Çince gezi raporlarında, oldukça geniş bilgi bulunur. Bu tür kurban geleneği, Proto-Türk kültürünün, izleridir.


Hızır'ın duası ile doğum


Bu konuya gelmişken, 'Türklerde' Hızır anlayışı üzerinde de biraz duralım. Orta Asya 'Kırgız' Türkleri, 'Hızır'a, "Kıdır" derler. Çocuğu olmayanbir Han için, Hızır ediyor ve böylece Tanrı bir çocuk veriyor. 'hızır'ın yaptığı duaların, bazı metinleri de, elimizde bulunmaktadır. Bunlar arasında, Nogay destanı'ndaki 'Hızır'ın duası üzerinde, önemle durmak gerekir.


'Türk- İslam' sentezi ile 'Hızır' anlayışı Türklerde, eski 'Türk' düşüncesi ile bezenmiştir. Bu kitabımızda, "Türklerde Hızır anlayışı" ile ilgili, ayrı bir bölümümüz vardır. Müslüman olmayan Türklerde de, "kayın ağacından inip", insanlara yardım eden "Gök sakallı ihtiyarlar" görüyoruz. Müslüman olmayan 'Altay' Türklerinde, "kayın ağacından inen Gök sakallı bir ihtiyar, yeni doğan çocuğa, ad veriyordu..."


'Altın Taycı' masalında, "Ak İhtiyar, yeni doğan çocuğun, adını koyuyordu...". 'Anadolu' masallarındaki benzer motifleri, ad koyma ile ilgili bölümümüzde vereceğiz. İslam sentezi, 'Hızır' için, çeşitli tipler yaratmıştır. Nitekim 'Radlof, "eşeğe binen, beyaz sarıklı bir ihtiyarın, Halife Hz. Ömer'e benzediğini" söylemekten kendisini alamamıştır.


Elma ve elma ağacı ile doğum
'Anadolu' masallarında, "Bir ak ihtiyarın veya dervişin kesip verdiği elmayı karıkoca; kabuklarını da atları yiyor. Böylece karı kocanın çocukları, atlarının da konuşan bir tayı doğuyor". Bu motif benim Harputlu annemin masalında vardır.


'Manas'ın babası çocuğu olmayan karısından, "elma ağacının altında oynamadı" diye şikayet ediyordu. Bizim buradaki konumuz, bu değildir.

Facebook'a Ekle
Kayıtlı

SEN  TANRI   DEĞİLMİSİN ,  ADINI    YARGILATMA
SANA   TANRI   DEYİNCE ,  DİNİMİ     SORGULAMA
YA  ADAM  ET  BUNLARI , YA  BERABER  YAŞATMA
KANI  BOZUK  OLANLAR  "TÜRK'ÜM" DİYEMESİNLER
𐱃𐰀𐰴𐰾𐰃𐰤 𐰴𐰀𐰞𐰴𐰀𐰣
Sayfa: [1] 2 3 ... 5
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

|Harita | Arşiv | 1 | 2 | 3 | 4 | XML | Rss
PHP Kullanıyor Powered by SMF 1.1.20 | SMF © 2006-2009, Simple Machines

Google'a ekle
BOZKURT FM*
XHTML 1.0 Uyumlu! Dilber MC teması HarzeM tarafından
Bu Sayfa 0.104 Saniyede 22 Sorgu ile Oluşturuldu (Pretty URLs adds 0.011s, 2q)


Türkçü Turancı Otağ
Otağımıza üye olarak Türklüğe ve Türkçülüğe katkıda bulunabilirsiniz.
10 saniyede üye olmak için tıklayın.